Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

 Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

Mekke döneminde inen Maûn sûresi, insanın dini yanlış anlamasını, ritüeli içi boş bir gösteriye dönüştürmesini ve vicdandan uzaklaşmasını çok anlamlı bir şekilde anlatır. Sûre, hemen başta dikkat çekici bir soruyla başlar:

“Dini yalanlayanı gördün mü?” (Maûn 107:1)

Bu ifade yalnızca inançsızlığı işaret etmez. Daha derin bir şekilde, inanç iddiasıyla hareket eden ama kalbi ve toplumsal sorumluluğu olmayan bir kişiyi tanımlar. Buradan sonraki ayetler, kişinin davranışlarını örnekler: Yetimi itip kakması, yoksulu umursamaması ve ibadetlerini sadece gösteriş için yapması anlatılır.

Maûn 107:4’te ise şöyle denir:

“Vay o salat edenlere, ki onlar salatlarından gafildirler.”

Burada “salat” kelimesi, klasik meal çevirilerinde “namaz kılanlar” olarak geçse de ekâme fiiliyle birlikte kullanılmadığı sürece vakitli namaz anlamına gelmez. Yani ayetteki salat, Mekke müşriklerinin sandıkları ibadetlerdir. Ritüel vardır, ama bilinç, sorumluluk ve hayata yansıyacak etki yoktur.

Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayabiliriz. Bir iş yerinde her gün sabah toplantısına katılan ama tüm dikkati telefonda olan bir çalışan düşünün. Görünürde toplantıya katılıyor, ama toplantının amacına katkısı yok. İşte Maûn’daki salat da buna benzer. Görünürde ibadet var, ama kişi ne kendini ne de toplumunu dönüştürmüyor.

Maûn 107:1–3 ayetleri, ibadetin yalnızca biçimsel yapılmasının değil, bunun sosyal sonuçlarının da ne kadar önemli olduğunu gösterir. Burada eleştirilen, yetimi itmek ve yoksulu görmezden gelmektir; yani kişi ibadet iddiasında bulunurken çevresindeki insanlara karşı sorumluluklarını ihmal etmektedir.

Bu ayetler bize şunu öğretir: Salatın veya ibadetin anlamı yalnızca dışsal hareketlerden ibaret değildir. Asıl değeri, bilinçli bir yönelişle, vicdanın ve toplumsal sorumluluğun birleştiği noktada ortaya çıkar. İbadet, kişiyi sadece Allah’a yöneltmekle kalmaz; hayatını ve çevresindeki insanlarla ilişkilerini de dönüştürmelidir.

Bu noktada Enfâl 8:35 ayetine dönmek önemlidir:

“Onların Beyt’in yanındaki salatları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.”

Mekke müşrikleri, Kâbe’nin yanında ritüel yapıyor ama içi boş, gösteriş ve alaydan ibaret bir ibadet gerçekleştiriyorlar. Burada salat kelimesi, yalnızca namazı değil, bilinçsiz ve işlevsiz ritüeli ifade eder. Maûn 107:4 ve Enfâl 8:35 birlikte okunduğunda mesaj netleşir: Mekke müşrikleri görünürde ibadet ediyor ama yaptıklarının bilincinde değiller; ibadet, vicdan ve toplumsal sorumlulukla iç içe değil.

Kur’an’ın genel yaklaşımı bunu pekiştirir. Ankebut 29:45 şöyle der:

“Salat, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı hatırlamak elbette en büyüktür.”

Burada altı çizilen nokta açıktır: Salatın amacı, sadece biçim değil, bilinç ve vicdanla ilişkili bir yöneliştir. Maûn’daki kişiler ise ritüeli yerine getiriyor ama dönüştürücü bir etkisi yok; işte gaflet burada başlar.

Günlük hayattan başka bir örnek daha verelim. Bir öğrenci sınava hazırlanıyor ama sadece kâğıt üstünde çalışıyor, bilgiyi yaşamına aktarmıyor. Öğrenmenin ruhunu yok sayıyor. Maûn’daki salat da buna benzer: Görünürde ibadet var, ama dönüşüm yok.

Maûn sûresinin 6–7. ayetleri de bu tabloyu tamamlar:

“Hiç öyle mi, o küçük şeyleri bile vermezler mi?”

Burada küçük ama anlamlı yardımlardan bahsedilir. Salatın yanında, yardım ve paylaşım gibi eylemler de sorgulanır. Görünürde ibadet eden kişi, en temel toplumsal sorumluluklarını yerine getirmiyorsa, ibadetinin özü eksik kalır.

Bir başka evrensel örnek: Diyelim ki Nebi Muhammed’in çağrısı doğrultusunda zekât veren bir grup var ama yolda muhtaç birini görmezden geliyorlar. Dışarıdan bakınca “ibadet ediyorlar” denebilir. Ama Kur’an’a göre ibadetin işlevi sadece dış görünüşle ölçülmez. Salat, bilinç, vicdan ve toplumsal sorumlulukla birleştiğinde gerçek olur; aksi hâlde Maûn’da anlatıldığı gibi boş bir ritüel hâline gelir.

Bakara 2:43, Medine döneminde Müslümanlara yöneliktir:

“Salatları ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a kul olun. Umulur ki doğru yola eresiniz.”

Buradaki “ikame edin” ifadesi, ibadetin yalnızca biçimsel olmadığını; hayata yansıtılması, bilinçle yerine getirilmesi gerektiğini vurgular. Maûn’daki gafletli salat ile Bakara’daki ikame salat arasındaki fark nettir: İlki biçim, ikincisi ruh ve işlev.

Bir başka örnek: Nebi İsa’nın topluluğunda hayır işlerinde bulunan ama çevresinde yardıma muhtaç birini görmezden gelen bir kişi düşünün. Bu kişi görünürde ibadet ediyor olabilir; fakat ibadetinin işlevi yoktur. Kur’an, ibadetin sadece hareketten ibaret olmamasını, hayata ve vicdana yansımasını şart koşar. Maûn 107:4’teki eleştiri, bu evrensel ilkeyi Mekke müşriklerinin davranışları üzerinden örnekler.

Maûn 107:1–7 ayetleri bir bütün olarak okunduğunda şunlar ortaya çıkar: Salat, yani ibadet, bilinçsiz ve işlevsiz hâle geldiğinde hem bireyi hem toplumu dönüştürmez. Ritüel ve görünüş, yalnızca biçimsel kalır. Enfâl 8:35 ile birlikte okunduğunda, Kur’an salat kelimesinin kapsamını genişletir:  namaz değil, ibadet iddiası ve gösterilen ritüel eleştirilir. Ankebut 29:45 ve Bakara 2:43 ise ibadetin amacını ortaya koyar: Salat, hayâsızlıktan alıkoymalı, vicdanı canlı tutmalı ve hayata yansımalıdır.

Sonuç olarak, Maûn 107:4’teki salat, namaz olarak sınırlandırılamaz. Ayetin bağlamı, Mekke müşrikleri ve yaptıklarını sandıkları ibadetlerdir. Ancak mesaj evrenseldir: İbadet, bilinç, vicdan ve hayata yansımayan bir ritüel hâline geldiğinde, Maûn’da anlatıldığı gibi gaflet üretir ve insanı dönüştürmez. Nebi Muhammed ve Nebi İsa gibi elçilerin çağrısı, ibadetin yalnızca bir dış hareket değil, bir ruh hâline gelmesini ve topluma hizmet etmesini öngörür.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir. 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

  ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR 2/136 ayeti şöyle der: “Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve to...