DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER
Kur’an ölçülerinde bir şeyler yazmaya veya konuşmaya
başladığımızda karşımıza sık sık aynı türden yorumlar çıkıyor: “Bu Kur’an’da
var mı?”, “Şu da Kur’an’da yok!”, “Bunun ayetini göster!” İlk bakışta bu
sorular Kur’an’a bağlılığın bir göstergesi gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman
sorunun arkasında çok daha önemli bir anlayış problemi bulunmaktadır. Çünkü
“Kur’an’da var mı?” sorusunu sorarken, eğer Kur’an’ın din konusunda eksik
bırakılmış bir kitap olduğu düşünülüyorsa, daha en başta yanlış bir yerden hareket
edilmiş olur. Allah’ın gönderdiği bir kitabın din konusunda eksik olması
düşünülemez. Allah, insanlara tamamlanmamış, hükümlerin bir kısmını başka
kaynaklardan tamamlamalarını gerektiren bir kitap göndermemiştir.
Kur’an bunu açıkça ortaya koyar:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım
ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
(Mâide, 5/3)
Dikkat edelim: Din kemale erdirilmiştir. Kemale ermiş bir dine sonradan yeni
hükümler eklenmesine ihtiyaç yoktur. Eğer Allah’ın kitabında bir dinî hüküm
eksik bırakılmış ve bu eksiklik daha sonra rivayetler, mezhepler, gelenekler
veya insanların sözleriyle tamamlanmış olsaydı, o zaman dinin kemale erdirilmiş
olduğunu söylemek mümkün olmazdı. Kemale ermiş olan bir şeyin dışarıdan
tamamlanmaya ihtiyacı yoktur.
Kur’an kendisini de eksik bir kitap olarak tanıtmaz. Tam
tersine, insanın ihtiyaç duyduğu ilahî rehberliği açıklayan ve hüküm konusunda
temel ölçüyü ortaya koyan bir kitap olduğunu bildirir.
“Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve
Müslümanlar için müjde olan bir rehber olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)
Bir başka ayette şöyle bildirilir:
“Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En‘âm, 6/38)
Burada “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesini, dünyadaki bütün bilimsel ve
teknik bilgilerin Kur’an’da bulunduğu şeklinde anlamak elbette doğru değildir.
Kur’an bir mühendislik kitabı, tıp kitabı veya coğrafya kitabı değildir.
Buradaki bütünlük, kitabın gönderiliş amacı ve özellikle dinî rehberlik
bakımından anlaşılmalıdır. Allah insanlara din konusunda ihtiyaç duyacakları
ölçüyü eksik bırakmamıştır. Dolayısıyla din adına bir hüküm arıyorsak, “Acaba
bunun eksik kalan kısmı başka kaynaklarda mı var?” diye düşünmek yerine, önce
Kur’an’ın ne söylediğine bakmalıyız.
Kur’an kendisini ayrıntıları belirlenmiş, açıklanmış ve
sağlamlaştırılmış bir kitap olarak da tanımlar:
Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi
ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm)
açıklanmış bir Kitap'tır (ki:
(Hûd, 11/1)
Yine şöyle buyurulur:
Öyle ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten
ben, sizi O'nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim;
(Hûd, 11/2)
Böyle bir kitabın din konusunda yetersiz olduğunu düşünmek, aslında Allah’ın
insanlara gönderdiği vahyin yeterliliğini sorgulamak anlamına gelir. Allah bir
hükmü bildirmeyi unutmuş değildir. Haşa bir hükmü açıklamayı becerememiş
değildir. Bir hükmü başka insanlara bırakmış değildir. Eğer Allah din konusunda
bir hüküm koymuşsa onu bildirmiştir. Eğer bir konuda hüküm bildirmemişse, o
konuda Allah adına bağlayıcı bir hüküm üretmek bize düşmez.
İşte burada çok önemli bir ölçü ortaya çıkar: Kur’an’da
dinî bir hüküm yoksa, o hüküm yok hükmündedir.
Bu cümleyi doğru anlamak gerekir. “Kur’an’da yoksa dünyada
yoktur” demiyoruz. “Kur’an’da yoksa o bilgi yanlıştır” da demiyoruz.
Söylediğimiz şey şudur: Kur’an’da Allah tarafından dinî bir hüküm olarak
ortaya konmamış bir şeyi dinin hükmü haline getiremeyiz. Bir davranış güzel
olabilir, faydalı olabilir, gelenek olabilir, kültür olabilir, insanî bir
tercih olabilir. Fakat bunların hiçbirisi kendiliğinden Allah’ın dini haline
gelmez.
Örneğin bir insan belirli bir kıyafeti tercih edebilir. Bu
onun kişisel tercihi olabilir. Fakat “Allah bu kıyafeti giymeyi dinî bir
zorunluluk haline getirdi” denildiği anda bunun delili gerekir. Bir insan
belirli bir gıdayı sevmeyebilir. Bu onun tercihidir. Fakat “Allah bunu haram
kıldı” denildiğinde artık Allah adına hüküm verilmiş olur. Bir insan belirli
bir geceyi anlamlı bulabilir. Bu onun kişisel değerlendirmesidir. Fakat “Bu
gece dinî olarak özeldir, şu ibadeti yapmayan günaha girer” denildiğinde artık
ortaya bir din hükmü konulmuştur.
İşte “Kur’an’da var mı?” sorusunun gerçek anlamı burada
ortaya çıkar. Eğer bir şey Allah’ın dini olarak anlatılıyorsa, onun
Kur’an’daki karşılığını aramak zorundayız. Çünkü dinin kaynağı Allah’tır.
Kur’an bu konuda insanları çok ciddi biçimde uyarır:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak
belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Allah’ın izin vermediği bir şeyi din haline getirmek, insanın kendi düşüncesini
Allah’ın hükmü seviyesine çıkarmasıdır. Bir şeyin yüzyıllardır uygulanıyor
olması, çok kişi tarafından kabul edilmesi veya birtakım kitaplarda yer alması
onu Allah’ın hükmü yapmaz.
Kur’an, Allah hakkında delilsiz konuşmayı da açıkça
reddeder:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını
helal kıldığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah
hakkında yalan mı uyduruyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Buradaki soru yalnızca yiyeceklerle ilgili değildir. Temel ilke çok açıktır: Allah’ın
hükmü olmayan bir şeyi Allah’ın hükmü gibi gösteremezsiniz. Helal ve haram
belirlemek Allah’ın yetkisidir. Aynı şekilde ibadetlerin niteliğini belirlemek,
sevap ve günah ölçüsü koymak, bir davranışı Allah katında zorunlu ilan etmek de
insanın kendi başına yapabileceği bir iş değildir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle, ‘Şu helaldir, şu haramdır’
demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Demek ki mesele yalnızca “Kur’an’da geçiyor mu?” değildir. Daha önemlisi, Allah
adına söylenen bu hükmün Kur’an’da dayanağı var mı? sorusudur.
Tam da burada rivayetler meselesi ortaya çıkıyor. Kur’an’da
bulunmayan bir dinî hükmün, “Kur’an’da yok ama rivayette var” denilerek dine
eklenmesi, Kur’an’ın eksik olduğu anlamına gelir. Çünkü böyle bir yaklaşım
ister istemez şu sonucu doğurur: “Allah bazı hükümleri Kur’an’a koymadı, fakat
bunların tamamlanması için başka sözlere ihtiyaç vardı.” Oysa böyle bir düşünce
Kur’an’ın kendi kendisini tanımlamasıyla uyuşmaz.
Kur’an’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığını bildiren bir kitap
olduğuna inanıyorsak, dinin eksik kalan kısmını başka kaynaklarda arayamayız.
Allah’ın kitabında bulunmayan bir hükmü rivayet yoluyla tamamlamak, farkında
olmadan Allah’ın kitabını yetersiz görmektir.
Burada çok açık bir ayrım yapmak gerekir. Rivayetlerin
tarihî bilgi olarak incelenmesi başka, onları Allah’ın kitabında bulunmayan
dinî hükümler için kaynak kabul etmek başkadır. Bir rivayet geçmişte bir
insanın ne söylediğini, ne yaptığını veya insanların neye inandığını anlamamıza
yardımcı olabilir. Fakat Kur’an’da bulunmayan bir hükmü “Allah’ın dini” haline
getirmek için rivayeti vahyin yanına koyamayız.
Çünkü Allah’ın dini ile insanların din hakkında söyledikleri
aynı şey değildir.
Bu ayrım yapılmadığında ortaya garip bir tablo çıkıyor. Önce
“Kur’an’da bu hüküm yok” deniliyor. Ardından “Ama rivayette var” denilerek
hüküm korunuyor. Oysa burada sorulması gereken soru çok basit: Allah bu
hükmü nerede koydu? Eğer cevap “Kur’an’da yok ama rivayette var” ise,
aslında cevap sorunun kendisini ortaya koyuyor. Kur’an’da Allah tarafından dinî
hüküm olarak bildirilmemiş bir şey, sonradan başka bir kaynakla Allah’ın hükmü
haline getirilemez.
Kur’an’ın yeterliliği konusunda Rabb’imizin şu buyruğu da
son derece dikkat çekicidir:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitab’ı ayrıntılı olarak
indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Burada insanın önünde çok önemli bir tercih vardır. Allah’ın kitabını yeterli
görüp onun ölçüsüne mi bağlanacağız, yoksa Kur’an’da bulunmayan dinî hükümleri
başka kaynaklardan mı tamamlayacağız?
Eğer Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine inanıyorsak,
onun din konusunda yeterli olduğuna da güvenmemiz gerekir. Allah’ın kitabında
bir hüküm yoksa bunu “Allah unuttu”, “Allah açıklamadı”, “Allah eksik bıraktı”
şeklinde yorumlayamayız. Böyle bir durumda doğru tavır, Allah’ın hüküm
koymadığı yerde bizim de Allah adına hüküm koymamamızdır.
Çünkü hüküm yalnızca Allah’ındır.
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi
emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”
(Yûsuf, 12/40)
Burada mesele sadece mezhepler, tarikatlar veya rivayetler değildir. Hepimiz
için geçerli bir ölçüden söz ediyoruz. Bir insan kendi düşüncesini dinin önüne
geçirdiği anda sorun başlar. Bir toplumun geleneği vahyin önüne geçtiğinde
sorun başlar. Bir din insanının sözü Allah’ın sözü gibi görülmeye başlandığında
sorun başlar. Bir rivayet Kur’an’da olmayan bir hükmü belirlemeye başladığında
sorun başlar.
Çünkü din Allah’ındır.
Bu nedenle “Kur’an’da var mı?” sorusuna verilecek cevap da
çok açık olmalıdır. Eğer konu dinî bir hükümse, evet, bunun Kur’an’daki
dayanağını aramak zorundayız. Kur’an’da Allah’ın koyduğu bir hüküm varsa onu
kabul ederiz. Kur’an’da böyle bir hüküm yoksa, onu başka kaynaklardan
tamamlamaya çalışmayız. “Kur’an’da yok ama şu rivayette var” diyerek Kur’an’ın
eksik bıraktığını düşündüğümüz bir alanı insan sözleriyle doldurmayız.
Kur’an’ın kemale ermiş olması bize zaten bunu söylüyor. (5/3)
Kemale ermiş bir dinin sonradan tamamlanmaya ihtiyacı yoktur. Burada çok önemli
bir noktayı daha belirtmek gerekir: Kur’an’da bir hükmün bulunmaması, o konuda
insanın hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmez. İnsan aklını kullanır,
şartlara göre karar verir, faydalı olanı tercih eder, hayatın değişen
şartlarına göre düzenlemeler yapar. Fakat bunların hiçbirini Allah’ın değişmez
dinî hükmü olarak sunamaz. Din ile hayatın yönetilmesini birbirinden ayırmak
gerekir. İnsan hayatını düzenler; Allah adına din icat etmez.
İşte hurafelerin önüne geçmenin en sağlam yolu da budur. Her
rivayeti tek tek çürütmeye çalışmak yerine, önce temel soruyu sormak gerekir: Bu
gerçekten Allah’ın koyduğu bir hüküm mü? Eğer öyleyse Kur’an’daki dayanağı
nerede? Eğer Kur’an’da yoksa, bunu Allah’ın dini olarak kabul etmek için hangi
yetkiye sahibiz?
Bu sorular sorulduğunda birçok tartışmanın kendiliğinden
sona erdiğini görürüz. Çünkü hurafelerin büyük bölümü, kendisini doğrudan
“hurafe” olarak sunmaz. Çoğu zaman “dinimizin geleneği”, “atalarımızdan kalan
uygulama”, “büyüklerimiz böyle yapardı”, “filanca kitapta yazıyor”, “şu
rivayette geçiyor” şeklinde karşımıza çıkar. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın
kitabının yerine geçemez.
Kur’an bize ataların yolunu ölçü olarak kabul edenleri de
eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçiye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve
doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Demek ki “Biz bunu böyle gördük”, “Biz bunu böyle öğrendik” veya “Yüzyıllardır
böyle yapılıyor” demek hakikatin delili değildir.
Hakikatin ölçüsü Allah’ın kitabıdır.
Sonuç olarak “Kur’an’da var mı?” sorusunu küçümsememek
gerekir; fakat bu sorunun arkasındaki anlayışı doğru yere oturtmak zorundayız.
Eğer soru, “Bu dinî hükmün Kur’an’daki dayanağı nedir?” anlamında
soruluyorsa, bu son derece doğru bir sorudur. Fakat soru, “Kur’an’da yoksa
başka kaynaklardan tamamlamamız gerekir” anlayışına dayanıyorsa, burada
ciddi bir problem vardır.
Çünkü Allah eksik bir din göndermemiştir. Allah’ın kitabı
tamamlanmıştır. Din kemale ermiştir. Kur’an’da eksiklik yoktur. Allah’ın
koyduğu hükümler vardır; koymadığı hükümler ise Allah adına sonradan
üretilemez. Kur’an’da dinî bir hüküm bulunmuyorsa, o hüküm bizim için dinî
hüküm olarak yok hükmündedir. Onu rivayetlerle, geleneklerle, mezhep
görüşleriyle veya insanların sözleriyle tamamlamak Kur’an’ın yetersiz olduğunu
kabul etmek anlamına gelir.
Bu nedenle din adına söylenen her sözün önüne bir ölçü
koymak zorundayız: Delilin nedir?
Eğer Allah adına konuşuluyorsa, delil Allah’ın kitabından
gelmelidir. Çünkü din Allah’ındır. Din adına hüküm koymak da Allah’ın
yetkisindedir. Bize düşen, Allah’ın kitabında bulunan hükme teslim olmak;
bulunmayan bir hükmü ise başka kaynaklardan getirip Allah’ın dinine
eklememektir.
Eğer Kur’an bize “Bugün
sizin için dininizi kemale erdirdim...” (5/3) diyorsa artık şu soruyu
sormaktan çekinmemeliyiz:
“Bu Kur’an’da var mı?”
Eğer konu Allah’ın diniyse, bu soru gereksiz değil; tam
tersine vazgeçilmezdir. Çünkü Kur’an’da olmayan bir hükmü din olarak kabul
etmek değil, Kur’an’da Allah’ın bildirdiği hükümle yetinmek asıl
teslimiyettir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com