İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anlamak için özel bir din adamları sınıfına, kutsal bir ruhban makamına veya Allah adına konuşma yetkisi verilmiş bir zümreye ihtiyaç bulunmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında herkes Rabb’ine karşı kendi sorumluluğunu taşır. İnsan, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını ve hangi ölçülere göre hareket edeceğini Allah’ın kitabından öğrenmekle yükümlüdür. Başkasının din anlayışını sorgulamadan benimsemek ise insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle din öğrenmek, yalnızca belirli kişilerin veya din görevlilerinin işi değildir. Kur’an bütün insanlara hitap eder. İman edenlerden düşünmelerini, anlamalarını, öğüt almalarını, doğruyu yanlıştan ayırmalarını ve öğrendikleri hakikati yaşamalarını ister. İnsan önce kendisini düzeltmek, ardından da güzel bir yöntemle çevresine hakikati hatırlatmak durumundadır. Burada önemli olan, insanları zorlamak değil; Allah’ın mesajını açıkça ortaya koymak, iyiliği desteklemek, kötülüğe karşı uyarmak ve insanlara doğruyu düşünme imkânı vermektir.

Kur’an’da bu sorumluluğun yalnızca elçilere ait olmadığı açıkça görülür. Elçilerin görevi mesajı insanlara ulaştırmak, uyarmak ve açıklamaktır. Fakat iman edenler de kendi imkânları ölçüsünde Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktan sorumludur. Fussilet suresindeki şu ayet bunun en güzel ifadelerinden biridir:
“Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
(Fussilet, 41/33)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ayet, Allah’a çağırmayı yalnızca belli bir meslek grubunun görevi olarak göstermemektedir. Allah’a çağıran, aynı zamanda salih amel işleyen ve Müslüman olduğunu ortaya koyan kişi övülmektedir. Demek ki iman yalnızca kişinin kendi içinde sakladığı bir düşünce değildir. İman, insanın hayatına yansıdığı gibi sözlerine ve davranışlarına da yansır.

Bu noktada günümüzde sıkça karşılaşılan “Sen neden dini anlatıyorsun, kendi işine bak!” anlayışının Kur’an açısından yeniden düşünülmesi gerekir. Elbette hiç kimsenin başkasını zorla inandırma, baskı altına alma veya kendisini Allah’ın yerine koyarak hüküm verme hakkı yoktur. Fakat “İyiliği hatırlatma, insanlara Allah’ın kitabını anlatma, yanlış gördüğün şey konusunda uyarma” şeklindeki bir anlayış da Kur’an’ın öğretisiyle bağdaşmaz. Çünkü Kur’an, iman edenlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini ister.
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”
(Asr, 103/1-3)
Buradaki “birbirlerine hakkı tavsiye etmek” ifadesi oldukça önemlidir. Bir insan yalnızca kendisi doğruyu bilmekle yetinmemeli; bildiği hakikati güzel bir üslupla başkalarına da hatırlatmalıdır. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Bir toplumda yanlış yaygınlaşıyorsa, doğruları bilenlerin susması o yanlışın güçlenmesine neden olabilir.

Kur’an’ın başka bir ayetinde de şöyle buyurulur:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Bu ayet, toplumsal sorumluluğun önemini açıkça ortaya koyar. Burada amaç insanları yönetmek, onların üzerinde dinî bir otorite kurmak veya kendisini üstün görmek değildir. Amaç hayra çağırmak, iyiliğin yayılmasına katkıda bulunmak ve kötülüğün karşısında durmaktır. Dolayısıyla tebliğ, bir üstünlük aracı değil, sorumluluk bilincidir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an’ın “çağrı” anlayışı ile insanların oluşturduğu “dini otorite” anlayışı aynı şey değildir. Bir insan Allah’ın ayetlerini anlatabilir; fakat Allah adına kendi sözlerini din haline getiremez. Bir insan Kur’an’ı okuyup anlayabilir ve başkalarına aktarabilir; fakat “Ben söyledim, artık buna inanmak zorundasınız” diyemez. Çünkü Allah’ın dininde hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir.
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din anlatan kişinin sorumluluğu, kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü gibi sunmamak; Allah’ın kitabında olanla kendi yorumunu birbirinden ayırmaktır. Din adına konuşmak ciddi bir sorumluluktur. İnsanların Allah adına uydurulmuş sözlere değil, Allah’ın mesajına yöneltilmesi gerekir. Çünkü din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu bir başka konu da insanların iyiliğe yöneltilmesidir. Bu görev, yalnızca belirli kişilere verilmiş bir ayrıcalık değildir. İman eden insanlar birbirlerinin iyiliğini istemeli, birbirlerini doğruluğa çağırmalı ve yanlışlardan sakındırmalıdır. Fakat bunu yaparken baskı, tehdit, aşağılama ve zorbalık kullanılmamalıdır. Çünkü iman, zorlamayla meydana getirilebilecek bir şey değildir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet, tebliğin sınırını da ortaya koymaktadır. İnsan doğruyu anlatabilir; fakat karşısındaki insanın iradesini elinden alamaz. İnsanları Allah’a çağırabilir; fakat onların yerine iman edemez. Uyarabilir; fakat zorlayamaz. Öğüt verebilir; fakat insanları kendi iradeleri dışında bir inanca sokamaz.

Kur’an’ın tebliğ anlayışı yalnızca sözden de ibaret değildir. İnsan, söylediğini kendi hayatında göstermelidir. Allah’a çağıran kişinin salih amel sahibi olması boşuna birlikte zikredilmemiştir. İnsanların davranışları üzerinde en güçlü etkiyi çoğu zaman söyledikleri değil, yaşadıkları oluşturur. Dürüstlükten söz eden kişi dürüst davranmıyorsa, adaletten söz eden kişi adaletsizlik yapıyorsa, merhametten söz eden kişi merhametsiz davranıyorsa sözlerinin etkisi azalır. Kur’an’ın istediği insan, söylediği ile yaptığı arasında uyum bulunan insandır.

Bu nedenle din öğrenmek ile din yaşamak birbirinden koparılamaz. Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya din hakkında konuşmak tek başına yeterli değildir. Öğrenilen hakikatin hayata taşınması gerekir. Rabb’imiz Kitap’ın insanlara rehber olması için indirildiğini bildirir. İnsan da bu rehberliği hayatında görünür hale getirmekle sorumludur.

Kur’an’ın tebliğ konusunda ortaya koyduğu önemli ölçülerden biri de mücadele yöntemidir. Furkan suresinde Elçi’ye şöyle buyurulur:
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki “bununla” ifadesi, ayetin bağlamı içinde Kur’an’a işaret eder. Dolayısıyla mücadele, insanlara zor kullanmak veya fiziksel baskı uygulamak şeklinde anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın mesajıyla, delille, düşünceyle, açıklamayla ve hakikati ortaya koymakla yapılan bir mücadeleden söz edilmektedir. Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak, onun anlamını açıklamak ve yanlış anlayışlara karşı Kur’an’ın delilleriyle cevap vermek bu mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Allah’ın yardımına gelince, Kur’an’da çok dikkat çekici bir ifade kullanılır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.”
(Muhammed, 47/7)
Elbette Allah’ın insanların yardımına ihtiyacı yoktur. Buradaki ifade, Allah’ın dininin ve mesajının yanında durmayı, O’nun belirlediği doğruları yaşatmayı ve insanlara ulaştırmayı anlatır. İnsan Allah’a yardım etmez; Allah’ın davasına, yani hakikatin ortaya çıkmasına destek olur. Allah ise bu çabayı karşılıksız bırakmayacağını bildirir.

Ahzâb suresindeki ayet de bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken ayetlerden biridir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye destek verirler. Ey iman edenler! Siz de ona destek verin ve tam bir teslimiyetle bağlanın.”
(Ahzâb, 33/56)
Bu ayeti yalnızca geleneksel biçimde bir salavat formülüne indirgemek yerine, ayetin bağlamındaki destek ve sahiplenme boyutunu da görmek gerekir. Nebi’nin getirdiği Allah’ın mesajına destek olmak, o mesajın insanlara ulaştırılması ve yaşanması açısından önemlidir. Elbette bu destek, Nebi’yi Allah’ın yanında bağımsız bir otorite haline getirmek değildir. Tam tersine, onun Allah’tan getirdiği mesaja sahip çıkmaktır.

Burada çok önemli bir başka konuya geliyoruz: İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Allah ile insan arasına girerek “Sen Allah’a benim aracılığımla ulaşabilirsin” diyen bir sınıf bulunmaz. Kur’an, insanın Rabb’i ile doğrudan sorumluluk ilişkisi içinde olduğunu bildirir. İnsan yaptığı tercihlerden kendisi sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını veya sorumluluğunu üzerine alamaz.
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu gerçek, dinî sorumluluğun neden kişisel olduğunu da açıklar. Bir insanın dinini bir başkasına teslim etmesi mümkün değildir. “Ben bilmem, benim hocam bilir”, “Ben araştırmam, mezhebim ne diyorsa odur”, “Ben düşünmem, cemaatimin lideri ne söylüyorsa doğrudur” anlayışı insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir. Oysa Allah, insana akıl vermiş, Kitap göndermiş ve düşünmesini istemiştir.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanları kitabın kendisine yönlendirmesidir. Allah’ın kitabı yalnızca belirli kişilerin okuyacağı, halkın ise onların anlattığı kadarını bileceği gizli bir metin değildir. Kur’an bütün insanlığa hitap eden bir rehberdir. Bu nedenle herkes gücü ve imkânı ölçüsünde Kur’an’ı okumalı, anlamaya çalışmalı, ayetleri birbirleriyle birlikte değerlendirmeli ve hayatını onun ölçülerine göre düzenlemelidir.

Fakat burada “Herkes Kur’an’ı istediği gibi yorumlasın” demek de doğru değildir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak ile Kur’an’a kendi düşüncesini söyletmek aynı şey değildir. İnsan kendi görüşünü ayet diye sunamaz. Ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünlüğünü ve kullanılan kavramları dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla din öğrenme sorumluluğu, aynı zamanda doğru anlama sorumluluğudur.

Toplumsal sorumluluk konusunda Kur’an’ın uyarılarından biri de insanların din konusunda bölünmeleridir. Rum suresinde şöyle buyurulur:
“Allah’a yönelmiş olarak O’na karşı takvalı olun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendi elindekiyle övünüp durmaktadır.”
(Rûm, 30/31-32)
Buradaki uyarı son derece açıktır. İnsanların din adına birbirlerinden ayrılmaları, her grubun kendi elindeki anlayışı mutlaklaştırması ve diğerlerini dışlaması Kur’an’ın onayladığı bir durum değildir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Bir grubun veya topluluğun varlığı tek başına “şirk” olarak nitelendirilemez. Asıl problem, insanların Allah’ın dinini parçalara ayırması, kendilerine bağımsız dinî otoriteler oluşturması ve bu ayrılıkları hakikatin ölçüsü haline getirmesidir.

Kur’an’ın çağrısı ise insanları tekrar Allah’ın kitabında birleşmeye yöneltir. Hac suresinin son ayetinde Müslüman kimliğinin temelinde tevhid ve İbrahim’in hanif yolu hatırlatılır:
“Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde mücadele edin. O sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun. O, bundan önce de bu Kitap’ta da sizi ‘Müslümanlar’ diye adlandırdı.”
(Hac, 22/78)
Burada “Müslüman” kimliğinin önüne başka dinî kimlikler koymak yerine, Allah’ın verdiği kimliğe bağlı kalmak gerektiği görülmektedir. İnsan kendisini öncelikle bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya dinî liderin mensubu olarak değil, Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak görmelidir.

Kur’an’da ayrıca kitabın insanlara miras bırakıldığı bildirilir:
“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçer. İşte büyük lütuf budur.”
(Fâtır, 35/32)
Bu ayet, Allah’ın kitabıyla kurulan ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kitap bize bırakılmış bir emanettir. Onu yalnızca seslendirmek değil, anlamak, yaşamak ve gelecek nesillere doğru biçimde aktarmak gerekir. Buradaki sorumluluk, dini bir sınıfın üzerine bırakılabilecek kadar küçük bir sorumluluk değildir. Her insan kendi gücü ölçüsünde bu sorumluluğun parçasıdır.

Dolayısıyla “Din anlatmak benim işim değil” diyerek tamamen kenara çekilmek de doğru değildir. Fakat “Ben dini anlatıyorum, öyleyse benim söylediğim tartışılmaz” anlayışı da aynı derecede yanlıştır. Kur’an’ın istediği şey, insanların Allah’ın kitabına çağrılmasıdır; kişilere bağlanması değil. Hakikatin ölçüsü kişinin makamı, unvanı, yaşı, cemaati veya takipçi sayısı değildir. Ölçü Allah’ın kitabıdır.

Bu yüzden din öğrenen insan aynı zamanda sorgulayan insan olmalıdır. Duyduğu her sözü doğrudan din olarak kabul etmemeli, “Bu Allah’ın kitabında nerede?” diye sormalıdır. Bir söz Kur’an’a aykırıysa, onu söyleyen kişi ne kadar tanınmış olursa olsun, o söz Allah’ın dini olarak kabul edilemez. Çünkü insanları Allah’ın kitabına çağırmakla insanları kendisine bağlamak arasında çok büyük bir fark vardır.

Gerçek anlamda toplumsal sorumluluk da burada başlar. İnsan çevresindeki yanlışları gördüğünde susmamalı; fakat bunu kırmadan, küçümsemeden, baskı kurmadan ve kendisini üstün görmeden yapmalıdır. Önce kendi hayatında doğruluğu göstermeli, ardından bildiği hakikati paylaşmalıdır. Çünkü Kur’an’ın istediği tebliğ, insanları ezmek değil, onlara düşünme ve doğruyu seçme imkânı sunmaktır.

Sonuç olarak İslam’da din öğrenmek belirli bir sınıfın görevi değildir. Her insan Rabb’ine karşı doğrudan sorumludur. Her Müslüman Kur’an’ı öğrenmeye, anlamaya ve hayatına taşımaya çalışmalıdır. Öğrendiği doğruları da imkânı ölçüsünde başkalarına aktarmalıdır. Fakat bunu yaparken kendisini Allah’ın yerine koymamalı, kendi sözlerini din haline getirmemeli ve insanları kendisine değil Allah’ın kitabına çağırmalıdır.

Din adına konuşmanın en güvenli yolu budur: İnsanlara “Bana bağlanın” demek değil, “Allah’ın kitabına bakalım” demek. Bir kişiyi, mezhebi, cemaati veya geleneği merkeze almak değil, Allah’ın mesajını merkeze almak. İnsanları zorlamak değil, hakikati açıkça ortaya koymak. Çünkü dinin sahibi insan değildir. Din Allah’ındır. İnsanlara düşen ise O’nun kitabını öğrenmek, onunla yaşamak, hakka riayet etmek ve güzellikle hakikati birbirine hatırlatmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

 ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Kimi zaman dünya nimetlerini elde etmeye, kimi zaman daha fazla kazanmaya, daha güçlü olmaya, daha çok tanınmaya çalışır. Bütün bunlar hayatın doğal akışı içinde yer alabilir. Ancak insanın asıl sorumluluğu, geçici olanla kalıcı olanı birbirinden ayırabilmesidir. Çünkü insanın önünde yalnızca bugün yoktur. Bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kur’an, insanı bu gerçeğin farkında olmaya ve hayatını Allah’ın vaadini dikkate alarak düzenlemeye çağırır.

Allah’ın vaadi, insanın kurduğu hayallerden veya insanların birbirlerine aktardığı sözlerden farklıdır. Allah’ın sözü gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Bu nedenle insanın hayatını belirlemesi gereken şey, dünyanın geçici görüntüsü değil, Allah’ın bildirdiği gerçekler olmalıdır.

Allah şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı da sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Fâtır, 35/5)
Bu ayet son derece açık bir uyarıdır. Burada yalnızca inanmayanlara değil, bütün insanlara seslenilmektedir. Çünkü insanın dünya hayatının görüntüsüne kapılması, yalnızca inançsız insanların karşılaşabileceği bir tehlike değildir. Kendini Allah’a inanıyor kabul eden bir insan da dünya hayatının cazibesine kapılabilir, Allah’ın bildirdiği ölçüleri ikinci plana atabilir ve sonunda kendi kuruntularını dinin önüne geçirebilir.

Ayetin dikkat çektiği ilk konu Allah’ın vaadidir. “Allah’ın vaadi gerçektir” denildikten hemen sonra “Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın” uyarısının gelmesi boşuna değildir. Çünkü insan çoğu zaman gözünün önünde olanı daha gerçek kabul eder. Para vardır, makam vardır, güç vardır, evler vardır, insanlar vardır, dünya nimetleri vardır. Buna karşılık ölümden sonrası insanın gözünün önünde değildir. İşte insanın sınavı burada başlar. Görüneni mutlak gerçek kabul edip görünmeyene sırt mı çevirecektir, yoksa Allah’ın bildirdiği gerçeğe mi güvenecektir?

Dünya hayatının aldatıcı olması, dünyadaki her şeyin kötü olduğu anlamına gelmez. Kur’an insanın dünya nimetlerinden yararlanmasını yasaklamaz. Sorun, dünyanın insanın amacı hâline gelmesidir. İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya insanın kalbine sahip olduğunda sorun başlar. Para bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde, makam insanın değer ölçüsüne dönüştüğünde, insanların övgüsü Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçtiğinde insan yavaş yavaş aldanmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği başka bir ayette şöyle ortaya koyar:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve çocuklarda bir çoğalma yarışıdır. Bunun örneği, yağmura benzer ki bitirdiği ürün çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur, onu sararmış görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadır.”
(Hadîd, 57/20)
Buradaki mesele dünyadan tamamen uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, insanın dünya hayatının geçiciliğini unutmamasıdır. Bugün sahip olduğumuz hiçbir şey bizimle birlikte sonsuza kadar kalmayacaktır. İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Sahip olduğu mallar, makamlar ve insanların kendisine verdiği değer onunla birlikte mezara girmez. Bu nedenle akıllı insan, geçici olanı kalıcı olanın önüne koymaz.

Allah’ın vaadine güvenmek ise insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğunu daha da belirgin hâle getirir. Çünkü Allah’ın vaadi varsa insanın seçiminin de bir anlamı vardır. İnsan yaptığı tercihlerden sorumludur. İyilik ile kötülük, doğruluk ile yalan, adalet ile zulüm, hakka riayet ile haksızlık arasında yaptığı seçimlerin bir karşılığı olacaktır.

Kur’an insanın kendi sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğini açıkça bildirir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”
(Necm, 53/38-39)
Bu ayet, insanın hayatındaki en önemli gerçeklerden birini ortaya koyar: Her insan kendi tercihinden sorumludur. Babasının, annesinin, ailesinin, toplumunun, din adına konuşan bir kişinin veya herhangi bir otoritenin arkasına sığınarak kendi sorumluluğundan kurtulamaz. İnsan başkasının sözünü takip etmiş olsa bile yaptığı tercihin sorumluluğunu taşıyacaktır.

Bu nedenle Allah’ın vaadine inanmak, sadece “Allah affeder” demek değildir. Allah’ın merhametine güvenmek elbette insan için büyük bir umuttur; fakat Allah’ın merhametini, kendi sorumluluğunu terk etmenin gerekçesi hâline getirmek doğru değildir. İnsan hem Allah’ın rahmetine güvenmeli hem de kendi davranışlarını sorgulamalıdır.

Kur’an’ın “Allah ile aldatılmak” konusunda yaptığı uyarı da burada büyük önem taşır. İnsan, Allah’ın adını kullanarak aldatılabilir. Dinin adına söylenen her söz doğru olmayabilir. Allah’ın adı kullanılarak insanlara yanlış umutlar verilebilir, korkular yüklenebilir, Allah’ın söylemediği şeyler Allah’a mal edilebilir. İşte bu yüzden Kur’an insanı sürekli olarak düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve delile dayanmaya çağırır.

İnsanın Allah ile aldatılması bazen “Allah zaten affeder” sözüyle olur. Bazen “Sen ne yaparsan yap Allah seni sever” şeklindeki temelsiz güvenceyle olur. Bazen de insanın kendi yanlışlarını haklı göstermek için Allah’ın rahmetini kullanmasıyla gerçekleşir. Oysa Allah’ın rahmetine güvenmek ile Allah’ın sınırlarını önemsememek aynı şey değildir.

Kur’an, insanın yalnızca başkaları tarafından değil, kendi kuruntuları tarafından da aldatılabileceğini gösterir. İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, bildiği gerçekle yüzleşmek istemediği için kendini kandırır. Yanlışını sürdürmek için bahaneler üretir. Kendi arzusunu doğru kabul eder. Zamanla bu yanlışlar o kadar normalleşir ki insan artık yanlış yaptığını bile düşünmez.

İşte Kur’an’ın uyarıları insanı bu noktada sarsar ve kendisine getirir. İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten Allah’ın bildirdiğine mi uyuyorum, yoksa Allah adına bana anlatılanlara mı uyuyorum?” Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.

Kur’an, Allah’ın sözü ile insanların din adına ürettikleri sözlerin birbirinden ayrılması gerektiğini öğretir. Allah’ın kitabı insan için yeterli bir rehberdir. Allah, insanı başıboş bırakmamış, doğru ile yanlışı açıklamış ve insanın önüne bir yol koymuştur.
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklamadır; takva sahipleri için bir hidayet ve öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Öyleyse insanın sorumluluğu, Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak ve öğrendiği gerçekleri hayatına taşımaktır. Sadece okumak yeterli değildir. Sadece inanıyorum demek de yeterli değildir. İnanç insanın davranışlarına yansımalıdır. Doğrulukta, adalette, merhamette, emanet konusunda, sözünde durmada, hakka riayette ve insanlarla ilişkilerinde kendisini göstermelidir.

Lokman Suresi'ndeki uyarı da bu gerçeği güçlü biçimde ortaya koyar:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı duyarlı olun ve hiçbir babanın evladı, hiçbir evladın da babası adına bir şey ödeyemeyeceği günden sakının. Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Lokmân, 31/33)
Burada insanın yalnızlığı değil, bireysel sorumluluğu vurgulanmaktadır. Hiçbir insan bir başkasının yerine hesap veremez. Bir babanın çocuğuna, çocuğun babasına, bir liderin takipçisine, bir din adamının kendisine güvenen insanlara veya bir topluluğun üyelerine ait sorumluluğu ortadan kaldırması mümkün değildir. Her insan kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır.

Kur’an bu gerçeği daha da açık biçimde şöyle bildirir:
“O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek bir işi vardır.”
(Abese, 80/34-37)
Bu ifadeler insanı korkutmak için değil, sorumluluğunu hatırlatmak için vardır. İnsan bugün başkalarının etkisi altında karar verebilir. Fakat sonuçta kendi tercihiyle karşılaşacaktır. Bu nedenle “Bana böyle öğretildi”, “Herkes böyle yapıyor”, “Biz büyüklerimizden böyle gördük” gibi gerekçeler insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kur’an geçmiş toplumların önemli bir yanlışını da bu şekilde anlatır. İnsanlar kendilerinden önce yaşayanların peşinden düşünmeden gitmişler ve sonunda yanlışlarını onların üzerine yüklemeye çalışmışlardır. Fakat Allah’ın huzurunda herkes kendi tercihiyle karşılaşacaktır.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır: Allah’ın vaadine güvenen insan, hayatını daha dikkatli yaşar. Çünkü bilir ki hayat anlamsız değildir. Yaptığı iyilik de kötülük de boşa gitmeyecektir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu son derece açık biçimde ortaya koyar. İnsan bazen küçük gördüğü davranışların önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa Allah katında hiçbir davranış karşılıksız değildir. Bir söz, bir haksızlık, bir iyilik, bir yardım, bir yalan, bir adalet veya bir zulüm insanın hayatında küçük görünebilir; fakat Allah’ın bilgisi dışında hiçbir şey kalmaz.

Bu yüzden Allah’ın vaadi insan için hem umut hem de uyarıdır. Umuttur; çünkü Allah adaleti, rahmeti ve iyiliği karşılıksız bırakmayacağını bildirmektedir. Uyarıdır; çünkü insanın yaptığı kötülüklerin de sonuçsuz kalmayacağını haber vermektedir.

Allah’ın vaadini ciddiye alan insan, hayatını başkalarının beklentilerine göre değil, Allah’ın bildirdiği ölçülere göre düzenler. İnsanların övgüsü veya yergisi onun temel ölçüsü olmaz. Çünkü bilir ki asıl değerlendirme insanların yanında değil, Allah’ın huzurundadır.

Dünya hayatı geçicidir. İnsan bugün güçlü olabilir, yarın güçsüz kalabilir. Bugün zengin olabilir, yarın hiçbir şeyi olmayabilir. Bugün insanlar tarafından övülebilir, yarın unutulabilir. Fakat Allah’ın vaadi değişmez. İşte insanın güveneceği gerçek budur.

Kur’an, insanın dünya hayatını terk etmesini değil, dünyayı doğru yere koymasını ister. Dünya araçtır, amaç değildir. Mal araçtır, amaç değildir. Makam araçtır, amaç değildir. İnsanların beğenisi araç bile değildir; çünkü insanın Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçireceği bir değer olamaz.

Asıl mesele, insanın hayatını hangi ölçüyle yaşadığıdır. Eğer ölçü Allah’ın kitabıysa insan doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir. Eğer ölçü toplumun alışkanlıkları, gelenekler, kişilerin sözleri ve din adına oluşturulan kabuller hâline gelirse insan farkında olmadan Allah ile aldatılabilir.

Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman ciddi sorular sorması gerekir: Ben neye inanıyorum? İnancımın dayanağı nedir? Allah’ın söylediğini mi kabul ediyorum, yoksa Allah adına söylenenleri mi? Hayatımı dünya hayatının geçici beklentileri mi yönlendiriyor, yoksa Allah’ın vaadi mi? Bir yanlış yaptığımda onu düzeltmeye mi çalışıyorum, yoksa kendime mazeret mi üretiyorum?

Bu sorular insanı kendi iç dünyasıyla yüzleştirir. Çünkü Allah’ın vaadi yalnızca gelecekle ilgili bir haber değildir; bugünkü hayatımızı da şekillendiren bir gerçektir. İnsan gelecekte ne olacağını düşünüyorsa bugün ne yaptığını da düşünmelidir.

Sonuçta mesele çok açıktır: Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı geçicidir. İnsan sorumludur. Hiç kimse kendi sorumluluğunu bir başkasına devredemez. Hiçbir insan Allah’ın adını kullanarak kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Hiçbir gelenek, hiçbir makam, hiçbir topluluk ve hiçbir kişi Allah’ın bildirdiği gerçeğin yerine geçirilemez.

İnsana düşen, dünya hayatının aldatıcılığına kapılmadan Allah’ın kitabına yönelmek, doğruyu yanlıştan ayırmak, yaptığı tercihler üzerinde düşünmek ve hayatını hakka göre düzenlemektir. Çünkü sonunda insanın karşısına çıkacak olan, insanların kendisi hakkında ne düşündüğü değil, kendi hayatında ne yaptığıdır.

Allah’ın vaadi gerçektir. İnsan da bu gerçeğin karşısında sorumludur. Bu nedenle hayatı ertelememek, doğruyu bildiği hâlde onu terk etmemek ve Allah’ın adını kullanarak kendisini avutacak hiçbir aldatıcıya teslim olmamak gerekir. Kur’an’ın uyarısı tam olarak budur: Dünya sizi aldatmasın, Allah ile de aldatılmayın. Allah’ın vaadi gerçektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER

 DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER

Kur’an ölçülerinde bir şeyler yazmaya veya konuşmaya başladığımızda karşımıza sık sık aynı türden yorumlar çıkıyor: “Bu Kur’an’da var mı?”, “Şu da Kur’an’da yok!”, “Bunun ayetini göster!” İlk bakışta bu sorular Kur’an’a bağlılığın bir göstergesi gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman sorunun arkasında çok daha önemli bir anlayış problemi bulunmaktadır. Çünkü “Kur’an’da var mı?” sorusunu sorarken, eğer Kur’an’ın din konusunda eksik bırakılmış bir kitap olduğu düşünülüyorsa, daha en başta yanlış bir yerden hareket edilmiş olur. Allah’ın gönderdiği bir kitabın din konusunda eksik olması düşünülemez. Allah, insanlara tamamlanmamış, hükümlerin bir kısmını başka kaynaklardan tamamlamalarını gerektiren bir kitap göndermemiştir.

Kur’an bunu açıkça ortaya koyar:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
(Mâide, 5/3)
Dikkat edelim: Din kemale erdirilmiştir. Kemale ermiş bir dine sonradan yeni hükümler eklenmesine ihtiyaç yoktur. Eğer Allah’ın kitabında bir dinî hüküm eksik bırakılmış ve bu eksiklik daha sonra rivayetler, mezhepler, gelenekler veya insanların sözleriyle tamamlanmış olsaydı, o zaman dinin kemale erdirilmiş olduğunu söylemek mümkün olmazdı. Kemale ermiş olan bir şeyin dışarıdan tamamlanmaya ihtiyacı yoktur.

Kur’an kendisini de eksik bir kitap olarak tanıtmaz. Tam tersine, insanın ihtiyaç duyduğu ilahî rehberliği açıklayan ve hüküm konusunda temel ölçüyü ortaya koyan bir kitap olduğunu bildirir.
“Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve Müslümanlar için müjde olan bir rehber olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)

Bir başka ayette şöyle bildirilir:
“Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En‘âm, 6/38)
Burada “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesini, dünyadaki bütün bilimsel ve teknik bilgilerin Kur’an’da bulunduğu şeklinde anlamak elbette doğru değildir. Kur’an bir mühendislik kitabı, tıp kitabı veya coğrafya kitabı değildir. Buradaki bütünlük, kitabın gönderiliş amacı ve özellikle dinî rehberlik bakımından anlaşılmalıdır. Allah insanlara din konusunda ihtiyaç duyacakları ölçüyü eksik bırakmamıştır. Dolayısıyla din adına bir hüküm arıyorsak, “Acaba bunun eksik kalan kısmı başka kaynaklarda mı var?” diye düşünmek yerine, önce Kur’an’ın ne söylediğine bakmalıyız.

Kur’an kendisini ayrıntıları belirlenmiş, açıklanmış ve sağlamlaştırılmış bir kitap olarak da tanımlar:
Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitap'tır (ki:
(Hûd, 11/1)

Yine şöyle buyurulur:

Öyle ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben, sizi O'nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim;
(Hûd, 11/2)
Böyle bir kitabın din konusunda yetersiz olduğunu düşünmek, aslında Allah’ın insanlara gönderdiği vahyin yeterliliğini sorgulamak anlamına gelir. Allah bir hükmü bildirmeyi unutmuş değildir. Haşa bir hükmü açıklamayı becerememiş değildir. Bir hükmü başka insanlara bırakmış değildir. Eğer Allah din konusunda bir hüküm koymuşsa onu bildirmiştir. Eğer bir konuda hüküm bildirmemişse, o konuda Allah adına bağlayıcı bir hüküm üretmek bize düşmez.

İşte burada çok önemli bir ölçü ortaya çıkar: Kur’an’da dinî bir hüküm yoksa, o hüküm yok hükmündedir.

Bu cümleyi doğru anlamak gerekir. “Kur’an’da yoksa dünyada yoktur” demiyoruz. “Kur’an’da yoksa o bilgi yanlıştır” da demiyoruz. Söylediğimiz şey şudur: Kur’an’da Allah tarafından dinî bir hüküm olarak ortaya konmamış bir şeyi dinin hükmü haline getiremeyiz. Bir davranış güzel olabilir, faydalı olabilir, gelenek olabilir, kültür olabilir, insanî bir tercih olabilir. Fakat bunların hiçbirisi kendiliğinden Allah’ın dini haline gelmez.

Örneğin bir insan belirli bir kıyafeti tercih edebilir. Bu onun kişisel tercihi olabilir. Fakat “Allah bu kıyafeti giymeyi dinî bir zorunluluk haline getirdi” denildiği anda bunun delili gerekir. Bir insan belirli bir gıdayı sevmeyebilir. Bu onun tercihidir. Fakat “Allah bunu haram kıldı” denildiğinde artık Allah adına hüküm verilmiş olur. Bir insan belirli bir geceyi anlamlı bulabilir. Bu onun kişisel değerlendirmesidir. Fakat “Bu gece dinî olarak özeldir, şu ibadeti yapmayan günaha girer” denildiğinde artık ortaya bir din hükmü konulmuştur.

İşte “Kur’an’da var mı?” sorusunun gerçek anlamı burada ortaya çıkar. Eğer bir şey Allah’ın dini olarak anlatılıyorsa, onun Kur’an’daki karşılığını aramak zorundayız. Çünkü dinin kaynağı Allah’tır.

Kur’an bu konuda insanları çok ciddi biçimde uyarır:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Allah’ın izin vermediği bir şeyi din haline getirmek, insanın kendi düşüncesini Allah’ın hükmü seviyesine çıkarmasıdır. Bir şeyin yüzyıllardır uygulanıyor olması, çok kişi tarafından kabul edilmesi veya birtakım kitaplarda yer alması onu Allah’ın hükmü yapmaz.

Kur’an, Allah hakkında delilsiz konuşmayı da açıkça reddeder:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal kıldığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Buradaki soru yalnızca yiyeceklerle ilgili değildir. Temel ilke çok açıktır: Allah’ın hükmü olmayan bir şeyi Allah’ın hükmü gibi gösteremezsiniz. Helal ve haram belirlemek Allah’ın yetkisidir. Aynı şekilde ibadetlerin niteliğini belirlemek, sevap ve günah ölçüsü koymak, bir davranışı Allah katında zorunlu ilan etmek de insanın kendi başına yapabileceği bir iş değildir.

Kur’an şöyle buyurur:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle, ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Demek ki mesele yalnızca “Kur’an’da geçiyor mu?” değildir. Daha önemlisi, Allah adına söylenen bu hükmün Kur’an’da dayanağı var mı? sorusudur.

Tam da burada rivayetler meselesi ortaya çıkıyor. Kur’an’da bulunmayan bir dinî hükmün, “Kur’an’da yok ama rivayette var” denilerek dine eklenmesi, Kur’an’ın eksik olduğu anlamına gelir. Çünkü böyle bir yaklaşım ister istemez şu sonucu doğurur: “Allah bazı hükümleri Kur’an’a koymadı, fakat bunların tamamlanması için başka sözlere ihtiyaç vardı.” Oysa böyle bir düşünce Kur’an’ın kendi kendisini tanımlamasıyla uyuşmaz.

Kur’an’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığını bildiren bir kitap olduğuna inanıyorsak, dinin eksik kalan kısmını başka kaynaklarda arayamayız. Allah’ın kitabında bulunmayan bir hükmü rivayet yoluyla tamamlamak, farkında olmadan Allah’ın kitabını yetersiz görmektir.

Burada çok açık bir ayrım yapmak gerekir. Rivayetlerin tarihî bilgi olarak incelenmesi başka, onları Allah’ın kitabında bulunmayan dinî hükümler için kaynak kabul etmek başkadır. Bir rivayet geçmişte bir insanın ne söylediğini, ne yaptığını veya insanların neye inandığını anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat Kur’an’da bulunmayan bir hükmü “Allah’ın dini” haline getirmek için rivayeti vahyin yanına koyamayız.

Çünkü Allah’ın dini ile insanların din hakkında söyledikleri aynı şey değildir.

Bu ayrım yapılmadığında ortaya garip bir tablo çıkıyor. Önce “Kur’an’da bu hüküm yok” deniliyor. Ardından “Ama rivayette var” denilerek hüküm korunuyor. Oysa burada sorulması gereken soru çok basit: Allah bu hükmü nerede koydu? Eğer cevap “Kur’an’da yok ama rivayette var” ise, aslında cevap sorunun kendisini ortaya koyuyor. Kur’an’da Allah tarafından dinî hüküm olarak bildirilmemiş bir şey, sonradan başka bir kaynakla Allah’ın hükmü haline getirilemez.

Kur’an’ın yeterliliği konusunda Rabb’imizin şu buyruğu da son derece dikkat çekicidir:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitab’ı ayrıntılı olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Burada insanın önünde çok önemli bir tercih vardır. Allah’ın kitabını yeterli görüp onun ölçüsüne mi bağlanacağız, yoksa Kur’an’da bulunmayan dinî hükümleri başka kaynaklardan mı tamamlayacağız?

Eğer Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine inanıyorsak, onun din konusunda yeterli olduğuna da güvenmemiz gerekir. Allah’ın kitabında bir hüküm yoksa bunu “Allah unuttu”, “Allah açıklamadı”, “Allah eksik bıraktı” şeklinde yorumlayamayız. Böyle bir durumda doğru tavır, Allah’ın hüküm koymadığı yerde bizim de Allah adına hüküm koymamamızdır.

Çünkü hüküm yalnızca Allah’ındır.
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”
(Yûsuf, 12/40)
Burada mesele sadece mezhepler, tarikatlar veya rivayetler değildir. Hepimiz için geçerli bir ölçüden söz ediyoruz. Bir insan kendi düşüncesini dinin önüne geçirdiği anda sorun başlar. Bir toplumun geleneği vahyin önüne geçtiğinde sorun başlar. Bir din insanının sözü Allah’ın sözü gibi görülmeye başlandığında sorun başlar. Bir rivayet Kur’an’da olmayan bir hükmü belirlemeye başladığında sorun başlar.

Çünkü din Allah’ındır.

Bu nedenle “Kur’an’da var mı?” sorusuna verilecek cevap da çok açık olmalıdır. Eğer konu dinî bir hükümse, evet, bunun Kur’an’daki dayanağını aramak zorundayız. Kur’an’da Allah’ın koyduğu bir hüküm varsa onu kabul ederiz. Kur’an’da böyle bir hüküm yoksa, onu başka kaynaklardan tamamlamaya çalışmayız. “Kur’an’da yok ama şu rivayette var” diyerek Kur’an’ın eksik bıraktığını düşündüğümüz bir alanı insan sözleriyle doldurmayız.

Kur’an’ın kemale ermiş olması bize zaten bunu söylüyor. (5/3) Kemale ermiş bir dinin sonradan tamamlanmaya ihtiyacı yoktur. Burada çok önemli bir noktayı daha belirtmek gerekir: Kur’an’da bir hükmün bulunmaması, o konuda insanın hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmez. İnsan aklını kullanır, şartlara göre karar verir, faydalı olanı tercih eder, hayatın değişen şartlarına göre düzenlemeler yapar. Fakat bunların hiçbirini Allah’ın değişmez dinî hükmü olarak sunamaz. Din ile hayatın yönetilmesini birbirinden ayırmak gerekir. İnsan hayatını düzenler; Allah adına din icat etmez.

İşte hurafelerin önüne geçmenin en sağlam yolu da budur. Her rivayeti tek tek çürütmeye çalışmak yerine, önce temel soruyu sormak gerekir: Bu gerçekten Allah’ın koyduğu bir hüküm mü? Eğer öyleyse Kur’an’daki dayanağı nerede? Eğer Kur’an’da yoksa, bunu Allah’ın dini olarak kabul etmek için hangi yetkiye sahibiz?

Bu sorular sorulduğunda birçok tartışmanın kendiliğinden sona erdiğini görürüz. Çünkü hurafelerin büyük bölümü, kendisini doğrudan “hurafe” olarak sunmaz. Çoğu zaman “dinimizin geleneği”, “atalarımızdan kalan uygulama”, “büyüklerimiz böyle yapardı”, “filanca kitapta yazıyor”, “şu rivayette geçiyor” şeklinde karşımıza çıkar. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın kitabının yerine geçemez.

Kur’an bize ataların yolunu ölçü olarak kabul edenleri de eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçiye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Demek ki “Biz bunu böyle gördük”, “Biz bunu böyle öğrendik” veya “Yüzyıllardır böyle yapılıyor” demek hakikatin delili değildir.

Hakikatin ölçüsü Allah’ın kitabıdır.

Sonuç olarak “Kur’an’da var mı?” sorusunu küçümsememek gerekir; fakat bu sorunun arkasındaki anlayışı doğru yere oturtmak zorundayız. Eğer soru, “Bu dinî hükmün Kur’an’daki dayanağı nedir?” anlamında soruluyorsa, bu son derece doğru bir sorudur. Fakat soru, “Kur’an’da yoksa başka kaynaklardan tamamlamamız gerekir” anlayışına dayanıyorsa, burada ciddi bir problem vardır.

Çünkü Allah eksik bir din göndermemiştir. Allah’ın kitabı tamamlanmıştır. Din kemale ermiştir. Kur’an’da eksiklik yoktur. Allah’ın koyduğu hükümler vardır; koymadığı hükümler ise Allah adına sonradan üretilemez. Kur’an’da dinî bir hüküm bulunmuyorsa, o hüküm bizim için dinî hüküm olarak yok hükmündedir. Onu rivayetlerle, geleneklerle, mezhep görüşleriyle veya insanların sözleriyle tamamlamak Kur’an’ın yetersiz olduğunu kabul etmek anlamına gelir.

Bu nedenle din adına söylenen her sözün önüne bir ölçü koymak zorundayız: Delilin nedir?

Eğer Allah adına konuşuluyorsa, delil Allah’ın kitabından gelmelidir. Çünkü din Allah’ındır. Din adına hüküm koymak da Allah’ın yetkisindedir. Bize düşen, Allah’ın kitabında bulunan hükme teslim olmak; bulunmayan bir hükmü ise başka kaynaklardan getirip Allah’ın dinine eklememektir.

Eğer Kur’an  bize “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim...” (5/3) diyorsa artık şu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz:

“Bu Kur’an’da var mı?”

Eğer konu Allah’ın diniyse, bu soru gereksiz değil; tam tersine vazgeçilmezdir. Çünkü Kur’an’da olmayan bir hükmü din olarak kabul etmek değil, Kur’an’da Allah’ın bildirdiği hükümle yetinmek asıl teslimiyettir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

ELÇİLERİN GÖREVİNE EKLEME YAPMAMALIYIZ

 ELÇİLERİN GÖREVİNE EKLEME YAPMAMALIYIZ

Kur’an’a baktığımızda elçilerin görevlerinin sanıldığı kadar geniş ve sınırsız olmadığını görürüz. Elçiler Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak üzere seçilmiş insanlardır. Onların görevi Allah adına yeni bir din oluşturmak, kendi sözlerini dinin kaynağı haline getirmek veya Allah’ın vermediği yetkileri kendilerine vermek değildir. Elçinin görevi, kendisine bildirilen vahyi olduğu gibi insanlara ulaştırmak, insanları uyarmak, müjdelemek ve Allah’ın mesajına çağırmaktır. Bu nedenle elçilerin görevlerini anlamaya çalışırken Kur’an’ın çizdiği sınırların dışına çıkmamak gerekir. Elçiye Allah’ın vermediği bir yetkiyi vermek de elçinin görevini küçümsemek kadar yanlış bir yaklaşımdır.

Kur’an bu konuda son derece açık bir ilke ortaya koyar:
“Elçinin üzerine düşen yalnızca açıkça tebliğ etmektir.”
(Nahl, 16/35)

Başka bir ayette de şöyle bildirilir:
“Elçiye düşen yalnızca tebliğdir. Allah sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”
(Mâide, 5/99)
Buradaki “yalnızca” ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü elçinin görevinin temel sınırını belirlemektedir. Elçi mesajı kendisi üretmez; kendisine bildirilen mesajı insanlara ulaştırır. Dolayısıyla elçinin şahsi düşüncelerini, gelenekleri, toplumun kabullerini veya sonradan ortaya çıkan yorumları vahyin yerine koymak mümkün değildir. Elçinin Allah’tan aldığı mesajın dışında insanlara din adına yeni hükümler koyduğunu düşünmek, aslında Allah’ın yetkisine ortak bir alan açmak anlamına gelir.

Elçiler insanları zorla iman ettiren kişiler de değildir. Onların görevi insanlara gerçeği açıklamak, doğruyu göstermek, uyarmak ve müjdelemektir. İnsanların kabul edip etmemesi ise onların kendi tercihidir. Kur’an, elçiye düşen görevin tebliğ olduğunu tekrar tekrar vurgular.
“De ki: Allah’a itaat edin, Elçiye itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, onun üzerine düşen yalnızca kendisine yüklenendir; sizin üzerinize düşen de size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Elçiye düşen yalnızca apaçık tebliğdir.”
(Nûr, 24/54)
Burada önemli bir ayrım vardır. Elçiye uymak, elçinin kendi kişisel sözlerini dinin kaynağı kabul etmek değildir. Elçiye uymak, onun Allah’tan getirdiği mesaja uymaktır. Çünkü elçinin Allah’a bağlılığı ve görevinin vahyi ulaştırmak olduğu açıkça ortaya konmuştur. Elçi, kendisine gelen vahyin dışında bağımsız bir din kaynağı değildir.

Kur’an, elçilerin geleceği kendiliklerinden bilemeyeceklerini de açıkça gösterir. Elçi gaybı kendi bilgisiyle bilen bir varlık değildir. Kendisine bildirilmeyen bir konuda bilgi sahibi olduğunu iddia edemez.
“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
(Ahkaf, 46/9)
Bu ayet, elçiyi insanüstü bir konuma taşımamamız gerektiğini gösterir. Elçi de Allah’ın kuludur. Kendisine bildirilen kadarını bilir ve kendisine emredilene uyar. Dolayısıyla elçiye Allah’ın bildirmediği gayb bilgilerini yüklemek doğru değildir.

Elçinin görevi sadece sözlü bir aktarım da değildir. Elçi, Allah’ın vahyiyle inkârcılara karşı mücadele eder. Fakat bu mücadele kendi düşüncesiyle oluşturduğu bir sistem üzerinden değil, Allah’ın vahyi üzerinden gerçekleşir.
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla, yani Kur’an ile, onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki mücadele, vahyin hakikatini insanlara ulaştırma ve batıl karşısında vahyin ortaya koyduğu gerçekleri savunma mücadelesidir. Elçinin elindeki temel ölçü vahiydir. Bu nedenle elçinin görevi, kendi adına bir otorite oluşturmak değil, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktır.

Elçiler bizim gibi insandır. Onlar da doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Allah, hiçbir insan için dünyada ölümsüzlük vermemiştir.
“Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?”
(Enbiyâ, 21/34)
Bu gerçek, elçileri küçültmez. Tam tersine onların gerçek konumunu gösterir. Elçi olmak, insan olmaktan çıkmak değildir. Elçi Allah tarafından seçilmiş bir insandır. Bu nedenle elçiye insanüstü özellikler yüklemek Kur’an’ın ortaya koyduğu elçi anlayışıyla bağdaşmaz.

Elçilerin insanlara kendiliklerinden yarar veya zarar verme güçleri de yoktur. Bu yetki Allah’a aittir. Kur’an’da şöyle bildirilir:
“De ki: Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka bir yarar veya zarar verme gücüne sahip değilim.”
(A‘râf, 7/188)

Bir başka ayette de şöyle denir:
“De ki: Ben size zarar vermeye de doğru yolu göstermeye de güç yetiremem.”
(Cin, 72/21)
Bu ayetler, elçinin konumunu anlamak açısından son derece önemlidir. Elçi insanlara yol gösteren mesajı getirir; fakat insanın kalbini zorla değiştiremez, onun kaderini kendi başına belirleyemez, kendisine bağımsız bir güç verilmiş değildir.

Aynı şekilde elçiler insanların dualarına kendiliklerinden cevap veren makamlar değildir. Dua doğrudan Allah’a yöneltilir. Kur’an, Allah’tan başka çağrılanların yapılan çağrılara cevap veremeyeceğini açıkça bildirir:
“Allah’tan başka kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere yalvarandan daha sapkın kim olabilir?”
(Ahkaf, 46/5)
Burada mesele yalnızca belirli kişiler değildir. Temel mesele, Allah’a ait olan bir yetkinin herhangi bir kula verilmesidir. Elçi de olsa başka bir insan da olsa, Allah’ın yetkisini bir kula aktarmak Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışıyla uyuşmaz.

Elçilerin haram ve helal belirleme konusunda da bağımsız bir yetkileri yoktur. Çünkü din adına hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir. Kur’an şöyle sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)

Başka bir ayette ise hüküm verme yetkisinin kime ait olduğu açıkça belirtilir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle elçinin görevi, Allah’ın haram kılmadığını haram ilan etmek veya Allah’ın dinine kendi adına yeni kurallar eklemek değildir. Elçi Allah’ın hükmünü bildirir. Elçinin Allah adına yeni hükümler oluşturduğunu kabul etmek, Allah’ın hüküm koyma yetkisine insanı ortak etmek anlamına gelir.

Elçilerin hidayet verme konusunda da sınırları vardır. Elçi hidayete çağırır, hidayetin yolunu gösterir ve vahyi açıklar; fakat kişinin kalbine hidayeti yerleştiremez. Bunun en açık örneklerinden biri şöyledir:
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilir.”
(Kasas, 28/56)
Demek ki elçinin görevi insanı hidayete zorlamak değil, hidayetin yolunu göstermektir. İnsan ise bu çağrı karşısında kendi iradesiyle tercih yapar.

Elçiler aynı zamanda müjdeleyici ve uyarıcılardır. Kur’an onların bu görevini de açıkça belirtir:
“Biz elçileri yalnızca müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.”
(Kehf, 18/56)
Müjdelemek ve uyarmak, tebliğin doğal bir parçasıdır. Elçi insanlara Allah’ın rahmetini ve bağışlamasını bildirirken, yanlışta ısrar etmenin sonuçları konusunda da uyarır. Fakat elçi, insanların iradesini ortadan kaldıran bir zorlayıcı değildir.

Bu noktada elçinin mesajına uymanın önemini de doğru anlamak gerekir. Elçiye itaat, elçinin Allah’tan getirdiği vahye itaattir. Çünkü elçi kendisine ait bağımsız bir din getirmemiştir. Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın “Elçiye itaat edin” çağrısı, elçinin getirdiği ilahi mesaja bağlılığı ifade eder.

Elçilere şefaat yetkisi verilmesi konusu da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Kur’an, Allah’ın izin vermediği hiçbir kimsenin kendiliğinden şefaat edemeyeceğini bildirir. İnsanların Allah ile kendi aralarında aracılar oluşturmaları Kur’an’ın tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
“Öyle bir günden sakının ki, hiç kimse başka bir kimsenin yerine bir şey ödeyemez; hiç kimseden fidye kabul edilmez, hiçbir şefaat ona yarar sağlamaz ve onlara yardım da edilmez.”
(Bakara, 2/123)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir insanın elçi olması, ona Allah’ın yetkilerinden bir bölümünün verilmiş olduğu anlamına gelmez. Elçi Allah’ın kulu ve mesajın taşıyıcısıdır. Onu Allah’ın karşısına koymak ne kadar yanlışsa, Allah’ın kendisine vermediği yetkileri ona vermek de o kadar yanlıştır.

Elçiler hakkında en önemli ölçülerden biri de onların insan olduğunun unutulmamasıdır. Kur’an şöyle bildirir:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ayet elçinin konumunu son derece güzel özetler. “Ben de sizin gibi bir insanım” denildikten hemen sonra “Bana vahyediliyor” denmektedir. Yani elçiyi diğer insanlardan ayıran temel özellik onun insanüstü olması değil, Allah tarafından vahiy almasıdır.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkar: Elçiye Allah’ın vermediği bir görevi veya yetkiyi yüklememeliyiz. Çünkü din adına yapılan her ekleme, zamanla Allah’ın mesajının önüne geçebilir. Önce elçiye olağanüstü yetkiler verilir, sonra bu yetkilerin dayanağı olarak çeşitli sözler ortaya konur, daha sonra bu sözler dinin ayrılmaz parçaları haline getirilir. Bir süre sonra insanlar Allah’ın kitabından çok insanlar tarafından oluşturulan dinî anlatılara bağlanmaya başlayabilirler.

Oysa Kur’an’ın yöntemi açıktır. Elçi vahyi alır, vahyi tebliğ eder, insanları uyarır, müjdeler ve Allah’ın mesajına çağırır. İnsanların görevi ise bu mesaja kulak vermektir. Elçinin şahsını ilahlaştırmak veya Allah’ın yetkilerini ona aktarmak değil, onun getirdiği vahye bağlı kalmak gerekir.

Bu nedenle “Elçiye uymak” ile “elçiye Allah’ın vermediği yetkileri vermek” birbirinden tamamen farklıdır. Birincisi Allah’ın emridir; ikincisi ise sınırı aşmaktır. Elçiye uymak, onun Allah’tan getirdiği mesaja uymaktır. Elçiye Allah’ın vermediği yetkileri vermek ise Allah’ın yetki alanına insanı taşımaktır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu elçi anlayışı son derece nettir: Elçi Allah’ın mesajını insanlara ulaştırır. Tebliğ eder, uyarır ve müjdeler. Kendisine vahyedilene uyar. Geleceği kendiliğinden bilemez. Kendisine ait bağımsız bir yarar ve zarar gücü yoktur. İnsanlara zorla hidayet veremez. Allah’ın izin vermediği bir şefaat yetkisine sahip değildir. İnsanları kendi adına oluşturduğu bir dine değil, Allah’ın vahyine çağırır. O da diğer insanlar gibi bir insandır ve ölümü tadacaktır.

Bu sınırların dışına çıktığımız anda elçiyi Kur’an’ın tanımladığı konumdan uzaklaştırmaya başlarız. Elçiye saygı göstermek, onun görevini büyütmek değildir. Ona Allah’ın verdiği değeri vermek, Allah’ın vermediği yetkiyi vermemektir. Gerçek bağlılık da budur. Çünkü elçinin görevi Allah’ın mesajını taşımaktır; bizim görevimiz ise o mesaja kulak vermektir. Din adına elçinin görevine ekleme yapmak yerine, Kur’an’ın çizdiği sınırlar içinde kalmak gerekir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

 HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

Hak ile batılı birbirinden ayırmak isteyen insanın önünde temel bir soru vardır: Hak nedir ve hakikati kim belirler? Bu sorunun cevabı Kur’an açısından son derece açıktır. Hak, insanların çoğunluğunun kabul ettiği, geleneklerin doğru saydığı veya bir din adamının söylediği şey değildir. Hak, Rabb’imizin bildirdiğidir. Çünkü hüküm yalnız O’na aittir. İnsanların inançları, yorumları, mezhepleri, tarikatları, gelenekleri ve kabulleri hakikatin ölçüsü olamaz. Ölçü Allah’ın kelamıdır.
“De ki: ‘Ben Rabb’imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.’”
(En’âm, 6/57)
Bu ayet, meselenin temelini ortaya koyuyor. Hüküm yalnız Allah’ındır. Dolayısıyla din adına neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verme yetkisi insanlara bırakılamaz. İnsan, Allah’ın kitabını anlayabilir, üzerinde düşünebilir, öğüt alabilir ve hayatına taşıyabilir; fakat Allah’ın belirlediği bir hükmü değiştirme, ona yeni bir hüküm ekleme veya Allah’ın hükmüymüş gibi başka bir söz ortaya koyma yetkisine sahip değildir.

Kur’an hak ile batılı birbirinden ayıran ölçüdür. Allah’ın kelamı dışında oluşturulan herhangi bir düşünce, eğer Allah’ın sözüymüş gibi sunuluyorsa burada çok ciddi bir problem ortaya çıkar. Çünkü insanın sözü ile Allah’ın sözü aynı seviyeye getirilemez. Allah’ın kitabı bir kenarda dururken başka kaynakları dinin belirleyici ölçüsü haline getirmek, insanı hakikatin ölçüsünden uzaklaştırabilir.
“Hak, Rabb’indendir. Sakın şüphe edenlerden olma.”
(Bakara, 2/147)
Buradaki uyarı son derece önemlidir. Hak, Rabb’imizdendir. İnsanların oluşturduğu kanaatlerden değil. Bu nedenle Kur’an’ın açık hükümleri karşısında “Biz bunu böyle gördük, böyle öğrendik, atalarımızdan böyle duyduk” demek bir delil değildir. Kur’an, insanı sürekli olarak atalarının yolunu sorgulamaya çağırır. Çünkü bir şeyin eskiden beri uygulanıyor olması, onu hakikat haline getirmez.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yola da ulaşmamış olsalar da mı?”
(Mâide, 5/104)
İşte burada din adına oluşan geleneklerin nasıl sorgulanması gerektiğini görüyoruz. Bir düşüncenin çok eski olması, milyonlarca insan tarafından kabul edilmesi veya yüzyıllardır uygulanması onun Allah katında hak olduğu anlamına gelmez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değildir. Çünkü Kur’an, çoğunluğun da insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırabileceğini açıkça bildirir.
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar.”
(En’âm, 6/116)
Bu nedenle “Herkes böyle inanıyor” sözü Kur’an açısından bir delil değildir. Hakikat oylamayla belirlenmez. Bir yanlışın milyonlarca kişi tarafından tekrarlanması onu doğruya dönüştürmez. Aynı şekilde bir hakikatin az kişi tarafından savunulması da onu batıl yapmaz. Ölçü, insanların sayısı değil Allah’ın kelamıdır.

Kur’an bu konuda bir başka temel ölçü daha verir: Allah’tan başka hakem aranamaz.
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size kitabı ayrıntılı olarak indiren O’dur.”
(En’âm, 6/114)
Bu ayet, din konusunda insanın hangi noktada durması gerektiğini gösterir. Allah’ın kitabı ayrıntılı biçimde ortaya konulmuşken, dinin temel hakikatlerini Allah’ın kitabının dışında aramak doğru değildir. İnsanların açıklamaları, yorumları ve değerlendirmeleri elbette konuşulabilir; fakat bunlar Allah’ın kelamının yerine geçirilemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerden biri de Allah’ın sözünün hak olduğudur. Allah, hakikati kelimeleriyle ortaya koyar ve batılı etkisiz hale getirir.
“Yoksa onlar, ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer onu uydurduysam, benim suçum bana aittir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.’ Yoksa onlar, Allah’ın senin kalbini mühürlemesini mi söylüyorlar? Allah batılı yok eder ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, kalplerde olanı bilendir.”
(Şûrâ, 42/24)

Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle bildirilir:
“Allah, hakkı kendi kelimeleriyle gerçekleştirir; suçlular hoşlanmasa da.”
(Yûnus, 10/82)
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar. Hakikatin sahibi Allah’tır ve hakikatin kaynağı O’nun kelamıdır. Elçilerin görevi de kendi adlarına yeni bir din oluşturmak değil, Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmaktır.
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Tevbe, 9/33)

Aynı ifade Saff suresinde de tekrarlanır:
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Saff, 61/9)
Buradaki “din anlayışları” meselesini doğru anlamak gerekir. Allah’ın gönderdiği din bir tarafta, insanların zaman içinde oluşturduğu din anlayışları başka tarafta durur. İnsanlar Allah’ın dinini kabul ettiklerini söyleyebilirler; fakat Allah’ın kitabının yanına kendi sözlerini koyduklarında, Allah’ın açık hükümlerini geleneklerle değiştirdiklerinde veya beşerî sözleri dinin vazgeçilmez hükümleri haline getirdiklerinde ortaya başka bir din anlayışı çıkabilir.

Kur’an bu tehlikeyi özellikle “Allah’tan başka rabler edinmek” ifadesiyle anlatır.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa tek bir ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından uzaktır.”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din adamlarına insan olarak saygı göstermesi değildir. Asıl mesele, onların Allah’ın helal ve haram belirleme yetkisini paylaşacak bir konuma yükseltilmesidir. Bir insanın sözünü Allah’ın sözü gibi kabul etmek, onun hükmünü Allah’ın hükmü yerine geçirmek, işte asıl tehlike budur.

Allah, hakikatin tek sahibi olduğu gibi insanlara seçim hakkı da vermiştir. Kur’an, insanın zorla iman ettirilemeyeceğini açıkça bildirir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)

Yine şöyle buyurur:
“De ki: ‘Hak, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.’”
(Kehf, 18/29)
Buradaki özgürlük, hak ile batılın birbirine eşit olduğu anlamına gelmez. İnsan seçiminde özgürdür; fakat seçimin sonucundan da sorumludur. Hak bellidir, batıl bellidir. İnsan bunlardan hangisini seçeceğine karar verir.

Bu nedenle “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” ayetini “Her inanç doğrudur” şeklinde anlamak doğru değildir. Kur’an, bütün inançları doğru kabul etmez. Aksine hak ile batılı açıkça birbirinden ayırır ve insanı hakikati kabul etmeye çağırır. İnsan seçiminde özgürdür; ancak hakikatin ne olduğu insanların düşüncelerine göre değişmez. Hakikati belirleyen Allah’tır.

Kur’an’ın anlattığı mümin, Allah’ın ayetleri karşısında kendi düşüncesini ölçü kabul eden kişi değildir. Ayet kendisine ulaştığında onu anlamaya, düşünmeye ve hayatına taşımaya çalışır.
“Müminler ancak Allah’a ve Elçisi’ne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele eden kimselerdir. İşte onlar doğru olanlardır.”
(Hucurât, 49/15)

Onların tavrı başka bir ayette çok daha açık biçimde anlatılır:
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Elçisi’ne çağrıldıklarında, müminlerin sözü ancak ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.”
(Nûr, 24/51)
Buna karşılık batılın en önemli özelliklerinden biri, hakikatin üstünü örtmeye çalışmasıdır. Kur’an’ın ayetlerini kendi çıkarlarına göre seçmek, bazılarını kabul edip bazılarını görmezden gelmek, açık bir hükmü başka sözlerle etkisiz hale getirmek hakikate karşı ciddi bir tavırdır.

“Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.”
(Bakara, 2/42)
İnsan bazen hakikati bütünüyle reddetmez. Bir kısmını kabul eder, işine gelmeyen kısmını görmezden gelir. Böylece kendisini hakikati kabul etmiş zannederken aslında kendi arzusuna göre seçilmiş bir din anlayışı oluşturur. Kur’an’ın uyarısı tam da bu noktada önem kazanır.
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
(Bakara, 2/85)
Kur’an’ın ayetlerini parçalayarak anlamak, bir ayeti başka bir ayetin önüne koyup Kur’an’ın bütünlüğünü göz ardı etmek de hakikatin üzerini örtmenin yollarından biridir. Allah’ın kitabı bir bütündür. Bir ayetin anlamı, diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle Kur’an’ı anlamaya çalışan insanın sadece kendi düşüncesini destekleyen ayetleri araması değil, konuyla ilgili bütün ayetleri birlikte değerlendirmesi gerekir.

Kur’an, insanların vahiy karşısındaki tutumlarının bazen açıkça reddetme, bazen de alay etme şeklinde ortaya çıktığını bildirir.
“Onlara Rabb’lerinin ayetlerinden herhangi bir ayet geldiğinde, ondan yüz çevirirler.”
(En’âm, 6/4)

“Onlara gerçeği getirdiğimiz zaman, ‘Bu bir sihirdir ve biz onu inkâr ediyoruz’ dediler.”
(Zuhruf, 43/30)
Hakikatten hoşlanmayan insan, çoğu zaman hakikatin kendisiyle uğraşmak yerine onu söyleyen kişiyi hedef alır. “Sapık”, “bozuk”, “dinsiz”, “mezhepsiz” gibi etiketlerle insanları susturmaya çalışmak, ortaya konulan delili çürütmez. Bir sözün doğru veya yanlış olduğunu belirleyen, o sözü söyleyen kişinin toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla olan uyumudur.

Kur’an, insanların dinlerini parçalayıp gruplara ayrılmasını da açıkça eleştirir.
“Dinlerini parçalayan ve grup grup olan kimselerden olma. Her grup kendi yanında bulunanla sevinmektedir.”
(Rûm, 30/32)
Bu ayet, farklı isimler altında oluşan dinî grupların kendi ellerindeki anlayışı mutlaklaştırmalarına karşı ciddi bir uyarıdır. Her grup “Doğru biziz” diyebilir. Her cemaat kendi liderini, kendi yorumunu, kendi geleneğini ve kendi kitaplarını merkeze koyabilir. Fakat hakikatin ölçüsü grubun kendisi değildir. Allah’ın kitabıdır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın vahyine bağlanmak demektir. İnsanların oluşturduğu gruplara, şahıslara ve geleneklere mutlak bağlılık ise Kur’an’ın istediği birlik anlayışı değildir. Çünkü insanı kurtaracak olan bir grubun adı değil, Allah’ın hidayetine tabi olmaktır.

Nitekim Allah, insanı doğru yola kimin yönelteceği konusunda da açık bir ölçü verir:
“De ki: ‘Ortak koştuklarınızdan hakka ileten var mı?’ De ki: ‘Allah hakka iletir. Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisi doğru yola yöneltilmedikçe doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?’”
(Yûnus, 10/35)
Bu ayet, din adına ortaya çıkan bütün iddialar karşısında sorulması gereken soruyu da öğretir: Beni hakka kim yöneltiyor? İnsan mı, cemaat mi, mezhep mi, tarikat mı, lider mi, gelenek mi; yoksa Allah’ın kelamı mı?

Hesap günü geldiğinde insan, kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır. Dünyada başkalarının peşinden gitmek, sorumluluğu ortadan kaldırmayacaktır. İnsan, “Büyüklerimiz böyle söyledi”, “Biz sadece onları takip ettik”, “Bize böyle öğretildi” diyerek Allah’ın huzurunda sorumluluktan kurtulamaz.
“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle lanetle!”
(Ahzâb, 33/67-68)

Furkan suresindeki sahne ise insanın yanlış kişilere bağlanmasının pişmanlığını çok daha çarpıcı biçimde gösterir:
“O gün zalim, ellerini ısırıp, ‘Keşke Elçi ile birlikte bir yol tutsaydım! Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Andolsun, bana gelen öğütten beni o uzaklaştırdı’ der. Şeytan insanı yüzüstü bırakandır.”
(Furkan, 25/27-29)
Dünyada insanın önünde seçim vardır. Ahirette ise sonuç vardır. Dünyada insan “Bana böyle öğretildi” diyebilir; fakat Allah’ın kitabı önündeyken onu araştırmamak, anlamaya çalışmamak ve başkalarının sözünü sorgulamadan din kabul etmek insanın kendi tercihidir.

Kur’an’ın amacı insanı bir şahsa, bir mezhebe, bir tarikata veya bir dinî otoriteye bağlamak değildir. Kur’an insanı doğrudan Rabb’ine bağlar. Yol gösteren Allah’tır. Kitabı gönderen Allah’tır. Hakkı belirleyen Allah’tır. Hesaba çekecek olan Allah’tır.
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir ve salih işler yapan müminlere kendileri için büyük bir ödül olduğunu müjdeler.”
(İsrâ, 17/9)

Kur’an’ın gönderiliş amacı yalnızca okunmak değildir. İnsan onu anlamalı, üzerinde düşünmeli ve hayatını onun gösterdiği doğrultuda şekillendirmelidir.

“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Kur’an kendisini bir rehber, bir öğüt, bir açıklama ve hak ile batılı birbirinden ayıran bir ölçü olarak ortaya koyar. Bu nedenle Kur’an’ı anlamadan yalnızca sevap kazanmak amacıyla okumak, kitabın asıl hedefini eksik bırakır. Asıl mesele, Allah’ın ne söylediğini anlamaktır. Çünkü anlamadığımız bir sözün gereğini hayatımıza taşımamız da mümkün değildir.

Kur’an’ın mesajı aslında çok sade bir noktada birleşir: Allah’a kulluk et, O’na hiçbir şeyi ortak koşma, O’nun kitabına tabi ol, hak ile batılı birbirinden ayır, adaletten ayrılma, zulmetme, yalan söyleme, emanete ihanet etme, insanlara karşı güzel davran ve hesabın Rabb’imizin huzurunda olduğunu unutma.

Bu nedenle hakikati arayan insanın yapacağı ilk şey, insanların ne söylediğini Allah’ın kitabına arz etmektir. “Bu geleneksel mi?”, “Bu mezhepte var mı?”, “Bu âlim böyle söylemiş mi?”, “Çoğunluk bunu kabul ediyor mu?” sorularından önce “Allah bu konuda ne söylüyor?” sorusunu sormak gerekir.

Çünkü hakikatin sahibi insanoğlu değildir. Hakikatin sahibi Allah’tır.
“De ki: ‘Hak geldi, batıl yok olup gitti. Şüphesiz batıl yok olup gitmeye mahkûmdur.’”
(İsrâ, 17/81)
Öyleyse yapılması gereken bellidir: Kur’an’ı yalnızca Arapça sesleri tekrarlayarak değil, anlayarak okumak; ayetleri bütünlük içinde değerlendirmek; Allah’ın söylediklerini insanların söylediklerinden ayırmak ve öğrendiğimiz hakikati hayatımıza taşımak.

Kur’an bir rafta duran kitap değildir. Kur’an, insanın hayatına yön vermek için gönderilmiş Allah’ın kelamıdır. Hak ile batılı ayırmak isteyen insanın elindeki en sağlam ölçü de budur.

Daha fazlası için Kur’an’ı anlayarak okuyun. Anladığınızı hayatınıza taşıyın. Çünkü mesele yalnızca neye inandığımız değil, inandığımız hakikatin hayatımızda neye dönüştüğüdür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİNDE ZORLAMA YOKTUR

 DİNDE ZORLAMA YOKTUR

Din söz konusu olduğunda üzerinde en çok düşünmemiz gereken konulardan biri, insanın inanç karşısındaki özgürlüğüdür. Bir insan inanmak istemiyorsa onu zorlayabilir miyiz? Bir başkasının kabul ettiği dini benimsemesini baskıyla sağlayabilir miyiz? Bir insanı inandığı veya inanmadığı için zorla değiştirebilir miyiz? Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımı son derece açıktır: İnanç zorla kabul ettirilemez. Çünkü iman, insanın iç dünyasında gerçekleşen bir tercihtir. Zorla söyletilen bir söz, zorla yapılan bir davranış veya baskıyla gösterilen bir bağlılık gerçek iman anlamına gelmez.

Kur’an bu gerçeği çok açık bir cümleyle ortaya koyar:
“Dinde zorlama yoktur. Doğru ile yanlış birbirinden açıkça ayrılmıştır. Artık kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah işitendir, bilendir.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü “Dinde zorlama yoktur” cümlesi çoğu zaman yalnızca güzel bir temenni gibi anlaşılabiliyor. Oysa burada çok daha temel bir ilke ortaya konmaktadır. İnsan, din konusunda baskı altına alınamaz. Bir kişiye zorla “inanıyorum” dedirtmek, onun kalbinde iman meydana getirmez. Bir insanı korkutarak, tehdit ederek veya baskı altında tutarak inandırdığımızı düşünsek bile elde ettiğimiz şey iman değil, görünürdeki itaattir.

İman ile zorunlu davranış arasındaki farkı burada görmek gerekir. İnsan bedenine hükmedilebilir, fakat kalbine zorla hükmedilemez. Bir insanı susturabilirsiniz ama düşüncesini zorla değiştiremezsiniz. Ona belirli bir sözü söyletebilirsiniz ama o sözü gerçekten inanarak söylemesini sağlayamazsınız. İşte Kur’an’ın “dinde zorlama yoktur” ilkesi insanın bu iç özgürlüğüne dikkat çeker.

Kur’an, doğru yolu seçmenin veya sapmanın sonucunun öncelikle kişinin kendisine ait olduğunu da bildirir:
“Şüphesiz Biz sana Kitabı insanlar için hak olarak indirdik. Kim doğru yolu bulursa kendi lehine bulmuş olur; kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerine vekil değilsin.”
(Zümer, 39/41)
Burada sorumluluk ile özgürlük birlikte karşımıza çıkıyor. İnsan tercih eder ve tercihinin sonucunu da kendisi taşır. Allah insanı seçme yeteneğinden mahrum bırakmamıştır. Tam tersine, doğru ile yanlışı ortaya koymuş, insanı düşünmeye ve tercih etmeye bırakmıştır. Dolayısıyla dinin amacı insanları zorla belirli bir kalıba sokmak değil, doğru yolu göstermek ve insanın kendi iradesiyle karar vermesine imkân tanımaktır.

Elçinin görevi konusunda da Kur’an son derece açıktır. Elçi, insanların iman edip etmemesinden sorumlu bir zorba veya insanların kalplerini kontrol eden bir bekçi değildir. Onun görevi mesajı ulaştırmak, uyarmak ve öğüt vermektir.
“Eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.”
(En‘âm, 6/107)

Aynı gerçek başka bir ayette şöyle ifade edilir:
“De ki: ‘Gerçek, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.’ Şüphesiz Biz, zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık...”
(Kehf, 18/29)
Bu ayetin devamında inkârın sonuçlarının anlatılması, “dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” ifadesinin inkâr ile imanın sonuçlarının aynı olduğu anlamına gelmediğini gösterir. Burada anlatılan şey, insanın tercih hakkının bulunduğudur. Tercih özgürlüğü, tercihin sonucundan sorumluluğun kaldırılması demek değildir. İnsan özgürce seçer; fakat seçiminin sonuçlarını da üstlenir.

Bu ayrım çok önemlidir. “Dinde zorlama yoktur” demek, “Dinde hiçbir sorumluluk, hiçbir hesap, hiçbir sonuç yoktur” demek değildir. Kur’an bir taraftan insanın iman konusunda zorlanamayacağını söylerken diğer taraftan insanın yaptığı tercihlerden sorumlu tutulacağını açıkça bildirir. Özgürlük ile sorumluluk birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır.

Nitekim Allah, Nebi Muhammed’e insanların imanını zorla gerçekleştirme görevi vermediğini şöyle bildirir:
“Eğer Rabb’in dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca iman ederdi. O hâlde insanları iman etmeleri için sen mi zorlayacaksın?”
(Yûnus, 10/99)
Bu ayet gerçekten çok düşündürücüdür. Eğer Allah insanların tamamının zorunlu olarak iman etmesini isteseydi, elbette bunu gerçekleştirebilirdi. Fakat insanları tek tip yaratmamış, onlara tercih ve irade alanı bırakmıştır. Dolayısıyla elçinin görevi insanları zorla iman ettirmek değildir.

Kur’an bu gerçeği Gâşiye suresinde de tekrarlar:
“Artık öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin.”
(Gâşiye, 88/21-22)
Burada kullanılan yaklaşım son derece dikkat çekicidir. Elçiye “zorla kabul ettir” denilmiyor; “öğüt ver” deniliyor. Çünkü hakikatin insanlara ulaştırılması başka, insanların iradesinin ellerinden alınması başkadır.

Aynı anlayışı Kaf suresinde de görüyoruz:
“Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. O hâlde tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”
(Kaf, 50/45)

Dikkat edilirse burada da Kur’an öne çıkarılıyor. Elçinin görevi insanları zorlamak değil, Kur’an ile öğüt vermektir. Yani ikna etmenin yolu baskı değil, hakikati ortaya koymaktır.

En‘âm suresinde de insanın kendi tercihi ile karşı karşıya bırakıldığı görülür:
“Size Rabb’inizden gönül gözleri gelmiştir. Kim hakkı görürse kendi lehine, kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.”
(En‘âm, 6/104)
Burada “gönül gözleri” olarak ifade edilen basiret, insana hakikati görme imkânı verir. Fakat görmek ile görmek istemek aynı şey değildir. İnsan önündeki gerçeği değerlendirebilir, kabul edebilir veya reddedebilir. Elçinin görevi insanın iradesini ortadan kaldırmak değil, hakikati açıkça ortaya koymaktır.

Bu noktada “elçiye itaat” konusunun da yanlış anlaşılmaması gerekir. Kur’an’da elçiye itaatten söz edilir. Fakat bu, insanın başka bir insana kayıtsız şartsız kulluk etmesi anlamına gelmez. Çünkü elçinin din adına getirdiği mesaj Allah’ın mesajıdır. Nitekim Kur’an şöyle bildirir:
“Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, bilsin ki Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.”
(Nisâ, 4/80)
Burada da son cümle dikkat çekicidir: “Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.” Elçinin görevi insanların kalplerini kontrol etmek değildir. O mesajı ulaştırır; insan ise kendi iradesiyle karşılık verir.

Peki bütün bunlar bize ne söylüyor?
Öncelikle dinin zorla kabul ettirilemeyeceğini söylüyor. İnsanları tehdit ederek, korkutarak, baskı altına alarak veya özgürlüklerini ellerinden alarak iman sahibi yapamayız. Çünkü iman, insanın iç dünyasında gerçekleşen bir kabuldür. Bir insanın ağzından “inanıyorum” sözünü çıkarmak kolay olabilir; fakat onun kalbine iman yerleştirmek insanın elinde değildir.

Bu nedenle din adına yapılan baskıların Kur’an’ın bu temel ilkesiyle ne kadar bağdaştığını sorgulamak gerekir. Bir insanı namaz kılmaya zorlamak, oruç tutmaya zorlamak, belirli bir kıyafeti giymeye zorlamak veya belirli bir mezhebi benimsemeye mecbur bırakmak ile o insanın gerçekten Allah’a inanmasını sağlamak aynı şey değildir. Dış davranış zorla değiştirilebilir; fakat iman zorla oluşturulamaz.

Üstelik baskı, çoğu zaman inancı güçlendirmek yerine samimiyeti ortadan kaldırır. İnsan yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için bir davranışı yerine getiriyorsa, bunun Allah için yapılmış samimi bir ibadet olduğunu söylemek kolay değildir. Kur’an’ın istediği şey ise insanın bilinçli, gönüllü ve samimi bir yöneliş içinde olmasıdır.

Burada bir başka önemli noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi, toplumda hiçbir kuralın veya hukuki sorumluluğun bulunmadığı anlamına gelmez. İnsanların birbirlerine zarar vermesi, haksızlık yapması, cana ve mala saldırması gibi konular yalnızca “kişisel inanç özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilemez. Bir insanın inanç tercihi ile başkasının hakkına saldırması aynı şey değildir. Kur’an’ın adalet, hak, hukuk ve toplumsal sorumlulukla ilgili hükümleri vardır. Dolayısıyla bu ayeti “İnsan ne yaparsa yapsın hiçbir sorumluluğu yoktur” şeklinde yorumlamak doğru olmaz.

Asıl mesele, inanç konusunda zorlamanın olmamasıdır. Bir insanın Allah’a inanıp inanmaması, hangi dini kabul edeceği veya hangi inancı benimseyeceği konusunda baskı kurarak onun iç dünyasını değiştiremeyiz. Kur’an’ın ortaya koyduğu yöntem, hakikati açıklamak ve insanı düşünmeye çağırmaktır.

Nitekim Kur’an kendisini de bir zorlama aracı olarak değil, insanlara yol gösteren bir öğüt ve uyarı olarak ortaya koyar. Elçinin görevi insanları kendisine bağlamak değil, Allah’ın mesajını ulaştırmaktır. Bu nedenle din anlatılırken baskının yerini bilgi, korkutmanın yerini bilinç, zorlamanın yerini ikna ve tehdit etmenin yerini öğüt almalıdır.

Bir insan inanmıyorsa onu zorla “mümin” yapamayız. Bir insan yanlış düşünüyorsa onu düşünmeye davet edebiliriz. Bir insan Kur’an’ı bilmiyorsa ona Kur’an’ı anlatabiliriz. Bir insan bir konuda yanılıyorsa delilimizi ortaya koyabiliriz. Fakat bütün bunların sonunda tercih yine insana aittir.

Çünkü Allah, insanı tercih edebilen bir varlık olarak yaratmıştır. Eğer herkes zorunlu olarak aynı şeye inansaydı imtihanın, sorumluluğun ve tercihin anlamı kalmazdı. Yûnus 10/99 ayeti tam da bu noktaya dikkat çekmektedir: Allah dileseydi insanların tamamı iman ederdi. Demek ki insanın tercih alanı Allah’ın bilgisi ve iradesi içinde vardır.

Bu nedenle din adına insanları zorlamak, Kur’an’ın tebliğ yöntemini de yanlış anlamaktır. Hakikati anlatmak başka, insanı zorlamak başkadır. Uyarmak başka, tehdit ederek boyun eğdirmek başkadır. Delil sunmak başka, düşünme hakkını elinden almak başkadır.

Kur’an’ın yöntemi insanı düşünmeye çağırmaktır.
“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.’”
(İsrâ, 17/81)
Hakikatin gücü, insanları zorlamasında değil, hakikat olmasındadır. Bu nedenle Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken ona baskı aracı olarak değil, rehber olarak yaklaşmak gerekir.

Sonuçta “Dinde zorlama yoktur” yalnızca bir ayetin kısa bir cümlesi değildir. İnsan onurunu, iradesini ve sorumluluğunu birlikte ele alan önemli bir Kur’an ilkesidir. İnsan tercih eder; elçi tebliğ eder; Kur’an yol gösterir; sonuç ise insanın kendi tercihine göre şekillenir.

Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak bizim görevimiz olabilir; fakat insanların kalplerine hükmetmek bizim görevimiz değildir. İnandırmak için zorlamak, hakikati güçlendirmez. Tam tersine, hakikatin yanında duran insanın önce kendi davranışıyla onu göstermesi gerekir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açık: İnsanları zorla dine sokmak değil, doğruyu açıkça ortaya koymak. Çünkü gerçek iman, baskı altında verilmiş bir söz değil, insanın kendi iradesiyle Allah’a yönelmesidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

 KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak gerekir: Kur’an, insanların meydana getirdiği sıradan bir din kitabı değildir. O, Allah’ın insanlığa gönderdiği vahiydir. Bu nedenle Kur’an’ın varlığını, doğruluğunu ve insanlığa ulaştırılmasını yalnızca insanların gayretine bağlamak doğru değildir. İnsanlar onu yazabilir, ezberleyebilir, okuyabilir, öğretebilir ve sonraki nesillere aktarabilirler; fakat bütün bunların üzerinde Allah’ın açık bir vaadi vardır. Kur’an’ın korunmasını Allah kendi üzerine almıştır.
“Şüphesiz zikri biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Bu ayet son derece açıktır. Kur’an’ın sahibi Allah’tır ve onu koruyacağını bildiren de Allah’tır. Burada “insanlar onu koruyacak” denilmemekte, doğrudan doğruya “onun koruyucusu biziz” denilmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğunu sadece tarih boyunca insanların gösterdiği çabalarla açıklamak eksik olur. İnsanların Kur’an’ı yazması, ezberlemesi, okuması ve sonraki nesillere aktarması elbette önemlidir; ancak bunlar Allah’ın korumasının yerine geçirilemez. İnsan bir araçtır, korumanın asıl sahibi Allah’tır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması ile insanların Kur’an hakkındaki düşüncelerinin korunmuş olması aynı şey değildir. Allah’ın koruduğu şey vahyin kendisidir. İnsanların Kur’an’a yüklediği anlamlar, yaptıkları yorumlar, oluşturdukları mezhepler, tarikatlar, gelenekler veya din adına söyledikleri her söz Allah tarafından korunmuş değildir. Bu ayrım yapılmadığında Kur’an’ın korunmuşluğu ile insanların din anlayışının doğruluğu birbirine karıştırılmaktadır.

Bir insan Kur’an’ı okuyup yanlış anlayabilir. Bir başka insan kendi yorumunu Allah’ın kesin hükmü gibi sunabilir. Bir topluluk yüzyıllar boyunca taşıdığı bir geleneği din zannedebilir. Bir mezhep kendi yorumunu vazgeçilmez bir ölçü haline getirebilir. Bir tarikat liderinin sözleri Kur’an’ın önüne geçirilebilir. Bir rivayet ayetin açık anlamına tercih edilebilir. Bütün bunlar Kur’an’ın korunmuş olmasıyla çelişmez. Çünkü korunmuş olan Allah’ın sözüdür; insanların Allah’ın sözü hakkında söyledikleri değildir.

Kur’an’ın indirilişine karşı çıkanların en temel itirazlarından biri de Allah’ın insanlara vahiy göndermesini kabul etmemeleriydi. Onlar, Allah’ın insana kitap göndermesini küçümsüyor ve böyle bir vahyin varlığını reddediyorlardı.
“Onlar, ‘Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi’ demekle Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”
(En’am, 6/91)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış bazı insanların sözünü aktaran tarihsel bir bilgi olarak görülmemelidir. Çünkü Allah’ın insanlara rehberlik etmek üzere vahiy göndermesini gereksiz gören her anlayış, aynı düşüncenin farklı bir biçimini taşır. Allah insanı yaratmışsa onu kendi başına bırakmamıştır. İnsan akıl sahibidir; fakat aklın varlığı vahye olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. İnsan birçok konuda düşünerek doğruya ulaşabilir, fakat hangi davranışın Allah’ın rızasına uygun olduğu, insanın yaratılış amacının ne olduğu, sorumluluğunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği gibi konularda vahiy yol gösterir.

Kur’an’ın Allah’tan geldiğini kabul etmek, aynı zamanda onun insanlığın rehberi olduğunu kabul etmektir. Kur’an kendisini yalnızca okunacak, saklanacak veya belli zamanlarda hatırlanacak bir kitap olarak tanıtmaz. O, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilmiştir.
“Elif Lâm Râ. Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
(İbrahim, 14/1)
Bu nedenle Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşatılması birbirinden ayrılmalıdır. Kur’an’ın metninin korunması Allah’ın vaadidir. Kur’an’ın hayatımıza taşınması ise insanın sorumluluğudur. Mushafın korunması başka, Kur’an’ın mesajının korunması başkadır. Bir kitap sandıkta, rafta veya kütüphanede yıllarca sağlam biçimde saklanabilir. Fakat onun ortaya koyduğu adalet, dürüstlük, merhamet, emanet, hak ve sorumluluk anlayışı toplumda yoksa, o kitabın mesajının yaşatıldığını söylemek mümkün değildir.

Kur’an’a yönelik inkârların önemli bir bölümü de onun kaynağı hakkında ileri sürülmüştür. Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğini kabul etmek istemeyenler, onun insan sözü olduğunu iddia etmişlerdir. Hatta Kur’an’ın başka insanlar tarafından hazırlandığını ileri sürmüşlerdir.
“İnkâr edenler, ‘Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; başka bir topluluk da ona bu konuda yardım etmiştir’ dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz ortaya attılar.”
(Furkan, 25/4)

Ardından onların başka bir iddiası daha aktarılır:
“Dediler ki: ‘Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam kendisine okunan öncekilerin masallarıdır.’”
(Furkan, 25/5)
Görüldüğü gibi Kur’an’ın ilk muhatapları da onun kaynağını insanlara dayandırmaya çalışmışlardır. Bugün de benzer iddialarla karşılaşmak mümkündür. Kur’an’ın başka kültürlerden alındığı, geçmiş toplumların anlatılarından oluşturulduğu veya insan ürünü olduğu ileri sürülebilmektedir. Ancak bu iddialar Kur’an’ın kendi açıklamasıyla uyuşmaz. Kur’an kendisini insan sözü olarak değil, Allah’ın vahyi olarak tanımlar.

Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması, insanların Kur’an hakkında yanlış konuşamayacakları anlamına gelmez. İnsan Kur’an’ı inkâr edebilir. Onun hakkında asılsız iddialar ileri sürebilir. Ayetleri yanlış yorumlayabilir. Hatta Kur’an’ın adına konuştuğunu söyleyerek Kur’an’a aykırı hükümler bile üretebilir. Allah bunların hiçbirini engellememektedir. Çünkü insanın imtihanı tam da burada başlamaktadır. Allah doğruyu açıklamış, insanı da tercihleriyle baş başa bırakmıştır.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın anlaşılması arasındaki fark da burada önem kazanır. Bir kitabın metninin korunmuş olması, herkesin o kitabı doğru anlayacağı anlamına gelmez. Aynı ayeti okuyan iki insan birbirinden farklı sonuçlara ulaşabilir. Biri ayeti Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirirken diğeri yalnızca bir bölümünü ele alabilir. Biri Allah’ın sözünü temel ölçü kabul ederken diğeri kendi mezhebini, geleneğini veya önceden kabul ettiği düşünceleri ölçü haline getirebilir.

İşte bu nedenle asıl mesele sadece “Kur’an korunmuş mudur?” sorusu değildir. Asıl mesele, “Korunmuş olan Kur’an’a nasıl yaklaşıyoruz?” sorusudur. Çünkü Allah kitabını korumuş olabilir; fakat insanın kendi anlayışını Kur’an’ın yerine koymasına engel olmamıştır. İnsan, kendi düşüncesini vahiy gibi sunabilir. Fakat onun söylediği söz Allah’ın sözü haline gelmez.

Kur’an kendisini açık ve açıklanmış bir kitap olarak tanıtır:
“Elif Lâm Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından gönderilmiştir.”
(Hud, 11/1)

Başka bir ayette ise Kur’an’ın rehberlik yönü daha açık biçimde ortaya konur:

“Sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)
Bu ayetler Kur’an’ın yalnızca korunacak bir metin olmadığını gösterir. Kur’an’ın amacı insanın hayatına yön vermektir. Dolayısıyla Kur’an’ın korunmuşluğundan söz ederken onun yalnızca fiziksel varlığını düşünmek yetersizdir. Kur’an’ın mesajının anlaşılması ve hayata geçirilmesi de üzerinde durulması gereken bir sorumluluktur.

Burada “Kur’an’ı korumak” ifadesini biraz daha geniş düşünmek gerekir. Kur’an’ı korumak, elbette onun metnini değiştirmemek, ayetlerini eksiltmemek ve artırmamak anlamında önemlidir. Fakat bunun yanında Kur’an’ın anlamını da kişisel çıkarlarımız uğruna eğip bükmemek gerekir. Bir ayetin söylediğini başka bir şeymiş gibi göstermek, ayetin öncesini ve sonrasını yok saymak, Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almamak da bir anlamda vahyin mesajına karşı sorumluluğu zedelemektir.

Kur’an’ın korunmuş olması bize büyük bir güvence verir; fakat bu güvence insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, önümüzde Allah tarafından korunmuş bir kitap bulunduğu için sorumluluğumuz daha da büyür. Artık “Allah’ın kitabı bize ulaşmadı” deme imkânımız yoktur. “Ne yapacağımızı bilmiyorduk” demek de kolay değildir. Çünkü Allah insanlığa rehberini göndermiştir.

Kur’an’ın insan tarafından anlaşılmasına da büyük önem verilmiştir. Kur’an insanları düşünmeye, akletmeye ve üzerinde derinlemesine düşünmeye çağırır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Bu soru, Kur’an’la ilişkimizin yalnızca okumaktan ibaret olmadığını açıkça ortaya koyar. Okumak başlangıçtır; anlamak gerekir. Anlamak yetmez; düşünmek gerekir. Düşünmek de tek başına yeterli değildir; doğru olanı hayata geçirmek gerekir. Kur’an’ın amacı insanın dilinde kalması değil, hayatında görünmesidir.

Bu noktada çok önemli bir tehlike ortaya çıkar: Kur’an’ın metnini korurken Kur’an’ın mesajını kaybetmek. İnsanlar Kur’an’ı ezberleyebilir, güzel seslerle okuyabilir, mushafları büyük bir titizlikle saklayabilirler. Fakat aynı insanlar adaletsizlik yapıyor, başkalarının hakkını yiyor, yalan söylüyor, emanete ihanet ediyor, yetimin hakkını gözetmiyor ve Allah’ın koyduğu ölçüleri kendi çıkarlarına göre değiştiriyorsa, Kur’an’ın ruhundan uzaklaşılmış demektir.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşanması arasındaki farkı burada görmek gerekir. Metin korunabilir ama mesaj terk edilebilir. Ayetler okunabilir ama anlamları dikkate alınmayabilir. Kur’an evlerin en güzel yerlerinde bulunabilir ama hayatın kararlarını başka kaynaklar belirleyebilir. Böyle bir durumda Kur’an ortadan kaldırılmış değildir; fakat hayatın merkezinden çıkarılmıştır.

Asıl tehlike de budur. Bugün Kur’an’ın yok edilmesi gibi bir tehlikeden söz etmek yerine, Kur’an’ın insanların hayatından uzaklaştırılmasından söz etmek daha anlamlıdır. Çünkü bir toplumda Kur’an’ın mushafları bulunabilir, milyonlarca insan onu ezberleyebilir, camilerde sürekli okunabilir; fakat insanlar onun ortaya koyduğu adalet ve ahlak ilkelerinden uzaklaşabilir. Bu durumda Kur’an vardır fakat Kur’an’ın rehberliği yoktur.

Kur’an’ın korunmuş olması, din adına söylenen her sözün de doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, din adına söylenen her sözün Kur’an’a göre değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın sözü ile insanların sözü aynı seviyede değildir. İnsanların sözleri ne kadar eski, yaygın veya kabul görmüş olursa olsun, Allah’ın kitabının önüne geçirilemez.

İşte burada Kur’an’ın korunmuşluğu ile dinin sonradan oluşturulmuş biçimleri arasındaki ayrım önem kazanır. Kur’an Allah’ın vahyidir. Mezhepler insanların yorumlarıdır. Tarikatlar insanların oluşturduğu yapılardır. Gelenekler toplumların taşıdığı miraslardır. Rivayetler insanların aktardığı sözlerdir. Bunların her biri kendi alanında ayrıca değerlendirilebilir; fakat hiçbiri Allah’ın doğrudan koruma altına aldığını bildirdiği Kur’an ile aynı konuma yükseltilemez.

Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olduğunu kabul eden bir insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah’ın sözü ile insan sözünü birbirinden ayırmaktır. Çünkü tarih boyunca din adına yapılan en büyük hatalardan biri, insan sözlerini kutsallaştırarak Allah’ın sözüyle aynı seviyeye taşımaktır. Böyle yapıldığında Kur’an’ın korunmuş olması anlamını yitirmez; fakat insanların Kur’an’la ilişkisi bozulur.

Kur’an’ın korunmuşluğu bize aynı zamanda bir ölçü verir. Önümüzde Allah’ın kitabı varsa, din adına söylenen her düşünce bu kitapla karşılaştırılabilir. Kur’an’a uygun olan düşünülür, araştırılır ve değerlendirilir. Kur’an’a aykırı olan ise kim söylemiş olursa olsun yeniden gözden geçirilir. Çünkü Allah’ın kitabının üzerinde insan sözüne mutlak otorite verme hakkımız yoktur.

Kur’an’ın korunması konusunda bir başka önemli nokta da onun önceki vahiylerle ilişkisidir. Kur’an, kendisinden önce Allah tarafından gönderilmiş kitapların da bulunduğunu bildirir. Ancak insanların zaman içerisinde vahiylerle ilişkilerinde tahrif, gizleme, unutma ve yanlış yorumlama gibi sorunların ortaya çıktığını haber verir. Bu bize çok önemli bir ders verir: İlahi kitabın varlığı başka şeydir, insanların o kitaba sadakati başka şeydir.

Bugün elimizde Kur’an’ın bulunması da bizi otomatik olarak doğru insan yapmaz. Kur’an’a sahip olmak ile Kur’an’a tabi olmak aynı değildir. Kur’an’ı okumak ile Kur’an’ın istediği gibi yaşamak aynı değildir. Kur’an’dan söz etmek ile Kur’an’ın ahlakını taşımak aynı değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu konusunda konuşurken kendimize şu soruyu da sormamız gerekir: Allah’ın koruduğu kitabı biz ne kadar koruyoruz?

Buradaki “korumak” yalnızca mushafı korumak değildir. Onun adalet anlayışını korumaktır. Onun doğruluk anlayışını korumaktır. Onun tevhid mesajını korumaktır. Onun insanın sorumluluğuna yaptığı vurguyu korumaktır. Onun zulme karşı duruşunu korumaktır. Onun başkalarının hakkına verdiği önemi korumaktır. Onun insanı akletmeye ve düşünmeye çağırmasını korumaktır. Kur’an’ın gerçek anlamda yaşatılması, onun bu temel değerlerinin hayatın içinde görünür hale gelmesiyle mümkündür.

Kur’an’ın korunmuş olması, insanın artık hiçbir şey yapmasına gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, Allah kitabını korumuş ve bize ulaştırmıştır; şimdi sıra bizdedir. Onu okumak, anlamak, düşünmek ve yaşamak bizim sorumluluğumuzdur. Allah’ın koruduğu bir kitabı insanların ürettiği din anlayışlarının altında ezmek yerine doğrudan Kur’an’ın rehberliğine başvurmak gerekir.

Sonuç olarak Kur’an’ın korunması konusunda üç gerçeği birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Kur’an Allah tarafından indirilmiş vahiydir. İkincisi, Allah Kur’an’ı koruyacağını açıkça bildirmiştir. Üçüncüsü ise insanların Kur’an hakkındaki yorumları ve din adına oluşturdukları anlayışlar bu ilahi korumanın kapsamında değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu, insanların söyledikleri her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insanların söylediklerinin Allah’ın kitabına göre değerlendirilmesi gerekir.

Kur’an’ın korunmuşluğu, insanlık için büyük bir rahmettir. Çünkü Allah’ın insanlara gönderdiği rehber bugün hâlâ elimizdedir. Fakat bu kitabın elimizde bulunması tek başına yeterli değildir. Onu hayatımızın dışına çıkarırsak, korunmuş bir kitaba sahip olup onun rehberliğinden mahrum kalabiliriz. Kur’an’ın sayfalarını korumak kolaydır; asıl mesele onun ortaya koyduğu hakikati korumaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın korunması hakkında konuşurken yalnızca “Allah Kur’an’ı korudu” demekle yetinmemek gerekir. Bunun hemen arkasından şu soruyu sormak gerekir: “Peki biz Kur’an’la ne yaptık?” Onu gerçekten rehberimiz yaptık mı? Ayetlerini anlamaya çalıştık mı? Yoksa onun yerine başkalarının oluşturduğu din anlayışlarını mı koyduk? Allah’ın kitabını okurken kendi kabullerimizi mi aradık, yoksa Allah’ın ne söylediğini mi anlamaya çalıştık?

Kur’an’ın korunmuşluğu bize bir güvence verir; fakat aynı zamanda ağır bir sorumluluk yükler. Çünkü Allah’ın vahyi elimizdedir. Artık görevimiz onu yalnızca okumak değil, anlamaktır; yalnızca anlamak değil, yaşamaktır; yalnızca yaşamak değil, onu hiçbir insan sözünü Allah’ın sözü seviyesine çıkarmadan gelecek nesillere doğru biçimde aktarmaktır.
“Bu Kur’an, kendisiyle uyarılmaları, Allah’ın tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin düşünüp öğüt almaları için insanlara bir bildiridir.”
(İbrahim, 14/52)
Öyleyse Kur’an’ın korunmuşluğu yalnızca geçmişe ait bir mucize veya tarihsel bir gerçek değildir. Bugün elimizde bulunan vahyin Allah tarafından korunmuş olması, insanın doğruyu bulabilmesi için büyük bir imkândır. Fakat bu imkânı değerlendirmek insanın iradesine bırakılmıştır. Kur’an korunmuştur; şimdi yapılması gereken, onun anlamını başka sözlerin arasında kaybetmemek, onu din adına oluşturulmuş insan merkezli anlayışların gölgesinden çıkarmak ve Allah’ın kitabını yeniden hayatın merkezine koymaktır. Çünkü Allah’ın koruduğu Kur’an’ın en büyük değeri, yalnızca değişmeden kalması değil, insanı değiştirebilmesidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anl...