HADİS NEDEN UYDURULDU?
Bir insanın söylediği söz ile Allah’ın sözü aynı değerde
değildir. Hele bir insanın kendi düşüncesi, “Resül şöyle buyurdu” denilerek
aktarılıyorsa, artık sıradan bir söz olmaktan çıkar ve dinî bir otorite
kazanır.
Hadis meselesinin en önemli noktalarından biri de budur.
Çünkü bir insan kendi görüşünü söylediğinde karşısındaki kişi o görüşü
sorgulayabilir. Fakat aynı söz Resüle nispet edildiğinde, onu sorgulamak dinî
bir itiraz gibi algılanabilir. Böylece kişisel bir düşünce, zaman içinde dinî
hüküm haline gelebilir.
Tarih boyunca çeşitli siyasî, mezhebî, itikadî ve kişisel
sebeplerle Nebi Muhammed’e ait olmayan sözlerin ona nispet edildiği, hadis
kaynaklarında da kabul edilen bir olgudur. Bu durum, hadis adı altında
aktarılan her sözün aynı değerde olmadığını gösterir. Fakat mesele yalnızca
hangi rivayetin doğru, hangisinin uydurma olduğunu belirlemekten ibaret
değildir. Daha temel soru şudur: Dinin kaynağı ve ölçüsü nedir?
Kur’an Açıklanmış ve Kolaylaştırılmıştır
Allah, kitabını insanlardan gizlenmiş, anlaşılması mümkün olmayan bir metin
olarak göndermemiştir.
“Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açıklanmış
olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Kur’an kendisini açıklanmış bir kitap olarak tanıtır. Aynı zamanda
insanların düşünüp öğüt almaları için kolaylaştırıldığını bildirir:
“Andolsun, biz Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp
öğüt alan?”
(Kamer, 54/32)
Kur’an’ın kolaylaştırılmış olması, herkesin her ayeti hiçbir araştırmaya gerek
duymadan aynı biçimde anlayacağı anlamına gelmez. Dil, bağlam, kavramlar ve
ayetler arasındaki ilişkiler üzerinde düşünmek gerekir. Ancak bütün bunlar,
Allah’ın kitabını anlaşılmaz ilan etmeyi gerektirmez.
Kur’an insanlara açıklama, hidayet ve öğüt olarak
gönderilmiştir:
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar
için bir hidayet ve bir öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Bu nedenle dinin temel ölçüsünü anlamak için önce Allah’ın kitabına bakmak
gerekir.
Allah’ın Sözü Tamamlanmıştır
Kur’an’ın din açısından yeterliliği konusunda en dikkat çekici ifadelerden
biri şudur:
“Rabb’inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun
sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
(En‘âm, 6/115)
Allah’ın sözünün doğruluk ve adalet bakımından tamamlandığı
bildirildikten hemen sonra insanların zanna uyabileceği konusunda uyarı gelir:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna, kendilerine uyarsan seni Allah yolundan
saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir
tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.”
(En‘âm, 6/116)
Burada önemli bir ölçü ortaya çıkmaktadır: Allah’ın sözü ile insanların zanna,
yoruma veya aktarıma dayanan sözleri aynı konuma getirilemez.
Dini Kimin Söylediği Belirler?
Kur’an, Nebi Muhammed’in görevini vahyi insanlara ulaştırmak, yani tebliğ
etmek olarak ortaya koyar:
“Resülün üzerine düşen ancak tebliğdir. Allah sizin açıkladığınızı da
gizlediğinizi de bilir.”
(Mâide, 5/99)
Bu nedenle Allah’ın Nebi Muhammed aracılığıyla insanlara bildirdiği vahiy
ile daha sonraki dönemlerde onun adına aktarılan sözleri birbirinden ayırmak
gerekir.
Bir sözün “Resül şöyle buyurdu” şeklinde aktarılması, o
sözün gerçekten Elçi Muhammed tarafından söylendiğini kendiliğinden kanıtlamaz.
Çünkü bir insanın kendi düşüncesini Nebi’ye söylettirmesi, o
düşünceye dinî otorite kazandırmanın en etkili yollarından biridir.
İnsanlar Neden Söz Uydurdu?
Tarihî kaynaklarda hadis uydurma sebepleri arasında siyasî mücadeleler,
mezhep ve fırka çatışmaları, kişisel çıkarlar, kabile ve grup taassubu,
yöneticileri veya belirli kişileri övme ve insanları bazı davranışlara teşvik
etme gibi çeşitli nedenlerden söz edilir.
Siyasî çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde bir grubun kendi
görüşünü destekleyen bir sözü Nebi Muhammed’e nispet etmesi, o görüşe dinî bir
dayanak sağlayabilirdi. Aynı durum mezhebî ve itikadî tartışmalarda da
görülebilirdi.
“Ben böyle düşünüyorum” demek başka, “Resül böyle buyurdu”
demek başkadır.
İkinci ifade, kişisel görüşü dinî otoriteye dönüştürür.
Üstelik her uydurma rivayetin mutlaka maddî çıkar amacıyla
ortaya çıkmış olması da gerekmez. Bazı insanların iyi bir amaca hizmet ettiğini
düşünerek, insanları ibadete veya iyiliğe teşvik etmek için Nebi Muhammed’e ait
olmayan sözleri ona nispet ettikleri de klasik hadis çalışmalarında ele
alınmıştır.
Fakat iyi niyet, gerçeğin yerine geçmez.
Söylenmemiş bir sözü Nebi Muhammed’e söylemiş gibi aktarmak,
sonuçta bir gerçeği değiştirmektir.
İnsanların Dine Ekledikleri
Kur’an, insanların Allah’ın emretmediği bazı uygulamaları zaman içerisinde
dinî bir uygulamaya dönüştürebileceklerini de gösterir:
“Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik;
sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet
etmediler.”
(Hadîd, 57/27)
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, ruhbanlığın Allah
tarafından emredilmediği halde insanlar tarafından ortaya konulmuş olmasıdır.
Bu ayet, insanın din adına Allah’ın emretmediği bir şeyi
ortaya koyabileceğini gösteren önemli bir örnektir.
Fakat burada bir yanlışlığı da düzeltmek gerekir: “Müslümanların
ruhbanı yoktur” Hadîd 57/27 ayeti değildir. Bu ifade ayetin metni
değildir. Dolayısıyla bir sözün anlamı doğru olsa bile onu ayetmiş gibi
göstermek doğru değildir.
Ehl-i Kitap Etkisi Konusunda Ölçü
İslam toplumunun farklı kültürlerle karşılaşması ve başka dinlerden
insanların Müslüman toplumlara katılması, doğal olarak farklı düşüncelerin ve
anlatıların İslam toplumuna taşınmasına zemin hazırlamış olabilir.
Ancak buradan hareketle hadislerin belirli bir bölümünü
doğrudan Yahudilerin veya Hristiyanların uydurduğunu söylemek, ayrıca somut
tarihsel delil gerektiren bir iddiadır.
Asıl ölçü, sözü kimin söylediği değil, sözün gerçekten
Allah’tan olup olmadığıdır.
Bir sözün Arap, Yahudi, Hristiyan veya başka bir topluluktan
gelmesi onu kendiliğinden doğru ya da yanlış yapmaz. Aynı şekilde bir sözün
Müslüman birinden gelmesi de onu Allah’ın dini haline getirmez.
Ölçü kişilerin kimliği değil, delildir.
Tabii kankam. Gereksiz satır başlarını kaldırıp, rivayet ile
vahiy ayrımını derinleştiren metni kitap akışına uygun biçimde yeniden
düzenliyorum.
Uydurma Rivayetler ve Hadis İlmi
“Hadisler arasında uydurma rivayetler vardır” demek ile “hadis adı altında
aktarılan bütün sözler uydurmadır” demek aynı şey değildir. Hadis âlimleri
tarih boyunca uydurma rivayetlerin bulunduğunu kabul etmiş ve bunları ayıklamak
için çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Râvilerin güvenilirliğinin
araştırılması, isnadların incelenmesi ve farklı rivayetlerin karşılaştırılması
bu çalışmaların başlıcalarıdır.
Ancak burada daha temel bir ayrım yapmak gerekir: Rivayet
başka şeydir, vahiy başka şeydir. Rivayet, bir insanın duyduğu, gördüğü veya
öğrendiği bir sözü ya da olayı başka bir insana aktarmasıdır. Dolayısıyla
rivayetin temelinde insan aktarımı vardır. Bir kişi bir sözü duyar, hatırlar ve
daha sonra başka birine aktarır. O kişi de duyduğunu bir başkasına anlatır.
Aradan yıllar veya nesiller geçebilir ve aynı söz birçok kişinin aktarımından
geçerek bize ulaşabilir. Bu aktarımın doğru olması mümkündür; fakat mümkün
olması ile kesin olması aynı şey değildir.
İnsan hafızası yanılabilir. İnsan duyduğunu yanlış
anlayabilir, eksik hatırlayabilir, kelimeleri değiştirebilir veya duyduğu bir
sözü kendi anlayışına göre aktarabilir. Bu nedenle bir râvinin güvenilir kabul
edilmesi, onun insan olmaktan kaynaklanan yanılma ihtimalini ortadan kaldırmaz.
Güvenilir insan ile yanılmaz insan aynı şey değildir. Râvi dürüst olabilir,
aktarım konusunda titiz olabilir ve bilerek yalan söylemeyebilir; buna rağmen
yanılabilir.
Vahiy ise bundan tamamen farklıdır. Vahyin kaynağı insan
değil, Allah’tır. Kur’an kendisini Allah tarafından indirilen kitap olarak
tanıtır:
“Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbinin indirmesidir.”
(Şuarâ, 26/192)
Burada kaynak ile aktarım arasındaki fark ortaya çıkar. Rivayette bilgi
insanlardan geçerek bize ulaşır; vahiyde ise kaynak Allah’tır. Bu nedenle bir
rivayet ne kadar eski olursa olsun, ne kadar çok kişi tarafından aktarılırsa
aktarılsın, sırf bu özellikleri nedeniyle vahiy haline gelmez.
Bir sözün çok sayıda insan tarafından aktarılması, onun
tarihsel açıdan daha güçlü bir rivayet olduğunu gösterebilir. Fakat çok sayıda
insanın aynı sözü aktarması, o sözün Allah tarafından bildirildiğini
kanıtlamaz. Çünkü sayı, sözün kaynağını değiştirmez. Bin insan aynı sözü
aktarabilir; yine de sözün kaynağı insan olabilir.
Burada birbirinden ayrılması gereken birkaç farklı mesele
vardır. Bir olayın gerçekten yaşanmış olması başka şeydir. O olayla ilgili bir
sözün gerçekten Nebi Muhammed tarafından söylenmiş olması başka şeydir. Nebi
Muhammed’in gerçekten söylemiş olması ise o sözün Allah tarafından vahyedilmiş
olduğu anlamına gelmez. Bu iddiaların her biri ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Râvinin Güvenilirliği Vahiy Güvencesi Değildir
Hadis ilminde râvinin güvenilirliğinin araştırılması elbette önemsenmiştir.
Ancak “güvenilir râvi” kavramının sınırlarını doğru anlamak gerekir. Güvenilir
kabul edilen râvi, dürüstlüğü ve aktarım konusundaki titizliği bilinen bir
insan olabilir. Fakat bu, onun Allah tarafından korunduğu veya hiç hata
yapmayacağı anlamına gelmez.
Râvi unutabilir, yanlış duyabilir, yanlış anlayabilir, başka
bir rivayetle karıştırabilir veya duyduğu sözün anlamını kendi anlayışına göre
aktarabilir. Üstelik bunu kötü niyetle yapması da gerekmez. İnsan olmanın doğal
sınırları içinde gerçekleşen bir hata bile aktarılmış bilginin doğruluğunu
etkileyebilir.
Bu nedenle isnadın güvenilir kabul edilmesi, yalnızca insan
aktarımının güvenilirliği hakkında yapılmış bir değerlendirmedir. Bu
değerlendirme, rivayeti vahye dönüştürmez.
İnsanların güvenilirliği araştırılabilir; fakat Allah’ın
sözü insan güvenilirliğine bağlı değildir.
Rivayet ile Kur’an Aynı Kategoride Değildir
Kur’an’ın aktarımı ile herhangi bir rivayetin aktarımını aynı kategoriye
koymak da doğru değildir. Kur’an Allah’ın kitabıdır ve dinin temel ölçüsüdür.
Rivayet ise insanlar tarafından aktarılan tarihsel bir bilgidir.
Şöyle daha sade ve doğrudan olabilir:
Bu nedenle “Bu hadis sahih midir?” sorusu ile “Bu söz
Allah’ın vahyi midir?” sorusu birbirinden farklıdır. “Sahih” denildiğinde,
sözün kimler tarafından ve ne kadar güvenilir şekilde aktarıldığı araştırılır.
Oysa vahiy söz konusu olduğunda asıl soru, bu sözün kaynağının Allah olup
olmadığıdır. Bir rivayetin güvenilir insanlar tarafından aktarılmış olması,
onun Allah tarafından vahyedildiği anlamına gelmez.
Bir rivayetin isnadı hadis usulü açısından sahih kabul
edilebilir. Ancak bundan, o sözün Kur’an gibi Allah tarafından vahyedildiği
sonucu çıkmaz. Sahih kabul edilen rivayet ile vahiy arasında temel bir fark
vardır. Biri insan aktarımına, diğeri Allah’ın bildirmesine dayanır.
Nebi’nin Sözü ile Vahiy de Birbirinden Ayrılmalıdır
Burada bir başka önemli ayrım daha vardır. Bir sözün gerçekten Nebi
Muhammed tarafından söylenmiş olması bile, o sözün mutlaka Kur’an’daki
anlamıyla vahiy olduğu sonucunu doğurmaz.
Nebi Muhammed’in Allah’tan aldığı vahiy ile günlük hayatında
söylediği sözleri, yaptığı açıklamaları veya insanlarla yaptığı konuşmaları
birbirinden ayırmak gerekir. Onun Allah’tan aldığı mesaj ile beşer olarak
söylediği her sözü aynı seviyeye koymak, vahiy kavramının sınırlarını
genişletmek anlamına gelir.
Çünkü “Nebi bunu söyledi” demek ile “Allah bunu vahyetti”
demek aynı iddia değildir.
Bu ayrım yapılmadığında, Nebi Muhammed’e ait olduğu
düşünülen her söz doğrudan Allah’ın dininin hükmü haline getirilebilir. Oysa
bir sözün gerçekten Nebi’ye ait olduğunun kabul edilmesi bile, onun Allah
tarafından vahyedilmiş olduğunu ayrıca kanıtlamaz.
Kur’an Ölçüdür
Bütün bu ayrımlar bizi ölçü meselesine getirir. Kur’an kendisini açıklanmış
bir kitap olarak ortaya koyar:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açıklanmış
olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Allah’ın kitabı din için ölçü olarak ortaya konulurken, insanların aktardığı
sözlerin bu ölçünün yerine geçirilmesi doğru değildir. Bir rivayet Kur’an ile
uyumlu olabilir; bu durumda onun Kur’an’a aykırı olmadığı söylenebilir.
Kur’an’da bulunmayan tarihsel bir ayrıntıyı aktarıyor olabilir; bu durumda
tarihsel açıdan ayrıca araştırılabilir. Fakat hiçbir rivayet, yalnızca
güvenilir kabul edilen insanlar tarafından aktarılmış olması sebebiyle Allah’ın
vahyi konumuna yükseltilemez.
Özellikle bir rivayet Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırıysa,
onu yalnızca râvileri güvenilir kabul edildiği için Allah’ın dinine delil
olarak kullanmak mümkün değildir. Çünkü burada insan aktarımı ile Allah’ın sözü
aynı seviyeye getirilmiş olur.
Kur’an, Allah’ın sözünün doğruluk ve adalet bakımından
tamamlandığını bildirir:
“Rabb’inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun
sözlerini değiştirecek kimse yoktur.”
(En‘âm, 6/115)
Sonuç olarak rivayet, insan aktarımına dayanır; vahiy ise Allah’ın bildirmesine
dayanır. Râvi güvenilir olabilir ama yanılmaz değildir. İsnad güçlü kabul
edilebilir ama vahiy değildir. Bir rivayet tarihsel açıdan doğru olabilir ama
bu onu Allah’ın sözü yapmaz. Bu nedenle hadislerin sıhhatini araştırmak ile
onların Allah tarafından vahyedilmiş dinî hükümler olup olmadığını belirlemek
birbirinden ayrı meselelerdir.
Din konusunda kesin ölçü, insan aktarımı değil Allah’ın
kitabıdır.
Sözün Nebi’ye Nispet Edilmesi
Bir insanın kendi düşüncesini Nebi Muhammed’e nispet etmesi, yalnızca bir
aktarım hatası değildir. Eğer bilinçli olarak yapılıyorsa, insan sözünü dinî
otoriteye dönüştürme girişimidir.
Bunun sonucu zamanla daha da büyüyebilir.
Önce bir söz ortaya çıkar. Sonra o söz Nebi’ye nispet
edilir. Daha sonra insanlar onu dinî bir hüküm olarak aktarır. Ardından yeni
açıklamalar ve yorumlar bu sözün çevresinde oluşur. Birkaç nesil sonra sözün
başlangıçta kime ait olduğu unutulabilir ve ortaya çıkan anlayış “din” olarak
kabul edilebilir.
Böylece Allah’ın indirmediği bir hüküm, insanlar tarafından
dine aitmiş gibi yaşanmaya başlanabilir.
Kur’an’ın uyarıları bu noktada yeniden önem kazanır:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Dinin hükmünü belirleme yetkisi Allah’a aitse, insanların sözlerini bu
hükümlerin üzerine çıkarmak mümkün değildir.
Sonuç: İnsan Sözü ile Allah’ın Sözünü Ayırmak
Hadislerin ortaya çıkışı tek bir sebebe indirgenemez. Siyasî mücadeleler,
mezhep ve grup çatışmaları, kişisel ve toplumsal çıkarlar, taassup, insanları
belirli davranışlara yöneltme isteği ve başka çeşitli sebepler rivayetlerin
üretilmesine zemin hazırlamıştır.
Fakat bütün bunlardan daha önemli olan, dinin kaynağı
konusunda doğru ölçüyü korumaktır.
Kur’an kendisini açıklanmış, hidayet veren ve düşünüp öğüt
almak için kolaylaştırılmış bir kitap olarak tanıtır. Allah’ın sözü doğruluk ve
adalet bakımından tamamlanmıştır. İnsanların sözleri ise ne kadar değerli veya
etkileyici olursa olsun insan sözüdür.
Bu nedenle bir sözün Nebi Muhammed’e nispet edilmesi, onu
kendiliğinden Allah’ın dini haline getirmez.
Nebi Muhammed’in gerçekten söyleyip söylemediği ayrı bir
araştırma konusudur. Fakat bir sözün dinî hüküm haline getirilebilmesi için
daha temel bir soru vardır:
Bu hüküm Allah tarafından nerede bildirilmiştir? Çünkü din
adına söylenen her söz delil ister. Allah’ın kitabı ölçüdür; insan sözleri ise
bu ölçü karşısında değerlendirilmelidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com