SİGORTANIN HER TÜRLÜSÜ HARAM MI?

 SİGORTANIN HER TÜRLÜSÜ HARAM MI?

“Sigorta haramdır” sözüyle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat bu cümleyi duyduğumuzda hemen kabul etmek yerine, önce “Hangi sigorta ve neden haram?” diye sormamız gerekir. Çünkü bugün sigorta adı altında birbirinden oldukça farklı uygulamalar bulunmaktadır. Bir insan aracını, evini, iş yerini veya sağlık giderlerini güvence altına alabiliyor; bir başka sistemde ise insanların ödedikleri primler çeşitli yatırımlarda değerlendiriliyor. Dolayısıyla bütün bu uygulamaları tek bir başlık altında toplayıp “sigortanın tamamı haramdır” demek, önce sigortanın ne olduğunu ve nasıl işlediğini ortaya koymayı gerektirir.

Aslında sigortanın temelindeki düşünce oldukça anlaşılırdır. İnsan gelecekte başına ne geleceğini bilemez. Bir trafik kazası, yangın, doğal afet veya başka bir olay, insanın yıllarca çalışarak oluşturduğu birikimi bir anda yok edebilir. Özellikle ağır bir kazada ortaya çıkan maddi zarar, kişinin hayatını uzun yıllar boyunca etkileyebilir. İnsanlar da böyle bir risk karşısında, “Birimizin başına büyük bir zarar geldiğinde bu yükü birlikte karşılayalım” düşüncesiyle ortak bir güvence sistemi oluşturabilirler. Bunun amacı, bir başkasının parasını haksız biçimde almak değil, ortaya çıkabilecek büyük bir zararın tek kişinin üzerinde kalmasını önlemektir. Böyle bir dayanışmanın neden doğrudan haram kabul edilmesi gerektiği ise ayrıca açıklanmalıdır.

Kur’an’ın yardımlaşma konusundaki temel ilkesi açıktır:
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”
(Maide, 5/2)
Bu ayet, insanların birbirlerine ekonomik veya sosyal anlamda destek olmalarını yasaklamamakta, aksine iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmayı emretmektedir. Elbette bu ayetten “Her sigorta helaldir” sonucu çıkarılamaz. Çünkü bir sigorta sisteminin içinde faiz, kumar, haksız kazanç, aldatma veya başka bir haram unsur bulunabilir. Ancak bunun tersi de doğrudur: Bir sistemin adına sigorta deniliyor diye onun bütün çeşitlerini kendiliğinden haram kabul etmek de Kur’an’dan çıkarılmış bir hüküm değildir.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken konu, haramın kaynağını doğru belirlemektir. Kur’an, Allah’ın kulları için helal kıldığı şeylerin insanlar tarafından keyfî biçimde haramlaştırılmasını açıkça sorgular:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?”
(A‘raf, 7/32)
Bu ayetin hemen ardından gelen mesaj da oldukça önemlidir. Allah, insanların kendi kanaatlerini Allah’ın hükmü gibi sunmalarını doğru bulmaz. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurur:
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin; Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Bu nedenle “sigorta haramdır” diyen kişiye kızmak veya tartışmayı kişiselleştirmek yerine, çok basit bir soru sormak gerekir: “Sigortayı haram yapan şey nedir ve bu haram Kur’an’ın hangi hükmüne dayanmaktadır?” Eğer cevap faiz ise, faiz olan bölüm gösterilmelidir. Kumar olduğu söyleniyorsa, kumar niteliğinin nerede bulunduğu açıklanmalıdır. Haksız kazançtan söz ediliyorsa, kimin malının hangi yolla haksız olarak alındığı ortaya konmalıdır. Çünkü bir işlemin içinde haram bir unsur bulunması ile o işlemin bütün çeşitlerini ve her şart altındaki uygulamalarını haram saymak aynı şey değildir.

Sigorta Faiz midir?
Sigorta konusunda en önemli tartışmalardan biri faiz meselesidir. Allah şöyle buyurur:
“Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.”
(Bakara, 2/275)
Kur’an’ın faiz konusundaki hükmü açıktır. Bu nedenle sigorta şirketlerinin topladığı paraları faizli işlemlerde değerlendirmesi söz konusuysa, burada faiz ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat bir sigorta sisteminde faiz bulunabilmesi ile sigortanın kendisinin faiz olduğunu söylemek aynı şey değildir. Bir işlemin içinde faiz bulunması, o işlemin hangi bölümünün faiz olduğunu araştırmayı gerektirir.

Örneğin bir insan aracını kazaya karşı güvence altına almak amacıyla bir sigorta sözleşmesi yapıyor olabilir. Sigorta şirketinin topladığı parayı daha sonra faizli bir yatırım aracında değerlendirmesi ise başka bir işlemdir. Birincisini ikincisiyle özdeşleştirmek yerine, her iki işlemin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde insanların katkılarıyla oluşturulan bir fonun faizsiz biçimde işletilmesi ve meydana gelen zararların bu fondan karşılanması da ayrıca ele alınmalıdır.

Kur’an’ın faiz yasağı açıktır; fakat bu açık yasağı kullanarak Kur’an’da adı geçmeyen bütün ekonomik uygulamaları faiz kapsamına sokmak doğru değildir. Yeni ortaya çıkan her ekonomik sistem, içinde hangi işlemleri barındırdığına göre değerlendirilmelidir.

Sigorta Kumar mıdır?
Sigortaya yöneltilen bir başka itiraz da kumar meselesidir. “Kaza yaparsam sigorta şirketi bana para verecek, kaza yapmazsam ödediğim prim bende kalmayacak; bu kumara benzemiyor mu?” deniliyor. Gerçekten de gelecekte ne olacağının bilinmemesi bakımından bir benzerlik kurulabilir. Ancak iki işlemin aynı olduğunu söyleyebilmek için yalnızca belirsizliğin bulunması yeterli değildir.

Kur’an kumarı açıkça yasaklamıştır:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”
(Maide, 5/90)
Kumarın temelinde, tarafların bir oyun veya bahis üzerinden birbirlerinin kaybından kazanç elde etmesi vardır. Sigortanın temelindeki amaç ise belirli bir risk gerçekleştiğinde meydana gelen zararı sözleşmede belirtilen şartlar çerçevesinde karşılamaktır. Bir sigorta sistemi gerçekten kumar mantığıyla çalışıyorsa elbette bu yönüyle değerlendirilir. Fakat gelecekte bir olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin bilinmemesi, tek başına o işlemi kumar hâline getirmez. İnsan yarın hastalanıp hastalanmayacağını, aracının kaza yapıp yapmayacağını veya evinde yangın çıkıp çıkmayacağını bilemez. Belirsizlik hayatın kendisinde vardır; önemli olan, yapılan işlemin bu belirsizliği nasıl kullandığıdır.

Karşılıklı Rıza ve Malın Korunması
Kur’an ekonomik ilişkilerde insanların mallarının haksız biçimde yenilmesini yasaklarken, karşılıklı rızaya dayanan ticari ilişkileri bütünüyle yasaklamaz:
“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması başka.”
(Nisa, 4/29)
Sigorta sözleşmesinde de tarafların karşılıklı rızası söz konusudur. İnsan belirli bir bedel ödemeyi, karşılığında da sözleşmede belirtilen risklerden birinin gerçekleşmesi hâlinde belirli bir güvence elde etmeyi kabul eder. Burada önemli olan, sözleşmenin haksızlık içerip içermediğidir. Şirketin müşteriyi aldattığı, sözleşmede açıkça belirtilmeyen kesintiler yaptığı veya hak ettiği ödemeyi haksız biçimde engellediği bir durumda elbette mesele değişir. Çünkü burada artık sadece sigortadan değil, haksızlıktan söz edilmektedir.

Kur’an’ın ekonomik ilişkilerde ayrıntılı düzenlemeler getirmesi de bize önemli bir şey gösterir. Bakara 282. ayette borç ilişkilerinin yazılması, tarafların haklarının korunması ve şahitlik gibi konular ayrıntılı biçimde anlatılır. Demek ki insanlar arasında ekonomik güvence oluşturmak, hakları kayıt altına almak ve gelecekte çıkabilecek sorunlara karşı tedbir almak Kur’an’ın yabancı olduğu davranışlar değildir. Tam tersine, hakların korunması önemsenmektedir.

Nebi Muhammed Döneminde Dayanışma Var mıydı?
Bugünkü anlamıyla sigorta şirketlerinin Nebi Muhammed döneminde bulunmadığını elbette biliyoruz. Fakat buradan “O dönemde sigorta yoktu, o hâlde bugün sigorta haramdır” sonucu çıkarılamaz. Çünkü İslam’ın hüküm koyduğu alan ile sonradan ortaya çıkan araçların isimleri birbirinden farklıdır. Bugün kullandığımız pek çok ekonomik ve teknolojik araç o dönemde yoktu. Önemli olan, yeni ortaya çıkan uygulamanın Allah’ın açıkça yasakladığı bir fiili içerip içermediğidir.

Klasik İslam hukukunda “âkile” adı verilen dayanışma uygulaması bu açıdan dikkat çekicidir. Özellikle öldürme veya yaralama sonucunda ortaya çıkan diyet gibi mali sorumlulukların belirli bir dayanışma grubu tarafından paylaşılması konusu, klasik fıkıh kaynaklarında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Serahsî’nin el-Mebsût adlı eserinde “Kitâbü’l-Akıle” bölümünde, İbn Hümâm’ın Fethü’l-Kadîr adlı eserinde de benzer konular işlenmiştir.

Elbette âkile sistemini bugünkü ticari sigortanın aynısı kabul etmek doğru değildir. Hukuki yapıları ve ortaya çıkış şartları farklıdır. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken nokta başkadır: İnsanların karşılaşabilecekleri bazı mali sorumlulukları topluluk olarak paylaşmaları, İslam toplumunun tamamen yabancı olduğu bir anlayış değildir. Bu nedenle bugünkü sigortayı değerlendirirken “Geçmişte böyle bir şirket yoktu” demek yerine, “Bugünkü sistem hangi ilkelere dayanıyor?” sorusunu sormak daha doğru olur.

“Bana Kur’an’dan Bahsetme” Diyenlere
Bazen bir mesele hakkında Kur’an’dan delil getirdiğinizde, “Bana Kur’an’dan bahsetme; fıkıh kitaplarına bak” denildiğini duyuyoruz. Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken temel bir çelişki vardır. Bir şeyin Allah tarafından haram kılındığını söylüyorsak, Allah’ın bu yasağını nerede bildirdiğini göstermek zorundayız. Fıkıh kitapları elbette incelenebilir. Geçmiş âlimlerin görüşleri elbette öğrenilebilir. Fakat bir âlimin görüşü Allah’ın ayeti değildir. Bir fıkıh kurulunun kararı da Kur’an’ın yerine geçmez.

Nitekim Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi, sigorta konusunda bütün uygulamaları tek bir başlık altında değerlendirmemiş; ticari sigorta ile karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan sigorta arasında ayrım yapmıştır. Akademinin kararlarında, insanların katkılarıyla oluşturulan ortak bir fondan ihtiyaç hâlinde zarar gören kişiye ödeme yapılmasına dayanan kooperatif ve dayanışma esaslı sigorta anlayışının ayrıca değerlendirildiği görülmektedir. Bu bile bize, “sigorta” kelimesini duyduğumuz anda bütün ayrıntıları bir kenara bırakıp tek bir hüküm vermenin ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da sigorta konusunda çeşitli değerlendirmeler yapmıştır. Bu görüşler, çağdaş ekonomik uygulamaların fıkıh açısından nasıl değerlendirildiğini görmek bakımından önemlidir; ancak bunları Allah’ın kitabındaki kesin hükümlerle aynı seviyeye koymamak gerekir. Bir kurulun görüşü, sonuçta bir insan değerlendirmesidir. Müslümanın görevi bu görüşleri öğrenmek, fakat onları Kur’an’ın yerine koymamaktır.

Dayanışma ile Ticari Kazanç Arasındaki Fark
Şimdi iki farklı sistemi düşünelim. Birinci sistemde insanlar belirli miktarlarda katkıda bulunuyor, bu paralar ortak bir fonda toplanıyor ve katılımcılardan birinin sözleşmede belirtilen bir zarara uğraması hâlinde ortak fondan onun zararı karşılanıyor. Burada temel düşünce dayanışmadır. İkinci sistemde ise şirket, primleri topluyor, kendi ticari faaliyetini sürdürüyor, riskleri hesaplıyor ve bundan ticari kazanç elde ediyor. Bu iki sistemin aynı hukuki ve ekonomik yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu nedenle “Sigorta haramdır” demek yerine, “Hangi sigorta sistemi, hangi şartları nedeniyle haram kabul ediliyor?” diye sormak gerekir. Çünkü hükmü belirleyen yalnızca işlemde kullanılan isim değildir. İşlemin gerçek niteliği, tarafların hakları, paranın nasıl kullanıldığı, kazancın nasıl elde edildiği ve sözleşmenin hangi şartları içerdiği de önemlidir.

Burada Maide 2. ayetteki ölçü yeniden karşımıza çıkıyor: İyilik ve takva üzerinde yardımlaşmak başka, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmak başkadır. Eğer bir sistem insanların uğradığı zararları paylaşmaya yardımcı oluyor, tarafların haklarını koruyor ve haram bir unsur içermiyorsa, bunun sadece “sigorta” adı taşıdığı için haram olduğunu söylemek ayrıca delil gerektirir. Buna karşılık sistem faiz, kumar, aldatma veya haksız kazanç içeriyorsa, o unsurlar Kur’an’ın ölçüleriyle değerlendirilmelidir.

Tevekkül Tedbir Almaya Engel midir?
Sigortaya karşı bazen “Allah’a güvenen insan sigorta yaptırmaz” şeklinde bir yaklaşım da ortaya konuyor. Oysa tevekkül ile tedbir birbirinin karşıtı değildir. İnsan hastalandığında doktora gider, evinin kapısını kilitler, aracının bakımını yaptırır, yangına karşı önlem alır ve parasını korumaya çalışır. Bunların hiçbirisi Allah’a güvenmemek anlamına gelmez. İnsan elinden gelen tedbiri alır, sonucu ise Rabb’ine bırakır.

Kur’an insanı sorumluluktan kaçmaya değil, aklını kullanmaya ve elindeki imkânları doğru değerlendirmeye yönlendirir. Dolayısıyla bir insanın gelecekte karşılaşabileceği büyük bir zarara karşı ekonomik tedbir alması, tek başına tevekkülsüzlük olarak görülemez. Burada da asıl soru, alınan tedbirin hangi yöntemle gerçekleştirildiğidir.

Sonuçta Ne Söyleyebiliriz?
Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, “Sigortanın her türü haramdır” şeklinde genel bir hükmün Kur’an’dan doğrudan çıkarılması mümkün görünmüyor. Çünkü Kur’an’da bugünkü anlamıyla sigorta diye bir uygulama bulunmamaktadır. Kur’an’ın yaptığı ise ekonomik ilişkilerde hangi ilkelerin korunacağını ortaya koymaktır. Faiz yasaktır, kumar yasaktır, haksız kazanç yasaktır, aldatma ve haksızlık yasaktır. Buna karşılık iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma teşvik edilmekte, karşılıklı rızaya dayanan ticari ilişkiler bütünüyle yasaklanmamaktadır.

Bu nedenle sigorta konusunda yapılması gereken, kelimenin kendisine hüküm vermek değil, uygulamanın içeriğini Kur’an’ın ölçüleriyle değerlendirmektir. Bir sigorta sözleşmesinde faiz varsa faiz ayrıca ele alınmalıdır. Kumar niteliğinde bir işlem varsa kumar ayrıca değerlendirilmelidir. Haksız kazanç veya aldatma varsa bunlar ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat bunların bulunmadığı ve insanların karşılaşabilecekleri zararları paylaşmak amacıyla karşılıklı rızaya dayanan bir güvence sistemi oluşturulduğu durumda, sırf adına sigorta denildiği için bunun tamamını haram ilan etmek için ayrıca Kur’an’dan bir delil göstermek gerekir.

Çünkü mesele aslında sigortadan çok daha büyüktür. Mesele, Allah’ın haram kıldığı şeylerle insanların haram kabul ettikleri şeyleri birbirinden ayırabilmektir. Bir şeyi Allah haram kıldıysa elbette haramdır. Fakat Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi, insanların kendi kanaatleriyle Allah’ın hükmüymüş gibi haramlaştırmaları da Kur’an’ın uyardığı bir davranıştır.

Bu yüzden sigorta konusunda sorulması gereken en doğru soru şudur: “Sigortanın adı mı haram, yoksa sigortanın içinde Allah’ın haram kıldığı bir şey mi var?”

Bu sorunun cevabını ararken önce insanların söylediklerine değil, Allah’ın kitabındaki ölçülere bakmak gerekir. Çünkü bir şeyi “haram” ilan etmek kolaydır; asıl önemli olan, “Allah bunu haram kıldı” diyebilecek kadar sağlam bir delile sahip olmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

 KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

İslam toplumunda çok sık kullanılan “Kelime-i Şehadet” ifadesi, çoğumuz için dinin en temel kavramlarından biridir. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” denildiğinde, bunun Müslüman olmanın ilk ve vazgeçilmez şartı olduğu öğretilmiştir. Hatta ölüm döşeğinde bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceğini bildiren rivayetler de yaygın biçimde aktarılmıştır.

Fakat konu Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele alındığında, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntı ortaya çıkar: Kur’an, Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmiş bir “Kelime-i Şehadet” formülü ortaya koymaz. Bu ifade, Kur’an’ın belirlediği bir ibadet veya iman töreni olarak yer almaz. Buna karşılık Kur’an, tevhidi açık ve kesin bir biçimde ortaya koyar.
“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Âl-i İmrân, 3/18)
Bu ayette şahitliğin konusu açıktır: Allah’tan başka ilah yoktur. Yani dinin temelinde insanın herhangi bir kişiye bağlanması değil, Allah’ın tek ilah olduğunun kabul edilmesi vardır. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu temel esas açısından “Kelime-i Tevhid” ifadesi, “Kelime-i Şehadet” anlayışından daha açıklayıcı bir yere oturmaktadır. “Lâ ilâhe illallah” sözü, Kur’an’ın başından sonuna kadar işlediği tevhid anlayışının özlü bir ifadesidir.

Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir gerçektir. Kur’an, “Muhammed Allah’ın elçisidir” der. Ancak Muhammed’in elçiliğine iman etmek ile bunu, Allah’ın diğer elçilerine iman gerçeğinden ayrı ve yalnızca Muhammed’in adının yer aldığı özel bir iman formülü hâline getirmek aynı şey değildir. Kur’an, bütün elçilere iman etmeyi ve onları birbirinden ayırmamayı emreder.Kur’an bu konuda da oldukça açıktır:
“De ki: Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rabb’leri tarafından verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
(Bakara, 2/136)
Burada iman yalnızca Muhammed’e indirgenen bir anlayış olarak ortaya konmaz. Allah’ın gönderdiği bütün elçilere ve onlara verilen vahye inanmak, Kur’an’ın iman anlayışının bir parçasıdır. Elçilerden birini kabul edip diğerlerini reddetmek doğru değildir.

Aynı anlam başka bir ayette daha açık biçimde ifade edilir:
“Allah’a ve elçilerine iman eden, onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlara Allah ödüllerini verecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/152)
Öyleyse “Kelime-i Şehadet” adı altında yalnızca “Allah” ve “Muhammed” şeklinde iki unsuru bir araya getirerek bunu Kur’an’ın belirlediği iman formülü olarak sunmak, Kur’an’ın daha geniş çerçevesini daraltmaktadır. Muhammed’in elçiliğine iman etmek elbette gereklidir; fakat Allah’ın diğer elçilerini iman alanının dışında bırakan bir anlayış Kur’an’ın bütünlüğüyle bağdaşmaz.

Bir başka önemli mesele de bu sözün ölüm anında söylenmesine yüklenen anlamdır. Rivayetlerde, ölmek üzere olan kimseye “Lâ ilâhe illallah Muhammed’en resulullah” sözünün telkin edilmesi ve bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceği yönünde ifadeler bulunmaktadır. Bu anlayış zamanla, insanın hayatındaki bütün yanlışları ölüm anında söyleyeceği bir cümleyle telafi edebileceği düşüncesine kadar genişletilmiştir.

Oysa Kur’an’da Firavun’un yaşadığı son anlar bu konu üzerinde ciddi biçimde düşünmemizi gerektirir.

Firavun, denizde boğulmak üzere olduğunu anlayınca iman ettiğini söyler:
“İsrailoğullarının inandığı ilah dışında ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım.”
(Yûnus, 10/90)
Dikkat edelim: Firavun yalnızca bir söz söylemiyor. Allah’ın ilah olduğunu kabul ediyor ve kendisinin Müslümanlardan olduğunu söylüyor. Fakat Rabb’imizin ona verdiği cevap son derece dikkat çekicidir:
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”
(Yûnus, 10/91)
Buradaki “Şimdi mi?” ifadesi, ölümün eşiğine gelindiğinde söylenen sözün, kişinin bütün hayatını ve yaptıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmadığını gösteren önemli bir uyarıdır. Kur’an, Firavun’un son anda söylediği sözü bir kurtuluş formülü olarak sunmaz.

Bu olay, “Ölüm anında Kelime-i Şehadet getiren mutlaka cennete girer” şeklindeki anlayışın Kur’an açısından yeniden düşünülmesini gerektirir. Çünkü Firavun da ölümün kaçınılmaz olduğunu gördüğünde iman ettiğini ve teslim olduğunu söylemiştir. Buna rağmen Rabb’imiz onun geçmişteki inkârını ve isyanını hatırlatmıştır.

Buradan şu sonucu çıkarmak daha doğru olur: Kur’an’da kurtuluş, ölüm anında söylenecek belirli bir cümlenin taşıdığı sihirli bir güce bağlanmamıştır. İman, insanın hayatından kopuk bir söz değildir. Allah’a teslimiyet, kişinin düşüncesine, davranışlarına ve hayatına yansıyan bir bütünlük içinde ele alınır.

Bu nedenle “Kelime-i Şehadet” ile “Kelime-i Tevhid” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. “Kelime-i Şehadet” adıyla sonradan belirli bir kalıp oluşturulmuş olabilir. Bu kalıbın içinde yer alan “Allah’tan başka ilah yoktur” ve “Muhammed Allah’ın elçisidir” ifadelerinin anlamları Kur’an’a aykırı değildir. Ancak bu kalıbı Kur’an’ın belirlediği bir iman şartı, Müslümanlığa giriş töreni veya ölüm anında cenneti garanti eden bir söz olarak görmek için Kur’an’dan delil gerekir.

Kur’an’ın merkezine baktığımızda ise karşımıza çok daha kapsamlı bir gerçek çıkar: Tevhid. “Lâ ilâhe illallah” yalnızca söylenecek bir cümle değildir. Allah’tan başka ilah kabul etmemek; O’na ortak koşmamak, din adına O’nun söylemediğini O’na söylettirmemek ve hüküm koyma yetkisini Allah’tan başkasına vermemek demektir.

İşte tevhid burada bir söz olmaktan çıkar, hayatın merkezine yerleşir.

Kur’an’ın bütün elçileri aynı temel çağrıyı getirmiştir: Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamak. Elçilerin dönemleri, toplumları ve kendilerine verilen görevlerin ayrıntıları farklı olabilir; fakat getirdikleri dinin özü birdir.

Bu nedenle mesele “Muhammed’i mi, diğer elçileri mi?” şeklinde kurulamaz. Kur’an böyle bir tercih yaptırmaz. Bütün elçiler Allah’ın elçileridir. Mümin, Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez ve aralarında iman bakımından ayrım yapmaz.

Asıl mesele, elçilerin tamamının getirdiği ortak çağrıyı kavrayabilmektir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu cümle söylendiğinde değil, gerçekten benimsendiğinde tevhid anlam kazanır. Çünkü Allah’tan başka ilah olmadığına inanıp sonra din adına Allah’ın söylemediği hükümleri O’nun adına koymak, tevhidin anlamını yalnızca dile indirgemek olur.

Belki de üzerinde yeniden düşünmemiz gereken asıl soru şudur: Biz gerçekten “Lâ ilâhe illallah” diyerek neyi kabul ediyoruz?

Eğer yalnızca dilimiz söylüyor, hayatımız başka ölçülerle şekilleniyorsa, ortada söylenmiş bir söz vardır; fakat tevhidin hayatımıza yansıması yoktur. Kur’an’ın istediği ise yalnızca bir cümleyi ezberlemek değil, Allah’ı tek ilah kabul eden bir bilinçle yaşamaktır.

Bu yüzden mesele “Kelime-i Şehadet söyledim, Müslüman oldum” kadar basit değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu iman, bir cümleye sığdırılamayacak kadar kapsamlıdır. Kelime-i Tevhid ise bu kapsamlı anlayışın merkezini gösterir: Allah’tan başka ilah yoktur.

Bütün bunlar, “Kelime-i Şehadet” olarak bilinen sözün içindeki ifadelerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Allah’ın tek ilah olduğuna ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerdir. Ancak bu doğru ifadelerin sonradan belirlenmiş belirli bir kalıp içinde, Kur’an’ın Müslüman olmak için koyduğu zorunlu bir şart veya ölüm anında kurtuluş sağlayan özel bir formül olarak sunulması ayrıca değerlendirilmelidir.

Kur’an’ın açıkça vurguladığı temel ise tevhiddir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu inanç, bütün elçilerin ortak çağrısının merkezindedir. Mümin de Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez; onları birbirinden ayırmadan iman eder.

Öyleyse mesele bir kelimeyi söyleyip söylememekten çok, o sözün ifade ettiği gerçeği nasıl anladığımız ve hayatımıza nasıl taşıdığımızdır. “Lâ ilâhe illallah” demek, Allah’ın tek ilah olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, yalnızca dilde kalan bir söz değil, insanın Allah karşısındaki konumunu ve din anlayışını belirleyen temel bir inançtır.

Sonuç olarak, Kelime-i Şehadet ifadesini bütünüyle yanlış saymak da, ona Kur’an’da bulunmayan dinî sonuçlar yüklemek de doğru bir yaklaşım değildir. Yapılması gereken, kullanılan kavramları Kur’an’ın ölçüleriyle yeniden değerlendirmek ve hangi sözün gerçekten Kur’an tarafından dinin vazgeçilmez bir şartı olarak ortaya konduğunu ayırt etmektir. Bu açıdan Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu tevhid gerçeği, tartışmanın en sağlam başlangıç noktasıdır.

 

ÖLMÜŞLERİMİZE SEVAP GÖNDEREBİLİR MİYİZ?

ÖLMÜŞLERİMİZE SEVAP GÖNDEREBİLİR MİYİZ?

Bir yakınımızı kaybettiğimizde onun için bir şeyler yapmak isteriz. Ölüm, elimizden çok şeyi alır ama geride “Acaba onun için ne yapabilirim?” duygusunu bırakır. İşte burada toplumda yerleşmiş birçok uygulama devreye girer. Ölünün yedisi yapılır, kırkı yapılır, mevlit okutulur, Kur’an hatmedilir, kurban kesilir, sadaka verilir. Hatta ölen kişinin yerine hac yapılabileceği söylenir. Bütün bunların altında da çoğu zaman aynı düşünce vardır: Yaptığımız ibadetlerin veya hayırların sevabını ölen yakınımıza gönderebilir miyiz?

Bu düşüncenin insani tarafını anlamak zor değil. Sevdiğimiz insan artık yanımızda değildir ama onun için hâlâ bir şeyler yapabileceğimizi bilmek isteriz. “Onun için Kur’an okudum, kurban kestim, hayır yaptım; sevabını da ona gönderdim” demek, ölüm karşısında insana bir teselli verebilir. Fakat burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir şeyin bizi rahatlatması başka, Allah’ın onu din olarak belirlemiş olması başka.

Öyleyse alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp Kur’an’ın ölçüsüne bakalım. Kur’an, insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu çok açık biçimde ortaya koyuyor:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”
(Necm, 53/38-41)
Burada dikkat çekilen şey insanın kendi çalışmasıdır. Aynı anlayışı başka bir ayette de görüyoruz:
“Her insanın kazandığı yalnız kendi lehinedir; her insanın kazandığı da yalnız kendi aleyhinedir.”
(Bakara, 2/286)
Kur’an’ın bu genel çerçevesi bize önemli bir soru sorduruyor: Eğer insan kendi kazancından sorumluysa, başka bir insanın yaptığı ibadetin sevabının onun hesabına aktarılacağını nereden biliyoruz?

İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü Kur’an, ölenler için dua etmeyi bize zaten öğretiyor. Haşr sûresinde, kendilerinden önce iman etmiş olanlar için dua eden insanların sözleri şöyle aktarılıyor:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”
(Haşr, 59/10)
Demek ki ölmüş veya bizden önce yaşamış iman sahiplerini unutmak söz konusu değil. Onlar için Allah’tan bağışlanma dilemek Kur’an’ın bize gösterdiği bir davranış.

Ama dikkat edelim: Ayet dua etmekten söz ediyor. “Onların adına ibadet edin”, “okuduğunuz Kur’an’ın sevabını onlara gönderin” veya “yaptığınız hayırları onların amel hanesine aktarın” demiyor.

Dolayısıyla ölü için dua etmek ile sevap transferi aynı şey değildir.

Bu ayrım önemli. “Rabbim, ölmüş annemi babamı bağışla, ona rahmet et” dediğimizde Allah’a dua ediyoruz. Fakat “Ben şu ibadeti yaptım, sevabını da onun ruhuna gönderdim” dediğimizde, yaptığımız ibadetin karşılığının başka bir insana aktarılabileceğini ileri sürmüş oluyoruz. Bu ikinci iddia için Kur’an’dan açık bir dayanak aramamız gerekir.

Üstelik Kur’an ölümün insan açısından ne anlama geldiğini de oldukça çarpıcı biçimde anlatıyor. Ölüm geldiğinde insan dünyaya dönüp yeniden iyilik yapmak isteyecek ama buna izin verilmeyecek:
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim! Beni geri gönder; belki terk ettiğim dünyada salih bir amel işlerim’ der. Hayır! Bu onun söylediği boş bir sözdür. Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”
(Mü’minûn, 23/99-100)
Dikkat edersek insanın isteği çok anlamlı: “Beni geri gönder, salih amel işleyeyim.” Yani insan, ölümden sonra yeni bir amel yapma fırsatı arıyor. Fakat dünya hayatına dönüş yok.

Bu da bize şunu düşündürüyor: Amel etme fırsatı yaşayan insana verilmiştir. Öyleyse asıl fırsatı ölümden sonraki merasimlerde değil, insanın kendi hayatında aramak gerekir.

Burada ölünün yedisi, kırkı gibi uygulamalar da gündeme geliyor. Kur’an’da bir insanın ölümünün yedinci veya kırkıncı gününde yapılması gereken özel bir ibadet bulunmuyor. Ailelerin belli günlerde toplanması, yemek vermesi, fakire yardım etmesi veya ölen kişiyi anması elbette sosyal bir tercih olabilir. Fakat bunu Allah’ın belirlediği bir ibadet şekli olarak kabul etmek ayrı bir meseledir.

Çünkü din adına bir hüküm koyuyorsak bunun kaynağını göstermek zorundayız. Kur’an’ın bu konudaki uyarısı oldukça nettir:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal saydığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Bu ayet bize önemli bir ölçü veriyor: Allah’ın helal veya haram kılmadığı bir şeyi O’nun adına dinî hüküm haline getirmek kolay bir iş değildir.

Aynı şeyi Kur’an okumak konusunda da düşünmemiz gerekiyor.

Bugün bir insan öldüğünde onun adına hatimler indirilmesi oldukça yaygın. Fakat Kur’an’ın kendisine baktığımızda, kitabın temel amacının yalnızca okunmak olmadığını görüyoruz:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)

Başka bir ayette de:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Burada insanın durup düşünmesi gerekiyor. Kur’an, yaşayan insanı değiştirmek için indirilmişken biz onu anlamadan okuyup sevabını ölmüş bir yakınımıza göndermeye yoğunlaşıyorsak, kitabın asıl maksadını biraz tersine çevirmiş olmuyor muyuz?

Mesele Kur’an okumayı küçümsemek değil. Tam tersine, Kur’an’ı hayattayken anlamaya çalışmanın değerini hatırlamak. Çünkü Kur’an’ın muhatabı yaşayan insandır. Onun uyarıları, emirleri, yasakları ve öğütleri bizim hayatımıza yön versin diyedir.

Kurban ve sadaka konusunda da benzer bir durum var. Bir insan kurban kesebilir, fakire yardım edebilir, ihtiyaç sahibine el uzatabilir. Bunların kendisi hayırdır. Fakat “Ben bunu ölen kişinin adına yaptım, sevabı kesin olarak ona ulaştı” dediğimizde artık başka bir iddiada bulunuyoruz.

Kur’an hayır yapmayı teşvik ederken şöyle buyuruyor:
“Hayır olarak ne harcarsanız kendi iyiliğiniz içindir. Siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir ve haksızlığa uğratılmazsınız.”
(Bakara, 2/272)
Burada da insanın yaptığı iyilik ile onun karşılığı arasındaki ilişki kuruluyor.

Hac konusunda da aynı soruyu sormak gerekir. Başkasının yerine hac yapılması konusunda fıkıh geleneğinde farklı görüşler ve ayrıntılı hükümler vardır. Bu konu ayrıca ele alınabilir. Fakat Kur’an merkezli baktığımızda temel soru yine değişmiyor: Ölen bir insanın yapamadığı ibadetlerin yaşayan biri tarafından tamamlanıp sevabının ona aktarılması Kur’an’da genel bir ilke olarak ortaya konmuş mudur?

Bu sorunun cevabını gelenekten değil, delilden aramak gerekir.

Belki burada daha önemli bir noktaya geliyoruz. Ölen insan için yapılan bütün bu uygulamalar gerçekten ölen kişiye mi yöneliktir, yoksa biraz da yaşayanların yasına mı?

Bunu küçümsememek gerekir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde bir şey yapmak ister. Elinden hiçbir şey gelmediğini düşünmek ağırdır. Bir hatim okutmak, yemek vermek, kurban kesmek veya bir merasim düzenlemek insana “Onun için bir şey yaptım” duygusu verebilir. Böylece acısını biraz daha taşınabilir hale getirir.

Fakat insanın kendisini rahatlatması ile Allah’ın bir ibadeti emretmesi aynı şey değildir. Hatta belki bazen en önemli şeyi kaçırıyoruz: İnsan öldükten sonra onun adına ne yaptığımızı düşünürken, o insan hayattayken ona karşı ne yaptığımızı unutuyoruz.

Kur’an anne babaya karşı sorumluluğu anlatırken şöyle buyuruyor:
“Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
(İsrâ, 17/23)
Dikkat edelim: Emir, anne babamız hayattayken karşımıza çıkıyor.

Annemiz hayattayken onun gönlünü alabildik mi? Babamız hayattayken yanında olabildik mi? İhtiyacı olduğunda yardım ettik mi? Hakkını gözetebildik mi?

Sonra insan öldüğünde büyük bir merasim düzenleyip “Onun için gerekeni yaptık” demek, hayattayken yerine getirmediğimiz sorumlulukların yerini tutar mı?

Sanırım asıl mesele burada.

Kur’an insanı sürekli kendi hayatına döndürüyor. “Sen ne yaptın?” diye soruyor. “Sen nasıl yaşadın?” diye soruyor. “Sen ne kazandın?” diye soruyor.

Nitekim:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, insanın yaptığı hiçbir şeyin önemsiz olmadığını hatırlatıyor. Dolayısıyla ölümden sonra başkasının yapacağı ibadetlere güvenmekten önce, yaşayan insanın kendi hayatına bakması gerekiyor.

Öyleyse ölmüşlerimizi unutmayalım. Onlar için dua edelim. Rabb’imizden bağışlanmalarını ve rahmetine kavuşmalarını dileyelim. Onların güzel taraflarını yaşatalım, bıraktıkları iyilikleri sürdürelim. Bir hayır yapmak istiyorsak hayır yapalım.

Ama bütün bunları yaparken geleneği din, teselliyi hüküm, arzuyu da Allah’ın emri haline getirmeyelim.

Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede insanın kendi çalışması önemlidir. Bizden önce iman etmiş olanlar için dua etmek vardır. Fakat yaptığımız her ibadetin sevabını istediğimiz kişiye gönderebileceğimizi söylemek için Kur’an’dan açık bir delile ihtiyaç vardır.

Belki de ölümün ardından kendimize sormamız gereken en doğru soru şu:

“Ölmüşlerimize ne gönderebiliriz?” den önce, “Allah bize hayattayken ne yapmamızı söyledi ve biz ne kadarını yaptık?”

Çünkü insan için asıl fırsat, ölümden sonra başkasının onun adına yapacağı şeyler değil; hayattayken kendi adına yaptığı seçimlerdir.

“Eski Köye Yeni Âdet mi Getiriyorsun?”

“Eski köye yeni âdet mi getiriyorsun? Atalarımızdan beri bu uygulamalar yapılıyor. Sen şimdi kalkmış, insanların inandığı şeyleri sorguluyorsun. Herkes mi yanlış biliyor?”

Böyle bir itirazla karşılaşmak mümkün. Fakat bir uygulamanın eskiden beri yapılıyor olması, onun mutlaka Allah’ın emri olduğunu göstermez. Din söz konusu olduğunda ölçümüz, insanların geçmişten bugüne ne yaptıkları değil, Allah’ın kitabının ne söylediği olmalıdır.

Kur’an, atalarının yolunu sorgulamadan takip edenleri eleştirir. Çünkü hakikat, çok kişi tarafından kabul edildiği veya uzun yıllardır uygulandığı için hakikat olmaz. Bir düşüncenin doğruluğu, onun deliline bağlıdır.

Biz yeni bir din icat etmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, din adına zamanla eklenen anlayışları Kur’an’ın ölçüsüne sunmaya çalışıyoruz. Eğer bir uygulama Allah’ın kitabında açık bir temele sahipse onu kabul ederiz. Fakat yalnızca “Eskiden beri böyle yapılıyor.” denilerek savunuluyorsa, onu sorgulamaktan da çekinmeyiz.

Belki de mesele, eski köye yeni âdet getirmek değil; eski köyde din adına yerleşmiş bazı âdetlerin gerçekten Allah’ın dinine ait olup olmadığını anlamaktır. Çünkü hakikat, eski olduğu için değil, delile dayandığı için değerlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

 NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan canlanıyor? Allah’ın kitabını insanlara ulaştıran bir Elçi mi, yoksa hakkında yüzyıllar boyunca anlatılmış rivayetlerin toplamından oluşan bir şahsiyet mi? Bu sorunun cevabı yalnızca Nebi Muhammed’i nasıl tanıdığımızı değil, dini hangi kaynaktan öğrendiğimizi de ortaya koyar.

İslam tarihinde Nebi Muhammed’in hayatına dair çok sayıda anlatı ve rivayet aktarılmıştır. Bunların bir kısmı ibadetlerden günlük yaşama, aile hayatından yeme içme alışkanlıklarına kadar uzanır. Hatta bazı rivayetlerde tuvalete hangi ayakla girileceğinden yatış şekline, özel hayatın en mahrem ayrıntılarından bedenî özelliklere kadar pek çok ayrıntı anlatılır. Zamanla bu anlatıların bir bölümü dinî hükümlerin dayanağı hâline getirilmiştir.

Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Allah’ın insanlara gönderdiği din gerçekten bu tür ayrıntılar üzerine mi kuruludur?

Bir insanın nasıl yemek yediği, hangi ayağıyla bir yere girdiği veya özel hayatına ilişkin ayrıntılar tarih açısından merak konusu olabilir. Ancak bunları dinin temel ölçüleri hâline getirdiğimizde, Nebi’nin Allah’tan getirdiği mesaj ile onun beşerî hayatına ilişkin sonradan aktarılan anlatılar birbirine karışmaya başlar. Oysa din söz konusu olduğunda asıl belirleyici olan, Nebi’nin Allah’tan aldığı vahiydir.
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Nebi’nin temel görevini açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştıran bir Elçidir. Dolayısıyla Nebi’yi tanımaya çalışırken ilk başvurulması gereken kaynak, onun getirdiği Kitap olmalıdır.

Rivayetlerin Çokluğu Güvenilirlik Anlamına Gelir mi?
Yüzyıllar boyunca pek çok söz, olay ve anlatı nesilden nesile aktarılmış, daha sonra derlenmiş ve çeşitli ölçütlerle değerlendirilmiştir. Fakat sonuçta bunlar insan aktarımıdır. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması, onun Allah’ın hükmü olduğunu göstermez. Bir rivayetin bir kitapta yer alması da onu Kur’an’la aynı konuma getirmez.

Asıl sorulması gereken şudur: Rivayetlerin dinî hüküm oluşturma yetkisi nereden gelmektedir?

Eğer bir rivayet Kur’an’da bulunmayan yeni bir dinî hüküm getiriyorsa, bu hükmün Allah tarafından konulduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz? Eğer ölçü olarak yine başka rivayetlere başvuruyorsak, kendi içinde dolaşan bir doğrulama sistemi ortaya çıkar. Oysa Allah’ın dinini belirleyecek temel ölçünün açık olması gerekir.

Kur’an kendisini rehber ve ölçü olarak tanıtır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlar için bir rehberdir.”
(Bakara, 2/2)
Bu nedenle din konusunda belirleyici olan, insanlardan aktarılan sözlerin çokluğu değil, Allah’ın kitabının ortaya koyduğu ölçüdür.

Nebiyi Anlamak İçin Rivayetlerin Peşine mi Düşmeliyiz?
Nebi Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetleri aynı değerde kabul ettiğimizde başka bir sorun daha ortaya çıkar. Aynı konuda farklı rivayetler bulunduğunda hangisini din kabul edeceğiz? Bir rivayetin diğerinden daha güvenilir olduğunu hangi ölçüyle belirleyeceğiz? Sonunda yine insan değerlendirmesine başvurmak zorunda kalmayacak mıyız?

Bu durum, rivayetlerin tarihsel değerini bütünüyle yok saymak anlamına gelmez. Geçmişi araştıran biri elbette farklı kaynaklardan yararlanabilir. Fakat tarihsel bilgi ile dinî hüküm aynı şey değildir. Bir olayın rivayet edilmiş olması, onun Allah tarafından din olarak emredildiği anlamına gelmez.

Üstelik rivayetlerde Nebi’nin özel hayatının en küçük ayrıntılarına kadar girilirken, günlük dinî hayatı ilgilendiren bazı meselelerde bile ortak bir hüküm ortaya çıkmamıştır. Kanamanın abdesti bozup bozmadığı konusundaki farklı değerlendirmeler bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Bir tarafta Nebi’nin hangi ayağıyla tuvalete girdiğine ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunurken, diğer tarafta ibadet hayatını ilgilendiren bir konuda farklı hükümler ortaya çıkabiliyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Allah’ın insanlardan istediği din gerçekten bu kadar çok rivayet arasından doğru olanı seçmeye mi bağlıdır?

Eğer dinin anlaşılması için yüzyıllar sonra aktarılmış binlerce rivayeti birbirinden ayırmak, güvenilirlik derecelerini belirlemek ve hangisinin dinî hüküm olduğunu tespit etmek zorundaysak, Allah’ın insanlara gönderdiği kitabın rehberliği nerede kalmaktadır?

Nebinin Sözü Denilen Her Söz Din midir?
“Bu Nebinin sözüdür” denildiğinde çoğu zaman tartışmanın sona erdiği düşünülür. Oysa tam tersine, din açısından asıl soru burada başlamalıdır. Bir sözün Nebi’ye ait olduğunun iddia edilmesi başka şeydir, o sözün Allah tarafından din olarak konulmuş olması başka şeydir.

Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve Elçisidir. Onun görevi Allah’ın dinini kendi adına üretmek değil, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildirmektir. Kur’an onun vahiy karşısındaki konumunu şöyle bildirir:
“Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkâf, 46/9)
Nebi’nin dinî ölçüsü vahiy olduğuna göre, onun adına aktarılan sözlerin de vahiy karşısında değerlendirilmesi gerekir. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa kabul edilemez; Kur’an’ın hükmünü değiştiremez ve Kur’an’da bulunmayan yeni bir din oluşturamaz. Kur’an’ın önüne geçirilmiş hiçbir insan sözü, Allah’ın kitabının yerine konulamaz.

Bu nedenle “hadis” veya “rivayet” adı verilmesi, bir sözün kendiliğinden Allah katından olduğu anlamına gelmez. Din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an Nebiyi Zaten Tanıtıyor
Nebi Muhammed’i yalnızca rivayetler üzerinden tanımaya çalıştığımızda, zaman içinde onun etrafında oluşmuş anlatıların içinde kaybolabiliriz. Oysa Kur’an’a baktığımızda onun nasıl bir Elçi olduğunu doğrudan görürüz.

Kur’an’da Nebi; Allah’a kulluk eden, vahye uyan, vahyi tebliğ eden, insanları Allah’ın yoluna çağıran, sıkıntılar karşısında sabreden, insanlara karşı merhametli ve kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşıyan bir Elçi olarak karşımıza çıkar.

Onun değerini belirleyen, özel hayatının ayrıntıları değil, Allah’ın mesajını taşıma sorumluluğudur. Bu nedenle Nebi Muhammed’i sevmek ve ona değer vermek, onun adına söylenmiş her rivayeti sorgulamadan kabul etmek yanlıştır. Asıl bağlılık, onun getirdiği vahye sahip çıkmak ve Nebiyi Allah’ın kitabının anlattığı şekliyle tanımaya çalışmaktır.

Nebi’yi doğru anlamanın yolu, onu rivayetlerin arasında kaybetmek değil, getirdiği vahyin içinde tanımaktır. Çünkü Nebinin görevi kendi adına bir din oluşturmak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmektir.

Rivayetlerin Mihenk Taşı Kur’an Olmalıdır
Burada mesele “rivayetlerin tamamı doğrudur” veya “rivayetlerin tamamı yanlıştır” şeklinde basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele, din konusunda son sözün kime ait olduğudur.

Allah’ın kitabı mı belirleyicidir, yoksa insanlar tarafından aktarılan sözler mi?

İmanımız Allah’ın kitabına ise, kitabın belirleyiciliğini başka kaynaklarla sınırlandıramayız. Rivayetler tarihsel açıdan incelenebilir, doğru veya yanlış oldukları araştırılabilir. Ancak hiçbir rivayet Kur’an’ın üzerine çıkarılamaz ve Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın hükmü hâline getiremez.

Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırı olan bir anlatıyı, sırf “Nebi şöyle demiş” denilerek dinin önüne koymak mümkün değildir. Çünkü böyle yapıldığında Nebi’nin getirdiği vahyin önüne, Nebi adına aktarılan insan sözleri geçirilmiş olur.

Nebi Muhammed’i tanımak istiyorsak önce onun Rabb’inden aldığı mesaja bakmalıyız. Onun kimliğini belirleyen en temel unsur, Allah’ın Elçisi olmasıdır. Onu rivayetlerin arasında aramak yerine Kur’an’ın içinde tanımaya başladığımızda, asıl görevi daha açık biçimde ortaya çıkar: Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak ve kendisi de bu vahye uymak.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Aksi hâlde zaman içinde Nebi adına anlatılmış sözleri Nebinin kendisi, insan yorumlarını Allah’ın hükmü, geleneği de din zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Sonuçta mesele gelip şu temel noktada düğümlenir: Nebi’yi tanımak, onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği vahyi anlamaktır. Din adına söylenen her söz Kur’an’ın ölçüsünden geçirilmelidir. Çünkü Nebi’nin gerçek konumunu belirleyen, insanlar tarafından onun adına aktarılan rivayetler değil, Allah’ın ona indirdiği Kitap’tır.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Çünkü Nebi’nin kimliğini ve görevini belirleyen, onun adına sonradan anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden aldığı vahiydir. Nebi’yi rivayetlerin arasında aramak, onun getirdiği mesajı ikinci plana itmek anlamına gelir. Oysa Nebi’nin bize taşıdığı mesajın merkezinde kendi sözleri değil, Allah’ın sözü vardır.

Nebi’ye bağlılık, onun adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul etmek değildir. Asıl bağlılık, onun uğruna mücadele ettiği vahye bağlı kalmaktır. Onu yüceltmenin yolu, Allah’ın kitabının yanına veya önüne insan sözleri koymak değil, onun getirdiği Kitabın rehberliğini hayatın merkezine almaktır.

Bu nedenle din adına söylenen her söz delil istemelidir. “Nebi şöyle söyledi” denilmesi, bir sözün kendiliğinden din hâline gelmesi için yeterli değildir. Rivayetler ne kadar eski, ne kadar yaygın veya ne kadar çok aktarılmış olursa olsun, dinin ölçüsü olabilmeleri için Allah’ın kitabıyla çelişmemeleri gerekir. Kur’an’ın açık hükmünün karşısına hiçbir insan sözü geçirilemez.

Çünkü Allah bize dinini emanet etmiş, onu insan rivayetlerinin insafına bırakmamıştır. Nebi de kendi adına bir din kurmamış, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmıştır. Öyleyse Nebiyi gerçekten tanımak istiyorsak, onun adına konuşanların sözlerine değil, onun Rabb’inden getirdiği Kitaba yönelmeliyiz.

Son söz belki de burada söylenmelidir: Nebi’yi rivayetlerde ararsak, insanlar tarafından anlatılan Nebiyi buluruz; Kur’an’da ararsak, Allah’ın tanıttığı Nebiyi görürüz. Bir Müslümanın ölçüsü de insanların Nebi hakkında ne anlattığı değil, Allah’ın Nebi’ye ne indirdiğidir.

Çünkü Nebi’nin bize bıraktığı en büyük miras, kendisi hakkında anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden getirdiği vahiydir. O hâlde Nebiyi sevmenin, ona uymanın ve onu doğru anlamanın en sağlam yolu; onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği Kitaba sımsıkı sarılmaktır. Nebi’nin izini sürmek istiyorsak, onun getirdiği vahyin izini sürmeliyiz.

 

ALLAH’IN MÜDAHALESİ NASILDIR?

 ALLAH’IN MÜDAHALESİ NASILDIR?

İnsan hayatında Allah’ın iradesi ile insanın iradesi arasındaki ilişki üzerinde düşündüğümüzde önemli bir soruyla karşılaşırız: Allah her şeye müdahil ise insanın seçiminin ve sorumluluğunun anlamı nedir? İnsan yaptığı işleri gerçekten kendi iradesiyle mi gerçekleştirir, yoksa bütün fiilleri Allah tarafından mı belirlenir? Bu soruların cevabını bulabilmek için Allah’ın mutlak kudreti ile insanın sınırlı iradesini birbirine karıştırmamak gerekir.

İnsan, varlığının ve sahip olduğu bütün imkânların mutlak sahibi değildir. Akıl, beden, güç, zaman ve hayatın kendisi insana verilmiştir. İnsan bunların hiçbirini kendisi yaratmamıştır. Dolayısıyla insanın yaptığı hiçbir fiil Allah’ın kudreti dışında gerçekleşmez. Kur’an bu gerçeği şöyle bildirir:
“Allah sizi de yaptıklarınızı da yaratmıştır.”
(Sâffât, 37/96)
Ancak bu ayeti, insanın hiçbir iradesinin olmadığı şeklinde anlamak doğru değildir. Çünkü Kur’an başka ayetlerde insanın seçimine, tercihine ve sorumluluğuna açıkça yer verir. Burada anlaşılması gereken, insanın fiilini gerçekleştirebilmesi için gerekli gücün Allah tarafından verilmiş olmasıdır. İnsan kendisine verilen gücü hangi yönde kullanacağı konusunda ise tercih sahibidir. Bir insan elindeki imkânı iyilik için de kötülük için de kullanabilir. Gücün Allah tarafından verilmiş olması, o gücün hangi amaçla kullanılacağını insanın seçemeyeceği anlamına gelmez.

“Siz Atmadınız, Allah Attı” Ne Anlatıyor?
Bu konuda en çok dikkat çeken ayetlerden biri Bedir Savaşı bağlamında yer alan şu ayettir:
“Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Müminleri güzel bir imtihanla denemek için bunu yaptı. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”
(Enfâl, 8/17)
İlk bakışta bu ayet, insanın yaptığı bir fiili Allah’a nispet ediyor gibi görünmektedir. Oysa ayetin bağlamı ve Kur’an’ın bütünü dikkate alındığında burada insanın fiilinin yok sayılması değil, insanın gücünün ve fiilinin Allah’ın kudretinden bağımsız olmadığının ortaya konması söz konusudur. Çünkü ayette “attığın zaman” ifadesiyle fiili gerçekleştiren insan da açıkça zikredilmektedir.

İnsan atar, fakat attığı şeyin nereye ulaşacağını, nasıl bir sonuç doğuracağını ve o sonucun hangi şartlarda gerçekleşeceğini bütünüyle kontrol edemez. İnsan çalışır, fakat emeğinin sonucunu garanti edemez. Tedbir alır, fakat geleceği bütünüyle belirleyemez. İşte insanın sınırlılığı burada ortaya çıkar. İnsan fiili gerçekleştirir; fakat fiilin bütün sonuçlarına hükmedemez. Allah’ın kudreti ise insanın iradesinin ve gücünün üzerinde, bütün sonuçları kuşatan mutlak kudrettir.

Bu nedenle “Siz atmadınız, Allah attı” ifadesini insanın iradesini yok eden bir kader anlayışına dönüştürmek yerine, insanın yaptığı fiilin Allah’ın kudreti dışında gerçekleşmediğini anlatan bir ifade olarak görmek gerekir.

İnsan Seçebilir mi?
Kur’an, insanın tercih sahibi olduğunu açıkça ortaya koyar:
“Şüphesiz biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.”
(İnsan, 76/3)
Bir yol gösteriliyorsa o yola karşı insanın bir tavır belirlemesi söz konusudur. Şükretmek veya nankörlük etmek, doğruya yönelmek veya ondan yüz çevirmek insanın tercih alanıyla ilgilidir. Allah insana rehberlik eder, fakat onu zorla belirli bir davranışa yöneltmez.

Kur’an’ın şu ifadesi de bu noktayı açıkça ortaya koyar:
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan kesinlikle ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
İnsanın yaptığı tercihin anlamlı olabilmesi için önünde tercih edebileceği bir alanın bulunması gerekir. Her davranışı Allah tarafından zorunlu olarak belirlenen bir insanın sorumluluğundan söz etmek mümkün olmazdı. İmtihanın anlamı da burada ortaya çıkar. İnsan doğruyu ve yanlışı görebilecek imkânlara sahip olur, kendisine rehberlik ulaştırılır ve sonra nasıl bir yön seçeceği ortaya çıkar.

Allah’ın insanın neyi seçeceğini bilmesi de insanı seçime zorladığı anlamına gelmez. Bilmek ile zorlamak aynı şey değildir. Allah’ın bilgisi insanın tercihlerini kuşatır; fakat insan yaptığı tercihin sorumluluğunu taşımaya devam eder.

İmtihan Neden Vardır?
Dünya hayatının imtihan olması, insanın yaptığı her yanlışın Allah tarafından anında engellenmemesini de açıklar. İnsan iyilik yapabilir veya kötülük yapabilir; adaletli davranabilir veya zulme yönelebilir. Eğer insanın her yanlış tercihi gerçekleşmeden önce engellenseydi, insanın sorumluluk alanı da ortadan kalkardı.

Bu, Allah’ın kötülüğü sevdiği veya onayladığı anlamına gelmez. Bir kötülüğün gerçekleşmesine izin verilmesi ile o kötülükten razı olunması aynı şey değildir. Kur’an, insanın yaptığı her şeyin karşılığını göreceğini bildirir:
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer işlerse onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Demek ki insanın tercihlerinin bir karşılığı vardır. Dünyada her davranışın sonucu hemen ortaya çıkmayabilir. Fakat bu, yapılanların karşılıksız kaldığı anlamına gelmez. Allah’ın müdahalesinin önemli bir boyutu da hesabın ertelenmesidir. İnsan, yaptığı yanlışın karşılığını hemen görmeyebilir; çünkü dünya hayatı hesap günü değildir.

Allah Kötülüğü Neden Hemen Engellemiyor?
İnsanların karşılaştığı kötülükler karşısında en zor sorulardan biri budur: Allah her şeye gücü yetiyorsa neden kötülüklerin gerçekleşmesine izin veriyor?

Bu soruya cevap verirken insanın sorumluluğunu gözden kaçırmamak gerekir. İnsanların yaptığı tercihler gerçek sonuçlar doğurur. Haksızlık, zulüm, savaş, sömürü, israf ve sorumsuzluk insanların hayatında gerçek acılara yol açabilir. Kur’an da insanların kendi davranışlarının dünyadaki sonuçlarına dikkat çeker:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Belki dönerler diye Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır.”
(Rûm, 30/41)
Bu ayet, dünyadaki her kötülüğü doğrudan Allah’ın yaptığı şeklindeki anlayışı sorgulamamızı gerektirir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları, dünyada gerçek sonuçlar meydana getirmektedir. Dolayısıyla kötülüğü sürekli olarak kadere yüklemek, insanın kendi sorumluluğunu görmezden gelmesine yol açar.

Bununla birlikte, insanın başına gelen her sıkıntıyı kendi günahının sonucu olarak değerlendirmek de doğru değildir. Kur’an’ın imtihan anlayışı, insanların çeşitli sıkıntılarla karşılaşabileceğini ortaya koyar. Bir insanın yaşadığı hastalık, kayıp veya başka bir sıkıntı onun mutlaka günahı sebebiyle başına gelmiş değildir. Bu nedenle olayları değerlendirirken hem insanın sorumluluğunu hem de hayatın imtihan boyutunu birlikte düşünmek gerekir.

Allah Kimseye Zulmetmez
Dünyada adaletin her zaman hemen gerçekleşmediğini görüyoruz. Bazen haksızlığa uğrayan hakkını alamıyor, bazen zulmeden uzun süre bunun karşılığını görmüyor. Fakat dünya hayatındaki gecikmiş sonuçlar, Allah’ın adaletinin olmadığı anlamına gelmez.

Kur’an şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Eğer yapılan iş bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir ödül verir.”
(Nisâ, 4/40)
Allah’ın kimseye zulmetmeyeceği açıkça bildirilirken, insanın yaptığı hiçbir şeyin de karşılıksız kalmayacağı ortaya konmaktadır. Hesabın ertelenmesi, hesabın ortadan kaldırılması değildir.

Bu nedenle ahirete iman, insanı dünyadaki sorumluluklarından uzaklaştırmamalıdır. Tam tersine, yaptığı her davranışın hesabını vereceğini bilen insanın daha dikkatli olması gerekir. Allah’ın adaletine güvenmek, haksızlığa seyirci kalmak için değil, insanın kendi sorumluluğunu daha ciddi biçimde yerine getirmesi için bir bilinç oluşturmalıdır.

Allah’ın Müdahalesi Ne Demektir?
“Allah’ın müdahalesi” dediğimizde neyi kastettiğimizi önce açıkça belirlememiz gerekir. Müdahale, Allah’ın kurduğu düzeni zaman zaman bozarak, doğal işleyişin dışında olağanüstü olaylar meydana getirmesi anlamında kullanılmamalıdır. Çünkü böyle bir anlayış, kâinatın Allah tarafından belirlenen yasalarla işlediği gerçeğiyle bağdaşmaz.
Burada müdahaleden kastımız; Allah’ın kâinatı yaratmasıyla başlayıp sona eren bir faaliyet değil, yaratmanın ve yönetmenin sürekliliğidir. Kâinat varlığını sürdürmekte, hareket etmekte, değişmekte, genişlemekte ve yeni oluşumlara sahne olmaktadır. Allah da bütün bunların dışında duran değil, varlığın devamını sağlayan Rabb’dir.
Kur’an bunu şöyle ifade eder:
“O, her an bir iştedir.”
(Rahmân, 55/29)
Bu ayet, Allah’ın kâinatı yaratıp kendi hâline bıraktığı düşüncesini kabul etmez. Allah’ın fiilleri süreklidir. Ancak bu süreklilik, Allah’ın kendi koyduğu yasaları sürekli olarak bozduğu anlamına gelmez. Tam tersine, müdahale dediğimiz şey, O’nun koyduğu düzenin her an işlemesi ve varlığın bu düzen içinde devam etmesidir.
Bu nedenle “Allah deprem meydana getirerek müdahale etti”, “Allah yağmuru olağanüstü biçimde göndererek müdahale etti” veya “Allah bir hastayı doğa yasalarının dışında iyileştirerek müdahale etti” gibi her olağanüstü sonucu doğrudan Allah’ın özel müdahalesi olarak açıklamak yerine, önce olayın Allah’ın koyduğu düzen içindeki yerini anlamak gerekir.
Deprem bunun açık bir örneğidir. Deprem, yeryüzünün doğal işleyişi içinde gerçekleşen bir olaydır. Allah’ın müdahalesi, deprem olduğunda doğal yasaları bozup bazı binaları mucizevi biçimde ayakta tutmak değildir. İnsanların sağlam veya çürük binalar yapması ise onların tercihidir. Depremin yıkıcı sonuçlarının büyümesinde insan ihmali varsa, bunun sorumluluğu da insana aittir.
Aynı şekilde küresel ısınma konusunda da “Allah neden müdahale etmiyor?” sorusundan önce insanın ne yaptığına bakmak gerekir. Doğanın dengesi Allah’ın koyduğu yasalar içinde işlemektedir. İnsanlar bu düzeni kendi faaliyetleriyle bozduğunda ortaya çıkan sonuçları Allah’ın özel müdahalesi olarak açıklamak, insan sorumluluğunu gölgeler.
Biraz önce ki ayeti hatırlayalım:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Belki dönerler diye Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır.”
(Rûm, 30/41)
Buradaki önemli nokta şudur: İnsan kendi eliyle bir sebep oluşturur ve Allah’ın koyduğu düzen içinde bunun sonuçları ortaya çıkar. Allah’ın müdahalesi diye adlandırdığımız şey, çoğu zaman bu düzenin işlemesidir; düzenin keyfî biçimde değiştirilmesi değildir.
O hâlde bu bölümde “Allah’ın müdahalesi” kavramını şöyle anlayabiliriz: Allah’ın müdahalesi, kâinatın işleyişini keyfî biçimde bozması değil; yaratmayı, yaşatmayı, düzenlemeyi ve sonuçları kendi koyduğu yasalar içinde sürekli olarak sürdürmesidir.
Bu tanım, Allah’ın kudretini azaltmaz; aksine onu çok daha geniş bir çerçevede görmemizi sağlar. Allah’ın kudretini yalnızca yasaların dışına çıkan olaylarda aramak yerine, yasaların kendisinde ve milyarlarca olayın bu düzen içinde sürekli gerçekleşmesinde görmek gerekir.
Bu açıdan bakıldığında “Allah her an bir iştedir” ifadesi çok daha anlamlı hâle gelir. Allah’ın müdahalesi, arada bir ortaya çıkan olağanüstü bir dokunuş değil; varlığın her an Allah’ın yaratması ve yönetmesiyle devam ediyor olmasıdır.
İnsan ise bu düzenin içinde kendi iradesiyle seçim yapar. Allah ona akıl verir, vahiy ile yol gösterir ve yaptığı tercihlerin sonuçlarıyla karşılaşacağı bir hayat düzeni oluşturur. İnsan sağlam bina yapmayı veya çürük bina yapmayı, çevreyi korumayı veya tahrip etmeyi, tedbir almayı veya ihmalkâr davranmayı seçebilir. Sonuçların ortaya çıkması ise Allah’ın koyduğu düzen içinde gerçekleşir.
Bu nedenle Allah’ın müdahalesini beklemek, hayatın doğal işleyişinin dışında bir mucize beklemek değildir. Asıl mesele, Allah’ın kurduğu düzeni anlamak ve o düzen içinde bize verilen akıl, irade ve sorumluluğu doğru kullanmaktır.

“Allah İzin Verdi” Demek Ne Anlama Gelir?
Kur’an’da bazı olayların Allah’ın izniyle gerçekleştiği bildirilir. Ancak Allah’ın bir şeyin gerçekleşmesine izin vermesi ile o şeyden razı olması aynı anlamda değildir. Dünyada gerçekleşen her olayın Allah tarafından ahlaken onaylandığını düşünmek, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırır.

Bir insan yalan söyleyebilir, zulmedebilir, haksızlık yapabilir veya bir başkasının hakkını gasp edebilir. Allah bunların gerçekleşmesine izin veriyor diye bu davranışların doğru olduğu söylenemez. Çünkü Allah aynı zamanda insana neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bildirmiştir. İnsan, kendisine verilen bu ölçüye göre hareket etmekle sorumludur.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’ın her şeyi bilmesi ve her şeye gücünün yetmesi, insanın yaptığı tercihlerden sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Allah insanın seçimini bilir; insan ise seçimini yapar ve bunun hesabını verir.

Tevekkül Sorumluluktan Kaçmak Değildir
Kader konusu konuşulurken en büyük yanılgılardan biri, insanın kendi tercihlerinin sorumluluğunu kaderin üzerine bırakmasıdır. “Ben ne yapayım, kaderimde böyle yazılmış” sözü, insanın kendi iradesini ve sorumluluğunu yok saymasına dönüşebilir. Oysa Kur’an insanın çabasını açıkça önemser:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”

(Necm, 53/39)
İnsan elinden geleni yapmakla yükümlüdür. Çalışmak, düşünmek, tedbir almak, doğruyu araştırmak ve doğru tercihte bulunmak insanın sorumluluğundadır. Sonucun nasıl gerçekleşeceği ise insanın bütünüyle kontrolünde değildir.

Tevekkül de tam burada anlam kazanır. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonucu Allah’a bırakmak değildir. İnsan üzerine düşeni yapar, elindeki imkânları kullanır, sonra sonucu Allah’ın kudretine bırakır. Böyle bir anlayışta kader bir mazeret değil, insanın kendi sınırlarını bilmesini sağlayan bir bilinç hâline gelir.

Allah’ın Müdahalesi ve İnsan Sorumluluğu
Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde mesele daha açık hâle gelir. İnsan, Allah’ın kudretinden bağımsız değildir. Sahip olduğu güç Allah’tandır. Fiillerinin gerçekleşmesi Allah’ın yaratması dışında düşünülemez. Fakat insan kendisine verilen iradeyi hangi yönde kullanacağı konusunda sorumludur.

Allah insana doğru yolu gösterir, fakat onu zorlamaz. İnsan tercih eder, Allah ise onun seçimini bilir. İnsan eylemde bulunur, fakat eylemin bütün sonuçlarına hükmedemez. İnsan tedbir alır, çalışır ve çaba gösterir; sonuç ise Allah’ın bilgisi ve kudreti içerisinde gerçekleşir.

Bu nedenle “Allah her şeyi yapıyor, insanın hiçbir sorumluluğu yok” demek de doğru değildir; “İnsan her şeyi kendi gücüyle gerçekleştiriyor” demek de doğru değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu denge, insanın sınırlı iradesi ile Allah’ın mutlak kudretini birlikte düşünmeyi gerektirir.

İnsan, “Ben böyle yapmak zorundaydım, kaderim buydu” diyerek kendi tercihlerinin sorumluluğundan kaçamaz. Çünkü Allah insana akıl vermiş, yol göstermiş ve doğru ile yanlışı bildirmiştir. İnsan bu imkânlara rağmen hangi yöne gideceğini seçer. Hesap da bu seçimler üzerinden gerçekleşir.

Sonuç: İnsan Seçer, Sonucu Allah Yaratır
Allah’ın müdahalesini anlamanın en önemli noktası, insanın iradesi ile Allah’ın kudretini birbirinin alternatifi gibi görmemektir. İnsan, kendisine verilen akıl ve irade ile seçer; Allah ise insanın seçiminin gerçekleştiği varlık alanının mutlak sahibidir. İnsan fiilini ortaya koyar, fakat fiilin bütün sonuçlarını belirleyemez.

Bu nedenle kader, insanın yanlışlarını açıklamak için sığınılacak bir mazeret değildir. Allah’ın her şeyi bilmesi, insanı tercihlerinde zorlamaz. Allah’ın kötülüğü hemen engellememesi, kötülüğü onayladığı anlamına gelmez. Allah’ın dünyada hesabı ertelemesi de adaletinden vazgeçtiği anlamına gelmez.

İnsana düşen, kendisine verilen iradeyi doğru yönde kullanmaktır. Doğruyu aramak, iyiliği tercih etmek, kötülükten uzak durmak, haksızlığa karşı çıkmak ve sahip olduğu imkânları sorumluluk bilinciyle kullanmak insanın görevidir. Allah’ın kudretini bilmek ise insanı edilgenleştirmemeli; tam tersine, kendi sınırlarını bilerek daha bilinçli hareket etmesini sağlamalıdır.

Sonuçta dünya hayatı, insanın hiçbir tercih yapamadığı bir sahne değildir. İnsan seçer, yönelir, davranır ve yaptıklarının sonucunu taşır. Allah ise her şeyi kuşatan bilgisi, kudreti ve adaletiyle hükümrandır. İnsan için asıl mesele, “Benim kaderim ne?” sorusundan önce “Bana verilen iradeyi nasıl kullanıyorum?” sorusunu sormaktır. Çünkü hesap günü insanın elinde olmayanlardan değil, kendisine verilen imkânlarla yaptığı tercihlerden sorumlu tutulacağı gündür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

 NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan canlanıyor? Allah’ın kitabını insanlara ulaştıran bir Elçi mi, yoksa hakkında yüzyıllar boyunca anlatılmış rivayetlerin toplamından oluşan bir şahsiyet mi? Bu sorunun cevabı yalnızca Nebi Muhammed’i nasıl tanıdığımızı değil, dini hangi kaynaktan öğrendiğimizi de ortaya koyar.

İslam tarihinde Nebi Muhammed’in hayatına dair çok sayıda anlatı ve rivayet aktarılmıştır. Bunların bir kısmı ibadetlerden günlük yaşama, aile hayatından yeme içme alışkanlıklarına kadar uzanır. Hatta bazı rivayetlerde tuvalete hangi ayakla girileceğinden yatış şekline, özel hayatın en mahrem ayrıntılarından bedenî özelliklere kadar pek çok ayrıntı anlatılır. Zamanla bu anlatıların bir bölümü dinî hükümlerin dayanağı hâline getirilmiştir.

Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Allah’ın insanlara gönderdiği din gerçekten bu tür ayrıntılar üzerine mi kuruludur?

Bir insanın nasıl yemek yediği, hangi ayağıyla bir yere girdiği veya özel hayatına ilişkin ayrıntılar tarih açısından merak konusu olabilir. Ancak bunları dinin temel ölçüleri hâline getirdiğimizde, Nebi’nin Allah’tan getirdiği mesaj ile onun beşerî hayatına ilişkin sonradan aktarılan anlatılar birbirine karışmaya başlar. Oysa din söz konusu olduğunda asıl belirleyici olan, Nebi’nin Allah’tan aldığı vahiydir.
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Nebi’nin temel görevini açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştıran bir Elçidir. Dolayısıyla Nebi’yi tanımaya çalışırken ilk başvurulması gereken kaynak, onun getirdiği Kitap olmalıdır.

Rivayetlerin Çokluğu Güvenilirlik Anlamına Gelir mi?
Yüzyıllar boyunca pek çok söz, olay ve anlatı nesilden nesile aktarılmış, daha sonra derlenmiş ve çeşitli ölçütlerle değerlendirilmiştir. Fakat sonuçta bunlar insan aktarımıdır. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması, onun Allah’ın hükmü olduğunu göstermez. Bir rivayetin bir kitapta yer alması da onu Kur’an’la aynı konuma getirmez.

Asıl sorulması gereken şudur: Rivayetlerin dinî hüküm oluşturma yetkisi nereden gelmektedir?

Eğer bir rivayet Kur’an’da bulunmayan yeni bir dinî hüküm getiriyorsa, bu hükmün Allah tarafından konulduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz? Eğer ölçü olarak yine başka rivayetlere başvuruyorsak, kendi içinde dolaşan bir doğrulama sistemi ortaya çıkar. Oysa Allah’ın dinini belirleyecek temel ölçünün açık olması gerekir.

Kur’an kendisini rehber ve ölçü olarak tanıtır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlar için bir rehberdir.”
(Bakara, 2/2)
Bu nedenle din konusunda belirleyici olan, insanlardan aktarılan sözlerin çokluğu değil, Allah’ın kitabının ortaya koyduğu ölçüdür.

Nebiyi Anlamak İçin Rivayetlerin Peşine mi Düşmeliyiz?
Nebi Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetleri aynı değerde kabul ettiğimizde başka bir sorun daha ortaya çıkar. Aynı konuda farklı rivayetler bulunduğunda hangisini din kabul edeceğiz? Bir rivayetin diğerinden daha güvenilir olduğunu hangi ölçüyle belirleyeceğiz? Sonunda yine insan değerlendirmesine başvurmak zorunda kalmayacak mıyız?

Bu durum, rivayetlerin tarihsel değerini bütünüyle yok saymak anlamına gelmez. Geçmişi araştıran biri elbette farklı kaynaklardan yararlanabilir. Fakat tarihsel bilgi ile dinî hüküm aynı şey değildir. Bir olayın rivayet edilmiş olması, onun Allah tarafından din olarak emredildiği anlamına gelmez.

Üstelik rivayetlerde Nebi’nin özel hayatının en küçük ayrıntılarına kadar girilirken, günlük dinî hayatı ilgilendiren bazı meselelerde bile ortak bir hüküm ortaya çıkmamıştır. Kanamanın abdesti bozup bozmadığı konusundaki farklı değerlendirmeler bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Bir tarafta Nebi’nin hangi ayağıyla tuvalete girdiğine ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunurken, diğer tarafta ibadet hayatını ilgilendiren bir konuda farklı hükümler ortaya çıkabiliyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Allah’ın insanlardan istediği din gerçekten bu kadar çok rivayet arasından doğru olanı seçmeye mi bağlıdır?

Eğer dinin anlaşılması için yüzyıllar sonra aktarılmış binlerce rivayeti birbirinden ayırmak, güvenilirlik derecelerini belirlemek ve hangisinin dinî hüküm olduğunu tespit etmek zorundaysak, Allah’ın insanlara gönderdiği kitabın rehberliği nerede kalmaktadır?

Nebinin Sözü Denilen Her Söz Din midir?
“Bu Nebinin sözüdür” denildiğinde çoğu zaman tartışmanın sona erdiği düşünülür. Oysa tam tersine, din açısından asıl soru burada başlamalıdır. Bir sözün Nebi’ye ait olduğunun iddia edilmesi başka şeydir, o sözün Allah tarafından din olarak konulmuş olması başka şeydir.

Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve Elçisidir. Onun görevi Allah’ın dinini kendi adına üretmek değil, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildirmektir. Kur’an onun vahiy karşısındaki konumunu şöyle bildirir:
“Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkâf, 46/9)
Nebi’nin dinî ölçüsü vahiy olduğuna göre, onun adına aktarılan sözlerin de vahiy karşısında değerlendirilmesi gerekir. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa kabul edilemez; Kur’an’ın hükmünü değiştiremez ve Kur’an’da bulunmayan yeni bir din oluşturamaz. Kur’an’ın önüne geçirilmiş hiçbir insan sözü, Allah’ın kitabının yerine konulamaz.

Bu nedenle “hadis” veya “rivayet” adı verilmesi, bir sözün kendiliğinden Allah katından olduğu anlamına gelmez. Din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an Nebiyi Zaten Tanıtıyor
Nebi Muhammed’i yalnızca rivayetler üzerinden tanımaya çalıştığımızda, zaman içinde onun etrafında oluşmuş anlatıların içinde kaybolabiliriz. Oysa Kur’an’a baktığımızda onun nasıl bir Elçi olduğunu doğrudan görürüz.

Kur’an’da Nebi; Allah’a kulluk eden, vahye uyan, vahyi tebliğ eden, insanları Allah’ın yoluna çağıran, sıkıntılar karşısında sabreden, insanlara karşı merhametli ve kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşıyan bir Elçi olarak karşımıza çıkar.

Onun değerini belirleyen, özel hayatının ayrıntıları değil, Allah’ın mesajını taşıma sorumluluğudur. Bu nedenle Nebi Muhammed’i sevmek ve ona değer vermek, onun adına söylenmiş her rivayeti sorgulamadan kabul etmek yanlıştır. Asıl bağlılık, onun getirdiği vahye sahip çıkmak ve Nebiyi Allah’ın kitabının anlattığı şekliyle tanımaya çalışmaktır.

Nebi’yi doğru anlamanın yolu, onu rivayetlerin arasında kaybetmek değil, getirdiği vahyin içinde tanımaktır. Çünkü Nebinin görevi kendi adına bir din oluşturmak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmektir.

Rivayetlerin Mihenk Taşı Kur’an Olmalıdır
Burada mesele “rivayetlerin tamamı doğrudur” veya “rivayetlerin tamamı yanlıştır” şeklinde basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele, din konusunda son sözün kime ait olduğudur.

Allah’ın kitabı mı belirleyicidir, yoksa insanlar tarafından aktarılan sözler mi?

İmanımız Allah’ın kitabına ise, kitabın belirleyiciliğini başka kaynaklarla sınırlandıramayız. Rivayetler tarihsel açıdan incelenebilir, doğru veya yanlış oldukları araştırılabilir. Ancak hiçbir rivayet Kur’an’ın üzerine çıkarılamaz ve Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın hükmü hâline getiremez.

Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırı olan bir anlatıyı, sırf “Nebi şöyle demiş” denilerek dinin önüne koymak mümkün değildir. Çünkü böyle yapıldığında Nebi’nin getirdiği vahyin önüne, Nebi adına aktarılan insan sözleri geçirilmiş olur.

Nebi Muhammed’i tanımak istiyorsak önce onun Rabb’inden aldığı mesaja bakmalıyız. Onun kimliğini belirleyen en temel unsur, Allah’ın Elçisi olmasıdır. Onu rivayetlerin arasında aramak yerine Kur’an’ın içinde tanımaya başladığımızda, asıl görevi daha açık biçimde ortaya çıkar: Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak ve kendisi de bu vahye uymak.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Aksi hâlde zaman içinde Nebi adına anlatılmış sözleri Nebinin kendisi, insan yorumlarını Allah’ın hükmü, geleneği de din zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Sonuçta mesele gelip şu temel noktada düğümlenir: Nebi’yi tanımak, onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği vahyi anlamaktır. Din adına söylenen her söz Kur’an’ın ölçüsünden geçirilmelidir. Çünkü Nebi’nin gerçek konumunu belirleyen, insanlar tarafından onun adına aktarılan rivayetler değil, Allah’ın ona indirdiği Kitap’tır.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Çünkü Nebi’nin kimliğini ve görevini belirleyen, onun adına sonradan anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden aldığı vahiydir. Nebi’yi rivayetlerin arasında aramak, onun getirdiği mesajı ikinci plana itmek anlamına gelir. Oysa Nebi’nin bize taşıdığı mesajın merkezinde kendi sözleri değil, Allah’ın sözü vardır.

Nebi’ye bağlılık, onun adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul etmek değildir. Asıl bağlılık, onun uğruna mücadele ettiği vahye bağlı kalmaktır. Onu yüceltmenin yolu, Allah’ın kitabının yanına veya önüne insan sözleri koymak değil, onun getirdiği Kitabın rehberliğini hayatın merkezine almaktır.

Bu nedenle din adına söylenen her söz delil istemelidir. “Nebi şöyle söyledi” denilmesi, bir sözün kendiliğinden din hâline gelmesi için yeterli değildir. Rivayetler ne kadar eski, ne kadar yaygın veya ne kadar çok aktarılmış olursa olsun, dinin ölçüsü olabilmeleri için Allah’ın kitabıyla çelişmemeleri gerekir. Kur’an’ın açık hükmünün karşısına hiçbir insan sözü geçirilemez.

Çünkü Allah bize dinini emanet etmiş, onu insan rivayetlerinin insafına bırakmamıştır. Nebi de kendi adına bir din kurmamış, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmıştır. Öyleyse Nebiyi gerçekten tanımak istiyorsak, onun adına konuşanların sözlerine değil, onun Rabb’inden getirdiği Kitaba yönelmeliyiz.

Son söz belki de burada söylenmelidir: Nebi’yi rivayetlerde ararsak, insanlar tarafından anlatılan Nebiyi buluruz; Kur’an’da ararsak, Allah’ın tanıttığı Nebiyi görürüz. Bir Müslümanın ölçüsü de insanların Nebi hakkında ne anlattığı değil, Allah’ın Nebi’ye ne indirdiğidir.

Çünkü Nebi’nin bize bıraktığı en büyük miras, kendisi hakkında anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden getirdiği vahiydir. O hâlde Nebiyi sevmenin, ona uymanın ve onu doğru anlamanın en sağlam yolu; onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği Kitaba sımsıkı sarılmaktır. Nebi’nin izini sürmek istiyorsak, onun getirdiği vahyin izini sürmeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH NEDEN İZİN VERİYOR? İNSANA VERİLEN GÖREVİ KİM YERİNE GETİRECEK?

 ALLAH NEDEN İZİN VERİYOR? İNSANA VERİLEN GÖREVİ KİM YERİNE GETİRECEK?

Dünyadaki Açlığın, Zulmün ve Güçsüzlüğün Ardındaki Sorumluluğumuz
Dünyaya baktığımızda insanın yüreğini sızlatan bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir tarafta ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayan, bolluk içinde yaşayan ve sahip olduklarını artırmaya devam eden insanlar var. Diğer tarafta bir lokma ekmeğe, temiz suya, güvenli bir eve ve çocuklarının geleceğine ulaşabilmek için mücadele eden milyonlarca insan bulunuyor. Birileri sofralarında ne yiyeceğini düşünürken, birileri o gün çocuklarına yiyecek bulup bulamayacağını düşünüyor. Birileri servetini nereye yatıracağını hesaplarken, birileri yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalıyor.

Savaşlar, işgaller, ekonomik sömürü, yoksulluk, baskı ve adaletsizlik dünyanın farklı yerlerinde insanların hayatını etkiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı da bu acıların içinde yaşıyor. İnsanlar öldürülüyor, evlerinden sürülüyor, çocuklar anne babalarını kaybediyor, aileler dağılıyor. Dünyanın güçlü devletleri ve imkân sahibi toplumları ise bütün bu yaşananlar karşısında kimi zaman etkisiz kalıyor, kimi zaman kendi çıkarlarını öne çıkarıyor, kimi zaman da olup biteni yalnızca izlemekle yetiniyor.

Böyle bir dünyada insanın aklına şu soruların gelmesi kaçınılmazdır: Allah bütün bunları görmüyor mu? Mazlumların feryadını işitmiyor mu? Allah adaleti emrediyorsa neden dünyada bu kadar adaletsizlik var? Neden bazı insanlar açlık içinde yaşarken bazıları büyük bir refah sürüyor? Neden Müslümanım diyen toplumlar çoğu zaman zulüm, savaş ve yoksullukla mücadele ediyor? Allah neden zulme hemen müdahale etmiyor?

Bu sorulara cevap ararken yalnızca yaşanan felaketlere bakmak yeterli değildir. Kur’an’ın insanlara verdiği görevleri de hatırlamamız gerekir. Çünkü bazen Allah’ın neden bir şey yapmadığını sorarken, bize ne yapma sorumluluğu verildiğini unutuyoruz. Allah’ın adaletini sorgularken insanın adalet sorumluluğunu, Allah’ın yardımını beklerken insanın elindeki imkânları, dünyadaki eşitsizlikleri konuşurken paylaşma ve hakka riayet görevini gözden kaçırabiliyoruz.

Oysa meseleye Kur’an’ın bütünlüğü içinde baktığımızda, insanın yalnızca inanan ve ibadet eden bir varlık olarak değil, aynı zamanda sorumluluk taşıyan, adaleti gözetmekle yükümlü olan ve kendisine verilen imkânları doğru kullanması gereken bir varlık olarak ele alındığını görürüz.

Allah İnsanlara Zulmetmez, İnsanlar Birbirlerine Zulmeder
Kur’an’ın temel ilkelerinden biri, Allah’ın insanlara zulmetmediğidir. Bu ilkeyi anlamadan dünyadaki adaletsizlikleri değerlendirmek mümkün değildir.
“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet, insanların yaşadığı haksızlıklar karşısında önemli bir ölçü ortaya koyar. İnsanların birbirlerine zulmetmesi, Allah’ın zulmü onayladığı anlamına gelmez. Bir yöneticinin halkına haksızlık etmesi, zengin bir insanın başkasının hakkını gasp etmesi, güçlü bir devletin zayıf bir topluma saldırması veya bir toplumun başka insanları sömürmesi, Allah’ın bu davranışları doğru bulduğunu göstermez.

Fakat burada düşünmemiz gereken bir başka gerçek daha vardır. Allah insanlara zulmetmiyorsa, insanların birbirlerine yaptıkları zulüm karşısında sorumluluk kime aittir? Bir çocuk açlıktan ölüyorsa, onun hayatını kurtarabilecek imkâna sahip insanlar ne yapmıştır? Bir toplum savaşla yıkılıyorsa, bu savaşı başlatanlar ve sürdürülmesine katkıda bulunanlar hangi sorumluluğu taşımaktadır? İnsanlar kendi çıkarları için başkalarının hayatını hiçe sayıyorsa, bütün bunları yalnızca Allah’ın müdahale etmemesi üzerinden açıklamak doğru olur mu?

Kur’an’ın insanı sorumlu tutan yaklaşımı, bu soruların üzerinde durmayı gerektirir. Çünkü Allah’ın insanlara zulmetmemesi, insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, insanın yaptığı haksızlıkların kendisine ait olduğunu ve başkalarının hakkını gözetmesi gerektiğini hatırlatır.

Burada mazlumun durumunu da doğru anlamak gerekir. Bir insanın zulme uğraması, onun mutlaka Allah’ın gazabına uğradığını veya kendi hatası yüzünden cezalandırıldığını göstermez. Dünyada insan, kendi tercihlerinin yanı sıra başkalarının kararları ve içinde bulunduğu şartlar nedeniyle de acı çekebilir. Bu yüzden yoksulu, savaş mağdurunu veya zulme uğrayan insanı yaşadığı acıdan dolayı suçlamak, adalet anlayışını tersine çevirmek olur.

Allah’ın adaleti, mazlumun suçlu ilan edilmesini değil, zulmün ve haksızlığın sorgulanmasını gerektirir.

İhtiyaç Fazlası Paylaşılmadığında
Dünyadaki açlık ve yoksulluk üzerine düşünürken Kur’an’ın mal ve paylaşım konusundaki ölçülerini göz ardı edemeyiz. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca kazanmalarını, biriktirmelerini ve kendi refahlarını artırmalarını söylemiyor. Sahip oldukları imkânların başkalarına karşı sorumluluk doğurduğunu da bildiriyor.
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü, ihtiyaç sahibinin yalnızca birinin gönlünden kopacak yardımı bekleyen kişi olarak görülmemesidir. İhtiyaç sahibinin malda bir hakkı olduğu bildirilmektedir. Bu yaklaşım, insanın sahip olduğu malı değerlendirme biçimini değiştiren önemli bir ilkedir.

Şimdi burada kendimize dürüstçe bir soru soralım: Bir toplumda herkes ihtiyaç fazlasını Allah’ın gösterdiği ölçüler içinde paylaşsa, ihtiyaç sahiplerinin durumu bugünkü gibi olur muydu? Her yoksulluğun yalnızca paylaşım eksikliğinden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Savaşlar, ekonomik düzenler, kaynakların dağılımı, işsizlik, eğitim imkânları ve yönetim anlayışları da yoksulluğu etkiler. Fakat ihtiyaç sahibinin hakkı gözetilse, israf azaltılsa, mal yalnızca biriktirilmek için değil, sorumluluk bilinciyle kullanılsa, toplumdaki birçok mağduriyetin azalması mümkün olmaz mı?

Bir insanın ihtiyacından fazlasına sahip olması, tek başına onun suçlu olduğunu göstermez. Sorun, sahip olunan imkânların nasıl kullanıldığıdır. İnsan kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra çevresindeki insanların temel ihtiyaçlarını görmezden geliyor, elindeki imkânları yalnızca gösteriş ve tüketim için kullanıyor, yoksulluğun varlığını bildiği hâlde hiçbir sorumluluk üstlenmiyorsa, bu davranışı Kur’an’ın ölçüleriyle sorgulamak gerekir.

Mâûn Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”
(Mâûn, 107/1-3)
Burada yalnızca bireysel yardımın öneminden söz edilmez. Yetime karşı tavır, yoksula yönelik sorumluluk ve insanın çevresindeki ihtiyaç sahiplerine yaklaşımı, dini tutumuyla birlikte ele alınır. Bir insanın kendisini dindar olarak tanımlaması, yoksulun hakkını gözetmediği sürece tek başına yeterli bir ölçü değildir.

İnsan, sahip olduğu imkânları Allah’ın kendisine verdiği bir emanet ve sorumluluk alanı olarak değerlendirmelidir. Malın yalnızca kişisel rahatlık için kullanılması, başkalarının hakkının unutulması ve ihtiyaç sahiplerinin görmezden gelinmesi, Kur’an’ın adalet ve paylaşım ilkeleriyle birlikte düşünülmelidir.

Zenginlik Bir Üstünlük Ölçüsü Değildir
Dünyada bazı insanların refah içinde, bazılarının ise yoksulluk içinde yaşaması, çoğu zaman yanlış bir değerlendirmeye de yol açıyor. Zengin olanın Allah tarafından sevildiği, yoksul olanın ise değersiz görüldüğü gibi bir anlayış ortaya çıkabiliyor. Oysa Kur’an, insanın değerini yalnızca sahip olduğu mal ve imkânlarla belirleyen bir ölçü ortaya koymaz.
“Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Bu ayet, insanın değerini soy, makam, toplumsal konum veya maddi imkânlar üzerinden belirlemememiz gerektiğini ortaya koyar. Zenginlik, insanın Allah katındaki üstünlüğünü otomatik olarak kanıtlamaz. Yoksulluk da insanın Allah katında değersiz olduğu anlamına gelmez.

Ancak bu ölçüyü doğru anlamak gerekir. Yoksulluğu kutsamak veya insanların yoksulluk içinde yaşamalarını değişmez bir kader olarak görmek de Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir hayat sürmeleri, haklarının korunması ve haksızlığa uğramamaları için çaba göstermek gerekir.

Bir toplumda zenginlik ve güç belirli ellerde toplanırken, geniş kesimler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, bu durumun sebepleri sorgulanmalıdır. İnsanların sahip olduğu imkânların nasıl dağıldığı, kimlerin hangi haklardan yararlandığı ve adaletin nasıl sağlandığı önemlidir. Allah’ın insana verdiği akıl ve imkânlar, bu sorunlar karşısında düşünmek ve çözüm üretmek için de kullanılmalıdır.

Allah’ın Verdiği Görev: Adaleti Ayakta Tutmak
Kur’an’da insanın adalet karşısındaki sorumluluğu açık biçimde ortaya konur:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bu, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa…”
(Nisâ, 4/135)
Bu ayet, adaletin yalnızca kendi çıkarlarımızı koruduğu sürece savunulacak bir ilke olmadığını bildirir. İnsan, adalet kendi aleyhine olsa bile onu gözetmekle yükümlüdür. Yakınına, dostuna, kendi toplumuna veya kendi çıkarına dokunduğunda adaletten vazgeçmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz.

Buradan hareketle dünyadaki zulme bakmamız gerekir. Bir toplum kendi insanına yapılan haksızlığı görmezden geliyor, başka toplumlara yapılan zulüm karşısında ise yalnızca kendi çıkarını düşünüyorsa, bu tutum adalet ilkesiyle nasıl bağdaşır? Bir devlet kendi gücünü korumak için başka insanların haklarını ihlal ediyor, bir yönetici yakınlarını kayırıyor, bir insan kendi kazancı uğruna başkasının hakkını görmezden geliyorsa, burada adaletin hangi ölçüyle uygulandığını sormak gerekir.

Adalet, yalnızca güçlülerin işine yarayan bir araç değildir. Adaletin gerçek anlamı, güçlü olduğu hâlde haksızlık yapmamak, güçsüzün hakkını korumak ve kendi çıkarı uğruna doğruyu değiştirmemektir.

Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında yalnızca Allah’ın müdahalesini beklemek yeterli değildir. Allah’ın bize verdiği adalet sorumluluğunu da yerine getirmemiz gerekir. Çünkü insanın görevi, gücü ölçüsünde haksızlığı önlemek ve hakkı gözetmektir.

Güçlü Olmak Neden Gereklidir?
Kur’an, insanlara yalnızca paylaşmayı ve adaleti değil, toplumun kendisini koruyacak gücü hazırlamasını da emreder. Enfâl Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Onlara karşı gücünüz yettiğince kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın; bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve size haksızlık yapılmaz.”
(Enfâl, 8/60)
Ayetin doğrudan bağlamı, savaş ve savunma hazırlığıyla ilgilidir. O dönemde atlar, savaş gücünün önemli unsurlarından biriydi. Bugün ayetin anlamını düşünürken bu tarihsel bağlamı dikkate almak gerekir. Ancak ayetin ortaya koyduğu güç hazırlama ilkesini yalnızca geçmişte kullanılan araçlarla sınırlamak da doğru olmaz.

Bir toplumun kendisini koruyacak imkânlara sahip olması, dış saldırılar karşısında savunmasız bırakılmaması ve insanların güvenliğinin gözetilmesi önemlidir. Güç, yalnızca askerî araçlardan ibaret değildir. Eğitim, bilim, üretim, ekonomi, teknoloji, sağlık, toplumsal dayanışma ve yönetim kapasitesi de toplumun gücünü oluşturur.

Burada sorulması gereken soru şudur: Kendimizi korumak için bize verilen imkânları ne kadar doğru kullanıyoruz? Eğitimimizi, üretimimizi, bilimimizi, ekonomimizi ve savunma kapasitemizi geliştirmek için ne kadar çaba gösteriyoruz? Bir toplumun bütün gücünü tüketim ve gösterişe ayırması, buna karşılık kendi geleceğini koruyacak imkânları ihmal etmesi, sorumluluk açısından nasıl değerlendirilmeli?

Güçlü olmak, başkalarına saldırmak veya onları ezmek için bir ruhsat değildir. Kur’an şöyle buyurur:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez.”
(Bakara, 2/190)
Bu ayet, savaş bağlamında sınırların bulunduğunu ortaya koyar. Savunma için güç hazırlamak ile saldırganlık ve zulüm arasında ayrım yapılmalıdır. Gücün amacı, başkalarına haksızlık etmek değil, insanların güvenliğini ve toplumun varlığını korumak olmalıdır.

Bir toplum kendisini savunabilecek güce sahip değilse, başkalarının saldırılarına karşı daha kırılgan hâle gelebilir. Bu nedenle güç hazırlamak, yalnızca siyasi bir tercih değil, toplumun güvenliği ve sorumluluğu açısından da düşünülmesi gereken bir konudur.

Müslüman Toplumlar Neden Güçsüz Bırakılıyor?
Bugün Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı, savaşlar, ekonomik bağımlılık, yoksulluk, baskı ve dış müdahalelerle mücadele ediyor. Bu durumun nedenlerini yalnızca tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Tarihsel süreçler, sömürgecilik, siyasi kararlar, yönetim anlayışları, ekonomik tercihler ve dış güçlerin müdahaleleri farklı toplumlarda farklı sonuçlar doğurmuştur.

Ancak dış etkenleri konuşurken kendi sorumluluklarımızı da görmemiz gerekir. Kur’an’ın bize verdiği görevleri yerine getirmeden, bütün güçsüzlüğümüzün nedenini yalnızca başkalarının düşmanlığında aramak, kendi eksiklerimizi görmemize engel olabilir.

Bir toplum eğitimini ihmal ediyorsa, bilimsel üretimini geliştiremiyorsa, ekonomik kaynaklarını adaletli ve verimli kullanamıyorsa, yolsuzluk ve kayırmacılık yaygınlaşıyorsa, hukuk güvenliği zayıflıyorsa, bütün bunların sonuçları üzerinde düşünmek gerekir.

Kur’an’ın insanlara verdiği sorumluluk, yalnızca belli ibadetlerin yerine getirilmesiyle sınırlı değildir. Adalet, emanet, hakka riayet, dayanışma, çalışma, bilgi ve güç hazırlama gibi konular da insanın hayatıyla ilgilidir.

Bir toplumun Müslüman olduğunu söylemesi, o toplumdaki bütün uygulamaların Kur’an’a uygun olduğunu kanıtlamaz. İsim ile gerçeklik arasında fark bulunabilir. İnsanlar kendilerini belirli bir inançla tanımlayabilirler; fakat o inancın adalet ve sorumluluk ölçülerini hayatlarına ne kadar taşıdıkları ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu sorgulama, bütün Müslüman toplumları tek bir kalıba sokmak anlamına gelmez. Her toplumun tarihi, şartları ve sorumlulukları farklıdır. Ancak hangi toplum olursa olsun, adaletin, hakkın, emanetin ve insan hayatının korunması gibi Kur’an’ın temel ilkeleri göz ardı edilemez.

Allah’ın Mühleti, Bizim Görevimizi Ortadan Kaldırmaz
Fâtır Suresi’nin 45. ayetini yeniden hatırlayalım:
“Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”
(Fâtır, 35/45)
Bu ayet, Allah’ın insanları yaptıkları yüzünden hemen cezalandırmadığını bildirir. İnsanlar yanlış yapar, zulmeder, haksızlık eder ve buna rağmen yaşamlarını sürdürürler. Fakat bu durum, yapılanların doğru kabul edildiği anlamına gelmez.

Allah’ın mühlet vermesi, insanın kendi görevini ertelemesi için bir gerekçe değildir. İnsan, başkasının zulmü karşısında “Allah neden müdahale etmiyor?” diye sorarken, kendisine düşen sorumluluğu da düşünmelidir. Çünkü Allah’ın insanlara adalet, merhamet, paylaşma ve güç hazırlama gibi görevler vermesi, bu görevlerin yerine getirilmesini gerektirir.

Bir insanın veya toplumun uzun süre varlığını sürdürmesi, Allah’ın onların bütün davranışlarından razı olduğu anlamına gelmez. Bir yönetimin güçlü olması, adaletli olduğunu kanıtlamaz. Bir insanın zenginleşmesi, Allah katında üstünlüğünü göstermez. Aynı şekilde bir toplumun yoksulluk çekmesi veya zulme uğraması, onun mutlaka Allah tarafından cezalandırıldığını da göstermez.

Dünyada yaşanan olayların her birini ilahî ceza veya ödül olarak yorumlamak, insanın bilmediği bir konuda hüküm vermesine neden olabilir. Kur’an’ın bize verdiği ölçü, insanın kendi sorumluluğunu yerine getirmesi ve başkalarının hakkını gözetmesidir.

Savaşlarda Ölenler ve Dünyanın Seyirci Kalması
Müslümanların veya başka inançlara mensup insanların savaşlarda öldürülmesi, evlerinden edilmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılması, insanlığın ortak sorumluluğunu gündeme getirir. Bir çocuğun savaşta ölmesi, bir ailenin evini kaybetmesi veya bir toplumun yıllarca yoksulluk içinde yaşaması, yalnızca o insanların yaşadığı bir sorun olarak görülemez.

Bir insanın kendi ülkesinde veya toplumunda yaşanan haksızlığa karşı çıkması ne kadar önemliyse, başka bir yerde yaşanan zulmü de insanlık açısından önemsemesi gerekir. Kur’an’ın adalet ilkesi, insanın yalnızca kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaleti savunmasını gerektirmez.

Fakat dünyanın bütün devletlerini veya toplumlarını aynı sorumluluk düzeyinde değerlendirmek de doğru değildir. Devletlerin kararları, insanların imkânları ve sorumlulukları birbirinden farklıdır. Bir devletin savaşta aldığı kararlarla sıradan bir insanın sahip olduğu imkânlar aynı değildir. Bununla birlikte, herkes kendi gücü ve imkânı ölçüsünde zulme karşı tavır geliştirmekle sorumludur.

Kur’an’ın adalet çağrısı, insanın kendi çıkarını aşarak hakkı gözetmesini gerektirir. Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında sessiz kalmak, imkânı olduğu hâlde hiçbir çaba göstermemek veya yalnızca kendi grubunun acısını önemsemek, üzerinde düşünülmesi gereken tutumlardır.

Mazlumun Acısını Kendi Sorumluluğumuzdan Ayırmamak
Kur’an, insanın adalet sorumluluğunu ortaya koyarken mazlumun durumunu da göz önünde bulundurur. Bir insanın zulme uğraması, onun değersiz olduğu veya yaşadığı acının kendi suçu olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle mazlumun acısını açıklarken onu suçlamak, adalet anlayışını zedeler.

Özellikle savaşlarda ve yoksulluk içinde yaşayan insanların durumunu düşünürken, “Onlar neden böyle yaşıyor?” sorusunu yalnızca mağdurun üzerine yöneltmek doğru değildir. Asıl soruların arasında şunlar da bulunmalıdır: Bu insanlar hangi şartlarda bu duruma geldi? Kimler bu şartların oluşmasına katkıda bulundu? Hangi imkânlar kullanılmadı? Kimlerin sorumluluğu vardı? Adaletin sağlanması için neler yapılabilir?

Bu sorular, insanın yalnızca sonuçlara değil, sebeplere ve sorumluluklara da bakmasını sağlar. Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın olayları kendi çıkarı üzerinden değil, hak ve sorumluluk ölçüleriyle değerlendirmesini gerektirir.

Dünyadaki Acılar Karşısında Ne Yapmalıyız?
Buraya kadar anlattıklarımızı bir araya getirdiğimizde, dünyadaki açlık, yoksulluk ve zulüm karşısında insanın sorumluluğunun birden fazla boyutu olduğunu görüyoruz.

Öncelikle insan, kendisine verilen imkânları yalnızca kişisel çıkarları için kullanmamalıdır. İhtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli, paylaşma ve dayanışma sorumluluğunu yerine getirmelidir. Kur’an’ın mal ve ihtiyaç sahipleriyle ilgili ölçüleri, insanın sahip olduğu imkânların toplumsal sorumluluk doğurduğunu hatırlatır.

İkinci olarak toplumlar, kendilerini koruyacak güçleri hazırlamalıdır. Eğitim, bilim, üretim, ekonomi, sağlık ve savunma gibi alanlar, insanların güvenliği ve geleceği açısından önemlidir. Güçsüz bırakılan toplumların dış saldırılar ve baskılar karşısında daha kırılgan hâle gelebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Üçüncü olarak adalet, yalnızca kendi çıkarımızı koruduğumuzda savunacağımız bir ilke olmamalıdır. Kendi aleyhimize olsa bile adaleti gözetmek, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir sorumluluktur. İnsan, kendi toplumunun veya kendi grubunun çıkarlarını başkalarının hakkının önüne koymamalıdır.

Dördüncü olarak insan, Allah’ın mühlet vermesini kendi görevini terk etmek için bir gerekçe olarak görmemelidir. Dünyada her olayın hemen karşılık bulmaması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine insan, kendisine verilen süre içinde ne yaptığına ve hangi ölçülerle yaşadığına dikkat etmelidir.

Sonuç: Allah’ın Verdiği Görevi Kim Yerine Getirecek?
Dünyada neden açlık var, neden bazı insanlar büyük bir refah içinde yaşarken başkaları temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, neden Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı zulüm ve güçsüzlük içinde yaşıyor, neden masum insanlar öldürülürken dünya çoğu zaman seyirci kalıyor diye soruyoruz.

Bu soruların cevabını ararken Allah’ın adaletini ve hükmünü düşünmek elbette önemlidir. Fakat Kur’an’ın bize verdiği görevleri de unutmamalıyız. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca inanmalarını değil, adaleti ayakta tutmalarını, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmelerini, zulme karşı durmalarını ve kendilerini koruyacak gücü hazırlamalarını da bildirmiştir.

Bir toplumda ihtiyaç fazlası paylaşılmıyorsa, yoksulun hakkı gözetilmiyorsa, güçlü olan zayıfı eziyorsa, eğitim ve üretim ihmal ediliyorsa, savunma ve güvenlik sorumluluğu yerine getirilmiyorsa, bütün bu sorunları Allah’ın neden müdahale etmediği üzerinden açıklamak yanlış olur.

Allah’ın insanlara verdiği mühlet, insanın görevini ertelemesi için değildir. Fâtır 35/45 ayeti, Allah’ın insanları yaptıkları yüzünden hemen cezalandırmadığını bildirir. Bu gerçek, dünyada yaşanan olayın ilahî ceza olarak açıklanamayacağını ve insanların sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatır.

Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın yalnızca hakkını değil, başkalarının hakkını da gözetmesini gerektirir. İhtiyaç sahibinin malda hakkı varsa, bu hak gözetilmelidir. Adalet emrediliyorsa, kendi çıkarımıza dokunduğunda da adaleti savunmalıyız. Güç hazırlamak emrediliyorsa, toplumun güvenliğini ve geleceğini koruyacak imkânları geliştirmeliyiz.

Bütün bunlar yerine getirilmeden, dünyadaki adaletsizliklerin nedenini yalnızca Allah’ın müdahale etmemesinde aramak, kendi sorumluluğumuzu görmemize engel olur. Allah’ın adaletini sorgularken insanın kendi görevini de sorgulaması gerekir.

Bu nedenle soruyu biraz değiştirmeliyiz. Yalnızca “Allah neden izin veriyor?” demek yerine, “Allah’ın bize verdiği görevi biz ne kadar yerine getiriyoruz?” diye sormalıyız.

Çünkü dünyada açlık varsa, paylaşma ve adalet sorumluluğu vardır. Zulüm varsa, zulme karşı çıkma sorumluluğu vardır. Toplumlar güçsüz bırakılıyorsa, güç hazırlama ve kendini koruma sorumluluğu vardır. İnsanlar birbirlerinin hakkını çiğniyorsa, hakka riayet etme ve adaleti ayakta tutma sorumluluğu vardır.

Bunlar, Allah’ın insanlara verdiği görevlerdir. Bu görevlerin yerine getirilmesi, dünyadaki bütün sorunları kendiliğinden ortadan kaldıracak basit bir formül olarak görülmemelidir. Fakat bu sorumluluklar ihmal edildiğinde, insanların kendi elleriyle oluşturdukları haksızlıkların ve güçsüzlüklerin büyümesine katkıda bulunabilecekleri de unutulmamalıdır.

Kur’an’a göre yaşamak, yalnızca Müslüman olduğunu söylemekle tamamlanmaz. İnancın gerektirdiği adalet, paylaşım, hakka riayet, dayanışma ve sorumluluk hayatın içinde karşılık bulmalıdır. İnsan, Rabb’inin kendisine verdiği imkânları nasıl kullandığını sorgulamalıdır.

Dünyadaki mazlumların acısı karşısında Allah’ın adaletine güvenmek, insanın kendi sorumluluğunu bırakması anlamına gelmez. Aksine insan, gücü ölçüsünde adaleti savunmalı, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli ve zulme karşı durmalıdır. Ahiret hesabının varlığı, dünyadaki görevlerimizi ortadan kaldırmaz. Allah’ın nihai hükmü Rabb’imize aittir; bizim sorumluluğumuz ise bize verilen görevleri yerine getirmektir.

Asıl soru şudur: Allah’ın adaletini konuşurken, Allah’ın bize emrettiği adaleti hayatımıza ne kadar taşıyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  SİGORTANIN HER TÜRLÜSÜ HARAM MI? “Sigorta haramdır” sözüyle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat bu cümleyi duyduğumuzda hemen kabul etmek yeri...