İblis ve Biz
İnsanlık
Kadar Eski Bir Hikâye
Bazı
hikâyeler vardır; ne bir çağla sınırlıdır ne de bir topluma aittir. Onlar,
insan var oldukça var olan, insan nefes aldıkça diri kalan hikâyelerdir.
İblis’in hikâyesi de böyledir. Onu sadece “ilk isyan eden varlık” olarak
okumak, meseleyi fazlasıyla daraltmak olur. Çünkü Kur’an’da anlatılan İblis,
yalnızca geçmişte yaşanmış bir figür değildir; bugün hâlâ insanın karar
anlarında hazır bulunan, zaaflarına dokunan, iç sesine karışan bir hakikattir.
Bu yüzden
“İblis ve Biz” dediğimizde, aslında iki ayrı özneyi yan yana getirmiyoruz. Aynı
hikâyenin iki yüzünü konuşuyoruz. İblis, insanın karşısında duran bir düşman
olduğu kadar, insanın içindeki eğilimleri de açığa çıkaran bir aynadır.
Kur’an’ın İblis anlatımı, korku üretmek için değil; farkındalık kazandırmak
içindir. Çünkü fark edilmeyen düşman, en tehlikeli olandır.
Kur’an,
İblis’i bir masal kahramanı gibi sunmaz. Onu olağanüstü güçlerle donatıp insanı
çaresiz göstermez. Tam tersine, İblis anlatısı boyunca insanın iradesine,
aklına ve sorumluluğuna sürekli vurgu yapılır. Bu da bize şunu öğretir:
İblis’in asıl gücü, insanın zayıflıklarını kullanabilmesidir; yoksa insana
zorla hükmetmesi değildir.
Secde
Emri: İtaat mi, İmtihan mı?
İblis darb-ı
meselinin merkezinde, Kur’an’da defalarca tekrarlanan bir sahne vardır: Âdem’e
secde emri. Bu tekrar, olayın sıradan olmadığını gösterir. Allah, bu sahneyi
farklı surelerde, farklı bağlamlarla anlatır; çünkü mesele sadece İblis’in
isyanı değil, insanın sınavıdır.
Araf
Suresi’nde bu sahne şöyle aktarılır:
“Andolsun
sizi yarattık, sonra size şekil verdik; sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’
dedik. İblis hariç hepsi secde etti. O, secde edenlerden olmadı.” (Araf, 7/11)
Burada dikkat
edilmesi gereken ilk nokta şudur: Secde emri, Âdem’in şahsına değil, Allah’ın
emrine itaat testidir. Yani mesele Âdem değildir; mesele emirdir. İblis’in
yanılgısı da tam burada başlar. O, emri değil, emrin muhatabını merkeze alır.
Allah,
İblis’e neden secde etmediğini sorduğunda aldığı cevap, insanlık tarihindeki en
tehlikeli cümlelerden biridir:
“Ben ondan
hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Araf, 7/12)
Bu cümlede
açık bir isyan olduğu kadar, son derece “mantıklı” görünen bir gerekçe de
vardır. İblis, Allah’a “isyan ediyorum” demez. O, kendince bir kıyas yapar.
Ateşi çamurdan üstün görür, yaratılış maddesini değer ölçütü hâline getirir.
İşte bu noktada kibir, akıl kılığına bürünür.
Bugün insanın
düştüğü pek çok hata da benzer bir zihinsel süreçle ortaya çıkar. İnsan çoğu
zaman yanlış yaptığını bilerek değil, yaptığı yanlışı doğru sandığı için yoldan
çıkar. “Ben haklıyım.”, “Benim şartlarım farklı.”, “Benim niyetim temiz.” gibi
cümleler, modern dünyanın İblisvari savunmalarıdır.
Kibir:
İsyanın Görünmeyen Kökü
İblis’in
secde etmeyişi, sadece bir emre karşı gelme değildir. Bu, kibirin Allah’a karşı
açtığı ilk cephedir. Kibir, insanı (ve İblis’i) Allah’ın hükmü karşısında kendi
hükmünü üstün görmeye iter. Kur’an, kibri bu yüzden sadece bir ahlaki zaaf
değil, itikadi bir tehlike olarak ele alır.
Sad
Suresi’nde bu durum daha açık ifade edilir:
“(Allah)
buyurdu ki: ‘Ey İblis! Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan
nedir? Kibir mi gösterdin, yoksa yücelerden mi oldun?’”
(Sad, 38/75)
Bu ayet,
kibirin iki yüzünü ortaya koyar: Kendini büyük görmek ve Allah’ın takdirini
küçümsemek. İblis, kendisini üstün gördüğü için değil; Allah’ın tercihini
sorguladığı için düşer. Bu çok ince ama çok hayati bir ayrımdır.
İnsan da
benzer bir noktada sınanır. Hayatta başına gelen olayları, kendisine verilen
rolleri, karşılaştığı insanları sürekli sorgulayan; “Neden ben?”, “Bu bana
yakışmaz.”, “Ben daha fazlasını hak ediyorum.” diyen bir zihin, farkında
olmadan İblis’in düştüğü yere yaklaşır. Çünkü bu soruların merkezinde çoğu
zaman Allah’a güven değil, benlik vardır.
Kovuluş ve
Mühlet: Bitmeyen Mücadele Başlıyor
İblis’in
isyanı karşılıksız kalmaz. Allah onu rahmetinden kovar. Ancak hikâye burada
bitmez. Asıl dikkat çekici olan, İblis’in bu noktadan sonra sergilediği
tutumdur. O, hatasını kabul edip bağışlanma dilemez. Bunun yerine, mühlet
ister.
“(İblis) dedi
ki: ‘Öyleyse, insanların diriltilecekleri güne kadar bana süre ver.’”
(Araf, 7/14)
Bu talep
kabul edilir. Ama bu kabul, İblis’e verilmiş bir ayrıcalık değildir. Bu, insan
için devam edecek imtihanın şartlarının ilanıdır. İblis’in varlığı, insanın
özgür iradesini anlamlı kılan unsurlardan biridir. Eğer karşı seçenek
olmasaydı, doğruyu seçmenin bir değeri de olmazdı.
İblis bu
mühletle birlikte niyetini açıkça ilan eder:
“Dedi ki:
‘Madem beni azdırdın, ben de onlar için senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.’”
(Araf, 7/16)
Bu cümle çok
çarpıcıdır. İblis, insanları saptırmak için bataklıkların başında bekleyeceğini
söylemez. Dosdoğru yolun üzerinde duracağını söyler. Yani dinin, ahlakın,
iyiliğin yanına konuşlanır. İşte bu yüzden İblis’in tuzakları kaba ve ilkel
değil; ince, süslü ve ikna edicidir.
Dosdoğru
Yol Üzerindeki Tehlike
İblis’in en
büyük stratejisi, insanı dinden tamamen koparmak değildir. Onu biraz eğmek,
biraz gevşetmek, biraz erteletmek yeterlidir. “Sonra yaparsın.”, “Şimdi sırası
değil.”, “Bu kadar da abartma.” gibi cümleler, dosdoğru yol üzerindeki en
yaygın engellerdir.
Kur’an’da
İblis’in insanlara yaklaşma biçimi şöyle anlatılır:
“Sonra onlara
önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.”
(Araf, 7/17)
Bu ifade,
İblis’in saldırısının çok yönlü olduğunu gösterir. Sadece günahla değil; bazen
aşırı dindarlık kisvesiyle, bazen korkuyla, bazen de umutla yaklaşır. İnsanı
Allah’tan uzaklaştıran şey her zaman kötülük değildir. Bazen ölçüsüzlük de aynı
sonucu doğurur.
Vesvese:
İblis’in En Sessiz Silahı
İblis’in
insanla mücadelesinde kullandığı en etkili yöntem, bağırmak ya da zorlamak
değildir. Onun silahı sessizdir, fark edilmez ve çoğu zaman insanın kendi sesi
zannedilir. Kur’an bu yöntemi tek bir kelimeyle anlatır: vesvese.
Vesvese,
yüksek sesle söylenen bir emir değildir. O, kalbin kenarından geçen bir
düşünce, zihnin arka planında beliren bir ihtimaldir. İnsan çoğu zaman bu
düşüncenin nereden geldiğini sorgulamaz. Çünkü vesvese, “yabancı” gibi
konuşmaz; tanıdık bir dille gelir. İnsanın kendi aklına, kendi mantığına, kendi
arzularına benzeyerek yaklaşır.
Kur’an’da bu
durum şöyle ifade edilir:
“Şeytan,
onların kalplerine vesvese verir.”
(Nâs, 114/5)
Burada dikkat
edilmesi gereken nokta şudur: Vesvese kalbe atılır, ama karar akılda verilir.
Yani İblis, insanın iradesini devre dışı bırakmaz. O sadece bir ihtimal
fısıldar. Kabul etmek ya da reddetmek insana aittir. Bu yüzden vesvese, insanın
sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; tam tersine onu görünür kılar.
Günlük
hayatta bunu çok net yaşarız. Bir yanlış yapmadan önce zihnimizden geçen
“Acaba?” cümlesi, çoğu zaman vesvesenin ilk adımıdır. “Bir kereden bir şey
olmaz.”, “Kimseye zararım yok.”, “Herkes böyle yapıyor.” gibi cümleler,
İblis’in en sık kullandığı dil kalıplarıdır. Bu cümlelerin ortak özelliği
şudur: Yanlışı doğrudan savunmazlar; yanlışı normalleştirirler.
“Süsleme”
Sanatı: Kötülüğün Estetiği
İblis,
kötülüğü çıplak hâliyle sunmaz. Çünkü insan fıtratı, apaçık kötülükten ürker.
Bu yüzden İblis, kötülüğü süsler. Kur’an bu yöntemi çok çarpıcı bir ifadeyle
anlatır:
“Yeryüzünde
onlara yaptıklarını mutlaka süsleyeceğim.” (Hicr, 15/39)
Süsleme,
gerçeğin üzerini örtmek değildir; gerçeği cazip hâle getirmektir. Yanlış hâlâ
yanlıştır, ama artık çirkin görünmez. Günah hâlâ günahtır, ama artık
utandırmaz. İşte bu noktada insan, tehlikenin farkına varamaz.
Modern
dünyada bu süsleme daha örtük ve fark edilmesi zor bir hâl almıştır. Eskiden
haram denilen şeyler bugün “özgürlük”, “kişisel tercih” ya da “kendini ifade
etme” başlığı altında sunulmaktadır. Zulüm “güçlü olmak”, bencillik “kendini
sevmek”, israf “konfor” olarak pazarlanmaktadır. İblis, çağın dilini çok iyi
kullanır.
Kur’an bu
durumu şöyle açıklar:
“Şeytan,
onlara yaptıklarını güzel gösterdi.”
(En’âm, 6/43)
Buradaki
“güzel gösterme”, estetik bir güzellikten ziyade zihinsel bir makyajdır. İnsan,
yanlış yaptığını bilse bile, bunu kendi içinde meşrulaştıracak bir gerekçe
bulur. Bu gerekçe bulunduğu anda, vicdan susturulmuş olur.
Sebe
Suresi ve “Hükümranlık” Yanılgısı
Kur’an’da
İblis’le ilgili en çok yanlış anlaşılan ayetlerden biri Sebe Suresi 20.
ayettir:
“Andolsun ki
İblis, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı da, iman eden bir grup dışında
ona uydular.”
Bu ayet,
yüzeysel okunduğunda sanki İblis’in insan üzerinde mutlak bir gücü varmış gibi
algılanabilir. Oysa ayetin vurgusu tam tersinedir. İblis’in “zannı” doğru
çıkmıştır; çünkü insanlar kendi iradeleriyle onun çağrısına uymuştur.
Bir sonraki
ayet bu durumu netleştirir:
“Oysa
İblis’in onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu.”
(Sebe, 34/21)
Bu ayet,
meselenin merkezine insan iradesini koyar. İblis’in hükümranlığı, zorla kurulan
bir egemenlik değildir. O, davet eder; insan kabul eder. İblis, kapıyı çalar;
insan açar. Bu yüzden Kur’an’da İblis hiçbir zaman “zorlayıcı” bir figür olarak
sunulmaz.
Bu gerçek,
insan için hem ağır bir sorumluluk hem de büyük bir umuttur. Çünkü zorlanmayan
bir insan, her zaman geri dönebilir. Vesveseye kapılmış bir kalp, fark ettiği
anda yönünü değiştirebilir. İblis’in gücü, insanın farkındalığıyla sınırlıdır.
İblis’in
En Büyük Başarısı: Görünmezlik
İblis’in
insan üzerindeki en büyük başarısı, kendisini görünmez kılmasıdır. İnsan çoğu
zaman yanlışlarını dış etkenlere bağlamak ister: çevre, şartlar, insanlar,
sistem… Ama Kur’an, insanın asıl mücadelesinin içerde olduğunu söyler.
İblis,
insanın iç sesi gibi konuşur. Bu yüzden onu ayırt etmek zordur. Çünkü vesvese,
“Ben” diliyle gelir. “Ben bunu hak ediyorum.”, “Benim durumum farklı.”, “Ben
kötü biri değilim.” Bu cümleler, insanı rahatlatır ama aynı zamanda uyutur.
Kur’an, bu
uyutma hâlini şöyle ifade eder:
“Şeytan
onlara yaptıklarını süslü gösterdi ve onları yoldan alıkoydu.”
(Neml, 27/24)
Yoldan
alıkoymak, bir anda saptırmak değildir. Bu, yavaşlatmak, geciktirmek,
önemsizleştirmek demektir. İnsan, hâlâ doğru yolda olduğunu zanneder ama artık
yürümüyordur.
Günlük
Hayatta İblis: Küçük Tavizlerin Büyük Sonuçları
İblis, insanı
bir gecede değiştirmez. O, küçük tavizlerle çalışır. Küçük ihmaller, küçük
susmalar, küçük meşrulaştırmalar… Bu küçük adımlar zamanla büyük bir mesafeye
dönüşür.
Bir yalan
söylenir, “zararsız” denir. Bir haksızlık yapılır, “mecbur kaldım” denir. Bir
emanet zedelenir, “herkes böyle” denir. İşte bu “herkes” kelimesi, İblis’in en
sevdiği kelimelerden biridir. Çünkü sorumluluğu bireyden alır, kalabalığa
yayar.
Kur’an bu
psikolojiyi çok net teşhis eder:
“Onların
çoğu, ancak zanna uyar.” (Yunus, 10/36)
Zan, bilgi
değildir. Ama rahatlatıcıdır. İnsan zanna tutunduğunda, hesap vermekten
kaçınır. Oysa iman, zanla değil; bilinçle yürür.
İnsanın En
Güçlü Kalkanı: Farkındalık ve Sığınma
Kur’an,
İblis’i anlatırken insanı korkutmayı değil, uyandırmayı hedefler. Çünkü
farkında olan bir insan, vesveseye teslim olmaz. Bu yüzden Kur’an, İblis’ten
bahsederken hemen ardından bir çıkış yolu da gösterir:
“Eğer
şeytandan bir vesvese sana dokunursa, hemen Allah’a sığın.” (Araf, 7/200)
Bu ayet,
mücadelenin pratik yolunu öğretir. Vesvese geldiğinde panik yok, inkâr yok,
bastırma yok. Sadece yön değiştirme var. Allah’a yönelmek, vesveseyi susturur.
Çünkü İblis, Allah’ın adının anıldığı yerde barınamaz.
Ama burada
çok önemli bir nokta vardır: Allah’a sığınmak, sadece sözle değil; bilinçle
olur. İnsan neye sığındığını bilmeli, neden sığındığını fark etmelidir. Aksi
hâlde dua da bir alışkanlığa dönüşür.
Burada
Duruyoruz
Bu bölümde
şunları konuştuk:
- Vesvese psikolojisi
- Kötülüğün süslenmesi
- Sebe 20 ve irade meselesi
- İblis’in görünmezliği
- Günlük hayattaki küçük tuzaklar
İBLİS VE BİZ
Kadim Bir Hikâyenin
İçimizdeki Yankısı
Kıyamet Günü:
İblis’in Büyük İtirafı
Kur’an’da
İblis’in hikâyesinin en çarpıcı sahnelerinden biri, kıyamet gününde geçen bir
konuşmadır. Bu sahne, bütün mazeretleri yerle bir eden, insanın sorumluluğunu
çıplak hâliyle ortaya koyan bir yüzleşmedir. İbrahim Suresi’nde anlatılan bu
sahne, aslında insanın kendi kendine yaptığı savunmaların da sonudur.
“İş
bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah size hak olanı vaat etti, ben de
size vaat ettim ama size yalan söyledim. Zaten benim sizin üzerinizde bir
zorlayıcı gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. O hâlde
beni kınamayın, kendinizi kınayın.’” (İbrahim, 14/22)
Bu ayet,
İblis’in bütün stratejisini tek bir cümlede ifşa eder: “Ben sadece çağırdım.”
Zorlama yok.
Baskı yok. Mecburiyet yok. Sadece bir davet.
İnsanın bu
sahnede söyleyecek bir sözü kalmaz. Çünkü bütün hayatı boyunca “Şeytan
yaptırdı.” diyerek ertelediği yüzleşme, burada geri dönülmez biçimde önüne
konur. İblis, insanın günah ortağı değil; imtihan aracıdır. Sorumluluk, tercihi
yapanındır.
Bu sahne bize
çok ağır ama çok gerekli bir gerçeği öğretir: İnsan, hatalarının bedelini
başkasına ödetemez. Ne İblis’e, ne kadere, ne şartlara… Kur’an, insanı yetişkin
bir bilinçle muhatap alır. Bahane üreten değil, hesap veren bir varlık olarak
görür.
İblis’in En
Büyük Yalanı: “Ben Yaptırdım”
İblis’in
insanlara fısıldadığı en büyük yalanlardan biri şudur: “Bu senin elinde değil.”
Oysa
Kur’an’ın en temel vurgularından biri, insanın tercih yeteneğidir. İblis,
insanı zincire vurmaz; sadece yön tabelalarını değiştirir. Yol hâlâ oradadır,
ama işaretler karışmıştır.
Bu yüzden
Kur’an, İblis’i anlatırken onun gücünü sürekli sınırlar:
“Şüphesiz ki
kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42)
Bu ayet,
İblis’in yetki sınırını çizer. Allah’a yönelen, bilinçli yaşayan, farkında olan
bir insan üzerinde İblis’in etkisi yoktur. O, ancak boşlukları sever. İhmal
edilen kalplerde dolaşır. Bilinçsizliğin olduğu yerde sesini yükseltir.
İnsan çoğu
zaman bu boşlukları fark etmez. Günlük hayatın koşturmacası, geçim derdi,
ilişkiler, hedefler… Derken insan, kendi iç dünyasını ihmal eder. İşte İblis
için en uygun zemin burasıdır. Çünkü ihmal edilen her alan, başkasının
müdahalesine açıktır.
Sorumluluk:
Kaçınılmaz Gerçek
Kur’an’ın
insan tasavvurunda sorumluluk çok merkezi bir yerde durur. İnsan, irade sahibi
olduğu için hesaba çekilecektir. Eğer insan, iradesiz olsaydı, ne vahyin ne de
hesabın bir anlamı kalırdı.
Bu yüzden
Kur’an açıkça şunu söyler:
“Kim doğru
yola gelirse, kendi lehine gelir; kim saparsa, kendi aleyhine sapar.” (İsrâ,
17/15)
Bu ayet,
kurtuluşun da helakin de bireysel olduğunu ilan eder. Kimse kimsenin yerine
inanmaz, kimse kimsenin yerine günah işlemez. İblis de bu zincirin dışında
değildir. O, sadece bir etkendir; belirleyici olan insanın cevabıdır.
Bu noktada
çok önemli bir ayrım vardır: Etki ile sorumluluk aynı şey değildir. İnsan,
birçok etkene maruz kalabilir. Ama tercih, her zaman insana aittir. Kur’an,
insanı bu yüzden sürekli düşünmeye çağırır. “Aklınızı kullanmıyor musunuz?”,
“Düşünmez misiniz?” soruları, insanı uyandırmak içindir.
İblis ve Umut
Arasındaki İnce Çizgi İblis’in en tehlikeli hamlelerinden biri de insanı
umutsuzluğa sürüklemektir. “Artık çok geç.”, “Sen zaten bittin.”, “Bu saatten
sonra dönsen ne olur?” gibi cümleler, günah kadar yıkıcıdır. Çünkü insanı
tevbeden uzaklaştırır. Oysa Kur’an, umudu asla kapatmaz:
“Ey
kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer,
39/53)
Bu ayet,
İblis’in kurduğu en büyük tuzağı bozar. Çünkü İblis, insanın Allah’la bağını
koparmak ister. Umutsuzluk, bu kopuşun en kestirme yoludur. İnsan, Allah’ın
merhametine güvenmediği anda savunmasız kalır.
Tevbe,
İblis’in hiç sahip olmadığı bir kapıdır. Çünkü İblis, hatasında ısrar etti.
İnsan ise dönebilir. İşte bu fark, insanı İblis’ten ayıran en büyük farktır.
İnsan düşebilir ama kalkabilir. İblis düştü ve kalkmayı reddetti.
Mücadele
Nasıl Kazanılır?
Kur’an,
İblis’le mücadelenin teorisini anlattığı kadar pratiğini de öğretir. Bu
mücadele, olağanüstü ritüellerle değil; bilinçli bir hayatla kazanılır.
Birincisi:
Allah’la bağ
Allah’ı
unutan bir kalp, her sese açıktır. Ama Allah’ı anan bir kalp, ayıklama yapar.
Her düşünceye teslim olmaz.
“Kalpler
ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)
İkincisi:
Bilgi ve farkındalık
Bilgisizce
yapılan ibadet bile zamanla şekle dönüşür. Ama bilinçli bir iman, insanı diri
tutar. İblis, cahil cesaretini sever.
Üçüncüsü:
Salih çevre
İnsan yalnız
kaldığında, iç sesiyle baş başa kalır. O ses her zaman masum değildir. Kur’an,
bu yüzden insanı yalnız bırakmaz; topluluk bilinci oluşturur.
Dördüncüsü:
Sürekli muhasebe
İnsan kendini
hesaba çekmezse, hesap günü zorlanır. Günlük küçük muhasebeler, büyük
savrulmaları engeller.
Bitmeyen
Mücadele, Bitmeyen Umut
İblis’le
insan arasındaki mücadele, kıyamete kadar sürecek bir mücadeledir. Bu,
kazanılıp bitirilecek bir savaş değil; her gün yeniden verilen bir karardır.
Bir bakışta, bir niyette, bir sözde…
Ama Kur’an,
bu mücadeleyi anlatırken insanı korkuyla baş başa bırakmaz. Çünkü Allah, insanı
yalnız bırakmamıştır. Vahiy, akıl, vicdan ve tevbe kapısı; hepsi insanın
yanındadır.
“Şüphesiz
Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Nahl, 16/128)
Bu
beraberlik, İblis’in asla sahip olamayacağı bir destektir. İblis ne kadar plan
yaparsa yapsın, Allah’a yönelen bir kalbin karşısında çaresizdir.
Son Söz
Yerine
“İblis ve Biz”
meselesi, korku üretmek için anlatılan bir hikâye değildir. Bu, uyanık kalmak
için anlatılan bir gerçektir. İblis’i tanımak, onun yöntemlerini bilmek ve en
önemlisi kendimizi tanımak…
İnsan,
zaaflarını bildiği ölçüde güçlüdür. İblis’i düşman olarak görmek kadar, onu
bahane yapmamak da gerekir. Çünkü gerçek mücadele, insanın kendi içindedir.
Ve belki de
en önemli cümle şudur:
İblis, insanı
yoldan çıkarmak için vardır; ama insan, doğruyu seçebilsin diye yaratılmıştır.