KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

Hangi Hadis Tartışılıyor?
Bu bölümde eleştiri konusu olan hadis şudur: Nebi Muhammed’e atfedilen rivayette şöyle denir:

“Müflis kimdir, biliyor musunuz?... (devamında) Kıyamet gününde kişinin sevapları hak sahiplerine verilir; sevapları biterse onların günahları ona yüklenir.”
Sahih Müslim, Birr ve Sıla, hadis no: 2581 (bazı baskılarda 6579 olarak da numaralandırılır.)

Bu anlatımın özü şudur: Sevap transferi ve günah aktarımı ile hakların ödenmesi
Biz bu anlatımı, Kur’an merkezli olarak değerlendireceğiz. Amaç reddetmek ya da kabul etmek değil; Kur’an ile uyumunu test etmektir.

Temel İlke: Günah Aktarımı Yoktur
Kur’an bu konuda çok net bir sınır koyar:
“Hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm,6/164)

“Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”
(İsrâ,17/15)

Günah aktarımı: Bir kişinin işlediği günahın başka birine yüklenmesi. Bu ayetler, genel ve istisnasız bir ilke ortaya koyar: Günah bireyseldir ve aktarılmaz.

Hadiste ise açıkça şu söylenir: “Başkalarının günahları bu kişiye yüklenir.”
Bu noktada doğrudan bir problem ortaya çıkar: Kur’an genel bir ilke koyarken, hadis bu ilkenin dışına çıkan bir senaryo anlatır.

Hesap Sistemi: Herkes Kendi Amelini Görür.
Kur’an, hesap gününü şöyle açıklar: “Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl,99/7-8)
Doğrudan karşılık: Yapılan fiilin doğrudan sonucunun görülmesi. Bu ayette dikkat çeken nokta şudur: Herkes kendi yaptığını görür. Başkasının yaptığıyla yargılanmaz.

Hadiste ise sistem farklıdır: Kendi sevapların başkasına verilir. Başkasının günahı sana yüklenir.

Bu iki anlatım arasında yöntem farkı vardır:

  • Kur’an → doğrudan bireysel karşılık
  • Hadis → transfer mekanizması

Adalet Anlayışı: İlahi Sistem Nasıl Kuruluyor?
Kur’an adalet sistemini şöyle tanımlar:
“Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez…”
(Enbiyâ, 21/47)

Adalet terazisi: Herkesin hakkının eksiksiz verildiği sistem. Bu ayet, şunu garanti eder: Kimseye haksızlık yapılmaz. Kimse başkasının yükünü taşımaz.

Şimdi şu soruyu soralım:Birinin günahının başka birine yüklenmesi, ilk bakışta neye benzer? Cevap: Yük aktarımı
Bu durum, ayetteki “kimseye haksızlık edilmez” ifadesiyle tartışmalı bir ilişki kurar. Çünkü: Günahı işleyen, bir başkası. Yükü çeken, başka biri.  Bu da Kur’an’daki doğrudan sorumluluk ilkesiyle gerilim oluşturur.

Kur’an’da Hak İhlali Nasıl Ele Alınır?
Kur’an, hak ihlallerini anlatırken “transfer” dili kullanmaz. Bunun yerine şu kavramları kullanır: Zulüm… Eksiltme… Haksızlık…
Örnek:
“Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanlara eşyalarını eksik vermeyin…”
(A‘râf, 7/85)
Eksiltme: Hakkı doğrudan azaltma. Bu ayette çözüm şudur: Hakkı eksik vermek yanlış. Doğru olanı tam vermektir.
Ama hadisteki sistem: Eksik verilen hak, sevap transferiyle telafi edilir. Kur’an’da ise böyle bir mekanizma yoktur.

Şirk Vurgusu: Öncelik Nedir?
Kur’an’ın en sert uyarısı şu konudadır:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz…”
(Nisâ, 4/48)

Şirk: Allah’ın otoritesine ortak tanımak. Bu ayet, öncelik sırasını açıkça belirler:En büyük ve kritik mesele Şirk!
Hadiste ise odak noktası değişir: İnsanlar arası haklar, merkezi konu hâline gelir. Bu durum şu soruyu doğurur: Kur’an’ın merkezine koyduğu konu ile hadisin vurgusu aynı mı?

Sonuç: Kur’an Merkezli Değerlendirme
Bu analizden çıkan sonuçları net şekilde sıralayalım:

  1. Kur’an’da günah aktarımı yoktur
  2. Herkes kendi yaptığından sorumludur
  3. Hesap sistemi bireysel karşılık üzerine kuruludur
  4. Şirk en büyük ve belirleyici günahtır

Buna karşılık ilgili hadiste: Sevap transferi vardır. Günah yükleme vardır. Haklar bu mekanizma ile ödenir. Bu nedenle şu tespit yapılır: Hadiste anlatılan sistem, Kur’an’daki bireysel sorumluluk ilkesiyle tam örtüşmez.
Son söz olarak: Kur’an, açık ve temel ilkeler koyar. Bu ilkelerle uyuşmayan her anlatım, yeniden düşünülmek zorundadır.

  

ALLAH’IN KESİLMESİNİ EMRETTİĞİ İNEK: KAVRAM VE KISSA

 ALLAH’IN KESİLMESİNİ EMRETTİĞİ İNEK: KAVRAM VE KISSA

Hayatın içinde bazen küçük detaylar, büyük dersler içerir. Allah’ın Musa kavmi aracılığıyla verdiği emirlerden biri de “ineğin kesilmesi” olayıdır. İlk bakışta garip ve anlaşılmaz gelebilir; ama Kur’an’ı bütüncül düşündüğümüzde bu olayın insanın nefsini, algısını ve diriliş bilincini test eden derin bir hikmet taşıdığını görürüz.

Öncelikle burada “inek” kavramını anlamak gerekiyor. Bu inek sıradan bir hayvan değildir; insanın yaratılış sebebinden uzaklaşmasını, dünya zevklerine kapılmasını ve Allah’ı unutarak putlaştırmayı temsil eden bir semboldür. Musa kavmi, Allah’ın vahyi doğrultusunda Samiri’nin öncülüğünde yapılan buzağı heykeline tapmış, bununla da manevi bir körlüğe düşmüşlerdir.

Olay şöyle gelişir: Musa, halktan Allah’ın istediği şeyi anlamalarını ister. Halk ise “İneğin niteliklerini açıklayın” diyerek somut detay ister. Allah, cevabı verir:
“O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç bir sığır olmalı, bakanların içini ferahlatan sarı bir inek”
(Bakara, 2/68-69).
Buradaki sarı renk, halkın gözüne hoş gelen ve dikkatini çeken bir simge olarak verilir; ama asıl amaç, insanın manevi körlüğünü gidermek ve neyin gerçek olduğunu fark ettirmektir.
Halkın soruları, aslında kendi algılarını ve alışkanlıklarını sorgulama isteksizliğini gösterir:
“Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzer, inşallah doğruyu buluruz”
(Bakara, 2/70).

İnsan, hakikati çoğu zaman somut ve hazır örnekler üzerinden kavramak ister; oysa manevi bilinç, soyut düşünmeyi ve sabrı gerektiren bir gelişim sürecidir. Nebi Musa da kavminin anlayabileceği bir dille, sembolik ve eğitici bir üslupla Allah’ın mesajını iletmiş; onları buzağıya yönelmekten vazgeçirerek yalnızca Allah’a kulluğa çağırmıştır. Bu bağlamda Kur’an’da geçen “inek kesme” emri, fiziksel bir eylemden çok, putlaştırılan nesneyle kurulan yanlış bağı koparmayı, sevgi ve saygının hak etmeyen varlıklara yöneltilmesinden vazgeçmeyi simgeleyen bir mesaj olarak değerlendirilebilir.

İnsan yaratılış amacından uzaklaşıp Allah ile olan bağını zayıflattığında, hakikati algılama yeteneği de körelir. Gözleri görür ama ibret alamaz, kulakları işitir ama gerçeği kavrayamaz, kalbi hisseder ama hakikate karşı duyarsızlaşır. Kur’an bu durumu manevi bir ölüm olarak tasvir eder; Bakara Suresi 2/171. ayette, gerçeği duymayan ve anlamayan kimseler sağır, dilsiz ve kör kimselere benzetilerek bu manevi körlüğe dikkat çekilir.
Bu noktada, kavramların açıklanması çok önemlidir:

  • Ölü (birinci anlam): Hayati fonksiyonlarını yitirmiş, bir daha dünya hayatına dönmeyecek olan varlık. Örneğin, normal ölüm ve defin ile ilgili ayetler:
     “Sizden birinize ölüm gelip çattığında vasiyet bırakması farz kılındı”
    (Bakara, 2/180).
  • Ölü (ikinci anlam): Dünya hayatında Allah’ı unutarak, vahyin kontrolünden çıkarak manevi olarak ölü hâle gelmiş insan. Gözleri, kulakları ve kalbi işlevsizdir; nefsin ve tutkuların esiri olmuştur.

Musa kavmi ve Samiri olayı, ikinci anlamda “manevi ölüm” kavramını anlamak için örnektir. Halk, Samiri’nin önderliğinde yaptıkları buzağı heykeline taparak, manevi olarak ölü hâle gelmiştir. Allah’ın kesmelerini emrettiği inek, halkın putlaştırdığı nesneden vazgeçmesini, sevgiyi ve saygıyı Allah’a yöneltmesini sembolize eder (Bakara, 2/71).

Günlük hayatta da buna benzer durumlar yaşanabilir: Bir insan, sahip olduğu güç, mal veya konumla kendini ön plana çıkarır ve Allah’ı unutur. Tıpkı Musa kavminin buzağıya tapması gibi, değerini yanlış yere verir. Burada ders açıktır: Gerçek değer, yaratanın iradesine uygun kullanmaktır.

Samiri ve Buzağı Heykeli: Manevi Körlük ve Diriliş
Musa kavminin yaşadığı olay, sadece bir hayvanın kesilmesi meselesi değildir; manevi körlük ve diriliş bilinci ile doğrudan ilgilidir. Samiri, halkın desteğini alarak altından bir buzağı heykeli yapar ve halk bu buzağıya tapar. Bu, onların dünya zevklerine kapılarak Allah’ı unuttuklarını, manevi olarak ölü olduklarını gösterir (Bakara, 2/73).

Buradaki kritik nokta, manevi ölümün nasıl oluştuğudur. İnsan, yaratılış gayesini unutup Allah’tan uzaklaşırsa, gözleri görür ama fark etmez, kulakları işitir ama anlamaz, kalbi işlevsiz hâle gelir. Tıpkı Samiri ve Musa kavmi gibi: halk, altından yapılmış bir heykeli ilahlaştırmış ve buzağıya tapmıştır. Bu, onların manevi olarak “ölü” hâline gelmesine sebep olmuştur.

Musa, halktan Allah’ın istediği şeyi anlamalarını ister ve Allah onlara cevabı verir:
“O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir; ne pek geçkin ne de pek genç, ikisi arası dinç bir sığırdır; bakanların içini ferahlatan sarı bir inektir”
(Bakara, 2/71).
Burada önemli olan, halkın somut ve anlaşılır bir örnekle doğruya yönlendirilmesidir. Samiri ve halkın yanlışlığı, buzağıya tapmak ve Allah’ı unutmaktır. Nebi Musa, sabır ve hikmetle onları Allah’a yönlendirir. Halk, kesme emriyle buzağıyı ait olduğu yere koyar; yani Allah’a tapmayı öğrenir. Böylece, manevi körlükten çıkıp diriliş bilincine erişirler.

Bu olayın bir diğer boyutu da Nebi Salih’in kavmi ile paralelliktir. Salih kavmi deveyi kesip putlaştırmaya kalkar, ama bu yanlış yol onları helak eder (Şuara, 154-158).

Fark şudur: Nebi Musa’nın kavmi, Allah’ın rehberliğine uyarak buzağıyı hak ettiği konuma indirir; Nebi Salih’in kavmi ise bunu başaramaz. Buradan çıkarılacak ders, yaratılmış varlıklara hak ettikleri değeri vermek ve kulluğu yalnızca Allah’a yöneltmektir.

Manevi ölüm ve diriliş arasındaki farkı anlamak için, günlük hayattan örnekler verilebilir:

  • Bir kişi, sahip olduğu malı sadece gösteriş ve kibir için kullanıyorsa, manevi olarak ölüdür.
  • Aynı kişi, malını Allah’ın rızasına uygun şekilde kullanır, başkalarına yardım eder ve Allah’a şükrederse, manevi olarak diridir.

Kur’an, ölülerin diriltilmesini bu bağlamda açıklar:
“Buna (cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun; böylece Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki akıllanasınız”
(Bakara, 2/73).
Burada ölü, manevi anlamda ölüdür; dirilme ise vahye uyum ve Allah’a yönelme bilincidir.

Özetle, Allah’ın kesilmesini emrettiği inek, sadece bir fiziksel varlık değildir; halkın yanlış yönlendirilmiş sevgisi ve tapınmasını düzeltmek için bir araçtır. Musa kavmi, buzağıyı ait olduğu yere koyarak, Allah’a yönelmeyi öğrenmiş ve manevi olarak dirilmiştir.

Diriliş ve Ölüm Kavramları: Hazreti İsa ve Hazreti İbrahim Örnekleri
Kur’an’da ölü kelimesi iki anlamda kullanıldığını hatırlayalım. Biyolojik ölümle ilgili ayetler:

“Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen bir tarzda vasiyette bulunması size yazıldı.”
(Bakara, 2/180)

"Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye tekrar dünya hayatı imkânsızdır; hiç şüphesiz onlar bir daha geri dönmeyeceklerdir." (Enbiyâ, 21/95)

Buna karşılık, Nebi İsa ile ilgili ayette ise, onun fiziksel olarak öldüğü hâlde, mecazi bir anlatımla Allah katına yükseltildiği ifade edilir:
“Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; ama onlara onun benzeri gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler kesin bir şüphe içindedir. Onu kesin olarak öldürmediler.”
(Nisa, 157)

“Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Nisa, 4/158)
Burada verilen mesaj açıktır: Gerçek anlamda fiziksel ölüm ile manevi ölüm farklıdır. Şehitler öldürüldüğünde, hayati fonksiyonlarını kaybetseler de, Allah katında diridirler.
Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler' demeyin! Aslında onlar diridir ancak siz anlayamazsınız.
(Bakara, 2/154)

İkinci anlamda kullanılan ölü, manevi ölüdür. Dünya hayatında Allah’a karşı sorumluluklarını unutarak, yaratılış amacını ihmal eden kişi ölüdür:
“İnkâr edenlerin örneği, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip haykıran bir hayvanın örneği gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.”
(Bakara, 2/171)

Kur'an'da geçen Nebi İsa'nın ölüleri diriltmesi, Nebi İbrahim'e gösterilen kuşların yeniden canlandırılması ve yüz yıl ölü kaldıktan sonra diriltilen adam kıssaları (Bakara, 2/259-260), ilk bakışta fiziksel diriliş gibi anlaşılabilir. Ancak bu ayetler, Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, vahyin insanı manevi ölümden hayata çıkaran gücünü anlatan sembolik anlatımlar olarak okunmalıdır. Nitekim Kur'an, kendi içinde çelişki bulunmadığını bildirir ve ölü ile dirilme kavramlarını bağlama göre farklı anlam katmanlarıyla kullanır.
"Hâlâ Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişki bulurlardı." (Nisa, 4/82)

Musa Kavmi Örneği
Musa kavminin yaşadığı kıssa, bu kavramları somutlaştırır. Samiri, halkı altından buzağı heykeline tapmaya teşvik eder ve halk ona destek verir. Böylece Samiri, manevi olarak ölü hâline gelir. (Bakara, 72-73) Ancak Nebi Musa’nın telkinleriyle halk, buzağıya tapmayı bırakıp Allah’a yöneldiğinde, manevi diriliş gerçekleşir.

Kesilen inek, sadece bir hayvan değildir; halkın buzağıya tapmayı bırakması ve Allah’a yönelmesi için bir semboldür. (Bakara, 2/71) Samiri ise hâlâ eski davranışını sürdürüyorsa, manevi olarak ölüdür. Kulağıyla işitir, gözüyle görür ama kalbi hissetmez.

Günlük Hayattan Örneklerle Manevi Diriliş

  • Bir çalışan, sadece maaş için, şikayet ve ego ile işini yapıyorsa, manevi olarak ölüdür.
  • Aynı kişi, yaptığı işin insanlara fayda sağladığını düşünerek, sabır ve şükürle çalışıyorsa, manevi olarak diridir.
  • Bir aile bireyi, Allah’tan uzak, sadece dünya zevklerine kapılmışsa ölüdür; ibadet, yardımlaşma ve sorumluluk bilinciyle yaşayan kişi ise diridir.

Diriliş, fiziksel anlamdan çok kalbin ve bilincin Allah’a yönelmesiyle ilgilidir. Musa kavmi, buzağıya tapmayı bırakıp Allah’a yöneldiğinde dirilmiştir; Samiri ise, yanlış yolda kalırsa ölüdür.

İneğin Kesilmesi ve Buzağı Heykeli: Diriliş Bilincinin İnsan Hayatına Yansımaları
Nebi Musa’nın kavmine ineğin kesilmesini emretmesi, sadece bir hayvan kesme olayı değildir; burada manevi bir diriliş ve dünya hayatında doğru yolu seçme bilinci sembolize edilir. (Bakara, 2/68-71) İnek, halkın altından döktürüp put haline getirdiği buzağı heykelinin yerine geçer. Asıl amaç, halkın Allah’a tapmayı hatırlamasıdır.

Manevi Ölüm ve Diriliş

Samiri’nin liderliğinde halk, buzağıya taparak kendi iradesiyle manevi bir ölüme düşmüştür. İşte bu noktada inek, bir araç olarak kullanılır: halk buzağıya tapmayı bırakıp, Allah’a yöneldiğinde dirilir.

Kur’an’da bu diriliş, ölülerin sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da dirilmesiyle açıklanır:

“Ona (cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun; böylece Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir ki akıllanasınız.”
(Bakara, 2/73)
Bu ayet, manevi ölülerin vahyin rehberliğiyle farkındalık kazandığını ve gerçek anlamda yaşamaya başladığını anlatır.

Buzağıya Tapmaktan Vazgeçmenin Önemi

Halkın, buzağıya tapmaktan vazgeçmesi, dünyalık arzuların ve nefsin ötesine geçmeyi simgeler. İnek kesilmesi, manevi ölülerin dirilmesine vesile olur. Öte yandan, Samiri hâlâ eski yolda kalırsa, manevi ölü olarak kalmaya devam eder.

Bu kıssa, günümüzde de bir ders niteliğindedir: Yanlış yönlendiren liderler veya arzular, insanı manevi olarak ölü hâle getirebilir. Ancak Allah’a yönelmek ve doğru yolu izlemek, manevi dirilişi sağlar.

Dirilişin Hayata Etkisi

  • Vicdan ve Farkındalık: Manevi olarak dirilen kişi, vicdanını dinler, yaptığı yanlışları fark eder ve düzeltir.
  • Toplumsal Sorumluluk: Dirilmiş bir birey, topluma fayda sağlar, zulmü ve haksızlığı engellemeye çalışır.
  • Ruhsal Huzur: Allah’a yönelmek, manevi dirilişi beraberinde getirir; kişi, huzurlu ve dengeli bir yaşam sürer.
  • Aile ve Çevre Etkisi: Manevi olarak dirilen birey, ailesine ve çevresine örnek olur; yanlış davranışların etkisini azaltır.

Bu olayın özeti şudur: İnek kesmek, halkın dünya zevklerine kapılmaktan vazgeçip Allah’a yönelmesini simgeler. Bu, sadece Musa kavmi için değil, günümüz insanı için de bir rehberdir. İnsan, nefsine kapılarak manevi ölü hâline gelebilir; doğru yönlendirme ve Allah’a yönelme ise dirilişi sağlar.

Günlük Hayattan Örneklerle Diriliş Bilincinin Yaşama Etkisi
Nebi Musa’nın kavmine ineği kestirme emri, sadece fiziksel bir eylem değil, manevi ölüden dirilişe geçişin sembolüdür (Bakara, 68-71). Bu kıssa bize hayatta doğru yolu seçmenin, nefsin arzularına kapılmamanın ve Allah’a yönelmenin önemini anlatır.

Sonuç: İneğin Kesilmesinin Günümüze Mesajı

Nebi Musa’nın kavmine ilettiği mesaj, tüm insanlık için geçerlidir.

  • Dünya hayatında, nefsin arzularına kapılmak manevi ölüme yol açar.
  • Doğru yolu seçmek, Allah’a yönelmek, topluma ve çevreye faydalı olmak manevi dirilişi sağlar.
  • İnsan, geçmiş hatalarını fark edip doğru davranışları benimseyerek hem kendi iç huzurunu hem de toplumun iyiliğini sağlar.

İneğin kesilmesi, buzağıya tapmayı bırakıp Allah’a yönelmek anlamına gelir. Bu bilinç, hayatın her alanında uygulanabilir: bireysel, ailevi ve toplumsal düzeyde. Manevi ölüler, vahyin rehberliği ve doğru bilinçle dirilir; böylece yaşamın anlamı ve amacı yeniden ortaya çıkar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.

aydinorhon.com

İNSANIN İÇSEL GÜCÜNÜ FARK ETMESİ: KUR'AN'IN HATIRLATTIĞI UNUTULMUŞ GERÇEK

 İNSANIN İÇSEL GÜCÜNÜ FARK ETMESİ: KUR'AN'IN HATIRLATTIĞI UNUTULMUŞ GERÇEK

İnsan çoğu zaman sahip olduğu gücü değil, eksik olduğunu düşündüğü yönlerini görür. Yapabileceklerine değil, yapamayacaklarına odaklanır. Bir problemle karşılaştığında hemen "Ben bunu aşamam." demeye başlar. Oysa çoğu zaman mesele, gücün olmaması değil; var olan gücün fark edilmemesidir.

Kur'an tam da burada insanın elinden tutar ve onu yeniden kendisine döndürür. Çünkü Kur'an'ın amacı, insana dışarıdan yeni bir güç vermek değildir. Rabb'imiz zaten insana ihtiyaç duyduğu donanımı vermiştir. Kur'an ise o donanımı hatırlatır, onu harekete geçirir ve doğru yönde kullanmayı öğretir.

İnsan dünyaya boş bir sayfa olarak gönderilmemiştir. Rabb'imiz ona akıl vermiştir, vicdan vermiştir, irade vermiştir, düşünme kabiliyeti vermiştir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir fıtrat vermiştir. Kur'an bunların her birine defalarca dikkat çeker.
"Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı. Size işitme, görme ve gönüller verdi ki şükredesiniz."
(Nahl, 16/78)

Dikkat edilirse ayette yalnızca göz ve kulaktan söz edilmiyor. Bunların yanında "gönül" de zikrediliyor. Çünkü insan sadece gözüyle görmez; aklıyla değerlendirir, kalbiyle kavrar, vicdanıyla karar verir. İşte insanın gerçek gücü de burada ortaya çıkar.

Kur'an'ın en dikkat çekici yönlerinden biri, insanı sürekli düşünmeye çağırmasıdır. Sayfalar boyunca aynı davet tekrar edilir: "Hiç düşünmez misiniz?" "Akletmez misiniz?" "Öğüt almaz mısınız?" "İbret almaz mısınız?"

Bu tekrarlar tesadüf değildir. Çünkü Rabb'imiz insanın en büyük gücünün kaslarında değil, zihninde olduğunu öğretmektedir. Düşünen insan yönünü bulur. Düşünmeyen ise başkalarının yön verdiği bir hayat yaşamaya başlar.

Bugün birçok insanın yaşadığı en büyük sorunlardan biri de budur. Kendi hayatını kendi belirlediğini zannederken aslında çevresinin beklentileriyle hareket etmektedir. Ailesinin doğruları, toplumun alışkanlıkları, geleneklerin baskısı, sosyal medyanın yönlendirmeleri, siyasetin söylemleri, din adına konuşan insanların yorumları... İnsan farkına varmadan kendi karar mekanizmasını başkalarının eline teslim edebiliyor.

Kur'an ise bütün bu seslerin arasından doğrudan insana seslenir. Sen... Evet, yalnızca sen... Aklını kullan. Düşün. Araştır. Sorgula. Kararını kendin ver. Bu yüzden Kur'an'da hiç kimsenin başkasının yükünü taşımayacağı tekrar tekrar bildirilir.
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez."
(En'âm, 6/164)

Bu ayet sadece ahiretle ilgili değildir. Aynı zamanda bireysel sorumluluğun temelini oluşturur. İnsan kendi tercihinden sorumludur. Başkasının peşinden gitmiş olması onu sorumluluktan kurtarmaz.

Kur'an'ın insanı özgürleştiren yönü tam da burada ortaya çıkar. Çünkü Rabb'imiz insana "Ben senin yerine düşünecek bir din adamı göndermedim." demektedir adeta. Sana akıl verdim, sana kitap verdim, şimdi tercih senindir. İşte bu yüzden Kur'an sürekli delil ortaya koyar. Körü körüne teslimiyet istemez.
"Onlar sözü dinlerler; sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir."
(Zümer, 39/18)

Ne kadar dikkat çekici... Önce dinliyorlar. Sonra düşünüyorlar. Sonra en doğrusuna uyuyorlar. Demek ki Kur'an'ın istediği insan tipi, araştırmadan kabul eden biri değildir. Delili tartan, aklını kullanan ve bilinçli tercih yapan insandır.

Rabb'imizin insana duyduğu güven de burada kendisini gösterir. Eğer insanın doğruyu bulabilecek kapasitesi olmasaydı, Kur'an sürekli "düşünün", "akledin", "ibret alın" demezdi. Rabb'imiz insandan yapamayacağı bir şeyi istemez.
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez."
(Bakara, 2/286)

Bu ayet yalnızca musibetler karşısında okunacak bir teselli değildir. Aynı zamanda insanın kapasitesine duyulan ilahi güvenin ifadesidir. Rabb'imiz seni senden daha iyi bilir. Sana verdiği aklın, iradenin ve vicdanın yeterli olduğunu bildiği için seni sorumlu tutmaktadır.

İnsan bazen kendisini küçümser. "Ben kimim ki?" "Ben neyi değiştirebilirim?" "O kadar bilgim yok." "O kadar güçlü değilim." Fakat Kur'an bu düşünceyi kabul etmez. Çünkü insan yeryüzünde başıboş bırakılmış bir varlık değildir.
"Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık."
(Tin, 95/4)

Bu güzellik yalnızca beden güzelliği değildir. Aynı zamanda akıl, vicdan, öğrenme kabiliyeti, muhakeme gücü ve irade gibi bütün manevi donanımı da içine alır. İnsan kendisini tanımadığında, Rabb'inin verdiği nimetleri de göremez. Böyle olunca sürekli dışarıdan destek bekler. Birileri gelsin, onu motive etsin... Birileri gelsin, sorunlarını çözsün... Birileri onun adına düşünsün... Oysa gerçek değişim içeriden başlar. Kur'an da bunu açıkça ifade eder.
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)

Ne kadar büyük bir ilke... Önce insan değişecek. Önce bakış açısı değişecek. Önce düşünce değişecek. Sonra hayat değişecek. İşte Kur'an'ın yaptığı en büyük inkılap budur. İnsanların önce zihinlerini inşa eder. Çünkü zihni değişmeyen insanın hayatı da değişmez.

Kur'an'ın anlattığı iman da aslında böyle bir dönüşümdür. İman sadece "inandım" demek değildir. İman; akleden, sorgulayan, öğrenen, anlayan ve bunun sonucunda bilinçli bir tercihte bulunan insanın ortaya koyduğu duruştur.

Bu yüzden Kur'an'da iman ile akletme arasında güçlü bir bağ vardır. Düşünmeyen insan kolayca korkuların, hurafelerin, geleneklerin ve insanların yönlendirmesine teslim olur. Düşünen insan ise yalnızca Rabb'inin rehberliğini esas alır.

İşte gerçek özgürlük de burada başlar. İnsan, başkalarının zihninde yaşamaktan vazgeçip kendi aklıyla düşünmeye başladığında... Korkularının büyük kısmının aslında zihinlerinde büyüttüğü gölgeler olduğunu fark ettiğinde... Rabb'inin kendisine verdiği nimetleri keşfettiğinde... Hayat aynı hayat olsa bile kendisi değişmeye başlar. Artık olaylara farklı bakar. Problemler aynı olabilir; fakat onları değerlendiren insan artık aynı insan değildir.

Kur'an'ın insana kazandırdığı en büyük güç belki de budur. İnsanı dış şartların esiri olmaktan çıkarıp kendi iradesinin farkına vardırmasıdır. Çünkü insan, Rabb'ine güvenerek aklını kullandığında, vahyin rehberliğinde yürüdüğünde ve sorumluluğunu üstlendiğinde artık savrulan biri olmaktan çıkar. İçinde sağlam bir denge oluşur. İşte bu denge, ne servetle satın alınabilir ne de başkalarının övgüsüyle kazanılabilir. Bu denge, ancak vahyin rehberliğinde olgunlaşan bir bilinçle elde edilir.

Kur'an'ın "düşünün", "akledin", "ibret alın" çağrıları yalnızca bilgi sahibi olmamız için değildir. Bu çağrılar, kendi değerimizi, sorumluluğumuzu ve Rabb'imizin bize verdiği eşsiz donanımı fark etmemiz içindir. İnsan bu gerçeği kavradığında artık hayatın yükü altında ezilen biri değil; Rabb'inin verdiği imkânları yerinde kullanan, bilinçle yürüyen ve her adımını sorumlulukla atan bir kul hâline gelir. Belki de Kur'an'ın insana vermek istediği en büyük mesajlardan biri budur: Aradığın güç, Rabb'inin sana zaten emanet ettiği fıtratın içinde vardır. Onu vahyin ışığında keşfet, geliştir ve hayatına yön ver.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

NEDEN ÖNCE KUR'AN?

 

NEDEN ÖNCE KUR'AN?

Bir insan dinini öğrenmeye nereden başlamalıdır?

Bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Dini gönderen Allah olduğuna göre, önce O'nun kitabını okumalıdır. Çünkü Allah, insanları doğru yola ulaştırmak için indirdiği kitabı anlaşılmaz, şifreli veya sadece belirli kişilerin anlayabileceği bir hâlde göndermez.

Kur'an kendisini "apaçık" olarak tanımlar:

"Andolsun, size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir." (Mâide, 5/15)

Yine Kur'an'ın kolaylaştırıldığını bildirir:

"Andolsun, Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer, 54/17)

Ayrıca Rabb'imiz, Kur'an'ın ayetlerinin açıklanmış olduğunu bildirir:

"Bu, ayetleri bilen bir topluluk için Arapça okunmuş, ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır." (Fussilet, 41/3)

Eğer Kur'an gerçekten insanların anlayamayacağı bir kitap olsaydı, Allah insanların anlayamadıkları bir kitaptan dolayı onları nasıl sorumlu tutacaktı? Böyle bir düşünce, Allah'ın adaletiyle bağdaşmaz.

Kur'an yaklaşık bin dört yüz yıl önce indirildi. O gün yaşayan insanlar onu anlıyorlardı. Bugün de anlaşılır, yarın da anlaşılacaktır. Çünkü onu indiren Allah, zamanı ve insanı en iyi bilendir. Hükmü de, rehberliği de bütün çağları kuşatmaktadır.

Peki Nebi Muhammed'in vefatından yaklaşık iki asır sonra derlenmeye başlayan hadis kitapları hiç okunmayacak mı?

Önce şu temel ilkeyi kabul etmeliyiz: Allah, dini eksik bırakmamıştır.

"...Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim..." (Mâide, 5/3)

Yine şöyle buyurur:

"...Sana bu Kitabı her şeyi açıklayan, hidayet, rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik." (Nahl, 16/89)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:

"...Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık..." (En'âm, 6/38)

Allah dini tamamladığını, Kitabın her şeyi açıkladığını ve eksik bırakılmadığını bildiriyorsa, dini öğrenmeye elbette önce Kur'an'dan başlamalıyız.

Hadis kitapları okunabilir mi?

Okunabilir. Fakat önce Kur'an bilinmelidir. Çünkü Kur'an bizim ölçümüzdür. Okuduğumuz her sözü onunla karşılaştırmalıyız.

Allah şöyle buyurur:

"De ki: Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitabı ayrıntılı olarak indiren O'dur." (En'âm, 6/114)

Öyleyse din adına söylenen her söz Kur'an'ın hakemliğine sunulmalıdır. Eğer Kur'an onaylıyorsa bir problem yoktur. Ancak Kur'an'a aykırıysa, o sözün Resule ait olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü Resul, Allah'ın vahyine aykırı konuşmaz.

Kur'an bunu açıkça bildirir:

"O, hevâsından konuşmaz. O(nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir." (Necm, 53/3-4)

Peki siyer kitaplarına hiç bakmayacak mıyız?

Elbette bakabiliriz. Tarihi olayları öğrenmek, ayetlerin indiği ortamı tanımak ve dönemin şartlarını anlamak faydalı olabilir. Ancak siyer de, tarih de, rivayetler de Kur'an'ın üzerine çıkarılamaz. Çünkü hüküm koyan yalnız Allah'tır.

Kur'an şöyle buyurur:

"Hüküm yalnız Allah'ındır..." (Yûsuf, 12/40)

Bir başka ayette ise Rabb'imiz şöyle seslenir:

"Bilgin yoksa onun ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur." (İsrâ, 17/36)

Demek ki araştıracağız, sorgulayacağız, düşüneceğiz. Duyduğumuz her sözü doğru kabul etmeyeceğiz. Delil isteyeceğiz. Çünkü Kur'an, körü körüne taklidi değil, aklederek imanı ister.

Nitekim Rabb'imiz defalarca:

"Hâlâ akletmez misiniz?" (Bakara, 2/44)

ve

"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?" (Muhammed, 47/24)

diye sorar.

İşte bunun için önce Kur'an...

Çünkü Kur'an temel olursa, diğer bütün bilgiler onun süzgecinden geçirilir. Böylece insan, Allah'ın indirdiği dini, insanların dine sonradan eklediklerinden ayırabilir. Sağlam bir temel olmadan doğru bir din anlayışı inşa etmek mümkün değildir.

KÜTÜB-İ SİTTE'Yİ KİMLER DERLEDİ?

 KÜTÜB-İ SİTTE'Yİ KİMLER DERLEDİ?

Bugün milyonlarca Müslümanın din adına başvurduğu hadis kitaplarını kimlerin derlediğini hiç düşündün mü? Bu kişilerin Nebi Muhammed'i gördüklerini, onunla birlikte yaşadıklarını veya vahye şahit olduklarını sananlar bile vardır. Oysa tarih bize bambaşka bir tablo göstermektedir.

Önce tarihleri hatırlayalım.
Nebi Muhammed yaklaşık 571 yılında doğmuş, 632 yılında vefat etmiştir.
Şimdi ise Kütüb-i Sitte olarak bilinen altı hadis kitabının müelliflerine bakalım.

Müellif

Doğum

Ölüm

Doğum Yeri

İmam Buhari

810

870

Buhara

İmam Müslim

821

875

Nişabur

İmam Ebû Dâvûd

817

889

Sicistan

İmam Tirmizî

824

892

Tirmiz

İmam İbn Mâce

824

887

Kazvin

İmam Nesâî

829

915

Nesâ (Horasan)

Görüldüğü gibi bu altı muhaddisin hiçbiri Nebi Muhammed döneminde yaşamamıştır. En erken doğan Buhari bile Resul'ün vefatından yaklaşık 178 yıl sonra dünyaya gelmiştir.

Dolayısıyla bu kişiler, Resul'den doğrudan hadis dinlememişlerdir. Kendilerine ulaşan rivayetleri, isnat zincirlerini ve ravileri inceleyerek eserlerini meydana getirmişlerdir.

Hadis usulü kaynaklarında aktarıldığına göre, bu âlimler yüz binlerce rivayet toplamış, ancak bunların çok büyük kısmını güvenilir bulmayarak eserlerine almamıştır.

Hadis Derleyicilerinin Rivayetleri Değerlendirme Oranları

Müellif

Ulaştığı Rivayet (Yaklaşık)

Kitabına Aldığı (Tekrarsız Yaklaşık)

Kabul Oranı

Buhari

600.000

2.602

%0,43

Müslim

300.000

3.033

%1,01

Ebû Dâvûd

500.000

4.800

%0,96

Tirmizî

300.000

3.956

%1,32

İbn Mâce

400.000

4.341

%1,09

Nesâî

200.000

5.761

%2,88

Not: Bu sayılar klasik biyografi ve hadis usulü eserlerinde yer alan yaklaşık rakamlardır. Farklı kaynaklarda küçük farklılıklar bulunabilir.

Şimdi burada durup düşünelim. Hadis âlimlerinin kendileri bile kendilerine ulaşan rivayetlerin yaklaşık yüzde doksan dokuzunu güvenilir bulmamış ve eserlerine almamıştır. Yani duydukları her sözü "hadistir" diyerek kabul etmemişlerdir. Peki bugün neden Kur'an ölçüsünü esas alarak rivayetleri değerlendiren insanlar "hadis inkârcısı" olmakla suçlanmaktadır?

Biz, hadis âlimlerinden farklı bir yöntem önermiyoruz. Sadece onların ravilere uyguladığı incelemeye ilave olarak, Allah'ın kitabını en üstün ölçü kabul ediyoruz.

Çünkü raviler yanılabilir. Hafızalar unutabilir. İnsanlar hata edebilir. Fakat Allah'ın vahyi korunmuştur. Rabb'imiz şöyle buyuruyor:
"Allah kuluna yetmez mi?"
(Zümer, 39/36)

"De ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim." (Zümer, 39/38)

"Rabb’in vekil olarak yeter."
(İsrâ, 17/65)

"Allah hesap görücü olarak yeter."
(Nisâ, 4/6)

"Allah bilen olarak yeter."
(Nisâ, 4/70)
Kur'an'ın bu açık beyanları ortadayken, Resul'den yaklaşık iki asır sonra derlenen rivayetleri Allah'ın koruduğu vahyin önüne geçirmek doğru olabilir mi?

Üstelik Kütüb-i Sitte'nin kendi içinde aynı konuda farklı rivayetler bulunduğu gibi, Kur'an'ın açık hükümleriyle bağdaşmayan rivayetler de bulunmaktadır. Böyle bir durumda mümin için en güvenilir ölçü, Allah'ın koruması altında bulunan Kur'an'dır. Rabb'imiz son sözü söylemektedir:
"İşte bunlar Allah'ın sana gerçek olarak okuduğumuz ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?"
(Câsiye, 45/6)

Kur'an elimizdeyken hidayet için başka bir temel aramaya ihtiyaç yoktur. Mümin için asıl güvenilecek kaynak Allah'ın indirdiği Kitap'tır.

Kaynak

  1. İbn Hacer el-Askalânî, Hedyü's-Sârî Mukaddimetü Fethu'l-Bârî.
  2. Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ.
  3. Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd.
  4. İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-A'yân.
  5. Muhammed Mustafa el-A'zamî, Studies in Early Hadith Literature.
  6. Jonathan A. C. Brown, The Canonization of al-Bukhari and Muslim.
  7. TDV İslâm Ansiklopedisi: "Buhârî", "Müslim", "Ebû Dâvûd", "Tirmizî", "Nesâî", "İbn Mâce".

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

İnsan, hayatı boyunca mutlaka birilerine tâbi olur. Kimi anne ve babasının izinden gider, kimi toplumun benimsediği anlayışı sorgulamadan kabul eder, kimi de bir lideri, bir hocayı, bir şeyhi veya bir topluluğu kendisine rehber edinir. Hiç kimse tamamen bağımsız bir hayat yaşamaz. Asıl mesele, kime tâbi olduğumuzdur. Çünkü tâbi olunan yol, sonunda varılacak yeri de belirler.

Kur'an, bu sorunun cevabını açık ve net bir şekilde vermektedir. Rabb'imiz, Elçisine şöyle buyurur:
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)
Bu ayet, Resûl'ün hayatındaki en önemli ölçüyü ortaya koymaktadır. O, kendi düşüncelerine göre hareket etmemiş, insanların beklentilerine göre konuşmamış, gelenekleri din edinmemiştir. Onun tek rehberi Allah'ın vahyi olmuştur.
Başka bir ayette ise Rabb'imiz şöyle buyurur:
"Rabb'inden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh yoktur." (En'âm, 6/106)
Demek ki Resûl'ün tâbi olduğu kaynak yalnızca vahiydir. Öyleyse bugün Resûl'e tâbi olmak isteyen herkesin de onun tâbi olduğu vahye, yani Kur'an'a tâbi olması gerekir.

Muhammed hayattayken insanlar onu görüyor, Kur'an'ı onun yaşayışında gözlemliyorlardı. O, vahyin yaşayan örneğiydi. İnsanları kendisine çağırmıyor, yalnızca Rabb'inin indirdiği vahye çağırıyordu. Kendisini dinin kaynağı olarak değil, Allah'ın mesajını eksiksiz ulaştıran bir elçi olarak tanıtıyordu. Bu sebeple ona tâbi olmak, aslında onun bağlı olduğu vahye tâbi olmak demekti.

Ne var ki zaman içerisinde Kur'an'ın dışında Nebi Muhammed'e de din koyucu nitelikte vahiyler geldiği anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu anlayışa göre Kur'an'ın yanında ikinci bir vahiy kaynağı daha vardır ve hadisler de bu vahyin bir parçası kabul edilmektedir. Hatta bu düşünceyi daha da ileri götürerek, "Hadis ile ayet çelişirse hadis esas alınır." diyebilenler bile çıkmıştır.

Oysa Kur'an, Resûl'ün görevini ve bağlı olduğu kaynağı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)

"Rabb'inden sana vahyedilene uy." (En'âm, 6/106)
Bu ayetler ortadayken, Resûl'ün Kur'an dışında din adına başka bir vahye tâbi olduğunu söylemek, Kur'an'ın kendi beyanıyla bağdaşmamaktadır. Resûl, kendisine indirilen vahyin dışına çıkmamış, insanları da yalnızca o vahye çağırmıştır. Bu sebeple Kur'an ile çeliştiği iddia edilen bir rivayeti Kur'an'ın önüne geçirmek, Resûl'e tâbi olmak değil; Resûl'ün tâbi olduğu vahyin önüne başka bir otorite koymaktır.

Bugün ise birçok insan Kur'an'a tâbi olmak yerine, çeşitli kişi ve yapılara tâbi olmayı din zannetmektedir. Kimi mezhebinin görüşlerini sorgulanamaz kabul etmekte, kimi şeyhinin sözlerini Allah'ın hükmü gibi görmektedir. Kimileri bir tarikatın, kimileri bir cemaatin, kimileri de din adına konuşan bazı kişilerin söylediklerini Kur'an'ın önüne geçirebilmektedir. Böylece bağlılık Allah'a ve O'nun kitabına değil, insanlara yönelmektedir.

Elbette ilim sahibi kimselerden faydalanılır, onların bilgi ve tecrübelerinden istifade edilir. Ancak hiçbir insan masum değildir ve hiçbir insanın sözü Allah'ın sözüyle aynı değerde değildir. Kur'an, körü körüne bağlılığı değil; akletmeyi, araştırmayı ve delile göre hareket etmeyi emretmektedir.

İslâm dünyasının bugün bu kadar parçalanmış olmasının sebeplerinden biri de budur. Aynı Kur'an'a inandığını söyleyen insanlar, farklı mezhep, tarikat ve cemaat bağlılıklarını dinin merkezine yerleştirmiş; ortak ölçü olan Kur'an ise çoğu zaman ikinci plana itilmiştir. Oysa Rabb'imiz birlik istiyorsa, bu birliğin temeli de tek bir kaynak olmalıdır.

Resûl, insanları kendi etrafında toplamamış, Allah'ın kitabı etrafında toplamıştır. Çünkü insanlar hata yapabilir, değişebilir ve vefat ederler; fakat Allah'ın kelâmı değişmez. Bu sebeple gerçek tâbi oluş, bir insanın peşinden gitmek değil, o insanın tâbi olduğu hakikatin peşinden gitmektir.

Bugün Resûl'e bağlılığın en samimi göstergesi, onun bağlı kaldığı Kur'an'a bağlı kalmaktır. Bir mümin, duyduğu her sözü Kur'an'ın ölçüsüne vurmalıdır. Kur'an'a uygun olanı kabul etmeli, uygun olmayanı ise kim söylemiş olursa olsun kabul etmemelidir.

Sonuç
Tâbi olmak, bir insanı yüceltmek veya onun adına söylenen her sözü sorgusuz kabul etmek değildir. Gerçek tâbi oluş, Allah'ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir. Resûl'ün bütün hayatı bunun en güzel örneğidir. O, insanları kendisine değil, Rabb'ine çağırmış; kendi sözünü değil, Allah'ın vahyini tebliğ etmiştir.

Bugün de Resûl'e gerçekten tâbi olmak isteyen kimsenin yapacağı şey bellidir: Onun izlediği yolu izlemek. O yol ise yalnızca Kur'an'ın yoludur.

Bir mümin; şeyhini, hocasını, mezhebini, tarikatını, cemaatini veya herhangi bir âlimi Allah'ın kitabının önüne geçiremez. Her söz Kur'an'ın ölçüsüne vurulmalı; ona uygun olan alınmalı, uygun olmayan ise kimden gelirse gelsin terk edilmelidir. Çünkü mutlak doğru yalnızca Allah'ın sözüdür.

Resûl'e tâbi olmak, onun adını sıkça anmakla değil; onun ömrü boyunca bağlı kaldığı vahye bağlı kalmakla mümkündür. O, kendisine değil, Rabb'inin kitabına çağırdı. Bugün de ona tâbi olmak isteyenler, aynı çağrıya uymalıdır.
"De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız..." (Yûsuf, 12/108)
Resûl'ün yolu budur. Ona tâbi olmak isteyenlerin yolu da budur: İnsanlara değil Allah'a, rivayetlere değil vahye, zanlara değil Kur'an'a tâbi olmak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

 KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

Kur'an-ı Kerim, insan hayatını en üstün değerlerden biri olarak kabul eder. Canı veren de alan da Allah'tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah'ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.

Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya konulan bazı anlayışlar, Allah'ın kitabında bulunmayan ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. "Dinden döneni öldürün", "recm edin", "namaz kılmayanı öldürün" gibi hükümler, Kur'an'ın değil; sonradan dine eklenen anlayışların ürünüdür. Kur'an ise bu konuda son derece açıktır.
"...Kim haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..."
(Mâide, 5/32)
Bu ayet, insan hayatının ne kadar büyük bir emanet olduğunu ortaya koymaktadır. Allah, haksız yere cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle bir tutmaktadır.

Kur'an, dinden dönen kimselerden de söz eder; ancak onlar için dünyada uygulanacak bir ölüm cezası bildirmez.
"...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada ebedî kalacaklardır."
(Bakara, 2/217)
Dikkat edilirse ayet, dinden dönen kişinin hükmünü Allah'a bırakmaktadır. Ahiretteki karşılığını bildirirken, dünyada insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezasından söz etmemektedir. Eğer Allah böyle bir ceza takdir etmiş olsaydı, bunu açıkça bildirirdi. Çünkü insan hayatına son vermek, üstü kapalı bırakılacak bir mesele değildir.

İşte bu nedenle, Allah'ın bildirmediği ölüm cezalarını dine mal etmek, Kur'an'ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmamaktadır.

KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

İnsan hayatı, Allah'ın insana verdiği en büyük emanetlerden biridir. Bu nedenle Kur'an, haksız yere bir cana kıymayı en ağır suçlardan biri olarak tanımlar. Canı veren de alan da Allah'tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah'ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.

Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya çıkan bazı anlayışlar, Allah'ın indirmediği ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, "Dinden döneni öldürün." sözüdür. Oysa Kur'an'a baktığımızda, dinden dönen kimse için insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezası bulunmaz. Rabb'imiz şöyle buyurur:
"...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları dünyada da ahirette boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada sürekli kalacaklardır."
(Bakara, 2/217)
Ayet dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dinden dönmenin cezası insanlar tarafından değil, Allah tarafından verilmektedir. Dünyada uygulanacak bir idam cezasından söz edilmez. Çünkü iman kalbin tercihidir; kalplerin hükmünü ise yalnız Allah bilir.
Kur'an'ın temel ilkelerinden biri, inancın baskıyla değil özgür tercihle oluşmasıdır.
"Dinde zorlama yoktur..."
(Bakara, 2/256)
Bir insanı, inancını değiştirdiği için ölümle tehdit etmek, onu iman etmeye değil, inanıyormuş gibi yaşamaya zorlar. Böyle bir anlayış ihlas üretmez; riyakârlık üretir. Oysa Allah gösterişi değil, samimi imanı ister. Kur'an, Maide Suresinde insan hayatının değerini de açıkça ortaya koymaktadır. Bir tek masum insanın hayatını bütün insanlık kadar değerli gören bir kitabın, inancını değiştiren bir insanın öldürülmesini emretmesi düşünülemez.

Ne yazık ki zamanla Allah'ın indirmediği bazı hükümler dine eklenmiş, ardından bunlar Nebi Muhammed'e isnat edilmiştir. Böylece rahmet elçisi olan Nebi, sanki din adına ölüm cezaları veren biriymiş gibi tanıtılmıştır. Oysa Kur'an, Nebi'nin görevini çok açık biçimde bildirir:
"Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin."
(Ğâşiye, 88/21-22)

"Resule düşen ancak apaçık tebliğdir."
(Nûr, 24/54)
Nebi Muhammed'in görevi insanları zorlamak veya öldürmek değil, Allah'ın mesajını eksiksiz ulaştırmaktı. İnsanların iman edip etmemelerinin hesabı ise yalnız Allah'a aittir. Bu nedenle Kur'an'a aykırı ölüm hükümlerini Nebi Muhammed'e isnat etmek, ona yapılabilecek en büyük iftiralardan biridir. Bugün her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben dinimi Allah'ın koruduğu Kur'an'dan mı öğreniyorum, yoksa sonradan oluşturulmuş rivayetlerden mi? Çünkü bir tarafta insan hayatını koruyan Allah'ın hükümleri, diğer tarafta ise Allah'ın kitabında bulunmayan ölüm fetvaları vardır.

HÜKÜM KOYMA YETKİSİ KİMİNDİR?

Bir ülkede kanun yapma yetkisi kime aitse, cezaları da o belirler. Hiçbir hâkim, kanunda bulunmayan bir suça ceza veremez. Çünkü hüküm koyma yetkisi kişilere değil, kanunu koyana aittir.

Allah'ın dini için de değişmeyen ilke budur. Dinin sahibi Allah'tır. Helali de haramı da, ibadetleri de cezaları da belirleme yetkisi yalnız O'na aittir. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir:
"...Hüküm yalnız Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez."
(Yûsuf, 12/40)
Bu ayet, hüküm koyma yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı gerçek başka bir ayette de vurgulanır:
"...Hüküm yalnız Allah'ındır. O gerçeği anlatır ve hüküm verenlerin en hayırlısıdır." (En'âm, 6/57)
Kur'an, Allah'ın izin vermediği hükümleri dine sokanları da şöyle uyarır:
"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine din kılan ortakları mı var?" (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına söylenen her sözün Allah'tan kaynaklanmadığını göstermektedir. Bir hükmün yüzyıllardır uygulanıyor olması veya çoğunluk tarafından benimsenmesi, onu Allah'ın hükmü yapmaz. Ölçü yalnız Allah'ın kitabıdır. Rabb'imiz bu konuda son noktayı koymaktadır:
"...O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez."
(Kehf, 18/26)
Öyleyse her Müslüman kendisine şu soruyu sormalıdır: Bir hükmün Allah'a ait olduğunu nereden biliyorum? Eğer cevabı Kur'an'da açıkça bulunmuyorsa, o hükmü yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü Allah, dinini insanların yorumlarına değil, koruması altındaki kitabına emanet etmiştir.

İşte bu nedenle kitabın bundan sonraki sayfalarında ele alınacak her konuda tek ölçümüz Kur'an olacaktır. Allah'ın bildirdiği hüküm kabul edilir; Allah'ın bildirmediği hiçbir hüküm O'nun dinine nispet edilemez.

RECM: ALLAH'IN HÜKMÜ MÜ, İNSANLARIN HÜKMÜ MÜ?

Kur'an zina suçunun cezasını açıkça bildirmiştir. Bu nedenle cevaplanması gereken soru, "Recm var mı?" değil; "Allah zina cezasını nasıl belirlemiştir?" sorusudur.

Rabb'imiz şöyle buyurur:
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dini konusunda onlara karşı acıma duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun." (Nûr, 24/2)
Bu ayette dikkat çeken üç husus vardır. Birincisi, ceza kadın ve erkek için aynıdır. İkincisi, evli-bekâr ayırımı yapılmamıştır. Üçüncüsü, bildirilen ceza yüz değnektir. Taşlayarak öldürmeden söz edilmez. Kur'an, zina isnadını da ağır şartlara bağlamıştır.
"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun..."
(Nûr, 24/4)
Böylece hem suçun ispatı zorlaştırılmış hem de insanların namus ve haysiyeti korunmuştur. Allah zina cezasını açıkça belirlemişken, recm hükmü nereden gelmektedir? Kur'an'da bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü Kur'an'da recm cezasını emreden tek bir ayet bulunmaz. Bir Müslüman için ölçü Allah'ın kitabıdır. Allah'ın bildirdiği hüküm esas alınır; Allah'ın bildirmediği bir ceza ise O'nun dinine nispet edilemez.

Bu sebeple zina konusunda Kur'an'ın hükmü esas alınmalı, din adına ileri sürülen her görüş de bu hükme göre değerlendirilmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ Hangi Hadis Tartışılıyor? Bu bölümde eleştiri konusu olan hadis şudur: Nebi Muhammed’e atfedilen rivayette ş...