PARALEL DİN VE ALLAH’IN KİTABINA SADAKAT

 PARALEL DİN VE ALLAH’IN KİTABINA SADAKAT

İçtihat mı, Tesir mi?

Dini yorumlamak insanın tabiatında vardır. Ama Kur’an’a sadık kalmak, yorumları doğru ölçüye oturtmak en kritik noktadır. Günümüzde bazı çevreler, uydurulmuş dini anlayışlarla insanlara “doğru veya yanlış içtihat yaparsan sevap kazanırsın” fikrini benimsetiyor. Yani bir kişi kendi yorumunu Allah’ın kitabına dayandırmasa bile, sanki bu bir sevap kapısıymış gibi sunuluyor.

Bu mantık ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Nasıl olur da Allah’ın kitabına aykırı bir görüş bile sevap kazandırır? Kur’an bu konuda çok nettir: İnsanların yaptığı yanlış ve doğru seçimler, Allah’ın koyduğu ölçüye bağlıdır. Keyfî, uydurma bir dini yorum sevap kapısı değildir, aksine insanı saptırır:

“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra elçiye muhalefet ederse… onu döndüğü şeyde bırakırız.”
(Nisa, 4/115)

“‘İhtilafta rahmet vardır’ ifadesi Kur’an’da yer alan bir ayet değildir; bu söz, hadis ve tefsir kaynaklarından türetilmiş bir yorumdur. Ne yazık ki çoğu zaman insanlar bu yorumu yanlış anlayarak dini bölüp parçalara ayırmayı ve farklı mezhep görüşlerini meşru gösterme aracı olarak kullanırlar. Oysa Kur’an’ın rehberliğinde rahmet, Allah’ın ölçüsü ve mesajıyla uyumlu olarak doğru yolun korunmasına hizmet eder. İnsanlar arasında farklı görüşler olabilir; ama bu farklılık, Kur’an’ın rehberliğini terk etme bahanesi olamaz.

”Günlük hayattan bir örnek: Bir öğrenci sınavda kendi yöntemini kullanarak doğru çözümler üretir. Öğretmen bu çözümleri kontrol eder ve doğru olanları kabul eder. Ama tamamen uydurduğu bir yol ile rastgele işaretler atarsa, sınavda başarılı olamaz. Aynı şekilde, dinin anlaşılmasında yöntem ve ölçü, Allah’ın kitabı ve vahiy rehberi olmalıdır.

 

İhtilafın Gerçek Yüzü

Mezhep alimlerinin farklı görüşleri, günümüzde çoğu zaman “doğru-yanlış sevap” furyasıyla sunulur. İnsanlar, hangi görüşün daha fazla sevap kazandıracağını tartışır. Oysa Kur’an, doğru ölçüyü, vahyi rehber olarak gösterir. İstikamet, Allah’ın kitabına dayanmayan görüşlere rağbet etmez.

Günümüzün bazı akademisyenlerinden Ebubekir Sifil şöyle diyor:

“…Tek başına ayete dayandırılıyor olması ona meşrutiyet kazandırmaz. İsterse 500 tane ayet okusunlar. Kur’an’da şu vardır, bu vardır diye 500 tane ayeti delil gösterseler, sünnetten ve senetten dayanağı, tasdiki yoksa bidattır.”

Bu sözün üzerinde biraz durup düşünelim. Çünkü burada söylenen şey sıradan bir cümle değildir. Dikkat ederseniz açıkça şu anlam çıkıyor: Bir insan Kur’an’dan yüzlerce ayet getirse bile, eğer bu söz rivayetlerle desteklenmiyorsa kabul edilmiyor.

Yani ölçü Kur’an değil; ölçü rivayet oluyor.

Peki böyle bir mantık gerçekten kabul edilebilir mi?

Bir tarafta Allah’ın kitabı var. Allah’ın “ayetlerimiz” diyerek gönderdiği, korunacağını bildirdiği, insanlara yol gösterici olarak indirdiği vahiy… Diğer tarafta ise insanların Nebi Muhammed’in ölümünden iki yüz yıl sonra derleyip topladığı rivayetler var. Şimdi düşünelim: Hangisi ölçü olmalı?

Kur’an’dan getirilen yüzlerce ayet yeterli görülmüyor; fakat insanların derlediği rivayetler hakem kabul ediliyor. Bu durumda ortaya çok ciddi bir durum çıkıyor: Kur’an hakem olmaktan çıkarılıyor, rivayetler hakem hâline getiriliyor.

Oysa Kur’an kendisini başka bir kaynağın onayına muhtaç göstermez. Kur’an’ın hiçbir yerinde “Benim söylediklerimi başka kitaplarla doğrulayın” gibi bir ifade yoktur. Tam tersine Kur’an hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu açıkça bildirir:

“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur.”
(Yusuf, 12/40)

Bu ayet çok temel bir ilkeyi ortaya koyar: Hüküm Allah’ındır.

Bir söz doğruysa, doğruluğunu belirleyecek ölçü Allah’ın kitabıdır. Eğer bir düşünce Kur’an’a uyuyorsa kabul edilir; uymuyorsa reddedilir. Bunun için başka bir kitabın onayına ihtiyaç yoktur.

Ama ölçü değiştiği zaman her şey değişir.

Kur’an’ın üzerine başka kaynaklar yerleştirildiğinde, insanlar farkında olmadan vahyin merkezde olduğu bir dinden uzaklaşmaya başlarlar. Çünkü artık hakem Kur’an değil, yorumlar olur. Bu yorumları yapan insanlar zamanla otorite hâline gelir. Sonra onların sözleri tartışılmaz kabul edilir.

İşte dinin yönü tam da burada değişir.

Kur’an merkeze konulursa vahiy rehber olur. Ama rivayetler merkeze konulursa, insanlar farkında olmadan Allah’ın kitabının üzerine başka otoriteler yerleştirmiş olur.

Kur’an bu tehlikeyi çok açık bir şekilde haber verir:

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabbler edindiler.”
(Tevbe, 9/31)

Bu ayet yalnız geçmiş toplumları anlatmaz; aynı zamanda her çağdaki insan için bir uyarıdır. Çünkü bir insanın sözünü Allah’ın hükmünün önüne koymak, farkında olmadan onu otorite hâline getirmek demektir.

Oysa Kur’an’ın daveti çok açıktır:
Ölçü vahiydir. Hakem Allah’ın kitabıdır.

Bir düşünce Kur’an’dan yüzlerce ayetle desteklenebiliyorsa, artık başka bir otorite aramaya gerek yoktur. Çünkü vahyin sözü, insanların sözlerinden çok daha güçlüdür.

Allah’ın kitabı hakem olduğu zaman din berraklaşır. Ama insanların sözleri hakem olduğu zaman din karmaşıklaşır. Mezhepler çoğalır, yorumlar çatışır, insanlar birbirini suçlamaya başlar.

Bugün yaşanan birçok bölünmenin temelinde işte bu ölçü değişimi vardır.

Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:

Benim dinimde son söz kime ait?
Allah’ın kitabına mı, yoksa insanların kitaplarına mı?

Araştırmalar gösteriyor ki, savaşların %60’ı İslam dünyasında gerçekleşiyor ve bu savaşlarda ölenlerin %80’i Müslüman. Borç ve yoksulluk da aynı bölgelerde yoğunlaşmış durumda. Tüm bunlar, Kur’an’ın rehberliğine uymamanın doğal sonuçlarıdır.

 

Vahiy ve Beşer Arasındaki Sınır

Kur’an, vahyin yeterli ve eksiksiz olduğunu defalarca vurgular:

“Bugün dininizi tamamladım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı tercih kıldım.”
(Maide, 5/3)

Bu, sahabenin ve ilk nesillerin Kur’an ile yetinmesini sağlamıştır. Peki, nasıl oluyor da 200–250 yıl sonra insanlar Kur’an’ın yeterli olmadığını düşünüyor ve ek kaynaklar arıyor? Burada temel problem, beşerî yorum ve rivayetlerin vahye üstün tutulmasıdır. İnsan, kendi aklı ve tercihi ile vahyi gölgeleme riskine sahiptir.

Bir örnek üzerinden düşünelim: Bir kişi, namaz sonrası 33 defa “Subhanallah” derken, bu kelimenin “Allah’ım her türlü eksiklikten münezzehsin” anlamını unutuyor. Aynı kişi Kur’an’ın eksik olduğunu savunuyor ve başka kaynaklara yöneliyor. İşte burada Kur’an’ın açık mesajı ile beşerî yorum arasında bir kopukluk oluşuyor. Oysa Kur’an her şeyi net olarak açıklamıştır:

“Allah, yaratılmış hiçbir şeyi boşuna yaratmaz.”
(En’am, 6/38)

Bu nedenle, Kur’an dışındaki kitaplar, beşerî katkılar, ancak insanların kendi tercihleriyle oluşturdukları paralel dinlerdir.

 

Şeyhler, Evliyalar ve Paralel Dinler

Zaman içinde bazı tarikatlar ve şeyhler, Allah’a bağlılık yerine, kendi otoritelerini öne çıkarmışlardır. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” gibi ifadeler, insanları Allah’tan uzaklaştıracak şekilde kullanılmaktadır. Bu kişiler, Resullerin vahiy yolunu gölgelemeye çalışır.

Örnek olarak İbrahim Ethem hakkında anlatılan bir “teslimiyet imtihanı” hikâyesi vardır. Rivayete göre şeyhi ondan güzel bir kadın ister. İbrahim Ethem ise hiç sorgulamadan kendi eşini alıp şeyhinin huzuruna götürür. Bu davranış, bazı anlatımlarda büyük bir teslimiyet örneği olarak sunulur.

Fakat burada insanın durup düşünmesi gerekir. Teslimiyetin yönü kime olmalıdır? Bir insana mı, yoksa Allah’a mı?

Kur’an’ın öğrettiği teslimiyet, insanlara değil Allah’a kulluktur. İnsan veya şeyh adına gösterilen sınırsız itaat, zamanla vahyin önüne geçer ve insan farkında olmadan Allah’ın kitabının yerine başka otoriteler koymaya başlar. Böyle bir teslimiyet anlayışı ise dini berraklaştırmaz; aksine vahyin rehberliğini gölgeler.

Aynı şekilde, Geylani’nin kabrinin paralel Kâbe olarak görülmesi ve tavaf edilmesi, Allah’ın biricik kıblesini gölgeleme riski taşır. Kur’an’ın açık buyruğu şudur:

“Allah dışında hiçbir şeye kulluk etmeyin.”
(Zümer, 39/45)

Bu ayet, sadece ibadet ritüelleri için değil, kalpte ve niyetteki yönelimi de kapsar.

 

Allah’a Bağlılık ve İnsan Sorumluluğu

Kur’an, insanın özgür iradesi ve sorumluluğu üzerinde durur:

"Allah'ın dilemesi hariç, kendime herhangi bir yarar da zarar da verecek güce sahip değilim. yalnızca bir uyarıcıyım.”
(A’raf, 7/188)

Bu, nebi’lerin de beşer olduğunu gösterir. Nebi Muhammed’in amacı, Allah’ın mesajını iletmektir; kendi adına değil. İnsan, kendi tercihlerinden sorumludur. Herkes, nefsi ile yüzleşir, vicdanıyla hesaplaşır.

Bir günlük yaşam örneği: Bir öğrenci, sınavda doğru yolu seçer ve çalışır; sonuçta sınavın hakkını alır. Ama çalışmaz, kopya çeker veya rastgele testi çözerse, sonucu kendi tercihi belirler. Aynı şekilde, Allah’ın kitabına uygun yaşamak veya sapmak, tamamen insana bağlıdır.

 

Sonuç: Kur’an’a Sadakat, Karışıklığa Son

Paralel dinlerin ve uydurulmuş itikatların temeli, insanların vahyi gölgelemeleri ve beşerî otoritelere aşırı bağlılıklarıdır. Kur’an, insanlara net bir şekilde yol göstermiştir:

Hepsine yani onlara da bunlara da Rabb’inin cömertliğinden (istediklerini) veririz. Rabb’inin verdiği, kimse tarafından engellenemez.
(İsra, 17/20)

Allah’ın kitabı eksiksiz, anlaşılır ve yeterlidir. Sahabe bunu yaşadı, ilk dört halife bunu yaşadı. Bizim de yapmamız gereken, Kur’an’ı anlamak, hayatımıza taşımak ve paralel dinlerin tuzaklarına düşmemektir.

Son söz:
Dileyen Allah’tır; ama seçen insanın kendisidir.
İçimizdeki vicdan pusulasını dinleyelim. Vahyin rehberliğine sadık kalalım. Başkalarının uydurduğu otoriteler yerine, yalnızca Allah’a teslim olalım.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

Dileyen Kim? Seçen Kim? Bağışlayan Kim?

 Dileyen Kim? Seçen Kim? Bağışlayan Kim?

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.” diye başlıyor söz. Ardından insanın içine doğru dönüyor: “İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çeker.” Ve sonra o çok tartışılan cümle geliyor:
“Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır.”
(Bakara, 284)

Bu ayeti çoğu zaman yarım anlıyoruz. Hatta bazen korkuyla, bazen de yanlış bir umutla okuyoruz. Sanki ortada ölçüsüz bir tercih varmış gibi… Sanki Allah bir kulunu sebepsiz yere seviyor, bir başkasını sebepsiz yere dışlıyor gibi… Oysa ayetin başı ve sonu birlikte okunmadığında ortaya böyle bir tablo çıkıyor.

Önce şunu netleştirelim: Kur’an’a göre Allah insanların Rabbi’dir; bir grubun, bir soyun, bir mezhebin değil. İnsan olarak herkes O’nun kuludur. Değer ölçüsü soy, makam, güç, zenginlik değildir. Ölçü takvadır. Yani kişinin Allah bilinciyle yaşaması, sınırları gözetmesi, sorumluluğunun farkında olmasıdır.

“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, takvaca en ileride olanınızdır.”
(Hucurat, 13)

Demek ki değer keyfî değil; ölçüye bağlı. Ölçü varsa adalet vardır. Adalet varsa keyfîlik yoktur.

Öyleyse şu soruyu sormamız gerekiyor: “Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır.” ifadesindeki dileme neyin dilemesidir? Gelişigüzel bir tercih mi, yoksa insanın kendi tercihiyle bağlantılı bir sonuç mu?

Bu sorunun cevabı insanın yaratılış gayesinde saklıdır.

 

Hayat Neden Var?

Kur’an hayatı ve ölümü boş bir sahne olarak anlatmaz. Bir oyun değil, bir imtihan alanı olarak tanımlar:

“O, hanginizin amel bakımından daha güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”
(Mülk, 2)

Dikkat edelim: “Daha çok” değil, “daha güzel”. Yani nicelik değil nitelik. Çok iş yapmak değil, doğru işi yapmak. Ve bu deneme akıl sahibi, sorumluluk çağına ulaşmış insan içindir.

Peki insan neden deneniyor?
Çünkü insanın içinde iki yön var. Kur’an bunu çok çarpıcı bir şekilde anlatır:

“Nefse ve onu bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücurunu ve ondan sakınmayı ilham edene andolsun.”
(Şems, 7-8)

Buradaki iki kavramı açalım.

  • Fücur: Sınır tanımama, taşkınlık, ölçüsüzlük, kötülüğe meyil.
  • Takva: Sınırı gözetme, bilinçli olma, korunma, kendini tutabilme.

İnsan, içinde bu iki sesi duyar. Biri “boş ver” der, diğeri “dur” der. Biri “kimse görmüyor” der, diğeri “Allah görüyor” der. Biri “sen haklısın” der, diğeri “adaletli ol” der.

Kur’an devam eder:

“Onu arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır.”
(Şems, 9-10)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Arındıran kim? Kirleten kim? İnsan. Yani sorumluluk insana verilmiştir. Allah insana fücuru da takvayı da göstermiştir; ama hangisini büyüteceğine insan karar verir.

Bu noktada şu ayet çok nettir:

“Biz ona yolu gösterdik; artık ya şükredici olur ya da nankör.”
(İnsan, 3)

Yol gösterilmiş. Seçim insana bırakılmış.

O hâlde “dilediğini bağışlar” ifadesini, bu özgür seçimden kopararak anlamak Kur’an bütünlüğünü bozar.

 

Elçi Neden Gönderildi?

İnsan sadece iç sesiyle baş başa bırakılmamıştır. İç pusula var; ama pusula tek başına yetmez. Harita gerekir. İşte o harita vahiydir. O haritayı getiren de nebilerdir.

Resül Muhammed, Resül İsa, Resül Musa… Hepsi aynı temel çağrıyı yapmıştır: Allah’a kulluk edin, ölçüyü koruyun, zulmetmeyin, adaletten sapmayın.

Burada çok önemli bir ilke vardır:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisa, 80)

Bu ayeti doğru anlamak gerekir. Resule itaat, şahsına itaat değil; getirdiği vahye itaattir. Çünkü resul kendi adına konuşmaz. Tebliğ eder. Mesajı iletir. Mesaj Allah’ındır.

Bu nedenle resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, “nebiye itaat şartı” gibi mekanik bir kalıp değildir. Mesele kişiye bağlılık değil; vahye bağlılıktır.

Yine Kur’an’da şöyle denir:

“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra elçiye muhalefet ederse… onu döndüğü şeyde bırakırız.”
(Nisa, 115)

Burada “bırakırız” ifadesi önemlidir. Zorla saptırma yok. Seçtiği yolda bırakılma var. Yani kişi yönünü ne tarafa çevirirse, o yönde ilerler.

Bir insan düşünün. Sürekli yalan söylüyor. İlk yalanı söylerken içi rahatsız olur. İkinci yalan daha kolay gelir. Üçüncüde artık yüzü kızarmaz. Sonra yalan onun karakteri olur. İşte bu süreç “kalbin mühürlenmesi” diye anlatılır. Bir anda olan bir şey değil; tercihlerin birikimidir.

“İman edip sonra inkâr edenler, sonra yine iman edip sonra inkâr edenler, sonra inkârları artanlar… Allah onları bağışlayacak değildir ve onları doğru yola iletecek değildir.”
(Nisa, 137)

Burada kapı ilk hatada kapanmıyor. Tekrar tekrar fırsat var. Ama inkâr bilinçli ve ısrarlı bir hâle gelirse, artık insan kendi seçiminin sonucunu yaşar.

Tıpkı bir cıvatanın yalama olması gibi… Başta tutar. Sonra gevşer. Sonra hiçbir işe yaramaz.

 

Bir Sınav Hikâyesi

Lisede bir sınav anını düşünelim. Öğretmen kâğıtları dağıtıyor. Bir öğrenci ayağa kalkıp “Bana düşük not vermişsiniz.” diyor. Öğretmen ise şu cevabı veriyor: “Ben sana düşük not vermedim, sen düşük aldın.”

Aslında adalet budur.

“Her insanın amelini boynuna doladık. Kıyamet günü önüne açılmış bir kitap çıkarırız.”
(İsra, 13)

Yani herkes kendi karnesini taşır. Başkasının notuyla yargılanmaz. Başkasının günahıyla suçlanmaz. Başkasının iyiliğiyle kurtulmaz.

Bu yüzden dünya hayatı, Allah’ın adalet dağıttığı yer değildir; insanlara adaletli olmayı emrettiği yerdir.

“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun.”
(Nisa, 4/135)

Dünya sahnesinde roller farklıdır. Kimi zengin, kimi fakir; kimi güçlü, kimi zayıf. Ama bu farklılık üstünlük değil, imtihan çeşitliliğidir.

Rüzgârın oluşması için sıcak ve soğuk hava gerekir. Her yer aynı sıcaklıkta olsaydı hareket olmazdı. İnsanlar da farklı özelliklerle yaratılmıştır ki birbirlerine muhtaç olsunlar.

Ancak bu farklılık, ayrıcalık değildir. Zenginlik bir süstür. Güç bir emanettir. Akıl bir sorumluluktur.

“Dünya hayatının süsü mallar ve evlatlardır.”
(Kehf, 46)

Süs aldatıcı olabilir. Asıl değer, o süsün nasıl kullanıldığıdır.

 

Allah Müdahale Etmez mi?

Şu yanlış algıyı düzeltelim: Allah insanları robot gibi yönlendirmez. Birini zorla hidayete, birini zorla sapkınlığa sürüklemez.

“Bizim ayetlerimiz hakkında eğrilik yapanlar Bize gizli kalmaz. İstediğinizi yapın; O yaptıklarınızı görendir.”
(Fussilet, 40)

Bu ifade özgürlük alanını gösterir. “İstediğinizi yapın” serbestliktir; ama sonuçsuz değildir.

Yine şöyle denir:

“Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı.”
(Hac, 40)

Burada ilahi sistemin nasıl işlediği anlatılır. İnsanlar birbirlerini dengeler. Yanlış yapanı bazen başka bir insan durdurur. Dünya hayatında ilahi müdahale genellikle koyulan yasalar üzerinden işler.

Denize giren yüzme bilmiyorsa boğulur. Ateşe giren yanar. İçki içen sarhoş olur. Bunlar evrensel yasalardır. Aynı şekilde ahlaki yasalar da vardır. Zulmeden toplum çöker. Adaletsizlik çürüme getirir. İhanet güveni yıkar.

Bu yüzden Kur’an’da geçen “saptırır” ifadesi, kişinin tercih ettiği yolda ilerlemesine izin verilmesidir. “Hidayete erdirir” ifadesi de doğruya yönelene yolun açılmasıdır.

Bir insan iyiliğe küçük bir adım atar. Sonra ikinci adım kolaylaşır. Üçüncü daha da kolay… Aynı şey kötülük için de geçerlidir.

İşte bu süreç, ilahi dilemenin insanın seçimiyle kesiştiği noktasıdır.

 

Kim Ne İsterse…

“Kim çabuk geçeni (dünyayı) isterse, orada dilediğimiz kimseye dilediğimizi veririz, sonra ona cehennemi kılarız.”
(İsra, 18)

“Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ona yaraşır çaba gösterirse, işte onların çabası karşılık görür.”
(İsra, 19)

“Hepsine Rabb’inin ihsanından veririz.”
(İsra, 20)

Dikkat edilmesi gereken kelime “ister”dir. İrade insandadır. Allah kimseyi zorla dünya hırsına sürüklemez. Ama dünyayı isteyenin önünü bütünüyle kapatmaz. İstediğini verir; fakat sonuçlarını da bildirir.

Aynı şekilde ahireti isteyen için de yol açıktır. Ama istemek kuru bir temenni değildir. “Çaba göstermek” şartı vardır.

Terlemeden ürün olmaz. Emek olmadan netice yoktur. Kur’an buna “sarp yokuş” der.
(Beled, 11)

Yoksula yardım etmek, zulme karşı durmak, nefsin taşkınlığına direnmek kolay değildir. Ama değerli olan budur.

İşte bağışlanma da bu zeminde anlaşılmalıdır. Bağışlanma, pişmanlıkla yön değiştiren için vardır. İnatla sürdürülen kötülük için değil.

Ölüm geldiğinde artık defter kapanır. Karne yazılmıştır. Ahirette not değişmez.

Bu yüzden “Nasıl olsa Allah bağışlar.” diye bir rahatlık Kur’an’da yoktur. Aynı şekilde “Ben ne yaparsam yapayım Allah beni saptırdı.” diye bir mazeret de yoktur.

İnsan kendi yönelişinden sorumludur.

“Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.”
(Nisa, 40)

Adalet budur. Ve adalet varsa korku değil sorumluluk vardır. Ümitsizlik değil bilinç vardır. Keyfîlik değil ölçü vardır.

İnsan, içindeki sesi dinleyerek, vahyin rehberliğini kabul ederek, resule itaatin Allah’a itaat olduğunu bilerek yürürse; bağışlanma umudu sağlam bir zemine oturur.

Ama kişi yüzünü ısrarla karanlığa çevirirse, güneş doğduğunda bile gözlerini kapatırsa, karanlık onun tercihi olur.

Dileyen Allah’tır. Ama seçen insandır.

 

KUR’AN’A GÖRE KONUŞMA ADABI

 KUR’AN’A GÖRE KONUŞMA ADABI

Sözün Ağırlığını Fark Etmek

İnsan çoğu zaman konuşmanın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu fark etmez. Dil küçük bir organdır ama etkisi bazen yıllarca süren izler bırakabilir. Bir söz kalpleri iyileştirebilir, başka bir söz ise kalpleri kırabilir. Bir cümle insanı hakikate yaklaştırabilir, başka bir cümle ise onu hakikatten uzaklaştırabilir.

Bu yüzden Kur’an konuşma meselesini sıradan bir davranış olarak görmez. Sözün de bir ahlakı, bir ölçüsü ve bir sorumluluğu olduğunu hatırlatır. İnsan yalnızca yaptığı işlerden değil, söylediği sözlerden de sorumludur.

 

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, hazır bir kayıtçı bulunmasın.”
(Kaf, 50/18)

Bu ayet insana çok derin bir şey hatırlatır. İnsan çoğu zaman konuşur ve konuştuğu sözün havada kaybolduğunu zanneder. Oysa Kur’an’a göre hiçbir söz kaybolmaz. Söylenen her cümle kaydedilir. Her söz bir iz bırakır.

İşte bu yüzden konuşmak basit bir eylem değil, sorumluluk taşıyan bir davranıştır.

Günlük hayatta bunu sık sık görürüz. Bir ailede söylenen kırıcı bir söz bazen yıllarca unutulmaz. Bir dostun söylediği güzel bir söz ise insanın hayatına umut olur. Demek ki söz yalnızca bir ses değildir; söz kalplere dokunan bir güçtür.

Kur’an insanın bu gücü nasıl kullanması gerektiğini öğretir.

Çünkü dil, kalbin aynasıdır. Kalpte ne varsa çoğu zaman dilde o görünür.

 

Dil Kalbin Aynasıdır

İnsan konuşurken aslında iç dünyasını açığa çıkarır. Kalbinde merhamet varsa sözlerinde de merhamet olur. Kalbinde kibir varsa sözleri de kibir taşır. Kalbinde öfke varsa dili de sertleşir.

Kur’an bu gerçeği çok açık bir şekilde anlatır.

“Görmedin mi Allah nasıl bir örnek verdi: Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir.”
(İbrahim, 14/24)

Bu ayette güzel söz bir ağaca benzetilir. Kökü sağlamdır, dalları göğe uzanır ve sürekli meyve verir. Yani güzel söz sadece o anda bitmez; etkisi devam eder.

Bir düşünelim…

Bir öğretmenin öğrencisine söylediği cesaret verici bir söz, belki o çocuğun hayatını değiştirebilir. Bir babanın evladına söylediği destekleyici bir söz, o çocuğun özgüvenini inşa edebilir.

İşte güzel söz böyle bir şeydir.

Ama Kur’an kötü sözün de bir örneğini verir.

“Kötü söz ise kökü yerden koparılmış kötü bir ağaç gibidir; onun yerde tutunması yoktur.”
(İbrahim, 14/26)

Kötü sözün kökü yoktur. Yani değeri yoktur. İnsanların kalbinde yer etmez. Sadece kırar ve geçer.

Bu yüzden Kur’an insanın dilini eğitmesini ister.

Dil eğitilmezse kalbin karanlık yönleri kolayca ortaya çıkar.

 

Ataların Sözü mü Allah’ın Sözü mü?

İnsanların konuşma biçimini belirleyen şeylerden biri de çevresidir. İnsan çoğu zaman çevresinden öğrendiği dili kullanır. Bazen bu dil hakikati taşır, bazen ise sadece alışkanlıkları tekrar eder.

Kur’an bu durumu çok açık bir şekilde eleştirir.

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.”
(Bakara, 2/170)

Bu ayet çok önemli bir gerçeğe işaret eder. İnsanlar bazen doğruyu araştırmak yerine alıştıkları düşünceleri savunurlar.

Çünkü alışkanlık güvenli gelir.

Ama Kur’an insanı düşünmeye çağırır.

Eğer bir insan doğruyu araştırmadan sadece çevresinden duyduklarını tekrar ediyorsa, konuşmaları da çoğu zaman gerçeğe dayanmaz.

Günlük hayatta bunu çok görürüz.

Bir konuda konuşan insanlar çoğu zaman delil sunmaz. “Büyüklerimizden böyle gördük”, “Biz böyle öğrendik” gibi ifadeler kullanırlar.

Oysa Kur’an insanın delil ile konuşmasını ister.

“Eğer doğru sözlüyseniz delilinizi getirin.”
(Bakara, 2/111)

Bu ayet konuşma ahlakının temelini oluşturur.

Delilsiz söz, sağlam söz değildir.

 

Hakikati Savunurken Üslup

İnsan doğruyu savunduğunu düşündüğünde bazen sertleşebilir. Haklı olduğunu düşünen insan karşısındaki kişiye öfke ile konuşabilir.

Ama Kur’an hakikati savunurken bile üslubun korunmasını ister.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Nebi Musa ile ilgilidir.

Allah, Nebi Musa’yı Firavun’a gönderirken şöyle bir emir verir:

“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.”
(Taha, 20/44)

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır.

Firavun tarihin en zalim yöneticilerinden biridir. Buna rağmen Nebi Musa’ya verilen emir yumuşak konuşmaktır.

Bu bize çok önemli bir ders verir:

Hakikati savunmak, kaba olmak anlamına gelmez.

Hakikat güçlüdür. Onu savunmak için hakarete ihtiyaç yoktur.

Bir insan doğruyu gerçekten biliyorsa, sözlerini sakin ve açık bir şekilde ifade edebilir.

Çünkü hakikat bağırmaz. Hakikat kendisi zaten güçlüdür.

 

Tartışmanın Kur’an’daki Ölçüsü

İnsanlar arasında fikir ayrılıkları her zaman olacaktır. Herkes aynı şekilde düşünmez. Bu hayatın doğal bir parçasıdır.

Kur’an bu gerçeği kabul eder.

Ama tartışmanın da bir ahlakı olması gerektiğini söyler.

“Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et.”
(Nahl, 16/125)

Bu ayette üç önemli kavram vardır:

Hikmet, güzel öğüt ve en güzel mücadele.

Hikmet; sözün doğru zamanda, doğru şekilde söylenmesidir.

Güzel öğüt; karşıdakini küçümsemeden konuşmaktır.

En güzel mücadele ise hakaretten uzak tartışmadır.

Bugün sosyal medyada veya günlük hayatta yapılan tartışmalara bakarsak çoğu zaman bu ölçülerin unutulduğunu görürüz.

İnsanlar delil yerine hakaret kullanır.
Fikir yerine öfke gösterir.

Oysa Kur’an’ın istediği tartışma biçimi farklıdır.

Kur’an hakikatin saygı içinde konuşulmasını ister.

 

Hakaretin Değil Delilin Gücü

Bir insanın sözü güçlü ise bağırmasına gerek yoktur. Delil zaten sözün gücüdür.

Kur’an bu yüzden boş konuşmayı eleştirir.

 

“Onlar boş sözlerden yüz çevirirler.”
(Müminun, 23/3)

Boş söz nedir?

Boş söz; delile dayanmayan, fayda üretmeyen, insanı hakikate yaklaştırmayan sözlerdir.

Bazen insanlar uzun uzun konuşur ama söyledikleri şeyin bir değeri yoktur. Çünkü sözün içinde hakikat yoktur.

Kur’an ise insanın faydalı söz söylemesini ister.

“İnsanlara güzel söz söyleyin.”
(Bakara, 2/83)

Bu ayet çok sade ama çok güçlü bir ilkedir.

Güzel söz yalnızca nazik olmak değildir. Aynı zamanda doğru ve faydalı olmaktır.

 

Müminin Dili ve Sorumluluğu

Kur’an’a göre iman yalnızca kalpte kalan bir duygu değildir. İman insanın davranışlarında da görülür. İmanın en çok göründüğü yerlerden biri de dildir.

Bir insanın dili sürekli hakaret üretiyorsa, o dil kalpteki bir problemin işaretidir.

Kur’an bu yüzden insanı doğru konuşmaya çağırır.

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin.”
(Ahzab, 33/70)

Bu ayette iki şey yan yana gelir: Allah’a karşı sorumluluk ve doğru söz.

Yani doğru konuşmak yalnızca sosyal bir davranış değildir; aynı zamanda ibadettir.

Namaz nasıl bir ibadet ise, doğru söz de bir ibadettir.

Oruç nasıl bir disiplin ise, dili kontrol etmek de bir disiplindir.

Çünkü insanın dili, karakterinin kapısıdır.

 

Sonuç: Sözün Hesabı

İnsan bazen söylediği sözleri küçük görür. “Bir şey demedim ki” diyebilir. Ama Kur’an insanı bu konuda uyarır.

Sözler küçümsenecek şeyler değildir.

Çünkü sözler kalpleri etkiler, toplumları etkiler ve insanın kendi karakterini şekillendirir.

Bu yüzden Kur’an konuşma adabını imanla ilişkilendirir.

“Güzel söz sadakadır.”
(Bakara, 2/263 anlam bağlamı)

Demek ki güzel söz söylemek de bir iyiliktir.

Bir insanın kalbini kırmamak, ona saygı ile konuşmak, hakikati yumuşak bir dil ile anlatmak… Bunların hepsi Kur’an’ın öğrettiği konuşma ahlakının parçalarıdır.

Sonunda insan şu gerçeği fark eder:

Dilini eğiten insan aslında kalbini eğitmiş olur.

Ve kalbini eğiten insan, sözlerini de güzelleştirir.

Rabb’imiz bizleri Kur’an’ı anlayarak okuyan, okuduğunu hayatına taşıyan ve sözlerini hakikat ile güzelleştiren kullardan eylesin.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

Önce Kur’an: İnsanın Kalbiyle Yüzleşmesi

 Önce Kur’an: İnsanın Kalbiyle Yüzleşmesi

İnsan bazen kalabalığın içinde yürürken kendini yalnız hisseder. Gürültü vardır, söz vardır, anlatan çoktur; fakat insanın iç dünyasında hâlâ cevap bekleyen sorular durur. İşte din meselesi de çoğu zaman böyle bir noktada karşımıza çıkar. Yüzlerce kitap, binlerce yorum, sayısız anlatım… Ama insan yine de kendi kendine sorar: Gerçekten Allah bizden ne istiyor?

Bir düşünelim. Yüce Allah insanı yaratırken onu akılsız bırakmadı. Ona düşünme yeteneği verdi. Soru sorma cesareti verdi. İyiyi kötüden ayırabilecek bir vicdan verdi. Ve bütün bunların yanında bir de yol gösterici olarak vahyini indirdi.

Kur’an işte bu yüzden sıradan bir kitap değildir. O, insanın hayat yolculuğunda önüne konulan bir pusuladır. Eğer pusula doğruysa insan yönünü bulur. Ama pusulanın yanına başka pusulalar koyarsanız, her biri farklı yön gösterirse insan şaşkınlık yaşamaya başlar.

Kur’an’ın kendisi hakkında söylediği sözler bu konuda son derece açıktır:

“Biz bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(Enam, 6/38)

Bu ayet insanı derin bir düşünceye davet eder. Eğer Allah bir kitabın içinde “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” diyorsa, o kitap nasıl olur da insanın hayatı için yetersiz sayılabilir?

İşte tam burada insanın kendi kalbiyle yüzleşmesi gerekir. Çünkü mesele sadece bilgi meselesi değildir. Mesele, kimin sözünü esas alacağımız meselesidir.

Allah’ın sözü mü?

Yoksa insanların sözleri mi?

 

Din Kaynağı mı, İnsan Yorumu mu?

Tarih boyunca insanlar Allah’ın indirdiği vahyin etrafına yorumlar yapmıştır. Bu son derece doğal bir durumdur. İnsan düşünür, anlamaya çalışır, yorum yapar. Fakat sorun yorumun kendisi değildir. Sorun, yorumun zamanla vahyin yerine geçmesidir.

Bir düşünün. Bir insan size bir mektup gönderse ve o mektubu size ulaştıran kişi daha sonra kendi yorumlarını da mektubun içine eklemeye başlasa… Bir süre sonra hangisinin gerçek söz, hangisinin yorum olduğunu ayırt etmek zorlaşmaz mı?

Din alanında da benzer bir durum yaşanmıştır.

Allah’ın kitabı bir tarafta dururken, insanların yazdığı binlerce eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler zamanla o kadar çoğalmıştır ki bazı insanlar için asıl kaynak Kur’an değil, bu kitaplar haline gelmiştir.

Oysa Kur’an’ın kendisi şöyle sorar:

“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Casiye, 45/6)

Bu soru basit bir soru değildir. Bu soru insanın zihnini sarsan bir sorudur. Çünkü ayet açıkça şunu söyler: Allah’ın sözünden sonra başka bir sözü din adına temel almak insanı büyük bir çelişkiye sürükler.

Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır. İnsanların yazdığı kitaplar tamamen değersiz değildir. Tarihi anlatabilirler. İnsanların tecrübelerini aktarabilirler. Geçmişte yaşanan olayları anlatabilirler. Bunların hepsi faydalı olabilir.

Fakat bir kitabın faydalı olması başka bir şeydir, dinin kaynağı olması başka bir şeydir.

İşte bu ayrım yapılmadığında din alanı bulanıklaşmaya başlar.

Nebi ve Resul Kavramını Doğru Anlamak

Kur’an’da iki kavram sık sık karşımıza çıkar: Nebi ve Resul.

Bu kavramlar çoğu zaman birbirine karıştırılır. Oysa Kur’an’ın dili oldukça açıktır.

Nebi, Allah’tan vahiy alan kişidir.

Resul ise aldığı vahyi insanlara ulaştıran elçidir.

Nebi Muhammed bu iki görevi birlikte taşıyan bir insandır. O hem vahyi alan bir nebi, hem de vahyi insanlara ileten bir resuldür. Fakat burada unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır.

Muhammed’in görevi vahiy üretmek değildir.

Onun görevi vahyi iletmektir.

Kur’an bunu son derece açık bir şekilde ifade eder:

“Resulün görevi sadece tebliğdir.”
(Maide, 5/92)

Bu ayeti okuyan insanın zihninde şu soru oluşmalıdır: Eğer resulün görevi tebliğ ise, yani Allah’ın indirdiğini insanlara ulaştırmak ise, o zaman din adına bağımsız hükümler koyma yetkisi kime aittir?

Kur’an bu soruya da cevap verir:

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yusuf, 12/40)

Bu ayet din anlayışının temel direklerinden biridir. Çünkü dinin sahibi Allah’tır. İnsanlar din hakkında konuşabilir, düşünebilir, yorum yapabilir; fakat hüküm koyma yetkisi yalnız Allah’a aittir.

 

İnsanların Din Üretme Eğilimi

İnsan doğası ilginçtir. İnsan bazen Allah’ın koyduğu sınırları yeterli görmez. Daha fazlasını eklemek ister. Daha fazla kural koymak ister. Daha fazla ayrıntı üretmek ister.

Bunu günlük hayatımızda da görürüz.

Bir kurum düşünün. Kurumun bir yönetmeliği vardır. Bu yönetmelik açık ve nettir. Fakat zamanla bazı insanlar yeni kurallar koymaya başlar. Küçük eklemeler yapılır. Sonra bu eklemeler büyür. Bir süre sonra insanlar asıl yönetmeliği değil, eklenen kuralları konuşmaya başlar.

Din alanında da benzer bir süreç yaşanmıştır.

Kur’an insanlara temel ilkeleri verir. Helali ve haramı açıklar. Adaleti, merhameti, sorumluluğu anlatır. Fakat bazı insanlar bununla yetinmez. Daha fazla hüküm üretmek ister.

Oysa Kur’an bu konuda insanı uyarır:

“Ey iman edenler! Açıklandığında sizi zor durumda bırakacak şeyleri sormayın.”
(Maide, 5/101)

Bu ayet insanın dikkatini çeken bir noktaya işaret eder. Allah bazı konuları bilerek açıklamamıştır. Çünkü hayatın bir kısmını insanın özgür iradesine bırakmıştır.

Fakat insan bazen bu boşluğu doldurmak ister. Yeni yasaklar koyar. Yeni kurallar üretir.

Ve bir süre sonra insanlar şu soruyu sormaya başlar: Din bu kadar zor muydu?

 

Çoğunluğa Uymanın Tehlikesi

İnsan sosyal bir varlıktır. Çevresindeki insanların düşüncelerinden etkilenir. Kalabalığın içinde olmak ona güven verir.

Fakat Kur’an çoğunluk psikolojisi konusunda insanı uyarır:

“Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(Enam, 6/116)

Bu ayet insanı ciddi bir muhasebeye çağırır.

Çünkü tarih boyunca yanlış düşünceler çoğu zaman kalabalıkların içinde yayılmıştır. Bir fikir yaygın olabilir, ama doğru olmayabilir.

Bir düşünün.

Bir şehirde herkes yanlış bir yönü gösterse, kuzey güney olur mu?

Olmaz.

Gerçek yön değişmez.

Din konusunda da gerçek değişmez. Allah’ın kitabı ortada dururken çoğunluğun ne düşündüğü gerçeği değiştirmez.

 

İnsanların Manevi Lider Üretme Eğilimi

Tarihin her döneminde bazı insanlar diğer insanlardan daha fazla dini otorite elde etmeye çalışmıştır. Bu bazen bilinçli bir şekilde olur, bazen de insanlar farkında olmadan böyle bir yapı oluşturur.

Kur’an bu durumu geçmiş toplumlar üzerinden anlatır:

“Onlar alimlerini ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.”
(Tevbe, 9/31)

Bu ayeti okuyan insanın ilk tepkisi genellikle şu olur: “Biz böyle bir şey yapmayız.”

Fakat ayetin mesajı daha derindir.

Bir insanın Allah’tan başka rabb edinmesi sadece ona secde etmesi anlamına gelmez. Bir insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmek de aynı tehlikeyi doğurur.

Bir düşünün.

Bir meselede Kur’an bir şey söylüyor. Ama bir kişi çıkıp farklı bir hüküm veriyor. İnsanlar da Kur’an’ı bırakıp o kişinin sözünü esas alıyor.

İşte ayetin uyardığı durum tam olarak budur.

 

Tasavvuf İçinde Ortaya Çıkan Aşırılıklar

İslam tarihi boyunca tasavvuf adı altında birçok güzel ahlak öğretisi ortaya çıkmıştır. İnsanlara sabrı, tevazuyu, merhameti öğreten nice güzel örnekler vardır.

Fakat tarih boyunca bazı aşırılıklar da ortaya çıkmıştır.

Bazı anlatılarda “kutup”, “gavs”, “üçler”, “yediler” gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Bu kavramlara göre bazı insanlar evrenin yönetiminde özel bir role sahiptir.

Bu iddialar kulağa etkileyici gelebilir.

Fakat Kur’an bu konuda son derece nettir.

“Göklerin ve yerin yönetimi yalnız Allah’ındır.”
(Zümer, 39/44)

Bu ayet insanın zihnindeki bütün karmaşayı ortadan kaldırır. Evrenin yönetimi Allah’a aittir. Hiçbir insan, ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın yönetiminde ortak değildir.

 

Ölüm ve Hayat Yetkisi

Bazı anlatılarda velilerin ölüm üzerinde tasarruf sahibi olduğu iddia edilir. Oysa Kur’an bu konuda son derece açıktır.

“Canları alan Allah’tır.”
(Zümer, 39/42)

Hayat ve ölüm insanın elinde değildir. Bu yetki yalnız Allah’a aittir.

İnsan bunu kabul ettiğinde kalbinde büyük bir rahatlama oluşur. Çünkü insan artık başka insanların elinde değil, doğrudan Allah’ın kudreti altında olduğunu bilir.

 

Allah Tek Başına Anıldığında

İnsan psikolojisi bazen ilginç tepkiler verir. Kur’an bu psikolojiyi çok çarpıcı bir şekilde anlatır.

“Allah tek başına anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar; O’nun dışında başkaları anıldığında ise sevinirler.”
(Zümer, 39/45)

Bu ayet insanın kalbine ayna tutar.

Bir düşünelim.

Bir sohbet ortamında sadece Allah konuşulduğunda insanlar sıkılıyor mu?

Ama bir şeyh, bir alim, bir lider konuşulduğunda ortam canlanıyor mu?

Eğer böyleyse insanın kendi kalbini sorgulaması gerekir.

 

Kur’an’ın İnsan İçin Kolaylaştırılması

Kur’an insanlara zor bir kitap olarak gönderilmemiştir. Aksine Allah onu anlaşılabilir kıldığını açıkça bildirir.

“Biz Kur’an’ı öğüt alınması için kolaylaştırdık.”
(Kamer, 54/32)

Bu ayet insanın zihnindeki büyük bir korkuyu ortadan kaldırır. Çünkü bazı insanlar Kur’an’ı anlamanın imkânsız olduğunu düşünür.

Oysa Allah tam tersini söylüyor.

Kur’an anlaşılabilir bir kitaptır.

Elbette insanın düşünmesi gerekir. Araştırması gerekir. Fakat Allah’ın kitabı insanın anlayamayacağı bir sırlar kitabı değildir.

 

İnsanın Kendi Kalbine Dönmesi

Bütün bu konuların sonunda insan yine kendisiyle baş başa kalır.

Din aslında kalbin Allah ile kurduğu bağdır.

İnsan başka insanların sözlerine sonsuz güven duyabilir. Ama hesap günü geldiğinde herkes kendi ameliyle yüzleşecektir.

Kur’an bu gerçeği çok açık bir şekilde hatırlatır:

“Bu Kitap sizin için bir öğüttür ve ondan sorguya çekileceksiniz.”
(Zuhruf, 43/44)

İşte insanın kalbinde yankılanması gereken soru budur.

Biz gerçekten Allah’ın kitabını mı merkeze alıyoruz?

Yoksa din adına oluşturulan başka otoritelerin arkasından mı gidiyoruz?

Cevabı herkes kendi içinde bulacaktır.

Çünkü Allah insanın kalbini herkesten iyi bilir.

 

Kibir: İnsanın Kendine Kurduğu Taht

Kibir: İnsanın Kendine Kurduğu Taht

İnsan bazen farkında olmadan kendine bir taht kurar. Bu taht altından değildir, mermerden değildir. Onu görünmez yapan şey kendi zihninde kurulmuş olmasıdır. İnsan kendini merkeze koyar, düşüncelerini ölçü kabul eder, yaptığı işleri büyütür ve içten içe şöyle demeye başlar: “Ben daha iyisini bilirim.” İşte kibir dediğimiz şey tam burada doğar.

Kur’an insanın bu halini çok iyi bilir. Çünkü insanın yaratılışında hem yükselme potansiyeli hem de düşme ihtimali vardır. İnsan toprağın alçak gönüllülüğünden yaratılmıştır ama aynı insan bazen dağlardan daha büyük görünmek ister. Kur’an bu yüzden insanı sık sık hatırlatır: Sen sınırlısın.

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağların boyuna ulaşabilirsin.”
(İsra, 37)

Bu ayet insanın kendini büyütme eğilimine karşı güçlü bir uyarıdır. İnsan yürüyüşünde bile kibir taşıyabilir. Omuzların kalkık, bakışların yukarıdan olması, sözlerin buyurgan çıkması… Bunların hepsi içteki kibirin dışa vurumudur.

Kibir aslında bir algı sorunudur. İnsan kendini olduğundan büyük görür, başkalarını olduğundan küçük. Oysa Kur’an’ın insana öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan kuldur. Kul olmak ise taht kurmak değil, haddini bilmektir.

 

Kibir Nasıl Başlar: İnsanın Kendini Ölçü Yapması

Kibir çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Küçük bir düşünceyle başlar: “Ben haklıyım.” Bu düşünce zamanla büyür ve şu hale gelir: “Ben en doğruyu bilirim.” Sonunda insan farkına varmadan kendini ölçü haline getirir.

Kur’an bu psikolojiyi anlatırken şöyle der:

“İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde: ‘Bu bana bilgim sayesinde verildi’ der.”
(Zümer, 49)

İnsan bir başarı elde ettiğinde çoğu zaman onun arkasındaki ilahi düzeni unutabilir. Sağlık, zeka, fırsatlar, karşılaşılan insanlar… Hepsi bir araya gelmeden hiçbir başarı oluşmaz. Ama kibir insanın gözünü daraltır. Kendi payını büyütür, diğer payları siler.

Günlük hayatta bunu çok görürüz. Bir iş yerinde küçük bir başarı elde eden biri zamanla herkesi küçümsemeye başlayabilir. Dün birlikte çalıştığı insanlara bugün tepeden bakabilir. Oysa dün yardım aldığı insanların varlığını unutmuştur.

Kur’an insanın bu unutkanlığını sürekli hatırlatır. Çünkü kibir çoğu zaman nimetin sahibini unutmanın sonucudur.

 

Kibrin İlk Hikâyesi: İblis’in Düşüşü

Kur’an kibri anlatırken tarihin ilk büyük örneğini verir. Bu örnek bir kavmin değil, bir varlığın hikâyesidir.

İnsanın yaratılışı anlatıldığında bazı varlıklardan Adem’e saygı göstermeleri istenir. Ama biri bunu reddeder. O varlık kendini üstün görür.

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”
(Araf, 12)

Bu cümle kibirin özünü gösterir. İblis aslında bir karşılaştırma yapar. Kendi yaratılışını daha değerli görür. Ateşin çamurdan üstün olduğunu varsayar. Bu düşünce onu hakikate karşı kör eder.

Burada önemli bir nokta vardır: Kibir sadece başkasını küçümsemek değildir, hakikate direnmek demektir. Çünkü kibirli insan gerçeği kabul etmek istemez. Haklı çıkmak onun için gerçeği görmekten daha önemlidir.

Bu yüzden Kur’an kibri sadece bir karakter kusuru olarak değil, hakikate karşı kapanmış bir kalp hali olarak anlatır.

 

Kibir İnsanı Gerçeğe Kapar

İnsan kibirlendiğinde ilginç bir şey olur: Gerçek değişmez ama insanın algısı değişir. Doğru sözler bile ona ağır gelir.

Kur’an bu durumu şöyle anlatır:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Her ayeti görseler bile ona inanmazlar.”
(Araf, 146)

Burada dikkat çekici bir durum vardır. İnsan ayeti görür ama kabul etmez. Çünkü sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun kalpteki büyüklük duygusudur.

Günlük hayatta bunun küçük örneklerini görürüz. Birine açık bir hata söylendiğinde bazen hemen kabul etmek yerine savunmaya geçer. Çünkü hata kabul etmek egoya ağır gelir.

Bir baba düşünelim. Çocuğu ona bir konuda doğruyu söylüyor. Ama baba sırf “ben büyüğüm” duygusuyla bunu kabul etmiyor. İşte bu küçük örnek kibirin nasıl çalıştığını gösterir.

Kibir gerçeği değil, statüyü korumaya çalışır.

 

Kibir Toplumları Nasıl Körleştirir

Kur’an kibri sadece bireysel bir sorun olarak anlatmaz. Bazen bütün toplumlar kibir yüzünden hakikati reddedebilir.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Firavun’dur. Firavun sadece güçlü bir yönetici değildi; aynı zamanda kendini mutlak otorite gören biriydi.

“Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını gruplara ayırdı.”
(Kasas, 4)

Kibir çoğu zaman güçle birleştiğinde zulme dönüşür. Çünkü kendini üstün gören biri başkalarının hakkını kolayca görmezden gelebilir.

Nebi Musa’nın çağrısı Firavun’un kulağına ulaştığında sorun mesajın anlaşılmaması değildi. Sorun şuydu: Firavun kendi tahtından inmeye hazır değildi.

Kibir insanın kalbinde başladığında toplumun düzenini de etkiler. Çünkü kibirli insan eşitliği kabul etmekte zorlanır.

 

Tevazu: Kibrin Karşıtı Olan Yol

Kur’an kibri eleştirirken onun karşısına bir kavram koyar: tevazu. Tevazu insanın kendini küçültmesi değildir. Tevazu, kendini doğru ölçüde görmesidir.

“Rahman’ın kulları yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler.”
(Furkan, 63)

Bu ayette dikkat çeken şey “yürüyüş” ifadesidir. Tevazu sadece içsel bir duygu değildir. İnsan konuşmasında, davranışında ve ilişkilerinde de bunu gösterir.

Tevazu sahibi biri bir başarı elde ettiğinde bunu büyütmez. Bir hata yaptığında savunma yerine düşünür. Başkalarının değerini görür.

Bir öğretmen düşünelim. Bilgili ama aynı zamanda öğrencilerinin sorularını ciddiye alıyor. Onları küçümsemiyor. İşte bu tavır tevazunun günlük hayattaki karşılığıdır.

Tevazu insanı küçültmez. Aksine insanı güvenilir kılar.

 

İnsan Neden Kibirlenir?

Kur’an insanın kibirlenmesine yol açan bazı sebeplerden bahseder. Bunlardan biri zenginliktir.

“İnsan kendini yeterli gördüğü için azgınlaşır.”
(Alak, 6-7)

İnsan bir şeye sahip olduğunda kendini güçlü hissedebilir. Para, bilgi, makam, ün… Bunların hepsi insanın zihninde yanlış bir büyüklük duygusu oluşturabilir.

Ama Kur’an bu algıyı kırar. Çünkü her nimetin geçici olduğunu hatırlatır. Sağlık bir anda değişebilir. Servet kaybolabilir. Güç el değiştirebilir.

Bu yüzden Kur’an insanı sürekli fanilik bilinciyle uyarır.

 

Nebilerin Yolunda Kibir Yoktur

Kur’an’da anlatılan elçiler incelendiğinde ortak bir özellik görülür: tevazu.

Nebi Musa büyük bir mücadele yürütmesine rağmen kendini yüceltmez. Nebi İsa insanlara konuşurken güç değil merhamet dili kullanır. Nebi Muhammed ise insanlarla aynı sofraya oturan, aynı hayatı paylaşan bir elçi olarak anlatılır.

Kur’an elçilerin görevini şöyle ifade eder:

“Elçiye düşen sadece açık bir tebliğdir.”
(Nur, 54)

Bu ifade elçinin rolünü sınırlar. Elçi mesajı iletir ama insanları zorlamaz. Bu yaklaşım kibirden uzak bir duruştur.

Çünkü kibirli biri başkalarını kontrol etmek ister. Tevazu sahibi biri ise sadece doğruyu söylemekle yetinir.

 

Günlük Hayatta Kibri Tanımak

Kibir bazen büyük sözlerle değil küçük davranışlarla ortaya çıkar.

Bir lokantada çalışan garsona sert davranmak…
Bir hatayı kabul etmek yerine başkasını suçlamak…
Bir tartışmada haklı çıkmak için gerçeği eğip bükmek…

Bunların hepsi kibirin küçük gölgeleridir.

Kur’an insanı bu yüzden sürekli iç muhasebeye çağırır. Çünkü kibir çoğu zaman insanın kendine bile görünmez.

Gerçek tevazu kendini sorgulayabilme cesaretidir.

Sonuç: İnsan Taht Kurmak İçin Değil, Hakikati Tanımak İçin Var

Kur’an’ın kibirle ilgili mesajı aslında çok nettir: İnsan kendini büyütmeye çalıştıkça küçülür. Çünkü büyüklük insana ait değildir.

Gerçek büyüklük Allah’a aittir.

“Büyüklük göklerde ve yerde yalnızca O’na aittir.”
(Casiye, 37)

Bu ayet insanın konumunu yeniden hatırlatır. İnsan bir yolcudur. Ona verilen nimetler emanettir. Güç geçicidir.

İnsan bunu fark ettiğinde kalbinde bir değişim başlar. Başkalarını küçümsemek yerine anlamaya başlar. Haklı çıkmak yerine gerçeği arar.

İşte o zaman kibirin tahtı yıkılır.

Ve insan ilk kez gerçekten insan olur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

Kur’an’a Dönüş ve Anlama Krizi

 Kur’an’a Dönüş ve Anlama Krizi

Asırlar boyunca Kur’an okundu.
Ezberlendi.
Asıldı.
Seslendirildi.

Ama anlaşılmadı.

Bir gün geldi, insanlar tekrar Kur’an’a yönelmeye başladı. Bu güzel bir şeydi. Fakat bu defa başka bir sorun çıktı: Okuyoruz ama doğru mu anlıyoruz?

Kur’an kendisini nasıl tanımlar?

“Bu kitap, onda şüphe yoktur; muttakiler için bir yol göstericidir.” (Bakara, 2)

Demek ki mesele sadece okumak değil, hidayet rehberi olarak okumaktır.

Bir kitap düşün. İçinde hayat var. Ama sen onu sadece anlamadığın dilde dinliyorsun. Hayatına değmiyor. İşte asıl kopuş burada başlıyor.

 

Arapça Bilmek Kur’an’ı Anlamak Değildir

Çok önemli bir yanılgı var:
“Arapça bilen Kur’an’ı anlar.”

Hayır.

Türkçe konuşabiliyoruz diye herkes şair olmaz.

Haritaya bakmak başka şeydir, yolu bilmek başka şey.
Herkes haritayı görebilir ama doğru yolu herkes bulamaz.

Matematik kitabı Türkçe yazılmıştır ama
onu anlamak için matematik bilmek gerekir.

Kur’an bir vahiy metnidir.
Kendi içinde kavram örgüsü olan, kelimelerini kendi bütünlüğünde tanımlayan bir kitaptır.

Kur’an şöyle der:

“Onlar Kur’an’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?” (Nisa, 82)

Burada istenen şey dil bilgisi değil, tedebbürdür.
Yani bütünlük içinde düşünmek.

 

Meal Yaparken Düşülen Tuzak

Bir dildeki kelimeyi başka dile aktarmak kolay değildir. Hele o kelimenin Kur’an içindeki özel anlam alanı bilinmiyorsa, anlam kayar.

Mesela günlük hayattan örnek verelim:
“Orta Doğu ısınıyor” dediğimizde kimse termometreyi düşünmez. Savaşı anlarız.

Ama kelime kelime çevirirsen anlam kaybolur.

Kur’an’da da böyledir. Bir kelimeyi sözlükten alıp motamot yerleştirince, Kur’an’ın inşa ettiği anlam dünyası dağılır.

Kur’an şöyle uyarır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” (İsra, 36)

Bilgi nedir?
Kelimenin Kur’an’daki kullanım bütünlüğüdür.

 

Cin Meselesi: Kavram Kayması Nerede Başladı?

Şimdi en çok tartışılan örneklerden birine gelelim.

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zariyat, 56)

Burada iki kavram var: cin ve insan.

Geleneksel anlayışta cin; gözle görülmeyen, ayrı bir varlık türü olarak anlatılır. Peki Kur’an’a baktığımızda tablo gerçekten böyle mi?

Bir başka ayete bakalım:

“Süleyman’ın ölümüne, asasını yiyen bir ağaç kurdundan başka kimse delalet etmedi. O yere yıkılınca cinler anladı ki eğer gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”
(Sebe, 14)

Eğer cinler mutlak gaybı biliyor olsalardı, Kur’an onların bu bilgiden yoksun olduğunu ifade etmezdi.

Kur’an gayb bilgisini yalnız Allah’a has kılar:

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır.” (Enam, 59)

Burada soru şu:
Cin kelimesi her geçtiği yerde otomatik olarak görünmeyen varlık mı demektir, yoksa bağlama göre farklı anlam alanları mı vardır?

Kur’an’da “ins” ve “cin” birlikte zikredilir. Tıpkı başka yerlerde “mümin-kafir”, “münafık-insan” ayrımı yapıldığı gibi.

“Andolsun onları hayata karşı insanlardan ve müşriklerden daha hırslı bulursun.” (Bakara, 96)

Burada müşrik de insandır ama ayrıca zikredilir.

Demek ki Kur’an bazen bir grubun niteliğini ayırarak ifade eder.

Cin kelimesi, örtülü, gizlenen, görünmeyen anlam köküne sahiptir. İnsan içindeki gizli yönü, sapmış yönü, örtülmüş aklı temsil eden kullanımlar da mümkündür.

Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şudur:
Bir yorumu üretirken bütün ayetlerle uyumlu olmalı.

Kur’an’da hiçbir kelime başıboş değildir.

 

İnsan ve Halifelik

Kur’an insanı merkeze koyar.

“Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.”
(Bakara, 30)

Halife; yeryüzünde sorumluluk taşıyan, tercih yapan, sonuçlarına katlanan varlık demektir.

İnsan nötr yaratılmıştır.

“Ona fücurunu ve takvasını ilham edene yemin olsun.”
(Şems, 8)

Yani insan hem sapma hem korunma potansiyeli taşır.

Buradan kimlikler doğar:
Mümin, kafir, münafık, zalim…

İsimler değişir ama özne aynıdır: insan.

 

Kıssalar: Tarih mi, Mesaj mı?

Kur’an kıssaları masal değildir. Ama salt tarih anlatısı da değildir.

“Onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.”
(Yusuf, 111)

İbret nedir?
Bugüne taşınan ders.

Mesela Nebi Musa’nın kavmi anlatılır. Cumartesi yasağı anlatılır.

“Cumartesi günü haddi aşmışlardı.”
(Araf, 163)

Buradaki mesele balık meselesi değildir.
Mesele ilahi sınırları dolanma zihniyetidir.

Bugün de aynı zihniyet var mı?
Var.

Yasağı teknik hileyle delmek…

Kur’an kıssayı anlatır, zihniyeti hedef alır.

“Benim Kızlarım” İfadesi Ne Anlatır?

Nebi Lut’un kavmine hitabında şöyle geçer:

“İşte benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir.”
(Hud, 78)

Burada mesele biyolojik kız meselesi değildir.
Toplumun meşru olanla gayrimeşru olan arasındaki tercihini göstermektir.

Kur’an’da “temiz” kavramı helal ve fıtri olanı anlatır.

Eğer bu ayet bağlamdan koparılırsa Nebi Lut yanlış anlaşılır.
Ama Kur’an bütünlüğünde, elçilerin ahlakı korunmuştur.

 

Salih’in Devesi: Sembol mü, Ayet mi?

“Allah’ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın.” (Şems, 13)

Kur’an deveye “ayet” der.

Ayet; Allah’ın varlığına delil olan işarettir.

Deveyi öldürmek neyi temsil eder?
Allah’ın koyduğu dengeyi bozmayı.

Bugün ekosistemi tahrip etmekle o gün deveye saldırmak arasında zihinsel fark var mı?

İlahi sınırları çiğnemenin sonucu helaktır. Bu değişmez.

 

Kavramları Yerli Yerine Koymazsak…

Kur’an’da kelime yer değiştirince anlam çöker.

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki akledesiniz.”
(Yusuf, 2)

Akletmek; kelimeyi bağlamında düşünmektir.

Bir kelime yanlış oturursa, üzerine kurulan inanç sistemi de kayar.

Ve Kur’an’ın terk edilmesi sadece mushafın kapatılması değildir.

“Elçi dedi ki: Rabb’im, kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bıraktı.”
(Furkan, 30)

Terk etmek;
Onu anlamadan okumak,
Anlamadan hüküm vermek,
Onu başka kaynakların gölgesinde bırakmaktır.

Son Bir Soru

Bugün biz Kur’an’a gerçekten dönüyor muyuz?
Yoksa sadece onu konuşuyor muyuz?

Kelimeyi Kur’an tanımladığı gibi mi anlıyoruz,
Yoksa yüzyılların alışkanlığını mı tekrar ediyoruz?

Kur’an diri bir kitaptır.
Ama onu diri kılacak olan, doğru anlam çabasıdır.

Belki de asıl mesele şudur:

Biz Kur’an’ı savunmaya mı çalışıyoruz,
Yoksa onun tarafından düzeltilmeye mi razıyız?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

Sünnetullah: Evrende ve Toplumda Değişmeyen İlahi Yasa

 Sünnetullah: Evrende ve Toplumda Değişmeyen İlahi Yasa

Gözümüzü göğe çevirelim…
Bir kez bakalım. Sonra bir daha bakalım. Kur’an’ın daveti budur.

“O, biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi gök yaratmıştır. Rahman’ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak; bir çatlaklık görüyor musun?” (Mülk, 3)

“Sonra gözünü iki kere daha çevir; o göz, bitkin ve umudunu kesmiş olarak sana dönecektir.”
(Mülk, 4)

Bu ayetler bize şunu öğretir: Allah’ın yaratmasında çelişki yoktur.
Evrende tesadüf değil, düzen vardır. Çatışma değil, uyum vardır.

Bir insan bedenini düşün. Kalp atıyor, akciğer nefes alıyor, mide sindiriyor. Organlardan biri görevini aksatsa beden çöker. Evrende de böyledir. Her varlık kendisine verilen görev çerçevesinde hareket eder. Buna Kur’an diliyle “sünnetullah” denir: Allah’ın değişmeyen yasası.

 

Kozmik Düzen ve İtaat

Güneş, kendisine yüklenen görevden sapmaz.

“Güneş kendisi için belirlenmiş “müstakara” yere doğru akıp gider. Bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir.”
(Yasin, 38)

Güneş hem ısıtır hem aydınlatır hem de bilinmeyen bir yörüngede seyrini sürdürür.
Ona tapılmaz; çünkü o ilah değil, görevli bir varlıktır.

Ay da böyledir, yıldızlar da…
Hepsi bir hesap iledir.

“Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket eder.”
(Rahman, 5)

Eğer bu düzen bozulsa ne olurdu?
Bir saniyelik bir sapma, dünya hayatını sona erdirebilirdi.

Demek ki evren, başıboş değil; ölçüyle yönetilmektedir.

 

İnsan Dışındaki Varlıklar ve Vahiy

Kur’an, vahyin yalnızca insanlara gelmediğini bildirir. Arıya da vahyedilir:

“Rabb’in bal arısına vahyetti…”
(Nahl, 68)

Arı bal yaparken kimyager değildir. Ama kendisine kodlanan bilgiyle hareket eder. Bu vahiy, yönlendirme anlamındadır; sorumluluk doğuran bir teklif değil.

Melek kavramı burada açıklanmalıdır. “Melek”, Allah’ın emrine bağlı, akıl ve irade ile isyan etmeyen varlık demektir.

“Bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.”
(Bakara, 32)

Onların bilgisi kendilerine verilen kadardır.
Ateş yakar. Su boğar. Yerçekimi çeker.
Nebi ya da inkârcı ayırımı yapmazlar.

Bu, sünnetullahın fiziksel boyutudur.

 

Sosyal Sünnetullah

Allah’ın yasası yalnız göklerde değil, toplumlarda da işler.

“Bir toplum kendilerindekini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra’d, 11)

Bu ayet toplumsal yasayı ortaya koyar.
Toplumlar adaleti terk ederse çöker.
Haksızlık yayılırsa huzur kaybolur.

Bugün tarih kitaplarına bak. Güçlü imparatorluklar neden yıkıldı?
Çünkü iç adalet çöktü. Bu da ilahi yasadır.

 

İnsan ve Özgürlük

İnsan, diğer varlıklardan farklıdır. Ona akıl ve irade verilmiştir. Bu sebeple sorumludur.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler… Onu insan yüklendi.”
(Ahzab, 72)

Emanet; sorumluluk demektir.
İnsan ister iman eder, ister inkâr eder.

Ama sonuç değişmez:

“Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür, kim zerre kadar şer yaparsa onu görür.”
(Zilzal, 7-8)

Bu da ahlaki sünnetullahtır.

 

Allah’ın İnsanlarla Konuşması

Kur’an, Allah’ın insanlarla konuşma biçimini açıklar:

“Bir beşer için Allah’ın kendisiyle konuşması ancak vahiy ile ya da perde arkasından yahut bir elçi göndermesiyle olur.”
(Şura, 51)

Bu üç yol şunlardır:

  1. Doğrudan vahiy (nebilerle)
  2. Perde arkasından hitap
  3. Elçi aracılığı

Nebi Musa ile konuşma örneği vardır
(Nisa, 164).
Nebi İsa’ya vahiy verilmiştir.
Nebi Muhammed’e indirilen kitap ise korunmuştur:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.”
(Hicr, 9)

Elçiler vahyi getirir; vahyin dışına çıkmazlar.
Onlar da beşerdir:

“De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim; bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor.” (Kehf, 110)

 

Vahyin Toplumu Sarsması

Bir toplumda vahiy ortaya çıktığında sarsıntı olur.
Çünkü vahiy çıkarları sarsar. Firavun düzenini bozar.

Nebi Musa geldiğinde güç sahipleri rahatsız oldu.
Nebi Muhammed vahyi tebliğ ettiğinde “cinlenmiş” denildi.

Bu tepki sünnetullahtır.
Hak ile batıl karşılaştığında ayrışma olur.

“Hakkı batılın üzerine atarız; o da onun beynini parçalar.”
(Enbiya, 18)

 

Tek Ümmet Bilinci

“Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” (Şura, 13)

Nebi Nuh, Nebi İbrahim, Nebi Musa, Nebi İsa ve Nebi Muhammed’e gelen din aynıdır: İslam.
Yani Allah’a teslimiyet.

Ayrılıklar vahiyden değil; yorumlardan doğar.
Bir kitabı herkes kendi hevasına göre okursa yüzlerce yol çıkar.

 

Fizik ve Vahiy Arasındaki Uyum

Allah evrene koyduğu yasalarla gönderdiği vahiy arasında çelişki yaratmaz.

Yerçekimi yasası nasıl sabitse, adalet yasası da sabittir.
Ateş nasıl yakıyorsa, zulüm de toplumu yakar.

Bu sebeple Kur’an hem doğaya hem insana hitap eder.
İkisi arasında uyum vardır.

 

Son Düşünce

Sünnetullah değişmez.
Ne gökte ne yerde.

Eğer biz bu yasaları tanımazsak zarar bize olur.
Suya karşı yüzme bilmeden atlarsan boğulursun.
Adaletsiz bir düzen kurarsan yıkılırsın.

Öyleyse soru şudur:
Biz Allah’ın evrene ve topluma koyduğu yasalarla uyum içinde mi yaşıyoruz?

Göğe tekrar bakalım.
Çatlak yok.

Peki ya kalbimizde?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  PARALEL DİN VE ALLAH’IN KİTABINA SADAKAT İçtihat mı, Tesir mi? Dini yorumlamak insanın tabiatında vardır. Ama Kur’an’a sadık kalmak, y...