Şimdi gel, başlıktaki soruyu acele etmeden, gerçekten
hakkını vererek konuşalım:
Allah’ın sözü varken başka bir kaynağa ihtiyaç var mı?
Bu soru basit gibi görünür ama aslında din anlayışımızın tam
merkezine oturur. Vereceğimiz cevap; ibadet anlayışımızı, ahlak ölçümüzü, kime
bağlanacağımızı, kimin sözüne “din” diyeceğimizi belirler.
Önce şuradan başlayalım.
Allah bir kitap indirdi. Adını bizzat kendisi koydu: Kur’an.
Bu kitap hakkında ne dedi? “Apaçık”, “açıklanmış”, “detaylandırılmış”, “hidayet
rehberi”, “rahmet”, “furkan”, “ölçü”, “hak ile indirilmiş”… Bunların her biri
ayetle sabit.
Mesela En’am 114’te şöyle sorulur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O size kitabı
detaylandırılmış olarak indirmiştir.”
Burada geçen “detaylandırılmış” ifadesi önemlidir. Arapça’da
“mufassalan” kelimesi kullanılır. Bu kelime, “ana hatları verilmiş” demek
değildir. Ayrıntılarıyla açıklanmış, temel ölçüleri belirlenmiş, sınırları
çizilmiş demektir. Yani dinin ana çerçevesi eksik bırakılmamıştır.
Şimdi dürüstçe düşünelim.
Allah, insanı yaratıyor. Ona bir hayat veriyor. Onu imtihan
ediyor. Sonra da diyor ki: “Sana yol gösterecek kitabı indirdim.” Ardından
kitabı için “eksik” demiyor, “tamamlanmış” diyor (Maide 3). “Anlaşılmaz”
demiyor, “apaçık” diyor (Fussilet 3). “Yetersiz” demiyor, “hidayet ve rahmet”
diyor (Araf 52).
Peki biz ne diyoruz?
“Evet ama yetmez.”
Asıl kırılma noktası tam burada başlıyor.
Nebi’nin Görevi Neydi?
Bu konunun en çok karıştırıldığı yer burasıdır. O yüzden
ağır ağır ilerleyelim.
Kur’an’a göre nebi nedir?
“Nebi” kelimesi, haber alan demektir. Yani vahiy alan kişi.
“Resül” ise gönderilen, elçi demektir. Yani aldığı mesajı ileten. Bu iki
kavramı doğru anlamadan mesele anlaşılmaz.
En’am 50’de Nebi Muhammed’e şöyle denir:
“De ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum;
gaybı da bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana
vahyedilene uyuyorum.”
Bu cümle son derece net:
“Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”
Ahkaf 9’da da benzer bir ifade vardır:
“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim. Bana ve size ne
yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben ancak apaçık
bir uyarıcıyım.”
Burada iki temel görev tanımı var:
- Vahye
uymak.
- Vahyi
duyurmak.
Yani Nebi Muhammed kendi görüşünü, kişisel kanaatini,
bağımsız dinî hükümlerini ortaya koyan biri değildir. Onun görevi; Allah’ın
indirdiğini iletmektir.
Nisa 105’te ise mesele daha da netleşir:
“Şüphesiz biz sana kitabı hak ile indirdik ki insanlar
arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin.”
Burada dikkat et:
“Allah’ın sana gösterdiği ile…”
Yani hüküm kaynağı nebinin zihni değil, indirilen kitaptır.
O halde şunu sormamız gerekir:
Eğer nebi yalnızca vahye uyuyorsa, din adına bağlayıcı olan
şey nebinin kişisel sözleri mi, yoksa vahiy mi?
Kur’an’ın verdiği cevap açıktır: Vahiy.
Resule İtaat Meselesi
Şimdi gelelim çok konuşulan bir konuya: “Resule itaat.”
Kur’an’da defalarca “Allah’a itaat edin, resule itaat edin”
ifadesi geçer (örneğin Nisa 59).
Burada bazıları şöyle bir cümle kurar:
“Demek ki nebiye itaat ayrı bir kaynaktır.”
Ama Kur’an bütünlüğünde düşünmezsek hata yaparız.
Nisa 80 şöyle der:
“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
Bu ayet çok kritiktir. Resule itaat, Allah’a itaattir.
Neden? Çünkü resül kendi sözünü değil, Allah’ın sözünü iletir.
Resülün otoritesi kişisel değil, temsilidir.
Bir örnekle düşünelim.
Bir şirket düşün. Şirketin sahibi bir talimat gönderiyor. O
talimatı müdür çalışanlara iletiyor. Çalışan müdüre itaat ettiğinde aslında
kime itaat etmiş olur? Şirket sahibine. Çünkü müdür kendi kafasına göre
konuşmuyordur, talimatı iletiyordur.
Aynı şekilde resüle itaat, onun getirdiği vahye itaattir.
Yoksa resülün vahiy dışı sözlerini bağımsız bir din kaynağı
haline getirmek değildir.
Eğer öyle olsaydı, En’am 114’te Allah “Allah’tan başka hakem
mi arayayım?” demezdi.
Din Tamamlandı mı?
Maide 3’te Allah şöyle buyurur:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki
nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
“Kemale erdirdim.”
Bu ifade ne demektir?
Bir bina düşün. Temeli atılmış, duvarları örülmüş ama çatısı
açık. Buna “tamamlandı” denir mi? Denmez.
Allah din için “kemale erdirdim” diyorsa, temel ölçüler
bitmiştir.
Eğer biz hâlâ “Din Kur’an’da yok ama başka rivayetlerde var”
diyorsak, şu soruyla yüzleşmek zorundayız:
O halde din tamamlanmamış mıydı?
Bu soru rahatsız edici olabilir ama kaçamayız.
“Kur’an Her Şeyi Açıklar” Ne Demek?
En sık yapılan yanlışlardan biri de şu:
“Kur’an’da her şey yazmıyor.”
Önce şu ayete bakalım.
Nahl 89:
“Sana bu kitabı her şeyin açıklaması, hidayet, rahmet ve
Müslümanlara müjde olarak indirdik.”
“Her şeyin açıklaması.”
Buradaki “her şey” ifadesi, insanın dinî sorumluluğuna dair
her şeydir. Yani iman esasları, ibadet bilinci, helal-haram sınırları, ahlaki
ilkeler.
Kur’an fizik kitabı değildir. Ama din kitabıdır. Ve din
konusunda temel ölçüleri eksiksiz verir.
Bir örnek verelim.
Kur’an salatı emreder. Salatın ne olduğunu, hangi bilinçle
yapılacağını, neyi temsil ettiğini, kimlerin kıldığı halde kabul edilmediğini
(Maun suresi) anlatır. Salatın gösterişe dönüştürülmesini eleştirir. Onu
ahlaktan koparanları uyarır.
Yani salat bir bilinçtir, Allah’la bağdır, toplumsal
sorumluluktur.
Ama biz çoğu zaman salatı sadece teknik ayrıntıya
indirgeriz.
Kur’an ruhu verir. Çerçeveyi çizer. Sınırı koyar. Ama dini
bir matematik formülüne dönüştürmez.
Alışkanlık mı, Hakikat mi?
Şimdi biraz dürüst olalım.
Bir insan “Din Kur’an’dır” dediğinde çoğu kişi rahatsız
olur. Neden?
Çünkü yüzyıllardır oluşmuş bir kültür var. O kültür içinde
din, Kur’an + başka kitaplar şeklinde öğretilmiş.
Bir çocuk düşün. Küçüklüğünden beri bir geleneğin içinde
büyüyor. Ona din böyle anlatılmış. Sonra biri çıkıp “Kur’an yeterlidir”
dediğinde, sanki bütün zemin kayıyormuş gibi hissediyor.
Ama hisler hakikatin ölçüsü değildir.
Kur’an, Araf 52’de şöyle der:
“Andolsun biz onlara, ilim üzere açıkladığımız bir kitap
getirdik; inanan bir topluluk için hidayet ve rahmettir.”
“İlim üzere açıkladığımız.”
Yani gelişigüzel değil. Bilinçli, sistemli, ölçülü.
Şimdi soralım:
Allah kitabını ilim üzere açıklamışsa, biz niçin başka
sözleri dinin aslına eklemek isteriz?
Günlük Hayattan Bir Hikâye
Bir gün bir genç düşün. Üniversitede okuyor. Dinini öğrenmek
istiyor. Eline bir Kur’an alıyor. Okuyor. Anlıyor. Sarsılıyor.
Sonra bir ortamda şöyle diyor:
“Kur’an’a göre din bu.”
Hemen biri çıkıyor:
“Ama şu rivayette şöyle diyor…”
Genç soruyor:
“Kur’an’da var mı?”
Cevap:
“Yok ama herkes kabul etmiş.”
Genç tekrar soruyor:
“Allah’ın kitabı varken neden ‘herkes’ ölçü olsun?”
İşte asıl mesele bu.
Din çoğunlukla mı belirlenir, vahiy ile mi?
En’am 116’da Allah uyarır:
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan
saptırırlar.”
Demek ki çoğunluk ölçü değil.
İnsan Sözü ile Allah Sözü Arasındaki Fark
İnsan sözünde ihtilaf olur. Çelişki olur. Zamanla değişir.
Kültürden etkilenir.
Kur’an için ise Nisa 82’de şöyle denir:
“Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı içinde birçok
çelişki bulurlardı.”
Bu da önemli bir ölçüdür.
Din adına bağlayıcı olan şey, çelişkisiz ve korunmuş
olmalıdır.
Hicr 9’da Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.”
Koruma vaadi Kur’an içindir.
Bu noktada şunu sormalıyız:
Koruma garantisi verilmeyen sözleri, dinin değişmez kaynağı
yaparsak ne olur?
Özgürlük Meselesi
Bir insan yalnızca Allah’ın kelamına dayanıyorsa, kime
bağlıdır?
Sadece Allah’a.
Ama insan sözlerini de din haline getirirse, o sözleri
aktaran otoriteler de dinî otorite haline gelir.
Bu ise insanı doğrudan Allah’a değil, yorumlara bağlar.
Kur’an’ın çağrısı nettir:
Tevhid.
Tevhid sadece “Allah birdir” demek değildir. Hüküm koymada
da birliği kabul etmektir.
Yusuf 40’ta şöyle denir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
Eğer hüküm yalnız Allah’a aitse, din adına son söz de O’na
aittir.
Son Düşünce
Başlıktaki soruya dönelim.
Allah’ın sözü varken başka kaynağa ihtiyaç var mı?
Eğer Kur’an eksikse, evet gerekir.
Eğer Kur’an tamamlanmışsa, gerekmez.
Allah kitabı için ne diyor?
– Detaylandırılmış (En’am 114)
– Açıklanmış (Fussilet 3)
– İlim üzere açıklanmış (Araf 52)
– Her şeyin açıklaması (Nahl 89)
– Din tamamlandı (Maide 3)
– Hüküm yalnız Allah’a ait (Yusuf 40)
Bütün bu ayetleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo
şudur:
Din, Allah’ın kitabıdır.
Resule itaat, onun getirdiği vahye itaattir.
Nebi Muhammed’in görevi vahyi iletmektir.
Din adına bağlayıcı olan ölçü Kur’an’dır.
Geriye kalan her söz değerlidir, saygıdeğer olabilir, tarihî
olabilir, öğüt olabilir; ama Allah’ın dini haline gelemez.
Gerçek teslimiyet, Allah’ın söylediğine razı olmaktır.
Ve O’nun sözü varken başka bir söz aramamak…