SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

 SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

İnsan bazen doğru bir cümle kurar; fakat o cümleyi eksik bıraktığı için yanlış anlaşılmasına sebep olur. Çünkü bazı gerçekler, tek başına söylendiğinde hakikatin yalnızca bir yönünü anlatır. Diğer yönü açıklanmadığında ise dinleyen kişi farklı sonuçlara ulaşabilir.

Kur'an, birçok konuyu bir bütün hâlinde ele alır. Bir ayetin açıkladığını başka bir ayet tamamlar. Bu sebeple biz de konuşurken Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi korumak zorundayız.

Örneğin sıkça duyulan şu söz doğrudur: "Her şeyi yapan Allah'tır."
Bu ifade, Kur'an'ın bildirdiği bir gerçektir. Çünkü göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratıcısı Allah'tır. O'nun dilemesi olmadan hiçbir şey varlık sahnesine çıkamaz.
Kur'an şöyle buyurur:
"Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir."
(Zümer, 39/62)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini yaratır."
(Şûrâ, 42/49)
Bu ayetler bize yaratmanın yalnızca Allah'a ait olduğunu açıkça bildirir. Fakat burada durursak önemli bir eksiklik ortaya çıkar. Çünkü Kur'an aynı zamanda insanın tercih eden, isteyen, çalışan ve yaptıklarından sorumlu tutulan bir varlık olduğunu da bildirir.
İşte bu nedenle şu cümle de doğrudur: "Hayatta meydana gelen işler insanların elleriyle gerçekleşir." İnsan iyiliği de kötülüğü de kendi iradesiyle seçer.
Kur'an bunu açıkça ifade eder:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder."
(Şûrâ, 42/30)

Başka bir ayette ise şöyle buyurulur:
"İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır."
(Necm, 53/39)
Dikkat edilirse Kur'an, insanı yaptığı tercihlerden sorumlu tutmaktadır. Eğer insanın hiçbir iradesi olmasaydı, sorumluluk da anlamını kaybederdi. Peki, bu iki gerçek nasıl bir araya gelir? Bir tarafta her şeyin yaratıcısı Allah... Diğer tarafta yaptıklarından sorumlu tutulan insan... Kur'an bu iki gerçeği birbirine karşıt olarak sunmaz. Çünkü yaratmak Allah'a, tercih etmek ise insana aittir. İnsan ister. Karar verir. Gayret gösterir. Fiili gerçekleştirir. Fakat bütün bunların gerçekleşmesini mümkün kılan hayatı, bedeni, aklı, gücü, zamanı ve imkânı yaratan Allah'tır.

Hiç düşündün mü? Bir insan elini kaldırmaya karar verir. Bu karar ona aittir. Fakat o eli, kasları, sinirleri, nefesi ve hayatı yaratan kimdir? İşte Kur'an, insanın iradesi ile Allah'ın yaratmasını birbirine karıştırmamayı öğretir.

Bu dengeyi kaybettiğimizde iki büyük yanlış ortaya çıkar. Birincisi, bütün sorumluluğu Allah'a yüklemektir. Böyle düşünen kişi yaptığı yanlışları kader diyerek açıklamaya çalışabilir. Oysa Kur'an, insanın kendi tercihinden sorumlu olduğunu bildirir.
İkincisi ise her şeyi yalnızca insanın yaptığına inanarak Allah'ın kudretini göz ardı etmektir. Bu da insanı, sahip olduğu gücün gerçek sahibini unutmaya götürür.

Kur'an her iki aşırılığı da reddeder.

Bir yandan insanı sorumlu tutarken diğer yandan her nimetin ve her imkânın Allah'tan geldiğini hatırlatır.
"Size gelen her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğunda yalnız O'na yalvarırsınız."
(Nahl, 16/53)
Bu nedenle konuşurken kullandığımız ifadelerin neyi kastettiği açık olmalıdır.
"Her şeyi Allah yapıyor." dediğimizde, insanın iradesini yok sayıyormuşuz gibi anlaşılmamalıdır.
"Her şeyi insan yapıyor." dediğimizde ise Allah'ın yaratmasını inkâr ediyormuşuz gibi bir anlam çıkmamalıdır.

Kur'an'ın ortaya koyduğu denge korunmadığında, doğru sözler bile yanlış sonuçlar doğurabilir. İnsanlar eksik anlatılan bir ifadeden farklı anlamlar çıkarabilir, gereksiz tartışmalar başlayabilir ve kardeşlik hukukuna zarar verecek ithamlar ortaya çıkabilir. Kur'an ise bizi, bilgiyi eksik aktarmaktan sakındırır. Hakikati bütün yönleriyle ifade etmek, müminin sorumluluğudur.
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsrâ, 17/36)

Sonuç
Kur'an'a göre yaratmak Allah'a aittir; tercih etmek ve o tercihten sorumlu olmak ise insana aittir. Bu iki gerçeği birbirinden ayırmak da, birbirine karıştırmak da doğru değildir.

Bu nedenle konuşurken kısa fakat eksik cümleler kurmak yerine, Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi gözetmek gerekir. Çünkü bazen doğru söylenmiş bir söz, eksik bırakıldığı için yanlış anlaşılabilir. Mümin, hakikati sadece doğru söyleyen değil; aynı zamanda doğru anlaşılacak şekilde ifade etmeye özen gösteren kimsedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

KUR'AN'A GÖRE MÜMİNİN TEMEL SORUMLULUKLARI

 KUR'AN'A GÖRE MÜMİNİN TEMEL SORUMLULUKLARI

İnsan, hayatını hangi ölçülere göre yaşayacağını belirlemek zorundadır. Her düşünce sistemi, insanın önüne birtakım ilkeler koyar. Kur'an da müminin nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini açıkça bildirir. Ancak bu ilkeler, çoğu zaman birkaç maddeyle sınırlandırılabilecek kadar dar değildir.

Kur'an'a baktığımızda, Allah'a iman eden bir kimsenin hayatını şekillendiren pek çok emir ve ilke görürüz. Bunların her biri, insanın Rabb’iyle olan bağını güçlendirirken aynı zamanda toplum içinde güvenilir, adaletli ve merhametli bir birey olmasını sağlar.

Bu bölümde Kur'an'ın öne çıkardığı temel sorumluluklardan altısını ele alacağız. Bunlar, dinin tamamını ifade eden sınırlı bir liste değil; müminin hayatında sürekli canlı kalması gereken temel prensiplerden bazılarıdır.

Tevekkül Etmek
İnsan plan yapar, çalışır, tedbir alır. Fakat sonuç her zaman istediği gibi olmayabilir. İşte tevekkül, insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakmasıdır. Tevekkül, çalışmayı terk etmek değildir. Aksine, sebeplere sarıldıktan sonra kalbin yalnızca Allah'a güvenmesidir. Kur'an şöyle buyurur:
"Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a güven. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri sever."
(Âl-i İmrân, 3/159)
Başka bir ayette ise Nebi'ye şöyle emredilir:

"Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter."
(Ahzâb, 33/3)

Hiç fark ettin mi? İnsan çoğu zaman sonucu kontrol etmeye çalışırken yorulur. Oysa Kur'an, insanın sorumluluğunun gayret göstermek olduğunu, sonucu ise Allah'ın takdir edeceğini öğretir. Bu bilinç, insanı hem kibirden hem de umutsuzluktan korur.

Dua Etmek
Kur'an'da dua, sadece sıkıntı anlarında başvurulan bir yol değildir. Dua, kulun Rabb’iyle kurduğu canlı bağdır. İnsan ihtiyacını en iyi bilenin Allah olduğunu bilir ve O'na yönelir. Kur'an şöyle buyurur:
"Rabb’iniz dedi ki: 'Bana dua edin; size karşılık vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler ise aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.'"
(Mü'min, 40/60)
Dua, insanın acizliğini kabul etmesidir. Kendi gücünün sınırlı olduğunu bilen kişi, sonsuz kudret sahibine yönelir. Bu yöneliş yalnızca istemek değildir; aynı zamanda Allah'a güvenmek, O'na yakın olmak ve O'nu hayatın merkezine almaktır.

Allah'tan Bağışlanma Dilemek
Hiç kimse hata yapmaktan tamamen uzak değildir. Kur'an, insanın yanılabileceğini kabul eder; fakat hatada ısrar etmeyi değil, Allah'a yönelmeyi öğütler. Bağışlanma dilemek, yalnızca dil ile söylenen birkaç söz değildir. Gerçek istiğfar, yapılan yanlışı fark etmek, ondan vazgeçmek ve Allah'a yönelmektir. Kur'an şöyle buyurur:
"Allah onları cezalandıracak değildi; sen onların içindeyken de, onlar bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir."
(Enfâl, 8/33)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O çok bağışlayandır."
(Nûh, 71/10)
İnsan ne kadar hata yaparsa yapsın, Allah'ın rahmet kapısı açıktır. Önemli olan, yanlışta ısrar etmek değil; samimiyetle Allah'a yönelmektir.

Doğru ve Dürüst Sözlü Olmak
Kur'an'da doğruluk, sadece yalan söylememek anlamına gelmez. Doğru söz, doğru niyetin ve sağlam karakterin dışa yansımasıdır. İnsan diliyle söylediğinden sorumludur. Kur'an şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin."
(Ahzâb, 33/70)

Bir sonraki ayette ise bunun sonucu açıklanır:
"Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın."
(Ahzâb, 33/71)
Bir toplumda insanlar birbirine güvenemez hâle gelirse ticaret, aile, dostluk ve adalet ayakta kalabilir mi? Doğruluk yalnızca bireysel bir erdem değildir; toplumsal güvenin de temelidir.

Allah'ı Çokça Anmak
Kur'an'da zikir, yalnızca belli sözleri tekrar etmek anlamında kullanılmaz. Allah'ı anmak; O'nu unutmadan yaşamak, verdiği nimetleri hatırlamak, emirlerini akılda tutmak ve hayatı O'nun rızasına göre düzenlemektir. Kur'an şöyle buyurur:
"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
" Ey iman edenler! Allah'ı çok hatırlayın!”
(Ahzâb, 33/41)
İnsan, hayatın koşuşturması içinde birçok şeyi hatırlar; işi, kazancı, planları ve hedefleri… Kur'an ise bunların arasında Allah'ı unutmamayı öğütler. Çünkü Allah'ı unutan insan, zamanla kendisini de unutur.

Sabretmek
Sabır, pasif bir bekleyiş değildir. Kur'an'daki sabır; doğru yolda kararlılıkla yürümek, zorluklar karşısında Allah'a bağlılığını korumak ve umudunu kaybetmemektir. Sabır, imanın en önemli göstergelerinden biridir. Kur'an şöyle buyurur:
" Ey iman edenler! Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
(Bakara, 2/153)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele."
(Bakara, 2/155)
Hayat boyunca herkes farklı imtihanlarla karşılaşır. Sabır, bu imtihanların hiç yaşanmaması değildir. Sabır; imtihanın içinde Allah'a olan güvenini kaybetmemektir. İşte Kur'an'ın övdüğü sabır budur.

Kur'an'ın Ortaya Koyduğu Hayat Modeli
Buraya kadar ele aldığımız ilkeler, birbirinden bağımsız davranışlar değildir. Tevekkül eden insan dua etmeyi de bilir. Dua eden kişi, hatasını fark ettiğinde bağışlanma diler. Allah'tan bağışlanma dileyen kimse doğruluğu hayatının temeli yapar. Doğru yaşayan kişi Allah'ı unutmamaya çalışır. Allah'ı unutmayan insan ise karşılaştığı zorluklarda sabretmeyi başarır. Kur'an'ın inşa etmek istediği insan modeli işte budur.

İbadeti yalnızca belli zamanlara sıkıştırmayan, inancını günlük hayatının her alanına taşıyan, Rabb’iyle bağını canlı tutan ve insanlara karşı güven veren bir mümin...

Sonuç
Kur'an, mümini yalnızca belirli ibadetleri yerine getiren bir insan olarak tanımlamaz. O, aynı zamanda Allah'a güvenen, O'na dua eden, hatasında bağışlanma dileyen, doğru sözlü olan, Rabb’ini unutmayan ve zorluklar karşısında sabreden bir kişidir.

Bu özellikler, birbirinden ayrı görevler değil; aynı ağacın dalları gibidir. Kökü Allah'a iman olan bu ağacın meyvesi ise güzel ahlâk, güven, adalet ve huzurdur.

Kur'an'ın çağrısı, insanı sadece ibadet eden biri hâline getirmek değil; hayatının her alanında Allah'ın rızasını gözeten bilinçli bir kul hâline getirmektir. İşte gerçek anlamda İslam'a teslimiyet de böyle bir hayatın içinde görünür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'IN UYARILARI


İnsan, gözünün gördüğüne inanmayı daha kolay bulur. Dokunabildiği, ölçebildiği ve sahip olabildiği şeyler ona daha gerçek gelir. Oysa Kur'an, insanı yalnızca görünen dünyaya değil, görünmeyen ama kesin olan bir gerçeğe yöneltir: Allah ile gerçekleşecek olan ahiret buluşmasına.

Kur'an'da bu buluşma; hesap günü, diriliş, dönüş ve Allah'ın huzurunda toplanma gibi ifadelerle sıkça hatırlatılır. Çünkü insanın dünya hayatındaki tercihleri, bu buluşmaya nasıl çıkacağını belirlemektedir.

Hiç düşündün mü? Eğer insan yaptığı her şeyin sonunda hesap vermeyeceğine inanırsa, onu adaletli olmaya, emanete sahip çıkmaya ve haksızlıktan uzak durmaya yönlendiren en güçlü sebep ne olacaktır?

İşte Kur'an, ahiret buluşmasını yalanlamanın yalnızca bir bilgi eksikliği değil, insanın bütün hayatını etkileyen büyük bir sapma olduğunu bildirir.

Ahiret Buluşmasını Yalanlamak Ne Demektir?
Kur'an'a göre ahireti yalanlamak, sadece ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmek değildir. Aynı zamanda Allah'ın huzurunda hesap vermeyi, yapılan her davranışın karşılığının görüleceğini reddetmektir.

Bu inkâr zamanla insanın düşüncesini değiştirir. Dünya hayatı tek gerçek gibi görünmeye başlar. Geçici olan kalıcıymış gibi yaşanır. İnsan, vicdanını değil çıkarını merkeze koymaya başlar. Kur'an bu gerçeği şöyle haber verir:
"İnkâr edenlere gelince; onlar dünya hayatında yararlandılar, onunla oyalanıp eğlendiler. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız."
(Ahkâf, 46/20)
Dünya nimetlerinden yararlanmak elbette yanlış değildir. Yanlış olan, dünya hayatını tek hayat kabul ederek Allah'ın bildirdiği gerçeği unutmak ve bütün hayatı bunun üzerine kurmaktır.

Ahiret İnancını Kaybeden İnsan Nasıl Düşünmeye Başlar?
Kur'an, inkârcıların düşünce biçimini birçok yerde gözler önüne serer. Onlar ölümle her şeyin sona ereceğini zannederler.
"Dediler ki: 'Hayat ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.' Oysa onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zan yürütmektedirler."
(Câsiye, 45/24)
Dikkat edilirse ayet, onların bilgiye değil zanna dayandığını bildiriyor. Yani ahireti inkâr etmek kesin bir bilgiye değil, bir varsayıma dayanmaktadır. Kur'an ise insanı zanna değil, Allah'ın bildirdiği kesin habere çağırmaktadır.

Ahiret Buluşmasını Yalanlayanların En Büyük Yanılgısı
Kur'an'a göre onların en büyük yanılgısı, Allah'ın yeniden yaratamayacağını düşünmeleridir. Oysa insanı ilk defa yoktan yaratan Allah'ın onu tekrar diriltmesi neden mümkün olmasın? Kur'an bu soruyu düşündürücü bir şekilde sorar:
"İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki şimdi apaçık bir tartışmacı oluvermiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize örnek vermeye kalkışır ve: 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' der. De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir.'"
(Yâsîn, 36/77-79)
İlk yaratılışı kabul edip ikinci yaratılışı imkânsız görmek, Kur'an'ın dikkat çektiği büyük çelişkilerden biridir. İlkini yapanın ikincisini yapamayacağını söylemek, Allah'ın kudretini sınırlamak anlamına gelir.

Dünya Hayatının Aldatıcılığı
Ahireti unutan insanın bütün planları dünya merkezli olur. Makam, servet, güç ve övgü en önemli hedef hâline gelir. Kur'an ise dünyanın geçici olduğunu tekrar tekrar hatırlatır.
"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir..."
(Hadîd, 57/20)
Düşün… Çocukken çok önemli gördüğün nice şey bugün sana ne kadar uzak geliyor. Dünya da böyledir. Bir gün insanın uğruna ömrünü tükettiği her şey geride kalacaktır. Kalıcı olan ise Allah'ın huzuruna götürdüğü ameller olacaktır.

Ahiret Buluşmasını Yalanlamanın Kalpte Oluşturduğu Sonuç
Kur'an, inkârın yalnızca düşünsel bir tercih olmadığını bildirir. İnsan gerçeği sürekli reddettikçe kalbi de etkilenmeye başlar. Hakikate karşı duyarsızlaşır. Yanlışlarını sorgulamaz. Vicdanının sesini bastırır. Kur'an bu durumu şöyle açıklar:
"Hayır! Kazanıp durdukları günahlar kalplerini paslandırmıştır."
(Mutaffifîn, 83/14)
Kalbin paslanması bir anda gerçekleşmez. Her inkâr, her bilinçli yanlış tercih ve her görmezden geliş bu pası biraz daha artırır. Sonunda insan gerçeği işitmek istemez hâle gelir.

Ahiret Buluşmasını Yalanlayanların Son Pişmanlığı
Kur'an'ın en dikkat çekici anlatımlarından biri de pişmanlık sahneleridir. Dünya hayatında alay edenler, dirilişi inkâr edenler ve hesap gününü reddedenler gerçekle karşılaştıklarında artık dönüş yolu kalmamıştır. Kur'an şöyle buyurur:
"Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Nihayet kıyamet ansızın gelip çatınca, 'Dünya hayatında yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler. Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür."
(En'âm, 6/31)
Pişmanlık vardır. Fakat artık telafi imkânı yoktur. İşte Kur'an bu nedenle insanı henüz vakit varken uyarmaktadır.

Kur'an Ahiret İnancını Neden Sürekli Hatırlatır?

Kur'an'ın neredeyse her sûresinde ahiret hayatına değinilmesi tesadüf değildir.

Çünkü ahiret inancı; adaleti canlı tutar, emanete sadakati güçlendirir, insanı yalnız kaldığında bile doğru davranmaya yöneltir, iyiliği gösteriş için değil Allah rızası için yapmasını sağlar. Allah şöyle buyurur:
"Kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmasın."
(Kehf, 18/110)
Burada dikkat çeken nokta şudur: Salih amel ile Allah'a kavuşma ümidi aynı cümlede yer almaktadır. Demek ki ahiret bilinci, güzel davranışların en güçlü kaynaklarından biridir.

Ahiret Buluşmasına Hazırlanan İnsan
Kur'an, insanı korku içinde yaşatmayı değil, bilinçli yaşamaya çağırır. Ahiret inancına sahip olan kişi; yaptığı her davranışın değer taşıdığını bilir, iyiliğin karşılıksız kalmayacağına inanır, haksızlığa uğradığında Allah'ın adaletine güvenir, kendisine verilen ömrü emanet olarak görür. Bu bilinç insanı umutsuzluğa değil, sorumluluğa yöneltir. Her gün yeni bir başlangıç olur. Her tövbe yeni bir kapıdır. Her iyilik Allah katında kayıt altındadır.
"Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görecektir."
(Zilzâl, 99/7-8)
Kur'an'ın ortaya koyduğu hesap anlayışı son derece açıktır. Hiçbir iyilik kaybolmaz. Hiçbir kötülük de karşılıksız bırakılmaz. İnsan unutabilir. Toplum görmeyebilir. Fakat Allah hiçbir şeyi unutmaz.

Sonuç
Kur'an'ın mesajı açıktır: Ahiret buluşması gerçekleşecektir. Bu buluşmayı inkâr etmek, gerçeği değiştirmez; yalnızca insanın kendisini bu büyük güne hazırlıksız bırakmasına neden olur. Kur'an'ın yaptığı çağrı, insanı korkutmak için değil, uyandırmak içindir. Bugün hâlâ düşünme, yönünü düzeltme ve Allah'a yönelme imkânı vardır. Çünkü hesap günü geldiğinde artık iman etmek değil, yapılanların karşılığını görmek söz konusu olacaktır.

İşte bu nedenle Kur'an, insanı defalarca aynı gerçeğe çağırır: Dünya geçicidir; Allah'a dönüş ise kesindir. Bu gerçeği kabul eden kişi, hayatını yalnız bugüne göre değil, sonsuz hayata göre inşa eder.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

ENFLASYONU, ZAMLARI, DOLARI VE ALTINI ALLAH MI YÜKSELTİR?

  ENFLASYONU, ZAMLARI, DOLARI VE ALTINI ALLAH MI YÜKSELTİR?

İnsanların en çok tartıştığı konulardan biri de budur. Ekonomi bozulduğunda, fiyatlar arttığında veya hayat zorlaştığında sıkça şu cümleyi duyarız: "Her şeyi Allah yapıyor."
Peki gerçekten Kur'an bunu mu söylüyor? Yoksa Allah'ın koyduğu yasalar içinde insanlar kendi tercihleriyle sonuçları mı oluşturuyor? Bu sorunun cevabını doğru verebilmek için önce çok önemli bir ayrımı görmek gerekir.

Kur'an, Allah'ın mutlak kudret sahibi olduğunu bildirir. O'nun bilgisi dışında hiçbir şey gerçekleşmez. Fakat aynı Kur'an, insanın yaptıklarından sorumlu tutulacağını da bildirir.

Eğer bütün ekonomik bozulmaları doğrudan Allah'ın yaptığı söylenirse, o zaman insanların yaptıkları yanlışların hesabını vermesi nasıl mümkün olacaktır? İşte Kur'an tam bu noktada dengeyi kurar. İnsan iradesini inkâr etmez. Allah'ın mutlak hâkimiyetini de inkâr etmez. Bu dengeyi kurmadan konu anlaşılamaz.

Allah Evreni Yasalarla Yönetmektedir
Kur'an'a baktığımızda Allah'ın kâinatı rastgele değil, belirlediği ölçülerle yönettiğini görürüz.
"Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık."
(Kamer, 54/49)
Bu yalnızca yıldızlar, gezegenler veya doğa için değildir. İnsan hayatı da belirli yasalar üzerine kurulmuştur. Nasıl ki ateşe dokunan yanıyorsa, yüksekten atlayan düşüyorsa, yanlış beslenen hastalanıyorsa; toplumların da uyması gereken sosyal ve ekonomik yasalar vardır.

Kur'an bunlara bazen "Allah'ın sünneti" yani Allah'ın değişmeyen yasası olarak işaret eder. Demek ki Allah, sonuçları sebeplere bağlamıştır.

İnsan Yaptığının Sonucunu Yaşar
Kur'an'ın en temel ilkelerinden biri budur. Hiç kimse yaptığı yanlışın sorumluluğunu Allah'a yükleyemez.
"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder."
(Şûrâ, 42/30)
Bu ayet çok dikkat çekicidir. Kur'an burada önce insanın yaptığını gösteriyor. Sonra sonucu açıklıyor. Yani önce yanlış tercihler… Arkasından ortaya çıkan sıkıntılar… Düşün… Bir toplum üretmeden tüketiyorsa… Çalışmadan zengin olmak istiyorsa… Rüşvet yaygınlaşıyorsa… Adalet kayboluyorsa… İsraf normalleşiyorsa… Bunların ekonomik sonuçlarının ortaya çıkması şaşırtıcı olur mu? Kur'an tam da bunu anlatıyor.

Toplumlar Kendilerini Değiştirmedikçe Sonuçlar Değişmez
Kur'an sadece bireylerden değil, toplumlardan da söz eder. Toplumların yükselmesi de çökmesi de belirli sebeplere bağlanmıştır.
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Bu ayet ekonomi açısından da son derece önemlidir. Çünkü Allah burada açıkça değişimin başlangıç noktasını insan olarak gösteriyor. Önce insanlar değişecek… Tercihler değişecek… Ahlâk değişecek… Yönetim anlayışı değişecek… Üretim anlayışı değişecek… Sonuçlar da buna göre değişecektir. Kur'an'ın ortaya koyduğu sistem budur.

Allah Zulmetmez
İnsan bazen yaşadığı sıkıntılar karşısında şöyle düşünebilir: "Allah bana bunu yaptı." Fakat Kur'an bunu reddeder.
"Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler."
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet yalnızca bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Yanlış ekonomi… Yanlış adalet… Yanlış yönetim… Yanlış ahlâk… Bunların sonucunda ortaya çıkan sıkıntılar Allah'ın kullarına zulmetmesi değildir. İnsanların kendi tercihlerinin sonucudur.

Rızkı Veren Allah'tır. Burada başka bir denge daha vardır. Kur'an, rızkın gerçek sahibinin Allah olduğunu bildirir.
"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın."
(Hûd, 11/6)
Fakat bu ayet çalışmadan, üretmeden veya hiçbir sebebe sarılmadan insanların zengin olacağını söylemez. Çünkü aynı Kur'an insanın çalışmasını emreder. Emek vermesini ister. Sebeplere sarılmasını ister. Allah rızkı yaratır. İnsan ise o rızka ulaşmak için çalışır. İşte Kur'an'ın kurduğu denge budur.

Allah Bereketi Artırır da Azaltır da
Kur'an'da bereket yalnızca para miktarı değildir. Bazen çok para olur ama huzur olmaz. Bazen az kazanç olur fakat yetip artar. Çünkü bereket ayrı bir nimettir.
"Eğer o ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı, üzerlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar. Biz de onları kazandıkları yüzünden yakaladık."
(A'râf, 7/96)
Bu ayet ekonomik hayatın sadece rakamlardan oluşmadığını gösteriyor. Toplumun ahlâkı da ekonomiyi etkiler. Adalet de etkiler. Güven de etkiler. Dürüstlük de etkiler. Kur'an bunların hepsini bereket kavramı içinde değerlendirir.

Peki Enflasyonu Allah Mı Getiriyor?
Buraya kadar gördüğümüz ayetleri birlikte düşündüğümüzde şu sonuca ulaşıyoruz: Allah evreni yasalarla yönetmektedir. İnsan ise tercih yapmaktadır. Yanlış tercihler yanlış sonuçlar doğurmaktadır.

Kur'an hiçbir yerde insanların yaptığı yanlış ekonomik uygulamaları Allah'ın üzerine yüklemez. Tam tersine insanı sorumlu tutar. Bir toplum israfı artırıyorsa… Üretimi azaltıyorsa… Emanete riayet etmiyorsa… Adaleti kaybediyorsa… Yolsuzluğu normal görüyorsa… Bunların ortaya çıkaracağı sonuçlardan da sorumludur. Kur'an'ın ortaya koyduğu ilke budur.

Ancak Her Şey Allah'ın Bilgisi ve İzni Dahilindedir
Şimdi önemli bir noktaya geldik. Buraya kadar anlattıklarımızdan şu yanlış sonuç çıkarılmamalıdır: "Demek ki Allah'ın hiçbir müdahalesi yok." Kur'an bunu da söylemez. Allah her şeyin sahibidir. Her şey O'nun bilgisi altındadır. Hiçbir olay O'nun hâkimiyetinin dışına çıkamaz.
"Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
(Âl-i İmrân, 3/5)
Ancak Allah'ın her şeyi bilmesi ve kudreti altında tutması, insanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kur'an'ın kurduğu denge tam da budur. Allah mutlak hâkimdir. İnsan ise yaptığı tercihlerden hesaba çekilecektir.

İşte bu nedenle Kur'an, insanı sürekli düşünmeye, doğru karar vermeye ve adaletle hareket etmeye çağırır.

Ancak Ekonomi Bilimi Bu Konuyu Nasıl Açıklar?
Dini açıdan baktığımızda Kur'an'ın ortaya koyduğu çerçeve açıktır: Allah mutlak hâkimdir; fakat insanlar yaptıkları tercihlerin sonuçlarından sorumludur. Kur'an, toplumsal bozulmaları ve sıkıntıları büyük ölçüde insanların kendi eylemleriyle ilişkilendirir.

Ancak ekonomi bilimi, aynı olguları inanç temelli değil; gözlemlenebilir neden-sonuç ilişkileri üzerinden inceler. Ekonomistler enflasyonu; para arzı, üretim maliyetleri, arz-talep dengesi, döviz kuru, riba politikaları, kamu harcamaları, beklentiler ve küresel gelişmeler gibi etkenlerle açıklar.

Zamlar ise çoğunlukla artan maliyetler, vergiler, enerji fiyatları, kur değişimleri veya firmaların fiyatlama kararlarının sonucunda ortaya çıkar.

Doların değeri; ülkelerin ekonomik performansı, faiz oranları, uluslararası sermaye hareketleri ve piyasa beklentilerine göre değişir.

Altın fiyatları ise küresel belirsizlikler, enflasyon beklentileri, merkez bankalarının politikaları ve yatırımcı davranışlarından etkilenir.

Bu nedenle ekonomi bilimi, "Enflasyonu Allah yükseltti." veya "Doları Allah artırdı." şeklinde bir açıklama yapmaz. Bunun yerine, hangi ekonomik kararların ve hangi koşulların bu sonuçları doğurduğunu araştırır.

Kur'an'ın ortaya koyduğu ilke ile ekonomi biliminin yaklaşımı birbirini zorunlu olarak dışlamak zorunda değildir. Kur'an, insanın sorumluluğunu ve ilahî düzeni anlatırken; ekonomi bilimi, bu düzen içinde işleyen toplumsal ve ekonomik sebepleri incelemeye çalışır.
Düşün… Bir çiftçi tarlasını sürmez, tohum ekmez ve hasat zamanı ürün alamazsa, bunun sebebi Allah'ın rızkı vermemesi midir; yoksa Allah'ın koyduğu sebepler düzenine uyulmaması mıdır?

Kur'an'ın çizdiği çerçeve, çoğu zaman ikinci cevabı düşünmeye davet eder. Bu bakış açısıyla, ekonomik sorunlar da önce insanların tercihleri, yönetim anlayışları ve uygulamaları üzerinden değerlendirilir; nihayetinde ise her şeyin Allah'ın bilgisi ve hâkimiyeti içinde gerçekleştiği kabul edilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'DAKİ UYARILAR

  

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'DAKİ UYARILAR

İnsan hayatının en temel sorularından biri şudur: Bu hayat sona erdiğinde her şey bitecek mi, yoksa yeni bir hayat mı başlayacak?

Kur'an'ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri işte bu sorudur. Çünkü insanın ahirete bakışı, dünya hayatındaki bütün tercihlerini doğrudan etkiler. Bir insan, yaptıklarının hesabını vereceğine inanıyorsa başka türlü yaşar; hiçbir hesap olmayacağını düşünüyorsa başka türlü davranır.

Kur'an'a göre inkârın merkezinde yalnızca Allah'ı reddetmek yoktur. İnsanların büyük bir kısmı, Allah'ın varlığını tamamen inkâr etmekten çok, O'nun huzurunda yeniden diriltileceklerini ve yaptıklarından sorgulanacaklarını kabul etmek istemez. Çünkü hesap günü düşüncesi, insanın sınırsız yaşama arzusunu sınırlar ve onu sorumlulukla yüz yüze getirir.

İşte bu yüzden Kur'an, "Rabb’leriyle buluşmayı yalanlayanlar" ifadesini birçok yerde tekrar eder. Çünkü ahireti inkâr etmek, sadece gelecekle ilgili bir düşünce değildir; bugünkü hayatın nasıl yaşanacağını belirleyen temel bir tercihtir.

Ahiret Buluşması Ne Anlama Gelir?
Kur'an'da geçen "Rabb’leriyle buluşma" ifadesi, ölümden sonra Allah'ın huzurunda hesap vermeyi ifade eder. Bu buluşma, yalnızca bir karşılaşma değil; aynı zamanda bütün amellerin ortaya konulacağı, hiçbir haksızlığın gizli kalmayacağı büyük hesap günüdür.

Kur'an, bu gerçeği inkâr edenlerin aslında kendi kendilerini aldattıklarını bildirir.
“Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı yalanlayanlar var ya, işte onlar rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
(Ankebût, 29/23)
Dikkat edilirse ayette yalnızca Allah'ın ayetlerini inkâr etmekten değil, Allah'a kavuşmayı yalanlamaktan da söz edilmektedir.

Çünkü vahyin amacı yalnızca Allah'ın varlığını bildirmek değildir. Aynı zamanda insanı, yaptığı her davranışın karşılığını göreceği gerçeğiyle buluşturmaktır.

Ahireti İnkâr Eden İnsan Nasıl Düşünür?
Kur'an, inkârcıların düşünce biçimini ayrıntılı şekilde anlatır. Onlar için gerçek olan yalnızca gözle görülen dünyadır. Ölümü ise hayatın sonu olarak kabul ederler. Kur'an onların sözlerini şöyle aktarır:
“Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.’ Bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar.”

(Câsiye, 45/24)
Burada dikkat çeken nokta, inkârın bilgiye değil zanna dayanmasıdır. Kur'an, ahireti reddedenlerin bunu kesin bir bilgiye dayanarak yapmadıklarını söyler. Çünkü ölümden sonrasını yaşamış hiç kimse kendi başına böyle bir sonuca ulaşamaz. İnkâr çoğu zaman delilden değil, hesap vermek istemeyen nefsin tercihinden doğar.

Dünya Hayatını Tek Gerçek Sanmak
Ahiret buluşmasını reddeden insanın bütün planları dünya ile sınırlı hâle gelir. Başarıyı yalnızca malda, makamda ve güçte arar. Kaybetmekten korktuğu şeyler de yine sadece dünyaya ait olur. Kur'an bu bakış açısını şöyle anlatır:
“Onlar dediler ki: ‘Hayat ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek değiliz.’”

(En'âm, 6/29)
Bu anlayış zamanla insanın değer yargılarını değiştirir. Artık doğru olan değil, çıkar sağlayan önemlidir. Adalet değil, güç belirleyici olur. Merhamet değil, menfaat öne çıkar.
Çünkü yaptığı hiçbir davranışın sonsuz bir karşılığına inanmayan insan için dünya tek hedef hâline gelir.

Ahiret İnancı İnsan Hayatını Nasıl Değiştirir?
Kur'an'a göre ahiret inancı, insanı korkuyla yaşayan biri hâline getirmek için değil; sorumluluk sahibi bir insan yapmak için vardır. Düşün... Kimsenin görmediği bir ortamda iki insan aynı imkâna sahip olsun. Biri yaptığı her davranışın Allah tarafından bilindiğine inanıyor, diğeri ise hiçbir zaman hesap vermeyeceğini düşünüyor. Bu iki kişinin aynı şekilde davranmasını beklemek mümkün müdür? İşte Kur'an'ın ahiret vurgusu tam da burada anlam kazanır.

İnsan yalnızca insanların gördüğü yerde değil, yalnız kaldığında da dürüst olmayı öğrenir. Çünkü bilir ki hiçbir davranış kaybolmaz.

Allah Her Şeyi Bilmektedir
Kur'an sürekli olarak Allah'ın insanın bütün yaptıklarını bildiğini hatırlatır. Bu bilgi yalnızca korkutmak için verilmez. İnsan, yaptığı iyiliklerin de unutulmadığını bilsin diyedir.
“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır.”

(Hûd, 11/7)
Bu dünya bir imtihan alanıdır. İmtihanın anlamlı olabilmesi için de sonunda değerlendirme yapılması gerekir. Eğer hesap günü olmasaydı zalim ile mazlum, dürüst ile hilekâr, iyilik yapan ile kötülük yapan aynı sonu paylaşmış olurdu. Kur'an ise Allah'ın mutlak adalet sahibi olduğunu bildirir.

Ahireti Yalanlamanın Toplumsal Sonuçları
Ahiret inancı yalnızca bireyin iç dünyasını ilgilendirmez. Toplumların adalet anlayışını da doğrudan etkiler. Bir toplumda insanlar yaptıklarının hiçbir karşılığı olmayacağına inanırsa, haksızlıkların önünde duran en güçlü iç denetim mekanizması zayıflar. Kur'an bu yüzden ahiret inkârının yalnızca bireysel bir tercih olmadığını gösterir.

“Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların, ‘Toprak olduktan sonra gerçekten yeniden mi yaratılacağız?’ demeleridir. İşte onlar Rabb’lerini inkâr edenlerdir...”
(Ra'd, 13/5)
Ayette yeniden yaratılışı inkâr etmenin, Rabb’ini inkâr etmenin bir sonucu olduğu belirtilmektedir.

Çünkü Allah'ı yaratan olarak kabul edip yeniden yaratamayacağını söylemek kendi içinde büyük bir çelişkidir.

İlk yaratılışı gerçekleştiren Allah'ın ikinci yaratmaya gücünün yetmeyeceğini düşünmek, yaratılışı gereği gibi kavrayamamaktır.

Ahireti Yalanlamanın Sonu
Kur'an, ahireti inkâr edenlerin pişmanlık yaşayacaklarını haber verir. Fakat bu pişmanlık artık dönüşün mümkün olmadığı bir zamanda ortaya çıkacaktır.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, onlara, ‘Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tükettiniz ve onlarla faydalandınız. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız.’ denilir.”

(Ahkâf, 46/20)
Burada cezalandırılma sebebi yalnızca dünya nimetlerinden yararlanmak değildir.
Asıl sebep, nimetleri Allah'tan bağımsız görmek, kibirlenmek, zulmetmek ve sorumsuzca yaşamaktır. Kur'an dünya nimetlerini yasaklamaz. Fakat insanın bütün ömrünü yalnızca dünyaya adamasını doğru bulmaz.

Kur'an'ın Çağrısı
Kur'an'ın ahiret vurgusu insanı dünyadan koparmak için değildir. Aksine dünyayı gerçek değeriyle değerlendirmeyi öğretmek içindir. Ahiret inancına sahip olan insan çalışır, üretir, emek verir, ailesine karşı sorumluluğunu yerine getirir, yeryüzünü imar eder ve adalet için mücadele eder. Fakat bütün bunları yalnızca dünya kazancı için değil, Allah'ın rızasını gözeterek yapar. İşte Kur'an'ın kurmak istediği denge budur.

Dünya hayatını ihmal etmeden yaşamak; fakat onu ebedî hayatın yerine koymamak. Çünkü Kur'an'a göre ölüm bir son değildir. Ölüm, insanın Rabb’iyle buluşacağı yeni bir başlangıcın kapısıdır. Bu nedenle Kur'an, insanı sürekli şu gerçeği düşünmeye davet eder:
“Onlar, Rabb’lerine kavuşacaklarını ve sonunda O'na döndürüleceklerini kesin olarak bilirler.”
(Bakara, 2/46
Ahiret buluşmasına inanan bir insan için bu dünya, amaç değil; ebedî hayata hazırlık yapılan değerli bir imkândır. Kur'an'ın çağrısı da tam olarak budur: Hesabı unutmadan yaşamak, adaleti gözetmek, iyiliği çoğaltmak ve sonunda Allah'ın huzuruna yüz akıyla çıkabilmek.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

VAHYİN GÜCÜ VE EVRENSEL YASALAR: MUSA’NIN DENİZİ YARMASI

 VAHYİN GÜCÜ VE EVRENSEL YASALAR: MUSA’NIN DENİZİ YARMASI

İnsan yaşadığı evrende tamamen başıboş bırakılmış değildir. Nefes aldığımız havadan yürüdüğümüz toprağa, bedenimizin işleyişinden toplum hayatına kadar her şey belirli yasalar üzerine kurulmuştur. Kur’an, Allah’ın yaratışında bir ölçü ve düzen bulunduğunu sürekli hatırlatır. Bu düzeni görmezden gelen kişi, bunun sonuçlarıyla karşılaşır. Bu durum, Allah’ın bir kimseye özel olarak öfkelenmesinden değil, koyduğu yasaların işlemesinden kaynaklanır.

İnsan çoğu zaman yaşadığı olayları yalnızca kendi inancı üzerinden değerlendirmeye çalışır. Oysa Kur’an, dünya hayatındaki birçok sonucun evrensel yasalarla bağlantılı olduğunu bildirir. İnanç elbette insanın ahiretini belirleyen en önemli unsurdur; ancak dünya hayatındaki pek çok sonuç, sebeplere sarılmaya bağlıdır.

Düşün... Aynı hızla viraja giren iki araçtan biri trafik kurallarına uygun davranıyor, diğeri ise kuralları hiçe sayıyor olsun. Kaza olduğunda yol, aracın içindeki kişinin inancını sorgulamaz. Kuralı ihlal eden, bunun sonucuyla karşılaşır. Çünkü trafik kuralları kişilere göre değil, düzenin korunması için konulmuştur.

İşte Allah'ın evrene koyduğu yasalar da böyledir. Bunlar insanların zarar görmemesi, hayatın düzen içinde devam etmesi ve adaletin gerçekleşmesi için belirlenmiştir.
Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. Allah'ın sünnetinde asla bir sapma da bulamazsın.”
(Fâtır, 35/43)
Buradaki "sünnet", insanların sonradan oluşturduğu dinî gelenek değil, Allah'ın evrende ve toplumlarda işleyen değişmez yasalarıdır.

Evren Yasaları Herkes İçin Aynıdır
Deprem olduğunda bina, içinde bulunan insanların kimliklerini sorgulamaz. Sağlam yapılmış bina ayakta kalırken, çürük bina yıkılır. Aynı deprem hem mümine hem inkârcıya aynı şekilde ulaşır.

Hiç fark ettin mi? Kur’an hiçbir yerde, "Mümin olduğunuz için deprem size zarar vermez." demez. Tam tersine insanı akletmeye, tedbir almaya ve yeryüzünü doğru kullanmaya çağırır.

Denize açılan iki gemiden biri bakımını yaptırmış, diğeri ihmal edilmiş olsun. Fırtına çıktığında deniz, gemilerin sahiplerinin inancına göre davranmaz. Hazırlığını yapanın kurtulma ihtimali yükselirken, ihmal eden ağır sonuçlarla karşılaşabilir. İşte dünya hayatı büyük ölçüde böyle işler.

Kur’an, insanın yeryüzünde sorumlu bir varlık olduğunu sürekli hatırlatır.
“Karada ve denizde bozulma, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı. Allah da yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor ki belki dönerler.”
(Rûm, 30/41)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an yaşanan birçok olayı doğrudan insanların yanlış tercihlerine bağlar. İnsan çoğu zaman sonucu yaşar ama sebebini görmek istemez.

Başarı ve Rızık Evrensel Yasalarla İlişkilidir
Toplumlarda yaygın bir düşünce vardır: Mümin olan kişi dünya işlerinde de mutlaka başarılı olur. Kur’an ise meseleyi bundan daha kapsamlı ele alır.

Dünya hayatı emek, bilgi, çalışma, planlama ve doğru yöntemlerle ilerler. Kim bu yasalara uyarsa karşılığını alır. İnanç ise bunun ötesinde insanın Rabb’ine karşı duruşunu ve ahiretini belirler. Kur’an bu dengeyi şöyle açıklar:
“Kim ahiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi olmaz.”
(Şûrâ, 42/20)
Ayet dikkatle incelendiğinde dünya nimetlerinin engellenmediği görülür. Dünya için çalışan, gerekli sebeplere sarılan kişi emeğinin karşılığını alabilir. Ancak bütün hedefini dünya üzerine kuran kimse ahiret bakımından büyük bir kayıp yaşayacaktır.

Bunun tersi de doğrudur. Bir insan iman ettiğini söyleyip çalışmaz, üretmez, öğrenmez ve evren yasalarını hiçe sayarsa yalnızca inancı sebebiyle dünya başarılarının kendisine sunulacağını düşünemez. Kur’an insanı tembelliğe değil, sorumluluğa çağırır.

İnsan Hayatındaki Müdahaleler Nasıl Gerçekleşir?
İnsan yaşamı boyunca farklı türden etkilerle karşılaşır.
Birincisi, insanların birbirlerine yaptığı müdahalelerdir. Zulüm, savaş, haksızlık, baskı ve saldırılar bunun örnekleridir.
İkincisi ise evrende işleyen yasaların doğal sonuçlarıdır. Sel, deprem, kuraklık, ihmal sonucu meydana gelen kazalar veya insanın yanlış tercihleri buna dahildir.
Bu iki alan birbirinden farklıdır. Kur’an insanların zulmünden de söz eder, evrensel yasaların sonuçlarından da söz eder. Ancak her iki durumda da Allah kimseye sebepsiz yere haksızlık etmez.
“Rabb’in kullara asla zulmedici değildir.”

(Fussilet, 41/46)
İnsan bazen yaşadığı her olayı doğrudan ilahî ceza olarak yorumlar. Kur’an ise daha dikkatli düşünmeyi öğretir. Çünkü birçok olay, Allah'ın koyduğu yasaların doğal sonucudur.

Musa ve Denizin Yarılması Gerçekte Ne Anlatıyor?
Kur’an kıssalarını anlamanın en önemli şartlarından biri, onları Kur’an bütünlüğü içinde okumaktır. Musa Nebi'nin denizi yarması da bunlardan biridir.

Yüzyıllardır bu olay çoğu zaman tabiat yasalarının tamamen askıya alındığı olağanüstü bir mucize şeklinde anlatılmıştır. Oysa Kur’an kıssalarının temel amacı insanları hayrete düşürmek değil, hidayete ulaştırmaktır. Kur’an şöyle bildirir:
“Musa’ya, ‘Asanla denize vur.’ diye vahyettik. Bunun üzerine deniz yarıldı; her parça büyük bir dağ gibi oldu.”
(Şuarâ, 26/63)
Burada üzerinde düşünülmesi gereken ilk nokta "asa"dır. Kur’an'da asa yalnızca elde taşınan bir değnek olarak değil, Allah'ın Musa Nebi'ne verdiği görev ve vahyin sembolü olarak da karşımıza çıkar. Musa kendi gücüyle değil, aldığı vahyin rehberliğiyle hareket etmektedir. Kur’an'ın odak noktası, denizin fiziksel olarak nasıl ayrıldığı değil, Allah'ın rehberliğiyle kurtuluş yolunun açılmasıdır.

Çünkü kıssaların ve darb-ı nmesellerin amacı fizik kurallarını tartıştırmak değil, vahyin insanı çıkmazdan nasıl kurtardığını göstermektir.

Deniz bir engeldir. Firavun ise zulmün temsilcisidir. Musa ise vahyin rehberliğini temsil eder. İnsanlık ise her çağda bu yol ayrımında bulunmaktadır. Bu nedenle kıssa yalnızca geçmişte yaşanmış tarihî bir olay değildir. Aynı zamanda her dönemde tekrar eden bir hakikat anlatımıdır.

Firavun Neden Kurtulamadı?
Firavun'un boğulması yalnızca bir ceza sahnesi değildir. O, bütün uyarılara rağmen zulmünde ısrar etmiş, vahyi reddetmiş ve insanların özgürlüğünü gasp etmiştir. Sonunda kendi tercihinin sonucuyla karşılaşmıştır. Kur’an hiçbir toplumun süresi dolmadan helâk edilmeyeceğini bildirir.
“Eğer Allah insanları yaptıkları yüzünden hemen yakalasaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”

(Fâtır, 35/45)
Bu ayet çok önemli bir ilkeyi ortaya koymaktadır. Allah acele eden değildir. Toplumlara düşünmeleri, düzelmeleri ve tercihlerini değiştirmeleri için süre tanınmaktadır. Firavun da bu sürenin sonunda kendi yaptığının sonucuyla karşılaşmıştır.

Kur’an Kıssaları Neden Yanlış Anlaşılıyor?
Bugün birçok kıssa, Kur’an'ın kendi anlatımından çok sonraki yorumlar üzerinden okunmaktadır. Kur’an ise kıssaların amacını açıkça bildirir.
“Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.”

(Yûsuf, 12/111);
Demek ki asıl amaç olağanüstü olaylar anlatmak değildir. Amaç, insanın kendi hayatını bu kıssalar ışığında yeniden değerlendirmesidir.

Tevrat ve İncil'de zaman içerisinde meydana gelen eklemeler, yorumlar ve farklı anlatımlar da birçok konuda zihinsel karışıklık oluşturmuştur. Kur’an ise kendisini önceki vahiyleri doğrulayan ve insanlar tarafından unutulan hakikatleri yeniden açıklayan bir kitap olarak tanımlar.

Bu yüzden Kur’an kıssalarını anlamanın en güvenilir yolu, onları yine Kur’an'ın diğer ayetleriyle birlikte değerlendirmektir.

Vahiy ile Evren Yasaları Birbirine Zıt Değildir
Bazıları vahiy ile bilimi, iman ile evren yasalarını birbirinin alternatifi gibi görmektedir. Oysa Kur’an böyle bir ayrım yapmaz. Vahyi gönderen de evreni yaratan da Allah'tır. Bu nedenle vahiy, insanı evren yasalarını inkâr etmeye değil; onları doğru okuyarak Rabb’ini tanımaya yöneltir. İnsan ne kadar vahye yaklaşırsa, Allah'ın yaratışındaki ölçüyü de o kadar doğru anlamaya başlar. İşte Musa kıssasının verdiği en büyük derslerden biri de budur. Vahiy insanı pasifleştirmez. Vahiy, doğru zamanda doğru adımı attırır. Vahiy, insanı korkunun esiri olmaktan kurtarır. Vahiy, çıkış yolu görünmeyen yerde bile Allah'ın gösterdiği yolu fark ettirir.

Bugün de insanlığın ihtiyacı olan şey, tabiat yasalarını inkâr etmek ya da onları ilahlaştırmak değildir. Asıl ihtiyaç, Allah'ın hem kitabını hem de yarattığı evreni birlikte okuyabilmektir.

Kur’an'ın çağrısı tam olarak budur: Vahiy ile hayatı, iman ile sorumluluğu, dua ile gayreti ve teslimiyet ile tedbiri birlikte yaşamak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH DÜNYA HAYATINDA ADİL Mİ?

  ALLAH DÜNYA HAYATINDA ADİL Mİ?

Bu soru, insanın sadece aklına değil, vicdanına da dokunan bir sorudur. Belki de tarih boyunca en çok sorulan sorulardan biridir.

Bir çocuk savaşın ortasında doğarken, başka bir çocuk güven içinde büyüyor. Bir insan daha doğduğu gün ağır bir hastalıkla mücadele etmeye başlıyor, bir başkası uzun yıllar sağlıklı bir hayat yaşıyor. Kimileri açlıktan hayatını kaybediyor, kimileri ise sahip olduklarının hesabını bile yapamıyor. İnsan bütün bunları görünce ister istemez şu soruyu soruyor: "Eğer Allah adilse, neden insanlar bu kadar farklı şartlarda yaşıyor?"

Bu sorudan kaçmak yerine onun üzerine düşünmek gerekir. Çünkü Kur'an da insanı düşünmeye, sorgulamaya ve akletmeye davet eder.

KUR'AN ALLAH'IN ADALETİ HAKKINDA NE SÖYLER?
Kur'an'da Allah'ın kimseye zulmetmeyeceği açık ve net bir şekilde bildirilir.
"Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler."
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Allah zulmeden değildir. O hâlde dünyada gördüğümüz zulümlerin önemli bir kısmı insanların kendi tercihleriyle ortaya çıkmaktadır. Savaşları insanlar çıkarıyor. Çocukları insanlar aç bırakıyor. Doğayı insanlar kirletiyor. Adaletsiz paylaşımı insanlar oluşturuyor.

Kur'an, insanı irade sahibi bir varlık olarak tanımlar. İnsan iyiliği de kötülüğü de seçebilir. Eğer insanın yaptığı kötülüklerin tamamını Allah'a yüklersek, o zaman insanın sorumluluğu ortadan kalkmış olur. Kur'an bunu kabul etmez.
"İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı."
(Rûm, 30/41)
Dikkat edilirse ayet, bozulmanın kaynağını insan olarak gösteriyor. Bugün dünyada yaşanan açlıkların büyük bölümü aslında yiyecek yetersizliğinden değil, paylaşım adaletsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bir tarafta milyonlarca ton gıda çöpe giderken diğer tarafta insanlar açlıktan ölüyor. Burada sorulması gereken soru belki de şudur: Sorun gerçekten Allah'ın adaleti mi, yoksa insanın adaletsizliği mi?

PEKİ MASUM ÇOCUKLAR NEDEN ACI ÇEKİYOR?
İşte asıl zor soru burada başlıyor. Çünkü her acıyı insanın tercihleriyle açıklamak mümkün değildir. Doğuştan ağır hastalıklarla dünyaya gelen çocuklar… Depremlerde hayatını kaybeden bebekler… Henüz hiçbir tercih yapmamış insanların yaşadığı acılar… Bunları sadece "insan yaptı" diyerek açıklamak yeterli olmaz. Kur'an ise bu noktada dünyanın mahiyetini hatırlatır.
"O, hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratandır."
(Mülk, 67/2)
Dikkat edersen ayet, hayatın amacını rahatlık olarak değil, imtihan olarak tanımlıyor. Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır. İmtihan denildiğinde çoğu insan sadece sıkıntı yaşayan kişiyi düşünür. Oysa Kur'an'a göre bolluk da bir imtihandır. Fakirlik kadar zenginlik de bir sınavdır. Sağlık kadar hastalık da bir sınavdır. Güç kadar güçsüzlük de bir sınavdır.
"Sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz."
(Enbiyâ, 21/35)
Yani Kur'an'a göre herkes aynı sorularla sınanmıyor. Kiminin sorusu servet… Kiminin makam… Kiminin hastalık… Kiminin ise sabır… Bu nedenle Kur'an'daki adalet anlayışı, herkesin aynı şartlarda yaşaması üzerine kurulmamıştır.

ADALET, EŞİTLİK MİDİR?
Hiç fark ettin mi? Biz çoğu zaman adalet ile eşitliği aynı şey zannediyoruz. Oysa bunlar aynı kavram değildir. Eğer adalet, herkese aynı şeyi vermek olsaydı, dünyada hiçbir farklılık olmaması gerekirdi. Fakat Kur'an, insanların rızıklarının, imkânlarının ve şartlarının farklı olduğunu zaten haber verir.
"Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır."
(Nahl, 16/71)
Bu ayet üstünlüğün değer bakımından değil, imkân bakımından farklılık olduğunu ifade eder. Çünkü Kur'an'ın ölçüsüne göre insanın değeri sahip olduklarıyla değil, ortaya koyduğu bilinç ve sorumlulukla değerlendirilir.
Düşün… İki öğrenciye aynı sınav uygulanıyor. Birinin soruları kolay, diğerinin zor olsa buna adalet denmez. Fakat iki öğrenciye kendi seviyesine uygun sorular sorulursa bu daha adil bir değerlendirme olur. Kur'an'ın ortaya koyduğu anlayış da buna benzer. İnsanlar aynı hayatı yaşamazlar; fakat herkes kendi şartları içinde değerlendirilir.

PEKİ DÜNYADA HAKSIZLIKLAR NEDEN HEMEN GİDERİLMİYOR?
İnsan bazen şöyle düşünüyor: "Eğer Allah dileseydi bütün zalimleri anında cezalandırmaz mıydı?" Elbette cezalandırabilirdi. Fakat o zaman özgür iradenin anlamı kalır mıydı? İnsan, seçebilme özgürlüğüne sahip olduğu için yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Kur'an bu süre tanınmasına dikkat çeker.
"Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları sadece gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor."
(İbrâhîm, 14/42)
Bu ayet önemli bir noktaya işaret ediyor. Allah'ın hemen müdahale etmemesi, olanlardan habersiz olduğu anlamına gelmez. Ertelemek, görmezden gelmek değildir. Kur'an'a göre dünya son hükmün verildiği yer değildir.

NİHAİ ADALET NEDEN AHİRETTE GERÇEKLEŞECEK?
Kur'an'ın adalet anlayışı yalnızca dünya ile sınırlı değildir. Çünkü dünya hayatı sınırlıdır. Bir insan seksen yıl yaşar. Bir başkası beş yaşında hayatını kaybeder.Eğer sadece dünya hayatı varsa, birçok haksızlık gerçekten cevapsız kalmış gibi görünür.Fakat Kur'an, hesabın dünya ile bitmediğini söyler.
"Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır. Hardal tanesi kadar bir şey bile olsa onu ortaya getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz."
(Enbiyâ, 21/47)
İşte Kur'an'ın adalet anlayışının merkezinde bu ayet yer alır. Dünyada eksik görünen hesap, ahirette tamamlanacaktır. Hiçbir gözyaşı karşılıksız kalmayacaktır. Hiçbir zulüm unutulmayacaktır. Hiçbir iyilik kaybolmayacaktır.

ALLAH DÜNYADA ADİL Mİ?
Bu soruya verilecek cevap, adaleti nasıl tanımladığına bağlıdır. Eğer adaleti "herkes aynı hayatı yaşamalıdır" şeklinde tanımlarsan, dünya böyle bir yer değildir. Fakat Kur'an böyle bir vaat de vermez. Kur'an'ın anlattığı adalet; insanın özgür bırakıldığı, yaptıklarından sorumlu tutulduğu ve sonunda hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmayacağı bütüncül bir adalet anlayışıdır. Dünya bu sürecin başlangıcıdır. Sonu değildir. Kur'an'ın mesajı şudur:

Allah zulmetmez. İnsan yaptığından sorumludur. Ve sonunda adalet mutlaka gerçekleşecektir.
"Bugün hiçbir kimseye haksızlık yapılmaz. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz."
(Yâsîn, 36/54)
Belki de asıl soru şudur: Biz, Allah'ın adaletini sadece birkaç on yıllık dünya hayatına bakarak mı değerlendireceğiz; yoksa Kur'an'ın anlattığı, dünya ile başlayıp ahirette tamamlanan bütün tabloyu birlikte mi okuyacağız?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ İnsan bazen doğru bir cümle kurar; fakat o cümleyi eksik bıraktığı için yanlış anl...