MÜMİNİN ÖZELLİĞİ: ALLAH’A GÜVENMEK, AKLINI KULLANMAK VE VAHYİ ÖLÇÜ ALMAK
Mümin denildiğinde çoğumuzun aklına Allah’a inanan,
ibadetlerini yerine getiren ve dinine bağlı olduğunu söyleyen bir insan gelir.
Peki, bir insanın kendisini mümin olarak görmesi, onun inancının doğruluğunu ve
hayatını Allah’ın istediği yönde yaşadığını göstermeye yeter mi? Bir kimse
Allah’a inandığını söylediği hâlde O’nun yanında başka varlıklardan yardım
bekliyor, din adına anlatılanları sorgulamadan kabul ediyor veya bir din
büyüğünün sözünü Allah’ın kitabının önüne geçiriyorsa burada üzerinde düşünülmesi
gereken bir durum yok mudur?
Kur’an, insanı yalnızca inandığını söylemeye değil,
inancının gereğini yerine getirmeye çağırır. Bu nedenle müminin özelliklerini
araştırırken insanların din hakkında oluşturduğu kabulleri değil, Allah’ın
indirdiği vahyin ortaya koyduğu ölçüleri esas almalıyız. Çünkü asıl mesele,
kendimize hangi adı verdiğimiz değil, inancımızın ve davranışlarımızın hangi
temele dayandığıdır.
Allah’a İnanmak, O’ndan Başkasını Otorite Edinmemektir
Bir insan Allah’a inanabilir, O’nun evreni yarattığını kabul edebilir;
fakat aynı zamanda Allah’ın yanında başka varlıklardan da medet umabilir.
Kur’an, bu iki tutum arasındaki çelişkiye dikkat çeker.
“Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek
olanlara yalvarandan daha sapkın kim olabilir?” (Ahkâf, 46/5)
Bu ayet, insanın kendisine karşılık veremeyecek varlıklara yönelmesini
sorgulatır. Burada üzerinde durmamız gereken nokta, bir varlığa sevgi duymak
veya bir insanın yaptığı iyiliği takdir etmek değildir. Asıl mesele, Allah’a
ait olan bir yetkiyi başka varlıklara yüklemek ve onların insanın kaderi
üzerinde özel bir güce sahip olduğuna inanmaktır.
Kur’an, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul eden insanların
bile bu kabulü her zaman doğru bir inanca dönüştüremediğini gösterir.
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’
derler.” (Zümer, 39/38). Demek ki Allah’ın yaratıcı olduğunu söylemek tek
başına yeterli değildir. Önemli olan, bu inancın insanın düşüncesine ve
hayatına nasıl yansıdığıdır.
Allah’a güvenen insan, O’nun yanında kendisine dinî yetki
vereceği başka otoriteler aramaz. Allah’ın kendisine bildirmediği bir yetkiyi
herhangi bir insana, şeyhe veya kutsallaştırılmış kişiye vermez. İnsanlardan
günlük hayatın gerektirdiği yardımı istemek başka, onların görünmeyen âlem
üzerinde özel güçlere sahip olduğuna inanmak başkadır. Bu ayrımı gözden
kaçırmamak gerekir.
Allah’a Yaklaşmak İçin Aracıya İhtiyaç Var mı?
Bazı insanlar Allah’a inandıklarını söyledikleri hâlde O’na doğrudan
yönelmeyi yeterli görmezler. Allah’a yaklaşabilmek için belirli kişileri aracı
edinmek, onların Allah katında kendilerine ayrıcalık sağlayacağına inanmak
isterler. Zamanla bu kişilerden yardım beklemek, onların kendilerini Allah’a
daha fazla yaklaştıracağı düşüncesiyle dinî hayatın bir parçası hâline
gelebilir.
Oysa Kur’an, bu anlayışı açıkça sorgular:
“Biz onlara yalnızca bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk
ediyoruz.” (Zümer, 39/3)
Bu söz, ayette eleştirilen insanların kendi davranışlarını nasıl
gerekçelendirdiklerini gösterir. Onlar Allah’ı bütünüyle inkâr ettiklerini
söylemiyor, tersine Allah’a daha fazla yaklaşmak istediklerini ileri
sürüyorlardı. Fakat iyi niyet iddiası, yanlış bir yönelişi doğru hâle
getirmiyordu.
Bugün de aynı anlayışın farklı biçimlerde karşımıza çıkıp
çıkmadığını düşünmeliyiz. Bir insanın Allah katında özel bir konumu
bulunduğuna, onun aracılığı olmadan Allah’a yaklaşamayacağımıza veya onun bizim
adımıza Allah nezdinde ayrıcalık sağlayacağına inanmak hangi vahiy ölçüsüne
dayanmaktadır? Bir kimsenin bilgili, ahlaklı veya iyi bir insan olması, onu
Allah ile insan arasına dinî bir aracı olarak yerleştirmeyi haklı çıkarır mı?
Mümin, Allah’a yönelirken aracı aramak yerine O’nun
bildirdiği yolu öğrenmeye çalışır. Dua ederken de yardım isterken de
yönelişinin temelini Allah’a duyduğu güven oluşturur. İnsanların birbirine
yardım etmesi elbette başka bir konudur; Kur’an’ın eleştirdiği, insanın Allah’a
ait bir yetkiyi başka varlıklara vermesi ve onlardan dinî ayrıcalık
beklemesidir.
Din Adına Söylenen Her Söz Doğru mudur?
İnsan, doğduğu çevrede öğrendiklerini çoğu zaman sorgulamadan benimser.
Ailesinin, toplumunun ve dinî çevresinin doğru kabul ettiği şeyler, zamanla
onun için tartışılmaz hâle gelebilir. Bir düşünceyi yıllardır duymak, onun
mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Çok kişinin bir şeye inanması da o
inancın Allah katında geçerli olduğunun kanıtı değildir.
Kur’an, atalarından öğrendiklerini ölçüsüzce benimseyenlerin
tutumunu şöyle aktarır:
“Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara, 2/170)
Bu ayet, insanın alışkanlıklarını ve miras aldığı kabulleri sorgulamasının
önemini ortaya koyar. Buradan çıkaracağımız ders, geçmişte yaşamış herkesi veya
gelenek olarak aktarılan her şeyi toptan reddetmek değildir. Asıl mesele, bir
düşünceyi yalnızca eskiden beri var olduğu ya da büyüklerden öğrenildiği için
doğru kabul etmemektir.
Aynı ölçüyü din adına konuşan kişiler için de uygulamalıyız.
Bir şeyhin, hocanın, din âliminin veya herhangi bir topluluğun önderinin
söylediği söz, yalnızca o kişi tarafından dile getirildiği için dinî hükme
dönüşmez. İnsanlar bilgi sahibi olabilir, açıklama yapabilir, yol gösterebilir.
Ancak hiç kimsenin sözü Allah’ın vahyinin yerine geçirilemez.
Kur’an’ın rehberliğini kabul etmek, yalnızca onu saygıyla
anmak değil, dinî iddiaları değerlendirirken onun ölçülerine başvurmaktır. Bir
söz Kur’an’a dayanıyor mu, ayetin bağlamına uygun mu, yoksa ayete söylenmeyen
bir anlam mı yükleniyor? Müminin üzerinde düşünmesi gereken sorular bunlardır.
Mümin, Hiç Kimseye Sorgusuz İtaat Etmez
İnsan, kendisine güven veren kişilerin sözlerini kolayca benimseyebilir.
Özellikle din adına konuşan, çevresinde saygı gören veya kendisini Allah’a
yakın biri olarak tanıtan kişilerin etkisi daha güçlü olabilir. Böyle
durumlarda insan, kendi sorumluluğunu bir başkasına bırakma eğilimine
girebilir. Artık doğruyu araştırmak yerine, güvendiği kişinin söylediğini doğru
kabul etmeye başlar.
Kur’an, ahirette kendilerini saptıran önderleri suçlayan
insanların sözlerini aktarır:
“Rabb’imiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar da bizi
yoldan saptırdılar.” (Ahzâb, 33/67)
Bu ayet, insanın başkasını takip ederken kendi sorumluluğundan
kurtulamayacağını hatırlatır. Bir kimseye güvenmek, onun her söylediğini doğru
kabul etmek anlamına gelmez. İnsan, din konusunda kendi aklını ve iradesini
devre dışı bıraktığında yanlış bir yönelişin parçası hâline gelebilir.
Bir başkasının sözüne uymak, o sözün doğruluğunu araştırma
sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. “Ben bilmiyordum, hocam öyle söyledi”, “Şeyhim
böyle emretti” veya “Bizim çevremizde herkes böyle inanıyor” demek, Allah’ın
verdiği aklı kullanmanın yerini tutmaz. İnsan, kime güvenirse güvensin,
inancının dayanağını araştırmak zorundadır.
Müminin ölçüsü, bir insanın ünü, makamı, yaşı veya
çevresindeki itibarı değildir. Ölçü, söylenen sözün Allah’ın vahyi karşısındaki
durumudur. İnsanları dinlemek mümkündür; fakat hiçbir insanı sorgulanamaz bir
otoriteye dönüştürmek doğru değildir.
Din Birliği Bozan Gruplara Dönüşmemelidir
İnsanların farklı düşüncelere sahip olması doğaldır. Her konuda aynı sonuca
ulaşmaları beklenemez. Ancak düşünce farklılıklarının zamanla dinî kimliklere,
birbirini dışlayan topluluklara ve üstünlük iddialarına dönüşmesi üzerinde
durulması gereken bir meseledir.
Kur’an, dinlerini parçalara ayırıp gruplara bölünenlerin
tutumunu eleştirir:
“Dinlerini parçalayıp gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup, kendi
yanında bulunanla sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/32)
Buradaki uyarı, her farklı düşüncenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Ayetin
dikkat çektiği mesele, insanların kendi gruplarını hakikatin tek sahibi gibi
görmeleri ve ayrılığı bir üstünlük sebebine dönüştürmeleridir. Kişi, içinde
bulunduğu topluluğun görüşlerini sorgulamadan benimseyebilir; zamanla da başka
gruplara karşı düşmanlık beslemeye başlayabilir.
Oysa Allah’a kulluk etmek, bir topluluğun kimliğini
savunmakla aynı şey değildir. Bir insanın kendisini hangi mezhebe, tarikata
veya dinî gruba ait gördüğünden önce, neye inandığı ve nasıl yaşadığı
önemlidir. Bir grubun adı, insanı kendiliğinden doğru yolda yapmaz. Aynı
şekilde bir topluluğun dışında kalmak da tek başına insanı haklı çıkarmaz.
Birlik, herkesin aynı sözü söylemesiyle değil, hakikati
ararken adaleti ve dürüstlüğü korumasıyla güçlenir. Mümin, kendi çevresini
savunmak uğruna yanlış gördüğünü gizlememeli; başka bir topluluğun mensubu
olduğu için bir insanın hakkını da çiğnememelidir. Çünkü bağlılık, hakikatin
önüne geçtiğinde insanı birleştirmek yerine böler.
Mümin, Zanna Değil Bilgiye Dayanır
Bir insanın bir şeye inanması, o şeyin mutlaka doğru olduğu anlamına
gelmez. Bazen bir söz çok tekrarlanır, bazen bir olay insanların
anlattıklarıyla büyütülür, bazen de duyulan bir haber araştırılmadan kabul
edilir. Böylece başlangıçta yalnızca bir iddia olan şey, zamanla kesin
bilgiymiş gibi aktarılmaya başlanır.
Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeylerin peşine
düşmemesi gerektiğini bildirir:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül;
bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Bu uyarı yalnızca günlük hayattaki söylentiler için değil, din adına ileri
sürülen iddialar için de önemlidir. Bir insanın olağanüstü güçlere sahip
olduğu, geleceği bildiği, uzaktaki olaylardan haberdar olduğu veya Allah
katında başkalarından farklı bir yetki taşıdığı söylenebilir. Ancak bir
iddianın anlatılıyor olması, onun doğruluğunu kanıtlamaz.
Mümin, duyduğu her şeyi hemen reddetmek zorunda değildir;
fakat araştırmadan kabul etmek zorunda da değildir. İddianın dayanağını sorar,
delilini inceler ve Allah’ın kitabında bulunmayan bir bilgiyi dinin değişmez
hükmü gibi sunmaz. Böyle davranmak inançsızlık değil, sorumluluk bilincidir.
Kur’an’ın akla ve düşünmeye yaptığı vurgu da burada anlam
kazanır. İnsan, kendisine sunulan bilgiyi değerlendirebilmeli, çelişkileri fark
edebilmeli ve gerektiğinde yanlış bildiklerini gözden geçirebilmelidir. Mümin
olmak, düşünmeyi bırakmak değil, düşüncesini hakikati bulmak için kullanmaktır.
Allah’ın Adı Anıldığında Kalbimiz Ne Hissediyor?
Kur’an, Allah’ın adı tek başına anıldığında ahirete inanmayanların
kalplerinin daraldığını, Allah’ın yanında başka varlıklar anıldığında ise
sevindiklerini bildirir. “
“Sana vahyedilen Kitabı tilavet et (okuyup aktar) ve namazı kıl!
Şüphesiz ki namaz, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar.” (Zümer, 39/45)
Bu ayet, insanın inancında Allah’ın gerçekten merkezde olup olmadığını
düşünmesi için önemli bir ölçü sunar.
Burada mesele, Allah’ın adını duyduğunda insanın mutlaka
belirli bir duygu hissetmesi değildir. İnsanların duyguları, yaşadıkları ve
psikolojik durumları farklı olabilir. Ayetin üzerinde durduğu konu, Allah’ın
tek başına anılmasından rahatsızlık duyan, buna karşılık O’nun yanında başka
varlıkların anılmasını isteyen bir anlayıştır.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Allah’a yönelmek bize
yeterli geliyor mu, yoksa O’nun yanında mutlaka başka isimlerin de anılmasını
mı istiyoruz? Dua ederken Allah’ın bizi işitmesi için bir insanın aracılığına
ihtiyaç duyduğumuzu mu düşünüyoruz? Allah’ın kitabında bildirilenler yeterli
gelmediği için din adına başka otoriteler mi arıyoruz?
Bu soruların amacı insanları yargılamak değil, kendi
inancımızı gözden geçirmektir. Çünkü insan, zamanla neye alıştığını fark
etmeyebilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaları sorgulanamaz kabul edebilir.
Oysa mümin, alışkanlıklarını da inancını da Allah’ın vahyinin ışığında
değerlendirmeye açık olmalıdır.
Mümin Olmak, İddia Değil Sorumluluktur
Kur’an’da anlatılan müminin özelliklerini bir araya
getirdiğimizde karşımıza yalnızca belirli ibadetleri yerine getiren bir insan
çıkmaz. Allah’a güvenen, O’na ait yetkileri başka varlıklara vermeyen, din
adına söylenenleri araştıran, hiçbir insanı sorgulanamaz bir otorite kabul
etmeyen ve kendi düşüncesini vahyin ölçüsüne göre değerlendiren bir insan
görürüz.
Böyle bir insan, atalarından öğrendiği her şeyi sırf eski
olduğu için doğru saymaz. Bir din büyüğünün sözünü, yalnızca o kişiye duyduğu
saygı nedeniyle Allah’ın hükmü hâline getirmez. Kendisini bir grubun mensubu
olarak tanımlamakla yetinmez; o grubun inançlarını da sorgular. Bilmediği
konularda kesin konuşmaktan kaçınır, duyduğu iddiaları araştırır ve insanlara
karşı adaleti gözetir.
Bütün bunlar, müminin hiç yanılmayacağı anlamına gelmez.
İnsan yanılabilir, eksik bilgiye sahip olabilir ve zaman zaman yanlış kararlar
verebilir. Önemli olan, yanılma ihtimalini kabul ederek doğruyu aramaya devam
etmesidir. Kendini her zaman haklı görmek yerine, yanlışını fark ettiğinde onu
düzeltmeye istekli olmasıdır.
Sonuçta mesele, insanların kendilerine hangi adı verdiği
değildir. Asıl mesele, Allah’a olan inançlarının hayatlarında nasıl karşılık
bulduğudur. Allah’a inanmak, yalnızca O’nun varlığını kabul etmekle sınırlı
kalmamalı; O’nun bildirdiği ölçülere güvenmek, aklı kullanmak ve din adına
ortaya atılan her iddiayı sorgulamakla tamamlanmalıdır.
Mümin, bir insana veya topluluğa bağlılığını hakikatin önüne
koymaz. Allah’ın kitabını anlamaya çalışır, öğrendiklerini düşünür ve
davranışlarını bu anlayış doğrultusunda gözden geçirir. Çünkü insanın inancı,
yalnızca diliyle söylediği sözlerde değil, neyi ölçü aldığı ve hayatını nasıl
yaşadığı konusunda da kendini gösterir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com