KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

 KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER

Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak gerekir: Kur’an, insanların meydana getirdiği sıradan bir din kitabı değildir. O, Allah’ın insanlığa gönderdiği vahiydir. Bu nedenle Kur’an’ın varlığını, doğruluğunu ve insanlığa ulaştırılmasını yalnızca insanların gayretine bağlamak doğru değildir. İnsanlar onu yazabilir, ezberleyebilir, okuyabilir, öğretebilir ve sonraki nesillere aktarabilirler; fakat bütün bunların üzerinde Allah’ın açık bir vaadi vardır. Kur’an’ın korunmasını Allah kendi üzerine almıştır.
“Şüphesiz zikri biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Bu ayet son derece açıktır. Kur’an’ın sahibi Allah’tır ve onu koruyacağını bildiren de Allah’tır. Burada “insanlar onu koruyacak” denilmemekte, doğrudan doğruya “onun koruyucusu biziz” denilmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğunu sadece tarih boyunca insanların gösterdiği çabalarla açıklamak eksik olur. İnsanların Kur’an’ı yazması, ezberlemesi, okuması ve sonraki nesillere aktarması elbette önemlidir; ancak bunlar Allah’ın korumasının yerine geçirilemez. İnsan bir araçtır, korumanın asıl sahibi Allah’tır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması ile insanların Kur’an hakkındaki düşüncelerinin korunmuş olması aynı şey değildir. Allah’ın koruduğu şey vahyin kendisidir. İnsanların Kur’an’a yüklediği anlamlar, yaptıkları yorumlar, oluşturdukları mezhepler, tarikatlar, gelenekler veya din adına söyledikleri her söz Allah tarafından korunmuş değildir. Bu ayrım yapılmadığında Kur’an’ın korunmuşluğu ile insanların din anlayışının doğruluğu birbirine karıştırılmaktadır.

Bir insan Kur’an’ı okuyup yanlış anlayabilir. Bir başka insan kendi yorumunu Allah’ın kesin hükmü gibi sunabilir. Bir topluluk yüzyıllar boyunca taşıdığı bir geleneği din zannedebilir. Bir mezhep kendi yorumunu vazgeçilmez bir ölçü haline getirebilir. Bir tarikat liderinin sözleri Kur’an’ın önüne geçirilebilir. Bir rivayet ayetin açık anlamına tercih edilebilir. Bütün bunlar Kur’an’ın korunmuş olmasıyla çelişmez. Çünkü korunmuş olan Allah’ın sözüdür; insanların Allah’ın sözü hakkında söyledikleri değildir.

Kur’an’ın indirilişine karşı çıkanların en temel itirazlarından biri de Allah’ın insanlara vahiy göndermesini kabul etmemeleriydi. Onlar, Allah’ın insana kitap göndermesini küçümsüyor ve böyle bir vahyin varlığını reddediyorlardı.
“Onlar, ‘Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi’ demekle Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”
(En’am, 6/91)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış bazı insanların sözünü aktaran tarihsel bir bilgi olarak görülmemelidir. Çünkü Allah’ın insanlara rehberlik etmek üzere vahiy göndermesini gereksiz gören her anlayış, aynı düşüncenin farklı bir biçimini taşır. Allah insanı yaratmışsa onu kendi başına bırakmamıştır. İnsan akıl sahibidir; fakat aklın varlığı vahye olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. İnsan birçok konuda düşünerek doğruya ulaşabilir, fakat hangi davranışın Allah’ın rızasına uygun olduğu, insanın yaratılış amacının ne olduğu, sorumluluğunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği gibi konularda vahiy yol gösterir.

Kur’an’ın Allah’tan geldiğini kabul etmek, aynı zamanda onun insanlığın rehberi olduğunu kabul etmektir. Kur’an kendisini yalnızca okunacak, saklanacak veya belli zamanlarda hatırlanacak bir kitap olarak tanıtmaz. O, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilmiştir.
“Elif Lâm Râ. Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
(İbrahim, 14/1)
Bu nedenle Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşatılması birbirinden ayrılmalıdır. Kur’an’ın metninin korunması Allah’ın vaadidir. Kur’an’ın hayatımıza taşınması ise insanın sorumluluğudur. Mushafın korunması başka, Kur’an’ın mesajının korunması başkadır. Bir kitap sandıkta, rafta veya kütüphanede yıllarca sağlam biçimde saklanabilir. Fakat onun ortaya koyduğu adalet, dürüstlük, merhamet, emanet, hak ve sorumluluk anlayışı toplumda yoksa, o kitabın mesajının yaşatıldığını söylemek mümkün değildir.

Kur’an’a yönelik inkârların önemli bir bölümü de onun kaynağı hakkında ileri sürülmüştür. Kur’an’ın Allah tarafından gönderildiğini kabul etmek istemeyenler, onun insan sözü olduğunu iddia etmişlerdir. Hatta Kur’an’ın başka insanlar tarafından hazırlandığını ileri sürmüşlerdir.
“İnkâr edenler, ‘Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; başka bir topluluk da ona bu konuda yardım etmiştir’ dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz ortaya attılar.”
(Furkan, 25/4)

Ardından onların başka bir iddiası daha aktarılır:
“Dediler ki: ‘Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı ve sabah akşam kendisine okunan öncekilerin masallarıdır.’”
(Furkan, 25/5)
Görüldüğü gibi Kur’an’ın ilk muhatapları da onun kaynağını insanlara dayandırmaya çalışmışlardır. Bugün de benzer iddialarla karşılaşmak mümkündür. Kur’an’ın başka kültürlerden alındığı, geçmiş toplumların anlatılarından oluşturulduğu veya insan ürünü olduğu ileri sürülebilmektedir. Ancak bu iddialar Kur’an’ın kendi açıklamasıyla uyuşmaz. Kur’an kendisini insan sözü olarak değil, Allah’ın vahyi olarak tanımlar.

Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olması, insanların Kur’an hakkında yanlış konuşamayacakları anlamına gelmez. İnsan Kur’an’ı inkâr edebilir. Onun hakkında asılsız iddialar ileri sürebilir. Ayetleri yanlış yorumlayabilir. Hatta Kur’an’ın adına konuştuğunu söyleyerek Kur’an’a aykırı hükümler bile üretebilir. Allah bunların hiçbirini engellememektedir. Çünkü insanın imtihanı tam da burada başlamaktadır. Allah doğruyu açıklamış, insanı da tercihleriyle baş başa bırakmıştır.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın anlaşılması arasındaki fark da burada önem kazanır. Bir kitabın metninin korunmuş olması, herkesin o kitabı doğru anlayacağı anlamına gelmez. Aynı ayeti okuyan iki insan birbirinden farklı sonuçlara ulaşabilir. Biri ayeti Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirirken diğeri yalnızca bir bölümünü ele alabilir. Biri Allah’ın sözünü temel ölçü kabul ederken diğeri kendi mezhebini, geleneğini veya önceden kabul ettiği düşünceleri ölçü haline getirebilir.

İşte bu nedenle asıl mesele sadece “Kur’an korunmuş mudur?” sorusu değildir. Asıl mesele, “Korunmuş olan Kur’an’a nasıl yaklaşıyoruz?” sorusudur. Çünkü Allah kitabını korumuş olabilir; fakat insanın kendi anlayışını Kur’an’ın yerine koymasına engel olmamıştır. İnsan, kendi düşüncesini vahiy gibi sunabilir. Fakat onun söylediği söz Allah’ın sözü haline gelmez.

Kur’an kendisini açık ve açıklanmış bir kitap olarak tanıtır:
“Elif Lâm Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından gönderilmiştir.”
(Hud, 11/1)

Başka bir ayette ise Kur’an’ın rehberlik yönü daha açık biçimde ortaya konur:

“Sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)
Bu ayetler Kur’an’ın yalnızca korunacak bir metin olmadığını gösterir. Kur’an’ın amacı insanın hayatına yön vermektir. Dolayısıyla Kur’an’ın korunmuşluğundan söz ederken onun yalnızca fiziksel varlığını düşünmek yetersizdir. Kur’an’ın mesajının anlaşılması ve hayata geçirilmesi de üzerinde durulması gereken bir sorumluluktur.

Burada “Kur’an’ı korumak” ifadesini biraz daha geniş düşünmek gerekir. Kur’an’ı korumak, elbette onun metnini değiştirmemek, ayetlerini eksiltmemek ve artırmamak anlamında önemlidir. Fakat bunun yanında Kur’an’ın anlamını da kişisel çıkarlarımız uğruna eğip bükmemek gerekir. Bir ayetin söylediğini başka bir şeymiş gibi göstermek, ayetin öncesini ve sonrasını yok saymak, Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almamak da bir anlamda vahyin mesajına karşı sorumluluğu zedelemektir.

Kur’an’ın korunmuş olması bize büyük bir güvence verir; fakat bu güvence insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, önümüzde Allah tarafından korunmuş bir kitap bulunduğu için sorumluluğumuz daha da büyür. Artık “Allah’ın kitabı bize ulaşmadı” deme imkânımız yoktur. “Ne yapacağımızı bilmiyorduk” demek de kolay değildir. Çünkü Allah insanlığa rehberini göndermiştir.

Kur’an’ın insan tarafından anlaşılmasına da büyük önem verilmiştir. Kur’an insanları düşünmeye, akletmeye ve üzerinde derinlemesine düşünmeye çağırır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Bu soru, Kur’an’la ilişkimizin yalnızca okumaktan ibaret olmadığını açıkça ortaya koyar. Okumak başlangıçtır; anlamak gerekir. Anlamak yetmez; düşünmek gerekir. Düşünmek de tek başına yeterli değildir; doğru olanı hayata geçirmek gerekir. Kur’an’ın amacı insanın dilinde kalması değil, hayatında görünmesidir.

Bu noktada çok önemli bir tehlike ortaya çıkar: Kur’an’ın metnini korurken Kur’an’ın mesajını kaybetmek. İnsanlar Kur’an’ı ezberleyebilir, güzel seslerle okuyabilir, mushafları büyük bir titizlikle saklayabilirler. Fakat aynı insanlar adaletsizlik yapıyor, başkalarının hakkını yiyor, yalan söylüyor, emanete ihanet ediyor, yetimin hakkını gözetmiyor ve Allah’ın koyduğu ölçüleri kendi çıkarlarına göre değiştiriyorsa, Kur’an’ın ruhundan uzaklaşılmış demektir.

Kur’an’ın korunması ile Kur’an’ın yaşanması arasındaki farkı burada görmek gerekir. Metin korunabilir ama mesaj terk edilebilir. Ayetler okunabilir ama anlamları dikkate alınmayabilir. Kur’an evlerin en güzel yerlerinde bulunabilir ama hayatın kararlarını başka kaynaklar belirleyebilir. Böyle bir durumda Kur’an ortadan kaldırılmış değildir; fakat hayatın merkezinden çıkarılmıştır.

Asıl tehlike de budur. Bugün Kur’an’ın yok edilmesi gibi bir tehlikeden söz etmek yerine, Kur’an’ın insanların hayatından uzaklaştırılmasından söz etmek daha anlamlıdır. Çünkü bir toplumda Kur’an’ın mushafları bulunabilir, milyonlarca insan onu ezberleyebilir, camilerde sürekli okunabilir; fakat insanlar onun ortaya koyduğu adalet ve ahlak ilkelerinden uzaklaşabilir. Bu durumda Kur’an vardır fakat Kur’an’ın rehberliği yoktur.

Kur’an’ın korunmuş olması, din adına söylenen her sözün de doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, din adına söylenen her sözün Kur’an’a göre değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın sözü ile insanların sözü aynı seviyede değildir. İnsanların sözleri ne kadar eski, yaygın veya kabul görmüş olursa olsun, Allah’ın kitabının önüne geçirilemez.

İşte burada Kur’an’ın korunmuşluğu ile dinin sonradan oluşturulmuş biçimleri arasındaki ayrım önem kazanır. Kur’an Allah’ın vahyidir. Mezhepler insanların yorumlarıdır. Tarikatlar insanların oluşturduğu yapılardır. Gelenekler toplumların taşıdığı miraslardır. Rivayetler insanların aktardığı sözlerdir. Bunların her biri kendi alanında ayrıca değerlendirilebilir; fakat hiçbiri Allah’ın doğrudan koruma altına aldığını bildirdiği Kur’an ile aynı konuma yükseltilemez.

Kur’an’ın Allah tarafından korunmuş olduğunu kabul eden bir insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah’ın sözü ile insan sözünü birbirinden ayırmaktır. Çünkü tarih boyunca din adına yapılan en büyük hatalardan biri, insan sözlerini kutsallaştırarak Allah’ın sözüyle aynı seviyeye taşımaktır. Böyle yapıldığında Kur’an’ın korunmuş olması anlamını yitirmez; fakat insanların Kur’an’la ilişkisi bozulur.

Kur’an’ın korunmuşluğu bize aynı zamanda bir ölçü verir. Önümüzde Allah’ın kitabı varsa, din adına söylenen her düşünce bu kitapla karşılaştırılabilir. Kur’an’a uygun olan düşünülür, araştırılır ve değerlendirilir. Kur’an’a aykırı olan ise kim söylemiş olursa olsun yeniden gözden geçirilir. Çünkü Allah’ın kitabının üzerinde insan sözüne mutlak otorite verme hakkımız yoktur.

Kur’an’ın korunması konusunda bir başka önemli nokta da onun önceki vahiylerle ilişkisidir. Kur’an, kendisinden önce Allah tarafından gönderilmiş kitapların da bulunduğunu bildirir. Ancak insanların zaman içerisinde vahiylerle ilişkilerinde tahrif, gizleme, unutma ve yanlış yorumlama gibi sorunların ortaya çıktığını haber verir. Bu bize çok önemli bir ders verir: İlahi kitabın varlığı başka şeydir, insanların o kitaba sadakati başka şeydir.

Bugün elimizde Kur’an’ın bulunması da bizi otomatik olarak doğru insan yapmaz. Kur’an’a sahip olmak ile Kur’an’a tabi olmak aynı değildir. Kur’an’ı okumak ile Kur’an’ın istediği gibi yaşamak aynı değildir. Kur’an’dan söz etmek ile Kur’an’ın ahlakını taşımak aynı değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu konusunda konuşurken kendimize şu soruyu da sormamız gerekir: Allah’ın koruduğu kitabı biz ne kadar koruyoruz?

Buradaki “korumak” yalnızca mushafı korumak değildir. Onun adalet anlayışını korumaktır. Onun doğruluk anlayışını korumaktır. Onun tevhid mesajını korumaktır. Onun insanın sorumluluğuna yaptığı vurguyu korumaktır. Onun zulme karşı duruşunu korumaktır. Onun başkalarının hakkına verdiği önemi korumaktır. Onun insanı akletmeye ve düşünmeye çağırmasını korumaktır. Kur’an’ın gerçek anlamda yaşatılması, onun bu temel değerlerinin hayatın içinde görünür hale gelmesiyle mümkündür.

Kur’an’ın korunmuş olması, insanın artık hiçbir şey yapmasına gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, Allah kitabını korumuş ve bize ulaştırmıştır; şimdi sıra bizdedir. Onu okumak, anlamak, düşünmek ve yaşamak bizim sorumluluğumuzdur. Allah’ın koruduğu bir kitabı insanların ürettiği din anlayışlarının altında ezmek yerine doğrudan Kur’an’ın rehberliğine başvurmak gerekir.

Sonuç olarak Kur’an’ın korunması konusunda üç gerçeği birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Kur’an Allah tarafından indirilmiş vahiydir. İkincisi, Allah Kur’an’ı koruyacağını açıkça bildirmiştir. Üçüncüsü ise insanların Kur’an hakkındaki yorumları ve din adına oluşturdukları anlayışlar bu ilahi korumanın kapsamında değildir. Bu nedenle Kur’an’ın korunmuşluğu, insanların söyledikleri her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insanların söylediklerinin Allah’ın kitabına göre değerlendirilmesi gerekir.

Kur’an’ın korunmuşluğu, insanlık için büyük bir rahmettir. Çünkü Allah’ın insanlara gönderdiği rehber bugün hâlâ elimizdedir. Fakat bu kitabın elimizde bulunması tek başına yeterli değildir. Onu hayatımızın dışına çıkarırsak, korunmuş bir kitaba sahip olup onun rehberliğinden mahrum kalabiliriz. Kur’an’ın sayfalarını korumak kolaydır; asıl mesele onun ortaya koyduğu hakikati korumaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın korunması hakkında konuşurken yalnızca “Allah Kur’an’ı korudu” demekle yetinmemek gerekir. Bunun hemen arkasından şu soruyu sormak gerekir: “Peki biz Kur’an’la ne yaptık?” Onu gerçekten rehberimiz yaptık mı? Ayetlerini anlamaya çalıştık mı? Yoksa onun yerine başkalarının oluşturduğu din anlayışlarını mı koyduk? Allah’ın kitabını okurken kendi kabullerimizi mi aradık, yoksa Allah’ın ne söylediğini mi anlamaya çalıştık?

Kur’an’ın korunmuşluğu bize bir güvence verir; fakat aynı zamanda ağır bir sorumluluk yükler. Çünkü Allah’ın vahyi elimizdedir. Artık görevimiz onu yalnızca okumak değil, anlamaktır; yalnızca anlamak değil, yaşamaktır; yalnızca yaşamak değil, onu hiçbir insan sözünü Allah’ın sözü seviyesine çıkarmadan gelecek nesillere doğru biçimde aktarmaktır.
“Bu Kur’an, kendisiyle uyarılmaları, Allah’ın tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin düşünüp öğüt almaları için insanlara bir bildiridir.”
(İbrahim, 14/52)
Öyleyse Kur’an’ın korunmuşluğu yalnızca geçmişe ait bir mucize veya tarihsel bir gerçek değildir. Bugün elimizde bulunan vahyin Allah tarafından korunmuş olması, insanın doğruyu bulabilmesi için büyük bir imkândır. Fakat bu imkânı değerlendirmek insanın iradesine bırakılmıştır. Kur’an korunmuştur; şimdi yapılması gereken, onun anlamını başka sözlerin arasında kaybetmemek, onu din adına oluşturulmuş insan merkezli anlayışların gölgesinden çıkarmak ve Allah’ın kitabını yeniden hayatın merkezine koymaktır. Çünkü Allah’ın koruduğu Kur’an’ın en büyük değeri, yalnızca değişmeden kalması değil, insanı değiştirebilmesidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİNİN NEREDEN GELİYOR?

 DİNİN NEREDEN GELİYOR?

Allah’ın Kitabı mı, İnsanların Aktardıkları mı?


“Dinin nereden geliyor?” sorusu ilk bakışta oldukça basit görünebilir. Birçoğumuz hiç düşünmeden “Allah’tan geliyor” diye cevap veririz. Elbette din Allah’ındır. Kur’an bunu açıkça bildirir:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”

(Âl-i İmrân, 3/19)
Fakat asıl mesele burada başlıyor. Din Allah’ınsa, Allah’ın dinini nereden öğreniyoruz? İnandığımız ve yaşadığımız dinin gerçekten Allah’ın Kitabı’ndan mı geldiğini, yoksa zaman içinde insanların aktardığı bilgiler, yorumlar, gelenekler ve kabullerle mi şekillendiğini hiç düşündük mü? İşte bu kitap boyunca üzerinde duracağımız temel soru budur.

İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir din anlayışının içine doğuyor. Ailesinden, çevresinden, okulundan, camiden, din görevlilerinden, büyüklerinden ve okuduğu kitaplardan din hakkında bilgiler öğreniyor. Çocuklukta duyduğu sözler zamanla zihninde yerleşiyor ve bir süre sonra bunların hangisinin Allah’ın vahyi, hangisinin insan yorumu olduğunu sorgulamadan hepsini “din” olarak kabul edebiliyor. Böylece insan, çoğu zaman farkında olmadan Allah’ın gönderdiği din ile kendisine öğretilen din arasındaki farkı kaybedebiliyor.

Kur’an, insanın bu konuda dikkatli olması gerektiğini açıkça gösteriyor. İnsanların atalarının uygulamalarını sorgulamadan benimsemeleri eleştiriliyor:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşayan insanları ilgilendiren bir uyarı değildir. Bugün bizim için de önemli bir soru ortaya koyuyor: Bir inancı neden kabul ediyoruz? Gerçekten Allah’ın Kitabı böyle söylediği için mi, yoksa bize böyle öğretildiği için mi? Çünkü bu ikisi aynı şey değildir. Bir şeyi atalarımızdan, ailemizden veya toplumumuzdan öğrenmiş olmamız onun yanlış olduğunu göstermez; fakat doğru olduğunu da kanıtlamaz. Din söz konusu olduğunda ölçünün ne olduğunu belirlemek zorundayız.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü ise açıktır. Allah’ın gönderdiği vahiy, insanlara yol göstermek üzere indirilmiştir:
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir...”
(İsrâ, 17/9)
Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz. Eğer Allah insanlara yol göstermek için bir Kitap göndermişse, o Kitabın din konusunda temel ölçü olması gerekmez mi? Elbette gerekir. Çünkü Allah insanları sorumlu tutacağı konularda onları başıboş bırakmamıştır. Elçiler göndermiş, vahiy indirmiş ve insanlara doğru ile yanlışı ayırt edebilecekleri bir ölçü vermiştir.

Kur’an, Resulün görevinin kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmak olduğunu da açıkça ortaya koyar:
“Ey Resul! Rabb’in tarafından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Resulün görevi Allah’ın dinine kendi düşüncelerini eklemek değil, kendisine vahyedileni tebliğ etmektir. Dolayısıyla dinin kaynağını araştırırken öncelikle vahye bakmak zorundayız. Çünkü Allah’ın dini ile insanların din adına söyledikleri birbirinden farklı olabilir.

Bir insanın Kur’an hakkında düşünmesi, ayetleri anlamaya çalışması ve yorum yapması elbette mümkündür. Fakat insan yorumunu Allah’ın kesin hükmü haline getirmek başka bir şeydir. Bir âlimin görüşü değerli olabilir, fakat onun görüşü vahiy değildir. Bir toplumun yüzyıllardır sürdürdüğü bir uygulama önemli bir kültürel miras olabilir, fakat sırf yüzyıllardır devam ediyor diye Allah’ın emri haline gelmez. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması da onu Allah’ın sözü yapmaz.

İşte burada çok temel bir ayrım yapmak gerekiyor: Allah ne söyledi, insanlar ne söyledi?

Bu ayrım yapılmadığında insan, zaman içerisinde kendi oluşturduğu din anlayışını Allah’ın dini zannetmeye başlayabilir. Önce bir yorum ortaya çıkar. Sonra bu yorum benimsenir. Daha sonra nesilden nesile aktarılır. Zamanla gelenek haline gelir. Gelenek kutsallaştırılır. Sonunda insanlar, “Bu dinin gereğidir” demeye başlar. Böylece başlangıçta insan sözü olan bir şey, birkaç nesil sonra Allah’ın hükmü gibi algılanabilir.

Kur’an bu konuda son derece çarpıcı bir soru sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyi kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet üzerinde özellikle düşünmek gerekir. Çünkü din adına hüküm koymak sıradan bir konu değildir. Allah’ın izin vermediği bir şeyi din haline getirmek, insanın kendi düşüncesini Allah’ın hükmü seviyesine yükseltmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle din konusunda en büyük hassasiyetlerden biri, Allah’ın söylediği ile insanın söylediğini birbirine karıştırmamaktır.

Peki bunu nasıl yapacağız? Öncelikle duyduğumuz her bilgiyi araştıracağız. Kur’an bize hakkında bilgi sahibi olmadığımız şeylerin peşine düşmememizi emrediyor:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsrâ, 17/36)
Demek ki iman, araştırmayı bırakmak değildir. Tam tersine, iman insanı araştırmaya, düşünmeye ve delil aramaya yöneltir. Bir sözün din adına söylenmiş olması, o sözün Allah tarafından söylenmiş olduğunu göstermez. Bir bilginin çok eski olması, çok kişi tarafından kabul edilmesi veya toplumda yaygın olması da onun ilahî olduğunu kanıtlamaz.

Kur’an, çoğunluğun da hakikatin ölçüsü olmadığını bildiriyor:
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu nedenle “Herkes böyle inanıyor” cümlesi din konusunda bir delil değildir. “Bizim büyüklerimiz böyle söylemiş”, “Yüzyıllardır böyle uygulanıyor”, “Bütün âlimler böyle kabul etmiş” gibi ifadeler araştırmanın başlangıç noktası olabilir ama son noktası olamaz. Son noktada sorulması gereken soru şudur: Allah böyle söylüyor mu?

Çünkü din konusunda asıl mesele insanların ne kadar çok konuştuğu değil, Allah’ın ne söylediğidir.

Kur’an, anlaşmazlıkların çözümünde de Allah’a ve Resule başvurulmasını ister:
“Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve Resule götürün. Bu, hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.”
(Nisâ, 4/59)
Buradaki temel ilke açıktır: Anlaşmazlık ortaya çıktığında ölçümüz kişilerin kanaatleri değil, Allah’ın vahyi olmalıdır. Resulün görevi de kendisine vahyedilene uymak ve onu insanlara ulaştırmaktır:
“De ki: Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıyorum.”
(Enbiyâ, 21/45)
Öyleyse dinin kaynağını araştırırken ilk yapmamız gereken şey, Allah’ın vahyini insanların yorumlarından ayırmaktır.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Bir şey din midir, yoksa din adına söylenmiş bir şey midir?

Aradaki fark çok büyüktür. Allah’ın Kitabı vahiydir. İnsanların Kur’an hakkında yaptıkları açıklamalar, yorumlar ve değerlendirmeler ise insan ürünüdür. Bunlar doğru olabilir, yanlış olabilir, eksik olabilir. Fakat hiçbir insanın sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Kur’an kendisini insanlara gönderilmiş bir öğüt, rehber ve rahmet olarak tanımlar:
“Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, müminler için bir rehber ve rahmet gelmiştir.”
(Yûnus, 10/57)
O halde yapılması gereken bellidir. Dinimizi önce Allah’ın Kitabı’na götürmek, sonra bize öğretilenlerle karşılaştırmaktır. Yani önce “Bize ne anlatıldı?” diye değil, “Allah ne söylüyor?” diye sormalıyız.

Çünkü bize öğretilen her şey yanlış değildir. Fakat bize öğretilen her şeyi doğru kabul etmek de doğru değildir. İnsanların sözleri araştırılabilir; Allah’ın sözü ise ölçü alınır. İnsanların yorumları değerlendirilebilir; vahiy ise belirleyici ölçüdür.

Asıl mesele de tam burada başlıyor. Din Allah’ınsa, Allah’ın dinini insanların sözlerinden ayırmak zorundayız. Çünkü Allah’ın Kitabı ile insanların din adına aktardıkları aynı şey olmayabilir.

Belki yıllardır doğru kabul ettiğimiz bazı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalacağız. Belki “din” zannettiğimiz bazı uygulamaların Kur’an’da bulunmadığını göreceğiz. Belki de bize din diye aktarılan bazı anlayışların aslında gelenek, kültür veya insan yorumu olduğunu fark edeceğiz. Fakat hakikati arıyorsak bundan korkmamalıyız.

Çünkü gerçek iman, sorgulamaktan korkan bir iman değildir. Gerçek iman, hakikati bulduğunda ona teslim olabilen imandır.

Öyleyse kitabın başındaki soruya yeniden dönelim:
Dinin nereden geliyor?
“Allah’tan geliyor” diyorsak, bir sonraki sorumuz da şu olmalıdır:
Allah’ın dinini nerede bulacağız?
İşte bu kitap, bu sorunun peşinden gidecek. Allah’ın Kitabı ile insanların aktardıklarını birbirinden ayırmaya, din adına söylenenlerle Allah’ın vahyini karşılaştırmaya ve sonunda şu temel ölçüyü yeniden hatırlamaya çalışacak:

Din Allah’ındır. Öyleyse din konusunda son söz de Allah’ın olmalıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSLAM VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Din denildiğinde çoğu insanın aklına öncelikle ibadetler, inanç esasları ve bireysel sorumluluklar gelir. Oysa Kur’an’a baktığımızda insanın Rabb’iyle olan ilişkisinin, diğer insanlarla olan ilişkisinden bağımsız olmadığını görürüz. Bir insanın inandığını söylemesi, onun toplumsal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine iman, insanın davranışlarına yansıması gereken bir sorumluluk bilinci oluşturmalıdır. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında insan yalnızca kendisinden sorumlu bir varlık değildir; aynı zamanda adaletten, emanetten, yoksuldan, yetimden, ölçü ve tartıdan, insanların haklarından ve toplumda meydana gelen zulümden de sorumludur.

Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını anlamak için önce çok temel bir noktayı görmek gerekir: İslam bir isimden, Müslümanlık ise yalnızca bir kimlikten ibaret değildir. Bir insanın kendisini Müslüman olarak adlandırması, yaptığı her davranışın otomatik olarak İslam’a uygun olduğu anlamına gelmez. Kur’an zaten insanları yalnızca söyledikleri sözlere göre değil, yaptıkları işlere göre değerlendirir. “İman ettik” demekle meselenin tamamlanmadığını açıkça ortaya koyar:
“Bedevîler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; fakat teslim olduk deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.”
(Hucurât, 49/14)
Burada önemli bir ayrım vardır. İnsanların kendilerine verdikleri isim ile Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklik aynı şey değildir. Bir insan “Müslümanım” diyebilir; fakat adaletsizlik yapabilir, yetimin hakkını yiyebilir, yoksulu görmezden gelebilir, ölçü ve tartıda hile yapabilir, insanları küçümseyebilir, yalan söyleyebilir, emanete ihanet edebilir. Böyle bir durumda onun davranışlarını İslam’ın kendisiyle özdeşleştirmek doğru değildir. Çünkü Kur’an’ın ölçüsü isim değil, iman ve salih ameldir.

Kur’an, imanı soyut bir kabul olarak bırakmaz. Bakara suresinde gerçek iyiliğin ne olduğunu anlatırken yönelişlerden ve şekillerden önce insanın hayatındaki ahlaki ve toplumsal sorumlulukları sayar:
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü kısıtlanmış olanlara veren; salatı ikame eden, zekâtı veren; söz verdiğinde sözünü yerine getiren; sıkıntıda, darlıkta ve savaşın şiddetli zamanında sabreden kimsenin yaptığıdır. İşte doğru olanlar bunlardır ve takva sahipleri de bunlardır.”
(Bakara, 2/177)
Bu ayet son derece dikkat çekicidir. Çünkü Kur’an, iyiliği yalnızca bir ibadet biçimine indirgemiyor. İmanla birlikte toplumsal sorumluluğu da aynı bütünün içine yerleştiriyor. Yakınını gözetmek, yetimi korumak, yoksulu desteklemek, yolda kalmışa yardım etmek, sözünde durmak, zor zamanlarda sabretmek ve sahip olunan imkânı başkalarıyla paylaşmak gerçek iyiliğin parçaları olarak ortaya konuyor. Demek ki Kur’an’ın insan modelinde iman, insanın hayatına dokunmayan yalnızca zihinsel bir kabul değildir.

İşte burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bir toplumda insanlar çok sayıda ibadet yaptıkları hâlde adalet yoksa, yoksul korunmuyorsa, yetimin hakkı yeniyorsa, insanlar birbirlerine güvenmiyorsa, rüşvet ve torpil normalleşmişse, güçlü olan haklı kabul ediliyorsa ve insanlar birbirlerinin hakkını kolayca yiyebiliyorsa o toplumun gerçekten Kur’an’ın istediği toplum olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kur’an’ın cevabı oldukça nettir. Allah adaleti yalnızca tavsiye etmiyor; onu temel bir sorumluluk olarak ortaya koyuyor:
“Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(Nahl, 16/90)
Bu ayet, toplumsal hayatın temel taşlarından birini ortaya koyuyor. Adalet ve ihsan toplumun dışında tutulabilecek bireysel erdemler değildir. Bunlar doğrudan toplumsal hayatı düzenleyen ilkelerdir. Adalet yoksa güven yoktur. Güven yoksa toplum çözülmeye başlar. İnsanlar birbirlerinin haklarını gözetmiyorsa, o toplumda ne kadar büyük dini yapılar, ne kadar çok dini söylem ve ne kadar yoğun ibadet görüntüsü olursa olsun, Kur’an’ın ahlaki hedefinin gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.

Üstelik Kur’an adalet konusunda insanın kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesini ister:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bu, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa; ister zengin ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten sapmamak için nefsin arzusuna uymayın.”
(Nisâ, 4/135)
Burada Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışının ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. İnsan kendi çıkarına dokunduğunda adaletten vazgeçmeyecek. Kendi ailesi söz konusu olduğunda gerçeği eğip bükmeyecek. Zengin olduğu için bir insanı kayırmayacak, fakir olduğu için bir insanı ezmeyecek. Yani adalet, işimize geldiği zaman savunduğumuz bir değer değildir. Gerçek adalet, çıkarımızla çatıştığı zaman da adalet olarak kalabilendir.

Hatta Kur’an, bir topluma duyulan öfkenin bile insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini söyler:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan kimseler ve adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluma duyduğunuz öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Mâide, 5/8)
Bugün toplumsal hayatımızda en fazla ihtiyaç duyduğumuz ilkelerden biri belki de budur. İnsanlar kendi taraflarına yapılan yanlışı hemen görürken, kendi taraflarının yaptığı yanlışı görmezden gelebiliyor. Kendi grubumuz haksızlık yaptığında gerekçe arıyor, karşı taraf yaptığında ise aynı davranışı büyük bir suç olarak görüyoruz. Oysa Kur’an’ın adalet anlayışı taraftarlık kabul etmez. Yanlış bizim tarafımızdan yapılıyorsa da yanlıştır. Haksızlık sevdiğimiz bir insan tarafından yapılıyorsa da haksızlıktır. Doğru, bize zarar verse bile doğrudur.

Kur’an’ın geçmiş toplumları anlatmasının amacı da yalnızca eski insanların hikâyelerini anlatmak değildir. Kur’an, geçmişte yaşananları bugünün insanına bir ayna olarak gösterir. Bu nedenle Kur’an’da “onlar şöyle yaptılar” şeklindeki anlatımları okurken, “Bizim toplumumuzda böyle bir şey olmaz” diye düşünmek büyük bir yanılgı olabilir. Çünkü insanın zaafları değişmemiştir. Güç karşısında eğilmek, çıkar uğruna gerçeği gizlemek, zenginleri kayırmak, yoksulları küçümsemek, çoğunluğa uymak, ataların dinini sorgulamamak ve Allah’ın ölçülerinin yerine insanların oluşturduğu gelenekleri koymak geçmişte olduğu gibi bugün de mümkündür.

Kur’an bu nedenle geçmiş toplumların başına gelenleri ibret olarak sunar:
“Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar, bunlardan daha güçlüydüler. Yeryüzünü sürüp işlemiş ve onu bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara elçileri apaçık deliller getirmişti. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.”
(Rûm, 30/9)
Buradaki en önemli cümlelerden biri şudur: “Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Toplumların çöküşünü yalnızca Allah’ın insanlara gönderdiği bir ceza olarak değerlendirmek doğru değildir. İnsanların kendi tercihleri, adaletsizlikleri, zulümleri, bozulmaları ve sorumsuzlukları da sonuçlar doğurur. Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışında insanın yaptıkları ile toplumun başına gelenler arasında güçlü bir bağ vardır.

Bu noktada çok önemli bir yanlış anlayışla karşılaşıyoruz. Toplumda ekonomik sıkıntı, yoksulluk, adaletsizlik veya çeşitli afetler yaşandığında hemen “Allah böyle istedi” diyerek insan sorumluluğunu ortadan kaldırmak doğru değildir. Elbette Allah’ın bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey düşünülemez. Fakat Kur’an insana akıl, irade ve sorumluluk vermiştir. İnsanların yaptıkları birçok şeyin sonucunu yine insanlar yaşar:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Böylece yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor ki belki vazgeçerler.”
(Rûm, 30/41)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü veriyor. Toplumdaki bozulmayı yalnızca metafizik bir sebebe bağlayarak insanın sorumluluğunu ortadan kaldıramayız. Yolsuzluk varsa insan eylemi vardır. Haksızlık varsa insan tercihi vardır. Yoksulun hakkı gasp ediliyorsa insan sorumluluğu vardır. Çevre tahrip ediliyorsa insan davranışı vardır. Savaş çıkarılıyorsa insan kararı vardır. Bir toplumda adaletsizlik sistemleşmişse bunun sorumluluğunu yalnızca Allah’a yüklemek, Kur’an’ın insan anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışında yoksul ve ihtiyaç sahibi de önemli bir yere sahiptir. Kur’an, insanın malını yalnızca kendi mülkü gibi görmesini eleştirir ve paylaşmayı iman ahlakının bir parçası hâline getirir. Maûn suresinde dini yalanlayan kişinin davranışları anlatılırken dikkat çekici olarak ibadet biçimlerinden önce yetime kötü davranmak ve yoksulu doyurmaya teşvik etmemek zikredilir:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o salat edenlere! Onlar salatlarından habersizdirler. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile engellerler.”
(Mâûn, 107/1-7)
Bu sure üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü Kur’an burada çok çarpıcı bir ilişki kuruyor. İnsan kendisini dindar olarak görebilir, ibadet edebilir, fakat yetimi dışlıyor ve yoksulun ihtiyacını önemsemiyorsa Kur’an onun din anlayışını sorguluyor. Demek ki ibadet ile ahlak arasında kopukluk olduğunda ortaya ciddi bir problem çıkıyor. Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın Allah’ın kullarına karşı merhametsiz olması büyük bir çelişkidir.

Bu nedenle “Ben kendi ibadetimi yaparım, başkasının ne yaptığı beni ilgilendirmez” anlayışı Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışıyla örtüşmez. İnsan elbette başkasının günahından sorumlu değildir; fakat başkasının hakkı çiğnenirken, zulüm yapılırken, yoksul ezilirken, yetim sahipsiz bırakılırken ve toplumda kötülük yayılırken tamamen ilgisiz kalmak da Kur’an’ın istediği bir insan modeli değildir.

Kur’an müminleri birbirlerinin sorumluluğunu taşıyan bir toplum olarak tanımlar:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar; salatı ikame eder, zekâtı verir ve Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederler. İşte Allah bunlara merhamet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/71)
Buradaki “veli” anlayışı, insanın diğer insanlara karşı sorumluluk taşıdığını gösterir. Bir toplumun iyi olması, herkesin yalnızca kendi hayatını kurtarmaya çalışmasıyla mümkün değildir. İnsanlar birbirlerinin hakkını gözetmek, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğün yayılmasına engel olmak zorundadır.

Ancak burada “iyiliği emretmek” kavramını da doğru anlamak gerekir. Bu ifade başkalarının hayatını zorla denetlemek, insanları baskı altına almak veya kendisini herkesin üzerinde görmek anlamına gelmez. Kur’an’ın bütünlüğü içinde insanın görevi öncelikle hakkı ortaya koymak, doğruyu hatırlatmak ve kendi davranışıyla örnek olmaktır. Çünkü Kur’an açıkça şöyle der:
“Dinde zorlama yoktur.”
 (Bakara, 2/256)
Dolayısıyla toplumsal sorumluluk adı altında baskıcı bir din anlayışı oluşturmak da doğru değildir. İnsanlara Allah’ın dinini anlatmak başka şeydir, onları zorla dine sokmaya veya kendi anlayışımıza göre yaşamaya mecbur bırakmak başka şeydir. Kur’an’ın istediği toplum, insanların korkuyla değil, bilinçle ve adaletle yaşadığı toplumdur.

Toplumsal sorumluluk sadece yoksula yardım etmekten de ibaret değildir. İnsanların birbirlerine karşı kullandıkları dil bile bu sorumluluğun bir parçasıdır. Hucurât suresinde insanların birbirleriyle alay etmesi, birbirlerini küçümsemesi, kötü lakaplar takması, zan ve gıybet üzerinden ilişkilerini zehirlemesi açıkça eleştirilir:
“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesin; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tövbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
(Hucurât, 49/11)

Ardından şöyle devam eder:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, merhamet edendir.” (Hucurât, 49/12)
Bunlar yalnızca bireysel ahlak kuralları değildir. Toplumun huzurunu doğrudan belirleyen kurallardır. Birbirine güvenmeyen, sürekli birbirinden şüphelenen, insanları küçümseyen, dedikodu ile yaşayan ve her farklı düşünce sahibini düşman ilan eden bir toplumda huzurdan söz edilemez.

Kur’an, insanları kabile, soy, millet ve sosyal statü üzerinden üstünlük yarışına da sokmaz:
“Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı sorumluluğunun en çok bilincinde olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.”
(Hucurât, 49/13)
Demek ki toplumsal sorumluluğun temelinde insanı insan olarak görmek vardır. Irkı, dili, mezhebi, tarikatı, ailesi, ekonomik gücü, makamı veya toplumsal statüsü üzerinden bir insanı diğerinden üstün görmek Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Üstünlük iddiasının ölçüsü insanın Allah’a karşı sorumluluk bilincidir. Bu da sözle değil, davranışla ortaya çıkar.

Kur’an’ın toplumsal adalet anlayışı özellikle ekonomik hayatta çok belirgindir. Ölçü ve tartıda hile yapanlar ağır biçimde uyarılır:
“Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline! Onlar insanlardan ölçerek aldıklarında tam alırlar; onlara ölçerek veya tartarak verdiklerinde ise eksiltirler.” (Mutaffifîn, 83/1-3)
Bugün bu ayeti yalnızca eski dönemlerdeki ölçü ve tartı hilesiyle sınırlamak doğru olmaz. Çünkü mesele özünde başkasının hakkını eksiltmektir. Bir işçinin emeğinin karşılığını vermemek, tüketiciyi kandırmak, insanların güvenini kötüye kullanmak, kamu malını kendi malı gibi kullanmak, torpille hak etmeyene imkân sağlamak, bir başkasının emeğini sahiplenmek de aynı ahlaki problemin farklı biçimleri olarak düşünülebilir. Kur’an’ın ölçüsü değişmez: Başkasının hakkını eksiltme.

Nitekim Kur’an yetimlerin malları konusunda da son derece sert bir uyarı yapar:
“Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler, karınlarına ancak ateş dolduruyorlar ve alevli ateşe gireceklerdir.”
(Nisâ, 4/10)
Burada toplumun en savunmasız kesimlerinden birinin korunması emrediliyor. Demek ki Kur’an’ın dindarlık anlayışında güçlü olanın zayıfı koruması, toplumun zayıf durumda olanları yalnız bırakmaması temel bir sorumluluktur.

Kur’an’ın sosyal adalet anlayışı yalnızca bireylerin yardımseverliğine de bırakılmaz. Toplumun düzeni adalet üzerine kurulmalıdır. Emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi emredilir:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Bu ayeti yalnızca mahkemelerdeki hâkimler için düşünmek eksik olur. Çünkü emanet kavramı geniştir. Makam bir emanettir. Yetki bir emanettir. Kamu malı bir emanettir. Bir topluluğun yönetimi emanettir. Bir insanın bize verdiği bilgi emanettir. Bir başkasının bize duyduğu güven emanettir. Emanetin ehline verilmemesi, liyakat yerine yakınlığın, akrabalığın veya çıkarın tercih edilmesi toplumsal adaletin bozulmasına yol açar.

İşte burada İslam’ın toplumsal sorumluluk anlayışı ile siyasal ve ekonomik hayat arasında da doğrudan bir bağ kurulur. Bir toplumda insanlar yalnızca ibadet alanında dindar olup kamu hayatında adaleti önemsemiyorsa ortaya parçalanmış bir din anlayışı çıkar. Kur’an böyle bir bölünmeyi kabul etmez. İnsan camide başka, ticarette başka, siyasette başka, aile içinde başka bir ahlak taşıyamaz. Çünkü Allah’ın ölçüsü hayatın tamamını kapsar.

Kur’an’ın insanlara yönelttiği en çarpıcı sorulardan biri de budur:
“Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Oysa kitabı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
(Bakara, 2/44)
Bu ayet aslında toplumsal sorumluluğun en büyük problemlerinden birine işaret eder. İnsan başkalarını düzeltmekle meşgul olurken kendisini unutabilir. Başkasının inancını, ibadetini, ahlakını sorgular; fakat kendi davranışlarına bakmaz. Toplumu kurtarmak isterken kendi evindeki adaletsizliği görmez. Başkasının yanlışını büyütürken kendi yanlışını küçültür. Kur’an ise önce insanın kendisini sorgulamasını ister.

Aynı uyarı Saf suresinde de vardır:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeye sebep olur.”
(Saff, 61/2-3)
Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çok önemli bir sonuç çıkıyor: Toplumsal dönüşüm, önce söz ile davranış arasındaki mesafenin kapatılmasıyla başlar. İnsan adaletten söz ediyorsa adaletli davranmalıdır. Merhametten söz ediyorsa merhametli olmalıdır. Birilerinin hakkından söz ediyorsa başkasının hakkına girmemelidir. Allah’tan söz ediyorsa Allah’ın koyduğu ölçülere göre yaşamaya çalışmalıdır.

İşte bu nedenle Kur’an, geçmiş toplumların hatalarını anlatırken aslında bize “Siz de aynı hataya düşebilirsiniz” diye seslenmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında anlatılan eleştiriler, yalnızca tarihsel bir suçlama olarak okunmamalıdır. Aynı yanlışları yapan herkes, aynı uyarının muhatabı olabilir. Örneğin Allah’ın kitabını okuyup onun hükümlerini hayatında uygulamamak yalnızca geçmiş bir topluluğun problemi değildir. Kur’an’ı elinde taşıyıp adaleti terk eden bir insan da aynı çelişkinin içine düşebilir.

Kur’an bunu çok açık biçimde ortaya koyar:
“Kitap taşıyan, sonra onun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.”
(Cuma, 62/5)
Buradaki mesajı başkalarına yöneltmeden önce kendimize yöneltmemiz gerekir. Kur’an’ı okumak, onu evin en yüksek yerine koymak, ezberlemek veya sürekli ondan söz etmek tek başına yeterli değildir. Asıl mesele onun hayatımıza ne kadar girdiğidir. Kur’an adalet diyorsa adalet, emanet diyorsa emanet, merhamet diyorsa merhamet, doğruluk diyorsa doğruluk hayatımızda görünmelidir.

İşte toplumsal sorumluluk burada başlıyor. İnsan “Ben Müslümanım” dediği için toplum otomatik olarak düzelmez. Toplum, Müslüman olduğunu söyleyen insanların davranışlarıyla düzelir. Eğer insanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet anlayışını hayatlarına taşırlarsa toplum değişmeye başlar. Eğer dini yalnızca kimlik, gelenek ve ibadet biçimlerine indirgerlerse toplumsal sorunlar devam eder.

Bu nedenle bugün Müslüman toplumlarda gördüğümüz her olumsuzluğu doğrudan İslam’a mal etmek ne kadar yanlışsa, İslam adına yapılan her yanlışı savunmak da o kadar yanlıştır. Bir insanın Müslüman olduğunu söylemesi, onun yaptığı her davranışın İslam olduğu anlamına gelmez. Bir toplumun çoğunluğunun Müslüman olması da o toplumda adaletin mutlaka hâkim olduğu anlamına gelmez. Ölçümüz insanların isimleri değil, Allah’ın kitabında ortaya koyduğu değerler olmalıdır.

Kur’an’ın istediği toplum, insanların birbirinden korktuğu değil, birbirine güvendiği toplumdur. Güçlünün zayıfı ezdiği değil, güçlünün zayıfın hakkını koruduğu toplumdur. Zenginliğin insanı üstün kılmadığı, makamın insanı dokunulmaz hâle getirmediği toplumdur. Yoksulun hor görülmediği, yetimin unutulmadığı, kadınların ve erkeklerin birbirlerini değersizleştirmediği, farklılıkların düşmanlığa dönüştürülmediği, adaletin taraflara göre değişmediği bir toplumdur.

Kur’an’ın bu hedefi açıkça görülür:
“Allah, sizden iman eden ve salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri nasıl hükümran kıldıysa onları da yeryüzünde hükümran kılacağını, onlar için seçip beğendiği dini kendileri için sağlamlaştıracağını ve korkularının ardından kendilerini güvene çevireceğini vaat etti. Bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.”
(Nûr, 24/55)
Buradaki toplumsal hedef yalnızca güç sahibi olmak değildir. Güven, adalet, sorumluluk ve Allah’a kullukla birlikte düşünülmelidir. Yeryüzünde güç sahibi olmak, insanın diğer insanları ezme hakkı anlamına gelmez. Tam tersine güç bir emanettir ve hesabı vardır.

Bu yüzden Kur’an’ın toplumsal sorumluluk anlayışını yalnızca “insanlara yardım etmek” şeklinde daraltmak doğru değildir. Toplumsal sorumluluk; adaletli olmaktır, doğruyu söylemektir, emanete sahip çıkmaktır, başkalarının hakkından sakınmaktır, yoksulu gözetmektir, yetimi korumaktır, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmaktır, insanları küçümsememektir, iftira ve gıybetten uzak durmaktır, kamu hakkını korumaktır, görevleri ehline vermektir, güç sahibinin yanlışına sessiz kalmamaktır ve bütün bunları yaparken kendi nefsimizi de aynı ölçüyle sorgulamaktır.

Bütün bunların merkezinde ise takva vardır. Takva yalnızca çok ibadet etmek değildir. Takva, Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olarak yaşamaktır. Bir insan kimsenin görmediği yerde bile başkasının hakkını yemiyorsa, işte orada takva vardır. Kimse kendisini denetlemezken emanete sahip çıkıyorsa orada takva vardır. Gücü yettiği hâlde haksızlık yapmıyorsa orada takva vardır. Kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylüyorsa orada takva vardır.

Sonuçta Kur’an’ın bize anlattığı gerçek şudur: Bir toplumun bozulması yalnızca yöneticilerin, zenginlerin, din adamlarının veya başka bir grubun sorumluluğu değildir. Her insan kendi bulunduğu yerde sorumludur. Aile içinde adaletsizlik yapan da, ticarette insanları kandıran da, yetimin hakkını yiyen de, rüşvete bulaşan da, emanete ihanet eden de, yalan haber yayan da, iftira atan da, haksızlık karşısında susan da toplumun bozulmasına katkıda bulunur. Aynı şekilde bir insanın yaptığı küçük bir iyilik de toplumun iyileşmesine katkı sağlayabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta toplum gökten hazır olarak inmez. Toplum, insanların tercihlerinin toplamından oluşur. İnsanlar değişirse toplum değişir. İnsanlar adaleti önemserse adalet güçlenir. İnsanlar kul hakkından sakınırsa güven oluşur. İnsanlar yoksulu gözetirse dayanışma gelişir. İnsanlar doğruluğu savunursa yalanın alanı daralır. İnsanlar emanete sahip çıkarsa toplum sağlamlaşır.

Bu yüzden artık “Müslüman bir toplumda neden bu kadar adaletsizlik var?” sorusunu sorarken yalnızca başkalarını suçlamak yerine kendimize de şu soruyu sormalıyız: Kur’an’ın istediği insan olmayı ne kadar başardık?

Çünkü Kur’an’ın çağrısı önce başkasını değiştirmek için değil, insanın kendisini değiştirmesi içindir. Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 13/11)
İşte toplumsal sorumluluğun özü burada yatıyor. Değişim, başkasından beklenmeye başladığında toplum yerinde sayar. Her insan kendi sorumluluğunu üstlendiğinde ise gerçek değişim başlar. İslam’ın toplumsal hedefi yalnızca çok sayıda insanın aynı dini ismi taşıması değildir. Asıl hedef; iman eden, adaleti ayakta tutan, emanete sahip çıkan, yoksulu gözeten, yetimi koruyan, hakkı savunan, zulme ortak olmayan ve Allah’ın ölçülerini hayatına taşıyan insanlardan oluşan bir toplumdur.

Bu nedenle Kur’an’ın eleştirdiği geçmiş toplumları okurken parmağımızı onlara doğrultmak yerine aynayı kendimize çevirmeliyiz. Çünkü Kur’an yalnızca “Onlar neden böyle yaptılar?” diye sormamızı istemiyor; aynı hataları bizim yapıp yapmadığımızı da sorgulatıyor. Bir toplumun adı Müslüman olabilir ama davranışları Kur’an’ın adaletinden, merhametinden ve ahlakından uzaklaşmış olabilir. Bunun farkına varmak dini küçültmek değil, tam tersine dini insan davranışlarının oluşturduğu yanlışlardan ayırarak onun gerçek ölçüsünü yeniden hatırlamaktır.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: İslam’ın toplumsal sorumluluk anlayışı, insanın yalnızca Allah’a karşı değil, Allah’ın yarattığı insanlara karşı da sorumluluk bilinci taşımasını gerektirir. İman, insanı bencillikten çıkarmalı; adalete, merhamete, doğruluğa ve paylaşmaya yöneltmelidir. Çünkü Allah’ın istediği toplum, insanların yalnızca “Müslümanım” dediği toplum değil, Müslümanlığın ahlakını ve adaletini hayatında gösterdiği toplumdur. Kur’an’ın ölçüsü isim değil, ameldir; iddia değil, hakikattir; görünüş değil, sorumluluktur. Bu ölçüyle kendimize baktığımızda, toplumun düzelmesini beklemeden önce kendi bulunduğumuz yerde adaleti, doğruluğu ve iyiliği yaşatmanın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ZAMLARI, DEPREMİ, YOKSULLUĞU ALLAH MI GETİRİYOR?

 ZAMLARI, DEPREMİ, YOKSULLUĞU ALLAH MI GETİRİYOR?

İnsanların başına gelen her olumsuz olay karşısında hemen, “Bunu Allah yaptı” demek alışkanlık hâline gelmiş durumda. Zamlar geliyor, “Allah’ın takdiri” deniliyor. Deprem oluyor, “Allah verdi” deniliyor. Sel basıyor, insanlar ölüyor, “Allah’ın gazabı” deniliyor. Yoksulluk artıyor, insanlar geçinemiyor, “Allah böyle takdir etmiş” deniliyor. Peki, gerçekten Kur’an bize her olumsuzluğu bu şekilde doğrudan Allah’a bağlamayı mı öğretiyor? Yoksa insanın yaptığı yanlışları, kurduğu düzeni ve kendi sorumluluğunu göz ardı ederek suçu Allah’a mı yüklüyoruz?

Önce şu gerçeği birbirinden ayırmamız gerekiyor. Allah, evreni yaratandır ve evrende işleyen yasaları koyandır. Yer çekimi Allah’ın koyduğu bir yasadır. Ateşin yakması, suyun kaldırma gücü, toprağın yapısı, yağmurun yağması, yeryüzündeki hareketlilik ve bütün tabiî düzen Allah’ın yarattığı ölçü içinde gerçekleşir. Ancak Allah’ın bir düzen yaratmış olması ile insanların yaptığı her yanlışın doğrudan Allah tarafından yaptırıldığı iddiası aynı şey değildir.

Kur’an, insanın başına gelen bazı sonuçlarda kendi yaptıklarının payı olduğunu açıkça söyler:
“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir. Bununla birlikte Allah birçoğunu da bağışlar.”
(Şûrâ, 42/30)

Bu ayet bize önemli bir ölçü veriyor. İnsan, yaptığı hiçbir şeyden sorumsuz değildir. Eğer bir ülkede yöneticiler yanlış ekonomi politikaları uyguluyor, israf ediyor, kamu kaynaklarını adaletsiz kullanıyor, üretimi ihmal ediyor, haksızlığı ve yolsuzluğu görmezden geliyorsa; bunun sonucunda ortaya çıkan hayat pahalılığını ve yoksulluğu sadece “Allah getirdi” diyerek açıklamak doğru değildir. Çünkü o zamların altında insanların kararları, tercihleri ve uygulamaları vardır.

Bir kişi bir ülkeyi yanlış yönetir, fiyatlar yükselir, halk fakirleşir; sonra da ortaya çıkan sonucu Allah’a yüklerse burada büyük bir haksızlık yapılmış olur. Çünkü Allah insana akıl vermiş, düşünme gücü vermiş, doğru ile yanlışı ayırma imkânı vermiştir. İnsan bütün bunlara rağmen yanlış yapıyorsa, ortaya çıkan sonucu da kendi tercihleriyle ilişkilendirmek zorundadır.

Kur’an şöyle der:
“Allah, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)
Bu ayet, toplumların başına gelen her şeyi sadece dışarıdan gelen bir kader gibi görmememiz gerektiğini gösteriyor. Bir toplumun ekonomik durumu, adalet anlayışı, eğitim seviyesi, üretimi, paylaşımı ve yönetimi o toplumun geleceğinde etkili olur. İnsanlar yanlış bir düzen kurar, sonra da bu düzenin sonuçlarını Allah’a yüklerse kendi sorumluluğundan kaçmış olur.

Peki, deprem meselesi nedir? Deprem olduğunda “Allah depremi gönderdi ve insanları cezalandırdı” demek doğru mudur?

Burada da dikkatli olmak gerekir. Deprem, yeryüzünün yapısıyla ilgili tabiî bir olaydır. Allah yeryüzünü belli yasalarla yaratmıştır. Kur’an’da dağlardan, yerden, gökten, yağmurdan ve yaratılıştaki ölçüden söz edilir. Tabiatta meydana gelen olaylar bu düzen içerisinde gerçekleşir. Ancak bir depremin hangi amaçla meydana geldiğini kesin olarak bilmeden, “Allah bu insanları cezalandırdı” demek, Allah adına bilmediğimiz bir konuda hüküm vermek olur.

Depremi yaşayan insanların hepsi kötü, ölenlerin hepsi suçlu, kurtulanların hepsi iyi midir? Böyle bir şey söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Aynı depremde bir çocuk da ölür, yaşlı bir insan da, iyi bir insan da, kötü bir insan da. O hâlde her depremi doğrudan ilahî ceza olarak yorumlamak, olayları yüzeysel bir şekilde açıklamaktır.

Fakat burada insanın sorumluluğu yine vardır. Deprem tabiî bir olay olabilir ama çürük bina yapmak insanın tercihidir. Dere yatağına ev yapmak insanın tercihidir. Bilime ve tedbire rağmen yanlış yerde yapılaşmak insanın tercihidir. Yapı malzemesinden çalmak insanın tercihidir. Denetim yapmamak, göz yummak, rant uğruna insanların hayatını tehlikeye atmak insanın tercihidir.

Yani depremi engelleyemeyebiliriz ama depremin felakete dönüşmesinde insanın da payı vardır.

Bu nedenle “Depremi Allah getirdi” deyip bütün sorumluluğu bırakmak doğru değildir. Çünkü o zaman çürük binayı yapanın, denetlemeyenin, imar izni verenin ve insanların hayatını riske atanların hiçbir sorumluluğu kalmaz. Oysa Kur’an insanı sorumlu bir varlık olarak görür.

Kur’an şöyle der:
“Karada ve denizde bozulma, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı.”
(Rûm, 30/41)

Bu ayet özellikle üzerinde düşünmemiz gereken bir ayettir. İnsan, yaptığı yanlışların sonucunda yeryüzünde bozulmaya sebep olabilir. Ormanları yok eder, dereleri doldurur, çevreyi kirletir, yanlış yapılaşır, doğal dengeyi bozar ve sonra meydana gelen bazı felaketler karşısında, “Bunu Allah yaptı” derse kendi payını gizlemiş olur.

Sel meselesinde de durum böyledir. Yağmur Allah’ın yarattığı düzen içinde yağar. Fakat dere yatağını kapatan, suyun doğal akışını bozan, yanlış yere şehir kuran ve altyapıyı ihmal eden insandır. Yağmur yağınca sel olması mümkündür; fakat selin büyük bir felakete dönüşmesinde insan eliyle yapılan yanlışların bulunup bulunmadığına da bakmak gerekir.

Yoksulluk konusunda ise Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü daha da açıktır. Yoksulluğu yalnızca Allah’ın takdiri olarak görmek, toplumdaki adaletsizliği görmezden gelmek anlamına gelebilir. Bir yerde birileri servet içinde yaşarken, diğerleri açlık çekiyorsa; insanların imkânları adaletsiz biçimde paylaşılmışsa, güçlü olan zayıfı ezmişse, çalışan emeğinin karşılığını alamıyorsa, bunun sorumluluğunu Allah’a yüklemek doğru değildir.

Kur’an, servetin yalnızca belli insanların elinde dolaşan bir güç hâline gelmemesi gerektiğini bildirir:
“Böylece o servet, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın.” (Haşr, 59/7)
Demek ki ekonomik adalet, paylaşım ve insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması toplumun sorumluluk alanına giriyor. İnsanlar bu sorumluluğu yerine getirmezse, ortaya çıkan yoksulluğu sadece “Allah böyle istedi” diyerek açıklamak Kur’an’ın insanlara yüklediği sorumluluğu ortadan kaldırır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz demek başka, yaşanan her olumsuzluğu Allah’ın doğrudan yaptığı şeklinde anlatmak başkadır. Allah evrenin sahibidir, yaratıcıdır ve her şey O’nun bilgisi ve koyduğu düzen içinde gerçekleşir. Fakat insan da iradesi, tercihi ve yaptığı işlerden sorumludur.

Kur’an insanın yaptığı kötülükleri Allah’a yüklemez:
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Sana gelen kötülük ise kendindendir.”
(Nisâ, 4/79)

Bu ayetin verdiği mesaj çok açıktır: İnsan, başına gelen her olumsuzluk karşısında önce kendi payına bakmalıdır. “Ben nerede hata yaptım? Biz neyi yanlış yaptık? Bu sonucun ortaya çıkmasında insanın sorumluluğu nedir?” diye düşünmelidir.

Elbette insanın başına kendi kontrolü dışında olaylar da gelir. Hastalık, ölüm, tabiî olaylar ve hayatın çeşitli zorlukları insanın imtihan alanı olabilir. Ancak hangi olayın neden meydana geldiğini kesin olarak bilmeden, “Bu Allah’ın cezasıdır” veya “Allah bunu özellikle şu sebeple yaptı” demek doğru değildir. Çünkü bu, Allah’ın bilmediğimiz iradesi hakkında kesin hüküm vermektir.

Asıl sorun şudur: İnsan, kendi yaptığı yanlışın sorumluluğunu almak istemediğinde “kader” kelimesinin arkasına saklanır. Yönetici yanlış yapar, ekonomi bozulur; “Allah böyle istedi” denilir. Müteahhit çürük bina yapar, bina yıkılır; “Takdir-i ilahi” denilir. Dere yatağına şehir kurulur, sel gelir; “Allah’ın gazabı” denilir. Böylece insanın yaptığı hata görünmez hâle getirilir.

Oysa Allah, insanı akılsız ve iradesiz bir varlık olarak yaratmamıştır. İnsan seçer, karar verir, yapar ve yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşır.

Bu nedenle “Zamları Allah getirdi, depremi Allah getirdi, seli Allah getirdi, yoksulluğu Allah getirdi” şeklindeki toptancı bir anlayış doğru değildir. Bu ifade hem insanın sorumluluğunu ortadan kaldırır hem de insanların yaptığı zulüm ve yanlışları Allah’a yükleme tehlikesi taşır.

Daha doğru olan şudur: Allah, evreni yasalar ve ölçüler içinde yaratmıştır. İnsan ise bu düzen içinde kendi iradesiyle hareket eder. İnsanların yaptığı yanlışlar ekonomik krize, yoksulluğa, adaletsizliğe ve bazı felaketlerin büyümesine sebep olabilir. Tabiî olaylar Allah’ın yarattığı düzen içinde gerçekleşir; ancak onların nedenini ve Allah katındaki hikmetini kesin olarak bildiğimizi iddia edemeyiz.

Kısacası, zam yapan Allah değildir; zammı insanlar yapar. Yoksulluğu büyüten Allah değildir; adaletsiz düzenler yoksulluğu büyütebilir. Deprem Allah’ın koyduğu tabiî düzen içinde gerçekleşir; fakat insanların çürük binalar yapması Allah’ın emri değildir. Sel meydana gelebilir; fakat dere yatağını doldurmak, doğayı tahrip etmek ve gerekli tedbirleri almamak insanın tercihidir.

İnsan kendi yaptığı yanlışı Allah’a yükleyerek kurtulamaz. Kur’an’ın öğrettiği anlayış, insanın önce kendi sorumluluğuna bakmasıdır. Çünkü hesap günü geldiğinde de insan, yaptıklarından sorumlu olacaktır.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)

İşte mesele tam da burada düğümleniyor. Eğer yaptığımız her yanlışın sorumluluğunu Allah’a yüklüyorsak, kendimizi değiştirmemize de gerek kalmaz. Fakat Kur’an insanı uyandırıyor ve ona şunu hatırlatıyor: Düşün, sorgula, tedbir al, adaletli ol ve yaptığın işin sorumluluğunu üstlen. Çünkü Allah’ın koyduğu düzende insanın da bir payı, bir iradesi ve taşıması gereken bir sorumluluğu vardır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜMİN OLMAYAN CENNETE GİREBİLİR Mİ?

 MÜMİN OLMAYAN CENNETE GİREBİLİR Mİ?

Cennete kimler girecek? Daha doğrusu, Allah katında cennete girmeye layık olan insanın temel özelliği nedir? Bu soruya cevap verirken insanların kendilerine taktıkları dinî isimlerden mi hareket edeceğiz, yoksa Rabb’imizin Kur’an’da ortaya koyduğu ölçüye mi bakacağız?

Bence önce şu noktayı netleştirmemiz gerekiyor: Kur’an cenneti herhangi bir dinî etiketin karşılığı olarak göstermiyor. Yani “Ben Yahudiyim”, “Ben Hristiyanım”, “Ben Müslümanım” demek, tek başına insanın cennete gireceğini gösteren bir belge değildir. Çünkü Allah insanların isimlerine ve iddialarına değil, imanlarına ve amellerine bakmaktadır. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü çok daha açık ve anlaşılırdır.
“İman eden ve salih amel işleyenler ise cennet halkıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 2/82)
Bu ayete dikkat ettiğimizde iki temel unsur görüyoruz: iman ve salih amel. Demek ki cennetin ölçüsü yalnızca bir kimlik değildir. İnsan kendisini hangi dinin mensubu olarak tanımlarsa tanımlasın, Allah katındaki değerlendirme iman ve salih amel üzerinden yapılmaktadır.

Burada hemen şu soru ortaya çıkıyor: Peki mümin olmayan bir insan cennete girebilir mi? Kur’an’ın verdiği ölçü açısından baktığımızda cevap nettir: Cennet müminler içindir. Çünkü Kur’an cennet ile iman arasında doğrudan bağ kurmaktadır. İman eden ve salih amel işleyenlerin cennet halkı olduğunu açıkça bildirmektedir. Buna karşılık iman etmeyenler için cennet vaadi bulunmamaktadır.

Fakat burada “mümin” kelimesini doğru anlamamız gerekiyor. Mümin olmak yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Çünkü Kur’an bize Allah’ın varlığını kabul eden fakat O’na ortak koşan insanların da bulunduğunu bildirir.
“Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan iman etmezler.”
(Yûsuf, 12/106)
Demek ki insanın Allah’ın varlığını kabul etmesi, tek başına Kur’an’ın tarif ettiği iman değildir. İman, Allah’ı Rabb kabul etmeyi, O’na ortak koşmamayı, O’nun ayetlerine güvenmeyi ve O’nun gösterdiği yola teslim olmayı gerektirir.

Nitekim Allah şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’a, Elçisi’ne, Elçisi’ne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.”
(Nisâ, 4/136)
Burada Allah’a iman ile Kitap’a iman birlikte zikrediliyor. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Allah’a iman ettiğini söyleyen insan, Allah’ın gönderdiği vahye karşı kayıtsız kalamaz. Çünkü Allah’a iman, O’nun rehberliğine güvenmeyi de beraberinde getirir.

İşte bu noktada Yahudi ve Hristiyanlar konusu gündeme geliyor. Kur’an bu konuda bizim alıştığımızdan daha dikkatli bir dil kullanıyor. İnsanları sadece taşıdıkları dinî isim üzerinden değerlendirmiyor. Bakara Suresi 62. ayette şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman eden ve salih amel işleyenler için Rabb’leri katında ödülleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
(Bakara, 2/62)
Bu ayeti okuduğumuzda çok önemli bir ayrıntıyla karşılaşıyoruz. Ayette Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler ayrı ayrı zikrediliyor. Fakat onların kurtuluşu sadece bu isimlere bağlanmıyor. Hemen ardından ölçü açıklanıyor: Allah’a iman, Ahiret Günü’ne iman ve salih amel.

Bu durumda “Bütün Hristiyanlar cennete girer” diyemeyiz. Aynı şekilde “Bütün Yahudiler cennete giremez” de diyemeyiz. Çünkü Allah böyle bir toplu hüküm vermiyor. Allah’ın ortaya koyduğu ölçüyü dikkate almak zorundayız.

Burada çok ince bir mesele var. Bir insan kendisini Hristiyan olarak tanımlıyor olabilir. Fakat onun Allah katındaki gerçek durumunu yalnızca bu isim belirlemez. Aynı şekilde bir insan kendisine Müslüman diyebilir; fakat bu isim de onun gerçekten mümin olduğunun otomatik belgesi değildir. Çünkü Kur’an’da iman ile sadece söz arasında fark vardır.

Kur’an şöyle buyuruyor:
“Bedevîler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz; fakat ‘Teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmemiştir.”
(Hucurât, 49/14)
Demek ki insanın kendisine verdiği isim ile Allah katındaki gerçek durumu aynı şey değildir. Bir insan “Müslümanım” diyebilir ama Allah’ın ayetlerine sırt çevirebilir. Bir başkası “Hristiyanım” diyebilir ama Allah’a gerçekten iman eden, şirki reddeden ve kendisine ulaşan hakikate teslim olan bir hayat yaşayabilir. Bu durumda bizim yapmamız gereken insanların etiketlerine bakarak onların Allah katındaki derecelerini belirlemek değildir.

Çünkü Allah kalpleri bilir.

Burada “O hâlde Hristiyan olan biri mümin olabilir mi?” sorusu ortaya çıkıyor. Kur’an’ın kavramları açısından baktığımızda, insanın taşıdığı toplumsal veya tarihî kimlik ile Allah katındaki iman durumunu birbirinden ayırmamız gerekir. Eğer bir insan Allah’a inanıyor, O’na ortak koşmuyor, Ahiret Günü’ne inanıyor, Allah’ın kendisine ulaştırdığı vahye teslim oluyor ve salih amel işliyorsa, sırf doğduğu toplum veya taşıdığı geleneksel isim üzerinden onun Allah katındaki durumunu bizim belirlememiz doğru değildir.

Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, hanif bir Müslümandı; Allah’a ortak koşanlardan da değildi.”
(Âl-i İmrân, 3/67)
Bu ayet bize “Müslüman” kavramının yalnızca belirli bir topluluğun ismi olmadığını gösteriyor. İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olmadığı söylenirken onun “Müslüman” olduğu bildiriliyor. Buradaki Müslümanlık, Allah’a teslimiyeti ifade ediyor.

O hâlde asıl mesele isim değil, teslimiyettir.

Bir insanın “Ben Hristiyanım” demesi onun mutlaka Allah’a ortak koştuğu anlamına gelmediği gibi, “Ben Müslümanım” demesi de onun mutlaka mümin olduğunu göstermez. İnsanların birbirlerine verdiği isimler başka, Allah’ın insanı değerlendirdiği ölçü başkadır.

Fakat burada Hristiyanlık inancının içerisinde bulunan bazı anlayışların Kur’an tarafından açıkça reddedildiğini de görmezden gelemeyiz. Örneğin Allah’ın üçten biri olduğunu söyleyen anlayış Kur’an tarafından kabul edilmez:
“Şüphesiz ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Mâide, 5/73)
Dolayısıyla “Her Hristiyan mümindir” diyemeyiz. Çünkü Hristiyanlık adı altında Allah’ın birliğine aykırı inançlar vardır. Fakat aynı nedenle “Hristiyan olduğunu söyleyen herkes kesinlikle Allah katında mümin değildir” demek de doğru olmaz. Çünkü kişinin gerçek imanını, kalbindeki durumunu, kendisine ulaşan hakikati ve onun karşısındaki tavrını bütün ayrıntılarıyla yalnızca Allah bilir.

Burada bizim yapabileceğimiz şey, Kur’an’ın ölçüsünü ortaya koymaktır.

Kur’an’ın ölçüsü şudur: Allah’a iman, Ahiret Günü’ne iman, şirkin reddedilmesi, Allah’ın vahyine teslimiyet ve salih amel.

Bu bizi çok önemli bir sonuca götürüyor: Cennetin anahtarı dinî etiket değil, imandır.

Fakat iman da yalnızca dilde söylenen bir söz değildir. İman insanın hayatına yansır. Allah’a gerçekten güvenen insan, O’nun gösterdiği yolda yürümeye çalışır. Allah’ın ayetlerini kabul eden insan, onları hayatında karşılıksız bırakmaz. Elbette insan hata yapabilir, günah işleyebilir, tökezleyebilir. Fakat mümin ile inkârcı arasındaki temel farklardan biri de burada ortaya çıkar: Mümin, hatasını Allah’ın önünde görür, dönüş yolunu arar ve Rabb’ine yönelir.

Bu nedenle “Mümin olmayan cennete girebilir mi?” sorusuna Kur’an’ın genel ölçüsüyle baktığımızda hayır, cennet müminler içindir diyebiliriz. Ancak bundan sonra “Şu kişi mümindir, şu kişi değildir” şeklinde insanlar hakkında kesin hükümler vermeye başladığımızda dikkatli olmamız gerekir. Çünkü insanların nihai durumlarını Allah bilir.

Bu ayrım çok önemlidir. Ölçüyü söylemek başka, kişiye hüküm vermek başkadır.

Kur’an bize cennete gireceklerin niteliğini bildirir; fakat tek tek insanların kalplerini açıp onların gerçek iman derecelerini belirleme yetkisi vermez.

Bir başka önemli konu da şudur: Allah insanlara haksızlık etmez.
“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Yapılan iyilik bir güzellik ise onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir ödül verir.”
(Nisâ, 4/40)
Bu ayet, Allah’ın adaletini anlamamız açısından son derece önemlidir. Bir insanın hayatı, imkânları, kendisine ulaşan bilgi, karşılaştığı hakikat ve yaptığı tercihler Rabb’imiz tarafından bizim bilemeyeceğimiz bütün ayrıntılarıyla bilinmektedir. Bu nedenle biz Kur’an’ın ölçüsünü anlatırız ama Allah’ın yerine geçip insanların son hükmünü vermeyiz.

Şimdi baştaki soruya tekrar dönelim: “Mümin olmayan cennete giremez” diyebilir miyiz? Evet, Kur’an’ın cennet ve iman arasındaki ilişkisinden hareketle bunu söyleyebiliriz. Cennet, iman eden ve salih amel işleyenler için hazırlanmış bir karşılıktır. Fakat “mümin” kavramını daraltıp sadece belirli bir topluluğun adı hâline getirmemeliyiz. Aynı şekilde “Hristiyan” veya “Yahudi” sıfatını taşıyan herkesin Allah katında aynı durumda olduğunu da düşünmemeliyiz.

Asıl mesele şudur: İnsan Rabb’ine gerçekten iman etmiş midir? O’na ortak koşuyor mu? Allah’ın vahyine karşı nasıl bir tavır içindedir? Ahiret bilinciyle yaşıyor mu? Salih ameller üretiyor mu? Kur’an’ın bize gösterdiği ölçü budur. Bu nedenle belki de cümlemizi şöyle kurmak en doğru şeklidir:

Cennete girecek olanlar, Allah’ın kabul ettiği anlamda mümin olan ve salih amel işleyenlerdir. İnsanların dünyada taşıdığı dinî isimler ise tek başına onların Allah katındaki durumunu belirlemez.

Böyle baktığımız zaman Yahudi, Hristiyan ve Müslüman kavramlarını da daha doğru bir yere oturtmuş oluruz. Çünkü Rabb’imizin dini insanlara verilmiş bir soy, millet veya grup üstünlüğü değildir. Allah katında değer, iman ve takva ile belirlenir.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Sonuçta, bizim görevimiz insanların cennete veya cehenneme gireceğini dağıtmak değildir. Bizim görevimiz Rabb’imizin koyduğu ölçüyü doğru anlamak ve anlatmaktır. Kur’an’ın bize öğrettiği ölçü açıktır: isim değil iman, iddia değil teslimiyet, söz değil salih amel. Kimin gerçek anlamda mümin olduğunu ve kimin hangi şartlar altında ne kadar sorumlu olduğunu ise en iyi bilen Rabb’imizdir.

Bu nedenle bir insanın “Ben Hristiyanım” veya “Ben Yahudiyim” demesi bizi yanıltmamalı; aynı şekilde “Ben Müslümanım” demesi de bizi hemen hüküm vermeye götürmemelidir. Çünkü Allah katındaki gerçek sıfatı belirleyen, insanın kendi söylediği isimden çok, Rabb’ine karşı iman ve teslimiyetidir.

Ve belki de bütün bu konuşmanın en kısa özeti şudur: Cennetin ölçüsü bir kimlik kartı değil, iman ve salih ameldir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

CUMA HUTBESİNDE OLMAMASI GEREKEN YANLIŞLAR

 CUMA HUTBESİNDE OLMAMASI GEREKEN YANLIŞLAR

Cuma hutbesi, toplumun dinî konularda bilgilendirildiği önemli bir konuşmadır. Bu nedenle hutbede söylenen her sözün, kullanılan her kavramın ve gösterilen her delilin dikkatle seçilmesi gerekir. Hele konu din ise, “Böyle söylenegeldi.” anlayışı yeterli değildir. Çünkü din adına konuşan kişinin sorumluluğu, insanların alışkanlıklarını tekrar etmek değil, doğru bildiğini deliliyle ortaya koymaktır.

Kur’an, din konusunda konuşurken delile dayanmayı önemser. İnsanlara bir söz söylendiğinde, o sözün neye dayandığı sorgulanmalıdır. Çünkü din adına ortaya konulan her söz doğru değildir. Bir sözün camide, hutbede veya dinî bir konuşmada söylenmesi de onu kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Cuma hutbelerinde dikkat edilmesi gereken ilk meselelerden biri de kullanılan ayetlerin doğru aktarılmasıdır. Bir ayetin anlamı değiştirilerek veya ayette bulunmayan bir kavram ayetin içine yerleştirilerek insanlara sunulması kabul edilemez.

Mesela hutbelerde sıkça atıf yapılan Nisâ Suresi 69. ayette Allah’a ve Resul’e itaatten söz edilir:
“Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!”
(Nisâ, 4/69)
Burada önemli olan, ayetin kelimelerini olduğu gibi anlamaktır. Kur’an’ın kendi kavramlarını başka kavramlarla değiştirmek, özellikle de bunu ayetin anlamıymış gibi sunmak doğru değildir.

Kur’an’da “Muhammed” adı açıkça geçer. Bunun yanında “Nebi” ve “Resul” kavramları da kullanılır. Dolayısıyla Kur’an’ın kendi terminolojisini dikkate almak gerekir. Türkçede “peygamber” kelimesinin yaygın biçimde kullanılması ayrı bir konudur; ancak bir kavramın Kur’an’da bulunup bulunmadığı sorulduğunda, bunu açıkça belirtmek gerekir. Dinî bir metni açıklarken Kur’an’ın kullandığı kavramlarla konuşmak, anlam karmaşasının önüne geçer.

Asıl mesele kelime tartışmasından da önemlidir. Çünkü bir kavramın nasıl kullanıldığı, zamanla o kavrama yüklenen anlamı da etkileyebilir. Bu nedenle hutbede ayet okunurken ayetin ne söylediği, ne söylemediği ve hangi bağlamda söylendiği açıkça ortaya konulmalıdır.

Kur’an kendisini insanlara rehber olarak sunar. Bu nedenle din adına konuşan kişinin ilk başvurması gereken kaynak Kur’an olmalıdır.
“Elif Lâm Râ. Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir Kitap’tır.”
 (İbrâhîm, 14/1)
Yine Rabb’imiz şöyle bildirir:
“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitendir, bilendir.”
(En‘âm, 6/115)
Öyleyse hutbenin temel amacı, insanlara Allah’ın sözünü ulaştırmak ve o söz üzerinde düşünmelerini sağlamaktır.

Kur’an sadece seslendirilmek için gönderilmiş bir kitap değildir. Elbette Kur’an’ın okunması önemlidir; ancak Kur’an’ın amacı yalnızca güzel bir sesle okunup dinlenmesi olsaydı, onun üzerinde düşünmeye, öğüt almaya ve hayatı onunla düzenlemeye yapılan bu kadar güçlü vurgunun anlamı kalmazdı. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Demek ki Kur’an’ın okunması, anlaşılması ve hayata taşınması bir bütündür. İnsan bir ayeti seslendirebilir ama o ayetin ne söylediğini anlamıyorsa, o ayetin hayatındaki rehberlik işlevinden yeterince yararlanmış olmaz.

Cuma hutbesi de tam bu nedenle yalnızca dinleyenlere bazı sözleri tekrar ettiren bir konuşma olmamalıdır. Hutbede insanlar Kur’an’ın ne söylediğini anlamalı, kendi hayatlarını onun ölçüleriyle değerlendirmeli ve aldıkları öğüdü günlük hayatlarına taşıyabilmelidir.

Burada ikinci önemli mesele, “sünnet” kavramının nasıl kullanıldığıdır. Bugün “sünnet” denildiğinde çoğu zaman Nebi Muhammed’in hayatında yaptığı veya söylediği kabul edilen her şey anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’da “sünnet” kavramının kullanımına baktığımızda, bunun yalnızca bir insanın kişisel yaşam tarzını ifade eden bir kavram olmadığını görürüz. Kur’an’da “Allah’ın sünneti” ifadesi açıkça kullanılır:
“Allah’ın öteden beri işleyen sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 48/23)

Aynı şekilde:
“Allah’ın sünnetinde hiçbir değişiklik bulamazsın.”
(Ahzâb, 33/62)
Bu nedenle Kur’an’ın kavramlarını kullanırken dikkatli olmak gerekir. Bir davranışın dinî bir hüküm hâline gelebilmesi için onun Allah’ın kitabında bir temeli bulunmalıdır.

Örneğin sakal bırakmak, belirli bir kıyafet biçimi, belirli bir yeme alışkanlığı veya Nebi’nin bireysel hayatındaki herhangi bir tercih, Kur’an’da dinî bir yükümlülük olarak ortaya konulmamışsa, bunu bütün Müslümanlar için bağlayıcı bir din hükmü gibi sunmak doğru değildir.

Nebi’nin insan olarak yaptığı tercihler ile Resul olarak vahyi tebliğ etmesi aynı şey değildir. Kur’an’ın bize anlattığı temel görev, Resul’ün kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştırmasıdır.

“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Resul’ün tebliğ görevinin ne kadar açık olduğunu gösterir. Kur’an aynı zamanda Resul’ün kendisine vahyedilene uymasını emreder:
“Ben ancak bana Rabb’imden vahyedilene uyuyorum.”
(A‘râf, 7/203)

Burada çok önemli bir nokta ortaya çıkıyor. Resul’ün din adına insanlara ulaştırdığı temel mesaj, kendisine vahyedilen mesajdır. Dolayısıyla dinin kaynağı ile Nebi’nin insan olarak yaşadığı hayatı birbirine karıştırmamak gerekir. Nitekim Kur’an, Muhammed’in de bir insan ve Allah’ın elçisi olduğunu bildirir:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü verir: Beşerî yön ile vahiyden kaynaklanan elçilik görevini birbirinden ayırmak gerekir. Nebi’nin günlük hayatındaki her davranışın dinî hüküm hâline getirilmesi, Kur’an’ın din anlayışını aşan bir sonuç doğurabilir. Çünkü bir insanın yaptığı her şey, kendiliğinden din değildir.

Nebi yemek yemiştir. Yürümüştür. Dinlenmiştir. Giyinmiştir. Ticaret yapmıştır. İnsanlarla konuşmuştur. Bunların hangisinin dinî hüküm, hangisinin insanî tercih olduğunu belirlemek için ölçüye ihtiyaç vardır. Bu ölçü de Kur’an olmalıdır.

Kur’an’ın örnekliğinden söz edildiğinde de aynı hassasiyet korunmalıdır.
“Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Bu ayet, Resul’ün örnekliğini ortaya koyar. Ancak bu örnekliğin neye dayandığını da sormamız gerekir. Resul’ün insanlara ulaştırdığı vahiy ve vahyin ortaya koyduğu hayat anlayışı dikkate alınmalıdır. Ayeti, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerden bağımsız biçimde “Nebi’nin yaptığı her şey dinî sünnettir.” şeklinde yorumlamak, ayetin kapsamını genişletmek olur.
Kur’an’ın açıklayıcısı konusunda da dikkatli olmak gerekir. Kur’an kendisini açıklanmış ve ayrıntılandırılmış bir kitap olarak sunar:
“Elif Lâm Râ. Bunlar hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir Kitab’ın ayetleridir.”
(Hûd, 11/1)

Başka bir ayette de şöyle buyurulur:
“Bu, Rabb’inizden gelen basiretlerdir, iman edecek bir toplum için bir hidayet ve rahmettir.”
(A‘râf, 7/203)
Bu nedenle Kur’an’ın anlaşılması konusunda insanlardan yararlanmak başka, insan sözlerini Allah’ın kitabıyla aynı düzeye çıkarmak başka şeydir.

Bir insan Kur’an’ı açıklayabilir, yorumlayabilir, ayetler arasındaki bağlantıları gösterebilir. Ancak onun açıklaması Allah’ın sözü hâline gelmez. İnsan yorumu ile vahiy birbirinden ayrılmalıdır. İşte hutbelerdeki önemli sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor.

Bazen bir din görevlisi ayet okuduktan sonra ayetin anlamını anlatıyor. Buraya kadar sorun yok. Fakat daha sonra, geleneksel bir bilgiyi veya bir rivayeti ayetin önüne geçiriyorsa, dinleyen kişi bir süre sonra hangisinin Allah’ın sözü, hangisinin insan yorumu olduğunu ayırt edemez hâle geliyor.
Oysa Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Sana bu Kitab’ı, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye indirdik; iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olarak.”
(Nahl, 16/64)
Kur’an’ın açıklanması ile Kur’an’ın yerine başka bir dinî kaynak oluşturulması birbirinden farklıdır.

Bir başka önemli mesele de itaat kavramıdır.Kur’an’da Allah’a ve Resul’e itaat emredilir. Fakat Resul’e itaatin ne anlama geldiğini anlamak gerekir. Resul’e itaat, Resul’ün Allah’tan getirdiği mesaja itaattir. Çünkü Resul’ün görevi, kendisine verilen mesajı insanlara ulaştırmaktır.

Kur’an şöyle bildirir:

“Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisâ, 4/80)
Neden? Çünkü Resul kendi adına bağımsız bir din koyduğu için değil, Allah’ın mesajını tebliğ ettiği için. Bu nedenle “Resule itaat” ifadesini Allah’ın vahyinden bağımsız bir insan otoritesine itaat şeklinde yorumlamak ciddi bir sorun doğurur. Resul’ün görevi vahyi insanlara ulaştırmaktır:
“Senin üzerine düşen yalnızca tebliğdir.”
(Şûrâ, 42/48)
Bu ayet, insanın dinî otorite anlayışını yeniden düşünmesini gerektirir. Resul, Allah ile insanlar arasında yeni bir din kaynağı değildir. O, Allah’tan gelen vahyin tebliğcisidir.

İşte burada hadis meselesine geliyoruz. Hadislerin tarihî bir olgu olarak ortaya çıkması ile hadislerin dinî hüküm kaynağı kabul edilmesi aynı mesele değildir. Hadis literatürünün oluşum süreci hakkında da doğru bilgi vermek gerekir. “Hadislerin yazımı Nebi döneminden sonraki ilk yüzyıllarda bazı hadislerin yazılı olarak kaydedildiğine dair tarihî bilgiler ve erken dönem yazılı malzemeler bulunmaktadır. Buna karşılık bugün “Kütüb-i Sitte” diye bilinen büyük hadis külliyatlarının önemli bölümü hicrî üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda sistemleşmiş ve derlenmiştir.

Dolayısıyla asıl tartışılması gereken, “Hadisler ne zaman yazıldı?” sorusundan önce şudur:

Hadisler Allah’ın kitabı gibi dinin bağlayıcı ve korunmuş kaynağı mıdır?
Kur’an açısından bakıldığında, Allah’ın kitabı ile insanlara ulaşan tarihî rivayetleri aynı seviyeye koymak mümkün değildir. Çünkü Kur’an kendisini hidayet rehberi olarak ortaya koyar:
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun; başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.”
(En‘âm, 6/153)

Yine şöyle buyurur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitab’ı açıklanmış olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Buradaki “açıklanmış olarak” ifadesi, dinin temel ölçüsünün ne olması gerektiği konusunda ciddi biçimde düşünmemizi gerektirir. Din, zan üzerine kurulamaz. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Zan, hakikatten hiçbir şey ifade etmez.”
(Necm, 53/28)
Bu nedenle bir rivayetin dinî hüküm oluşturabilmesi için yalnızca “falanca kişi bunu aktarmış” denmesi yeterli değildir. Rivayetin kaynağı, aktarım zinciri, metni, tarihî şartları ve Kur’an ile uyumu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Üstelik bir rivayetin isnadının güçlü kabul edilmesi, onun Allah tarafından din olarak gönderildiğini göstermez. Burada önemli olan ayrım şudur: Tarihî bir rivayetin doğru olması başka, onun dinî hüküm olması başka şeydir.

Bir insan geçmişte yaşamış bir kişinin ne söylediğini doğru biçimde aktarabilir. Bu, aktarılan sözün Allah tarafından din olarak emredildiği anlamına gelmez. İşte hutbelerde bu ayrım çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Bir hadis okunuyor, ardından sanki Kur’an ayeti gibi dinî hüküm çıkarılıyor. Oysa din adına hüküm koymak çok daha ciddi bir meseledir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din konusunda son derece önemli bir uyarıdır. Din adına bir şey söylemek kolaydır. Asıl mesele, söylediğimiz şeyin gerçekten Allah tarafından din olarak belirlenip belirlenmediğidir. Cuma hutbesinde de bu hassasiyet mutlaka korunmalıdır. Hutbe, din görevlisinin kendi kanaatlerini veya Emevîler döneminde olduğu gibi devletin siyasi amaçlarla oluşturduğu fetvaları din adına insanlara aktardığı bir kürsüye dönüşmemelidir. Bir rivayet aktarılıyorsa bunun bir rivayet olduğu açıkça belirtilmelidir. Çünkü hutbede “Gale Resûlullah” (قَالَ رَسُولُ اللَّهِ) denildiğinde, bunun Türkçe karşılığı “Allah’ın Resulü, yani Elçi Muhammed buyurdu ki” veya “dedi ki” anlamına gelir. Fakat burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta vardır: Nebi Muhammed artık hayatta değildir; ancak Resulullah’ın tebliğ ettiği vahiy, yani Kur’an, bugün de elimizdedir ve yaşamaya devam etmektedir.

Bu nedenle bugün bir hocanın “Gale Resûlullah” diyerek ardından bir rivayeti dinî hüküm olarak insanlara dayatması, ister istemez şu soruyu gündeme getirir: Resulullah bugün ne söylemektedir? Eğer Resul’ün bugün yaşayan ve bize ulaşan tebliği Kur’an ise, o zaman “Resulullah buyurdu ki” ifadesinin Kur’an’ın söylediği şey için kullanılması ile sonradan aktarılan bir rivayetin aynı kesinlikte sunulması arasında ciddi bir fark vardır. Resul’ün bize ulaşan tebliği Kur’an’dır; tarihî rivayetler ise insanlar aracılığıyla aktarılan bilgilerdir. Bu ikisini aynı seviyeye koymak, Allah’ın vahyi ile insan sözünü birbirine karıştırma tehlikesi doğurur.

Bu konuyu kitabımızın farklı bölümlerinde ayrıntılı olarak ele aldık; burada yalnızca temel noktayı yeniden hatırlatıyoruz: Din adına konuşurken neyin vahiy, neyin rivayet, neyin yorum ve neyin tarihî bilgi olduğunu açıkça ayırmak gerekir. Bir rivayet aktarılıyorsa bunun rivayet olduğu söylenmelidir. Bir yorum yapılıyorsa bunun yorum olduğu belirtilmelidir. Bir ayet okunuyorsa ayetin anlamı değiştirilmemelidir. Bir tarihî bilgi veriliyorsa bunun tarihî bilgi olduğu bilinmelidir. Bunların tamamı birbirinden ayrılmalıdır.

Aksi hâlde hutbeyi dinleyen insan, Allah’ın sözüyle insan sözünü birbirine karıştırabilir. Bir süre sonra rivayetler vahyin önüne geçer, yorumlar dinî hüküm gibi algılanır ve tarihî bilgiler Allah’ın kitabının kesin hükümleriyle aynı seviyeye taşınır. İşte asıl sakıncalı olan da budur. Hutbenin görevi, insanlara insan sözlerini Allah’ın sözü gibi sunmak değil; Allah’ın kitabını doğru biçimde anlatmak ve insanları onun üzerinde düşünmeye, öğüt almaya ve hayatlarını onun ölçülerine göre düzenlemeye çağırmaktır.

Hutbelerde dikkat çeken bir başka mesele de ayet ile hadis arasında kullanılan dilin kendisidir. Ayet okunduktan sonra “Sadakallahu’l-Azîm” denilmesi, Allah’ın sözünün doğruluğuna yönelik bir ifade olarak anlaşılabilir. Fakat bir hadis aktarıldığında “Fî mâ kîle ev kemâ kîle” yani “Böyle denildi veya buna benzer söylendi.” anlamındaki ihtiyatlı ifadelerin kullanılması, aslında iki metnin bilgi bakımından aynı kesinlik derecesinde olmadığını gösterir.

Burada mesele bu ifadelerle alay etmek değildir. Tam tersine, bu farkın bize düşündürdüğü bilgi meselesidir. Allah’ın sözü ile insanlardan nakledilen tarihî rivayet aynı kesinlik derecesinde değerlendirilemez. Kur’an için Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Şüphesiz onu biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız.”
(Hicr, 15/9)
Bu güvenceyi hadis kitapları için aynı biçimde söyleyemeyiz. Dolayısıyla Kur’an ile hadisleri aynı epistemolojik seviyeye yerleştirmek doğru değildir.

Burada hadislerin tamamının “uydurma” olduğunu söylemek de tarihî ve ilmî açıdan isabetli bir yaklaşım değildir. Hadis literatüründe farklı derecelerde rivayetler vardır; bazı rivayetlerin tarihî değeri olabilir, bazıları zayıf olabilir, bazıları da sonradan uydurulmuş olabilir. Fakat Kur’an merkezli bakış açısından asıl mesele şudur: Hiçbir tarihî rivayet, Allah’ın kitabına denk bir din kaynağı hâline getirilemez.

İşte hutbenin sınırları da burada belirlenmelidir. Bir din görevlisi Kur’an’ı merkeze almalı, insanları Allah’ın kitabına yönlendirmeli ve din adına konuşurken kendi veya rivayet sözleriyle vahyi birbirinden ayırmalıdır. Çünkü hutbe kürsüsü, insanların zihninde güven oluşturur. İnsanlar orada söylenen sözlerin dinî bir hüküm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle kürsünün sorumluluğu büyüktür.

Hutbede Kur’an’dan söz edilmelidir. Ediliyorsa da Kur’an doğru aktarılmalıdır. Allah’tan söz ediliyorsa Allah’ın kitabında olmayan bir şey O’na isnat edilmemelidir. Resul’den söz ediliyorsa onun Allah’tan getirdiği vahiy ile kendi beşerî hayatı birbirinden ayrılmalıdır.

Hadislerden söz ediliyorsa bunların tarihî rivayetler olduğu açıkça belirtilmelidir. Böylece dinleyen insan, neyin vahiy, neyin yorum, neyin tarihî bilgi olduğunu ayırt edebilir. Asıl sorun, insanlara bir şeyler anlatmak değil; anlatılan şeyin kaynağını gizlemektir. Bir söz Allah’ın sözü değilse Allah’ın sözü gibi sunulmamalıdır. Bir yorum ayet değilse ayet gibi aktarılmamalıdır. Bir rivayet kesin bilgi değilse kesin bilgi gibi anlatılmamalıdır. Çünkü Rabb’imiz Allah hakkında bilgisizce konuşmayı da yasaklamıştır:
“De ki: Rabb’im ancak açık ve gizli hayasızlıkları, günahı, haksız yere saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
(A‘râf, 7/33)
Bu ayet, dinî konuşmaların tamamı için ciddi bir ölçüdür. Bir insan Allah adına konuşuyorsa, söylediği sözün delilini bilmek zorundadır. Cuma hutbesinin asıl amacı da insanları bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya herhangi bir dinî grubun düşüncesine bağlamak değil; insanları Allah’ın kitabının rehberliğine yöneltmek olmalıdır.

Çünkü Kur’an’ın rehberliği insanı bölmek için değil, doğru yolda birleştirmek için vardır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Hutbe insanları birbirine düşman eden, farklı düşünenleri küçümseyen, başka grupları aşağılayan bir konuşma hâline de gelmemelidir. Çünkü Kur’an’ın üslubu insanları düşünmeye ve hakikate yönelmeye çağırır.

Hutbenin görevi insanlara korku vermek, onları sürekli tehdit etmek veya bir din görevlisinin kişisel kanaatlerini tartışılmaz gerçekler olarak sunmak değildir. Hutbenin görevi, insanın Rabb’iyle bağını güçlendirmek, ona sorumluluğunu hatırlatmak ve hayatını vahyin ölçüleriyle değerlendirmesine yardımcı olmaktır.

Bir hutbe düşünün. İçinde birkaç ayet okunuyor. Ardından uzun uzun hadisler anlatılıyor. Sonra mezhep görüşleri aktarılıyor. Ardından geleneksel din anlayışı savunuluyor. En sonunda da insanlara “İşte İslam budur.” deniliyor. Peki dinleyen kişi, bütün bunların hangisinin Allah’ın kitabı, hangisinin tarihî bilgi, hangisinin yorum ve hangisinin gelenek olduğunu nasıl ayırt edecek? İşte asıl problem budur.

Hutbede Kur’an merkeze alınmadığında, zamanla Kur’an’ın etrafında insan sözlerinden oluşan geniş bir dinî kültür oluşur. Bir süre sonra insanlar Kur’an’ı bu kültürün içinden okumaya başlar. Böylece ölçü değişir.

Önce Kur’an okunur. Sonra Kur’an, hadisle açıklanır. Sonra hadis mezheple açıklanır. Sonra mezhep âlimin görüşüyle açıklanır. En sonunda insan, Allah’ın kitabına ulaşmak için birçok insanın aracılığına ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlar.

Oysa Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Takva sahipleri için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2)
Kur’an’ın rehberliği için onu insanların oluşturduğu dinî hiyerarşinin içine hapsetmek gerekmez. Elbette Kur’an’ı anlamak için dil bilgisine, tarih bilgisine, ayetlerin bağlamına ve ilim sahibi insanların çalışmalarına başvurulabilir. Ancak bütün bu çalışmaların üzerinde nihai ölçünün Kur’an olduğu unutulmamalıdır.

Çünkü insan yanılabilir. Âlim yanılabilir. Müfessir yanılabilir. Rivayetçi yanılabilir. Din görevlisi yanılabilir. Bir cemaat yanılabilir. Bir mezhep yanılabilir. Fakat Allah’ın sözü hakkında aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu nedenle din adına konuşan herkesin, önce kendi sözünün sınırını bilmesi gerekir.

Cuma hutbesinde yapılması gereken de aslında çok açıktır: İnsanlara Allah’ın kitabını anlatmak, ayetleri doğru aktarmak, ayetlerin üzerinde düşünmeye davet etmek ve insanları vahyin gösterdiği sorumluluklarla buluşturmak. Çünkü insanın gerçek kurtuluşu, çok sayıda dinî söz ezberlemesinde değil, hakikati tanıyıp onun gereğini yerine getirmesindedir.

Kur’an şöyle buyurur:
“Bu, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir bildiridir.”
(İbrâhîm, 14/52)
İşte hutbenin de amacı buna yakın olmalıdır. İnsanları uyarmak. Onlara Allah’ın tek ilah olduğunu hatırlatmak. Sorumluluklarını hatırlatmak. Düşünmelerini sağlamak. Öğüt almalarına yardımcı olmak. Kur’an’ın rehberliğini hayatlarına taşımalarını sağlamak.

Bunun yerine hutbe, tartışmalı rivayetlerin ve mezhepsel görüşlerin aktarıldığı bir kürsüye dönüşürse, Kur’an’ın önüne insan sözlerinin geçirilmesi tehlikesi ortaya çıkar. Bizim itirazımız insanlara değil, bu yöntemedir. Bizim itirazımız kişilere değil, dinin kaynağı konusunda oluşan yanlışlığa yöneliktir.

Bizim söylemek istediğimiz şudur: Allah’ın kitabı dururken, dinin temelini insan sözleri üzerine kurmayalım. Kur’an’ın açıkça söylediği yerde başka bir delil aramayalım. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa onu dinin ölçüsü hâline getirmeyelim. Bir insanın kişisel tercihini Allah’ın emri gibi sunmayalım. Bir geleneği vahyin önüne geçirmeyelim. Bir din görevlisinin sözünü sorgulanamaz kabul etmeyelim. Çünkü Rabb’imiz bize düşünme yeteneği vermiştir.
“Şüphesiz, işiten, gören ve kalbi olan kimse için bunda bir öğüt vardır.”
(Kâf, 50/37)
Öyleyse cuma hutbesi de insanın aklını susturan değil, aklını çalıştıran bir konuşma olmalıdır. İnsanı başkasının düşüncesine teslim eden değil, onu Allah’ın kitabı üzerinde düşünmeye yönlendiren bir konuşma olmalıdır. Korku ve baskı oluşturan değil, sorumluluk bilinci kazandıran bir konuşma olmalıdır. İnsanları birbirine düşüren değil, Allah’ın kitabının ortak ölçüsünde buluşturan bir konuşma olmalıdır. Ve en önemlisi, hutbede din adına söylenen her sözün kaynağı açıkça belli olmalıdır.

Allah’ın sözü Allah’ın sözü olarak kalmalı. İnsan yorumu insan yorumu olarak bilinmeli. Tarihî rivayet tarihî rivayet olarak aktarılmalı. Hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılmamalıdır. Çünkü din konusunda ölçü nettir:
“Hak, Rabb’indendir. Öyleyse sakın şüphe edenlerden olma.”
(Bakara, 2/147)

Bizim görevimiz de insanları herhangi bir kişinin peşinden sürüklemek değil, hakikati araştırmaya çağırmaktır. Eğer bir söz gerçekten hak ise, Kur’an’ın ölçüsünden korkmasına gerek yoktur. Eğer bir düşünce gerçekten doğru ise, sorgulanmaktan çekinmemelidir. Eğer bir rivayet dinî hüküm olarak ileri sürülüyorsa, onun Kur’an’daki dayanağı sorulabilmelidir. Ve eğer bir hutbe insanlara Allah’ın dinini anlatıyorsa, o hutbenin merkezinde Allah’ın kitabı bulunmalıdır.

Çünkü Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Bu Kur’an ile seni ve kendisine ulaşan herkesi uyarmam için bana vahyedildi.” (En‘âm, 6/19)
Öyleyse biz de Kur’an ile uyarmaktan vazgeçmeyeceğiz. İnsanların alışkanlıkları ne olursa olsun, gelenekler ne kadar köklü olursa olsun, bir söz yüzyıllardır söyleniyor olsa bile ölçümüzü değiştirmeyeceğiz. Çünkü hak, çoğunluğun söylediği değildir. Hak, Allah’tan gelendir.
“Hak, Rabb’indendir.”
(Bakara, 2/147)
Ve Allah’ın kitabı hakkında konuşurken yapmamız gereken en önemli şey, önce kendi sözümüzü de bu ölçünün önüne koymamaktır. Hutbede olması gereken de budur. Daha çok insan sözü değil, daha çok Allah’ın sözü. Daha çok tartışma değil, daha çok düşünme. Daha çok mezhep ve grup ayrımı değil, daha çok Kur’an’ın ortak ölçüsü. Daha çok körü körüne bağlılık değil, daha çok bilinç. Daha çok gelenek aktarımı değil, daha çok vahyin rehberliği.

Çünkü din, insanların zaman içinde oluşturduğu bir kültür değil; Allah’ın insanlara gönderdiği hidayettir. Ve bu hidayetin temel ölçüsünü kaybettiğimiz zaman, elimizde din adına çok fazla söz kalabilir ama Allah’ın gönderdiği dinin kendisini gözden kaçırabiliriz.
İşte cuma hutbesinde olmaması gereken en büyük yanlış da budur:
Allah’ın kitabının rehberliğini ikinci plana itip, insan sözlerini dinin ölçüsü hâline getirmek.
Hutbe yeniden Kur’an’ın merkezine dönmelidir. Çünkü insanları doğru yola ulaştıracak olan, din adına üretilmiş sözlerin çokluğu değil, Allah’ın gönderdiği vahyin doğru anlaşılması ve yaşanmasıdır.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir.”
(İsrâ, 17/9)

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir. 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

  KUR’AN’IN KORUNMASI VE İNKÂR EDİLEN GERÇEKLER Kur’an’ın korunması konusu üzerinde düşünürken önce çok temel bir gerçeği yerine oturtmak ...