İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

 İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan nasıl yaratıldı? Hayat hangi aşamalardan geçerek meydana geldi? Bu sorular, tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiş, her toplum kendi bilgi ve inanç dünyasına göre cevaplar üretmiştir. Kimi yaratılışı sadece efsaneler üzerinden anlamaya çalışmış, kimi yalnızca bilimsel verilerle açıklamaya yönelmiş, kimi de geleneksel anlatıları sorgulamadan kabul etmiştir. Kur’an ise insanı, yaratılış konusunda hem düşünmeye hem de Rabb’inin kudreti karşısında kendi bilgisinin sınırlarını fark etmeye çağırır.

Nebi İsa ve Âdem konusu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü bu iki isim üzerinden yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, Kur’an'ın ne söylediğinden çok insanların ayetlere önceden yükledikleri anlamlar etrafında şekillenmektedir. Bir tarafta Âdem'in yaratılışı, diğer tarafta Meryem oğlu Nebi İsa'nın dünyaya gelişi vardır. Kur’an, bu iki yaratılış hadisesini aynı ayette yan yana getirerek insanın dikkatini önemli bir noktaya çeker:
“Şüphesiz Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.”
(Âl-i İmrân, 3/59)
Bu ayeti okuduğumuzda hemen şu soruyu sormamız gerekir: Kur’an burada neyi anlatmaktadır? İsa'nın yaratılış biçiminin Âdem ile biyolojik olarak birebir aynı olduğunu mu, yoksa Allah'ın yaratma kudretinin insanların alıştıkları sebeplerle sınırlanamayacağını mı?

Ayetin bağlamı bize ikinci noktayı düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü Âdem ile Nebi İsa'nın dünyaya geliş şartlarının aynı olduğu zaten söylenemez. Âdem'in bir anne ve babadan doğduğuna dair Kur’an'da bilgi yoktur. İsa ise Meryem'in oğludur. Dolayısıyla “İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir” ifadesini, iki insanın yaratılış süreçlerinin bütün ayrıntılarıyla aynı olduğu şeklinde anlamak doğru olmaz. Buradaki benzetmenin dikkat çektiği temel nokta, yaratmanın Rabb’imize ait olmasıdır.

İnsan, çoğu zaman alıştığı düzeni fark eder ama bu düzenin Rabb’imizin koyduğu değişmez sünnetullah olduğunu yeterince düşünmez. Oysa evrende rastgelelik yoktur. Güneşin doğuşundan mevsimlerin dönüşüne, bir tohumun filizlenmesinden insanın yaratılışına kadar her şey Allah'ın koyduğu ölçü ve yasalar içinde gerçekleşmektedir. İnsan da bu düzenin dışında değildir. Sebepler vardır ve sonuçlar bu sebepler çerçevesinde meydana gelir. Allah'ın sünnetinde değişiklik bulunmaz. İnsan, sebepleri inkâr ederek değil, sebeplerin de Rabb’imizin koyduğu değişmez düzenin bir parçası olduğunu anlayarak yaratılışa bakmalıdır. Asıl mesele, gördüğümüz bu düzenin kendi kendine var olduğunu sanmak değil; değişmeyen sünnetullahın arkasındaki kudreti ve hikmeti görebilmektir.

Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken onun geçirdiği aşamalara dikkat çeker:
“Ey insanlar! Eğer dirilişten kuşku içindeyseniz, bilin ki Biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık. Size açıklamak için...”
(Hac, 22/5)

Başka bir ayette de insanın ana rahmindeki gelişim sürecine dikkat çekilir:
“Sonra onu sağlam bir karar yerinde bir damla su yaptık. Sonra o damlayı alak haline getirdik; ardından alak'ı bir çiğnem et parçası yaptık; sonra o çiğnem et parçasını kemiklere dönüştürdük ve kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla meydana getirdik.”
(Mü’minûn, 23/13-14)
Bu ayetler bize yaratılışta bir düzen olduğunu göstermektedir. İnsan hayatı başıboş değildir. Evrende rastgelelik değil, ölçü vardır. Gece ve gündüz ölçüyledir. Gök cisimleri ölçüyledir. Yağmurun yağması, bitkinin topraktan çıkması, insanın ana rahmindeki gelişimi bir düzen içindedir.

Kur’an bu düzeni Allah'ın ayetleri olarak insanın önüne koyar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Allah'ın evrende koyduğu düzeni görmek başka şeydir, o düzeni Allah'ın kudretine sınır çizmek için kullanmak başka şeydir.

Biz, “Allah'ın sünnetinde değişiklik bulamazsın” ayetini okurken de aynı hassasiyeti göstermeliyiz:
“Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.”
(Fâtır, 35/43)
Allah'ın sünneti vardır. Evrende ölçü vardır. Sebep ve sonuç ilişkisi vardır. Fakat insanın gözlemlediği her olaydan hareketle, “Allah ancak benim gördüğüm şekilde yaratır” sonucuna ulaşması doğru değildir. Çünkü sünnetullahı koyan Allah'tır. İnsan ise o sünnetullahın tamamını kuşatabilecek bir bilgiye sahip değildir.

İsa'nın yaratılışı konusundaki tartışmalarda da asıl dikkat edilmesi gereken nokta budur. Kur’an bize Meryem'in bir çocuk dünyaya getirdiğini açıkça bildirir. İsa'nın annesi Meryem'dir. Ancak Kur’an, insanların merak ettiği her biyolojik ayrıntıyı tek tek açıklama amacı taşımaz. Bu nedenle Kur’an'ın söylemediği bir ayrıntıyı kesin bilgi haline getirmek ne kadar doğru değilse, geleneksel yorumları Kur’an'ın açık hükmü gibi kabul etmek de o kadar doğru değildir.

İnsan burada dürüst olmalıdır. Kur’an'ın söylediğini Kur’an'ın söylediği kadar söylemeli, söylemediği yerde ise kendi yorumunu Allah'ın sözü haline getirmemelidir.

İsa'nın doğumu anlatılırken Kur’an'da dikkatimizi çeken önemli kavramlardan biri “ruh” kavramıdır. Meryem Suresinde şöyle buyrulur:
“Kitap'ta Meryem'i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla kendi arasına bir perde koymuştu. Biz de ona ruhumuzu gönderdik. O, ona düzgün bir beşer şeklinde göründü.”
(Meryem, 19/16-17)
Burada Kur’an'ın açıkça söylediği şey, Meryem'e “ruhun” gönderildiği ve onun Meryem'e düzgün bir insan görünümünde göründüğüdür. Fakat “ruh” kelimesinin Kur’an'daki bütün kullanımlarını birlikte düşünmeden, bu kavrama tek bir anlam yüklemek doğru değildir.

Kur’an'da “ruh”, vahiy ile bağlantılı olarak da kullanılmaktadır:
“İşte böylece sana da emrimizden bir rûh (Kur'an'ı) vahyettik. Sen o Kitabı ve (esasları belirlenmiş) o imanı bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi (layık olanı) kendisiyle doğru yola ulaştırdığımız bir nûr (ışık) kıldık. 
(Şûrâ, 42/52)
Bu ayet, “ruh” kavramının Kur’an'da sadece insanların zihninde oluşmuş tek boyutlu bir anlama indirgenemeyeceğini göstermektedir. Ruh, Allah'ın emriyle, vahiy ve hidayetle ilişkili bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Meryem'e gönderilen “ruh” hakkında konuşurken de ayetlerin açık sınırlarını aşmamak gerekir.

Kur’an, Meryem'e gelen varlığın sözlerini şöyle aktarır:
“Ben sadece Rabb’inin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için geldim.”
(Meryem, 19/19)

Meryem'in şaşkınlığı ise son derece dikkat çekicidir:
“Meryem dedi ki: Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben kötü yola düşmüş biri değilken benim nasıl çocuğum olabilir?”
(Meryem, 19/20)

Bu soru, Meryem'in yaşadığı şaşkınlığı açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü onun zihnindeki alışılmış insan yaratılış biçimine göre çocuk sahibi olmanın bilinen bir sebebi vardır. Fakat aldığı cevap, insanı yaratılış konusunda kendi sınırlı bilgisine mahkûm olmamaya çağırmaktadır:
“Dedi ki: İşte böyle. Rabb’in buyurdu ki: Bu Benim için kolaydır. Onu insanlar için bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız. Bu hükme bağlanmış bir iştir.”
(Meryem, 19/21)
Burada özellikle “Bu Benim için kolaydır” ifadesi üzerinde düşünmek gerekir. Allah için zor ve kolay kavramları insanın anladığı anlamda değildir. İnsan için imkânsız görünen bir şey, Allah için imkânsız değildir. İnsan, yaratılışın nasıl gerçekleştiğini anlamakta zorlanabilir; fakat anlamakta zorlanması, o şeyin Allah'ın kudreti dışında olduğu anlamına gelmez.

Zaten Âl-i İmrân Suresindeki Âdem ile Nebi İsa benzetmesinin temel mesajı da burada ortaya çıkmaktadır. İnsan, “Bu nasıl olabilir?” diye sorarken kendi tecrübesini ölçü almaktadır. Kur’an ise insana, “Yaratmayı gerçekleştiren sen değilsin” gerçeğini hatırlatmaktadır.

Âdem konusunda da aynı durum vardır. İnsanlığın başlangıcındaki yaratılışı bugün laboratuvarda tekrar edemiyoruz diye, Âdem'in yaratılışı hakkında Allah'ın bildirdiğinin dışına çıkamayız. Aynı şekilde Nebi İsa'nın doğumuyla ilgili olarak da kendi çağımızın bilgilerini ayetlere zorla yerleştiremeyiz. Kur’an ne söylüyorsa onu esas almalı, söylemediği ayrıntılarda ise kesin hüküm vermekten kaçınmalıyız.

Bu noktada Meryem'in şahsiyeti de son derece önemlidir. Kur’an onu sıradan bir insan olarak anlatmaz. Onun seçildiğini, arındırıldığını ve Rabb’ine bağlı bir kadın olduğunu bildirir:
“Hani melekler demişti ki: Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.”
(Âl-i İmrân, 3/42)

Meryem'in hayatında dikkat çeken şey, olağanüstü bir olay yaşaması değil sadece; böyle büyük bir imtihan karşısında Rabb’ine teslimiyetini kaybetmemesidir. Çünkü Nebi İsa'nın doğumu, Meryem açısından sadece bir doğum hadisesi değildir. Aynı zamanda toplumun karşısına çıkacağı büyük bir imtihandır.

Nitekim çocuğunu kucağına alarak toplumuna döndüğünde karşılaştığı tepki bunu gösterir:
“Çocuğu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: Ey Meryem! Gerçekten şaşılacak bir şey yaptın.”
(Meryem, 19/27)
İnsanların ilk tepkisi, olayı anlamaya çalışmak değil, kendi alışkanlıklarına göre hüküm vermek olmuştur. Çünkü onlar gördükleri olayın kendi zihinlerindeki kalıba uymadığını düşünmüşlerdir.

Aslında burada sadece Meryem'in yaşadığı bir olay anlatılmıyor. İnsanlığın değişmeyen bir zaafı da gözler önüne seriliyor. İnsan, bilmediği bir şeyle karşılaştığında önce onu anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman bildiği kalıplarla yargılıyor. Meryem'e yapılan itham da bunun bir sonucudur.

Kur’an'ın birçok kıssasında aynı durumla karşılaşırız. Elçiler toplumlarına Allah'ın mesajını getirdiklerinde insanlar çoğu zaman mesajın doğruluğunu araştırmak yerine, “Biz atalarımızı böyle bulduk” demişlerdir. Çünkü alışkanlık, insan için bazen hakikatten daha güçlü hale gelir.

Nebi İsa'nın doğumu konusundaki tartışmalar da aslında aynı tehlikeyi taşımaktadır. Bir grup, geleneksel anlatının dışına çıkmayı imansızlık gibi görür. Başka bir grup ise modern bilgiyle açıklayamadığı bir şeyi kabul etmek istemez. Oysa Kur’an'ın öğrencisi, ne geleneğin ne de çağdaş bilginin önünde teslimiyet gösterir. Onun ölçüsü Allah'ın kitabıdır.

Bilim, insanın evrende işleyen düzeni keşfetme çabasıdır. Bu çaba değerlidir. İnsan ana rahmindeki gelişimi inceler, hücreleri araştırır, genleri çözer ve yaratılıştaki muazzam düzeni görür. Fakat bilim insanın gözlemlediği mekanizmaları açıklar; Allah'ın kudretini sınırlandıran bir kitap değildir. Aynı şekilde din adına söylenmiş geleneksel yorumlar da Allah'ın kitabına ilave edilmiş kesin hükümler haline getirilemez.

Kur’an'ın üzerinde durduğu asıl mesele, insanın yaratılışın her ayrıntısını teknik olarak çözmesi değildir. Asıl mesele, insanın yaratılmış olduğunu fark etmesidir.

İnsan nasıl başladı? Bir damla sudan hangi kudretle işiten, gören, düşünen, seven, üzülen ve sorgulayan bir varlık meydana geldi? Ana rahminde küçücük bir başlangıçtan insan nasıl oluştu? Topraktan beslenen bitkiler nasıl insan bedeninin bir parçası haline geldi? Ölü gibi görünen bir toprak, yağmurla nasıl canlandı?

Kur’an sürekli insanın dikkatini bu sorulara çeker. Çünkü yaratılışı düşünmek, sadece geçmişi merak etmek değildir. Yaratılışı düşünmek, insanın kendisini tanımasıdır.
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı.”
(Târık, 86/5-6)

İnsan kendisine baktığında, aslında her gün gerçekleşen bir mucizenin içinde yaşadığını görür. Bir insanın doğumu o kadar alışılmış bir olaydır ki çoğu zaman onun ne kadar büyük bir ayet olduğunu fark etmeyiz. Her gün çocuklar dünyaya geliyor diye yaratılış sıradanlaşmaz. Alışmak, mucizeyi ortadan kaldırmaz.

Belki de Nebi İsa ve Âdem kıssalarının bize verdiği en önemli derslerden biri budur. İnsan, alıştığı yaratılış biçimlerini normal, alışmadıklarını ise imkânsız kabul etmektedir. Oysa normal dediğimiz şey de Allah'ın ayetidir. Ana rahminde gerçekleşen süreç de ayettir, ilk insanın yaratılışı da ayettir, Meryem'in Nebi İsa'yı dünyaya getirmesi de ayettir.

Kur’an'da Nebi İsa'nın kendisi de bir ayet olarak tanımlanır:
“Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız.”
(Meryem, 19/21)

Burada “ayet” kelimesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Ayet sadece Kur’an'ın içindeki cümleler değildir. Ayet; işaret, delil, belge ve insanı hakikate götüren göstergedir. Göklerin yaratılışı ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Yağmur ayettir. İnsan ayettir. Nebi İsa'nın doğumu da insanlara gösterilen bir ayettir.

O halde Nebi İsa'nın doğumunu konuşurken asıl sorumuz, sadece “Bu biyolojik olarak nasıl gerçekleşti?” olmamalıdır. Asıl soru, “Allah bu olayla insanlara neyi göstermektedir?” sorusu olmalıdır.

Kur’an'ın verdiği cevap açıktır: İnsan, Allah'ın kudretini kendi bilgisiyle sınırlandıramaz.

Nebi İsa'nın daha sonra üstlendiği görev de onun dünyaya gelişinden bağımsız değildir. O da kendisinden önceki vahyi doğrulamak ve insanlara Rabb’inin mesajını ulaştırmak üzere gönderilmiş bir elçidir. Kendisine verilen görev, insanları kendisine bağlamak değil, Allah'a yöneltmektir.

Nebi İsa şöyle der:
“Şüphesiz Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.”
(Meryem, 19/36)
İsa'nın mesajının merkezinde kendisi yoktur. Merkezde Allah vardır. Bu, bütün elçilerin ortak çağrısıdır. İnsanlar tarih boyunca elçileri yüceltmiş, zaman zaman onları Allah ile insan arasında farklı bir konuma yerleştirmişlerdir. Oysa elçilerin temel görevi, insanları kendilerine değil Rabb’lerine çağırmaktır.

İsa'nın doğumunu anlamaya çalışırken onun getirdiği mesajı unutmak büyük bir çelişki olur. İnsanlar yüzyıllardır “Nasıl doğdu?” sorusunu tartışırken, İsa'nın açıkça söylediği “Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz Allah'tır” mesajını ikinci plana itebilmektedir.

Kur’an ise bizi tartışmanın merkezini değiştirmeye çağırmaktadır. Yaratılışın teknik ayrıntılarında kesin bilgi sahibi olmadığımız konularda birbirimizle mücadele etmek yerine, yaratılışın bize gösterdiği hakikati anlamalıyız.

Âdem de yaratılmıştır, Nebi İsa da yaratılmıştır, biz de yaratıldık. Aramızdaki zaman farkı, yaratılmış olma gerçeğini değiştirmez. İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi bilgiye ulaşırsa ulaşsın, kendi kendisini yaratmış değildir.

Belki insanın en büyük yanılgısı da budur. Bilgisi arttıkça Rabb’ine daha fazla hayran olması gerekirken, bazen bilgisi arttıkça kendisini yaratılışın sahibi gibi görmeye başlamaktadır. Oysa insan ne kadar araştırırsa araştırsın, ulaştığı her yeni bilgi onu yeni bir bilinmeyenin kapısına götürmektedir.

Nebi İsa ve Âdem kıssası, işte bu noktada insanın karşısında duran büyük bir yaratılış dersidir. Âdem'in nasıl yaratıldığı, İsa'nın dünyaya gelişinin hangi ayrıntılarla gerçekleştiği üzerine düşünmek elbette mümkündür. Fakat Kur’an'ın açıkça bildirmediği ayrıntıları iman konusu haline getirmek doğru değildir.

Bizim görevimiz, Rabb’imizin bildirdiği kadarını kesin bilgi kabul etmek, bunun dışındaki yorumları ise yorum olarak bırakmaktır.

Çünkü Kur’an'a iman etmek, sadece ayetleri okumak değildir. Aynı zamanda ayetin söylemediğini de Allah'a isnat etmemeyi gerektirir.

Nebi İsa'nın yaratılışı Âdem'in yaratılışıyla yan yana getirildiğinde karşımıza çıkan büyük hakikat şudur: Yaratılışın sahibi Allah'tır. İnsan, kendi alışkanlıklarını ölçü kabul ederek Allah'ın kudretine sınır çizemez. Sebepleri yaratan O'dur, sonuçları yaratan O'dur. İnsan bilgisi arttıkça yaratılışın sırlarını daha çok görebilir; fakat hiçbir zaman Rabb’inin ilmini kuşatamaz.

İşte burada her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz Kur’an'ı okurken gerçekten ayetin bize söylediğini mi anlamaya çalışıyoruz, yoksa daha önceden kabul ettiğimiz düşünceleri ayetlere mi söyletiyoruz?

Nebi İsa'nın doğumu konusunda da Âdem'in yaratılışı konusunda da asıl imtihan belki budur. Bilmediğimiz yerde “bilmiyoruz” diyebilmek, yorum yaptığımız yerde bunu kesin hüküm haline getirmemek ve Rabb’imizin açıkça bildirdiği hakikate teslim olmak... Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır. Rabb’imizin bilgisi ise sınırsızdır. Yaratılışın bütün sırlarını çözmek zorunda değiliz. Fakat yaratılmış olduğumuzu unutmamak zorundayız.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜMİN KİŞİ KİMİNLE EVLENMELİ?

MÜMİN KİŞİ KİMİNLE EVLENMELİ?

Evlilik, iki insanın yalnızca aynı evi paylaşması değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler açısından evlilik; hayatı, değerleri, sorumlulukları ve geleceği birlikte taşıma anlamına gelir. Bu nedenle bir müminin kiminle evleneceği sorusu, sadece güzellik, zenginlik, soy, makam veya toplumsal çevre üzerinden cevaplanamaz. Asıl soru şudur: Hayatını Allah’ın rehberliğine göre kurmaya çalışan bir insan, hayatını hangi inanç ve anlayış üzerine kurmuş biriyle evlenmelidir?

Kur’an’a bütünlüğü içinde baktığımızda bunun temel cevabı açıktır: Mümin için en sağlam ve doğal evlilik, başka bir müminle yapılan evliliktir. Çünkü iman yalnızca dil ile söylenen bir söz değil, insanın hayatını Allah’ın rehberliğine göre şekillendirmesidir. Evlilik ise bu hayatın en yakın paylaşım alanlarından biridir.

Kur’an’da iman ile teslimiyet birbirinden kopuk iki kimlik gibi sunulmaz. Bir topluluk, “iman ettik” dediğinde Allah onlara şöyle cevap vermiştir:
“Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz; fakat ‘teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.’”
(Hucurât, 49/14)

Bu ayet bize iman iddiasının tek başına yeterli olmadığını gösterir. İman, insanın içine yerleşen ve hayatına yansıyan bir bağlılıktır. Allah katında dinin İslam olduğu da açıkça bildirilmiştir:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”
(Âl-i İmrân, 3/19)
Dolayısıyla mümin kavramını yalnızca “Allah’ın var olduğuna inanıyorum” şeklinde daraltmak doğru değildir. Mümin, Allah’a güvenen, O’na ortak koşmayan, O’nun rehberliğini kabul eden ve hayatını bu rehberlik doğrultusunda yaşamaya çalışan kişidir. Bu nedenle evlilikte ilk aranması gereken özellik, insanın Rabb’ine karşı konumudur.

Kur’an bu konuda önemli bir sınır da koyar:
“Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle de onlar iman edinceye kadar kadınlarınızı evlendirmeyin. İman eden bir köle, hoşunuza gitse de müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır.”
(Bakara, 2/221)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın evlilik konusunda yalnızca dış görünüşe veya dünyevî ölçülere bakılmasını istememesidir. Müşrik kadın ve erkeklerle evlilik konusunda açık bir sınır getirilmiş, iman eden kişinin değerinin dünyevî ölçülerden üstün olduğu bildirilmiştir. Bunun gerekçesi de çok dikkat çekicidir: “Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise... cennete ve bağışlanmaya çağırır.”

Demek ki eş seçimi, insanın yalnızca bugünkü hayatını değil, hangi yöne doğru yürüdüğünü de ilgilendirmektedir.

Burada karşımıza Ehl-i Kitap konusu çıkar. Çünkü Kur’an, Ehl-i Kitap’ın tamamını aynı özelliklere sahip tek bir topluluk olarak değerlendirmez. Tam tersine çok önemli bir ayrım yapar:
“Ehl-i Kitap’ın hepsi bir değildir. Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secde eden bir topluluk vardır. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar ve hayırlarda yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.”
(Âl-i İmrân, 3/113-114)
Bu ayet, Ehl-i Kitap hakkında yapılacak değerlendirmede son derece önemlidir. Çünkü “Ehl-i Kitap” ifadesi, onların tamamının aynı inanç ve ahlak seviyesinde olduğunu göstermemektedir. Kur’an’ın kendi ifadesiyle “hepsi bir değildir.”

Bir tarafta Allah’a ortak koşan, Allah hakkında yanlış inançlar taşıyan ve tevhidi bozan Ehl-i Kitap vardır. Kur’an bunların bazı inançlarını açıkça eleştirir:
“Andolsun, ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kesinlikle küfre girmiştir.”
(Mâide, 5/17)

“Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kesinlikle küfre girmiştir.”
(Mâide, 5/73)

Diğer tarafta ise Allah’ın ayetlerini okuyan, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran Ehl-i Kitap’tan söz edilmektedir. Dolayısıyla Ehl-i Kitap kavramını kullanarak bütün insanları tek bir inanç kategorisine yerleştirmek Kur’an’ın kendi yaklaşımına aykırıdır.

İşte Mâide suresindeki evlilik hükmünü de bu bütünlük içinde değerlendirmek gerekir:
“Bugün size temiz olanlar helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâldir, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Müminlerden iffetli kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini verdiğiniz, iffetli olmak, zina etmemek ve gizli dost edinmemek şartıyla size helâldir.”
(Mâide, 5/5)
Bu ayet, mümin erkeklere kendilerinden önce kitap verilenler arasındaki iffetli kadınlarla evlenme konusunda özel bir izin vermektedir. Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Ayet “Ehl-i Kitap’ın bütün kadınlarıyla evlenebilirsiniz” dememektedir. İffetli kadınlardan söz etmektedir.

Daha da önemlisi, “iffetli” olmak ile “mümin” olmak aynı şey değildir. İffet, insanın cinsel ahlakıyla ilgili bir niteliktir. İman ise Allah’a güvenmek, O’nu birlemek, O’nun rehberliğini kabul etmek ve bu bağlılığı hayatına taşımaktır. Bir kadının iffetli olması, onun otomatik olarak mümin olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir erkeğin iffetli olması da onun iman sahibi olduğunu göstermez.

Bu nedenle Mâide 5/5'i, “İffetli olan herkesle evlenilebilir” şeklinde genellemek doğru değildir. Ayetin getirdiği özel hüküm, belirli bir çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Kur’an bütünlüğünden hareketle burada Ehl-i Kitap içinde bir ayrım yapmak mümkündür. Şirke bulaşmış, Allah’a ortak koşmuş veya Allah hakkında Kur’an’ın reddettiği inançları benimsemiş olanları, Âl-i İmrân 3/113-114'te anlatılan; geceleri Allah’ın ayetlerini okuyup secde eden, Allah’a ve ahiret gününe iman eden Ehl-i Kitap ile aynı konuma koyamayız.

Bu nedenle Mâide 5/5'teki izni, Ehl-i Kitap’ın tamamına yönelik sınırsız ve koşulsuz bir evlilik izni olarak görmek yerine, Kur’an’ın olumlu niteliklerle tanımladığı Ehl-i Kitap kesimini de dikkate alarak değerlendirmek daha isabetlidir. Bu, ayetin açıkça “yalnızca şu grubu kasteder” demesi değil, Kur’an’ın Ehl-i Kitap hakkında yaptığı ayrımların birlikte değerlendirilmesinden çıkan bir sonuçtur.

Buradan şu temel sonuca ulaşabiliriz: Mümin bir insanın evlilikte öncelikli tercihi mümin bir insan olmalıdır. Çünkü aynı Rabb’e yönelmek, aynı ilahi rehberliği kabul etmek ve hayatı Allah’ın ölçüleriyle anlamlandırmak, evliliğin en güçlü ortak zeminidir.

Bir mümin erkek ile mümin bir kadın arasındaki evlilikte yalnızca duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda ortak bir yöneliş vardır. İkisi de hayatın merkezine Allah’ı koymaya, Allah’ın kitabını rehber edinmeye, doğru ile yanlışı O’nun ölçüleriyle ayırt etmeye çalışır. Böyle bir evlilikte eşler birbirlerinin Rabb’e yönelişini destekleyebilir.

Kur’an eşleri birbirleri için birer “elbise” olarak tanımlar:
“Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.”
(Bakara, 2/187)

Bu benzetme evliliğin derinliğini göstermektedir. Elbise insanı örter, korur ve ona yakın olur. Eşler de birbirlerinin hayatında böylesine yakın ve koruyucu bir konumdadır. Böyle bir yakınlığın inanç ve hayat anlayışındaki uyumla güçlenmesi son derece önemlidir.

Ancak burada bir başka ayrımı da dürüstçe yapmak gerekir. Kur’an, Bakara 2/221'de müşriklerle evliliği açıkça yasaklamıştır. Mâide 5/5 ise mümin erkeklere Ehl-i Kitap’tan iffetli kadınlarla evlenme konusunda özel bir izin vermiştir. Bu nedenle “Mümin olmayan herkesle evlenmek kesinlikle haramdır” şeklindeki genelleme, ayetlerin ortaya koyduğu ayrımları yok sayabilir. Kur’an’ın açıkça yasakladığı kategori ile özel olarak hüküm getirdiği kategori birbirinden ayrılmalıdır.

Özellikle mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evlenmesi konusunda Mâide 5/5'te mümin erkeklere verilen iznin aynısı bulunmamaktadır. Ayet, açık biçimde mümin erkeklerin kendilerinden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlarla evlenmesine izin vermektedir. Bu ayetten hareketle mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evlenmesinin caiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat aynı konuda Kur’an’da açık bir yasak bulunmadığı halde, sırf ayette izin verilmemiş olmasını “Allah kesinlikle haram kılmıştır” şeklinde sunmak da Allah’ın kitabında olmayan bir hükmü Allah’a isnat etmek olur.

Burada ölçümüz nettir: Allah’ın yasakladığını yasak, izin verdiğini izin, açıkça hükme bağlamadığını ise Allah’ın adına hükme dönüştürmemek.

Bütün bunların sonunda “Mümin kişi kiminle evlenmeli?” sorusunun cevabı daha anlaşılır hale gelir. Kur’an’ın genel yönlendirmesi, müminin hayat arkadaşını seçerken imanını, tevhidini, ahlakını ve iffetini esas almasıdır. Bunun en sağlam karşılığı da müminin müminle evlenmesidir.

Çünkü evlilik sadece iki bedenin değil, iki hayatın birleşmesidir. İnsan, en yakınındaki kişinin inancından, değerlerinden, dünya görüşünden ve hayata bakışından ister istemez etkilenir. Çocukların yetişmesi, aile içindeki değerlerin oluşması ve hayatın zorluklarının birlikte karşılanması da bu ortak zeminden etkilenir.

Bu nedenle bir mümin için “Güzel mi?”, “Zengin mi?”, “Soyu sopu nasıl?”, “Toplumdaki yeri ne?” sorularından önce sorulması gereken soru şudur: “Bu insan Rabb’ine karşı nasıl bir konumdadır?”

Mümin kişi, kendisi için Allah’ı hayatının merkezine koymuşsa, eşini de bu ortak zeminde aramalıdır. Çünkü aynı Rabb’e yönelen iki insanın evliliği, yalnızca dünya hayatının değil, iman yolculuğunun da ortaklığıdır.

Sonuç olarak Kur’an bize evlilik konusunda tek bir kelimeyle bütün ayrıntıları açıklamasa da temel ölçüleri açıkça vermektedir. Müşriklerle evlilik konusunda sınır vardır. Ehl-i Kitap içinde herkesin aynı olmadığı bildirilmiştir. Mâide 5/5'te mümin erkeklere Ehl-i Kitap’tan iffetli kadınlarla ilgili özel bir izin verilmiştir. Bu izin, iffet ile imanı birbirine eşitlemez ve Ehl-i Kitap’ın tamamını aynı kategoriye koymayı gerektirmez. Mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evliliği konusunda ise bu ayetten bir izin çıkarılamaz; açık bir yasak da bulunmadığı için Allah’ın söylemediğini Allah adına söylememek gerekir.

Bütün bu ölçülerin merkezinde ise şu gerçek vardır: Mümin, hayatını Allah’ın rehberliğine göre yaşayan ve Rabb’ine teslim olan kişidir. Böyle bir insan için en uygun hayat arkadaşı da aynı iman ve teslimiyet yolunda yürüyen başka bir mümindir.

Mümin müminle evlenebilir; hatta Kur’an’ın ortaya koyduğu iman merkezli hayat anlayışı açısından, evlilikte en sağlam ortak zemin budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN BÜTÜNLÜĞÜNDE KURBAN VE BAYRAM KAVRAMI

 KUR'AN BÜTÜNLÜĞÜNDE KURBAN VE BAYRAM KAVRAMI

Geleneksel olarak her yıl büyük bir coşkuyla kutladığımız, akrabaları ziyaret edip kurbanlar kestiğimiz o dönemi düşünelim. Zihnimizdeki tüm kültürel kodları, çocukluğumuzdan beri bize anlatılan rivayetleri bir an için kenara bırakıp sadece elimizdeki rehbere, yani Kur'an'a odaklansak karşımıza nasıl bir tablo çıkar? Acaba Kur'an, bugün anladığımız ve uyguladığımız şekliyle bir "Kurban Bayramı" kurumu inşa ediyor mu, yoksa kurban ibadetini çok daha farklı bir bütünlük içinde mi ele alıyor?

Şöyle bir zihin jimnastiği yapalım: Kur'an metnini baştan sona okuduğumuzda, içinde "Ramazan Bayramı" veya "Kurban Bayramı" gibi fıkhi ve kurumsal bayram isimlerinin açıkça zikredilmediğini fark ederiz. Kur'an'da bayram anlamına gelen "ıyd" kelimesi sadece bir yerde, o da Nebi İsa'nın gökten bir sofra indirilmesi talebiyle ilgili olarak, "bizim için bir bayram ve bir delil olsun" anlamında geçmektedir. Peki, o halde bugün milyonlarca Müslümanın hayatının merkezinde yer alan bu ibadetin aslı ve Kur'an'daki yeri tam olarak nedir?

Kurban Kelimesinin Gerçek Anlamı: Yakınlaşmak
Zihnimizdeki kalıpları yıkıp Kur'an kelimelerinin köklerine indiğimizde, "kurban" kavramının sınırlarının sadece hayvan kesmekle daraltılamayacağını çok net görürüz. Arapça kökeni itibarıyla kurban, "yaklaşmak, yakın olmak, yakınlaşmaya vesile olan şey" demektir. Dolayısıyla Kur'an bütünlüğünde kurban; insanın Yaratıcısına yakınlaşmak, O'nun rızasını kazanmak ve O'na olan bağını güçlendirmek için feda ettiği, sunduğu her türlü salih amelin, değerin ve adanmışlığın genel adıdır.
“Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) 'Andolsun seni öldüreceğim' demişti. O da: 'Allah, ancak muttakilerden kabul eder' demişti.”
(Maide, 5/27)

Bu ayeti dikkatle incelediğimizde, Nebi Adem'in çocuklarının sunduğu kurbanların mahiyeti hakkında Kur'an bize hayvan kestiklerine dair bir detay vermez. Burada sunulan şey bir tarım ürünü de olabilir, emek de olabilir, başka bir değer de olabilir. Kur'an'ın odaklandığı yer sunulan nesnenin türü değil, o sunumu yaparken kalpte taşınan niyet, yani yine takvadır. Dolayısıyla insan sadece malından veya hayvanından değil; zamanından, emeğinden, sevdiklerinden ve hatta yeri geldiğinde kendi nefsinden fedakarlık ederek Allah'a yaklaşır.

Kurbanın Tarihsel Kökleri ve Adanmışlık
Kur'an bize kurban pratiklerinin çok eski toplumlardan beri var olduğunu anlatır. Ancak bu pratiklerin temel amacı, hayvanların kanını akıtmaktan ziyade, insanın yaratıcısına karşı gösterdiği teslimiyet ve takva bilincidir. Bu bilincin en berrak örneğini Nebi İbrahim ve oğlunun kıssasında görürüz. Babasının gördüğü bir rüya üzerine gösterdikleri o muazzam teslimiyet, Kur'an'da bize bir zirve noktası olarak sunulur.

“Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, biz ona: 'Ey İbrahim!' diye seslendik. 'Sen rüyayı gerçekleştirdin. Şüphesiz biz, güzel davrananları böyle ödüllendiririz.' Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanlığı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 37/103-107)
Dikkat ettin mi, buradaki temel vurgu bir bayram kutlaması yapmak değil, sadakat ve teslimiyet testini geçmektir. Allah, İbrahim elçinin bu samimi yönelişini karşılıksız bırakmamış ve ona bir kurbanlık fidye vererek bu sembolü insanlık tarihine köklü bir ibadet bilinci olarak miras bırakmıştır.

Hac İbadeti ve Kurbanın Ayrılmaz Bağı
Kur'an bütünlüğünde hayvanların kurban edilmesi ibadetinin en yoğun şekilde işlendiği, kurallara bağlandığı yer Hac sürecidir. Hac ayları belirlidir ve bu süreçte Allah'ın adı anılarak kurbanlar kesilir. Kur'an, kesilen bu kurbanların toplumsal ve ekonomik boyutuna çok büyük bir vurgu yapar.
“Kendilerine ait bir takım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belirlenmiş günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık onlarden yiyin ve eli darda olan yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)

Bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Allah bize kurbanın amacını açıklarken neye odaklanmamızı istiyor? Belirlenmiş günlerde O'nun adını anmaya, o rızıktan kendimiz yemeye ve en önemlisi, ihtiyacı olan yoksulları doyurmaya. Buradan anlıyoruz ki kurban, bireysel bir dindarlık gösterisi olmanın çok ötesinde, toplumun alt kesimleriyle bağ kurmayı sağlayan dinamik bir sosyal adalet mekanizmasıdır.

Etler ve Kanlar Kime Ulaşır?
Peki, kurban kesilirken zihnimizden ne geçmeli? Geleneksel olarak bazen işin şekilsel boyutuna, hayvanın büyüklüğüne veya etin paylaşım oranlarına o kadar çok odaklanıyoruz ki, ibadetin özünü kaçırabiliyoruz. Kur'an bu tehlikeye karşı bizi çok net ve sarsıcı bir uyarıyla baş başa bırakır.
“Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz için onları böylece sizin hizmetinize verdi. Güzel davrananları müjdele.”
(Hac, 22/37)

Bu ayet, ibadetin kalbini ortaya koyuyor. Yaratıcının bizim keseceğimiz hayvanın etine de kanına da ihtiyacı yoktur. O'na ulaşacak tek şey, bizim kalbimizdeki o derin sorumluluk bilinci, yani takvadır. Eğer kurban keserken içimizde bu takva bilinci yoksa, yaptığımız eylem sadece ekonomik bir faaliyetten ibaret kalacaktır.

Kevser Suresi ve Yalnızca Allah'a Yönelmek
Kurban ibadetini anlarken karşımıza çıkan bir diğer önemli durak da Kevser Suresi'dir. Mekke'nin o daraltıcı, baskıcı ortamında, Resul'ün soyunun kesik olduğunu iddia eden müşriklere karşı bir teselli ve duruş manifestosu olarak inen bu sure, ibadetin yönünün kime olması gerektiğini ilan eder.
“Rabbin için salât (ibadet) et ve kurban kes!”
(Kevser, 108/2)

Ayet bize çok net bir rota çiziyor: Ne yapacaksan, hangi ibadeti yerine getireceksen sadece ve sadece "Rabbin için" yap. Müşriklerin kendi sahte ilahları, putları veya dünyevi menfaatleri için kurban kestikleri, gösteriş yaptıkları bir dünyada; müminlerin ibadetlerini, namazlarını ve kurbanlarını yalnızca tek olan Allah'a has kılmaları istenir.

Hayatın Kendisini Kurban Kılmak
Kur'an mantığında, bir müminin hayatını bütünüyle Allah'a adama bilinci, kurban kavramının zirve noktasıdır. Hiç fark ettin mi, Kur'an insanın tüm yaşam serüvenini aslında bir yakınlaşma çabası olarak görür.
“De ki: "Şüphesiz ki benim salâtım (desteğim), ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir.”
(En'am, 6/162)

Bu ayette geçen "nüsük" kelimesi, hem kurbanlık hayvanları hem de Allah'a yakınlaşmak için yapılan tüm kulluk ritüellerini kapsar. Gördüğün gibi Kur'an, insanın salatından ölümüne kadar olan tüm sürecini tek bir amaca bağlar: Allah'a yakınlaşmak. Düşün... Bir yetimin başını okşamak, hak yolda bir zorluğa göğüs germek, adaleti ayakta tutmak için menfaatlerinden vazgeçmek de aslında insanı Allah'a yaklaştıran birer kurban değil midir? Hayvan kurbanı, bu büyük ve geniş adanmışlık bilincinin sadece sembolik ve sosyal bir boyutudur.

Sonuç Yerine: Bayram Nerede Başlar?
Tüm bu ayetleri uç uca ekleyip büyük resme baktığımızda ne görüyoruz? Kur'an bize belirli isimlerle sınırlandırılmış statik bir tatil veya eğlence bayramı tarifi yapmıyor. Aksine, müminlerin bir araya geldiği, yardımlaştığı, Allah'ın adını yücelttiği ve yoksulların doyurulduğu o paylaşım anlarını bizzat coşkuya ve bir tür "süreç bayramına" dönüştürüyor.

Kurban, bizi Nebi İbrahim'in teslimiyetine, Nebi Muhammed'in dik duruşuna ve Hac ibadetinin o muazzam eşitlik iklimine bağlayan kopmaz bir köprüdür. Eğer bizler de kurban dönemlerini sadece bir et tüketimi veya tatil fırsatı olarak görmekten sıyrılıp, ayetlerin satır aralarında gizlenen o takva ve sosyal adalet bilincini hayatımıza taşıyabilirsek, işte o zaman Kur'an'ın hedeflediği gerçek bayramı yaşamış oluruz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayarak öldürme, yani recm cezası canlanıyor. Özellikle geleneksel din anlayışında recm, evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde uygulanması gereken dinî bir hüküm gibi anlatılıyor. Oysa burada çok daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Bir hükmün dinî hüküm olabilmesi için kaynağı nedir? Toplumların yüzyıllar boyunca oluşturduğu uygulamalar mı, sonraki dönemlerde kaleme alınmış rivayet kitapları mı, mezheplerin yorumları mı, yoksa Allah’ın indirdiği vahiy mi?

Benim için bu sorunun cevabı açıktır: Din adına bir hüküm ortaya konulacaksa onun ölçüsü Kur’an olmalıdır. Çünkü hüküm koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu Kur’an açıkça bildirir. İnsanların zaman içerisinde oluşturduğu gelenekler, uygulamalar ve yorumlar ise vahyin yerine geçirilemez. Bir uygulamanın geçmişte yapılmış olması, onun Allah tarafından emredildiği anlamına gelmez.

Kur’an’a baktığımızda zina konusunda karşımıza çıkan temel hüküm son derece açıktır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına tanık olsun.”
(Nûr, 24/2)
Bu ayette ilk dikkat çeken nokta, zina eden kadın ile zina eden erkek arasında herhangi bir ceza farklılığı yapılmamasıdır. Ayet her ikisini de aynı hüküm içerisinde ele almaktadır. İkinci ve daha önemli nokta ise cezanın açıkça belirtilmiş olmasıdır: yüz değnek.

Burada recm yoktur. Taşlayarak öldürme yoktur. Ayette zina eden evli kişi için ayrı, bekâr kişi için ayrı bir ceza da belirtilmemiştir. Kur’an’ın bu açık hükmünü esas aldığımızda, elimizde bulunan ölçü yüz değnektir.

Cezanın müminlerden bir topluluğun huzurunda uygulanmasının istenmesi de ayrıca önemlidir. Bu, cezanın kişilerin kendi başlarına uygulayacağı bir intikam yöntemi olmadığını gösterir. Burada hukuk, delil, yetki ve toplumsal sorumluluk söz konusudur. Hiç kimse kendi kanaatine dayanarak bir başkasını cezalandırma hakkına sahip değildir.

Fakat Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca cezanın miktarından ibaret değildir. Kur’an bir taraftan zina fiiline karşı yaptırım belirlerken diğer taraftan insanların birbirlerini kolayca zina ile suçlamalarının da önünü kapatmaktadır. Çünkü bir insanı zina ile suçlamak son derece ağır bir ithamdır. Böyle bir suçlamanın delilsiz ve keyfî biçimde yapılması, toplumda zina fiilinden daha büyük yaralar açabilecek iftiralara yol açabilir.

Bu nedenle Kur’an, özellikle iffetli insanlara yönelik zina isnadında dört şahit getirilmesini şart koşmaktadır:

“İffetli kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.”
(Nûr, 24/4)

Burada çok önemli bir denge kurulmaktadır. Bir tarafta zina fiiline karşı açık bir yaptırım vardır; diğer tarafta ise insanların birbirlerini delilsiz biçimde zina ile suçlamalarının önü kesilmektedir. Yani Kur’an yalnızca “Suçun cezası nedir?” sorusuna cevap vermemekte, aynı zamanda “Bir insan nasıl suçlanabilir?” sorusuna da cevap vermektedir.

Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo açıktır: Zina cezası şüphe, dedikodu, kanaat veya kişisel düşmanlık üzerinden uygulanabilecek bir ceza değildir. Ortada ağır bir suçlama vardır ve bu suçlamanın hukuki bir zemine dayanması gerekir. Kur’an’ın dört şahit şartı, insanların namus ve itibarlarının gelişigüzel suçlamalarla yok edilmesini önleyen güçlü bir güvence niteliğindedir.

Nisâ Suresi’nde yer alan iki ayet de zina konusu değerlendirilirken ayrıca dikkate alınmalıdır:
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onların canlarını alıncaya veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun.”
(Nisâ, 4/15)

“İçinizden bu işi yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve kendilerini düzeltirlerse artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/16)

Bu ayetlerde geçen “fuhuş” ifadesinin kapsamı ve ayetlerin tarihsel bağlamı ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple Nisâ 4/15-16’yı doğrudan Nûr 24/2’deki yüz değnek hükmünün aynısı olarak göstermek doğru olmaz. Ancak ayetlerde dikkat çekici bir başka husus vardır: Dört şahit, yanlışın düzeltilmesi, tövbe ve ıslah.

Bu da bize Kur’an’ın insanı yalnızca cezalandırılacak bir varlık olarak görmediğini göstermektedir. Yanlış yapan insanın kendisini düzeltmesi, Rabb’ine yönelmesi ve tövbe etmesi için kapı açık bırakılmıştır. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tövbe hakkının bulunması ile dünyadaki hukuki cezanın uygulanıp uygulanmaması aynı konu değildir. Tövbe, insanın Rabb’i ile ilişkisi bakımından ayrı; toplum düzeni içerisinde uygulanacak hukuki yaptırım ise ayrı bir meseledir.

Üstelik tövbe hakkı belirli kişilere mahsus değildir. Kur’an bütün insanlara tövbe kapısının açık olduğunu bildirir:
“Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Furkan, 25/70)

Yine Rabb’imiz şöyle buyurur:
“De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)
Dolayısıyla zina etmiş bir insan için de tövbe ve ıslah kapısı açıktır. Günah işlemiş olmak, insanın Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesini gerektirmez. Ancak bu durum, dünyadaki hukuki düzen ile ahiretteki bağışlanma meselesinin birbirine karıştırılmasını da gerektirmez.

Buradan recm meselesine geçebiliriz. Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık Nûr Suresi’nin ikinci ayetinde zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurulması açıkça belirtilmektedir. Öyleyse Kur’an’da bulunmayan recm cezasını Kur’an’ın hükmü olarak nasıl kabul edebiliriz?

Bu sorunun cevabı, dinî hüküm konusunda hangi kaynağı esas aldığımızla doğrudan ilgilidir. Eğer Allah’ın kitabını temel ölçü kabul ediyorsak, Kur’an’da bulunmayan bir cezayı Allah’ın emriymiş gibi sunamayız. Tarihte bir uygulamanın yapılmış olması, o uygulamanın mutlaka vahiy kaynaklı olduğunu kanıtlamaz.

Burada özellikle “evli-bekâr ayrımı” üzerinde de durmak gerekir. Geleneksel hukuk anlayışında zina eden evli kişi ile bekâr kişi arasında farklı cezalar bulunduğu kabul edilir ve evli kişi için recm savunulur. Fakat Nûr 24/2’de böyle bir ayrım yapılmamıştır. Ayet zina eden kadın ve zina eden erkek için ortak bir hüküm ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık hükmünü esas aldığımızda, evlilik statüsünün Nûr 24/2’de ayrıca bir ceza sebebi olarak gösterildiğini söylemek mümkün değildir. Ayetin söylediği açıktır: Zina eden kadın ve zina eden erkek için yüz değnek.

Cariyeler konusunda ise Kur’an’ın ayrıca bir düzenleme yaptığını görüyoruz:
“Sizden kim, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, ellerinizin altında bulunan mümin genç kızlarınızdan alsın... Evlendikleri zaman bir fuhuş yaparlarsa, hür kadınlara verilen cezanın yarısı onların üzerinedir.”
(Nisâ, 4/25)
Bu ayet, dönemin toplumsal yapısı içerisindeki farklı statülere ilişkin özel bir düzenleme ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetin “hür kadınlara verilen cezanın yarısı” ifadesini kullanmasıdır. Nûr 24/2’de zina için yüz değnek bulunduğuna göre, Nisâ 4/25’teki yarım ceza üzerinden elli değnek sonucuna ulaşılabilir.

Bu nokta recm iddiası açısından da dikkat çekicidir. Eğer hür kadın için zina cezasının taşlanarak öldürülme olduğu ileri sürülürse, bunun yarısının nasıl uygulanacağı açıklanmak zorunda kalır. Buna karşılık Nûr 24/2’deki yüz değnek esas alındığında, yarısı elli değnektir ve Nisâ 4/25’teki “yarısı” ifadesiyle doğrudan anlamlı bir bağlantı kurulabilir.

Kur’an’da ayrıca Nebi Muhammed’in hanımları hakkında özel bir hüküm bulunmaktadır:
“Ey Nebi’nin hanımları! Sizden kim açık bir fuhuş yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”
(Ahzâb, 33/30)
Bu ayet de zina cezası tartışmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Nûr 24/2’de zina eden kadın ve erkek için genel ceza yüz değnek olarak açıklandığına göre, Ahzâb 33/30’da Nebi’nin hanımları için belirtilen “azabın iki katına çıkarılması” hükmü, bu genel ceza üzerinden değerlendirildiğinde iki yüz değnek sonucunu ortaya koymaktadır.

Yani genel hüküm yüz değnektir; Nebi’nin hanımları için ise özel hüküm iki katıdır. Bu durumda iki katı yüz değnek, iki yüz değnektir. Ayet rakam olarak “iki yüz değnek” dememekte, “azabı iki katına çıkarılır” demektedir. İki yüz sonucuna, genel hüküm olan yüz değneğin iki katı alınarak ulaşılmaktadır.

Aynı ayet grubunun devamında Rabb’imiz Nebi’nin hanımlarının iyi davranışları için de farklı bir karşılık bulunduğunu bildirir:
“Sizden kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder ve salih amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Onun için güzel bir rızık hazırlamışızdır.”
(Ahzâb, 33/31)
Burada da dikkat çekici bir denge vardır. Olumsuz davranış için iki kat ceza, iyi davranış için iki kat mükâfat söz konusudur. Bu, Nebi’nin hanımlarına yüklenen sorumluluğun diğer insanlardan farklı olduğunu göstermektedir.

Ancak burada da tövbe meselesini gözden kaçırmamak gerekir. Nebi’nin hanımları için özel sorumluluk bulunması, diğer insanların tövbe hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. Kur’an’ın tövbe çağrısı bütün insanları kapsar. Bir insanın günah işlemesiyle Rabb’ine dönme imkânı ortadan kalkmaz. Tövbe, iman ve ıslah bütün insanlar için açıktır.

Zina konusunda bir başka önemli nokta da şahitlik meselesidir. Nûr 24/4, zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenler hakkında açık bir yaptırım belirlemektedir. Bu hüküm, Kur’an’ın insan onurunu ve toplumdaki adaleti korumaya verdiği önemi gösterir.

Bir toplum düşünelim: İnsanlar birbirleri hakkında hiçbir delile dayanmadan “zina yaptı” demeye başlasın. Böyle bir toplumda yalnızca zina problemi ortaya çıkmaz; iftira, düşmanlık, ailelerin dağılması, insanların itibarlarının yok edilmesi ve toplumsal güvensizlik de yayılır. İşte Kur’an, dört şahit şartıyla bu kapıyı son derece daraltmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın zina konusundaki sistemi yalnızca “yüz değnek” cümlesinden ibaret değildir. Suç vardır, fakat suç isnadının da şartları vardır. Şahitlik vardır, fakat şahitliğin de sorumluluğu vardır. Ceza vardır, fakat iftiranın da cezası vardır. Yanlış yapan insan vardır, fakat tövbe ve ıslah imkânı da vardır.

Günümüz açısından burada başka bir mesele daha ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle kamera görüntüleri, dijital kayıtlar, yazışmalar ve çeşitli belgeler delil olarak kullanılabilmektedir. Ancak bunların Kur’an’daki dört şahit şartının doğrudan yerine geçtiğini söylemek ayrı bir hukuk tartışmasıdır. Kur’an’ın açık biçimde ortaya koyduğu şey, zina isnadının gelişigüzel yapılmaması ve insanların delilsiz suçlanmamasıdır. Bu nedenle modern hukuk sistemleriyle Kur’an hükümlerini birbirinin aynısı kabul etmek yerine, her iki sistemdeki delil, adalet ve suç isnadı ilkelerini kendi bağlamları içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Bir başka yanlış da “Nebi döneminde recm vardı, daha sonra Kur’an bunu kaldırdı” şeklindeki anlatımdır. Bu yaklaşım Kur’an’dan değil, daha sonraki rivayet ve tarih anlatılarından hareket eder. Kur’an merkezli düşündüğümüzde ise temel soru çok daha açıktır: Allah’ın kitabında zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesi emrediliyor mu?

Cevap açıktır: Hayır. Kur’an’da recm cezasını emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık zina konusunda açık bir hüküm bulunmaktadır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)

Dolayısıyla “Önceden vardı, sonra kaldırıldı” şeklindeki bir açıklamayla Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına mal etmek mümkün değildir. Böyle bir iddia ortaya atılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delille ortaya konulması gerekir. Kur’an ise zina konusunda yüz değnek hükmünü bildirmiş, recm konusunda herhangi bir hüküm bildirmemiştir.

Tarih boyunca bazı toplumlarda taşlama uygulanmış olabilir. Bazı yöneticiler böyle bir ceza vermiş olabilir. Bazı hukukçular bunu kendi hukuk anlayışları içerisinde savunmuş olabilir. Ancak tarihî bir uygulamanın varlığı, onun vahiy kaynaklı olduğunu göstermez.

Nitekim Kur’an, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini ister:
“Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak Kitabı hak ile indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet...”
(Mâide, 5/48)
Buradaki ölçü son derece açıktır: Allah’ın indirdiği ile hükmetmek. Öyleyse geçmiş toplumların uygulamalarını, sonraki dönemlerin hukuk anlayışlarını veya din adına oluşturulmuş gelenekleri doğrudan Kur’an’ın hükmü sayamayız. Bir uygulamanın yüzlerce yıl devam etmiş olması, onu Allah’ın hükmü hâline getirmez.

Bugün bazı toplumlarda zina ettiği ileri sürülen insanların taşlanarak öldürülmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir insanın hayatını sona erdiren böylesine ağır bir cezanın Allah’ın hükmü olarak sunulabilmesi için Allah’ın kitabında açık bir dayanağının bulunması gerekir. Oysa Kur’an’da zina için recm hükmü bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde insanların birbirlerini keyfî biçimde suçlamalarına izin verilmemektedir. Dört şahit şartı, zina isnadını son derece ağır bir delil sorumluluğuna bağlamaktadır. Bu nedenle bir grubun, cemaatin, aşiretin veya herhangi bir kişinin kendi anlayışına göre zina cezası uygulaması Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın getirdiği hüküm, insanların adalet yetkisini kendi ellerine alması değildir. Bir ceza hükmünden söz ediyorsak bunun hukuk düzeni içerisinde, yetkili merciler tarafından ve delil esasına göre değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey adalet değil, kişisel veya toplumsal şiddet olur.

Kur’an’ın zina konusundaki temel tablosunu artık açık biçimde görebiliriz. Zina yasaklanmış ve ciddi bir ahlaki sorun olarak ele alınmıştır. Zina için açıkça yüz değnek hükmü getirilmiştir. Nûr 24/2’de kadın ve erkek arasında ceza farklılığı yapılmamıştır. Zina suçlamasının delilsiz yapılmasına izin verilmemiş, dört şahit şartı getirilmiştir. İftira edenler için ayrıca yaptırım öngörülmüştür. Tövbe ve ıslah kapısı açık tutulmuştur. Cariyeler için özel bir düzenleme yapılmış ve hür kadınlara verilen cezanın yarısından söz edilmiştir. Nebi’nin hanımları için ise özel sorumluluk ve iki kat ceza hükmü getirilmiştir. Buna karşılık Kur’an’da recm cezasına yer verilmemiştir.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca “ceza” üzerinden okunamaz. Burada aynı zamanda adalet, delil, şahitlik, iftiranın önlenmesi, toplumsal düzen, sorumluluk, tövbe ve ıslah gibi ilkeler birlikte bulunmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın açık hükmünü bırakıp tarih boyunca bazı toplumlarda uygulanmış cezaları dinin değişmez hükmü hâline getirmek doğru değildir.

Bir Müslüman için asıl soru “Geçmişte kim ne yaptı?” değil, “Allah bu konuda ne buyurdu?” sorusudur.

Geçmişte bir hükümdar recm uygulamış olabilir. Bir toplum taşlamayı gelenek hâline getirmiş olabilir. Bir hukukçu bunu kendi hukuk anlayışının hükmü olarak kabul etmiş olabilir. Bir kitapta bu uygulamaya ilişkin rivayetler bulunabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran temel ölçü Kur’an’dır.

Kur’an’da zina için yüz değnek hükmü vardır.

Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Kur’an’da insanların delilsiz biçimde zina ile suçlanmasına izin yoktur. Kur’an’da iftiraya karşı açık yaptırım vardır. Kur’an’da tövbe ve ıslah kapısı vardır. Kur’an’da ayrıca farklı toplumsal statüler ve özel sorumluluklar için farklı düzenlemeler de bulunmaktadır.

Öyleyse mesele aslında düşündüğümüzden daha açıktır. Sorun çoğu zaman Kur’an’ın ne söylediğini anlamakta değil, Kur’an’ın söylediğiyle tarih boyunca oluşturulmuş dinî anlayışları birbirinden ayırabilmektedir.

Allah’ın hükmü ile insanların hükmünü birbirine karıştırdığımız zaman, insanların tarih boyunca yaptığı uygulamaları Allah’ın dini zannetmeye başlarız. Recm meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Din adına bir hüküm ortaya koyacaksak, önce kaynağına bakmalıyız: Bu hüküm Kur’an’da var mı? Allah böyle bir hüküm bildirmiş mi? Yoksa bu hüküm daha sonra insanlar tarafından mı oluşturulmuş?

Benim için ölçü bellidir: Allah’ın kitabında açıkça bulunan hüküm alınır; bulunmayan bir hüküm Allah’a isnat edilmez.

Zina konusunda Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü de budur. Ceza vardır; fakat cezanın yanında delil vardır. Şahitlik vardır. İftiraya karşı koruma vardır. Tövbe ve ıslah vardır. Kadın ve erkek için açık bir ortak hüküm vardır. Özel durumlar için ayrıca düzenlemeler vardır. Fakat recm yoktur.

Sonuç olarak Kur’an’a göre zina konusunda yapılması gereken, geçmiş toplumların uygulamalarını sorgulamadan tekrar etmek değil, Allah’ın indirdiği ölçüyü esas almaktır. Taşlayarak öldürme gibi ağır bir cezayı Kur’an’da bulunmadığı hâlde Allah’ın hükmü olarak sunmak, vahyin açık ölçüsünü başka kaynakların önüne geçirmek anlamına gelir.

Din söz konusu olduğunda en önemli soruyu en başta sormak zorundayız: “Bu hüküm nereden geliyor?” Eğer cevap Allah’ın kitabıysa üzerinde düşünür, anlamaya çalışır ve ona göre hareket ederiz. Eğer cevap insanların tarih boyunca oluşturduğu uygulamalar, yorumlar ve rivayetlerse, onları Allah’ın hükmüyle aynı seviyeye koyamayız.

Çünkü dinin sahibi insanoğlu değil, Allah’tır. Hüküm koyma yetkisi de O’na aittir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

Kur’an’ı Türkçe okuyan insanın imanının sarsılacağı, hatta meal okumanın insanı yanlış yollara götüreceği şeklinde bazı sözler söyleniyor. “Meal okumayın”, “Kur’an’ı herkes anlayamaz”, “Meal okuyan kafir olur” gibi ifadelerle insanların Kur’an’ın anlamından uzak tutulduğu görülüyor. Peki gerçekten Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını sarsar mı? Bu sorunun cevabını insanların sözlerinde değil, Allah’ın kitabında aramak gerekir.

Allah, ayetlerinin mümin üzerindeki etkisini açıkça bildiriyor:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O’nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanlarını artırır ve yalnızca Rabb’lerine güvenirler.”
(Enfâl, 8/2)

Bu ayet, Kur’an’ın okunmasının iman üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın ayetleri müminin imanını azaltan veya sarsan bir unsur olarak değil, imanını artıran bir unsur olarak tanımlanıyor. Öyleyse Kur’an’ı anlayarak okuyan bir insanın imanının sarsılacağını söylemek, Kur’an’ın kendi ifadesiyle çelişmektedir.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ı okuyan insanın imanı değil, bazı inançları sarsılabilir. İnsan yıllarca doğru zannettiği bazı bilgilerin Kur’an’da bulunmadığını gördüğünde şaşırabilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaların Allah’ın kitabındaki karşılığını bulamayabilir. Daha önce kutsal kabul ettiği bazı sözlerin Kur’an’ın ölçüleriyle uyuşmadığını fark edebilir. İşte böyle bir durumda sarsılan şey iman değil, yanlış veya temelsiz kabullerdir.

Kur’an insanı böyle bir sorgulamadan uzaklaştırmaz; tam tersine düşünmeye çağırır:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)

Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamadan yalnızca seslendirmek, Kur’an’ın mesajını kavramanın yerine geçmez. Kur’an’ın insan hayatına rehber olabilmesi için insanın onun ne söylediğini anlaması gerekir.

Allah, Kur’an’ı anlayabilmemiz için indirdiğini de açıkça bildiriyor:

“Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Zuhruf, 43/3)

Burada Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması ile herkesin Arapça bilmek zorunda olması birbirine karıştırılmamalıdır. Kur’an Arapça indirilmiştir; fakat bütün insanlığa gönderilmiştir. Arapça bilen insan onu Arapça okuyup anlayabilir. Arapça bilmeyen insan ise kendi dilindeki çevirilerden yararlanarak Allah’ın mesajını anlamaya çalışır.

Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumların anlayabileceği dille gönderilmiştir:

“Biz her elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin diliyle gönderdik.”
(İbrâhîm, 14/4)

Buradaki temel amaç mesajın anlaşılmasıdır. İnsanların anlayamadıkları bir dille karşı karşıya bırakılması değil, Allah’ın mesajının açıkça kavranmasıdır. Bu nedenle Türkçe konuşan bir insanın Kur’an’ın Türkçe mealini okuması, Kur’an’dan uzaklaşmak değil, onun mesajına ulaşma çabasıdır.

Ancak meal ile Kur’an’ın kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Meal, Kur’an’ın başka bir dile aktarılmasıdır ve hiçbir meal Allah’ın kelamının kendisi değildir. Çeviri yapan insan, kelimelere kendi anlayışı doğrultusunda karşılık verebilir. Bu nedenle tek bir meali mutlak doğru kabul etmek yerine farklı mealleri karşılaştırmak, kelimelerin Kur’an’daki diğer kullanımlarını araştırmak ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmek gerekir.

Allah Kur’an’ı öğüt alınabilen bir kitap olarak tanıtır:

“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)

Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak yasaklanacak bir davranış değil, teşvik edilmesi gereken bir çabadır. Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışan insanın bazı düşüncelerinin değişmesi de bir eksiklik değildir. Eğer o düşünceler Kur’an’ın ölçüsüne uymuyorsa değişmesi zaten gerekir.

Asıl tehlike Kur’an’ı okumak değildir. Asıl tehlike, Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmak ve insanların din adına söylediklerini Allah’ın kitabının önüne geçirmektir. Çünkü insan Kur’an’ı okumadığında, kendisine anlatılan dini sorgulama imkânını da kaybedebilir. Oysa Allah, insanların kendisine ulaşmasını başkalarının dinî otoritesine mahkûm etmemiştir.

Kur’an, ataların ve geçmişten devralınan anlayışların sorgulanmadan kabul edilmesini eleştirir:

“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları hiçbir şeyi akletmemiş ve doğru yolu bulamamış idiyseler?
(Bakara, 2/170)

Bu nedenle insan, “Bana böyle öğretildi” demekle yetinmemeli; “Allah’ın kitabı bu konuda ne söylüyor?” diye sormalıdır.

Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını yıkmaz. Aksine insanın imanını Allah’ın kitabıyla sınamasına imkân verir. Eğer okuduğumuzda bazı düşüncelerimiz sarsılıyorsa, bundan korkmak yerine neden sarsıldığını araştırmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmanın yolu, sahip olduğumuz bütün kabulleri Kur’an’ın önüne koymak değil, bütün kabullerimizi Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirmektir.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine, “Kur’an’ı oku, anlamaya çalış, düşün, araştır ve öğrendiklerini Kur’an’ın bütünü içinde değerlendir” demek gerekir.

İmanı sarsan Kur’an değildir. Kur’an, imanı sağlamlaştırırken Kur’an’a dayanmayan inançları sarsabilir.

MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

“Meal okumayın” anlayışının arkasında yalnızca dil tartışması yoktur. Asıl mesele, insanın Kur’an ile doğrudan ilişki kurmasıdır. Çünkü Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamaya başlayan insan, din adına kendisine anlatılanları Kur’an’ın ölçüsüne vurma imkânı elde eder. O zaman da yıllardır doğru kabul ettiği birçok sözün, uygulamanın ve inancın Kur’an’da karşılığının bulunmadığını görebilir. İşte asıl rahatsızlık burada başlar.

Kur’an, insanları herhangi bir dinî otoritenin sözlerine körü körüne bağlanmaya değil, Allah’ın indirdiğine uymaya çağırır:
“Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış insanların bir tutumunu anlatmıyor; insanın hakikati araştırmadan geleneğe teslim olma eğilimine dikkat çekiyor. “Biz böyle gördük, böyle öğrendik, büyüklerimiz böyle söyledi” anlayışı, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Bir sözün doğru olup olmadığını belirleyen, onu söyleyen kişinin makamı veya toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla uyumudur.

Kur’an, insanların din adına söylediklerini sorgulamadan kabul etmeyi de eleştirir:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din bilginlerine danışması değildir. Asıl mesele, Allah’ın hüküm koyma yetkisini insanlara devretmesidir. Bir insanın “Allah böyle buyurdu” diyerek kendi yorumunu Allah’ın hükmü hâline getirmesi, ardından insanların da bunu sorgulamadan din kabul etmesi ciddi bir problemdir. Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştıran anlayışlar, böyle bir otorite düzenini güçlendirebilir.

Bu nedenle “Sen Kur’an’ı anlayamazsın, meal okuma, yalnızca bize sor” anlayışı üzerinde düşünmek gerekir. Elbette Kur’an’ı anlamak kolay bir iş değildir. Arapçanın incelikleri, kelimelerin farklı kullanımları, ayetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Fakat bunların hiçbiri insanı Kur’an’dan uzaklaştırmanın gerekçesi olamaz. Tam tersine, insan Kur’an’a daha çok yaklaşmalı, farklı mealleri karşılaştırmalı, kelimeleri araştırmalı ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmelidir.

Allah, Kur’an’ı yalnızca belirli bir sınıfın anlayabileceği gizli bir kitap olarak göndermemiştir. Onu insanlara öğüt ve rehber olarak sunmuştur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Arapça bilmeyen bir insanın Türkçe meal okuması bu sorumluluğun doğal bir sonucudur. Üstelik Kur’an, kendisini düşündürmek ve üzerinde akıl yürütmek için gönderilmiş bir kitap olarak tanıtır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamak için de insanın okuduğu metnin ne söylediğini bilmesi gerekir. Sadece Arapça seslendirmek, anlamanın yerine geçmez. Kur’an’ın sesini duymak başka, mesajını kavramak başkadır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Meal okumak ile mealde yazılan her şeyi doğru kabul etmek aynı şey değildir. Meal okunmalıdır; fakat meal de sorgulanmalıdır. Çünkü meal, Allah’ın kelamının kendisi değil, bir insanın o kelamı başka bir dile aktarma çabasıdır. Bir kelimenin karşılığı konusunda farklı tercihler yapılabilir. Bu nedenle tek bir meale bağlı kalmak yerine farklı çeviriler karşılaştırılmalı, gerektiğinde kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakılmalı ve ayetin anlamı Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirilmelidir.

Asıl yanlış, meal okumak değil; okuduğunu araştırmadan kabul etmektir. Aynı şekilde Arapça bilmek de tek başına doğru anlamanın garantisi değildir. Arapça bilen bir insan da Kur’an’ı kendi ön kabullerine göre yorumlayabilir. Arapça bilmeyen bir insan da farklı mealleri karşılaştırarak, ayetlerin bağlamını inceleyerek ve Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate alarak önemli bir anlama çabası ortaya koyabilir.

Kur’an’ın anlaşılmasını istemeyen veya insanları Kur’an’dan uzak tutan her yaklaşım şu soruyla karşı karşıya bırakılmalıdır: Allah insanlara anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi? Eğer cevap hayır ise, insanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoymanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Üstelik Kur’an, kendisine başka sözlerin ölçü olarak konulmasını da sorgulatır:
“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Câsiye, 45/6)
Bu ayet, din konusunda ölçünün ne olması gerektiği üzerinde düşünmemizi sağlar. İnsanların sözleri elbette dinlenebilir, araştırılabilir ve değerlendirilebilir. Fakat hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Sonuçta mesele Arapça bilip bilmemek değildir. Mesele, Allah’ın mesajına ulaşma iradesidir. Arapça bilen Kur’an’ı Arapça okuyabilir; bilmeyen kendi dilindeki meallerden yararlanabilir. Her iki durumda da amaç aynıdır: Allah’ın ne söylediğini anlamak ve hayatı buna göre düzenlemek.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine insanlara “Kur’an’ı oku, anla, düşün, araştır, farklı mealleri karşılaştır ve hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabının önüne geçirme” denilmelidir.

Çünkü Kur’an’dan uzaklaştırılan insan, başkalarının anlattığı dine mahkûm olur. Kur’an’la buluşan insan ise anlatılan dini Kur’an’ın ölçüsünde sorgulamaya başlar. İşte gerçek tehlike Kur’an okumak değil; Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

 ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

İslam toplumunda dinî hükümler anlatılırken sıkça kullanılan bir sınıflandırma vardır: Farz, vacip, sünnet, müstehap... Zaman içerisinde bu kavramlar o kadar yerleşmiştir ki, birçok insan bunların doğrudan Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma olduğunu düşünmektedir. Bir davranışın “farz”, diğerinin “sünnet” olduğu söylenir; ardından da insanların dinî sorumlulukları bu sınıflandırmaya göre belirlenir. Fakat Kur’an’a döndüğümüzde, Allah’ın dini bu terminolojiyle sınıflandırmadığını görürüz. Kur’an’ın temel ölçüsü daha açıktır: Allah’ın emrettikleri, yasakladıkları, sakındırdıkları, öğütledikleri ve insanın tercihine bıraktıkları vardır.

Bu nedenle zekât ve sadaka konusunu anlamak için önce geleneksel tanımları değil, Kur’an’ın kullandığı kavramları esas almak gerekir. Çünkü mesele, bir davranışa sonradan verilmiş bir isim değil, Allah’ın o davranış hakkında ne söylediğidir.

Kur’an’da zekât, açıkça yerine getirilmesi istenen bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Namazla birlikte birçok ayette zikredilmesi, onun müminin hayatındaki yerini ve önemini göstermektedir.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...”
(Bakara, 2/43)
Bu ayet son derece açıktır. Allah, zekâtın verilmesini istemektedir. Dolayısıyla Kur’an açısından tartışılması gereken ilk mesele, zekâtın gerekli olup olmadığı değildir. Allah’ın emri olan bir konuda müminin görevi, o emri yerine getirmektir. Geleneksel fıkıh diliyle buna “farz” denebilir. Ancak Kur’an merkezli bir anlayışta daha doğru ifade, “Zekât Allah’ın emridir” demektir. Çünkü Allah’ın açık emrini yerine getirmek için ayrıca insanların oluşturduğu derecelendirmelere ihtiyaç yoktur.

Ancak burada hemen önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Zekât nedir? Zekât sadece belirli bir servete sahip olan insanların, yılda bir defa mallarının yüzde iki buçuğunu vermesi midir? Yoksa Kur’an’ın zekât anlayışı daha geniş bir toplumsal sorumluluğu mu ifade etmektedir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeye baktığımızda, insanın sahip olduğu mal üzerinde mutlak ve sınırsız bir sahiplik anlayışının kabul edilmediğini görürüz. İnsan kendisine verilen nimetlerin gerçek sahibi değildir. Sahip olduğu imkânlar Rabb’inin kendisine verdiği bir emanettir. Bu emanet içerisinde ihtiyaç sahiplerinin de hakkı bulunmaktadır.
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır.”
(Meâric, 70/24-25)
Bu ayet, paylaşmayı sadece kişinin gönlünden kopan bir iyilik olarak görmez. İhtiyaç sahibinin, imkân sahibi insanın malında bir hakkının bulunduğunu bildirir. Bu anlayış son derece önemlidir. Çünkü insan verdiğini kendi malından bir lütuf olarak görmeye başladığında, yardım ettiği kişiye karşı üstünlük duygusuna kapılabilir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ihtiyaç sahibine verilen şey, bir ihsan gösterisi değil, maldaki hakkın gözetilmesidir.

İşte bu noktada günümüzde sıkça kullanılan “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bu cümle, Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma değildir. Kur’an, insanlara dinî görevlerini “farz, vacip, sünnet ve müstehap” şeklinde sıralayan bir sistem sunmaz. Bu kavramlar daha sonraki dönemlerde oluşturulan fıkıh terminolojisinin ürünüdür.

Kur’an’da “sünnet” kelimesi de bugünkü yaygın dinî anlamıyla kullanılmaz. Kur’an’ın sözünü ettiği “Allah’ın sünneti”, Allah’ın yaratılışta ve toplumların gidişatında koyduğu değişmez yasaları ifade eder. Bu nedenle bir davranış hakkında “Bu sünnettir, yapılırsa sevap olur, yapılmazsa bir şey olmaz” şeklindeki sınıflandırmayı doğrudan Kur’an’a dayandırmak mümkün değildir.

Peki sadaka nedir?
Günümüzde sadaka denildiğinde çoğu insanın zihninde, kişinin cebinden çıkarıp gönüllü olarak bir ihtiyaç sahibine verdiği küçük bir yardım canlanmaktadır. Oysa Kur’an’daki sadaka kavramını sadece bu dar çerçeve içerisinde anlamak doğru değildir. Kur’an’da sadaka, toplumsal paylaşma ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesiyle ilgili önemli bir kavram olarak kullanılmaktadır.
“Sadakalar; yoksullar, düşkünler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşturulacak olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir yükümlülüktür. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Ayette kullanılan kelime “sadakalar”dır. Geleneksel anlayış bu ayeti zekâtın verileceği yerler olarak açıklamıştır. Fakat ayetin kendi ifadesi “sadakalar” şeklindedir. Bu durum, Kur’an’daki zekât ve sadaka kavramlarının günümüzde çizildiği gibi kesin ve birbirinden tamamen kopuk iki ayrı alan olarak görülmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Kur’an, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımı övmekte ve bu yardımın insan onurunu koruyacak şekilde yapılmasını istemektedir.
“Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları gizler ve yoksullara verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır...”
(Bakara, 2/271)
Burada dikkat çekilen şey sadece vermek değildir; nasıl verildiği de önemlidir. İnsan yaptığı yardımı gösteriş aracına dönüştürmemelidir. Çünkü ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek yerine kendi itibarını yükseltmeye çalışan kişi, yaptığı paylaşmanın ruhunu kaybetmektedir.

Kur’an, yardımdan sonra insanları incitmeyi ve yapılan yardımı başa kakmayı da doğru bulmaz.
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Demek ki Kur’an’a göre paylaşmak yalnızca maddi bir hesap meselesi değildir. Paylaşmanın ahlakı da vardır. Veren kişi, verdiği kimsenin onurunu korumalıdır. Yardım, karşı tarafı ezmenin veya kendisini üstün göstermenin bir aracı hâline getirilmemelidir.

Kur’an’ın mali paylaşma anlayışında bir başka önemli kavram ise infaktır. İnfak, Allah’ın insana verdiği imkânlardan başkaları için harcamaktır. Bu kavram, zekât ve sadaka anlayışını daha geniş bir çerçeveye oturtmaktadır. Çünkü insanın paylaşma sorumluluğu, yılda bir defa yapılan belirli bir işlemle sona eren bir görev değildir.
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanı...”
(Bakara, 2/219)
Bu ayet, mal konusunda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır. İnsan önce hayatını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçlarını karşılar. Ancak sahip olduğu imkânları yalnızca biriktirmek, yığmak ve kendi çıkarları için kullanmak üzere görmez. Toplum içerisinde yoksulluk, mahrumiyet ve çaresizlik varken, imkân sahibi insanın hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranması Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an, mal biriktirmenin insanı nasıl değiştirebileceğine de dikkat çeker. İnsan, sahip olduklarının gerçek sahibi olduğunu düşünmeye başladığında, malına bağlanır ve paylaşmaktan uzaklaşır. Oysa mümin, kendisine verilen nimetin bir imtihan olduğunu bilir.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, paylaşmanın yalnızca ihtiyaç duyulmayan, değersiz veya fazlalık görülen şeylerden yapılmasını yeterli görmez. İnsan, gerçekten değer verdiği imkânlardan da paylaşabilmelidir. Çünkü paylaşmanın gerçek anlamı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan şeylerden kurtulmak değil, sahip olduğu nimetin başkalarıyla paylaşılmasıdır.

Burada zekâtın oranı meselesi de önem kazanmaktadır. Günümüzde zekât denildiğinde hemen yüzde iki buçuk oranı hatırlanmaktadır. Ancak Kur’an’da zekât için yüzde iki buçuk şeklinde açık bir oran belirlenmiş değildir. Aynı şekilde belirli miktardaki altın, gümüş, para veya ticaret malı için zorunlu nisap sınırları da Kur’an’da yer almaz. Bunlar sonraki dönemlerde oluşturulmuş mali hesaplama yöntemleridir.

Bu tespitin anlamı zekâtın gereksiz veya önemsiz olduğu değildir. Tam tersine, zekâtın Allah’ın emri olduğunu kabul ederken, Allah’ın belirlemediği ayrıntıları da Allah belirlemiş gibi göstermemek gerekir. Kur’an’ın vermediği bir oranı dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın suskun kaldığı bir konuda kesin konuşmak anlamına gelir.

Kur’an’ın üzerinde durduğu temel mesele şudur: İmkân sahibi insan, sahip oldukları içerisinde ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmelidir.

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu anlayış, zekâtı yalnızca yıllık bir hesaplama işleminden çıkarıp hayatın tamamına yayılan bir sorumluluk hâline getirir. Çünkü yoksulluk yalnızca yılın belirli bir gününde ortaya çıkmaz. Aç insanın ihtiyacı, zekât hesaplama zamanı gelince başlamaz. Borçlunun sıkıntısı, bir yılın dolmasını beklemez. Yolda kalmış insanın ihtiyacı da belirli bir tarihe bağlı değildir.

Öyleyse Kur’an’ın paylaşma anlayışını sadece belirli bir yüzdeye indirgemek, büyük resmi görmemize engel olabilir. Bir insan, malının belirli bir oranını verdikten sonra geri kalan servetiyle istediği gibi davranabileceğini düşünürse, Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk bilincinden uzaklaşmış olur.

Bu noktada “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü yeniden değerlendirilmelidir. Kur’an açısından bu ifade yeterli değildir. Çünkü Kur’an, “sadaka”yı yalnızca isteğe bağlı küçük yardımlar anlamında kullanmaz. Ayrıca “sünnet” kavramıyla da sadakayı ikinci derecede bir dinî davranış olarak sınıflandırmaz.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta esas olan, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve toplum içerisindeki hakkaniyeti gözetmesidir. İmkân sahibi insan, ihtiyaç sahibini görmezden gelemez. Malını yalnızca kendisi için yığamaz. Sahip olduklarını paylaşırken de bunu bir gösterişe dönüştüremez.

Zekât, Allah’ın emridir. Sadaka, Kur’an’da paylaşmayı ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan maddi desteği ifade eden önemli bir kavramdır. İnfak ise Allah’ın verdiği imkânlardan Allah’ın gösterdiği doğrultuda harcamaktır. Bu kavramların her biri, Kur’an’ın insanı bencillikten kurtarmak ve toplumda hakkaniyeti sağlamak için ortaya koyduğu mali sorumluluk anlayışının parçalarıdır.

Bu nedenle mesele, yapılan yardıma hangi fıkhî etiketi vereceğimizden önce, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaktır. Allah, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendi çıkarı için kullanan bir insan istememektedir. Rabb’inin verdiği imkânın bir emanet olduğunu bilen, ihtiyaç sahibinin hakkını gözeten, paylaşırken incitmeyen ve yaptığı yardımı gösterişe dönüştürmeyen bir insan istemektedir.
“Allah’ın kendilerine verdiği lütuftan cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu onlar için kötüdür...”
(Âl-i İmrân, 3/180)

Sonuç olarak Kur’an’a göre zekâtı, sadakayı ve infakı birbirinden kopuk dinî törenler gibi görmek doğru değildir. Bunların ortak noktası, insanın sahip olduklarıyla imtihan edilmesidir. İnsan malının mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Bu nedenle ihtiyaç sahibini gözetmek, paylaşmak ve maldaki hakkı sahibine ulaştırmak imanî ve ahlakî bir sorumluluktur.

 

Kur’an’ın diliyle söylersek; zekât Allah’ın emridir. Sadaka, paylaşmanın ve ihtiyaç sahibini gözetmenin önemli bir ifadesidir. İnfak ise insanın Rabb’inin verdiği nimetlerden başkaları için harcamasıdır. Kur’an, bunları “farz, vacip, sünnet” şeklinde bir derecelendirmeye tabi tutmaktan çok, insanı mal karşısındaki sorumluluğuyla yüzleştirir.

Asıl soru şudur: Sahip olduğumuz mallarda, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gerçekten gözetiyor muyuz?

Çünkü Kur’an’ın istediği, yalnızca belirli bir hesabı yapıp vicdanını rahatlatan insan değil; malın kendisini Rabb’inden uzaklaştırmasına izin vermeyen, sahip olduklarını paylaşan ve hakkaniyeti hayatına taşıyan insandır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

 HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

Kur’an’da en çok tartışılan ceza hükümlerinden biri Mâide suresinin 38. ayetinde yer alan “hırsızın elini kesmek” ifadesidir. Ayet, ilk bakışta açık görünür. Fakat Kur’an’ı yalnızca kelimelerin ilk akla gelen anlamlarıyla değil, Kur’an’ın tamamını dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda karşımıza önemli bir soru çıkar:

“Ellerini kesin” ifadesi gerçekten insanın fiziksel elinin kesilmesi anlamına mı gelir, yoksa hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldırmayı ifade eden mecazî bir anlatım mıdır?

Ayet şöyledir:
“Hırsız erkek ve hırsız kadının, yaptıklarına karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Mâide, 5/38)
Burada öncelikle ayetin bir yaptırım öngördüğünü kabul etmek gerekir. Tartışma, “hırsız cezalandırılmalı mıdır?” tartışması değildir. Ayet açıkça yapılan hırsızlığa karşılık caydırıcı bir cezadan söz etmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu cezanın “ellerini kesin” ifadesiyle nasıl tanımlandığıdır.

Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, bir kelimeyi gördüğümüzde onun yalnızca sözlükteki ilk anlamına sarılmak değildir. Kur’an’da birçok kelime, kullanıldığı bağlama göre gerçek anlamının yanında mecazî anlam da kazanır. “El” kelimesi de bunlardan biridir.

Örneğin Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”
(Fetih, 48/10)
Burada “el” kelimesini insanın fiziksel organı gibi anlamak mümkün değildir. Ayetin konusu biat ve Allah’ın hükümranlığıdır. Demek ki “el”, Kur’an’da her zaman anatomik organ anlamında kullanılmamaktadır.

Yine şöyle buyurulur:
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Elleri bağlandı ve söyledikleri sebebiyle lanetlendiler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi infak eder.”
;(Mâide, 5/64)

Burada da “elin sıkı olması” cimriliği, “elin açık olması” ise cömertliği ve geniş tasarrufu ifade etmektedir. Fiziksel bir elden söz edilmediği açıktır.

Başka ayetlerde de “elleriyle yaptıkları” veya “ellerinin kazandıkları” ifadeleri, insanın eylemlerini ve yaptıklarının sonuçlarını anlatmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın dilinde “el”, insanın gücünü, eylemini, tasarrufunu ve yaptığı işi temsil eden bir anlam taşıyabilmektedir.

Öyleyse Mâide 38’de “ellerini kesin” ifadesinin mecazî olabileceğini baştan reddetmek doğru değildir.

Fakat burada önemli bir sorun vardır. “El” kelimesinin Kur’an’da mecazî kullanılması, Mâide 38’deki kullanımın mutlaka mecazî olduğunu da kanıtlamaz. Bir kelimenin başka ayetlerde mecazî kullanılması, her yerde mecazî kullanılacağı anlamına gelmez. Bu nedenle “el” kelimesinin bütün kullanımlarından hareketle değil, özellikle “elleri kesmek” ifadesinin Kur’an’daki kullanımlarından hareket etmek gerekir.

Bu noktada Yûsuf suresindeki olay özellikle önemlidir:
“Kadınlar onu görünce onu çok büyüttüler ve ellerini kestiler. ‘Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir’ dediler.”
(Yûsuf, 12/31)
Bu ayet çoğu zaman Mâide 38 için fiziksel el kesmenin delili olarak gösterilmektedir. Ancak bu yaklaşım kesin değildir.

Kadınlar Yûsuf’u gördüklerinde büyük bir şaşkınlık ve hayranlık yaşamışlardır. Ellerinde bıçak bulunmaktadır ve meyve kesmektedirler. Bu sırada şaşkınlıkla ellerini kesmiş veya yaralamış olmaları mümkündür. Dolayısıyla ayetin “ellerini bilekten kopardılar” şeklinde anlaşılması zorunlu değildir.

Hatta ayetin amacı kadınlara uygulanmış bir cezayı anlatmak değil, onların Yûsuf’un güzelliği karşısında yaşadıkları olağanüstü şaşkınlığı ortaya koymaktır. Bu nedenle Yûsuf 31’i, Mâide 38’deki ifadenin fiziksel el kesme anlamında olduğunun kesin delili olarak kullanamayız.

Fakat diğer taraftan, Yûsuf 31’i sırf mecaz kabul etmek de zorunlu değildir. Kadınların gerçekten ellerini kesici aletle yaralamış olmaları da mümkündür. Buradan çıkarılabilecek sonuç şudur:

Yûsuf 31, Mâide 38’in anlamını tek başına belirlemez.

O halde Mâide 38’deki ifadenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakmak gerekir.

Kur’an’da “elleri ve ayakları kesmek” şeklindeki ifadeler de bulunmaktadır. Firavun’un büyücülere yönelik tehdidinde şöyle denilir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sonra hepinizi asacağım.”
(A‘râf, 7/124)

Benzer ifade Tâhâ ve Şuarâ surelerinde de geçmektedir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım.” (Tâhâ, 20/71)

“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım.”
(Şuarâ, 26/49)

Bu ayetlerde bağlam çok farklıdır. Firavun açıkça fiziksel bir işkence ve bedensel cezadan söz etmektedir. Eller ve ayakların çaprazlama kesilmesi, ardından asılma eylemiyle birlikte zikredilmektedir. Bu nedenle burada fiziksel kesmenin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durum önemli bir uyarıdır:

Kur’an’da “elleri kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı örnekler vardır.

Dolayısıyla yalnızca “el kelimesi mecazî kullanılmıştır” diyerek Mâide 38’in kesin olarak mecaz olduğunu söylemek yeterli değildir.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Firavun’un tehdidindeki fiziksel kullanım, Mâide 38’de de aynı anlamın zorunlu olarak bulunduğunu gösterir mi? Hayır. Çünkü Kur’an’da aynı kelime veya fiil farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Önemli olan, ilgili ayetin kendi bağlamıdır.

Mâide 38’de hırsızlık yapan erkek ve kadından söz edilmekte, yaptıklarına karşılık ve “Allah’tan caydırıcı bir ceza” olarak “ellerinin kesilmesi” ifade edilmektedir.

Buradaki “el”, kişinin hırsızlık yapmasını sağlayan güç, imkân ve tasarruf alanını temsil ediyor olabilir. “Elini kesmek” de hırsızlığın elini kesmek, yani kişinin hırsızlık yapma imkânını ortadan kaldırmak veya onu ağır ve caydırıcı bir yaptırımla bu davranıştan uzaklaştırmak anlamında anlaşılabilir.

Bu yorum, ayette geçen “caydırıcı ceza” ifadesini de anlamlı bir biçimde açıklamaktadır. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. “Mecazdır” dediğimiz anda ayetin öngördüğü yaptırımı belirsizleştiremeyiz. Çünkü ayet açıkça bir karşılık ve caydırıcı ceza öngörmektedir. Dolayısıyla mecazî yorum, “hırsıza hiçbir ceza verilmez” anlamına gelemez. Kur’an’ın amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Kur’an adaleti, ıslahı ve toplumun korunmasını birlikte ele alır.

Mâide suresinin devamında şöyle buyurulur:
“Kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Mâide, 5/39)
Bu ayet, hırsızlık olayının ardından tevbe ve ıslahın da önem taşıdığını göstermektedir. Fakat ayetten, tevbe eden herkesin dünyadaki yaptırımdan mutlaka kurtulacağı sonucunu çıkarmak da doğru değildir. Ayetin açıkça söylediği, Allah’ın tevbe eden ve kendisini düzelten kişinin tevbesini kabul edeceğidir.

Mâide suresindeki başka bir ilke de hüküm verirken adaletten ayrılmamaktır:
“Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)

Yine:
“Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.”
(Mâide, 5/42)
Bütün bunlar bize şunu gösterir: Mâide 38’i tek başına okuyup yalnızca bedensel cezaya odaklanmak, ayetin içinde bulunduğu daha geniş Kur’an’î çerçeveyi gözden kaçırabilir.

Burada bir başka önemli ayrım daha yapılmalıdır.

Eğer “ellerini kesin” ifadesini fiziksel anlamda kabul edersek bile, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunamayız. Ayet, elin tam olarak nereden kesileceğini, hangi araçla kesileceğini, uygulamanın bütün şartlarını ve teknik ayrıntılarını açıklamamaktadır. Bu nedenle “fiziksel el kesme” sonucuna ulaşan bir kimse bile, bunun üzerine geleneksel hukuk sistemlerinin bütün ayrıntılarını doğrudan Allah’ın hükmü olarak sunmamalıdır.

Aynı şekilde “mecazîdir” diyen kişi de ayetin açıkça bir yaptırım öngördüğünü yok saymamalıdır.

Öyleyse mesele iki aşamada ele alınmalıdır. Birinci aşama, “ellerini kesin” ifadesinin anlamıdır. İkinci aşama ise bu anlamdan hangi uygulama hükümlerinin çıkarılabileceğidir.

Bu ikisini birbirine karıştırdığımız zaman Kur’an’ın söylediğinden daha fazlasını söylemeye başlarız. Bütün bu değerlendirmelerden sonra benim Kur’an merkezli kanaatim şudur:

Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini kesin ve tartışmasız biçimde fiziksel elin bilekten kesilmesi şeklinde anlamak zorunda değiliz. Kur’an’da “el” kelimesinin mecazî kullanımları vardır. “Kesmek” fiilinin de mecazî kullanımları bulunmaktadır. Yûsuf 31 ise fiziksel el kesmenin kesin delili değildir.

Buna karşılık, Kur’an’ın başka ayetlerinde “elleri ve ayakları kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı da açıktır. Bu nedenle fiziksel anlamı tamamen imkânsız veya Kur’an’a aykırı ilan etmek de doğru değildir.

Fakat Mâide 38’in bağlamında ayetin asıl vurgusu hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım konulmasıdır. “El kesmek” ifadesinin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması Kur’an’ın diline aykırı değildir.

Bu sebeple mecazî yorumu daha güçlü bir ihtimal olarak görüyorum. Ancak bunu “Kur’an kesin olarak mecazı emretmiştir” şeklinde değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde ulaşılan bir anlamlandırma olarak ifade etmek gerekir.

Burada önemli olan, geleneksel anlayışı korumak veya ona karşı çıkmak değildir. Önemli olan Allah’ın kitabını kendi bütünlüğü içinde anlamaktır.

Çünkü Kur’an’ın söylediği ile insanların Kur’an’dan çıkardığı hükümleri birbirinden ayırmak zorundayız.

Kur’an bize hırsızlığı meşrulaştırmaz. Hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım öngörür. Fakat bu yaptırımın niteliğini belirlerken ayetin dilini, Kur’an’ın genel kullanımını, adalet ilkesini ve ayetin bağlamını birlikte değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak:
Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini mutlaka fiziksel elin kesilmesi şeklinde anlamak zorunlu değildir. Kur’an’ın dilinde “el” ve “kesmek” mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Yûsuf 31 de fiziksel el kesmenin kesin delili değildir. Bu nedenle ayetin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır ve caydırıcı bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması mümkündür ve bana göre Kur’an bütünlüğünde daha isabetli bir yorumdur.

Fakat bu yorumu savunurken ayetin açıkça ortaya koyduğu “karşılık” ve “caydırıcı ceza” anlamını da ortadan kaldırmamak gerekir.

Ve en önemlisi:
Kur’an’ın söylediğini Allah’ın sözü olarak kabul etmeli, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları ise Allah’a söyletmemeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan n...