İNSAN VE VAHİY: KUR’AN İNSANA YABANCI MI?
Kur’an’ın insanı anlatırken kullandığı ifadeler üzerinde dikkatle
düşünüldüğünde, insan ile vahiy arasındaki ilişkinin yalnızca “dışarıdan gelen
bir kitabın insana öğretilmesi” şeklinde açıklanamayacağı görülür. Bunun en
dikkat çekici örneklerinden biri Rahmân Sûresi’nin başlangıcında karşımıza
çıkar:
“Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân, 55/1-4)
Bu ayetlerde Rahmân’ın adı zikredildikten sonra Kur’an’ın öğretilmesi, ardından
insanın yaratılması ve ona beyanın öğretilmesi peş peşe sıralanır. Buradaki
sıralamanın mutlaka zamansal bir sıra olarak anlaşılması gerekmez. Ancak
Kur’an’ın öğretilmesi ile insanın yaratılmasının aynı bağlam içerisinde
zikredilmesi üzerinde düşünmek için güçlü bir zemin oluşturur. Çünkü Kur’an’ın
insana ulaşması, insanın yaratılışından tamamen bağımsız bir olay değildir.
Vahiy insana yöneliktir; insan da vahyi anlayabilecek, üzerinde düşünebilecek,
doğru ile yanlışı ayırt edebilecek ve tercih yapabilecek özelliklerle
yaratılmıştır.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: İnsan yaratıldığında, henüz adı
konulmamış olsa bile, hakikati kavramaya elverişli bir yöneliş ve kapasite
kendisine verilmiş olabilir mi? Kur’an insana bütünüyle yabancı bir hakikati mi
getiriyor, yoksa insanın yaratılışında bulunan fakat zamanla üzeri örtülebilen
hakikat arayışını yeniden ortaya çıkaran bir rehberlik mi sunuyor?
Bu soruya cevap verirken iki farklı şeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Birincisi, insanın doğduğu anda bütün Kur’an hükümlerini, kıssalarını,
emirlerini ve yasaklarını bildiğini söylemek başka bir şeydir. İkincisi ise
insanın yaratılışında hakikate yönelme, düşünme, sorgulama, iyiyi ve kötüyü
ayırt etme ve Rabb’ini arama imkânlarının bulunduğunu söylemektir. Kur’an
ikinci alana ilişkin çok sayıda işaret verirken, birinci iddiayı doğrulayan
açık bir ifade ortaya koymaz.
Nitekim Kur’an, insanın dünyaya gelişini şöyle anlatır:
“Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez halde çıkardı.
Size işitme, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.”
(Nahl, 16/78)
Bu ayet, insanın dünyaya hazır ve ayrıntılı bir bilgiyle gelmediğini açıkça
ortaya koyar. Dolayısıyla “her insan doğduğunda Kur’an’ın tamamını bilir” demek
Kur’an’ın bu ifadesiyle bağdaşmaz. Fakat aynı ayetin devamında insana işitme,
görme ve gönül verilmesinden söz edilmesi de son derece anlamlıdır. İnsan boş
bırakılmış değildir. Bilginin peşine düşebilecek, görebilecek, işitebilecek,
düşünebilecek ve anlayabilecek imkânlarla donatılmıştır.
Demek ki mesele, insanın içinde hazır bir Kur’an metni bulunduğunu iddia
etmek değildir. Asıl mesele, insanın vahyi anlayabilmesini mümkün kılan
yaratılış özelliklerinin bulunmasıdır. Kur’an dışarıdan gelir; fakat insanın
hakikati arama kabiliyeti içeriden gelir. Vahiy ile insan arasındaki buluşma da
tam burada gerçekleşir.
Fıtratın
İşaret Ettiği Yön
Kur’an’ın insan ile din arasındaki ilişkiyi anlatırken kullandığı en önemli
kavramlardan biri fıtrattır:
“Öyleyse yüzünü, Allah’ı birleyen bir inançla dine çevir. Allah’ın insanları
üzerinde yarattığı fıtrata yönel. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte
dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Rûm, 30/30)
Bu ayet, insanın yaratılışı ile din arasında bir bağ kurar. Burada dikkat
edilmesi gereken nokta, fıtratın “insanın bütün dini bilgileri doğuştan
bilmesi” şeklinde anlaşılmamasıdır. Fıtrat, insanın yaratılışına ilişkin ilahî
bir yapı ve yöneliş olarak ele alınabilir. İnsan hakikati aramaya, anlamaya ve
Rabb’ine yönelmeye elverişli bir yaratılışa sahiptir.
Bu nedenle vahyin insana ulaşması, tamamen yabancı bir zemine yapılan bir
müdahale gibi düşünülemez. İnsan ile vahiy arasında yaratılıştan gelen bir
uygunluk vardır. İnsan aklı ve vicdanı tek başına bütün ayrıntıları
belirleyemeyebilir; fakat vahyin çağrısını anlamaya, üzerinde düşünmeye ve onu
değerlendirmeye elverişli bir yapıya sahiptir.
Kur’an’ın insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, görmeye ve ibret almaya
çağırması da bununla ilgilidir. Vahiy, insanın aklını devre dışı bırakmaz; tam
tersine aklı harekete geçirir. Çünkü Kur’an’ın birçok yerde kullandığı
“akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?”, “bakmazlar mı?” gibi sorular, insanın
hakikate ulaşma sürecinde düşünme yetisinin önemini açıkça gösterir.
İnsan
Hakikati Ayırt Edebilecek Bir Yapıda Yaratılmıştır
Kur’an, insanın yalnızca bilgi edinme yeteneğine değil, doğru ile yanlış
arasında tercih yapabilme imkânına da sahip olduğunu bildirir:
“Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olur, ister nankör.”
(İnsan, 76/3)
Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
“Ona iki yolu göstermedik mi?”
(Beled, 90/10)
Bu ifadeler insanın önünde bir tercih alanı bulunduğunu gösterir. İnsan doğruyu
ve yanlışı seçebilecek bir imkâna sahiptir. Şems Sûresi’nde ise bu konu daha
farklı bir ifadeyle açıklanır:
“Nefse ve onu düzenleyene; sonra ona fücurunu ve takvasını ilham edene
andolsun ki, onu arındıran kurtulmuştur. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır.”
(Şems, 91/7-10)
Burada insanın yaratılışında ahlaki bir ayırt etme imkânına dikkat çekilir.
İnsan, yaptığı tercihlerin sorumluluğunu taşıyabilecek bir yapıda
yaratılmıştır. Fakat bu, insanın hiçbir eğitime ve vahye ihtiyaç duymadığı
anlamına gelmez. Tam tersine vahyin gerekliliği de burada ortaya çıkar. İnsan
hakikati arayabilir; ancak hakikatin ölçüsünü, sınırlarını ve Rabb’inin
kendisinden ne istediğini vahiy aracılığıyla öğrenir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü insanın fıtratında hakikate yönelme imkânının
bulunması, insanın kendi düşüncesini vahyin yerine koyabileceği anlamına
gelmez. Fıtrat yöneliş sağlar; vahiy ise ölçü verir. Akıl sorgular; vahiy yol
gösterir. Vicdan uyarabilir; vahiy doğru ile yanlış arasındaki ölçüyü açıklar.
Böylece insan, kendisine verilen imkânlarla vahyin gösterdiği hakikat arasında
bir bağ kurar.
Kur’an Bir
Hatırlatma Mıdır?
Kur’an’ın kendisini anlatırken kullandığı bazı ifadeler, bu konu üzerinde daha
da derin düşünmeyi mümkün kılar. Kur’an’da “zikir” ve “hatırlatma” anlam
alanına giren ifadeler sıkça kullanılır:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Burada Kur’an’ın amacı yalnızca bilgi vermek değildir. Ayetlerin üzerinde
düşünülmesi ve öğüt alınması istenir. Başka bir ifadeyle Kur’an, insanın
zihnine bilgi yığan bir kitap olarak değil, insanın düşünmesini ve hakikati
kavramasını sağlayan bir rehber olarak karşımıza çıkar.
“Andolsun, size içinde sizin zikriniz bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ
akletmiyor musunuz?”
(Enbiyâ, 21/10)
“İçinde sizin zikriniz bulunan kitap” ifadesi üzerinde özellikle durmak
gerekir. Buradaki anlatım, Kur’an’ın insanın varoluşuyla doğrudan ilgili
olduğunu gösterir. Kur’an insanı anlatır, insanın nereden geldiğini, niçin
yaratıldığını, nasıl yaşaması gerektiğini, hangi davranışların onu yücelttiğini
ve hangi davranışların onu kendi özünden uzaklaştırdığını ortaya koyar.
Bu noktada “Kur’an insana yabancı mı?” sorusu yeniden karşımıza çıkar.
Kur’an’ın dili, ayetleri ve hükümleri insanın önüne vahiy olarak gelir. Bu
yönüyle elbette dışarıdan gelen bir mesajdır. Fakat mesajın konusu insandır ve
mesaj insanın yaratılış özelliklerine seslenmektedir. Bu nedenle vahiy, insana
yabancı bir hakikatin zorla kabul ettirilmesi şeklinde değil; insanın
varoluşunu anlamlandıran ilahî bir rehberlik olarak anlaşılabilir.
Hatırlamak,
Her Şeyi Önceden Bilmek Değildir
Burada çok ince bir ayrım vardır. Kur’an’ın insanı düşünmeye, öğüt almaya ve
hatırlamaya çağırması, her insanın bütün Kur’an bilgisini doğuştan içinde
taşıdığı anlamına gelmez. Böyle bir sonuç için açık bir Kur’an delili bulunması
gerekir. Nahl 16/78 ise insanın dünyaya “hiçbir şey bilmez halde” geldiğini
bildirerek bu konuda önemli bir sınır çizer.
Öyleyse “insanın içinde örtülü Kur’an bilgisi vardır” cümlesi, kesin bir
Kur’an hükmü gibi kurulamaz. Fakat “insanın yaratılışında vahyin çağrısını
anlamaya ve
yönelmeye elverişli bir yapı
vardır” demek, Kur’an’ın fıtrat, akıl, vicdan, tercih ve düşünme konusunda
ortaya koyduğu bütünlükle daha uyumludur.
Belki de burada “örtülü bilgi” yerine “örtülü hakikat arayışı” demek daha
isabetlidir. Çünkü insanın içinde hazır bir ayet metninin bulunduğunu söylemek
başka, insanın yaratılışında hakikati arama ve hakikate yönelme imkânının
bulunduğunu söylemek başkadır.
İnsan bazen doğruyu bildiği halde ondan uzaklaşır. Bazen vicdanının
sesini bastırır. Bazen çıkarları, tutkuları, korkuları veya çevresinden
öğrendiği kabuller hakikatin üzerini örter. Böyle bir durumda vahiy, insana
sadece yeni bilgiler vermekle kalmaz; onun bakışını da temizlemeye çağırır.
Kur’an’ın insanı tekrar tekrar düşünmeye, akletmeye ve öğüt almaya çağırmasının
anlamı burada daha belirgin hale gelir.
Vahiy
Geldiğinde İnsan Neyi Bulur?
İnsan hayatının en büyük problemlerinden biri, hakikatin yokluğu değil,
hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan yaratılışında bulunan akıl ve vicdan
imkânlarını yanlış kullanabilir. Çevresinden öğrendiği gelenekleri sorgulamadan
doğru kabul edebilir. Atalarının uygulamalarını hakikatin ölçüsü zannedebilir.
Kur’an’ın müşriklerle ilgili eleştirilerinin önemli bir bölümü de bu noktada
yoğunlaşır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğru
yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet, insanın hakikatten uzaklaşmasının yalnızca bilgisizlikten
kaynaklanmadığını gösterir. İnsan bazen bilmediği için değil, öğrendiğini
sorgulamadığı için yanılır. Gelenek, alışkanlık ve toplum baskısı, insanın
önündeki hakikati görünmez hale getirebilir.
İşte vahyin burada çok önemli bir işlevi ortaya çıkar. Kur’an, insanın
zihninde yerleşmiş kabulleri sorgulatır. İnsanların din adına söylediklerini
Allah’ın kitabıyla karşılaştırmaya çağırır. Atalardan devralınan anlayışların
doğruluğunu kendiliğinden kabul etmez. Hakikatin ölçüsünü insanlardan değil,
Rabb’imizin vahyinden almaya yöneltir.
Bu açıdan bakıldığında Kur’an’ın insana yaptığı çağrı, insanı kendi
aklından uzaklaştıran değil, tam tersine onu yeniden düşünmeye sevk eden bir
çağrıdır. Kur’an’ın amacı insanın yerine düşünmek değildir; insanın düşünmesini
engelleyen perdeleri kaldırmaktır.
A’râf
7/172 ve Daha Derindeki Soru
Bu konuyla birlikte düşünülebilecek bir başka ayet A’râf Sûresi’nde yer alır:
“Rabb’in Âdemoğullarının sırtlarından soylarını aldı ve onları kendilerine
şahit tuttu: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ Onlar da, ‘Evet, şahit olduk’
dediler.”
(A’râf, 7/172)
Bu ayet, insanın Rabb’iyle ilişkisini yaratılış bağlamında ele alan dikkat
çekici bir anlatım ortaya koyar. Ancak bu ayetten hareketle “her insan dünyaya
geldiğinde bu olayı bilinçli olarak hatırlar” veya “bütün Kur’an bilgisi
insanın hafızasında gizlidir” sonucuna ulaşmak doğru olmaz. Ayetin neyi nasıl
gerçekleştirdiğine ilişkin farklı yorumlar bulunmaktadır.
Bununla birlikte ayetin ortaya koyduğu temel soru önemini korur: İnsan
ile Rabb’i arasındaki bağ, insanın yalnızca toplumsal ve kültürel
öğrenmeleriyle mi başlar? Yoksa insanın yaratılışıyla birlikte Rabb’ine ilişkin
daha derin bir yöneliş söz konusu mudur?
Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde, insanın yaratılışı ile
Rabb’ine yönelişi arasında bir bağ bulunduğu görülür. Rûm 30/30’daki fıtrat,
Şems 91/7-10’daki ahlaki ayırt etme imkânı, İnsan 76/3 ve Beled 90/10’daki yol
ve tercih vurgusu, Rahmân 55/1-4’te insan ile Kur’an’ın aynı bağlamda
zikredilmesi bu düşünceyi besleyen önemli işaretlerdir.
Fakat bütün bu işaretleri birleştirirken ölçüyü kaybetmemek gerekir.
Kur’an’ın söylemediğini Kur’an’a söyletmek, vahye bağlılığın değil, yorumun
sınırlarını aşmanın sonucu olur. Tefekkür ile kesin hüküm arasındaki fark
burada korunmalıdır.
Vahiy ile
Fıtratın Buluştuğu Yer
Rahmân Sûresi’nin başlangıcına yeniden dönüldüğünde konu daha anlamlı bir
bütünlük kazanır:
“Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân, 55/1-4)
Burada Kur’an’ın öğretilmesi ile insanın yaratılması arasında dikkat çekici bir
ilişki vardır. İnsan vahyi anlayabilecek bir varlıktır. Ona beyan
öğretilmiştir. İşitme, görme ve gönül verilmiştir. Doğru ile yanlış arasında
seçim yapabilme imkânına sahiptir. Fıtratla yaratılmıştır. Bütün bunlar, vahyin
insan için anlamlı olmasının tesadüfi olmadığını düşündürür.
Kur’an’ın insanı sürekli akletmeye çağırması da bu yüzden anlaşılır hale
gelir. Eğer insan yalnızca kendisine söyleneni mekanik biçimde kabul etmek
üzere yaratılmış olsaydı, Kur’an’ın bu kadar yoğun biçimde düşünmeye,
araştırmaya, görmeye ve ibret almaya çağırması anlamsız olurdu.
Kur’an’ın çağrısı ile insanın yaratılışı arasında bir karşılık vardır.
Fakat bu karşılık, “insan kendi başına Kur’an’ı zaten biliyordu” anlamına
gelmez. Daha derin ve daha dengeli bir ifade şudur: İnsan, vahyin hakikatini
kavramaya elverişli bir yaratılışla var edilmiştir.
Bu nedenle vahiy geldiğinde insanın önünde iki yol belirir. Ya kendi
içinde ve çevresinde oluşmuş kabulleri hakikatin ölçüsü sayacak ya da bütün
bunları Rabb’imizin kitabının ölçüsüne arz edecektir. Birinci durumda gelenek,
alışkanlık ve insan sözleri belirleyici hale gelir. İkinci durumda ise vahiy
mihenk taşı olur.
Asıl dönüşüm de burada başlar. İnsan Kur’an’ı yalnızca okumaya
başladığında değil, Kur’an’ı kendi kabullerinin üzerinde bir ölçü haline
getirdiğinde vahiy ile gerçek anlamda karşılaşmaya başlar.
Sonuç: Belki de Vahiy, İnsana Yabancı Değil;
İnsanın Unuttuğuna Işık Tutar.
Rahmân Sûresi’nin başındaki birkaç ayet, üzerinde uzun uzun düşünmeyi hak eden
bir kapı açmaktadır. “Rahmân, Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı
öğretti” ifadesi, insan ile vahyin birbirinden kopuk iki gerçeklik olmadığını
düşündürür. İnsan vahiy için yaratılmış bir muhataptır; vahiy de insanın
yaratılışına, sorumluluğuna ve varoluşuna seslenir.
Buradan hareketle insanın içinde doğuştan hazır bir Kur’an kitabı
bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Nahl 16/78 böyle bir iddiaya karşı açık
bir denge oluşturur. Fakat insanın boş ve anlamsız bir varlık olarak
yaratılmadığı da açıktır. Ona işitme, görme ve gönül verilmiş; yollar
gösterilmiş; doğru ile yanlış arasında seçim yapabilme imkânı tanınmış;
fıtratına dikkat çekilmiş ve vahiy gönderilmiştir.
Belki de asıl üzerinde durulması gereken soru “İnsanın içinde Kur’an
bilgisi var mı?” sorusundan biraz daha farklıdır: İnsan, kendisine gönderilen vahyin
hakikatini kavrayabilecek bir yaratılışa sahip mi?
Kur’an’ın bütünlüğü içinde bakıldığında bunun güçlü bir karşılığı vardır.
İnsan vahyi anlayabilecek akla, düşünebilecek bir zihne, ayırt edebilecek bir
vicdana ve yöneliş gösterebilecek bir fıtrata sahiptir. Ancak bütün bunların
üzerine gelenek, taassup, çıkar, alışkanlık ve yanlış kabuller yığıldığında
insan kendi yaratılışındaki imkânları da köreltebilir.
Belki de vahyin insana en büyük sürprizi, ona hiç bilmediği bir dünyayı
anlatması değildir. Belki vahiy, insanın içinde sessizleşmiş bir hakikati
yeniden konuşturur. Ona kendi varlığını, Rabb’ini, sorumluluğunu ve hayatın
anlamını yeniden düşündürür. Bu yüzden Kur’an’ın çağrısı yalnızca “öğren”
çağrısı değildir; aynı zamanda “düşün”, “aklet”, “gör”, “ibret al” ve “hakikati
insan sözlerinin altında bırakma” çağrısıdır.
İnsan Kur’an’a yöneldiğinde belki de yalnızca yeni bilgiler edinmez;
kendisini yeniden tanımaya başlar. Çünkü vahiy, insanı kendisinden koparmak
için değil, onu yaratılışındaki hakikatle yeniden buluşturmak için gelir. Asıl
mesele, Kur’an bilgisinin insanın içinde önceden saklı olup olmadığını
kanıtlamak değil; insanın önüne konulan vahyin neden onun aklına, vicdanına ve
fıtratına seslendiğini fark etmektir.
Ve belki bütün mesele şu cümlede düğümlenir: Kur’an insana yabancı bir hakikati
dayatmaz; insanın hakikate yabancılaşmasını sorgular. Vahiy geldiğinde insanın karşısına sadece bir kitap çıkmaz; kendi
yaratılışına, sorumluluğuna ve Rabb’iyle olan ilişkisine dair bir ölçü çıkar.
İnsan o ölçünün karşısında ya öğrendiği her şeyi yeniden sorgular ya da
öğrendiklerini Kur’an’ın önüne koymaya devam eder. Hakikate açılan kapı ise tam
burada başlar.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine
rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com