Allah’ın sözü varken başka bir kaynağa ihtiyaç var mı?

Şimdi gel, başlıktaki soruyu acele etmeden, gerçekten hakkını vererek konuşalım:

Allah’ın sözü varken başka bir kaynağa ihtiyaç var mı?

Bu soru basit gibi görünür ama aslında din anlayışımızın tam merkezine oturur. Vereceğimiz cevap; ibadet anlayışımızı, ahlak ölçümüzü, kime bağlanacağımızı, kimin sözüne “din” diyeceğimizi belirler.

Önce şuradan başlayalım.

Allah bir kitap indirdi. Adını bizzat kendisi koydu: Kur’an. Bu kitap hakkında ne dedi? “Apaçık”, “açıklanmış”, “detaylandırılmış”, “hidayet rehberi”, “rahmet”, “furkan”, “ölçü”, “hak ile indirilmiş”… Bunların her biri ayetle sabit.

Mesela En’am 114’te şöyle sorulur:

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O size kitabı detaylandırılmış olarak indirmiştir.”

Burada geçen “detaylandırılmış” ifadesi önemlidir. Arapça’da “mufassalan” kelimesi kullanılır. Bu kelime, “ana hatları verilmiş” demek değildir. Ayrıntılarıyla açıklanmış, temel ölçüleri belirlenmiş, sınırları çizilmiş demektir. Yani dinin ana çerçevesi eksik bırakılmamıştır.

Şimdi dürüstçe düşünelim.

Allah, insanı yaratıyor. Ona bir hayat veriyor. Onu imtihan ediyor. Sonra da diyor ki: “Sana yol gösterecek kitabı indirdim.” Ardından kitabı için “eksik” demiyor, “tamamlanmış” diyor (Maide 3). “Anlaşılmaz” demiyor, “apaçık” diyor (Fussilet 3). “Yetersiz” demiyor, “hidayet ve rahmet” diyor (Araf 52).

Peki biz ne diyoruz?

“Evet ama yetmez.”

Asıl kırılma noktası tam burada başlıyor.


Nebi’nin Görevi Neydi?

Bu konunun en çok karıştırıldığı yer burasıdır. O yüzden ağır ağır ilerleyelim.

Kur’an’a göre nebi nedir?

“Nebi” kelimesi, haber alan demektir. Yani vahiy alan kişi. “Resül” ise gönderilen, elçi demektir. Yani aldığı mesajı ileten. Bu iki kavramı doğru anlamadan mesele anlaşılmaz.

En’am 50’de Nebi Muhammed’e şöyle denir:

“De ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum; gaybı da bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”

Bu cümle son derece net:
“Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”

Ahkaf 9’da da benzer bir ifade vardır:

“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Burada iki temel görev tanımı var:

  1. Vahye uymak.
  2. Vahyi duyurmak.

Yani Nebi Muhammed kendi görüşünü, kişisel kanaatini, bağımsız dinî hükümlerini ortaya koyan biri değildir. Onun görevi; Allah’ın indirdiğini iletmektir.

Nisa 105’te ise mesele daha da netleşir:

“Şüphesiz biz sana kitabı hak ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin.”

Burada dikkat et:
“Allah’ın sana gösterdiği ile…”

Yani hüküm kaynağı nebinin zihni değil, indirilen kitaptır.

O halde şunu sormamız gerekir:

Eğer nebi yalnızca vahye uyuyorsa, din adına bağlayıcı olan şey nebinin kişisel sözleri mi, yoksa vahiy mi?

Kur’an’ın verdiği cevap açıktır: Vahiy.


Resule İtaat Meselesi

Şimdi gelelim çok konuşulan bir konuya: “Resule itaat.”

Kur’an’da defalarca “Allah’a itaat edin, resule itaat edin” ifadesi geçer (örneğin Nisa 59).

Burada bazıları şöyle bir cümle kurar:
“Demek ki nebiye itaat ayrı bir kaynaktır.”

Ama Kur’an bütünlüğünde düşünmezsek hata yaparız.

Nisa 80 şöyle der:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

Bu ayet çok kritiktir. Resule itaat, Allah’a itaattir. Neden? Çünkü resül kendi sözünü değil, Allah’ın sözünü iletir.

Resülün otoritesi kişisel değil, temsilidir.

Bir örnekle düşünelim.

Bir şirket düşün. Şirketin sahibi bir talimat gönderiyor. O talimatı müdür çalışanlara iletiyor. Çalışan müdüre itaat ettiğinde aslında kime itaat etmiş olur? Şirket sahibine. Çünkü müdür kendi kafasına göre konuşmuyordur, talimatı iletiyordur.

Aynı şekilde resüle itaat, onun getirdiği vahye itaattir.

Yoksa resülün vahiy dışı sözlerini bağımsız bir din kaynağı haline getirmek değildir.

Eğer öyle olsaydı, En’am 114’te Allah “Allah’tan başka hakem mi arayayım?” demezdi.


Din Tamamlandı mı?

Maide 3’te Allah şöyle buyurur:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”

“Kemale erdirdim.”

Bu ifade ne demektir?

Bir bina düşün. Temeli atılmış, duvarları örülmüş ama çatısı açık. Buna “tamamlandı” denir mi? Denmez.

Allah din için “kemale erdirdim” diyorsa, temel ölçüler bitmiştir.

Eğer biz hâlâ “Din Kur’an’da yok ama başka rivayetlerde var” diyorsak, şu soruyla yüzleşmek zorundayız:

O halde din tamamlanmamış mıydı?

Bu soru rahatsız edici olabilir ama kaçamayız.


“Kur’an Her Şeyi Açıklar” Ne Demek?

En sık yapılan yanlışlardan biri de şu:
“Kur’an’da her şey yazmıyor.”

Önce şu ayete bakalım.

Nahl 89:

“Sana bu kitabı her şeyin açıklaması, hidayet, rahmet ve Müslümanlara müjde olarak indirdik.”

“Her şeyin açıklaması.”

Buradaki “her şey” ifadesi, insanın dinî sorumluluğuna dair her şeydir. Yani iman esasları, ibadet bilinci, helal-haram sınırları, ahlaki ilkeler.

Kur’an fizik kitabı değildir. Ama din kitabıdır. Ve din konusunda temel ölçüleri eksiksiz verir.

Bir örnek verelim.

Kur’an salatı emreder. Salatın ne olduğunu, hangi bilinçle yapılacağını, neyi temsil ettiğini, kimlerin kıldığı halde kabul edilmediğini (Maun suresi) anlatır. Salatın gösterişe dönüştürülmesini eleştirir. Onu ahlaktan koparanları uyarır.

Yani salat bir bilinçtir, Allah’la bağdır, toplumsal sorumluluktur.

Ama biz çoğu zaman salatı sadece teknik ayrıntıya indirgeriz.

Kur’an ruhu verir. Çerçeveyi çizer. Sınırı koyar. Ama dini bir matematik formülüne dönüştürmez.


Alışkanlık mı, Hakikat mi?

Şimdi biraz dürüst olalım.

Bir insan “Din Kur’an’dır” dediğinde çoğu kişi rahatsız olur. Neden?

Çünkü yüzyıllardır oluşmuş bir kültür var. O kültür içinde din, Kur’an + başka kitaplar şeklinde öğretilmiş.

Bir çocuk düşün. Küçüklüğünden beri bir geleneğin içinde büyüyor. Ona din böyle anlatılmış. Sonra biri çıkıp “Kur’an yeterlidir” dediğinde, sanki bütün zemin kayıyormuş gibi hissediyor.

Ama hisler hakikatin ölçüsü değildir.

Kur’an, Araf 52’de şöyle der:

“Andolsun biz onlara, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik; inanan bir topluluk için hidayet ve rahmettir.”

“İlim üzere açıkladığımız.”

Yani gelişigüzel değil. Bilinçli, sistemli, ölçülü.

Şimdi soralım:

Allah kitabını ilim üzere açıklamışsa, biz niçin başka sözleri dinin aslına eklemek isteriz?


Günlük Hayattan Bir Hikâye

Bir gün bir genç düşün. Üniversitede okuyor. Dinini öğrenmek istiyor. Eline bir Kur’an alıyor. Okuyor. Anlıyor. Sarsılıyor.

Sonra bir ortamda şöyle diyor:
“Kur’an’a göre din bu.”

Hemen biri çıkıyor:
“Ama şu rivayette şöyle diyor…”

Genç soruyor:
“Kur’an’da var mı?”

Cevap:
“Yok ama herkes kabul etmiş.”

Genç tekrar soruyor:
“Allah’ın kitabı varken neden ‘herkes’ ölçü olsun?”

İşte asıl mesele bu.

Din çoğunlukla mı belirlenir, vahiy ile mi?

En’am 116’da Allah uyarır:

“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”

Demek ki çoğunluk ölçü değil.


İnsan Sözü ile Allah Sözü Arasındaki Fark

İnsan sözünde ihtilaf olur. Çelişki olur. Zamanla değişir. Kültürden etkilenir.

Kur’an için ise Nisa 82’de şöyle denir:

“Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı.”

Bu da önemli bir ölçüdür.

Din adına bağlayıcı olan şey, çelişkisiz ve korunmuş olmalıdır.

Hicr 9’da Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.”

Koruma vaadi Kur’an içindir.

Bu noktada şunu sormalıyız:

Koruma garantisi verilmeyen sözleri, dinin değişmez kaynağı yaparsak ne olur?


Özgürlük Meselesi

Bir insan yalnızca Allah’ın kelamına dayanıyorsa, kime bağlıdır?

Sadece Allah’a.

Ama insan sözlerini de din haline getirirse, o sözleri aktaran otoriteler de dinî otorite haline gelir.

Bu ise insanı doğrudan Allah’a değil, yorumlara bağlar.

Kur’an’ın çağrısı nettir:
Tevhid.

Tevhid sadece “Allah birdir” demek değildir. Hüküm koymada da birliği kabul etmektir.

Yusuf 40’ta şöyle denir:

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”

Eğer hüküm yalnız Allah’a aitse, din adına son söz de O’na aittir.


Son Düşünce

Başlıktaki soruya dönelim.

Allah’ın sözü varken başka kaynağa ihtiyaç var mı?

Eğer Kur’an eksikse, evet gerekir.
Eğer Kur’an tamamlanmışsa, gerekmez.

Allah kitabı için ne diyor?

– Detaylandırılmış (En’am 114)
– Açıklanmış (Fussilet 3)
– İlim üzere açıklanmış (Araf 52)
– Her şeyin açıklaması (Nahl 89)
– Din tamamlandı (Maide 3)
– Hüküm yalnız Allah’a ait (Yusuf 40)

Bütün bu ayetleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şudur:

Din, Allah’ın kitabıdır.
Resule itaat, onun getirdiği vahye itaattir.
Nebi Muhammed’in görevi vahyi iletmektir.
Din adına bağlayıcı olan ölçü Kur’an’dır.

Geriye kalan her söz değerlidir, saygıdeğer olabilir, tarihî olabilir, öğüt olabilir; ama Allah’ın dini haline gelemez.

Gerçek teslimiyet, Allah’ın söylediğine razı olmaktır.
Ve O’nun sözü varken başka bir söz aramamak…

 

Helâk: Gökten Yağan Taşlar Değil, Kopan Bağlar

 Helâk: Gökten Yağan Taşlar Değil, Kopan Bağlar

Kur’an’da anlatılan helâk kıssalarını okurken çoğumuzun zihninde benzer sahneler canlanır: Gökyüzünden inen azap, yerin yarılması, kasırgalar, tufanlar, çığlıklar… Sanki helâk, bir anda gelen ilahî bir öfke patlamasıdır. Sanki Allah, bir gün sabrını yitirir ve bir toplumu ansızın siler. Oysa Kur’an, dikkatle okunduğunda bambaşka bir şey anlatır. Helâk, gökten inen bir taş yağmurundan önce başlar. Hatta çoğu zaman o taşlar hiç yağmaz. Çünkü asıl helâk, kalpte ve zihinde yaşanır. Asıl helâk, vahiy ile bağın kopmasıdır.

Bu bölümde, Kur’an’ın helâk anlatılarını klasik algının ötesine taşıyarak, meseleye bir “toplumsal yasa” olarak bakmaya çalışacağız. Sohbet eder gibi, acele etmeden, ayetlerin işaret ettiği derinliği birlikte düşünerek… Çünkü Kur’an kıssaları ve darb-ı meselleri masal değil, tarih kitabı da değil; insanın ve toplumun nasıl çöktüğünü anlatan Kur’an’ın kendine özgün anlattığı örneklerdir.

 

Helâk: Bir Son Değil, Bir Süreç

Kur’an’da helâk kelimesi geçtiğinde çoğu insanın zihninde ani bir yok oluş belirir. Oysa Kur’an’ın dili, böyle bir ani yıkımı merkeze almaz. Tam tersine, helâk uzun bir sürecin nihai sonucudur. Bir toplum, hakikatle bağını kopardığında, bu kopuş hemen gökten bir ceza indirmez. Önce zihinsel bir çözülme başlar. Ardından ahlaki kayma gelir. Sonra adalet duygusu zayıflar. Zulüm normalleşir. En sonunda ise toplum kendi içinden çürüyerek çöker.

Bu çok önemli:
Kur’an’da hiçbir kavim “bir gecede” helâk edilmez. Hepsine nebi gelir, hepsine hakikat anlatılır, hepsine süre tanınır, hepsine uyarılar yapılır. Helâk, uyarıların ısrarla reddedilmesinin ardından gelir. Yani helâk, Allah’ın sabırsızlığı değil; insanların ısrarcı körlüğüdür.

Fatır Suresi 45. ayet bu hakikati çok net bir şekilde ortaya koyar:

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları hemen yakalayacak olsaydı, yer üzerinde hiçbir canlı kalmazdı. Fakat O, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”

Bu ayet, helâk anlayışımızı kökten değiştirir. Çünkü burada Allah’ın “hemen cezalandırmaması” özellikle vurgulanır. Demek ki helâk, ani bir tokat değil; ertelenmiş bir sonuçtur. İnsan kendi eliyle helâkını hazırlar, Allah ise mühlet verir.

 

Vahiy ile Bağın Kopması: Asıl Felaket

Kur’an’da anlatılan bütün helâk kıssalarının ortak paydası şudur: Vahiy ile bağın kopması. Ne tufan, ne deprem, ne kasırga… Bunların hiçbiri asıl sebep değildir. Bunlar, çökmüş bir yapının görünen son sahnesidir. Asıl çöküş, vahyin rehberliğinin terk edilmesiyle başlar.

Bir toplum vahyi terk ettiğinde ne olur biliyor musun?
Önce doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşır.
Sonra güçlü olan haklı sayılmaya başlanır.
Ardından zulüm, düzenin bir parçası hâline gelir.
En sonunda da herkes, kendi hevasını din edinir.

Şura Suresi 14. ayet tam da bu süreci anlatır:

“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haksızlık ve taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler…”

Dikkat et…
Ayet “cehalet yüzünden” demiyor.
“Bilgi yoktu” demiyor.
Tam tersine, ilim geldikten sonra diyor.

Yani bozulma bilgisizlikten değil; niyet bozukluğundan başlıyor. Hakikat geliyor ama insanlar onu kendi çıkarlarına göre eğip büküyor. Herkes, ilmi hakikate ulaşmak için değil; karşısındakine üstünlük kurmak için kullanıyor. İşte bu noktada ihtilaf başlıyor. Ama bu ihtilaf, fikir ayrılığı değil; adaletin terk edilmesidir.

 

İhtilaf ve Zulüm: Helâkın İkiz Kardeşi

Kur’an’daki helâk anlatılarında ihtilaf kelimesi sık sık karşımıza çıkar. Ama bu ihtilaf, bugün anladığımız anlamda “farklı düşünmek” değildir. Kur’an’daki ihtilaf, hakikatin parçalanmasıdır. İnsanların kendi hevalarını hakikat yerine koymasıdır.

Şura Suresi 21. ayette bu durum şöyle anlatılır:

“Yoksa Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din kılan ortakları mı var? Eğer fasıl (erteleyen bir hüküm) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi.”

Bu ayet, helâkın nedenini çok net bir şekilde ortaya koyar:
İnsanların Allah’ın dini yerine kendi ürettikleri dini koymaları.

Bu çok kritik bir nokta. Çünkü çoğu zaman insanlar “Biz dine karşı değiliz” der. Ama aslında karşı oldukları şey, vahyin kendisidir. Onun yerine gelenekleri koyarlar, kültürü koyarlar, güç ilişkilerini koyarlar, ideolojileri koyarlar. Böylece din, Allah’ın indirdiği olmaktan çıkar; insanların şekillendirdiği bir araca dönüşür.

Bu noktadan sonra zulüm kaçınılmazdır. Çünkü vahyin olmadığı yerde adalet, güçlü olanın keyfine kalır. Ve zulüm, helâkın en belirgin işaretidir.

 

KISA KISA…

Helâk: Toplumun Kendi Kendini Çökertmesi

Kur’an’da helâk edilen kavimlerin hiçbirinde şu tabloyu görmeyiz:
“Toplum düzgündü, adalet vardı, insanlar merhametliydi ama Allah onların din günü nereye gideceği yeri belirledi.”

Hayır.
Her kavimde önce bozulma başlar.
Her kavimde zulüm yayılır.
Her kavimde hakikat susturulur.
Her kavimde uyarıcılar alaya alınır.

Nuh’un kavmi, müminliğiyle alay ediyordu.
Lut’un kavmi, ahlaki çözülmeyi normalleştirmişti.
Semud kavmi, gücünü ilahlaştırmıştı.
Âd kavmi, büyüklük kompleksine kapılmıştı.
Musa’nın kavmi, her şekilde isyan ediyordu.

Helâk sahne değişir ama senaryo hep aynıdır.

 

Hac 40: Hakikat Susturulursa Hayat Da Susturulur

Hac Suresi 40. ayet, helâk meselesine bambaşka bir pencere açar:

“Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi.”

Bu ayet bize şunu öğretir:
Toplumun ayakta kalması için hakikat sesinin var olması gerekir. Bu ses susturulduğunda, sadece camiler değil; bütün değer merkezleri çöker. Çünkü vahiy, sadece ibadet için değil; hayatın dengesi için gereklidir.

Hakikat sesi susturulduğunda, yalan yükselir.
Adalet susturulduğunda, zulüm konuşur.
Ahlak susturulduğunda, çıkar bağırır.

Ve toplum, kendi kendini yiyen bir canavara dönüşür.

 

Günümüz Dünyası: Helâk Darb-ı Meselinin Canlı Sahnesi

Bugün Kur’an darb-ı meselini anlamak için arkeolojik kazılara gitmeye gerek yok. Etrafımıza bakmamız yeterli. Çünkü helâk dediğimiz şey, bugün de yaşanıyor. Sadece adı değişti, şekli değişti.

Bugün helâk:
Ailelerin dağılmasıdır.
İnsanın insana yabancılaşmasıdır.
Adaletin parayla satın alınmasıdır.
Ahlaksızlığın özgürlük diye pazarlanmasıdır.
Hevanın din hâline gelmesidir.

Nuh’un kavmi gemiye (müminlere) bakıp güldü.
Bugün insanlar hakikate bakıp alay ediyor.

Lut’un kavmi sapkınlığı normalleştirdi.
Bugün ekranlar aynı normalleştirmeyi yapıyor.

Semud kavmi gücüne güvendi.
Bugün teknoloji ve ekonomi ilahlaştırılıyor.

Musa’nın kavmi nankörlük etti.
Bugün Kur’an ortadayken insanlar başka kurtarıcılar arıyor.

 

Hüsn-i ta'lil: Kur’an’ın Anlatım Metodu

Kur’an’ın helâk kıssalarını anlatırken yaptığı şey, edebi bir hikâye anlatmak değildir. Buna “hüsn-i ta'lil” diyebiliriz: Yani olayların arkasındaki yasayı göstermek.

Kur’an bize şunu öğretir:
Helâk bir mucize değildir.
Helâk bir rastlantı değildir.
Helâk, Allah’ın koyduğu toplumsal yasaların doğal sonucudur.

Bir toplum hakikati terk ederse çöker.
Bir toplum zulmü meşrulaştırırsa dağılır.
Bir toplum adaleti kaybederse yok olur.

Bu yasa değişmez. Çünkü bu yasa, insanın fıtratıyla ilgilidir.

 

Son Söz Yerine: Helâk Bugün de Geçerli

Helâk sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Helâk, her çağın gerçeğidir. Kur’an, bunu bir tehdit olarak değil; bir uyarı olarak anlatır.

Ve en sonda Ra’d Suresi 11. ayet gelir:

“Allah, bir toplumu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”

Bu ayet, helâkın anahtarını verir.
Allah bir toplumu helâk etmez; toplum kendini helâke sürükler.
Allah bir toplumu kurtarmaz; toplum kurtuluşu seçer.
Mesele gökten taş yağması değil.
Mesele kalpte hakikatin susmasıdır.

Ve hakikat sustuğunda, helâk çoktan başlamıştır.

 

Topluma Göre Elçi Gönderilmesi: İlahi Hikmetin İnsanla Buluştuğu Yer

 Topluma Göre Elçi Gönderilmesi: İlahi Hikmetin İnsanla Buluştuğu Yer

Kur’an’ı gerçekten dikkatle okuduğunda şunu fark ediyorsun: Allah insanı tanıyor. Hem de bizim kendimizi tanıdığımızdan çok daha iyi tanıyor. Zayıflıklarımızı, korkularımızı, alışkanlıklarımızı, direnç noktalarımızı… İşte bu yüzden Allah’ın rehberliği soyut değil; tam aksine, hayatın tam ortasında, insanın gündelik gerçekliğinin içinde şekilleniyor.

Elçi gönderilmesi meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Çünkü Kur’an, elçilerin “rastgele” seçilmediğini, her toplumun kendi içinden, kendi diliyle konuşan, kendi şartlarını yaşayan kişilerle muhatap edildiğini defalarca vurguluyor.

Bak, Allah bu gerçeği çok net bir şekilde ifade ediyor:

“Biz her elçiyi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıkça anlatsın.”
(İbrahim, 4)

Bu ayet tek başına bile uzun uzun düşünmeyi hak ediyor. Allah “kendi kavminin dili” diyor. Sadece konuşulan lisan değil bu; kültür, alışkanlık, düşünme biçimi, korkular, beklentiler… Yani elçi, hitap ettiği toplumun tam içinden biri.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor:
Eğer Allah mesajını meleklerle, soyut varlıklarla, insanüstü figürlerle göndermiş olsaydı, biz bugün “Bu hayatın içinde uygulanabilir değil” deme bahanesine sahip olmaz mıydık?

İşte Allah bu bahaneyi daha baştan insanın elinden alıyor.

 

Elçi ve Toplum Arasındaki Psikolojik Gerilim

Elçi gönderilmesi sadece bir “bilgi aktarımı” değildir. Elçi, toplumun en hassas yerine dokunur. Çünkü elçi; yanlışları söyler, bozulmuş düzenleri sarsar, kutsallaştırılmış alışkanlıkları sorgular.

Bu yüzden Kur’an, elçilerin karşılaştığı tepkileri anlatırken aslında insan psikolojisini de önümüze koyar.

Fussilet suresi bu durumu çarpıcı bir sahneyle anlatır:

“Onlara, ‘Rabbinizden bir elçi geldi’ denildiğinde, ‘Biz sizinle gönderilene inanmıyoruz’ dediler.”
(Fussilet, 14)

Dikkat et… Burada bir bilgi eksikliğinden söz edilmiyor. “Anlamadık” demiyorlar. “İnanmıyoruz” diyorlar. Çünkü sorun bilgi değil, alışkanlık. Sorun akıl değil, konfor alanı.

İnsan, kendini güvende hissettiği düzeni kaybetmek istemez. Yanlış bile olsa… Kur’an bunu başka bir ayette şöyle anlatır:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.”
(Bakara, 170)

Bu ayeti okurken geçmiş toplumları düşünme kar. Bugünü düşün. Çünkü bu cümle hâlâ canlı. Bugün de insanlar Kur’an’dan bir ayet duyduğunda, eğer alıştığı düzene ters düşüyorsa hemen savunmaya geçiyor.

Elçi işte tam bu savunma duvarına çarpar.

 

“Neden Melek Değil de İnsan?” Bahaneleri

Toplumların elçiye direnirken en sık kullandığı bahanelerden biri şudur:
“O da bizim gibi bir insan.”

Kur’an bu itirazı defalarca kayda geçirir. İsra suresinde şöyle anlatılır:

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların iman etmelerine engel olan şey şuydu: ‘Allah bir insanı mı elçi gönderdi?’ demeleri.”
(İsrâ, 94)

Bu itiraz çok tanıdık değil mi?
Sanki elçi insan olunca mesaj değersizleşiyor gibi…

Ama Allah hemen bu bahaneyi yerle bir eder:

“De ki: Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik.”
(İsrâ, 95)

Bu ayet, ilahi hikmetin özeti gibidir. Allah diyor ki:
“Size kim uygunsa, onu gönderdim.”

İnsan için örnek, insan olur. Melek günah işlemez, yorulmaz, nefsiyle mücadele etmez. Ama insan; düşer, kalkar, zorlanır, mücadele eder. İşte elçinin insan olması, yaşanabilir bir örneklik sunar.

Allah bunu başka bir ayette daha da netleştirir:

“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 110)

Elçi “sizin gibiyim” diyor. Yani:
Aynı sokakta yürüdüm, aynı dertleri yaşadım, aynı nefisle mücadele ettim.

 

Elçi: Toplumun Aynası ve Sınavı

Elçi sadece rehber değildir; aynı zamanda aynadır. Toplum, elçiye bakarak kendini görür. Bu yüzden elçilerin varlığı, toplum için ciddi bir sınavdır.

Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Biz bir elçi göndermedikçe azap edici olmadık.”
(İsrâ, 15)

Bu ayet bize şunu söylüyor: Elçi, mazeretleri ortadan kaldırır. Artık “bilmiyorduk” deme hakkı kalmaz.

Ama işte tam bu noktada toplum ikiye ayrılır. Kur’an bu ayrımı şöyle anlatır:

“İnsanlardan kimi Allah’a iman eder, kimi de inkâr eder.”
(Teğabün, 2)

Elçi geldiğinde herkes aynı tepkiyi vermez. Çünkü elçi, insanın içindekini açığa çıkarır. Kim samimi, kim çıkarcı, kim korkak, kim cesur… Hepsi ortaya dökülür.

Bu yüzden elçi, toplumun huzurunu bozan biri gibi görülür. Oysa bozulan şey huzur değil, yalancı dengedir.

 

Elçilerin Mücadelesi Neden Bu Kadar Zordu?

Kur’an’da neredeyse hiçbir elçinin “rahat” bir tebliğ süreci yaşamadığını görürüz. Alay edildiler, dışlandılar, tehdit edildiler, hatta öldürüldüler.

Allah bunu çok açık söyler:

“Ne zaman onlara bir elçi geldiyse, bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.”
(Mâide, 70)

Bu ayet insanın içini ürpertiyor. Çünkü sorun elçinin yanlış olması değil; sorun toplumun hesap vermek istememesi.

Elçi gelince insanlar şunu fark eder:
Artık yanlışlarını kutsayamazlar.

İşte bu yüzden direnç başlar.

 

Bugüne Bakan Yönü

Şimdi dürüst olalım. Elçiler artık gelmiyor. Ama Kur’an elimizde. Ve Kur’an, elçilerin yaptığı şeyi bugün de yapıyor:
Rahatsız ediyor. Sorgulatıyor. Konforu bozuyor.

Allah Kur’an için ne diyor?

“Bu Kur’an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
(İbrahim, 1)

Karanlık her zaman cehalet değildir. Bazen karanlık, alışılmış yanlışlardır.

Bugün biri Kur’an’la yüzleştiğinde rahatsız oluyorsa, bu tesadüf değildir. Çünkü vahiy, insanı yerinden oynatır.

 

Sonuç: İlahi Adalet ve Hikmet

Kur’an’ın bize öğrettiği temel ilke şudur:
Allah kimseye haksızlık yapmaz.

“Allah insanlara zerre kadar zulmetmez.”
(Nisâ, 40)

Elçilerin toplumların içinden seçilmesi, işte bu adaletin bir sonucudur. Kimse “Beni anlamayan biriyle sınandım” diyemesin diye…

Her toplum kendi içinden biriyle uyarıldı. Her insan, anlayabileceği bir dille muhatap oldu.

Şimdi soru şu:
Bu kadar adil bir çağrıya rağmen insan neden hâlâ direniyor?

Belki de cevap çok basit:
Değişmek zor geliyor.

Ama Kur’an bize şunu hatırlatıyor:

“Şüphesiz Allah, bir toplumu onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”
(Ra’d, 11)

Elçi gelir, mesaj gelir, uyarı gelir.
Ama adım atmak insana kalır.

İşte bu yüzden, elçilerin topluma göre gönderilmesi sadece tarihsel bir bilgi değil; bugün de bizi sorgulayan ilahi bir derstir.

Ve bu ders hâlâ önümüzde duruyor.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine, karmaşayı bitirmek için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat kendisi söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19)

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir cümlede birleştiriyor. Musa da bu dine çağırdı, İsa da, Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, zaman değişti; ama din değişmedi. Çünkü din, Allah’a teslimiyetti.

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar karmaşık, bu kadar yorucu hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı, Kur’an’ı terk etme hikâyesidir.

 

Vahyin Yerine İnsan Sözünün Geçmesi

Allah kitabını indirdiğinde, onun anlaşılmaz olmasını istemedi. Aksine, defalarca anlaşılır olduğunu vurguladı:

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer, 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara, 242)

Ama insan, apaçık olanla yetinmedi. Çünkü apaçık olan, otorite kurmaya izin vermez. Kitap doğrudan muhatap alır. Aracı istemez. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca insanlar kitabın yanına söz ekledi. Önce “açıklama” dediler, sonra “yorum” dediler, en sonunda o yorumlar kitabın önüne geçti.

Allah bu tehlikeyi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara, 170)

Bu ayet sadece geçmişi anlatmıyor. Bugün de biri Kur’an’dan bir ayet okuduğunda, hemen arkasından şu cümle gelmiyor mu?

“Ama bizim mezhepte böyle değil…”
“Hocamız bunu farklı açıklıyor…”
“Asırlardır böyle gelmiş…”

Allah’ın indirdiği ölçü, insan geleneğiyle tartıya çıkartılıyor. Ve çoğu zaman kaybeden vahiy oluyor.

 

Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah Tevrat’ı indirdi. Ama Tevrat’ın indirilmiş olması, kitabın merkezde kalacağını garanti etmedi. Nitekim Allah bunu Kur’an’da açıkça anlatır:

“Onlar Allah’ın kitabını arkalarına attılar; sanki bilmiyorlarmış gibi.” (Bakara, 101)

Bak dikkat et: “İnkâr ettiler” demiyor. “Arkalarına attılar” diyor. Yani kitap vardı, ama hayatın önünde değildi. Hüküm verirken başka kaynaklar devreye girmişti.

Sonra ne oldu? Allah’ın kitabı değil, din adamlarının sözleri belirleyici hâle geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe, 31)

Bu ayet indiğinde sahabe şaşırmıştı. “Biz onlara tapmıyorduk” dediler. Rasulullah şu açıklamayı yaptı:
“Onlar haramı helal, helali haram kıldığında siz de uyuyordunuz ya; işte bu onları rabb edinmektir.”

Şimdi bir durup dürüstçe düşünelim:
Eğer bugün bir konuda Kur’an “helaldir” dediği hâlde, biz “ama bizim hocamız buna caiz demiyor” diyorsak; o zaman geçmişte kitabı bırakıp insan sözünü öne alanlardan gerçekten ne farkımız kalıyor?

 

İsa’nın Mesajı ve Sapmanın Derinleşmesi

Nebi İsa da insanları Allah’a teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj yine bozuldu. Kur’an bunu da haber verir:

“Aralarındaki düşmanlığı ve kini kıyamet gününe kadar aralarına saldık.” (Mâide, 64)

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minûn, 53)

Bu ayet sanki bugünü anlatıyor değil mi? Her grup kendi doğrusu ile mutlu. Kimse “Allah ne diyor?” diye sormuyor. Herkes “biz ne diyoruz?” derdinde.

 

Son Vahiy, Son Uyarı

Ve sonra Kur’an geldi. Korunmuş olarak:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr, 9)

Artık bahane kalmadı. Kitap kaybolmayacak, değişmeyecek. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkündü: Terk edilmesi.

Ve ne acıdır ki Rasulullah’ın ağzından bu şikâyet yükseldi:

“Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan, 30)

Bu ayet sadece Mekke müşriklerini anlatmıyor. Çünkü müşrikler zaten inkâr ediyordu. Bu ayet, Kur’an’ı kabul ettiğini söyleyip onu hayattan dışlayanları anlatıyor.

Kur’an okunuyor ama hüküm alınmıyor.
Kur’an seviliyor ama ölçü olmuyor.
Kur’an hatim ediliyor ama merkeze konmuyor.

İşte bu, terk etmektir.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda çok net. En’âm 159:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.”

Bu ayetin muhatabı kim? Rasulullah.
Yani Allah, dini parçalayanlarla nebiyi bile yan yana getirmiyor.

Buna rağmen bugün din; mezhep mezhep, cemaat cemaat, tarikat tarikat bölünmüş durumda. Herkes kendi etiketini “hak” ilan ediyor.

Oysa Allah ne diyor?

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek. O da vahiydir.

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah, kitabı terk etmenin bir bedeli olduğunu söylüyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 124)

Bugün Müslüman toplumların hâlini düşün. Kargaşa, huzursuzluk, çatışma… Sebep çok mu karmaşık? Yoksa rehber terk mi edildi?

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmrân, 138)

Rehber dururken, başka haritalara bakan kaybolur.

 

Son Nokta

Allah son çizgiyi burada çekiyor:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân, 85)

İslam burada mezhep değil, teslimiyettir.
Teslimiyetin adresi de Kur’an’dır.

Soru çok net artık:
Allah’ın ipi elimizdeyken, başka ipleri niye kutsayalım?
Vahiy dururken, insan sözünü niye merkeze alalım?

Tarih aynı hatayı defalarca yazdı.
Kur’an bu hatayı tekrarlamamak için indi.

Sırada biz varız.

Formun Üstü

Formun Altı

Formun AltıGerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun:
aydinorhon.comFormun Üstü

Formun Altı

 

Aklın Perdelendiği Yer

 Aklın Perdelendiği Yer

Kur’an’da Sukr Kavramı ve Bilincin Kaybı

1. Kur’an’ın Temel Şartı: Bilinçli Muhatap Olmak

Kur’an, insanı muhatap alırken tek bir ön şart koyar:
akıl.

Bu yüzden Kur’an’da emirlerden önce çoğu zaman şu soru gelir:

“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“İbret almaz mısınız?”

Bu sorular süs değildir. Kur’an’ın insanla kurduğu ilişkinin temelidir. Çünkü Kur’an, reflekslere değil bilince, alışkanlıklara değil idrak sahibi tercihe seslenir.

Tam da bu yüzden Kur’an’da “aklın devre dışı kaldığı hâller” özellikle işaretlenir. Bunlardan biri de سُكْر / sukr kavramıdır.

İlk bakışta bu kelime “sarhoşluk” gibi görünür. Ama Kur’an’ın kullandığı bağlamlara baktığında şunu fark edersin:
Kur’an “sukr” ile alkolü değil, bilincin kaybını hedef alır.

Bunu anlamak için kelimenin geçtiği ayetlere tek tek bakmamız gerekir.

 

2. Namaz Ayeti: Bilinç Yoksa İbadet Yok

Kur’an’da sukr kelimesinin geçtiği en doğrudan ayetlerden biri Nisâ Suresi’dir:

“Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”
(Nisâ 4:43)

Bu ayet genelde fıkhî bir yasak olarak okunur. Doğrudur; içki içmiş birinin namaz kılmaması gerektiğini bildirir.
Ama ayetin gerekçesine dikkat edelim:

“Ne söylediğinizi bilinceye kadar…”

Demek ki mesele içki değil, bilmemek.
Yani dil konuşuyor ama akıl orada değil.
Beden ayakta ama bilinç kapalı.

Kur’an, böyle bir hâli namazla bağdaşmaz buluyor.

Burada çok temel bir ilke ortaya çıkıyor:

Bilinçsiz ibadet, ibadet değildir.

Şimdi durup kendimize şu soruyu sormak zorundayız:

  • Ben namazdayken gerçekten ne söylediğimi biliyor muyum?
  • Yoksa ayık bir bedenle, ama dağınık bir zihinle mi duruyorum?

Çünkü ayet, sarhoşluğu sadece alkole bağlamıyor. Sarhoşluğun tanımını yapıyor:
Ne söylediğini bilmemek.

İşte Kur’an’da “sukr” tam olarak budur:
Aklın, sözle bağını kaybetmesi.

 

3. Aynı Kelime, Başka Bir Sahne: Kıyamet Günü

Kur’an, aynı kelimeyi bambaşka bir bağlamda tekrar kullanır. Hac Suresi’nde:

“İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değildir. Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
(Hac 22:2)

Bu ayet, bizi sarsmak için bilerek böyle kurulmuştur.
Çünkü ortada bir çelişki var gibi durur:

  • Sarhoşlar
  • Ama sarhoş değiller

Peki bu nasıl olur?

Devamındaki sahneye bakalım:

“Her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her gebe kadın yükünü düşürür.”

Yani insanın en temel refleksleri bile devre dışı kalıyor.
Anne çocuğunu unutuyor.
Beden, bilincin komutunu almıyor.

Kur’an bu hâli tarif etmek için yine aynı kelimeyi seçiyor: sukr.

Burada artık kesinleşiyor:
Kur’an’a göre sarhoşluk, maddesel bir durum değil; zihinsel bir çöküştür.

Kıyamet, insanın bütün hayatı boyunca ertelediği hakikatle yüzleştiği andır. Ve bu yüzleşme, hazırlıksız olan için bilinci felç eder.

İşte Kur’an buna “sarhoş gibiler” der.

 

4. Üçüncü Sahne: Ölüm Anı

Kur’an, sukr kelimesini üçüncü kez ölüm bağlamında kullanır:

“Ölümün sarhoşluğu gerçekten gelir de: ‘İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!’ denir.”
(Kaf 50:19)

Bu ayette geçen ifade çok çarpıcıdır:
“Sakratü’l-mevt” – ölümün sarhoşluğu

Ölüm anı, insanın bütün kontrol mekanizmalarının çöktüğü andır. Beden çözülür, zaman algısı kaybolur, dünya ile bilinç arasındaki bağ kopar.

Kur’an bu hâli romantize etmez.
“Ruh huzurla çıkar” gibi yumuşatmaz.
Sarhoşluk der.

Çünkü insan o anda artık yönetemez; yaşar.
Ve çoğu zaman da hazırlıksız yakalanır.

Burada durup düşünelim:

  • İçki
  • Kıyamet
  • Ölüm

Üçü de farklı bağlamlar.
Ama Kur’an hepsinde aynı kelimeyi kullanıyor.

Bu tesadüf değil.

 

5. Kur’an’ın Kurduğu Ortak Zemin

Şimdi ayetleri yan yana koyalım:

  • Nisâ 4:43 → Ne söylediğini bilmemek
  • Hac 22:2 → Bilincin dehşetle çözülmesi
  • Kaf 50:19 → Ölümle gelen şuur kaybı

Ortak nokta açık:

Aklın devre dışı kalması

Kur’an’ın “sukr” dediği şey budur.

Ve burada çok kritik bir mesaj var:
Kur’an, aklı kaybetmeyi istisnai bir felaket olarak anlatır.
Ama aynı zamanda şunu da ima eder:

İnsan, farkında olmadan da sukr hâline girebilir.

 

6. Ayetlerin Işığında Günlük Hayat

Kur’an bize sadece kıyameti ve ölümü anlatmak için bu kelimeyi kullanmaz.
Bizi bugün uyarmak için kullanır.

Çünkü aklı örten şeyler sadece içki değildir.

Kur’an başka ayetlerde şunu söyler:

“Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar.”
(A‘raf 7:179)

Bu ne demektir?

Kalp var.
Akıl var.
Ama işlev yok.

Bu, modern zamanların en yaygın “sukr” hâlidir.

İnsan ayıktır ama farkında değildir.
Konuşur ama düşünmez.
İnanır ama sorgulamaz.

Ve Kur’an tam burada sesini yükseltir:

“Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.”

Çünkü hayvan akılsızdır, insanda akıl vardır ama insan aklını kapatmıştır.

 

7. Son Ayetle Yüzleşme

Kur’an’ın bu konudaki son uyarısını bir ayetle bağlayalım:

“Allah pisliği, aklını kullanmayanların üzerine bırakır.”
(Yunus 10:100)

Bu ayet çok serttir.
Çünkü burada “inkâr” değil, akılsızlık merkezdedir.

Aklını kullanmayan insan, bilincini kapatan insan, farkında olmadan sukr hâlinde yaşar.

Ve belki de en tehlikelisi şudur:

Bu sarhoşluk normalleşir.

Dünyevî Tutkular ve Sukr

Kur’an’ın Uyardığı Ayık Sanılan Sarhoşluklar

Kur’an, sarhoşluğu sadece içkiyle anlatmaz. Hatta dikkatle baktığında şunu görürsün: Kur’an’ın asıl üzerinde durduğu sarhoşluk, normalleşmiş olandır. İnsanların “ben iyiyim” diyerek yaşadığı, ama aklın devrede olmadığı hâller…

Bunun en güçlü kaynaklarından biri de dünyevî tutkulardır.

Kur’an bu tutkuları tek tek sayar, ama asıl yaptığı şey şudur:
Bu tutkuların insanın aklını nasıl örttüğünü gösterir.

1. Hevâ: Aklın Yerine Geçen İstek

Kur’an, dünyevî tutkunun en temel formunu tek bir kelimeyle anlatır: hevâ.

“Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?”
(Câsiye 45:23)

Bu ayet sarsıcıdır. Çünkü burada inkâr eden biri anlatılmaz.
Burada anlatılan kişi isteklerini merkeze alan kişidir.

Ayete dikkat et:
“İlah edindi” diyor. Yani yön veren, belirleyen, hüküm koyan bir otorite hâline gelmiş.

Peki bu neyle ilgilidir?

Devamına bakalım:

“Allah onu bir bilgiye göre saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözünün üzerine perde çekmiştir.”

İşte burada “sukr”ın başka bir yüzü ortaya çıkar.

  • Bilgi var
  • Göz var
  • Kulak var

Ama perde inmiş.

Bu, içkiyle gelen bir sarhoşluk değildir.
Bu, arzunun aklı bastırmasıyla oluşan bir sarhoşluktur.

İnsan artık düşünmez, sadece ister.
İsterken de kendini haklı görür.

Şimdi dur ve kendine sor:

Ben bir şeyi çok istediğimde, hâlâ düşünebiliyor muyum?

2. Mal ve Güç: Göz Kamaştıran Sarhoşluk

Kur’an, mal ve gücün insanı nasıl sarhoş ettiğini defalarca anlatır. Ama bunu yasak listesi gibi değil, bilinç kaybı olarak sunar.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ile evlatta çoğalma yarışıdır.”
(Hadîd 57:20)

Bu ayette sayılan şeylerin hiçbiri başlı başına haram değildir.
Ama sorun şuradadır:
Bunlar oyun hâline geldiğinde.

Oyun ne demektir?
Ciddiyetin kaybolması.

İnsan oynarken düşünmez, kendini kaptırır.
İşte bu da bir “sukr” hâlidir.

Devamındaki benzetmeye dikkat et:

“Bir yağmur gibidir; bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider…”

Hoşuna gider.
Gözünü alır.
Ve tam burada akıl geri çekilir.

Nice insan, gücü eline aldığında adaleti unutur.
Nice insan, parayı bulduğunda sınırı unutur.

Bu bir ayıksızlıktır.

3. Çokluk Sarhoşluğu: “Hepimiz Böyleyiz”

Kur’an, kalabalık olmanın da insanı sarhoş ettiğini söyler:

“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(En‘âm 6:116)

Bu ayet şunu ima eder:
Çokluk, hakikatin ölçüsü değildir.

Ama insan kalabalıkta kendini güvende hisseder.
“Yanlış yapıyor olsak bu kadar kişi yapmazdı” der.

Bu da bir tür “sukr”dır.
Çünkü kişi artık kendi aklını devre dışı bırakmıştır.

Düşünmez.
Sorgulamaz.
Sorumluluğu dağıtır.

Kur’an buna razı olmaz.

4. Öfke ve Korku: Anlık Sarhoşluklar

Kur’an’da öfke ve korku doğrudan “sukr” kelimesiyle anılmaz ama sonuçları aynıdır: bilinç kaybı.

“Öfkelerini yutarlar.”
(Âl-i İmrân 3:134)

Neden yutmak?

Çünkü öfke konuştuğunda akıl susar.
Öfkeli insan sonradan “ben ne yaptım?” der.

Bu cümle tanıdık değil mi?

İşte bu da ayık sanılan bir sarhoşluktur.

Aynı şekilde korku:

“Onlar insanlardan korkarlar; hâlbuki Allah’tan korkmaları daha uygundur.”
(Tevbe 9:13)

Korku, insanın yönünü değiştirir.
Yanlışı savunur, doğruyu gizler.

Bu da bir bilinç kaybıdır.

5. Alışkanlık: En Sessiz Sukr

Kur’an’ın en tehlikeli gördüğü şeylerden biri alışkanlıktır:

“Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz.”
(Zuhruf 43:23)

Bu cümle Kur’an’da defalarca tekrar eder.

Çünkü alışkanlık, düşünmenin yerini alır.
İnsan artık neden yaptığını bilmez.

Bu, süreklileşmiş bir sukr hâlidir.

Ayık görünür, ama bilinç yoktur.

6. Kur’an’ın Son Uyarısı

Bütün bu ayetler bize tek bir şey söylüyor:

Sarhoşluk sadece içkiyle olmaz.

Dünya insanı sarhoş eder.
İstekler sarhoş eder.
Kalabalık sarhoş eder.
Öfke sarhoş eder.
Alışkanlık sarhoş eder.

Ve Kur’an bu yüzden tekrar tekrar uyarır:

“Akletmez misiniz?”

Çünkü akıl, korunması gereken bir emanettir.
Kaybedildiğinde insan, ayakta kalsa bile düşmüştür.

İbadet: Aklı Ayakta Tutan Direnç

Kur’an’da Sukr’a Karşı Bilinç İnşası

Kur’an, insanın sarhoş olabileceğini kabul eder.
Ama onu bu hâle terk etmez.

Çünkü Kur’an’a göre ibadet, Allah’ın insanı kontrol etme aracı değil; insanın kendini kaybetmemesi için kurulmuş bir bilinç sistemidir. Eğer ibadet sukr’dan korumasaydı, Kur’an’da bu kadar merkezde olmazdı.

Burada önemli bir ayrım var:
İbadet yapılan bir şey değil, insanı yapan bir süreçtir.

1. Namaz: Bilinci Gün İçinde Yeniden Ayarlamak

Kur’an namazı anlatırken ilk vurgusu hareket değil, etkidir:

“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût 29:45)

Bu ayet çok nettir.
Namaz, insanı alıkoyar. Yani bir şeyin önüne set çeker.

Peki neyin?

Kontrolsüz arzunun.
Dalgınlığın.
Hevânın.

Eğer namaz bu etkiyi üretmiyorsa, Kur’an’a göre sorun namazda değil; bilinçle kurulmamış olmasındadır.

Hatırla:

“Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisâ 4:43)

Bu ayetle birlikte okuduğunda şunu anlarsın:
Namaz, sukr hâlinde yapılacak bir şey değil; sukr’ı dağıtması gereken bir ibadettir.

Namaz, günün içinde insanı tekrar tekrar kendine getiren bir duraktır.

Şimdi durup kendine sorman gereken soru şudur:

Namaz beni durduruyor mu?

2. Zikir: Bilincin Sabit Noktası

Kur’an’da zikir, sadece dilde tekrarlanan sözler değildir. Zikir, hatırlama hâlidir.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.”
(Ra‘d 13:28)

Tatmin, burada çok kritik bir kelimedir.
Çünkü sukr hâlinin temelinde doyumsuzluk vardır.

İnsan ister, ister, ister…
İstedikçe aklı geri çekilir.

Zikir ise insanı merkeze döndürür.
Neyi niçin yaptığını hatırlatır.

Başka bir ayet:

“Rabbini unutma, yoksa O da sana kendini unutturur.”
(Haşr 59:19)

Bu ayet çok serttir.
Çünkü “kendini unutmak”, Kur’an’da bilinç kaybıdır.

Zikir, insanın kendini unutmasına karşı bir dirençtir.
Yani zikir, sukr’ın panzehiridir.

3. Oruç: Arzuyu Eğitmek

Kur’an orucu tanımlarken açlıktan bahsetmez.
Hedefi söyler:

“Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı… umulur ki takvâ sahibi olursunuz.”
(Bakara 2:183)

Takvâ nedir?
Dikkat hâlidir.
Sınır bilincidir.

Oruç, insanın en güçlü dürtüsünü yeme, içme, arzuyu bilinçle askıya almasıdır.

Bu çok önemli bir şeydir. Çünkü sukr, tam da burada başlar:
İstekler kontrolü ele geçirdiğinde.

Oruç, “isteyebilirim ama yapmayabilirim” demeyi öğretir.
Bu, aklın tekrar direksiyona geçmesidir.

Kur’an’ın mantığı nettir:
Arzusunu yönetemeyen, aklını da yönetemez.

4. İnfak: Sahip Olma Sarhoşluğunu Dağıtmak

Mal, insanı sarhoş eden en güçlü unsurlardan biridir. Kur’an bunu bildiği için infakı merkeze alır:

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân 3:92)

Bu ayet, insanın mal ile kurduğu bağa müdahaledir.
Çünkü sukr, sahip olma hissiyle beslenir.

İnsan malı tuttuğunda aklı daralır.
Paylaştığında ise genişler.

Başka bir ayet:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur, Allah ise size bağışlanma ve lütuf vadeder.”
(Bakara 2:268)

Korku, sukr üretir.
İnfak, bu korkuyu kırar.

5. Kur’an Okumak: Bilinci Sürekli Canlı Tutmak

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Bu, kalplerde olanlara bir şifadır.”
(Yunus 10:57)

Şifa, bir hastalığın varlığını kabul eder.
Kur’an’a göre o hastalık, gaflettir.

Gaflet, sukr’ın kalıcı hâlidir.

Kur’an okumak, sadece bilgi almak değil; bilinci uyarma eylemidir.

“Bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar.”
(Müzzemmil 73:19)

6. Son İlke: İbadet Bilinç Üretmiyorsa Tehlikelidir

Kur’an çok net bir uyarı yapar:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler.”
(Maûn 107:4–5)

Bu ayet, sukr’ın ibadetle bile örtülebileceğini gösterir.
Yani ibadet, bilinç üretmiyorsa koruyucu değil, perdeleyici olur.

Bu yüzden Kur’an ibadeti nicelikle değil, etkiyle ölçer.

 

Son Soru

Şimdi bütün bu ayetlerin ardından şu soruyla baş başa kalıyoruz:

İbadet beni ayıklaştırıyor mu,
yoksa ayıksızlığımı mı gizliyor?

Kur’an’ın istediği cevap nettir.
İbadet, insanı Allah’a yaklaştırırken kendine de yaklaştırmalıdır.

Aksi hâlde sukr devam eder.
Sadece daha dindar bir kılıkla.

 

ÂDEM: KUR’AN PERSPEKTİFİNDE İNSANLIĞIN MODELİ

ÂDEM: KUR’AN PERSPEKTİFİNDE İNSANLIĞIN MODELİ

Âdem Meselesini Baştan Konuşalım

Âdem denince çoğumuzun zihninde aynı sahne canlanır:
Bir erkek yaratılır, sonra onun kaburga kemiğinden bir kadın… Ardından cennet, yasak elma, şeytan, kovulma… Ve bütün insanlık bu tek çiftin çocukları olarak yeryüzüne dağılır.

Peki, durup hiç sorduk mu:
Kur’an gerçekten bunu mu söylüyor?
Yoksa biz Kur’an’a, yüzyıllardır anlatılan bir hikâyeyi mi okuyoruz?

İlk düzeltmemiz gereken yer tam burasıdır.

Kur’an’da hiçbir ayette “Âdem yaratıldı, sonra eşi onun bir parçasından yaratıldı” diye bir ifade yoktur. Bu anlatım, Kur’an’dan değil; daha çok İsrailiyat kaynaklı kültürel kabullerden beslenir. Kur’an’ın dili ise bambaşkadır ve çok daha derindir.

Âdem Neden Yaratıldıysa, Eşi de Ondan Yaratıldı

Kur’an, insanın yaratılış amacını net bir şekilde ortaya koyar:

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30)

Burada dikkat edelim:
Allah “bir erkek yaratacağım” demiyor.
“Bir biyolojik birey” de demiyor.
Bir halife, yani sorumluluk taşıyan, irade sahibi, yeryüzünde emanet yüklenen bir varlıktan söz ediyor.

İşte Âdem kavramı burada devreye giriyor.

Âdem, Kur’an’da yalnızca tek bir erkek ismi değildir. Âdem, insan türünü, daha doğru bir ifadeyle sorumluluk sahibi insanlığı temsil eden bir kavramdır. Nitekim Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken çoğu yerde çoğul bir dil kullanır:

“Sizi bir tek nefisten yaratan…” (Nisâ 4/1)

Buradaki “nefisten” kasıt, bir beden değil; aynı öz, aynı sorumluluk bilinci, aynı imtihan zeminidir.

Dolayısıyla şunu net olarak söylemek gerekir:
Âdem neden yaratıldıysa, eşi de ondan yaratılmıştır.
Biri diğerinin devamı değil; ikisi de aynı sorumluluğun muhatabıdır.

Kur’an bütünlüğü içinde düşündüğümüzde daha da önemli bir noktaya geliriz.

Tek Çift Anlayışı Ciddi Bir Sorunu Doğurur

Eğer insanlık yalnızca tek bir erkek ve tek bir kadından türemiş olsaydı, kaçınılmaz bir sonuç ortaya çıkardı:
Kardeş evlilikleri.

Oysa Allah, bu meseleyi en kesin ifadelerle yasaklamıştır. (Nisâ 4/23)
Allah’ın haram kıldığı bir şeyi, insanlığın başlangıcına zorunlu bir kader olarak yüklemek, Kur’an mantığıyla bağdaşmaz.

Bu nedenle Kur’an’a sadık bir okuma şunu gerektirir:
Âdemler ve eşleri yaratılmıştır.
Yani insanlık, aynı özden, aynı sorumluluk bilinciyle yaratılmış bir topluluk olarak sahneye çıkmıştır.

Âdem burada bir özel isim olmaktan çok, bir insanlık kimliğidir.

Yasak Ağaç: Bir Botanik Meselesi Değil

Gelelim en çok yanlış anlaşılan konulardan birine:
Yasak ağaç meselesi.

Halk anlatımında bu, neredeyse türü belli bir meyveye indirgenmiştir. Elma mıydı, armut muydı, portakal mıydı… Oysa Kur’an, böyle bir detaya hiç girmez. Çünkü anlatmak istediği şey bu değildir.

Kur’an’da yasak ağaç, bir darb-ı meseldir.
Yani somut bir örnek üzerinden soyut bir hakikati anlatma yöntemidir.

Yasak ağaç, insana sunulan bütün yasakların temsili ifadesidir.

İnsan, özgür bırakıldığı alanlarla sınırlı alanlar arasında karar verir.
İşte bu karar anı, sorumluluğun başladığı yerdir.
Kur’an’ın anlattığı imtihan, insanın iradesini kullanma biçimiyle ilgilidir;
yoksa onu tuzağa düşürmek için konmuş bir yasaklar listesi değildir.

Âdem kıssası bize şunu öğretir:
İnsan, yasakla karşı karşıya kaldığında tercih yapar.
Bu tercih bazen doğru olur, bazen yanlış.

Cennetten Kovulma Meselesini Yeniden Düşünmek

Bir başka yaygın yanlış da şudur:
Âdem ve eşi “cennetten kovulmuştur.”

Bu ifade Kur’an’ın ruhuna uygun değildir.

Çünkü Kur’an’a göre cennet imtihan yeri değildir.
İmtihan olan yerde kalıcılık yoktur, hata ihtimali vardır.
Cennet ise mükâfat yurdudur.

Dolayısıyla burada anlatılan şey, fiziksel bir mekândan sürgün edilme değil; yasaya uymamanın sonucunda nimet alanının dışına çıkılmasıdır.

Başka bir ifadeyle Kur’an şunu söyler:
Allah’ın yasalarına uymayan, cenneti hak edemez.

Bu anlatım, bütün insanlığa yöneliktir.
Sadece Âdem’e değil, hepimizedir.

Hata Kaçınılmazdır, Tevbe Kapısı Açıktır

Kur’an, insanı melekleştirmez.
İnsan hata yapabilir.
Unutabilir.
Yanılabilir.

“Andolsun, Âdem’e daha önce buyurmuştuk; fakat unuttu.” (Tâhâ 20/115)

Bu ayet, insanın zaafını değil; insanlığını anlatır.

Ama Kur’an burada durmaz.

“Âdem, Rabb’inden kelimeler aldı ve tevbe etti. Allah da onun tevbesini kabul etti.” (Bakara 2/37)

İşte asıl mesaj budur.

İmtihan anında hata yapmamız kaçınılmaz görünüyor olabilir.
Ama tevbe kapısının açık olması, insanı umutsuzluktan kurtarır.

Kur’an’a göre sorun, hata yapmak değil;
hatasında ısrar etmektir.


Halifelik: Yetki Değil, Emanet

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara 2/30)

Bu cümle, Kur’an’da insanla ilgili söylenmiş en ağır cümlelerden biridir. Çünkü bu ayet, insana verilen değeri değil, insana yüklenen sorumluluğu anlatır. Biz halifelik kelimesini çoğu zaman yanlış yerden okuruz. Güç, yetki, hâkimiyet gibi algılarız. Oysa Kur’an’ın dili bambaşkadır.

Halife, yerine geçen demektir. Ama kimin yerine?
Allah’ın mı? Hâşâ…
Allah’ın yeryüzünde boşalttığı bir makam mı vardı?

İşte burada durup düşünmek gerekir.

Halifelik Allah’ın Yerine Geçmek Değildir

Kur’an perspektifinde halifelik, Allah’ın yerine hükmetmek değildir. Allah, hükmünü hiçbir zaman devretmez. Halifelik, Allah’ın koyduğu yasalar doğrultusunda yeryüzünü imar etme ve koruma sorumluluğudur.

Yani insan, yeryüzünün sahibi değil; emanetçisidir.

Bu ayrımı yapmadığımızda, halifelik kavramı insanın kibrini besleyen bir unvana dönüşür. Oysa Kur’an’ın anlattığı halifelik, insanı yük altına sokar. Çünkü emanet, hesap gerektirir.

Meleklerin Sorusu ve Meselenin Ciddiyeti

Melekler bu görevi duyduklarında şaşırırlar:

“Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” (2/30)

Bu soru bir itiraz değil; bir endişedir. Melekler, insanın potansiyelini görür. İrade, özgürlük ve seçim hakkı olan bir varlığın yanlış yapma ihtimalini de görürler.

Allah’ın cevabı ise çok manidardır:

“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”

Bu cümle, insanın sadece hata potansiyeline değil; öğrenme, gelişme ve doğruyu seçme kapasitesine işaret eder.

Bilgi, Halifeliğin Temelidir

Ardından Allah, Âdem’e isimleri öğretir. (2/31)

Bu, halifeliğin temel şartını ortaya koyar: bilgi.

Buradaki “isimler”, nesnelerin etiketleri değildir. Varlığı tanıma, ayırt etme, ilişkilendirme ve anlamlandırma yeteneğidir. Yani insan:

  • Doğayı tanır
  • Sebep–sonuç ilişkisi kurar
  • Sonuçlarından sorumlu olur

Bilgi olmadan halifelik olmaz. Bilgi yoksa güç zulme dönüşür.

Secde: İnsana Değil, İnsandaki Yeteneğe

Meleklerin Âdem’e secdesi, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu secde, bir insana tapınma değildir. Secde, Allah’ın insana verdiği bilinç, irade ve sorumluluk kapasitesinin kabulüdür.

İblis’in reddi de tam burada anlam kazanır. İblis, insanın topraktan yaratılmasını küçümser. Yani maddeye takılır, emaneti göremez. Bu yüzden kibirlenir ve sınırı aşar.

Halifelik ve İmtihan Arasındaki Bağ

Halifelik, imtihansız olmaz. Çünkü sorumluluk, sınav gerektirir. İnsan, yeryüzünde:

  • Adalet mi kuracak, zulüm mü?
  • Emaneti mi koruyacak, sömürecek mi?
  • Bilgiyi mi çoğaltacak, nefsine mi hizmet ettirecek?

İmtihan tam olarak buradadır.

Bu yüzden Kur’an, Âdem kıssasını bir “geçmiş hikâye” olarak anlatmaz. Bugüne konuşur. Çünkü her insan, kendi çağında bir halife adayıdır.

Halifelik Bireysel Değil, Toplumsaldır

Halifelik sadece bireysel ahlak meselesi değildir. Toplumla, düzenle, hukukla ilgilidir. Bu yüzden Kur’an, Âdem’i yalnız bir figür olarak değil; insan soyunun temsilcisi olarak sunar.

Ademler ve eşleri, bu sorumluluğun ortaklarıdır.
Biri diğerinin gölgesi değil, yük ortağıdır.

Bugüne Düşen Pay

Bugün dünyada yaşanan adaletsizlikler, çevre felaketleri, savaşlar ve sömürü düzenleri bize şunu sordurur:
Halifelik görevini gerçekten yerine getiriyor muyuz?

Eğer yeryüzünü talan ediyorsak,
Eğer güçlüyü haklı sayıyorsak,
Eğer emaneti yok sayıyorsak,

Sorun Âdem’de değil; bizdedir.

Çünkü Kur’an’a göre Âdem, bir kişide bitmiş bir hikâye değil;
her insanla yeniden başlayan bir sorumluluktur.

Âdem Kıssası Bugün Bize Ne Söylüyor?

Kur’an’daki Âdem kıssasını çoğu zaman şöyle okuruz:
“Bir zamanlar olmuş, bitmiş bir olay…”

Oysa Kur’an, geçmişi anlatırken bile bugünü hedef alır. Eğer Âdem kıssası sadece ilk insanlara ait bir hikâye olsaydı, bugün bize söyleyecek pek bir şeyi olmazdı. Ama Kur’an, bu darb-ı meseli defalarca tekrar ediyorsa, durup düşünmemiz gerekir:
Bu anlatım kimin için?

Cevap basit ama sarsıcıdır:
Bizim için.

Âdem, Her Çağda Yeniden Başlayan Bir Hikâyedir

Kur’an’da Âdem, bir müze figürü değildir. Onu vitrine koyup bakmamız istenmez. Aksine, her insanın hayatında yeniden sahneye çıkan bir modeldir. Çünkü Âdem darb-ı meselinde anlatılanlar, insanın değişmeyen özellikleridir:

  • Bilgiyle donatılmak
  • İrade sahibi olmak
  • Sınırlarla karşılaşmak
  • Hata yapmak
  • Tevbe edebilmek

Bunların hiçbiri tarihsel değildir. Hepsi bu günündür.

Bilgi Verilen Ama Serbest Bırakılan İnsan

Allah, Âdem’e isimleri öğretti. Yani insana dünyayı anlama, tanıma ve anlamlandırma yeteneği verdi. Ama dikkat edelim:
Allah, insana bilgiyi verdiği gibi zorunlu doğruyu vermedi.

İnsan, bilgiyi nasıl kullanacağı konusunda özgür bırakıldı. Bugün de durum farklı değil. Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgi bizi otomatik olarak doğruya götürmüyor. Bilgi, irade ile birleşmediğinde insanı daha adil değil, daha tehlikeli de yapabiliyor.

Âdem darb-ı meseli bize şunu hatırlatıyor:
Bilgi bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.

Yasak Ağaç Bugün Karşımızda Nerede Duruyor?

Kur’an’daki yasak ağaç, bir bahçe detayı değildir. Bugün o ağaç:

  • Güçle sınanan insanın önünde durur
  • Parayla sınanan insanın önünde durur
  • Makamla, şehvetle, öfkeyle sınanan insanın önünde durur

Yani yasak ağaç, her çağda başka bir isimle karşımıza çıkar. Değişen şey ağacın adı değil; insanın tercihleridir.

Âdem kıssası bize şunu söyler:
Sınırlar, insanı kısıtlamak için değil; insanı korumak için vardır.

Hata Kaçınılmaz, Israr Tehlikelidir

Kur’an, insanın hatasız olduğunu iddia etmez. Aksine, Âdem’in unutmasını özellikle vurgular. Bu, insanı suçlamak için değil; insanı gerçekçi bir zemine oturtmak içindir.

Bugün de aynıyız. Yanılıyoruz, unutuyoruz, yanlış kararlar alıyoruz. Ama asıl ayrım burada başlar:

  • İblis, hatasında ısrar etti.
  • Âdem, hatasını sahiplendi.

İşte insan ile şeytan arasındaki fark tam da buradadır.

Tevbe: Umudu Ayakta Tutan Kapı

Âdem darb-ı meselinin belki de en güçlü mesajı şudur:
Tevbe kapısı kapanmaz.

Kur’an’da Âdem, hatasından sonra yok sayılmaz. Aksine, Rabbinden kelimeler öğrenir. Yani insan, hata yaptıktan sonra bile yeniden öğrenme ve yeniden yönelme imkânına sahiptir.

Bugün bu mesaj çok daha kıymetlidir. Çünkü modern insan, ya kendini kusursuz sanıyor ya da hatasıyla tamamen değersiz hissediyor. Kur’an ise üçüncü bir yol sunar:
Sorumluluk al ama umudu kaybetme.

Cennet Bir Mekân Değil, Bir Sonuçtur

Âdem kıssası, cenneti masalsı bir mekân olarak değil; itaatin ve uyumun sonucu olarak anlatır. Allah’ın yasalarıyla uyum içinde yaşanmadığında, cennet zaten mümkün değildir.

Bu yüzden “cennetten kovulma” anlatımı, bugüne şu mesajı verir:
Allah’ın koyduğu düzenle çatışan bir hayat, insanı huzurdan uzaklaştırır.

Bu, dün olduğu gibi bugün de geçerlidir.

Halifelik Bugün Ne Anlama Geliyor?

Bugün insan, yeryüzünde büyük bir güç sahibi. Ama bu güçle birlikte büyük bir tahribat da üretiyor. Doğayı yok ediyor, adaleti zedeliyor, zayıfı eziyor.

Âdem darb-ı mesele bu noktada sorar:
Bu güç, emanet bilinciyle mi kullanılıyor, yoksa sahiplik iddiasıyla mı?

Halifelik, gücün sınavıdır. Ve bu sınav hâlâ devam ediyor.

Sonuç Yerine Bir Soru

Kur’an, Âdem darb-ı meselini anlatıp kapatmaz. Topu bize atar.
Bugün her birimize şu soruyu sorar:

Sen, hangi Âdem’sin?
Hatasında direnen mi, tevbesiyle yol bulan mı?
Emaneti koruyan mı, tüketen mi?
Sınırı gözeten mi, aşan mı?

Âdem darb-ı meseli bitmedi.
Çünkü insan bitmedi.

Son Bir Durak: Darb-ı Mesel Bitmedi, Soru Bitti mi?

Âdem kıssası, Kur’an’da bir hikâye gibi başlar ama hikâye gibi bitmez. Çünkü Kur’an, insanı masalla avutmaz; insanla konuşur. Bizi geçmişe götürürken aslında bugüne getirir. Ve sonunda topu elimizde bırakır.

Şimdi dürüst olalım.
Biz bu darb-ı meseli okurken gerçekten neyi konuşuyoruz?

Bir zamanlar yaratılmış bir insanı mı?
Yoksa her sabah aynada gördüğümüz hâlimizi mi?

Kur’an’ın anlattığı Âdem, toprağın içinden çıkıp orada kalmaz. O, hayatın tam ortasında durur. İrade verilen, sınırla karşılaşan, hata yapan, ama ayağa kalkma imkânı tanınan bir insan olarak… Yani bizim gibi.

Yasak ağaç hâlâ orada duruyor.
Sadece adı değişti.
Bazen güç oluyor, bazen para, bazen haklı olma hırsı…
Bazen de “herkes böyle yapıyor” bahanesi.

İblis de hâlâ sahnede.
Ama artık ateşten yaratıldığını söylemiyor.
Bugün kibir, üstünlük duygusu ve “ben daha iyi bilirim” cümlesiyle konuşuyor.

Ve cennet…
Bir bahçeden ibaret değil.
Allah’ın yasalarıyla uyum içinde yaşanan bir hâl.
Adaletin, ölçünün, emanete sadakatin adı.

Kur’an, Âdem kıssasıyla şunu fısıldamaz; yüksek sesle söyler:
İnsan, hata yapacaktır.
Ama insan, hatasında ısrar etmek zorunda değildir.

İşte fark burada başlar.
İblis ile Âdem arasındaki fark da buradadır.

Bugün insanlık büyük bir güç taşıyor.
Ama aynı ölçüde büyük bir sorumluluğu da sırtında.
Yeryüzü bize miras değil; emanettir.
Ve emanet, sonunda mutlaka sorulur.

Bu yüzden Âdem darb-ı mneseli kapanmaz.
Bir son cümleyle bitmez.
Çünkü her yeni insanla, her yeni tercihle yeniden yazılır.

Kur’an, bu darb-ı meseli anlatıp çekilmez.
Sessizce şunu sorar:

Sen, emaneti nasıl taşıyorsun?
Sınırla karşılaştığında ne yapıyorsun?
Hata yaptığında, İblis gibi mi konuşuyorsun,
yoksa Âdem gibi mi dönüyorsun?

Cevap, bir ayette değil.
Bir kitapta da değil.

Cevap, yaşadığımız hayatta.

Ve işte tam burada, darb-ı mesel biter…
Sorumluluk başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Orta Yolun Sessiz Çağrısı

İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da büsbütün gevşetir. Ölçüyü tutturmak zordur. Hele konu din olunca… İşte asıl imtihan oradadır. Çünkü din, insanın en hassas yerine dokunur: inancına, korkularına, umutlarına ve ebediyet arzusuna. Böyle olunca, din ya ihmal edilir ya da aşırıya taşınır. Oysa Kur’an’ın çağrısı nettir: denge.

Dinde aşırı gitmek, çoğu zaman “daha dindar olma” niyetiyle başlar. Ama niyetin iyi olması, yolun doğru olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Hristiyanlık tarihi, Yahudi geleneği, felsefi akımlar, ruhbanlık anlayışı… Hepsi bize şunu fısıldar: Vahyin önüne başka şeyler geçtiğinde, din saf kalamaz.

Başkasının Etkisiyle Değişen İnanç

Hristiyanlar, Yahudi kültürünün ve Yunan felsefesinin etkisi altında kalmışlardır. Yahudiler Nebi Üzeyir için “Allah’ın oğlu” dediler. Bu düşünce, daha sonra Hristiyanlara da sirayet etti. Onlar da Nebi İsa’yı ilahlaştırdılar. Tevhidin berrak öğretisi, felsefenin soyut tartışmaları içinde kayboldu. Oysa olması gereken şuydu: Vahiy, düşünceye yön vermeliydi; düşünce, vahye değil.

Ne oldu peki? Din, insan ürünü yorumlarla şekillendi. Saflık bozuldu. Allah’ın indirdiği ile insanların ekledikleri birbirine karıştı. Bugün dönüp baktığımızda “Nasıl oldu da buraya gelindi?” diye soruyoruz. Ama aynı soruyu kendimize sormaktan kaçıyoruz. Çünkü cevap rahatsız edici olabilir.

Ümmetin Ölçüsü: Vasat Olmak

Bakara Suresi 143. ayet tam da bu noktada durur:

“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik…”

Vasat ümmet… Ne aşırı ne gevşek. Ne katı ne umursamaz. Peki biz gerçekten bu noktada mıyız? Yoksa bir ucundan tutup diğer ucunu mu kaçırıyoruz?

Denge, sadece ibadette değil; düşüncede, davranışta, hüküm vermede, insanlara bakışta da gerekir. Aşırı olan, kendinden olmayanı dışlar. Ölçülü olan ise hakikati arar.

Aşırılık Nerede Başlar?

Hristiyanların yaptığı en büyük hata neydi? Allah hakkında olmayan şeyleri uydurmak. (4/171) Allah’tan başkasını kutsallaştırmak. Ruhbanlığı dinin içine sokmak. Oysa Allah bunu farz kılmamıştı. (57/27)

Burada durup kendimize sormamız gerekmez mi?

Biz Allah’ın farz kılmadığı neleri dinin parçası haline getirdik?
Hangi alışkanlıkları “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kutsadık?

İslam, insanı zora sokmak için gelmedi. Taha Suresi 2. ayet açıkça söyler:

“Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.”

Ama biz bazen dini, insanların üzerinden kamçı gibi kullanıyoruz. Kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor, ölçüyü kaçırıyoruz.

Zorlama Dinin Neresinde?

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256)

Bu ayeti kaç kez okuduk? Peki kaç kez içselleştirdik?

Bu ayet, Müslüman olmuş Ensar’ın, çocuklarını zorla Müslüman yapmak istemesi üzerine indi. Yani mesele teorik değil, pratikti. Allah, imanın zorla olmayacağını net bir şekilde bildirdi. Çünkü iman, kalbin işidir.

Allah kimseye gücünün yetmediğini yüklemez. En’am 152 bunu hatırlatır. Ölçü, adalet, sorumluluk… Hepsi insanın kapasitesine göredir.

Kur’an Dışına Taşınca…

Dinde aşırıya gitmemenin yolu, Kur’an’ın sınırları içinde kalmaktan geçer. Hakikat, Allah’ın vahyidir. Bunun dışındaki her şey, insan yorumudur. İnsan yorumu ise sınırlıdır.

Nevaya uymak, insanı Allah’ın yolundan saptırır. (38/26)
Nebi Muhammed’in en önemli özelliği, nevasından konuşmamasıdır. (53/3)

Burada durup düşünelim:
Biz kimi dinliyoruz?
Allah’ın kitabını mı, yoksa insanların yorumlarını mı?

Rivayetle Din Yaşanır mı?

Haramlardan kaçmak ve farzlara sarılmak esastır. Ama rivayetlerle din inşa etmeye kalktığımızda, ölçü kaybolur. Farzlar ihmal edilir, detaylarda boğulunur.

Yakınlarının geçimini ihmal eden biri, ne kadar ibadet ederse etsin, Kur’an’a göre sorumluluğunu yerine getirmiş sayılmaz. Din, sadece bireysel ritüellerden ibaret değildir.

Kitap Ehline Uyarı, Bize Ayna

Maide Suresi 77. ayet Kitap Ehli’ne seslenir ama aslında bize de ayna tutar:

“Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin.”

Bu ayetleri sadece “onlar” için okursak, mesajı kaçırırız. Kur’an, başkalarının hatalarını anlatırken bizi uyarır: Aynı yoldan gitmeyin.

Helal ve Haram Sınırları

Kur’an’ın ana amaçlarından biri, helal ve haram çizgisini belirlemektir. Allah’ın helal kıldığını kimse haram kılamaz. Maide 87 bu konuda çok nettir:

“Allah’ın helal kıldığı temiz şeyleri haram etmeyin.”

Helali haram yapmak da aşırılıktır. Bu, sınırı ihlal etmektir.

Din Tamamlandı mı?

Evet. (5/3)
Kur’an’la din tamamlanmıştır.

Bu cümle çok şey söyler ama biz çoğu zaman duymak istemeyiz. Çünkü tamamlanmış bir din, ekleme yapma alanı bırakmaz. Oysa insan eklemek ister. Detaylandırmak, kontrol etmek, hükmetmek ister.

Akıl verilmiştir ama akıl, vahyin sınırlarını aşmak için değil, vahyi anlamak içindir. Nefis devreye girdiğinde, akıl da şaşar.

Gereksiz Sorular, Gereksiz Yükler

Maide 101. ayet, yersiz soruların nasıl yük haline geldiğini anlatır. Allah’ın açıklamadığı şeyler, muaf tutulmuştur. Biz ise bazen muaf olduğumuz alanları kendimize zindan ederiz.

Kur’an’ın Denge Öğretisi

Furkan 67:
Ne israf, ne cimrilik. Orta yol.

Lokman Suresi:
Yürüyüşte bile denge. Seste bile ölçü.

Demek ki denge, hayatın her alanında.

Parçalanmış Din Anlayışı

Bugün en büyük aşırılıklardan biri de gruplara ayrılmaktır. “Ben Hanefiyim, ben Şii’yim…” Peki neden? Hiç düşündük mü?

“Anamız babamız Yahudi olsaydı ne olurduk?” sorusu rahatsız eder ama gereklidir.

En’am 159 uyarır:
Dini parçalayanlarla senin bir ilişkin yoktur.

Son Söz Yerine: Cevap Anahtarı

Yaşadığımız dini, Kur’an’la kontrol etmeliyiz. O, cevap anahtarıdır. Eğer yaşamımız onunla örtüşüyorsa yoldayız. Örtüşmüyorsa, cesur olmalıyız ve kendimizi düzeltmeliyiz.

Çünkü dinde aşırı gitmek, hakikatten uzaklaşmaktır.
Ve hakikat, dengeyi sever.

Rabbim bizleri aşırılıktan, taassuptan ve ölçüsüzlükten korusun.
Orta yolu görebilen, düşünebilen ve Kur’an’la yürüyebilen kullarından eylesin.

Formun Üstü

 

 

Şimdi gel, başlıktaki soruyu acele etmeden, gerçekten hakkını vererek konuşalım: Allah’ın sözü varken başka bir kaynağa ihtiyaç var mı? Bu s...