NEBİLERİN MUCİZELERİ

 NEBİLERİN MUCİZELERİ

“Mucize” kelimesi, İslam toplumlarında zaman içerisinde Nebilerin kendi nebiliklerini ispat etmek amacıyla gösterdikleri olağanüstü ve insan gücünü aşan harikulade olaylar anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlayışa göre Musa Nebi’nin asasıyla denizi yarması, Salih Nebi’ye verilen devenin olağanüstü biçimde ortaya çıkması, İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi ve Muhammed’in ayı ikiye bölmesi ya da parmaklarından su akıtması gibi anlatılar, Nebilerin gösterdiği mucizeler olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış yüzyıllar boyunca anlatılmış, kitaplara geçirilmiş ve zamanla din anlayışının önemli parçalarından biri hâline gelmiştir.

Fakat konuya Kur’an’ın kendi kavramları ve anlatım bütünlüğü içerisinde baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Öncelikle Kur’an’da bugün kullandığımız anlamıyla “mucize” kavramı bulunmaz. Kur’an, insanların olağanüstü olay beklentilerini anlatırken ayet, beyyine, burhan gibi kavramları kullanır. Daha da önemlisi, Kur’an ayetlerin Allah’ın katında olduğunu ve bunları ortaya koyma gücünün Allah’a ait bulunduğunu açıkça bildirir. Bu durum, Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir olağanüstü güç sahibi olmadıklarını gösteren önemli bir noktadır.

Mekke müşriklerinin Nebiden olağanüstü şeyler istemeleri bunun en açık örneklerinden biridir. Onlar, inanmak için vahyi yeterli görmemiş, Nebiden kendi istekleri doğrultusunda olağanüstü işler yapmasını beklemişlerdir. Kur’an ise bu beklentiye karşı çok açık bir cevap verir:
(O zalimler:) "Ona Rabbinden (başka) ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?" demişlerdi. De ki: "Ayetler (mucizeler) ancak Allah katındandır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.
(Ankebût, 29/50)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Nebi kendisine ait bir mucize üretme gücünden söz etmiyor. “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır” deniliyor. Ardından da Nebinin kendi görevini açıklaması geliyor: “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Bu cevap, Nebilik makamını doğru anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü Nebiyi diğer insanlardan ayıran temel özellik, onun kendi iradesiyle olağanüstü işler yapabilmesi değildir. Onu diğer insanlardan ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy alması ve aldığı vahyi insanlara ulaştırmasıdır.

Kur’an’da Nebilerin insan oldukları da özellikle vurgulanır. İnsanlar, Nebilerden kendi istedikleri olağanüstü şeyleri gerçekleştirmelerini isterken Kur’an, onların insan oluşunu tekrar tekrar hatırlatır. İsra Suresi’nde bu istekler ayrıntılı biçimde sıralanır:
“Dediler ki: ‘Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.’”
(İsrâ, 17/90)

“Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı; aralarından gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.”
(İsrâ, 17/91)

“Veya iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmeli yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.”
(İsrâ, 17/92)
Bütün bu taleplerin ardından gelen cevap son derece dikkat çekicidir:
“Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe senin yükselişine de inanmayacağız. De ki: ‘Rabb’imi yüceltirim. Ben elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?’”
(İsrâ, 17/93)
Burada insanların Nebiden ne beklediği açıkça görülmektedir. Onlar, onun elçi oluşunu vahiy ile değil, olağanüstü olaylarla kanıtlamasını istemektedir. Fakat Nebinin verdiği cevap da aynı derecede açıktır: “Ben elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?”

Bu ifade, Nebilik anlayışının merkezine yerleştirilmesi gereken bir ifadedir.

Nebi insanüstü bir varlık değildir. Allah’ın ortağı değildir. Kendi başına kanun koyan bir varlık değildir. Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal hâle getiren bağımsız bir otorite değildir. Onun görevi, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmak, insanları uyarmak ve Allah’ın gösterdiği yolda yürümektir.

Kur’an’ın Nebiler hakkında anlattığı temel farklılık budur.
Bu noktada “mucize” anlayışının neden yeniden ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü Nebilere insanüstü güçler verilmesi, zaman içerisinde onların konumunun Allah’ın konumuna yaklaştırılmasına da zemin hazırlamıştır. Nebiler, Allah’ın mesajını taşıyan insanlar olmaktan çıkarılmış; görünmeyeni bilen, doğa kanunlarını değiştiren, dilediğinde olağanüstü olaylar gerçekleştiren varlıklar gibi düşünülmeye başlanmıştır. Böyle bir anlayış ise nebilerin gerçek görevini gölgelediği gibi, onları Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkarma tehlikesi taşımaktadır.

Oysa Kur’an, Nebilerin Allah’ın gözetimi altında olduğunu ve vahiy aracılığıyla yönlendirildiğini anlatır. Nebinin büyüklüğü, kendi başına sahip olduğu olağanüstü güçte değil; Allah’tan gelen vahye bağlılığındadır. Onu değerli kılan, Allah’ın mesajını kendi düşüncesiyle değiştirmemesi ve insanlara ulaştırmasıdır.

Asıl büyük ayet de burada ortaya çıkmaktadır.

Kur’an, insanların “Neden ona mucizeler verilmedi?” şeklindeki itirazlarına karşı hemen ardından çok düşündürücü bir soru yöneltir:
“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır.”
(Ankebût, 29/51)
Bu ayetin hemen önceki ayetle birlikte okunması çok önemlidir. İnsanlar “Neden ona ayetler (mucizeler) verilmedi?” diye soruyorlar. Cevap ise “Ayetler Allah’ın katındadır” oluyor. Ardından “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” deniliyor.

Burada Kur’an, insanın dikkatini gösteriden mesaja çeviriyor.

İnsanların beklediği şey olağanüstü bir gösteridir. Allah ise onların önüne okunabilen, anlaşılabilen, üzerinde düşünülebilen ve hayatı yönlendirebilen bir Kitap koymaktadır. Demek ki insanın kurtuluşu, gözünün önünde gerçekleşen olağanüstü bir gösteriye değil, kendisine ulaşan ilahi mesaja bağlıdır.

Bu nedenle Kur’an’ın kendisini Allah’ın ayeti olarak değerlendirmek gerekir. Kur’an, insanın karşısına yalnızca bir kitap olarak değil, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması ve yaşanması gereken ilahi bir mesaj olarak çıkar.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanlara her konuda örnekler vermesidir:
“Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Fakat insanların çoğu inkârda direnmektedir.”
(İsrâ, 17/89)

Yine Kur’an şöyle bildirir:
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer topluluk olmasın. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rabb’lerine toplanacaklardır.”
(En‘âm, 6/38)

Ve insanın hesap vereceği kaynağı da açıkça gösterir:
“Şüphesiz bu Kur’an, senin ve kavmin için bir öğüttür. Ondan sorumlu tutulacaksınız.”
(Zuhruf, 43/44)
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, Nebilerin görevi ile Kur’an’ın görevi arasındaki ilişki daha anlaşılır hâle gelir. Nebi vahyi alır ve insanlara ulaştırır. Nebinin ardından ise insanın elinde Allah’ın mesajı vardır. Artık insan, Allah’ın kendisine gönderdiği Kitap üzerinde düşünmek, onu anlamak ve hayatını onun gösterdiği doğrultuda düzenlemek durumundadır.

Burada bir başka mesele üzerinde de durmak gerekir. Kur’an’da Nebilerin hayatları anlatılırken kullanılan anlatım biçimleri, her zaman modern insanın alıştığı düz anlam anlayışıyla değerlendirilmemelidir. Kur’an’ın anlatımında benzetmeler, sembolik anlatımlar, temsilî ifadeler ve insanın düşünmesini sağlayan farklı anlatım biçimleri bulunur. Kur’an, bunların bir kısmını müteşabih olarak niteler.

Âl-i İmrân Suresi’nde bu konuya dikkat çekilir:
“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir; bunlar Kitab’ın temelidir. Diğer bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu kendi arzularına göre yorumlamak için onun müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa onun gerçek anlamını Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Biz ona iman ettik; hepsi Rabb’imiz katındandır’ derler.”
(Âl-i İmrân, 3/7)
Bu nedenle Kur’an kıssalarını anlamaya çalışırken yalnızca anlatının yüzeyinde kalan görüntüye bakmak yerine, verilmek istenen mesaja da bakmak gerekir. Musa Nebi’nin asası, Salih Nebi’nin devesi, Süleyman Nebi’nin Sebe melikesiyle ilgili kıssası ve İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi şeklinde yorumlanan anlatımların her birini, Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirmek gerekir.

Buradaki temel mesele şudur: Bir anlatımı nasıl yorumladığımızdan önce, o anlatımın bize ne öğrettiğini ortaya koymalıyız. Çünkü Kur’an bir tarih kitabı değildir. İnsanlara geçmişte olmuş olayları yalnızca meraklarını gidermek için anlatmaz. Kıssalar üzerinden düşünmeye, ibret almaya ve Allah’ın mesajını kavramaya yönlendirir.

Bu bakış açısıyla Musa Nebi’nin asasının denizi yarması şeklindeki anlatımına, Salih Nebi’nin devesine veya İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesine ilişkin anlatımlara yalnızca “olağanüstü olaylar” gözüyle bakmak, kıssaların taşıdığı mesajı ikinci plana itebilir. Asıl mesele, bu anlatımların Allah’ın kudretini, insanın sınırlarını, inkârın sonuçlarını ve vahyin insan hayatındaki yerini nasıl ortaya koyduğudur.

Üstelik Nebilerin olağanüstü güçlere sahip oldukları düşüncesiyle onların yaşadıkları hayat arasında ciddi bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer Nebiler istedikleri zaman doğa düzenini değiştirebilen, kendilerini ve kendilerine inananları olağanüstü güçlerle koruyabilen kişiler olsalardı, neden ağır baskılar altında kaldılar? Neden eziyet gördüler? Neden toplumları tarafından dışlandılar? Neden mücadele etmek zorunda kaldılar?

Son Nebi Muhammed’in Mekke dönemine baktığımızda da aynı gerçekle karşılaşırız. Uzun yıllar boyunca inkârcıların baskısı altında yaşamış, kendisine inananlarla birlikte ağır sıkıntılar yaşamıştır. Eğer elinde istediği zaman kullanabileceği bağımsız bir mucize gücü olsaydı, bu kadar uzun süre baskı altında kalmasına gerek kalmazdı. Fakat Kur’an’ın anlattığı Nebi, kendisini insanüstü bir varlık olarak ortaya koymaz. O da Allah’ın belirlediği sınırlar içinde yaşayan bir beşerdir.

Kur’an, hatta olağanüstü şartların bile insanların imanını zorunlu olarak sağlamayacağını açıkça bildirir:

“Gerçek şu ki, biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah’ın dilemesi dışında yine iman etmeyeceklerdi. Fakat onların çoğu cahillik etmektedir.”
(En‘âm, 6/111)
Bu ayet üzerinde gerçekten düşünmek gerekir. İnsanların önüne melekler getirilse, ölülerle konuşturulsalar, istedikleri bütün olağanüstü şeyler gerçekleşse bile iman etmeleri garanti değildir. Demek ki mesele mucize görmek değildir. Mesele, insanın kendisine ulaşan hakikati kabul edip etmemesidir.

Bu durumda bugün sıkça sorulan “Neden Allah artık mucize göndermiyor?” sorusu da başka bir anlam kazanır. Belki de doğru soru bu değildir. Doğru soru şudur: Allah’ın bize gönderdiği Kitap bize yetmiyor mu? (29/51) Kur’an’ın verdiği cevap zaten açıktır:

Bugün bir Nebi ortaya çıkıp “Ben Allah’ın elçisiyim” deseydi ve insanlar ondan gökyüzünü değiştirmesini, yerden pınarlar çıkarmasını, ölüleri diriltmesini veya başka olağanüstü gösteriler yapmasını isteseydi, Kur’an’ın anlattığı Nebi anlayışına göre onun vereceği cevap farklı olmayacaktı. Çünkü Nebi kendi gücüyle ayet meydana getiren bir varlık değildir. O, Allah’ın mesajını taşıyan bir beşerdir.

Ancak bugün artık yeni bir Nebi beklemek de doğru değildir. Allah’ın insanlara gönderdiği son mesajın elimizde bulunması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmamış; tam tersine onu doğrudan vahiy karşısında sorumlu hâle getirmiştir.

Kur’an’ın korunacağına ilişkin ilahi güvence de bu açıdan önemlidir:
“Şüphesiz Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Dolayısıyla insanın önünde olağanüstü gösteriler arayacağı bir din değil, anlayacağı ve yaşayacağı bir vahiy vardır. Nebilik dönemi sona ermiştir; fakat Allah’ın insanlara gönderdiği mesaj ortadan kalkmamıştır. Tam tersine Kur’an, insanlığın önünde canlılığını koruyan bir rehber olarak durmaktadır.

İlim ilerledikçe, insanın evren hakkındaki bilgisi arttıkça ve toplumların şartları değiştikçe Kur’an’ın mesajı yeniden okunabilir. Çünkü Allah’ın sözü belirli bir çağın insanına hapsedilmiş değildir. İnsan değiştikçe soruları değişir; fakat hakikat değişmez.

Burada “mucize” kelimesini yeniden düşünmek gerekiyor. Eğer mucize denildiğinde Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkan ve insanın benzerini meydana getiremeyeceği ayetler kastediliyorsa, bunların sahibi Allah’tır. İnsanların ve Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir mucize gücü yoktur. Kur’an’ın ifadesiyle ayetler Allah’ın katındadır.

Bu nedenle Nebiyi mucizenin sahibi hâline getirmek yerine, onu vahyin taşıyıcısı olarak görmek gerekir. Nebinin büyüklüğü, kendi başına doğa kanunlarını değiştirebilmesinde değil; Allah’tan aldığı vahye bağlı kalmasındadır. Onun üstünlüğü, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmasıdır.

Asıl büyük ayet ise insanın önünde hâlâ durmaktadır: Kur’an.

İnsanların ve cinlerin bir araya gelip onun benzerini ortaya koyamayacağını bildiren meydan okuma da bu noktada önem kazanır:
“De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler, birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini ortaya koyamazlar.”
(İsrâ, 17/88) Buradaki mucize anlayışını yalnızca geçmişte yaşanmış olağanüstü olayların peşinden gitmek şeklinde düşünmek yerine, Allah’ın insanlığa gönderdiği mesajın kendisi üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü geçmişte anlatılan olağanüstü olayları görmemiş olan bugünün insanı için asıl delil, elinde bulunan vahiydir.

Bu yüzden “mucize” kelimesinin din anlayışımızda taşıdığı anlamı yeniden sorgulamak zorundayız. Nebileri insanüstü varlıklar hâline getiren, onların Allah’ın yetkilerine ortak edilmesine kapı aralayan ve vahyin önüne olağanüstü gösterileri geçiren bir anlayış, Kur’an’ın ortaya koyduğu Nebi anlayışıyla yeniden karşılaştırılmalıdır.

Nebiler Allah değildi. Allah’ın ortağı değildi. Kendi başlarına hüküm koyan varlıklar değildi. Onlar Allah’ın vahyine tabi olan beşerlerdi. Onları diğer insanlardan ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy almaları ve bu vahyi insanlara ulaştırmalarıydı.

Bugün ise elimizde Nebilerin getirdiği vahyin son halkası olan Kur’an bulunmaktadır. Bu nedenle insanın yapması gereken yeni bir mucize beklemek değil, elindeki Kitab’ın ne söylediğini anlamaya çalışmaktır.

Belki de asıl soru şudur: Allah’ın gönderdiği Kitap önümüzde dururken hâlâ başka mucizeler aramamız, aslında Kur’an’ı yeterince önemsemediğimizi göstermiyor mu?

Kur’an’ın kendisi bu soruya cevap vermektedir. İnsanların olağanüstü olay taleplerine karşı “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır” denilmiş, hemen ardından da “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” diye sorulmuştur.

Öyleyse mesele, Nebilerin elinde kaç mucize bulunduğunu araştırmak değil; Allah’ın bize gönderdiği mesajı ne kadar doğru anladığımızı sorgulamaktır.

Çünkü Allah’ın ayetleri yalnızca geçmişte anlatılan olağanüstü olaylardan ibaret değildir. Yaratılmış bütün varlıklar O’nun ayetleridir. Evren, insan, hayat, ölüm, gece, gündüz ve bütün yaratılış Allah’ın ayetlerini gösterir. Fakat insan için en büyük rehberlik ayeti, kendisine ulaşan vahiydir.

Kur’an’ın mesajı bugün de canlıdır. İnsanların yanlış anlamaları, ona sonradan yüklenen kavramlar ve zaman içerisinde oluşan gelenekler Kur’an’ın değerini azaltmaz. Tam tersine, Kur’an’a yeniden dönmeyi ve onun kendi kavramlarını kendi bütünlüğü içerisinde anlamayı gerekli kılar.

Bu nedenle “mucize” kavramını da Kur’an’ın ışığında yeniden değerlendirmek gerekir. Nebilere olağanüstü güçler yüklemek yerine, onların Allah’tan vahiy alan ve aldıkları vahyi insanlara ulaştıran beşerler olduğunu görmek gerekir. Allah’ın ayetlerini Nebilerin şahsında değil, Allah’ın kudretinde görmek gerekir. Ve insanın önünde duran en büyük ilahi delili, yani Kur’an’ı, geçmişten kalmış sıradan bir kitap gibi değil, bugün de insana yol gösteren canlı bir vahiy olarak okumak gerekir.

Mesele sonunda yine aynı yere gelir: Ayet Allah’ındır. Vahiy Allah’ındır. Hüküm Allah’ındır. Nebinin görevi ise bu vahyi insanlara ulaştırmaktır.

Bunun ötesinde Nebilere insanüstü özellikler yüklemek, onları Allah’ın koyduğu konumun dışına taşımak ve zaman içerisinde oluşmuş mucize anlayışlarını dinin vazgeçilmez bir parçası hâline getirmek yerine, Kur’an’ın kendi anlattığı Nebi ve vahiy anlayışına dönmek gerekir.

Çünkü Allah’ın gönderdiği mesajın kendisi, insanın önündeki en büyük delildir.

Mucize Anlayışı İnsanlara da Olağanüstü Yetkiler Yükledi
Nebiler hakkında oluşturulan olağanüstü güç anlayışı, zaman içerisinde yalnızca Nebilerle sınırlı kalmadı. Nebilere Kur’an’ın vermediği bazı özellikler isnat edilince, bu defa aynı anlayış başka insanlara da taşındı. Böylece insanların da Allah’ın yaratma düzeninin dışında işler yapabileceği, uzak mesafelere bir anda gidip gelebileceği, gaybı bilebileceği veya herhangi bir olayın sonucunu olağanüstü güçlerle değiştirebileceği düşüncesi ortaya çıktı.

Böyle bir anlayışın önünü açan temel düşünce şudur: Eğer bir insana Allah tarafından olağanüstü güç verilebiliyorsa, başka bir insana da verilebilir. Eğer bir insan istediği zaman Allah’ın koyduğu düzenin dışında hareket edebiliyorsa, başka bir insanın da aynı güce sahip olması mümkün kabul edilir. Böylece başlangıçta Nebilere yüklenen olağanüstü özellikler, zaman içerisinde “veli”, “evliya”, “şeyh”, “mürşit” veya başka isimlerle anılan kişilere de yüklenmeye başlanmıştır.

Bunun sonucunda toplumlarda çok çeşitli anlatılar ortaya çıkmıştır. Öğle namazı vakti geldiğinde Mekke’ye gidip orada namazını kıldığı, ardından tekrar bulunduğu yere döndüğü anlatılan kişilerden söz edilmiştir. Füze veya başka bir aracın civatalarını uzaktan gevşettiği iddia edilen insanlar anlatılmıştır. Bir kişinin bulunduğu yerden başka bir yere bir anda “ışınlandığı” ileri sürülmüştür. Bazı insanların gelecekte olacak olayları bildiği, insanların kalplerinden geçenleri okuduğu veya gaybdan haber aldığı söylenmiştir.

Bunların ortak özelliği şudur: İnsana, Allah’ın yalnızca kendisine ait olan yetki ve bilgilerine benzer özellikler yüklenmektedir.

Oysa Kur’an bu konuda son derece açık bir sınır koyar. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan kendi başına gaybı bilemez. Allah’ın bildirmediği bir bilgiyi bir insanın kendiliğinden elde ettiğini söylemek, insanı sahip olmadığı bir konuma yükseltmektir.

Kur’an, Resul’e bile şöyle söylemesini bildirmiştir:
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.’”
(En‘âm, 6/50)
Bu ayet üzerinde durmak gerekir. Burada söz konusu olan sıradan bir insan değildir. Allah’ın vahyini alan Resul’e bile “Gaybı biliyorum” deme yetkisi verilmemiştir. O hâlde vahiy almayan herhangi bir insanın kendi başına gaybı bildiğini ileri sürmek nasıl mümkün olabilir?

Yine Allah şöyle buyurur:
“De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez.’”
(Neml, 27/65)
Bu ayet, gayb konusunda insanların önüne açık bir sınır koymaktadır. Allah’ın bildirmediği gayb bilgisine hiçbir insan kendiliğinden sahip değildir.

Aynı şekilde Nebinin bile kendi başına bir fayda veya zarar verme gücüne sahip olmadığı Kur’an’da açıkça ortaya konmuştur:
“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında kendime bile bir fayda veya zarar verme gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’”
(A‘râf, 7/188)
Burada çok önemli bir ölçü bulunmaktadır. Gaybı bilmeyen, kendi başına zarar ve fayda verme gücü bulunmayan bir Nebinin karşısında, bazı insanlara gaybı bilme, uzaktan müdahale etme, bir anda başka yerlere gitme veya doğa düzenini değiştirme gibi özellikler yüklenmesi Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışıyla bağdaşmaz.

Üstelik bu tür anlatılar yalnızca masum hikâyeler olarak kalmamıştır. İnsanlara olağanüstü güçler yüklenince, onların sözleri de olağanüstü bir otorite kazanmaya başlamıştır. Bir insanın gaybı bildiğine inanılıyorsa, onun gelecekle ilgili sözleri sorgulanmaz hâle gelir. Bir insanın uzaktan olaylara müdahale edebildiğine inanılıyorsa, onun Allah’ın izniyle her şeyi yapabileceği düşünülmeye başlanır. Bir insan, insanın içinden geçenleri bildiğine inanılıyorsa, artık onun Allah’ın sahip olduğu bilgi alanına yaklaştığı düşüncesi oluşur.

İşte asıl tehlike burada başlar. Başlangıçta “mucize” adı verilen olağanüstü olaylar sadece bir anlatı gibi görünür. Fakat bu anlayış insanlara taşındığında, insan ile Allah arasındaki sınırların bulanıklaşmasına yol açabilir. İnsanlara Allah’ın yetkilerini çağrıştıran özellikler yüklenir. Daha sonra bu kişilerden yardım beklenir, onların sözleri sorgulanamaz kabul edilir, hatta Allah ile insan arasında aracılık yapabilecekleri düşünülür.

Kur’an ise insanın doğrudan Allah’a yönelmesini ister. Allah insana şah damarından daha yakındır; insanın Allah’a ulaşması için olağanüstü güçlere sahip olduğunu söyleyen kişiye ihtiyacı yoktur.

Bu nedenle “Falan kişi keramet gösterdi”, “Falan kişi bir anda Mekke’ye gitti”, “Falan kişi füzenin civatasını uzaktan gevşetti”, “Falan kişi geleceği biliyor” şeklindeki anlatıları dinin ölçüsü hâline getirmek doğru değildir. Önce şu sorunun sorulması gerekir: Bunun Kur’an’da delili var mı?

Kur’an’ın ölçüsü açıktır. Bir insanın değeri, olağanüstü işler yapmasıyla belirlenmez. İnsanların Allah katındaki değeri, imanları, takvaları, doğrulukları ve yaptıklarıyla ilgilidir. Bir kişinin olağanüstü bir olay gerçekleştirdiği iddiası, onu Allah’ın belirlediği insanlık sınırlarının dışına çıkarmaz.

Burada “keramet” adı verilen anlayış da aynı şekilde yeniden değerlendirilmelidir. Eğer keramet, Allah’ın bir insanı diğer insanlardan farklı olarak doğa düzeninin dışında işler yapabilecek bir konuma getirmesi anlamında kullanılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delili ortaya konulmalıdır. Çünkü din, olağanüstü hikâyeler üzerinden değil, Allah’ın vahyi üzerinden kurulmalıdır.

İnsanların Allah’ın elçilerine isnat edilen mucizelerden hareketle kendilerine de olağanüstü güçler isnat etmeleri, farkında olmadan çok tehlikeli bir kapı açmıştır. Önce “Nebi mucize gösterir” denilmiş, sonra “Allah’ın sevdiği kullar keramet gösterir” denilmiş, daha sonra bazı kişiler için gaybı bilmekten, uzaklara bir anda gitmekten, insanlara uzaktan müdahale etmekten ve geleceği haber vermekten söz edilmiştir.

Böylece dinin merkezinden vahiy uzaklaştırılmış, insan merkezli olağanüstülükler ön plana çıkarılmıştır.

Oysa Kur’an’ın bize öğrettiği temel gerçek çok daha sadedir: Allah Allah’tır, insan insandır. İnsan ne kadar bilgili, takvalı, dürüst veya Allah’a bağlı olursa olsun yaratılmış bir varlıktır. Allah’ın sahip olduğu gayb bilgisine kendiliğinden sahip değildir. Allah’ın yaratma gücüne sahip değildir. Allah’ın koyduğu düzeni kendi iradesiyle değiştiremez.

Bu sınırı korumak, tevhidin korunması açısından son derece önemlidir.

Çünkü insanı yüceltmek ile Allah’ın yetkilerini insana taşımak arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir insanı sevmek, ona saygı göstermek ve onun güzel ahlakını örnek almak başka şeydir; ona Allah’ın sahip olduğu özellikleri vermek bambaşka bir şeydir.

Kur’an’ın bize öğrettiği ölçü, insanları olağanüstü güçleriyle değil, hakka bağlılıklarıyla değerlendirmektir. Bir insanın gerçekten Allah’a yakınlığının ölçüsü, uçması, ışınlanması, geleceği bilmesi veya uzaktan bir nesneye müdahale etmesi değildir. Asıl ölçü, Allah’ın kitabına ne kadar bağlı olduğu ve hayatını hakka ne kadar uygun yaşadığıdır.

Bu nedenle geçmişten bugüne aktarılan olağanüstü insan hikâyelerini dinin delili hâline getirmemek gerekir. Hikâye başka şeydir, delil başka şeydir. Anlatılan bir olay ne kadar etkileyici olursa olsun, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye aykırıysa onu iman konusu hâline getirmek doğru değildir.

İnsanların gerçek anlamda ihtiyacı olan şey olağanüstü güçlere sahip kişiler aramak değil, Allah’ın vahyini anlamaktır. Çünkü Allah, insanları kulları aracılığıyla kendisine bağlayan bir din göndermemiştir. Allah’ın kitabı insan ile Allah arasına insanları koymak için değil, insanı doğrudan Allah’ın mesajıyla buluşturmak için vardır.

Sonuçta mesele yine aynı yere gelir: Nebilere verilmemiş bir yetkiyi başka insanlara vermek, sadece yanlış bir anlayış oluşturmaz; insanı Allah’ın yetkilerine yaklaştırma tehlikesini de beraberinde getirir. Bu nedenle din adına anlatılan her olağanüstü olayın karşısında önce hayranlık değil, delil aramak gerekir.

Çünkü dinin ölçüsü olağanüstülük değil, vahiydir.

 

İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anlamak için özel bir din adamları sınıfına, kutsal bir ruhban makamına veya Allah adına konuşma yetkisi verilmiş bir zümreye ihtiyaç bulunmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında herkes Rabb’ine karşı kendi sorumluluğunu taşır. İnsan, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını ve hangi ölçülere göre hareket edeceğini Allah’ın kitabından öğrenmekle yükümlüdür. Başkasının din anlayışını sorgulamadan benimsemek ise insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle din öğrenmek, yalnızca belirli kişilerin veya din görevlilerinin işi değildir. Kur’an bütün insanlara hitap eder. İman edenlerden düşünmelerini, anlamalarını, öğüt almalarını, doğruyu yanlıştan ayırmalarını ve öğrendikleri hakikati yaşamalarını ister. İnsan önce kendisini düzeltmek, ardından da güzel bir yöntemle çevresine hakikati hatırlatmak durumundadır. Burada önemli olan, insanları zorlamak değil; Allah’ın mesajını açıkça ortaya koymak, iyiliği desteklemek, kötülüğe karşı uyarmak ve insanlara doğruyu düşünme imkânı vermektir.

Kur’an’da bu sorumluluğun yalnızca elçilere ait olmadığı açıkça görülür. Elçilerin görevi mesajı insanlara ulaştırmak, uyarmak ve açıklamaktır. Fakat iman edenler de kendi imkânları ölçüsünde Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktan sorumludur. Fussilet suresindeki şu ayet bunun en güzel ifadelerinden biridir:
“Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
(Fussilet, 41/33)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ayet, Allah’a çağırmayı yalnızca belli bir meslek grubunun görevi olarak göstermemektedir. Allah’a çağıran, aynı zamanda salih amel işleyen ve Müslüman olduğunu ortaya koyan kişi övülmektedir. Demek ki iman yalnızca kişinin kendi içinde sakladığı bir düşünce değildir. İman, insanın hayatına yansıdığı gibi sözlerine ve davranışlarına da yansır.

Bu noktada günümüzde sıkça karşılaşılan “Sen neden dini anlatıyorsun, kendi işine bak!” anlayışının Kur’an açısından yeniden düşünülmesi gerekir. Elbette hiç kimsenin başkasını zorla inandırma, baskı altına alma veya kendisini Allah’ın yerine koyarak hüküm verme hakkı yoktur. Fakat “İyiliği hatırlatma, insanlara Allah’ın kitabını anlatma, yanlış gördüğün şey konusunda uyarma” şeklindeki bir anlayış da Kur’an’ın öğretisiyle bağdaşmaz. Çünkü Kur’an, iman edenlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini ister.
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”
(Asr, 103/1-3)
Buradaki “birbirlerine hakkı tavsiye etmek” ifadesi oldukça önemlidir. Bir insan yalnızca kendisi doğruyu bilmekle yetinmemeli; bildiği hakikati güzel bir üslupla başkalarına da hatırlatmalıdır. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Bir toplumda yanlış yaygınlaşıyorsa, doğruları bilenlerin susması o yanlışın güçlenmesine neden olabilir.

Kur’an’ın başka bir ayetinde de şöyle buyurulur:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Bu ayet, toplumsal sorumluluğun önemini açıkça ortaya koyar. Burada amaç insanları yönetmek, onların üzerinde dinî bir otorite kurmak veya kendisini üstün görmek değildir. Amaç hayra çağırmak, iyiliğin yayılmasına katkıda bulunmak ve kötülüğün karşısında durmaktır. Dolayısıyla tebliğ, bir üstünlük aracı değil, sorumluluk bilincidir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an’ın “çağrı” anlayışı ile insanların oluşturduğu “dini otorite” anlayışı aynı şey değildir. Bir insan Allah’ın ayetlerini anlatabilir; fakat Allah adına kendi sözlerini din haline getiremez. Bir insan Kur’an’ı okuyup anlayabilir ve başkalarına aktarabilir; fakat “Ben söyledim, artık buna inanmak zorundasınız” diyemez. Çünkü Allah’ın dininde hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir.
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din anlatan kişinin sorumluluğu, kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü gibi sunmamak; Allah’ın kitabında olanla kendi yorumunu birbirinden ayırmaktır. Din adına konuşmak ciddi bir sorumluluktur. İnsanların Allah adına uydurulmuş sözlere değil, Allah’ın mesajına yöneltilmesi gerekir. Çünkü din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu bir başka konu da insanların iyiliğe yöneltilmesidir. Bu görev, yalnızca belirli kişilere verilmiş bir ayrıcalık değildir. İman eden insanlar birbirlerinin iyiliğini istemeli, birbirlerini doğruluğa çağırmalı ve yanlışlardan sakındırmalıdır. Fakat bunu yaparken baskı, tehdit, aşağılama ve zorbalık kullanılmamalıdır. Çünkü iman, zorlamayla meydana getirilebilecek bir şey değildir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet, tebliğin sınırını da ortaya koymaktadır. İnsan doğruyu anlatabilir; fakat karşısındaki insanın iradesini elinden alamaz. İnsanları Allah’a çağırabilir; fakat onların yerine iman edemez. Uyarabilir; fakat zorlayamaz. Öğüt verebilir; fakat insanları kendi iradeleri dışında bir inanca sokamaz.

Kur’an’ın tebliğ anlayışı yalnızca sözden de ibaret değildir. İnsan, söylediğini kendi hayatında göstermelidir. Allah’a çağıran kişinin salih amel sahibi olması boşuna birlikte zikredilmemiştir. İnsanların davranışları üzerinde en güçlü etkiyi çoğu zaman söyledikleri değil, yaşadıkları oluşturur. Dürüstlükten söz eden kişi dürüst davranmıyorsa, adaletten söz eden kişi adaletsizlik yapıyorsa, merhametten söz eden kişi merhametsiz davranıyorsa sözlerinin etkisi azalır. Kur’an’ın istediği insan, söylediği ile yaptığı arasında uyum bulunan insandır.

Bu nedenle din öğrenmek ile din yaşamak birbirinden koparılamaz. Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya din hakkında konuşmak tek başına yeterli değildir. Öğrenilen hakikatin hayata taşınması gerekir. Rabb’imiz Kitap’ın insanlara rehber olması için indirildiğini bildirir. İnsan da bu rehberliği hayatında görünür hale getirmekle sorumludur.

Kur’an’ın tebliğ konusunda ortaya koyduğu önemli ölçülerden biri de mücadele yöntemidir. Furkan suresinde Elçi’ye şöyle buyurulur:
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki “bununla” ifadesi, ayetin bağlamı içinde Kur’an’a işaret eder. Dolayısıyla mücadele, insanlara zor kullanmak veya fiziksel baskı uygulamak şeklinde anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın mesajıyla, delille, düşünceyle, açıklamayla ve hakikati ortaya koymakla yapılan bir mücadeleden söz edilmektedir. Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak, onun anlamını açıklamak ve yanlış anlayışlara karşı Kur’an’ın delilleriyle cevap vermek bu mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Allah’ın yardımına gelince, Kur’an’da çok dikkat çekici bir ifade kullanılır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.”
(Muhammed, 47/7)
Elbette Allah’ın insanların yardımına ihtiyacı yoktur. Buradaki ifade, Allah’ın dininin ve mesajının yanında durmayı, O’nun belirlediği doğruları yaşatmayı ve insanlara ulaştırmayı anlatır. İnsan Allah’a yardım etmez; Allah’ın davasına, yani hakikatin ortaya çıkmasına destek olur. Allah ise bu çabayı karşılıksız bırakmayacağını bildirir.

Ahzâb suresindeki ayet de bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken ayetlerden biridir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye destek verirler. Ey iman edenler! Siz de ona destek verin ve tam bir teslimiyetle bağlanın.”
(Ahzâb, 33/56)
Bu ayeti yalnızca geleneksel biçimde bir salavat formülüne indirgemek yerine, ayetin bağlamındaki destek ve sahiplenme boyutunu da görmek gerekir. Nebi’nin getirdiği Allah’ın mesajına destek olmak, o mesajın insanlara ulaştırılması ve yaşanması açısından önemlidir. Elbette bu destek, Nebi’yi Allah’ın yanında bağımsız bir otorite haline getirmek değildir. Tam tersine, onun Allah’tan getirdiği mesaja sahip çıkmaktır.

Burada çok önemli bir başka konuya geliyoruz: İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Allah ile insan arasına girerek “Sen Allah’a benim aracılığımla ulaşabilirsin” diyen bir sınıf bulunmaz. Kur’an, insanın Rabb’i ile doğrudan sorumluluk ilişkisi içinde olduğunu bildirir. İnsan yaptığı tercihlerden kendisi sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını veya sorumluluğunu üzerine alamaz.
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu gerçek, dinî sorumluluğun neden kişisel olduğunu da açıklar. Bir insanın dinini bir başkasına teslim etmesi mümkün değildir. “Ben bilmem, benim hocam bilir”, “Ben araştırmam, mezhebim ne diyorsa odur”, “Ben düşünmem, cemaatimin lideri ne söylüyorsa doğrudur” anlayışı insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir. Oysa Allah, insana akıl vermiş, Kitap göndermiş ve düşünmesini istemiştir.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanları kitabın kendisine yönlendirmesidir. Allah’ın kitabı yalnızca belirli kişilerin okuyacağı, halkın ise onların anlattığı kadarını bileceği gizli bir metin değildir. Kur’an bütün insanlığa hitap eden bir rehberdir. Bu nedenle herkes gücü ve imkânı ölçüsünde Kur’an’ı okumalı, anlamaya çalışmalı, ayetleri birbirleriyle birlikte değerlendirmeli ve hayatını onun ölçülerine göre düzenlemelidir.

Fakat burada “Herkes Kur’an’ı istediği gibi yorumlasın” demek de doğru değildir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak ile Kur’an’a kendi düşüncesini söyletmek aynı şey değildir. İnsan kendi görüşünü ayet diye sunamaz. Ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünlüğünü ve kullanılan kavramları dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla din öğrenme sorumluluğu, aynı zamanda doğru anlama sorumluluğudur.

Toplumsal sorumluluk konusunda Kur’an’ın uyarılarından biri de insanların din konusunda bölünmeleridir. Rum suresinde şöyle buyurulur:
“Allah’a yönelmiş olarak O’na karşı takvalı olun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendi elindekiyle övünüp durmaktadır.”
(Rûm, 30/31-32)
Buradaki uyarı son derece açıktır. İnsanların din adına birbirlerinden ayrılmaları, her grubun kendi elindeki anlayışı mutlaklaştırması ve diğerlerini dışlaması Kur’an’ın onayladığı bir durum değildir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Bir grubun veya topluluğun varlığı tek başına “şirk” olarak nitelendirilemez. Asıl problem, insanların Allah’ın dinini parçalara ayırması, kendilerine bağımsız dinî otoriteler oluşturması ve bu ayrılıkları hakikatin ölçüsü haline getirmesidir.

Kur’an’ın çağrısı ise insanları tekrar Allah’ın kitabında birleşmeye yöneltir. Hac suresinin son ayetinde Müslüman kimliğinin temelinde tevhid ve İbrahim’in hanif yolu hatırlatılır:
“Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde mücadele edin. O sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun. O, bundan önce de bu Kitap’ta da sizi ‘Müslümanlar’ diye adlandırdı.”
(Hac, 22/78)
Burada “Müslüman” kimliğinin önüne başka dinî kimlikler koymak yerine, Allah’ın verdiği kimliğe bağlı kalmak gerektiği görülmektedir. İnsan kendisini öncelikle bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya dinî liderin mensubu olarak değil, Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak görmelidir.

Kur’an’da ayrıca kitabın insanlara miras bırakıldığı bildirilir:
“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçer. İşte büyük lütuf budur.”
(Fâtır, 35/32)
Bu ayet, Allah’ın kitabıyla kurulan ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kitap bize bırakılmış bir emanettir. Onu yalnızca seslendirmek değil, anlamak, yaşamak ve gelecek nesillere doğru biçimde aktarmak gerekir. Buradaki sorumluluk, dini bir sınıfın üzerine bırakılabilecek kadar küçük bir sorumluluk değildir. Her insan kendi gücü ölçüsünde bu sorumluluğun parçasıdır.

Dolayısıyla “Din anlatmak benim işim değil” diyerek tamamen kenara çekilmek de doğru değildir. Fakat “Ben dini anlatıyorum, öyleyse benim söylediğim tartışılmaz” anlayışı da aynı derecede yanlıştır. Kur’an’ın istediği şey, insanların Allah’ın kitabına çağrılmasıdır; kişilere bağlanması değil. Hakikatin ölçüsü kişinin makamı, unvanı, yaşı, cemaati veya takipçi sayısı değildir. Ölçü Allah’ın kitabıdır.

Bu yüzden din öğrenen insan aynı zamanda sorgulayan insan olmalıdır. Duyduğu her sözü doğrudan din olarak kabul etmemeli, “Bu Allah’ın kitabında nerede?” diye sormalıdır. Bir söz Kur’an’a aykırıysa, onu söyleyen kişi ne kadar tanınmış olursa olsun, o söz Allah’ın dini olarak kabul edilemez. Çünkü insanları Allah’ın kitabına çağırmakla insanları kendisine bağlamak arasında çok büyük bir fark vardır.

Gerçek anlamda toplumsal sorumluluk da burada başlar. İnsan çevresindeki yanlışları gördüğünde susmamalı; fakat bunu kırmadan, küçümsemeden, baskı kurmadan ve kendisini üstün görmeden yapmalıdır. Önce kendi hayatında doğruluğu göstermeli, ardından bildiği hakikati paylaşmalıdır. Çünkü Kur’an’ın istediği tebliğ, insanları ezmek değil, onlara düşünme ve doğruyu seçme imkânı sunmaktır.

Sonuç olarak İslam’da din öğrenmek belirli bir sınıfın görevi değildir. Her insan Rabb’ine karşı doğrudan sorumludur. Her Müslüman Kur’an’ı öğrenmeye, anlamaya ve hayatına taşımaya çalışmalıdır. Öğrendiği doğruları da imkânı ölçüsünde başkalarına aktarmalıdır. Fakat bunu yaparken kendisini Allah’ın yerine koymamalı, kendi sözlerini din haline getirmemeli ve insanları kendisine değil Allah’ın kitabına çağırmalıdır.

Din adına konuşmanın en güvenli yolu budur: İnsanlara “Bana bağlanın” demek değil, “Allah’ın kitabına bakalım” demek. Bir kişiyi, mezhebi, cemaati veya geleneği merkeze almak değil, Allah’ın mesajını merkeze almak. İnsanları zorlamak değil, hakikati açıkça ortaya koymak. Çünkü dinin sahibi insan değildir. Din Allah’ındır. İnsanlara düşen ise O’nun kitabını öğrenmek, onunla yaşamak, hakka riayet etmek ve güzellikle hakikati birbirine hatırlatmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

 ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Kimi zaman dünya nimetlerini elde etmeye, kimi zaman daha fazla kazanmaya, daha güçlü olmaya, daha çok tanınmaya çalışır. Bütün bunlar hayatın doğal akışı içinde yer alabilir. Ancak insanın asıl sorumluluğu, geçici olanla kalıcı olanı birbirinden ayırabilmesidir. Çünkü insanın önünde yalnızca bugün yoktur. Bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kur’an, insanı bu gerçeğin farkında olmaya ve hayatını Allah’ın vaadini dikkate alarak düzenlemeye çağırır.

Allah’ın vaadi, insanın kurduğu hayallerden veya insanların birbirlerine aktardığı sözlerden farklıdır. Allah’ın sözü gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Bu nedenle insanın hayatını belirlemesi gereken şey, dünyanın geçici görüntüsü değil, Allah’ın bildirdiği gerçekler olmalıdır.

Allah şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı da sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Fâtır, 35/5)
Bu ayet son derece açık bir uyarıdır. Burada yalnızca inanmayanlara değil, bütün insanlara seslenilmektedir. Çünkü insanın dünya hayatının görüntüsüne kapılması, yalnızca inançsız insanların karşılaşabileceği bir tehlike değildir. Kendini Allah’a inanıyor kabul eden bir insan da dünya hayatının cazibesine kapılabilir, Allah’ın bildirdiği ölçüleri ikinci plana atabilir ve sonunda kendi kuruntularını dinin önüne geçirebilir.

Ayetin dikkat çektiği ilk konu Allah’ın vaadidir. “Allah’ın vaadi gerçektir” denildikten hemen sonra “Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın” uyarısının gelmesi boşuna değildir. Çünkü insan çoğu zaman gözünün önünde olanı daha gerçek kabul eder. Para vardır, makam vardır, güç vardır, evler vardır, insanlar vardır, dünya nimetleri vardır. Buna karşılık ölümden sonrası insanın gözünün önünde değildir. İşte insanın sınavı burada başlar. Görüneni mutlak gerçek kabul edip görünmeyene sırt mı çevirecektir, yoksa Allah’ın bildirdiği gerçeğe mi güvenecektir?

Dünya hayatının aldatıcı olması, dünyadaki her şeyin kötü olduğu anlamına gelmez. Kur’an insanın dünya nimetlerinden yararlanmasını yasaklamaz. Sorun, dünyanın insanın amacı hâline gelmesidir. İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya insanın kalbine sahip olduğunda sorun başlar. Para bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde, makam insanın değer ölçüsüne dönüştüğünde, insanların övgüsü Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçtiğinde insan yavaş yavaş aldanmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği başka bir ayette şöyle ortaya koyar:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve çocuklarda bir çoğalma yarışıdır. Bunun örneği, yağmura benzer ki bitirdiği ürün çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur, onu sararmış görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadır.”
(Hadîd, 57/20)
Buradaki mesele dünyadan tamamen uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, insanın dünya hayatının geçiciliğini unutmamasıdır. Bugün sahip olduğumuz hiçbir şey bizimle birlikte sonsuza kadar kalmayacaktır. İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Sahip olduğu mallar, makamlar ve insanların kendisine verdiği değer onunla birlikte mezara girmez. Bu nedenle akıllı insan, geçici olanı kalıcı olanın önüne koymaz.

Allah’ın vaadine güvenmek ise insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğunu daha da belirgin hâle getirir. Çünkü Allah’ın vaadi varsa insanın seçiminin de bir anlamı vardır. İnsan yaptığı tercihlerden sorumludur. İyilik ile kötülük, doğruluk ile yalan, adalet ile zulüm, hakka riayet ile haksızlık arasında yaptığı seçimlerin bir karşılığı olacaktır.

Kur’an insanın kendi sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğini açıkça bildirir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”
(Necm, 53/38-39)
Bu ayet, insanın hayatındaki en önemli gerçeklerden birini ortaya koyar: Her insan kendi tercihinden sorumludur. Babasının, annesinin, ailesinin, toplumunun, din adına konuşan bir kişinin veya herhangi bir otoritenin arkasına sığınarak kendi sorumluluğundan kurtulamaz. İnsan başkasının sözünü takip etmiş olsa bile yaptığı tercihin sorumluluğunu taşıyacaktır.

Bu nedenle Allah’ın vaadine inanmak, sadece “Allah affeder” demek değildir. Allah’ın merhametine güvenmek elbette insan için büyük bir umuttur; fakat Allah’ın merhametini, kendi sorumluluğunu terk etmenin gerekçesi hâline getirmek doğru değildir. İnsan hem Allah’ın rahmetine güvenmeli hem de kendi davranışlarını sorgulamalıdır.

Kur’an’ın “Allah ile aldatılmak” konusunda yaptığı uyarı da burada büyük önem taşır. İnsan, Allah’ın adını kullanarak aldatılabilir. Dinin adına söylenen her söz doğru olmayabilir. Allah’ın adı kullanılarak insanlara yanlış umutlar verilebilir, korkular yüklenebilir, Allah’ın söylemediği şeyler Allah’a mal edilebilir. İşte bu yüzden Kur’an insanı sürekli olarak düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve delile dayanmaya çağırır.

İnsanın Allah ile aldatılması bazen “Allah zaten affeder” sözüyle olur. Bazen “Sen ne yaparsan yap Allah seni sever” şeklindeki temelsiz güvenceyle olur. Bazen de insanın kendi yanlışlarını haklı göstermek için Allah’ın rahmetini kullanmasıyla gerçekleşir. Oysa Allah’ın rahmetine güvenmek ile Allah’ın sınırlarını önemsememek aynı şey değildir.

Kur’an, insanın yalnızca başkaları tarafından değil, kendi kuruntuları tarafından da aldatılabileceğini gösterir. İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, bildiği gerçekle yüzleşmek istemediği için kendini kandırır. Yanlışını sürdürmek için bahaneler üretir. Kendi arzusunu doğru kabul eder. Zamanla bu yanlışlar o kadar normalleşir ki insan artık yanlış yaptığını bile düşünmez.

İşte Kur’an’ın uyarıları insanı bu noktada sarsar ve kendisine getirir. İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten Allah’ın bildirdiğine mi uyuyorum, yoksa Allah adına bana anlatılanlara mı uyuyorum?” Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.

Kur’an, Allah’ın sözü ile insanların din adına ürettikleri sözlerin birbirinden ayrılması gerektiğini öğretir. Allah’ın kitabı insan için yeterli bir rehberdir. Allah, insanı başıboş bırakmamış, doğru ile yanlışı açıklamış ve insanın önüne bir yol koymuştur.
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklamadır; takva sahipleri için bir hidayet ve öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Öyleyse insanın sorumluluğu, Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak ve öğrendiği gerçekleri hayatına taşımaktır. Sadece okumak yeterli değildir. Sadece inanıyorum demek de yeterli değildir. İnanç insanın davranışlarına yansımalıdır. Doğrulukta, adalette, merhamette, emanet konusunda, sözünde durmada, hakka riayette ve insanlarla ilişkilerinde kendisini göstermelidir.

Lokman Suresi'ndeki uyarı da bu gerçeği güçlü biçimde ortaya koyar:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı duyarlı olun ve hiçbir babanın evladı, hiçbir evladın da babası adına bir şey ödeyemeyeceği günden sakının. Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Lokmân, 31/33)
Burada insanın yalnızlığı değil, bireysel sorumluluğu vurgulanmaktadır. Hiçbir insan bir başkasının yerine hesap veremez. Bir babanın çocuğuna, çocuğun babasına, bir liderin takipçisine, bir din adamının kendisine güvenen insanlara veya bir topluluğun üyelerine ait sorumluluğu ortadan kaldırması mümkün değildir. Her insan kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır.

Kur’an bu gerçeği daha da açık biçimde şöyle bildirir:
“O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek bir işi vardır.”
(Abese, 80/34-37)
Bu ifadeler insanı korkutmak için değil, sorumluluğunu hatırlatmak için vardır. İnsan bugün başkalarının etkisi altında karar verebilir. Fakat sonuçta kendi tercihiyle karşılaşacaktır. Bu nedenle “Bana böyle öğretildi”, “Herkes böyle yapıyor”, “Biz büyüklerimizden böyle gördük” gibi gerekçeler insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kur’an geçmiş toplumların önemli bir yanlışını da bu şekilde anlatır. İnsanlar kendilerinden önce yaşayanların peşinden düşünmeden gitmişler ve sonunda yanlışlarını onların üzerine yüklemeye çalışmışlardır. Fakat Allah’ın huzurunda herkes kendi tercihiyle karşılaşacaktır.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır: Allah’ın vaadine güvenen insan, hayatını daha dikkatli yaşar. Çünkü bilir ki hayat anlamsız değildir. Yaptığı iyilik de kötülük de boşa gitmeyecektir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu son derece açık biçimde ortaya koyar. İnsan bazen küçük gördüğü davranışların önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa Allah katında hiçbir davranış karşılıksız değildir. Bir söz, bir haksızlık, bir iyilik, bir yardım, bir yalan, bir adalet veya bir zulüm insanın hayatında küçük görünebilir; fakat Allah’ın bilgisi dışında hiçbir şey kalmaz.

Bu yüzden Allah’ın vaadi insan için hem umut hem de uyarıdır. Umuttur; çünkü Allah adaleti, rahmeti ve iyiliği karşılıksız bırakmayacağını bildirmektedir. Uyarıdır; çünkü insanın yaptığı kötülüklerin de sonuçsuz kalmayacağını haber vermektedir.

Allah’ın vaadini ciddiye alan insan, hayatını başkalarının beklentilerine göre değil, Allah’ın bildirdiği ölçülere göre düzenler. İnsanların övgüsü veya yergisi onun temel ölçüsü olmaz. Çünkü bilir ki asıl değerlendirme insanların yanında değil, Allah’ın huzurundadır.

Dünya hayatı geçicidir. İnsan bugün güçlü olabilir, yarın güçsüz kalabilir. Bugün zengin olabilir, yarın hiçbir şeyi olmayabilir. Bugün insanlar tarafından övülebilir, yarın unutulabilir. Fakat Allah’ın vaadi değişmez. İşte insanın güveneceği gerçek budur.

Kur’an, insanın dünya hayatını terk etmesini değil, dünyayı doğru yere koymasını ister. Dünya araçtır, amaç değildir. Mal araçtır, amaç değildir. Makam araçtır, amaç değildir. İnsanların beğenisi araç bile değildir; çünkü insanın Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçireceği bir değer olamaz.

Asıl mesele, insanın hayatını hangi ölçüyle yaşadığıdır. Eğer ölçü Allah’ın kitabıysa insan doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir. Eğer ölçü toplumun alışkanlıkları, gelenekler, kişilerin sözleri ve din adına oluşturulan kabuller hâline gelirse insan farkında olmadan Allah ile aldatılabilir.

Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman ciddi sorular sorması gerekir: Ben neye inanıyorum? İnancımın dayanağı nedir? Allah’ın söylediğini mi kabul ediyorum, yoksa Allah adına söylenenleri mi? Hayatımı dünya hayatının geçici beklentileri mi yönlendiriyor, yoksa Allah’ın vaadi mi? Bir yanlış yaptığımda onu düzeltmeye mi çalışıyorum, yoksa kendime mazeret mi üretiyorum?

Bu sorular insanı kendi iç dünyasıyla yüzleştirir. Çünkü Allah’ın vaadi yalnızca gelecekle ilgili bir haber değildir; bugünkü hayatımızı da şekillendiren bir gerçektir. İnsan gelecekte ne olacağını düşünüyorsa bugün ne yaptığını da düşünmelidir.

Sonuçta mesele çok açıktır: Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı geçicidir. İnsan sorumludur. Hiç kimse kendi sorumluluğunu bir başkasına devredemez. Hiçbir insan Allah’ın adını kullanarak kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Hiçbir gelenek, hiçbir makam, hiçbir topluluk ve hiçbir kişi Allah’ın bildirdiği gerçeğin yerine geçirilemez.

İnsana düşen, dünya hayatının aldatıcılığına kapılmadan Allah’ın kitabına yönelmek, doğruyu yanlıştan ayırmak, yaptığı tercihler üzerinde düşünmek ve hayatını hakka göre düzenlemektir. Çünkü sonunda insanın karşısına çıkacak olan, insanların kendisi hakkında ne düşündüğü değil, kendi hayatında ne yaptığıdır.

Allah’ın vaadi gerçektir. İnsan da bu gerçeğin karşısında sorumludur. Bu nedenle hayatı ertelememek, doğruyu bildiği hâlde onu terk etmemek ve Allah’ın adını kullanarak kendisini avutacak hiçbir aldatıcıya teslim olmamak gerekir. Kur’an’ın uyarısı tam olarak budur: Dünya sizi aldatmasın, Allah ile de aldatılmayın. Allah’ın vaadi gerçektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER

 DİN ADINA SÖYLENEN HER SÖZ DELİL İSTER

Kur’an ölçülerinde bir şeyler yazmaya veya konuşmaya başladığımızda karşımıza sık sık aynı türden yorumlar çıkıyor: “Bu Kur’an’da var mı?”, “Şu da Kur’an’da yok!”, “Bunun ayetini göster!” İlk bakışta bu sorular Kur’an’a bağlılığın bir göstergesi gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman sorunun arkasında çok daha önemli bir anlayış problemi bulunmaktadır. Çünkü “Kur’an’da var mı?” sorusunu sorarken, eğer Kur’an’ın din konusunda eksik bırakılmış bir kitap olduğu düşünülüyorsa, daha en başta yanlış bir yerden hareket edilmiş olur. Allah’ın gönderdiği bir kitabın din konusunda eksik olması düşünülemez. Allah, insanlara tamamlanmamış, hükümlerin bir kısmını başka kaynaklardan tamamlamalarını gerektiren bir kitap göndermemiştir.

Kur’an bunu açıkça ortaya koyar:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
(Mâide, 5/3)
Dikkat edelim: Din kemale erdirilmiştir. Kemale ermiş bir dine sonradan yeni hükümler eklenmesine ihtiyaç yoktur. Eğer Allah’ın kitabında bir dinî hüküm eksik bırakılmış ve bu eksiklik daha sonra rivayetler, mezhepler, gelenekler veya insanların sözleriyle tamamlanmış olsaydı, o zaman dinin kemale erdirilmiş olduğunu söylemek mümkün olmazdı. Kemale ermiş olan bir şeyin dışarıdan tamamlanmaya ihtiyacı yoktur.

Kur’an kendisini de eksik bir kitap olarak tanıtmaz. Tam tersine, insanın ihtiyaç duyduğu ilahî rehberliği açıklayan ve hüküm konusunda temel ölçüyü ortaya koyan bir kitap olduğunu bildirir.
“Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve Müslümanlar için müjde olan bir rehber olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)

Bir başka ayette şöyle bildirilir:
“Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En‘âm, 6/38)
Burada “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesini, dünyadaki bütün bilimsel ve teknik bilgilerin Kur’an’da bulunduğu şeklinde anlamak elbette doğru değildir. Kur’an bir mühendislik kitabı, tıp kitabı veya coğrafya kitabı değildir. Buradaki bütünlük, kitabın gönderiliş amacı ve özellikle dinî rehberlik bakımından anlaşılmalıdır. Allah insanlara din konusunda ihtiyaç duyacakları ölçüyü eksik bırakmamıştır. Dolayısıyla din adına bir hüküm arıyorsak, “Acaba bunun eksik kalan kısmı başka kaynaklarda mı var?” diye düşünmek yerine, önce Kur’an’ın ne söylediğine bakmalıyız.

Kur’an kendisini ayrıntıları belirlenmiş, açıklanmış ve sağlamlaştırılmış bir kitap olarak da tanımlar:
Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitap'tır (ki:
(Hûd, 11/1)

Yine şöyle buyurulur:

Öyle ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben, sizi O'nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim;
(Hûd, 11/2)
Böyle bir kitabın din konusunda yetersiz olduğunu düşünmek, aslında Allah’ın insanlara gönderdiği vahyin yeterliliğini sorgulamak anlamına gelir. Allah bir hükmü bildirmeyi unutmuş değildir. Haşa bir hükmü açıklamayı becerememiş değildir. Bir hükmü başka insanlara bırakmış değildir. Eğer Allah din konusunda bir hüküm koymuşsa onu bildirmiştir. Eğer bir konuda hüküm bildirmemişse, o konuda Allah adına bağlayıcı bir hüküm üretmek bize düşmez.

İşte burada çok önemli bir ölçü ortaya çıkar: Kur’an’da dinî bir hüküm yoksa, o hüküm yok hükmündedir.

Bu cümleyi doğru anlamak gerekir. “Kur’an’da yoksa dünyada yoktur” demiyoruz. “Kur’an’da yoksa o bilgi yanlıştır” da demiyoruz. Söylediğimiz şey şudur: Kur’an’da Allah tarafından dinî bir hüküm olarak ortaya konmamış bir şeyi dinin hükmü haline getiremeyiz. Bir davranış güzel olabilir, faydalı olabilir, gelenek olabilir, kültür olabilir, insanî bir tercih olabilir. Fakat bunların hiçbirisi kendiliğinden Allah’ın dini haline gelmez.

Örneğin bir insan belirli bir kıyafeti tercih edebilir. Bu onun kişisel tercihi olabilir. Fakat “Allah bu kıyafeti giymeyi dinî bir zorunluluk haline getirdi” denildiği anda bunun delili gerekir. Bir insan belirli bir gıdayı sevmeyebilir. Bu onun tercihidir. Fakat “Allah bunu haram kıldı” denildiğinde artık Allah adına hüküm verilmiş olur. Bir insan belirli bir geceyi anlamlı bulabilir. Bu onun kişisel değerlendirmesidir. Fakat “Bu gece dinî olarak özeldir, şu ibadeti yapmayan günaha girer” denildiğinde artık ortaya bir din hükmü konulmuştur.

İşte “Kur’an’da var mı?” sorusunun gerçek anlamı burada ortaya çıkar. Eğer bir şey Allah’ın dini olarak anlatılıyorsa, onun Kur’an’daki karşılığını aramak zorundayız. Çünkü dinin kaynağı Allah’tır.

Kur’an bu konuda insanları çok ciddi biçimde uyarır:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Allah’ın izin vermediği bir şeyi din haline getirmek, insanın kendi düşüncesini Allah’ın hükmü seviyesine çıkarmasıdır. Bir şeyin yüzyıllardır uygulanıyor olması, çok kişi tarafından kabul edilmesi veya birtakım kitaplarda yer alması onu Allah’ın hükmü yapmaz.

Kur’an, Allah hakkında delilsiz konuşmayı da açıkça reddeder:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal kıldığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan mı uyduruyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Buradaki soru yalnızca yiyeceklerle ilgili değildir. Temel ilke çok açıktır: Allah’ın hükmü olmayan bir şeyi Allah’ın hükmü gibi gösteremezsiniz. Helal ve haram belirlemek Allah’ın yetkisidir. Aynı şekilde ibadetlerin niteliğini belirlemek, sevap ve günah ölçüsü koymak, bir davranışı Allah katında zorunlu ilan etmek de insanın kendi başına yapabileceği bir iş değildir.

Kur’an şöyle buyurur:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle, ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Demek ki mesele yalnızca “Kur’an’da geçiyor mu?” değildir. Daha önemlisi, Allah adına söylenen bu hükmün Kur’an’da dayanağı var mı? sorusudur.

Tam da burada rivayetler meselesi ortaya çıkıyor. Kur’an’da bulunmayan bir dinî hükmün, “Kur’an’da yok ama rivayette var” denilerek dine eklenmesi, Kur’an’ın eksik olduğu anlamına gelir. Çünkü böyle bir yaklaşım ister istemez şu sonucu doğurur: “Allah bazı hükümleri Kur’an’a koymadı, fakat bunların tamamlanması için başka sözlere ihtiyaç vardı.” Oysa böyle bir düşünce Kur’an’ın kendi kendisini tanımlamasıyla uyuşmaz.

Kur’an’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığını bildiren bir kitap olduğuna inanıyorsak, dinin eksik kalan kısmını başka kaynaklarda arayamayız. Allah’ın kitabında bulunmayan bir hükmü rivayet yoluyla tamamlamak, farkında olmadan Allah’ın kitabını yetersiz görmektir.

Burada çok açık bir ayrım yapmak gerekir. Rivayetlerin tarihî bilgi olarak incelenmesi başka, onları Allah’ın kitabında bulunmayan dinî hükümler için kaynak kabul etmek başkadır. Bir rivayet geçmişte bir insanın ne söylediğini, ne yaptığını veya insanların neye inandığını anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat Kur’an’da bulunmayan bir hükmü “Allah’ın dini” haline getirmek için rivayeti vahyin yanına koyamayız.

Çünkü Allah’ın dini ile insanların din hakkında söyledikleri aynı şey değildir.

Bu ayrım yapılmadığında ortaya garip bir tablo çıkıyor. Önce “Kur’an’da bu hüküm yok” deniliyor. Ardından “Ama rivayette var” denilerek hüküm korunuyor. Oysa burada sorulması gereken soru çok basit: Allah bu hükmü nerede koydu? Eğer cevap “Kur’an’da yok ama rivayette var” ise, aslında cevap sorunun kendisini ortaya koyuyor. Kur’an’da Allah tarafından dinî hüküm olarak bildirilmemiş bir şey, sonradan başka bir kaynakla Allah’ın hükmü haline getirilemez.

Kur’an’ın yeterliliği konusunda Rabb’imizin şu buyruğu da son derece dikkat çekicidir:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitab’ı ayrıntılı olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Burada insanın önünde çok önemli bir tercih vardır. Allah’ın kitabını yeterli görüp onun ölçüsüne mi bağlanacağız, yoksa Kur’an’da bulunmayan dinî hükümleri başka kaynaklardan mı tamamlayacağız?

Eğer Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine inanıyorsak, onun din konusunda yeterli olduğuna da güvenmemiz gerekir. Allah’ın kitabında bir hüküm yoksa bunu “Allah unuttu”, “Allah açıklamadı”, “Allah eksik bıraktı” şeklinde yorumlayamayız. Böyle bir durumda doğru tavır, Allah’ın hüküm koymadığı yerde bizim de Allah adına hüküm koymamamızdır.

Çünkü hüküm yalnızca Allah’ındır.
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”
(Yûsuf, 12/40)
Burada mesele sadece mezhepler, tarikatlar veya rivayetler değildir. Hepimiz için geçerli bir ölçüden söz ediyoruz. Bir insan kendi düşüncesini dinin önüne geçirdiği anda sorun başlar. Bir toplumun geleneği vahyin önüne geçtiğinde sorun başlar. Bir din insanının sözü Allah’ın sözü gibi görülmeye başlandığında sorun başlar. Bir rivayet Kur’an’da olmayan bir hükmü belirlemeye başladığında sorun başlar.

Çünkü din Allah’ındır.

Bu nedenle “Kur’an’da var mı?” sorusuna verilecek cevap da çok açık olmalıdır. Eğer konu dinî bir hükümse, evet, bunun Kur’an’daki dayanağını aramak zorundayız. Kur’an’da Allah’ın koyduğu bir hüküm varsa onu kabul ederiz. Kur’an’da böyle bir hüküm yoksa, onu başka kaynaklardan tamamlamaya çalışmayız. “Kur’an’da yok ama şu rivayette var” diyerek Kur’an’ın eksik bıraktığını düşündüğümüz bir alanı insan sözleriyle doldurmayız.

Kur’an’ın kemale ermiş olması bize zaten bunu söylüyor. (5/3) Kemale ermiş bir dinin sonradan tamamlanmaya ihtiyacı yoktur. Burada çok önemli bir noktayı daha belirtmek gerekir: Kur’an’da bir hükmün bulunmaması, o konuda insanın hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmez. İnsan aklını kullanır, şartlara göre karar verir, faydalı olanı tercih eder, hayatın değişen şartlarına göre düzenlemeler yapar. Fakat bunların hiçbirini Allah’ın değişmez dinî hükmü olarak sunamaz. Din ile hayatın yönetilmesini birbirinden ayırmak gerekir. İnsan hayatını düzenler; Allah adına din icat etmez.

İşte hurafelerin önüne geçmenin en sağlam yolu da budur. Her rivayeti tek tek çürütmeye çalışmak yerine, önce temel soruyu sormak gerekir: Bu gerçekten Allah’ın koyduğu bir hüküm mü? Eğer öyleyse Kur’an’daki dayanağı nerede? Eğer Kur’an’da yoksa, bunu Allah’ın dini olarak kabul etmek için hangi yetkiye sahibiz?

Bu sorular sorulduğunda birçok tartışmanın kendiliğinden sona erdiğini görürüz. Çünkü hurafelerin büyük bölümü, kendisini doğrudan “hurafe” olarak sunmaz. Çoğu zaman “dinimizin geleneği”, “atalarımızdan kalan uygulama”, “büyüklerimiz böyle yapardı”, “filanca kitapta yazıyor”, “şu rivayette geçiyor” şeklinde karşımıza çıkar. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın kitabının yerine geçemez.

Kur’an bize ataların yolunu ölçü olarak kabul edenleri de eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçiye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Demek ki “Biz bunu böyle gördük”, “Biz bunu böyle öğrendik” veya “Yüzyıllardır böyle yapılıyor” demek hakikatin delili değildir.

Hakikatin ölçüsü Allah’ın kitabıdır.

Sonuç olarak “Kur’an’da var mı?” sorusunu küçümsememek gerekir; fakat bu sorunun arkasındaki anlayışı doğru yere oturtmak zorundayız. Eğer soru, “Bu dinî hükmün Kur’an’daki dayanağı nedir?” anlamında soruluyorsa, bu son derece doğru bir sorudur. Fakat soru, “Kur’an’da yoksa başka kaynaklardan tamamlamamız gerekir” anlayışına dayanıyorsa, burada ciddi bir problem vardır.

Çünkü Allah eksik bir din göndermemiştir. Allah’ın kitabı tamamlanmıştır. Din kemale ermiştir. Kur’an’da eksiklik yoktur. Allah’ın koyduğu hükümler vardır; koymadığı hükümler ise Allah adına sonradan üretilemez. Kur’an’da dinî bir hüküm bulunmuyorsa, o hüküm bizim için dinî hüküm olarak yok hükmündedir. Onu rivayetlerle, geleneklerle, mezhep görüşleriyle veya insanların sözleriyle tamamlamak Kur’an’ın yetersiz olduğunu kabul etmek anlamına gelir.

Bu nedenle din adına söylenen her sözün önüne bir ölçü koymak zorundayız: Delilin nedir?

Eğer Allah adına konuşuluyorsa, delil Allah’ın kitabından gelmelidir. Çünkü din Allah’ındır. Din adına hüküm koymak da Allah’ın yetkisindedir. Bize düşen, Allah’ın kitabında bulunan hükme teslim olmak; bulunmayan bir hükmü ise başka kaynaklardan getirip Allah’ın dinine eklememektir.

Eğer Kur’an  bize “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim...” (5/3) diyorsa artık şu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz:

“Bu Kur’an’da var mı?”

Eğer konu Allah’ın diniyse, bu soru gereksiz değil; tam tersine vazgeçilmezdir. Çünkü Kur’an’da olmayan bir hükmü din olarak kabul etmek değil, Kur’an’da Allah’ın bildirdiği hükümle yetinmek asıl teslimiyettir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

ELÇİLERİN GÖREVİNE EKLEME YAPMAMALIYIZ

 ELÇİLERİN GÖREVİNE EKLEME YAPMAMALIYIZ

Kur’an’a baktığımızda elçilerin görevlerinin sanıldığı kadar geniş ve sınırsız olmadığını görürüz. Elçiler Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak üzere seçilmiş insanlardır. Onların görevi Allah adına yeni bir din oluşturmak, kendi sözlerini dinin kaynağı haline getirmek veya Allah’ın vermediği yetkileri kendilerine vermek değildir. Elçinin görevi, kendisine bildirilen vahyi olduğu gibi insanlara ulaştırmak, insanları uyarmak, müjdelemek ve Allah’ın mesajına çağırmaktır. Bu nedenle elçilerin görevlerini anlamaya çalışırken Kur’an’ın çizdiği sınırların dışına çıkmamak gerekir. Elçiye Allah’ın vermediği bir yetkiyi vermek de elçinin görevini küçümsemek kadar yanlış bir yaklaşımdır.

Kur’an bu konuda son derece açık bir ilke ortaya koyar:
“Elçinin üzerine düşen yalnızca açıkça tebliğ etmektir.”
(Nahl, 16/35)

Başka bir ayette de şöyle bildirilir:
“Elçiye düşen yalnızca tebliğdir. Allah sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”
(Mâide, 5/99)
Buradaki “yalnızca” ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü elçinin görevinin temel sınırını belirlemektedir. Elçi mesajı kendisi üretmez; kendisine bildirilen mesajı insanlara ulaştırır. Dolayısıyla elçinin şahsi düşüncelerini, gelenekleri, toplumun kabullerini veya sonradan ortaya çıkan yorumları vahyin yerine koymak mümkün değildir. Elçinin Allah’tan aldığı mesajın dışında insanlara din adına yeni hükümler koyduğunu düşünmek, aslında Allah’ın yetkisine ortak bir alan açmak anlamına gelir.

Elçiler insanları zorla iman ettiren kişiler de değildir. Onların görevi insanlara gerçeği açıklamak, doğruyu göstermek, uyarmak ve müjdelemektir. İnsanların kabul edip etmemesi ise onların kendi tercihidir. Kur’an, elçiye düşen görevin tebliğ olduğunu tekrar tekrar vurgular.
“De ki: Allah’a itaat edin, Elçiye itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, onun üzerine düşen yalnızca kendisine yüklenendir; sizin üzerinize düşen de size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Elçiye düşen yalnızca apaçık tebliğdir.”
(Nûr, 24/54)
Burada önemli bir ayrım vardır. Elçiye uymak, elçinin kendi kişisel sözlerini dinin kaynağı kabul etmek değildir. Elçiye uymak, onun Allah’tan getirdiği mesaja uymaktır. Çünkü elçinin Allah’a bağlılığı ve görevinin vahyi ulaştırmak olduğu açıkça ortaya konmuştur. Elçi, kendisine gelen vahyin dışında bağımsız bir din kaynağı değildir.

Kur’an, elçilerin geleceği kendiliklerinden bilemeyeceklerini de açıkça gösterir. Elçi gaybı kendi bilgisiyle bilen bir varlık değildir. Kendisine bildirilmeyen bir konuda bilgi sahibi olduğunu iddia edemez.
“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
(Ahkaf, 46/9)
Bu ayet, elçiyi insanüstü bir konuma taşımamamız gerektiğini gösterir. Elçi de Allah’ın kuludur. Kendisine bildirilen kadarını bilir ve kendisine emredilene uyar. Dolayısıyla elçiye Allah’ın bildirmediği gayb bilgilerini yüklemek doğru değildir.

Elçinin görevi sadece sözlü bir aktarım da değildir. Elçi, Allah’ın vahyiyle inkârcılara karşı mücadele eder. Fakat bu mücadele kendi düşüncesiyle oluşturduğu bir sistem üzerinden değil, Allah’ın vahyi üzerinden gerçekleşir.
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla, yani Kur’an ile, onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki mücadele, vahyin hakikatini insanlara ulaştırma ve batıl karşısında vahyin ortaya koyduğu gerçekleri savunma mücadelesidir. Elçinin elindeki temel ölçü vahiydir. Bu nedenle elçinin görevi, kendi adına bir otorite oluşturmak değil, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktır.

Elçiler bizim gibi insandır. Onlar da doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Allah, hiçbir insan için dünyada ölümsüzlük vermemiştir.
“Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?”
(Enbiyâ, 21/34)
Bu gerçek, elçileri küçültmez. Tam tersine onların gerçek konumunu gösterir. Elçi olmak, insan olmaktan çıkmak değildir. Elçi Allah tarafından seçilmiş bir insandır. Bu nedenle elçiye insanüstü özellikler yüklemek Kur’an’ın ortaya koyduğu elçi anlayışıyla bağdaşmaz.

Elçilerin insanlara kendiliklerinden yarar veya zarar verme güçleri de yoktur. Bu yetki Allah’a aittir. Kur’an’da şöyle bildirilir:
“De ki: Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka bir yarar veya zarar verme gücüne sahip değilim.”
(A‘râf, 7/188)

Bir başka ayette de şöyle denir:
“De ki: Ben size zarar vermeye de doğru yolu göstermeye de güç yetiremem.”
(Cin, 72/21)
Bu ayetler, elçinin konumunu anlamak açısından son derece önemlidir. Elçi insanlara yol gösteren mesajı getirir; fakat insanın kalbini zorla değiştiremez, onun kaderini kendi başına belirleyemez, kendisine bağımsız bir güç verilmiş değildir.

Aynı şekilde elçiler insanların dualarına kendiliklerinden cevap veren makamlar değildir. Dua doğrudan Allah’a yöneltilir. Kur’an, Allah’tan başka çağrılanların yapılan çağrılara cevap veremeyeceğini açıkça bildirir:
“Allah’tan başka kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere yalvarandan daha sapkın kim olabilir?”
(Ahkaf, 46/5)
Burada mesele yalnızca belirli kişiler değildir. Temel mesele, Allah’a ait olan bir yetkinin herhangi bir kula verilmesidir. Elçi de olsa başka bir insan da olsa, Allah’ın yetkisini bir kula aktarmak Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışıyla uyuşmaz.

Elçilerin haram ve helal belirleme konusunda da bağımsız bir yetkileri yoktur. Çünkü din adına hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir. Kur’an şöyle sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)

Başka bir ayette ise hüküm verme yetkisinin kime ait olduğu açıkça belirtilir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle elçinin görevi, Allah’ın haram kılmadığını haram ilan etmek veya Allah’ın dinine kendi adına yeni kurallar eklemek değildir. Elçi Allah’ın hükmünü bildirir. Elçinin Allah adına yeni hükümler oluşturduğunu kabul etmek, Allah’ın hüküm koyma yetkisine insanı ortak etmek anlamına gelir.

Elçilerin hidayet verme konusunda da sınırları vardır. Elçi hidayete çağırır, hidayetin yolunu gösterir ve vahyi açıklar; fakat kişinin kalbine hidayeti yerleştiremez. Bunun en açık örneklerinden biri şöyledir:
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilir.”
(Kasas, 28/56)
Demek ki elçinin görevi insanı hidayete zorlamak değil, hidayetin yolunu göstermektir. İnsan ise bu çağrı karşısında kendi iradesiyle tercih yapar.

Elçiler aynı zamanda müjdeleyici ve uyarıcılardır. Kur’an onların bu görevini de açıkça belirtir:
“Biz elçileri yalnızca müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.”
(Kehf, 18/56)
Müjdelemek ve uyarmak, tebliğin doğal bir parçasıdır. Elçi insanlara Allah’ın rahmetini ve bağışlamasını bildirirken, yanlışta ısrar etmenin sonuçları konusunda da uyarır. Fakat elçi, insanların iradesini ortadan kaldıran bir zorlayıcı değildir.

Bu noktada elçinin mesajına uymanın önemini de doğru anlamak gerekir. Elçiye itaat, elçinin Allah’tan getirdiği vahye itaattir. Çünkü elçi kendisine ait bağımsız bir din getirmemiştir. Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın “Elçiye itaat edin” çağrısı, elçinin getirdiği ilahi mesaja bağlılığı ifade eder.

Elçilere şefaat yetkisi verilmesi konusu da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Kur’an, Allah’ın izin vermediği hiçbir kimsenin kendiliğinden şefaat edemeyeceğini bildirir. İnsanların Allah ile kendi aralarında aracılar oluşturmaları Kur’an’ın tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
“Öyle bir günden sakının ki, hiç kimse başka bir kimsenin yerine bir şey ödeyemez; hiç kimseden fidye kabul edilmez, hiçbir şefaat ona yarar sağlamaz ve onlara yardım da edilmez.”
(Bakara, 2/123)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir insanın elçi olması, ona Allah’ın yetkilerinden bir bölümünün verilmiş olduğu anlamına gelmez. Elçi Allah’ın kulu ve mesajın taşıyıcısıdır. Onu Allah’ın karşısına koymak ne kadar yanlışsa, Allah’ın kendisine vermediği yetkileri ona vermek de o kadar yanlıştır.

Elçiler hakkında en önemli ölçülerden biri de onların insan olduğunun unutulmamasıdır. Kur’an şöyle bildirir:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ayet elçinin konumunu son derece güzel özetler. “Ben de sizin gibi bir insanım” denildikten hemen sonra “Bana vahyediliyor” denmektedir. Yani elçiyi diğer insanlardan ayıran temel özellik onun insanüstü olması değil, Allah tarafından vahiy almasıdır.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkar: Elçiye Allah’ın vermediği bir görevi veya yetkiyi yüklememeliyiz. Çünkü din adına yapılan her ekleme, zamanla Allah’ın mesajının önüne geçebilir. Önce elçiye olağanüstü yetkiler verilir, sonra bu yetkilerin dayanağı olarak çeşitli sözler ortaya konur, daha sonra bu sözler dinin ayrılmaz parçaları haline getirilir. Bir süre sonra insanlar Allah’ın kitabından çok insanlar tarafından oluşturulan dinî anlatılara bağlanmaya başlayabilirler.

Oysa Kur’an’ın yöntemi açıktır. Elçi vahyi alır, vahyi tebliğ eder, insanları uyarır, müjdeler ve Allah’ın mesajına çağırır. İnsanların görevi ise bu mesaja kulak vermektir. Elçinin şahsını ilahlaştırmak veya Allah’ın yetkilerini ona aktarmak değil, onun getirdiği vahye bağlı kalmak gerekir.

Bu nedenle “Elçiye uymak” ile “elçiye Allah’ın vermediği yetkileri vermek” birbirinden tamamen farklıdır. Birincisi Allah’ın emridir; ikincisi ise sınırı aşmaktır. Elçiye uymak, onun Allah’tan getirdiği mesaja uymaktır. Elçiye Allah’ın vermediği yetkileri vermek ise Allah’ın yetki alanına insanı taşımaktır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu elçi anlayışı son derece nettir: Elçi Allah’ın mesajını insanlara ulaştırır. Tebliğ eder, uyarır ve müjdeler. Kendisine vahyedilene uyar. Geleceği kendiliğinden bilemez. Kendisine ait bağımsız bir yarar ve zarar gücü yoktur. İnsanlara zorla hidayet veremez. Allah’ın izin vermediği bir şefaat yetkisine sahip değildir. İnsanları kendi adına oluşturduğu bir dine değil, Allah’ın vahyine çağırır. O da diğer insanlar gibi bir insandır ve ölümü tadacaktır.

Bu sınırların dışına çıktığımız anda elçiyi Kur’an’ın tanımladığı konumdan uzaklaştırmaya başlarız. Elçiye saygı göstermek, onun görevini büyütmek değildir. Ona Allah’ın verdiği değeri vermek, Allah’ın vermediği yetkiyi vermemektir. Gerçek bağlılık da budur. Çünkü elçinin görevi Allah’ın mesajını taşımaktır; bizim görevimiz ise o mesaja kulak vermektir. Din adına elçinin görevine ekleme yapmak yerine, Kur’an’ın çizdiği sınırlar içinde kalmak gerekir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

 HAKKIN VE BATILIN BELİRLENMESİ: ALLAH’IN KELAMI

Hak ile batılı birbirinden ayırmak isteyen insanın önünde temel bir soru vardır: Hak nedir ve hakikati kim belirler? Bu sorunun cevabı Kur’an açısından son derece açıktır. Hak, insanların çoğunluğunun kabul ettiği, geleneklerin doğru saydığı veya bir din adamının söylediği şey değildir. Hak, Rabb’imizin bildirdiğidir. Çünkü hüküm yalnız O’na aittir. İnsanların inançları, yorumları, mezhepleri, tarikatları, gelenekleri ve kabulleri hakikatin ölçüsü olamaz. Ölçü Allah’ın kelamıdır.
“De ki: ‘Ben Rabb’imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.’”
(En’âm, 6/57)
Bu ayet, meselenin temelini ortaya koyuyor. Hüküm yalnız Allah’ındır. Dolayısıyla din adına neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verme yetkisi insanlara bırakılamaz. İnsan, Allah’ın kitabını anlayabilir, üzerinde düşünebilir, öğüt alabilir ve hayatına taşıyabilir; fakat Allah’ın belirlediği bir hükmü değiştirme, ona yeni bir hüküm ekleme veya Allah’ın hükmüymüş gibi başka bir söz ortaya koyma yetkisine sahip değildir.

Kur’an hak ile batılı birbirinden ayıran ölçüdür. Allah’ın kelamı dışında oluşturulan herhangi bir düşünce, eğer Allah’ın sözüymüş gibi sunuluyorsa burada çok ciddi bir problem ortaya çıkar. Çünkü insanın sözü ile Allah’ın sözü aynı seviyeye getirilemez. Allah’ın kitabı bir kenarda dururken başka kaynakları dinin belirleyici ölçüsü haline getirmek, insanı hakikatin ölçüsünden uzaklaştırabilir.
“Hak, Rabb’indendir. Sakın şüphe edenlerden olma.”
(Bakara, 2/147)
Buradaki uyarı son derece önemlidir. Hak, Rabb’imizdendir. İnsanların oluşturduğu kanaatlerden değil. Bu nedenle Kur’an’ın açık hükümleri karşısında “Biz bunu böyle gördük, böyle öğrendik, atalarımızdan böyle duyduk” demek bir delil değildir. Kur’an, insanı sürekli olarak atalarının yolunu sorgulamaya çağırır. Çünkü bir şeyin eskiden beri uygulanıyor olması, onu hakikat haline getirmez.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yola da ulaşmamış olsalar da mı?”
(Mâide, 5/104)
İşte burada din adına oluşan geleneklerin nasıl sorgulanması gerektiğini görüyoruz. Bir düşüncenin çok eski olması, milyonlarca insan tarafından kabul edilmesi veya yüzyıllardır uygulanması onun Allah katında hak olduğu anlamına gelmez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değildir. Çünkü Kur’an, çoğunluğun da insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırabileceğini açıkça bildirir.
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar.”
(En’âm, 6/116)
Bu nedenle “Herkes böyle inanıyor” sözü Kur’an açısından bir delil değildir. Hakikat oylamayla belirlenmez. Bir yanlışın milyonlarca kişi tarafından tekrarlanması onu doğruya dönüştürmez. Aynı şekilde bir hakikatin az kişi tarafından savunulması da onu batıl yapmaz. Ölçü, insanların sayısı değil Allah’ın kelamıdır.

Kur’an bu konuda bir başka temel ölçü daha verir: Allah’tan başka hakem aranamaz.
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size kitabı ayrıntılı olarak indiren O’dur.”
(En’âm, 6/114)
Bu ayet, din konusunda insanın hangi noktada durması gerektiğini gösterir. Allah’ın kitabı ayrıntılı biçimde ortaya konulmuşken, dinin temel hakikatlerini Allah’ın kitabının dışında aramak doğru değildir. İnsanların açıklamaları, yorumları ve değerlendirmeleri elbette konuşulabilir; fakat bunlar Allah’ın kelamının yerine geçirilemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerden biri de Allah’ın sözünün hak olduğudur. Allah, hakikati kelimeleriyle ortaya koyar ve batılı etkisiz hale getirir.
“Yoksa onlar, ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer onu uydurduysam, benim suçum bana aittir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.’ Yoksa onlar, Allah’ın senin kalbini mühürlemesini mi söylüyorlar? Allah batılı yok eder ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, kalplerde olanı bilendir.”
(Şûrâ, 42/24)

Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle bildirilir:
“Allah, hakkı kendi kelimeleriyle gerçekleştirir; suçlular hoşlanmasa da.”
(Yûnus, 10/82)
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar. Hakikatin sahibi Allah’tır ve hakikatin kaynağı O’nun kelamıdır. Elçilerin görevi de kendi adlarına yeni bir din oluşturmak değil, Allah’ın vahyini insanlara ulaştırmaktır.
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Tevbe, 9/33)

Aynı ifade Saff suresinde de tekrarlanır:
“O, Elçisi’ni hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün din anlayışlarının üzerine çıkarsın; müşrikler hoşlanmasa da.”
(Saff, 61/9)
Buradaki “din anlayışları” meselesini doğru anlamak gerekir. Allah’ın gönderdiği din bir tarafta, insanların zaman içinde oluşturduğu din anlayışları başka tarafta durur. İnsanlar Allah’ın dinini kabul ettiklerini söyleyebilirler; fakat Allah’ın kitabının yanına kendi sözlerini koyduklarında, Allah’ın açık hükümlerini geleneklerle değiştirdiklerinde veya beşerî sözleri dinin vazgeçilmez hükümleri haline getirdiklerinde ortaya başka bir din anlayışı çıkabilir.

Kur’an bu tehlikeyi özellikle “Allah’tan başka rabler edinmek” ifadesiyle anlatır.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa tek bir ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından uzaktır.”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din adamlarına insan olarak saygı göstermesi değildir. Asıl mesele, onların Allah’ın helal ve haram belirleme yetkisini paylaşacak bir konuma yükseltilmesidir. Bir insanın sözünü Allah’ın sözü gibi kabul etmek, onun hükmünü Allah’ın hükmü yerine geçirmek, işte asıl tehlike budur.

Allah, hakikatin tek sahibi olduğu gibi insanlara seçim hakkı da vermiştir. Kur’an, insanın zorla iman ettirilemeyeceğini açıkça bildirir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)

Yine şöyle buyurur:
“De ki: ‘Hak, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.’”
(Kehf, 18/29)
Buradaki özgürlük, hak ile batılın birbirine eşit olduğu anlamına gelmez. İnsan seçiminde özgürdür; fakat seçimin sonucundan da sorumludur. Hak bellidir, batıl bellidir. İnsan bunlardan hangisini seçeceğine karar verir.

Bu nedenle “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” ayetini “Her inanç doğrudur” şeklinde anlamak doğru değildir. Kur’an, bütün inançları doğru kabul etmez. Aksine hak ile batılı açıkça birbirinden ayırır ve insanı hakikati kabul etmeye çağırır. İnsan seçiminde özgürdür; ancak hakikatin ne olduğu insanların düşüncelerine göre değişmez. Hakikati belirleyen Allah’tır.

Kur’an’ın anlattığı mümin, Allah’ın ayetleri karşısında kendi düşüncesini ölçü kabul eden kişi değildir. Ayet kendisine ulaştığında onu anlamaya, düşünmeye ve hayatına taşımaya çalışır.
“Müminler ancak Allah’a ve Elçisi’ne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele eden kimselerdir. İşte onlar doğru olanlardır.”
(Hucurât, 49/15)

Onların tavrı başka bir ayette çok daha açık biçimde anlatılır:
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Elçisi’ne çağrıldıklarında, müminlerin sözü ancak ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.”
(Nûr, 24/51)
Buna karşılık batılın en önemli özelliklerinden biri, hakikatin üstünü örtmeye çalışmasıdır. Kur’an’ın ayetlerini kendi çıkarlarına göre seçmek, bazılarını kabul edip bazılarını görmezden gelmek, açık bir hükmü başka sözlerle etkisiz hale getirmek hakikate karşı ciddi bir tavırdır.

“Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.”
(Bakara, 2/42)
İnsan bazen hakikati bütünüyle reddetmez. Bir kısmını kabul eder, işine gelmeyen kısmını görmezden gelir. Böylece kendisini hakikati kabul etmiş zannederken aslında kendi arzusuna göre seçilmiş bir din anlayışı oluşturur. Kur’an’ın uyarısı tam da bu noktada önem kazanır.
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
(Bakara, 2/85)
Kur’an’ın ayetlerini parçalayarak anlamak, bir ayeti başka bir ayetin önüne koyup Kur’an’ın bütünlüğünü göz ardı etmek de hakikatin üzerini örtmenin yollarından biridir. Allah’ın kitabı bir bütündür. Bir ayetin anlamı, diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle Kur’an’ı anlamaya çalışan insanın sadece kendi düşüncesini destekleyen ayetleri araması değil, konuyla ilgili bütün ayetleri birlikte değerlendirmesi gerekir.

Kur’an, insanların vahiy karşısındaki tutumlarının bazen açıkça reddetme, bazen de alay etme şeklinde ortaya çıktığını bildirir.
“Onlara Rabb’lerinin ayetlerinden herhangi bir ayet geldiğinde, ondan yüz çevirirler.”
(En’âm, 6/4)

“Onlara gerçeği getirdiğimiz zaman, ‘Bu bir sihirdir ve biz onu inkâr ediyoruz’ dediler.”
(Zuhruf, 43/30)
Hakikatten hoşlanmayan insan, çoğu zaman hakikatin kendisiyle uğraşmak yerine onu söyleyen kişiyi hedef alır. “Sapık”, “bozuk”, “dinsiz”, “mezhepsiz” gibi etiketlerle insanları susturmaya çalışmak, ortaya konulan delili çürütmez. Bir sözün doğru veya yanlış olduğunu belirleyen, o sözü söyleyen kişinin toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla olan uyumudur.

Kur’an, insanların dinlerini parçalayıp gruplara ayrılmasını da açıkça eleştirir.
“Dinlerini parçalayan ve grup grup olan kimselerden olma. Her grup kendi yanında bulunanla sevinmektedir.”
(Rûm, 30/32)
Bu ayet, farklı isimler altında oluşan dinî grupların kendi ellerindeki anlayışı mutlaklaştırmalarına karşı ciddi bir uyarıdır. Her grup “Doğru biziz” diyebilir. Her cemaat kendi liderini, kendi yorumunu, kendi geleneğini ve kendi kitaplarını merkeze koyabilir. Fakat hakikatin ölçüsü grubun kendisi değildir. Allah’ın kitabıdır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah’ın ipine sarılmak, Allah’ın vahyine bağlanmak demektir. İnsanların oluşturduğu gruplara, şahıslara ve geleneklere mutlak bağlılık ise Kur’an’ın istediği birlik anlayışı değildir. Çünkü insanı kurtaracak olan bir grubun adı değil, Allah’ın hidayetine tabi olmaktır.

Nitekim Allah, insanı doğru yola kimin yönelteceği konusunda da açık bir ölçü verir:
“De ki: ‘Ortak koştuklarınızdan hakka ileten var mı?’ De ki: ‘Allah hakka iletir. Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisi doğru yola yöneltilmedikçe doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?’”
(Yûnus, 10/35)
Bu ayet, din adına ortaya çıkan bütün iddialar karşısında sorulması gereken soruyu da öğretir: Beni hakka kim yöneltiyor? İnsan mı, cemaat mi, mezhep mi, tarikat mı, lider mi, gelenek mi; yoksa Allah’ın kelamı mı?

Hesap günü geldiğinde insan, kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır. Dünyada başkalarının peşinden gitmek, sorumluluğu ortadan kaldırmayacaktır. İnsan, “Büyüklerimiz böyle söyledi”, “Biz sadece onları takip ettik”, “Bize böyle öğretildi” diyerek Allah’ın huzurunda sorumluluktan kurtulamaz.
“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle lanetle!”
(Ahzâb, 33/67-68)

Furkan suresindeki sahne ise insanın yanlış kişilere bağlanmasının pişmanlığını çok daha çarpıcı biçimde gösterir:
“O gün zalim, ellerini ısırıp, ‘Keşke Elçi ile birlikte bir yol tutsaydım! Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Andolsun, bana gelen öğütten beni o uzaklaştırdı’ der. Şeytan insanı yüzüstü bırakandır.”
(Furkan, 25/27-29)
Dünyada insanın önünde seçim vardır. Ahirette ise sonuç vardır. Dünyada insan “Bana böyle öğretildi” diyebilir; fakat Allah’ın kitabı önündeyken onu araştırmamak, anlamaya çalışmamak ve başkalarının sözünü sorgulamadan din kabul etmek insanın kendi tercihidir.

Kur’an’ın amacı insanı bir şahsa, bir mezhebe, bir tarikata veya bir dinî otoriteye bağlamak değildir. Kur’an insanı doğrudan Rabb’ine bağlar. Yol gösteren Allah’tır. Kitabı gönderen Allah’tır. Hakkı belirleyen Allah’tır. Hesaba çekecek olan Allah’tır.
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir ve salih işler yapan müminlere kendileri için büyük bir ödül olduğunu müjdeler.”
(İsrâ, 17/9)

Kur’an’ın gönderiliş amacı yalnızca okunmak değildir. İnsan onu anlamalı, üzerinde düşünmeli ve hayatını onun gösterdiği doğrultuda şekillendirmelidir.

“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Kur’an kendisini bir rehber, bir öğüt, bir açıklama ve hak ile batılı birbirinden ayıran bir ölçü olarak ortaya koyar. Bu nedenle Kur’an’ı anlamadan yalnızca sevap kazanmak amacıyla okumak, kitabın asıl hedefini eksik bırakır. Asıl mesele, Allah’ın ne söylediğini anlamaktır. Çünkü anlamadığımız bir sözün gereğini hayatımıza taşımamız da mümkün değildir.

Kur’an’ın mesajı aslında çok sade bir noktada birleşir: Allah’a kulluk et, O’na hiçbir şeyi ortak koşma, O’nun kitabına tabi ol, hak ile batılı birbirinden ayır, adaletten ayrılma, zulmetme, yalan söyleme, emanete ihanet etme, insanlara karşı güzel davran ve hesabın Rabb’imizin huzurunda olduğunu unutma.

Bu nedenle hakikati arayan insanın yapacağı ilk şey, insanların ne söylediğini Allah’ın kitabına arz etmektir. “Bu geleneksel mi?”, “Bu mezhepte var mı?”, “Bu âlim böyle söylemiş mi?”, “Çoğunluk bunu kabul ediyor mu?” sorularından önce “Allah bu konuda ne söylüyor?” sorusunu sormak gerekir.

Çünkü hakikatin sahibi insanoğlu değildir. Hakikatin sahibi Allah’tır.
“De ki: ‘Hak geldi, batıl yok olup gitti. Şüphesiz batıl yok olup gitmeye mahkûmdur.’”
(İsrâ, 17/81)
Öyleyse yapılması gereken bellidir: Kur’an’ı yalnızca Arapça sesleri tekrarlayarak değil, anlayarak okumak; ayetleri bütünlük içinde değerlendirmek; Allah’ın söylediklerini insanların söylediklerinden ayırmak ve öğrendiğimiz hakikati hayatımıza taşımak.

Kur’an bir rafta duran kitap değildir. Kur’an, insanın hayatına yön vermek için gönderilmiş Allah’ın kelamıdır. Hak ile batılı ayırmak isteyen insanın elindeki en sağlam ölçü de budur.

Daha fazlası için Kur’an’ı anlayarak okuyun. Anladığınızı hayatınıza taşıyın. Çünkü mesele yalnızca neye inandığımız değil, inandığımız hakikatin hayatımızda neye dönüştüğüdür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  NEBİLERİN MUCİZELERİ “Mucize” kelimesi, İslam toplumlarında zaman içerisinde Nebilerin kendi nebiliklerini ispat etmek amacıyla gösterdi...