ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU?

 ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU?

Zekât denildiğinde bugün çoğu insanın zihninde belirli bir hesap ortaya çıkıyor: Malın veya paranın üzerinden bir yıl geçecek, belirli bir miktara ulaşacak, ardından bunun yüzde 2,5’i hesaplanıp verilecek. Oysa Kur’an’a doğrudan baktığımızda, zekâtın böyle dar ve kalıplaşmış bir sisteme indirgenmediğini görüyoruz. Kur’an’da zekât, insanın Allah’a karşı sorumluluğunun ve toplum içinde adaletin gerçekleşmesinin önemli unsurlarından biri olarak karşımıza çıkar. Ancak zaman içinde Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkelerin üzerine ayrıntılı hesaplar, oranlar, şartlar ve sınıflandırmalar eklenmiş; sonunda zekât, Kur’an’ın bütünlüğünden koparılarak adeta başlı başına teknik bir vergi hesabına dönüştürülmüştür.

Öncelikle zekâtın ne olduğunu Kur’an’ın kendi ifadeleri üzerinden anlamak gerekir. “Zekât” kelimesi Kur’an’da yalnızca ekonomik bir ödeme anlamında kullanılmaz. Arınma, temizlenme ve gelişme anlam alanıyla da ilişkilidir. Bununla birlikte Allah’ın emrettiği zekâtın maddi boyutu da son derece açıktır. Zekât, insanın sahip olduğu imkânları yalnızca kendisi için biriktirmemesi, Allah’ın verdiği nimetlerin toplumdaki ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına katkı sağlamasıdır. Bu nedenle zekâtı yalnızca “malın belli bir oranını vermek” şeklinde tanımlamak, Kur’an’ın oluşturduğu geniş çerçeveyi daraltmak olur.

Kur’an, zekât ile infakı birbirinden tamamen kopuk iki alan olarak da sunmaz. İnfak, Allah’ın verdiği imkânlardan harcamak ve başkalarının yararlanmasını sağlamakla ilgili daha geniş bir kavramdır. Zekât ise Allah’ın emrettiği mali sorumluluklardan biridir. Dolayısıyla Kur’an’ın bütünlüğünde meseleye bakıldığında, insanın sahip olduklarını nasıl elde ettiği kadar, sahip olduklarından nasıl yararlandığı ve ihtiyaç sahiplerine karşı nasıl davrandığı da önem taşır.

Kur’an’da zekâtın belirli bir yılın sonunda verilmesini emreden bir ayet bulunmaz. Aksine tarımsal ürünler konusunda açık bir zamanlama vardır:
“Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, hurmaları, çeşitli ürünleri, zeytinleri ve narları birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O’dur. Her biri meyve verdiğinde meyvesinden yiyin; hasat günü de hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”
(En‘âm, 6/141)
Buradaki “hasat günü hakkını verin” ifadesi önemlidir. Allah, ürünün elde edilmesinden sonra uzun bir süre beklenmesini değil, hasat gerçekleştiğinde o ürün üzerindeki hakkın verilmesini emretmektedir. Bu ayet doğrudan tarımsal ürünlerden söz eder. Dolayısıyla ayeti hiçbir açıklama yapmadan “maaşın alındığı gün zekât verilir” şeklinde doğrudan bir hükme dönüştürmek doğru olmaz. Fakat ayetin ortaya koyduğu temel ilke açıktır: Allah’ın nimetinden elde edilen kazançta başkalarının da hakkı vardır ve bu hakkın verilmesi gerekmektedir. Bu ilke, insanın kazancını uzun süre boyunca yalnızca kendisi için biriktirmesini sorgulayan güçlü bir Kur’an ölçüsüdür.

Burada “zekât yılda bir defa verilir” şeklindeki yaygın anlayışın da Kur’an’dan doğrudan çıkarılmadığını görmek gerekir. Kur’an’da “malın üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde bir şart bulunmaz. Aynı şekilde “zekât yalnızca Ramazan ayında verilir” şeklinde bir emir de yoktur. Böyle bir uygulama geleneksel olarak yerleşmiş olabilir; fakat bir uygulamanın yaygın olması, onun Kur’an’ın emri olduğu anlamına gelmez. Kur’an bir konuda hüküm koyuyorsa, o hükmü Kur’an’ın söylediği ölçüde kabul etmek gerekir.

Zekât konusunda en çok tartışılan konulardan biri de yüzde 2,5 oranıdır. Halk arasında bu oran neredeyse Kur’an’ın açık emriymiş gibi anlatılır. Oysa Kur’an’da “malınızın yüzde 2,5’ini zekât olarak verin” şeklinde bir ayet yoktur. Bu nedenle yüzde 2,5 oranını Kur’an’ın belirlediği kesin ve değişmez bir oran olarak sunmak mümkün değildir.

Kur’an’ın infak konusunda kullandığı önemli ifadelerden biri şudur:
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaç fazlasını.’ Allah, düşünesiniz diye ayetleri size böyle açıklıyor.”
(Bakara, 2/219)
Buradaki “el-afv” kelimesi farklı şekillerde çevrilmiş olsa da ayetin bağlamında insanın elinden çıkarabileceği, bağışlayabileceği ve ihtiyaç fazlası olarak verebileceği şeylere işaret eder. Ayet, insanı kendisini ve ailesini yokluğa sürükleyecek bir anlayışa yöneltmez. Aynı zamanda ihtiyaç sahiplerini görmezden gelerek bütün serveti kendisine ayırmasını da onaylamaz. Kur’an’ın oluşturduğu denge burada ortaya çıkar: İnsan kendi ihtiyacını gözetirken sahip olduklarının başkaları üzerindeki sorumluluğunu da unutmamalıdır.

Bu nedenle Kur’an açısından asıl mesele, “Yüzde kaç vereceğim?” sorusundan önce “Allah’ın bana verdiği imkânlardan ne kadarını paylaşmaya hazırım?” sorusudur. Bir insan yüzde 2,5 verip geri kalanını hiçbir sorumluluk taşımadan biriktiriyorsa, bunu Kur’an’ın bütün mali ahlakının tamamı olarak görmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an, ihtiyaç sahiplerini gözetmeyi yalnızca belli bir orana sıkıştırmaz. İnfak, sadaka, zekât ve malın paylaşılması farklı bağlamlarda sürekli gündeme getirilir.

Bununla birlikte Bakara 2/219’daki “ihtiyaç fazlasını” ifadesini, insanın bütün malını ve birikimini mutlaka dağıtması gerektiği şeklinde anlamak da doğru değildir. Kur’an insanın ekonomik hayatını ortadan kaldırmayı değil, servetin insanı esir almasını engellemeyi amaçlar. İnsan çalışabilir, kazanabilir, mal sahibi olabilir, yatırım yapabilir ve geleceğini düşünebilir. Fakat sahip olduğu şeylerin gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmamalıdır. Servet, insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu ortadan kaldıran bir ayrıcalık değildir.

Kur’an, zekâtı verenleri Allah’ın merhametiyle ilişkilendirir:
“Merhametim her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.”
(A‘râf, 7/156)
Burada zekât yalnızca ekonomik bir işlem olarak gösterilmez. Takva, iman ve Allah’ın merhametiyle aynı bağlamda zikredilir. Çünkü insanın malıyla kurduğu ilişki, imanının da göstergelerinden biridir. İnsan Allah’a inandığını söylediği halde sahip olduğu imkânlar karşısında tamamen duyarsızlaşıyorsa, Kur’an’ın istediği iman anlayışının önemli bir boyutunu gözden kaçırıyor demektir.

Zekâtın kimlere verileceği konusunda ise Kur’an son derece açık bir çerçeve ortaya koyar. Bu konuda yalnızca Bakara 2/215’e bakmak yeterli değildir. Zekâtın dağıtılacağı grupları doğrudan belirleyen ayet Tevbe suresinin 60. ayetidir:
“Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, onun üzerinde çalışanlara, kalpleri ısındırılacak olanlara, özgürlüğünü kaybetmiş olanlara, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara aittir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayet, zekâtın toplum içinde nasıl bir işlev gördüğünü anlamak açısından son derece önemlidir. Zekât, zengin ile yoksul arasındaki mesafeyi azaltan, borç altında ezilen insanı destekleyen, yolda kalmış kişiye yardım ulaştıran ve toplumdaki ekonomik dengesizliklerin giderilmesine katkı sağlayan bir sorumluluktur. Böyle bakıldığında zekâtın yalnızca bireysel bir ibadet değil, toplumsal adaletle doğrudan bağlantılı bir görev olduğu anlaşılır.

Bakara suresindeki şu ayet de infakın yönünü gösterir:
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için yaptığınız her hayır Allah tarafından bilinir.’”
(Bakara, 2/215)
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta vardır. Bakara 2/215, doğrudan zekâtın zorunlu dağıtım listesi olarak değil, infakın kimlere yöneltileceği bağlamında konuşur. Tevbe 9/60 ise zekâtın verileceği grupları açıkça sayar. Bu ayrımı yapmak önemlidir. Kur’an’daki farklı kavramları birbirinin tamamen aynısıymış gibi kullanmak, ayetlerin anlam alanlarını daraltabilir.

Kur’an’ın mali anlayışında yakın çevrenin ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi önemli bir yere sahiptir. İnsan, çevresindeki yoksulluğu görmezden gelip uzaklara yardım göndererek sorumluluğunu tamamlamış sayılmaz. Önünde yardıma muhtaç bir insan varken onu görmezden gelmek, Kur’an’ın paylaşma ve dayanışma anlayışıyla bağdaşmaz. Çünkü Allah’ın istediği şey yalnızca para vermek değil, insanın çevresindeki ihtiyaçları fark eden bir duyarlılığa sahip olmasıdır.

Kur’an aynı zamanda servetin belirli bir kesimin elinde sürekli dolaşan bir güç haline gelmesini de istemez:
“Böylece o mal, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.”
(Haşr, 59/7)
Bu ayet zekât anlayışının arkasındaki toplumsal amacı anlamak açısından çok değerlidir. Servet yalnızca belirli ellerde toplanıyor, yoksullar giderek daha fazla yoksullaşıyor ve zenginlik toplumun küçük bir bölümünde birikiyorsa, burada Kur’an’ın ekonomik adalet anlayışıyla ciddi bir sorun ortaya çıkar. Zekâtın ve infakın temel amaçlarından biri, ekonomik hayatın insanı insanın kurdu haline getirmesini engellemektir.

Bu noktada zekâtı sadece “verilecek para” olarak görmek yerine “paylaşma sorumluluğu” olarak düşünmek gerekir. Çünkü insanın kazancı arttıkça sorumluluğu da artar. Bir insanın elindeki imkân büyüdükçe çevresindeki ihtiyaçları görme yükümlülüğü de büyür. Kur’an’ın istediği zenginlik düşmanlığı değildir; servetin insanı bencilliğe, kibire ve duyarsızlığa sürüklemesine karşı bir bilinç oluşturmaktır.

Kur’an, mal biriktirip onu Allah yolunda harcamayanları da ağır biçimde uyarır:
“Altın ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele.”
(Tevbe, 9/34)
Buradaki mesele, insanın elinde mal bulunması değildir. Asıl mesele malın biriktirilmesi ve Allah’ın belirlediği sorumlulukların yerine getirilmemesidir. Kur’an insanın mal sahibi olmasına karşı değildir; malın insanın hayatındaki yerinin yanlışlaşmasına karşıdır. Servet bir araç olmaktan çıkıp hayatın amacı haline geldiğinde insanın Allah’a karşı sorumluluğu ikinci plana düşebilir.

Zekâtın “malın yüzde 2,5’ini ver, gerisini istediğin gibi kullan” şeklinde anlaşılması bu nedenle Kur’an’ın genel ekonomik ahlakını anlatmaya yetmez. Çünkü Kur’an’ın ölçüsü yalnızca miktar değildir. Kazancın helal olup olmadığı, ihtiyaç sahiplerinin gözetilip gözetilmediği, israf edilip edilmediği, servetin nasıl kullanıldığı ve insanın elindeki imkânlar karşısında ne kadar duyarlı olduğu da önemlidir.

Nitekim Kur’an israfı açıkça yasaklar:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”
(A‘râf, 7/31)
Bu ölçü zekât meselesinin de anlaşılmasına yardımcı olur. Bir tarafta temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar varken diğer tarafta gösteriş, lüks ve israf için büyük servetler harcanıyorsa, yalnızca belirli bir miktarı zekât olarak vermek insanın bütün sorumluluğunu yerine getirdiği anlamına gelmez. Kur’an’ın istediği hayat tarzı ölçülüdür. İnsan hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de sahip olduklarının başkalarının ihtiyaçlarını görmesini engellemesine izin vermeyecektir.

Zekâtın zamanlaması konusunda da aynı bütünlük korunmalıdır. Tarım ürünleri için hasat günü açıkça belirtilmiştir. Diğer kazançlar için ise Kur’an’da “üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde genel bir şart bulunmamaktadır. Bu nedenle “zekât ancak yılda bir defa verilir” hükmünü Allah’ın Kur’an’da koyduğu bir şart gibi sunmak doğru değildir. İnsan kazandığı anda sorumluluk bilincini hatırlamalıdır. Kazancın elde edilmesiyle birlikte paylaşma iradesinin ortaya çıkması, Kur’an’ın ruhuna daha uygun bir anlayıştır. Fakat bunu “maaşın alındığı gün kesinlikle zekât verilmelidir” şeklinde Kur’an’ın açık hükmü olarak ifade etmek de doğru olmaz. Doğru olan, ayetin söylediği ile bizim ayetten çıkardığımız yorumu birbirinden ayırmaktır.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta da budur. Kur’an’ın söylemediği bir oranı Allah’ın emri gibi göstermek ne kadar yanlışsa, Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma sorumluluğunu yalnızca yüzde 2,5’e indirgemek de o kadar yanlıştır. Allah’ın kitabında bulunmayan bir rakamı dinin değişmez şartı haline getirmek yerine, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu adalet, merhamet, infak, israf etmeme ve ihtiyaç sahibini gözetme ilkelerini merkeze almak gerekir.

Zekâtın bugün ne hale geldiğini sorgularken aslında daha geniş bir soruyu da sormak gerekir: Allah’ın bir toplumsal adalet emri, nasıl olup da yalnızca yıllık bir hesap işlemine dönüşebildi? Nasıl oldu da yoksulun, borçlunun, yetimin, yolda kalmışın ve toplumdaki diğer ihtiyaç sahiplerinin durumu ikinci plana itildi de asıl tartışma “kaçta kaç vereceğim?” sorusuna sıkıştırıldı?

Kur’an’ın amacı insanı matematiksel bir formüle bağlamak değildir. Elbette hesap yapılabilir, oran belirlenebilir ve düzenli bir yardım sistemi oluşturulabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın Kur’an’da belirlemediği bir oranı Allah’ın emri haline getirmemelidir. Bir uygulama kolaylık sağlayabilir; ancak kolaylık sağlayan bir yöntem ile Allah’ın koyduğu hüküm aynı şey değildir.

Bu nedenle zekât konusunda Kur’an merkezli bir anlayış kurulduğunda üç temel gerçek ortaya çıkar. Birincisi, zekât Allah’ın emrettiği bir sorumluluktur ve iman hayatından ayrı düşünülemez. İkincisi, Kur’an’da yüzde 2,5 oranı ve bütün mallar için “üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde genel bir şart açıkça belirtilmemiştir. Üçüncüsü, zekâtın amacı yalnızca belirli bir miktar parayı elden çıkarmak değil, toplumda ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi ve servetin adalet duygusunu yok edecek biçimde belirli ellerde toplanmasının önlenmesidir.

Zekâtın özü aslında oldukça sadedir: Allah’ın verdiği nimetin insanı bencilleştirmesine izin vermemek. Sahip olunan imkânı yalnızca “benim” diyerek kutsallaştırmamak. İhtiyaç sahibini görmezden gelmemek. Serveti amaç değil, sorumluluk alanı olarak görmek. Kazanırken de harcarken de Allah’ın ölçüsünü gözetmek. İsraf etmemek, cimrileşmemek ve paylaşılması gerekeni paylaşmak.

Böyle bakıldığında zekât, yılda bir defa yapılan mekanik bir ödeme olmaktan çıkar; insanın bütün ekonomik hayatına yön veren bir bilinç haline gelir. Kur’an’ın istediği de yalnızca paranın el değiştirmesi değildir. İnsanın kalbindeki cimriliğin, bencilliğin ve doymazlığın değişmesidir. Çünkü gerçek mesele, elden kaçan paranın miktarı değil, insanın Allah’ın verdiği nimet karşısındaki tavrıdır.

Zekâtın neydi, ne oldu sorusunun cevabı da burada ortaya çıkıyor. Kur’an’ın ortaya koyduğu geniş bir adalet ve paylaşma sorumluluğu, zaman içinde belirli oranlara, hesaplara ve kalıplara indirgenmiştir. Oysa Kur’an’a dönüldüğünde zekâtın ruhu yeniden görünür hale gelir: Allah’ın verdiğinden paylaşmak, ihtiyaç sahibini gözetmek, servetin toplumda adaletsiz biçimde birikmesine izin vermemek ve bütün bunları Allah’ın emrine bağlılık bilinciyle yapmak.

Dolayısıyla mesele “%2,5 yeter mi?” sorusundan çok daha büyüktür. Asıl soru şudur: Allah’ın verdiği imkânlardan, Allah’ın belirlediği sorumluluklar doğrultusunda ne kadarını paylaşabiliyoruz? Kur’an’ın üzerinde durduğu asıl hesap budur.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

 KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

İslam toplumunda “kul hakkı” ifadesi çok yaygın biçimde kullanılır. İnsanların birbirlerine karşı yaptığı haksızlıkları, başkasının malına veya emeğine el uzatmayı, bir insanı mağdur etmeyi anlatmak için bu ifade günlük din dilinde yerleşmiştir. Ancak Kur’an’a dayalı bir değerlendirme yapıldığında önce kavramların kendisine bakmak gerekir. Kur’an’da insanların birbirlerine karşı haksızlık etmeleri, zulmetmeleri, ölçü ve tartıda eksiltmeleri, başkasının malını haksız yere yemeleri ve hakka riayet etmemeleri açıkça anlatılır. Fakat “kul hakkı” şeklinde kalıplaşmış bir kavram ve bu hakkın kıyamet gününde bir insanın sevaplarının başka insanlara aktarılması yoluyla ödeneceğine dair bir hüküm Kur’an’da bulunmaz.

Bu bölümde ele alınan konu, özellikle şu hadis rivayetidir. Nebi Muhammed’e atfedilen rivayette “müflis” kavramı üzerinden bir insanın kıyamet günündeki durumundan söz edilir. Rivayetin devamında, insanların birbirlerine yaptığı haksızlıklar sebebiyle kişinin sevaplarının hak sahiplerine verileceği, sevapları tükenirse onların günahlarının bu kişiye yükleneceği anlatılır. Rivayet Sahih Müslim’de “Birr ve Sıla” bölümünde 2581 numarayla yer almaktadır; bazı baskılarda farklı numaralandırmalar görülebilir.

Burada yapılmak istenen şey, herhangi bir rivayeti peşinen reddetmek veya kabul etmek değildir. Esas mesele, rivayette anlatılan hükmün Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkelerle uyuşup uyuşmadığını araştırmaktır. Çünkü Kur’an merkezli bir yaklaşımda ölçü bellidir: Bir söz din adına ileri sürülüyorsa, önce Allah’ın kitabına arz edilmelidir. Kur’an’ın açık bir hükmüyle çelişen bir anlatımın, sırf bir hadis kitabında yer alıyor olması sebebiyle Allah’ın kesin hükmü gibi kabul edilmesi mümkün değildir.

Rivayetteki temel iddia iki aşamalıdır: Bir insanın yaptığı haksızlıkların karşılığı olarak onun sevaplarından başkalarına verileceği ve sevapları yetmediğinde mağdur ettiği insanların günahlarının ona yükleneceği. Böylece kıyamet gününde bir tür “amel transferi” mekanizması ortaya çıkmaktadır. Önce sevap transferi, ardından günah transferi gerçekleşmektedir.

Tam da burada Kur’an’ın temel sorumluluk ilkesiyle karşılaşıyoruz.

Kur’an insanın yaptığı davranışların sorumluluğunu başka bir insana devretmez. Bu konuda en açık ayetlerden biri En‘âm suresindedir:
“Hiçbir nefis, başka bir nefsin kazandığından sorumlu tutulmaz.”
(En‘âm, 6/164)
Ayetin devamında bu ilke daha da belirginleşir:
“Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu, Kur’an’ın insan sorumluluğu konusunda ortaya koyduğu temel ilkelerden biridir. İnsan kendi yaptığıyla karşılaşır. Başkasının günahı, sırf başka bir insanın günahı olduğu için onun üzerine yüklenmez. Aynı şekilde insanın yaptığı iyiliklerin de başka bir insana aktarılması şeklinde Kur’an’da genel bir hesap sistemi kurulmaz.

Aynı ilke İsra suresinde de tekrar edilir:
“Kim doğru yolu bulursa ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”
(İsrâ, 17/15)
Burada dikkat edilmesi gereken kelime “kendi” anlamını taşıyan vurgudur. Doğru yolun faydası kişinin kendisinedir; sapmanın zararı yine kişinin kendisinedir. Ardından “hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” denilerek sorumluluğun kişisel olduğu açıkça ortaya konur.

Bu durumda hadis rivayetinde anlatılan “başkasının günahının kişiye yüklenmesi” ifadesini Kur’an’ın bu açık ilkesi karşısında yeniden değerlendirmek lazımdır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir insanın başkasına zarar vermesi ile o başkasının günahının zarar verene yüklenmesi aynı şey değildir. Bir insan başkasının malını haksız yere alabilir. Bu onun kendi fiilidir ve kendi sorumluluğudur. Bir insan bir başkasına iftira atabilir. Bu da kendi fiilidir ve kendi sorumluluğudur. Bir insan birinin emeğini sömürebilir, hakkını eksik verebilir, ona zulmedebilir. Bunların tamamı onun kendi yaptığı fiiller ve kendi sorumluluğudur.

Fakat “başkasının günahını yüklenmek” başka bir anlam taşır. Burada bir insanın işlemediği bir günahın doğrudan onun hesabına geçirilmesi söz konusudur. Kur’an’ın açık ilkesi ise hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğini söyler.

Bu nedenle mesele “insanlar birbirlerine karşı sorumlu mudur?” sorusu değildir. Elbette sorumludur. Mesele, bu sorumluluğun kıyamet gününde nasıl bir hesap mekanizmasına bağlandığıdır.

Kur’an’ın anlattığı hesap sistemi, insanın kendi yaptıkları üzerinden kurulmuştur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, hesap gününün temel mantığını son derece çarpıcı biçimde ortaya koyar. İnsan yaptığı en küçük iyiliğin de yaptığı en küçük kötülüğün de karşılığını görür. Burada başka birinin amelinin kişinin hesabına aktarılmasını gerektiren bir mekanizma açıklanmaz.

Kur’an’ın başka ayetlerinde de insanın kendi çabasının karşılığına dikkat çekilir:
“İnsan için ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu ayet, konuyu daha da açık hale getirir. İnsan için kendi çalışmasının karşılığı vardır. Kendi yaptığı, kendi kazandığı ve kendi sorumluluğunu taşıdığı fiiller hesaba katılır. Bu nedenle Kur’an’ın hesap anlayışının merkezinde kişisel sorumluluk bulunmaktadır.

Ancak burada şu soru sorulabilir: Bir insan başkasına haksızlık ettiğinde bunun karşılığı ne olacaktır?

Cevap Kur’an’da “başkasının günahının ona yüklenmesi” şeklinde verilmez. Aksine insanın kendi yaptığı zulmün hesabını vereceği bildirilir. Bir insanın başkasının malını alması, onun kendi günahıdır. Bir insanın başkasını öldürmesi, onun kendi suçudur. Bir insanın bir başkasının hakkını eksiltmesi, kendi sorumluluğudur. Dolayısıyla haksızlık yapan kişinin hesabını verebilmesi için mağdurun günahlarının ona yüklenmesine ihtiyaç yoktur.

İşte burada “amel transferi” anlayışı ile “kişisel sorumluluk” anlayışı arasındaki fark ortaya çıkar.

Hadiste anlatılan sistemde bir kişinin sevapları başkalarına aktarılmaktadır. Ardından kendi sevapları tükenirse başkalarının günahları ona yüklenmektedir. Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde ise herkes kendi yaptığıyla karşılaşmaktadır. Bu iki anlatımın hesap mekanizması aynı değildir.

Kur’an adalet konusunda da son derece kesin bir ilke koyar:
“Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız. Hiçbir nefse hiçbir şekilde haksızlık edilmeyecek. Yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa bile onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.”
(Enbiyâ, 21/47)
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta “hiçbir nefse haksızlık edilmeyecek” ifadesidir. Allah’ın hesabı eksiksizdir. İnsan yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalacağını düşünmemelidir. Fakat aynı şekilde işlemediği bir günahın üzerine yüklenmesi şeklinde bir haksızlık da söz konusu değildir.

Kur’an’ın adalet anlayışında herkesin kendi fiili vardır ve Allah hiçbir şeyi gözden kaçırmaz. İnsanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar da Allah’ın bilgisinin dışına çıkmaz. Dolayısıyla Allah’ın adaleti için sevapların bir insandan diğerine aktarılmasını veya bir insanın günahlarının başka bir insana yüklenmesini zorunlu kılan bir sisteme ihtiyaç yoktur.

İnsanların birbirlerine yaptıkları haksızlıkların Kur’an’da çok açık biçimde ele alındığı görülür. Örneğin ölçü ve tartıda hile yapanlar uyarılır:
“Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın; insanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”
(A‘râf, 7/85)
Burada mesele son derece somuttur. Bir insanın hakkını eksiltmek yanlıştır. Doğru olan, hakkı eksiksiz vermektir. Kur’an meseleyi “eksiltilen hakkın karşılığında sevapların transfer edilmesi” şeklinde açıklamaz. Sorumluluk, doğrudan yapılan fiilin kendisine bağlanır.

Başkasının malını haksız yere yemek de aynı çerçevededir:
“Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.”
(Bakara, 2/188)
Buradaki yasak açık ve doğrudandır. Bir insanın malına haksız biçimde el koymak yasaktır. Bunun hesabı da o fiili gerçekleştiren kişiye aittir. Kur’an’ın çözümü, haksızlığı ortadan kaldırmak ve insanların birbirlerinin malına, emeğine ve hakkına riayet etmesini sağlamaktır.

Dolayısıyla Kur’an açısından mesele “kul hakkı” adı altında özel bir metafizik transfer sistemi kurmak değil, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmasını sağlamaktır. Hakka riayet, Kur’an’ın somut emirleriyle bağlantılıdır. Ölçüyü doğru yapmak, emaneti ehline vermek, insanların mallarını haksız yere yememek, yetimin malına yaklaşmamak, zulmetmemek, haksızlık etmemek ve insanların hakkını eksiltmemek bu anlayışın parçalarıdır.

Nitekim Kur’an şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Burada Allah’ın emri açıktır: Emanet ehline verilecek, insanlar arasında adaletle hükmedilecektir. Dolayısıyla insanın başkasına karşı sorumluluğu son derece gerçektir. Ancak bu gerçek sorumluluğu açıklamak için Kur’an’da bulunmayan bir sevap ve günah transfer mekanizmasına ihtiyaç yoktur.

Hadisin “müflis” kavramıyla başlaması da ayrıca değerlendirilmelidir. Kur’an’da insanın ahirette gerçek anlamda kayba uğramasından, yaptıklarının boşa gitmesinden ve büyük zarara düşmesinden söz edilir. Bir insan dünyada zengin olabilir, itibarlı olabilir, hatta kendisini çok başarılı görebilir; fakat Allah’ın ölçülerini ihlal ettiğinde gerçek anlamda kaybeder. Bu açıdan “müflis” kavramının ahlaki bir uyarı olarak kullanılması anlaşılabilir. Fakat kavramın devamında ortaya konan hesap mekanizmasının ayrıca Kur’an’a arz edilmesi gerekir.

Bir anlatımın başlangıçtaki ahlaki mesajının doğru olması, o anlatımın devamındaki bütün ayrıntıların da Kur’an tarafından onaylandığı anlamına gelmez. “İnsanlara haksızlık etmeyin” Kur’an’ın açık emridir. Fakat “haksızlık eden kişinin sevapları mağdurlara dağıtılır, onların günahları da haksızlık edene yüklenir” şeklindeki mekanizma Kur’an’da bulunmamaktadır.

Burada özellikle “sevap transferi” meselesi üzerinde durmak gerekir. Kur’an’da insanların iyilik yapmaları emredilir ve yaptıkları iyiliklerin karşılığını görecekleri bildirilir. Fakat bir insanın kendi kazandığı sevapların başka bir insanın hesabına otomatik biçimde aktarılması şeklinde genel bir ilke bulunmaz.

Kur’an’ın dili bunun yerine “karşılık” dilidir:
“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onu kendisi için kat kat artırır. Allah daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz.”
(Bakara, 2/245)
İnsan yaptığı iyiliğin karşılığını Allah’tan bekler. Allah dilerse onu kat kat artırır. Burada insanın amelinin değerini belirleyen ve karşılığını veren Allah’tır. Başka bir insanın hesabına sevap aktarılması şeklinde bir hesap sistemi kurulmaz.

Kur’an’ın sorumluluk ilkesi, ölümden sonraki hayat konusunda da devam eder. İnsan öldükten sonra dünyadaki imtihanı sona erer ve yeniden dünyaya dönerek eksiklerini tamamlama imkânına sahip değildir. Bu nedenle insanın kendi hayatında yaptığı seçimlerin sorumluluğu önemlidir. Başkasının yaptığı bir iyilik onun yerine geçirilerek veya başkasının günahı ona yüklenerek kişisel imtihan mantığı ortadan kaldırılmaz.

Kur’an şöyle buyurur:
“Her insanın yaptığını kendi boynuna bağladık. Kıyamet günü onun için, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. ‘Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak kendi nefsin sana yeter’ denilecek.”
(İsrâ, 17/13-14)
Bu ayet, hesap gününü anlatırken “kendi kitabın” anlayışını öne çıkarır. İnsan kendi yaptıklarıyla karşılaşacaktır. Kendi kitabını okuyacaktır. Kendi hesabıyla yüzleşecektir. Bu anlatım, kişisel sorumluluk ilkesini son derece güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Kur’an’ın insanın başkasının yükünü taşımayacağına dair vurgusu başka ayetlerde de tekrar edilir:
“Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Yükü ağır gelen bir kimse, onu taşımaya çağırsa, onun yükünden hiçbir şey taşınmaz; çağırdığı kimse yakın akrabası bile olsa.”
(Fâtır, 35/18)
Bu ayet özellikle dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnızca “günah aktarılmaz” denilmemekte, kişinin kendi yükünün başkasına yüklenemeyeceği açıkça belirtilmektedir. Yakın akrabalık bile bu ilkeyi değiştirmez.

Aynı ilke Zümer suresinde de görülür:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(Zümer, 39/7)
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortaya tek bir tablo çıkar: Kur’an’ın hesap sistemi bireyseldir. İnsan kendi yaptığıyla karşılaşır. Başkasının yaptığı günah onun üzerine yüklenmez. Başkasının yaptığı iyiliğin onun hesabına otomatik olarak aktarılması da Kur’an’ın genel hesap sistemi olarak ortaya konmaz.

Burada “Allah dilerse bir insanın sevabını başka birine veremez mi?” şeklinde bir soru sorulabilir. Elbette Allah’ın kudreti konusunda herhangi bir sınır düşünülemez. Fakat mesele Allah’ın neyi yapıp yapamayacağı değildir. Mesele, Allah’ın Kur’an’da hesap sistemini nasıl açıkladığıdır. Biz Allah’ın kitabında bildirilen sistemi esas almak zorundayız. Allah’ın açıkça bildirmediği bir mekanizmayı dinin kesin hükmü haline getirmek doğru değildir.

Şirk meselesi de bu değerlendirmede gözden kaçırılmamalıdır. Kur’an’ın en ağır uyarılarından biri Allah’a ortak koşulması konusundadır:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse gerçekten büyük bir günah işlemiş olur.”
(Nisâ, 4/48)
Buradan hareketle “insanlar arasındaki haksızlıklar önemsizdir” sonucu kesinlikle çıkarılamaz. Tam tersine, Kur’an zulmü, haksızlığı, insanların mallarını yemeyi ve hakka riayet etmemeyi açıkça yasaklar. Buradaki mesele öncelik ve ölçüdür. Allah’a ortak koşmak Kur’an’da en büyük günah olarak öne çıkarılır; insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar ise ayrıca ciddi biçimde yasaklanır. Dolayısıyla bir günahı diğerinin yerine koymak veya bütün günahları aynı düzleme taşımak Kur’an’ın yöntemine uygun değildir.

Ayrıca Kur’an’ın Allah’ın bağışlaması konusunda da belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Bir insanın yaptığı günahın hesabının nasıl görüleceğini hadislerde kurulmuş bir “sevap-günah takas sistemi” üzerinden açıklamak yerine, Allah’ın hükmüne bırakmak gerekir. Çünkü hüküm Allah’a aittir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu ilke, din adına konuşurken son derece önemlidir. Allah’ın kitabında bulunmayan bir hesap yöntemini Allah’ın kesin hükmü gibi sunmak, insanın din adına hüküm koyma sınırına yaklaşmasına neden olur.

Bütün bunlar, insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıkların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Kur’an’ın mesajı bu konuda son derece ciddidir. Bir insanın malını haksız yere almak, emeğini sömürmek, iftira etmek, zulmetmek, ölçü ve tartıda eksiltmek, yetimin malına el uzatmak, emanete ihanet etmek ve insanların hakkına riayet etmemek ağır sorumluluklardır. Ancak bu sorumlulukların ağırlığını göstermek için Kur’an’da bulunmayan bir “sevap transferi ve günah aktarımı” mekanizmasına ihtiyaç yoktur.

Asıl yapılması gereken, haksızlığı dünyada önlemektir. İnsan başkasının hakkına riayet etmelidir. Emaneti korumalıdır. Aldığı şeyi eksiksiz vermelidir. Başkasının malına el uzatmamalıdır. Zulmetmemelidir. Çünkü Allah’ın kitabında bunların tamamı açıkça yasaklanmıştır.

Kur’an’ın yöntemi, insanı ahirette nasıl bir sevap alışverişinin gerçekleşeceğini merak ettirmekten önce dünyadaki davranışlarını düzeltmeye yöneltir. “Hakka riayet et, adaletli ol, zulmetme, insanların mallarını haksız yere yeme, ölçüyü eksiltme, emanete ihanet etme” der. Böylece insan, başkasına zarar vermeden önce Allah’ın huzurunda sorumlu olduğunu bilir.

Bu nedenle “kul hakkı” konusunda korku oluşturmak için “sevapların tamamen bitecek, sonra başkasının günahlarını taşıyacaksın” şeklinde bir anlatım kullanmak yerine, Kur’an’ın açık uyarılarını esas almak daha doğru ve daha güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabındaki uyarı zaten yeterince ağırdır: İnsan yaptığı hiçbir kötülüğün Allah’ın bilgisinden kaçabileceğini düşünmemelidir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu küçültmez; tam tersine onu daha da ciddileştirir. İnsan yaptığı en küçük davranışın bile karşılığını görecektir. O halde başkasına haksızlık eden kişinin “nasıl olsa sevaplarımdan verilir, mesele kapanır” diye düşünmesi mümkün değildir. Çünkü mesele bir muhasebe defterindeki basit bir puan aktarımı değildir. İnsan yaptığı fiilden sorumludur.

Sonuç olarak, söz konusu hadiste anlatılan ahlaki uyarının önemli bir tarafı vardır: İnsanlara haksızlık etmek, onların mallarına ve haklarına tecavüz etmek, başkalarını mağdur etmek son derece ciddi bir meseledir. Fakat bu doğru uyarı, rivayette anlatılan sevapların başkalarına aktarılması ve başkalarının günahlarının haksızlık yapan kişiye yüklenmesi şeklindeki hesap mekanizmasını Kur’an’ın hükmü haline getirmez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo çok daha açıktır: Her insan kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Her insan kendi kitabıyla karşılaşır. Zerre kadar iyilik de kötülük de görülür. Allah’ın adaleti eksiksizdir ve hiç kimseye haksızlık edilmez.

Bu nedenle Kur’an merkezli değerlendirmede temel sonuç şudur: İnsanların birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır; fakat Kur’an’da bu sorumlulukların kıyamet gününde sevap ve günah transferi yoluyla çözüleceğine dair bir sistem yoktur. Haksızlık yapan kişi kendi yaptığı haksızlıktan sorumludur. Mağdur edilen kişi ise kendi yaptığı günahların değil, kendi amellerinin hesabını verir.

Dolayısıyla “kul hakkı” adı altında anlatılan her dini açıklamayı doğrudan Kur’an’ın hükmü kabul etmek yerine, o açıklamanın Kur’an’ın temel ilkeleriyle uyumunu araştırmak gerekir. Çünkü dinin ölçüsü insanların oluşturduğu anlatılar değil, Allah’ın kitabıdır.

Son söz olarak mesele çok açıktır: Kur’an, hakka riayeti emreder; zulmü ve haksızlığı yasaklar. Fakat günahların bir insandan diğerine aktarılmasını, sevapların bir insandan alınıp başka bir insana verilmesini genel bir hesap sistemi olarak bildirmez. Bu nedenle hadis rivayetindeki söz konusu mekanizma, Kur’an’ın “hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” şeklindeki açık ilkesi karşısında yeniden düşünülmelidir.

Din adına söylenen her sözün önünde sonunda dönüp bakacağı yer Allah’ın kitabıdır. Kur’an’ın açıkça söylediği yerde tartışma biter; açıkça söylemediği bir konuda ise insanların oluşturduğu yorumlar Allah’ın hükmü haline getirilemez.

 

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK

 BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK

İnsanın hayatında yönünü belirlemek, nereye gittiğini bilmek kadar önemlidir. Çünkü insan sadece yaşayan bir varlık değildir; düşünen, tercih eden, karar veren ve yaptığı tercihlerden sorumlu tutulan bir varlıktır. Bu nedenle Kur’an’ın insana yaptığı en önemli çağrılardan biri, bütün varlığıyla Allah’a yönelmesidir. Bu yöneliş, yalnızca belli zamanlarda yapılan ibadetlerle sınırlı değildir. İnsanın düşüncesinden davranışına, niyetinden kararlarına, insanlarla ilişkilerinden kendi hayatını nasıl yaşadığına kadar bütün varlığını kapsayan bir bilinçtir.

Kur’an’da Rabb’imiz Elçi’ye şöyle buyurur:
“Rabb’inin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”
(Müzzemmil, 73/8)
Burada dikkat çekilen şey, Allah’a yönelişin hayatın belirli bir bölümüne sıkıştırılmamasıdır. “Bütün varlığınla” ifadesi, insanın kendisini Allah’tan bağımsız görmemesi gerektiğini ortaya koyar. İnsan yalnızca ibadet ederken değil, konuşurken, çalışırken, karar verirken, bir haksızlıkla karşılaştığında, kendisine bir imkân verildiğinde, güç sahibi olduğunda veya güçsüz kaldığında da Allah’a yönelmiş olmalıdır.

Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’ın adını anmakla gerçekleşen sözlü bir davranış değildir. Asıl mesele, insanın hayatının merkezine Allah’ın belirlediği doğruları koymasıdır. Çünkü insanın gerçek yönelişi, söylediklerinden çok yaptığı tercihlerde ortaya çıkar. Bir insan Allah’a yöneldiğini söyleyebilir; fakat adaletten uzaklaşıyor, emanete riayet etmiyor, haksızlık yapıyor, yalan söylüyor ve kendi çıkarını her şeyin önüne koyuyorsa, bu yönelişin hayatına ne ölçüde yansıdığı sorgulanmalıdır.

Kur’an, Allah’a yönelmenin nasıl bir hayat ortaya çıkarması gerektiğini de açıklar. İnsan yalnızca inanmakla yetinmemeli, inancını doğru davranışlarla göstermelidir. Çünkü iman, insanın hayatından bağımsız bir düşünce değildir. İman, insanın tercihlerine yön veren bir bilinçtir.

Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Kim tövbe eder, iman eder ve salih amel işlerse, şüphesiz Allah’a gereği gibi yönelmiş olur.”
(Furkan, 25/71)
Bu ayette yöneliş ile salih amel birlikte anılmaktadır. Demek ki Allah’a yönelmek, insanın hayatında somut bir karşılık bulmalıdır. Tövbe, insanın yanlışından dönmesidir. İman, hakikati kabul edip ona güvenmesidir. Salih amel ise bu kabulün hayatımıza yansıyan doğru davranışlarıdır. Bunlar birbirinden kopuk değildir.

Allah’a yönelmiş bir insanın hayatında doğruluk, adalet, merhamet, güvenilirlik ve hakka riayet görülmelidir. Çünkü Kur’an’ın istediği insan, yalnızca ibadet eden değil, aynı zamanda iyiliği çoğaltan ve kötülükten uzak duran insandır. Rabb’imiz insanı hem kendisiyle hem diğer insanlarla hem de içinde yaşadığı toplumla olan ilişkilerinde sorumlu tutar.

Bu nedenle Allah’a yönelmek, dünyadan elini eteğini çekmek anlamına gelmez. Tam tersine, hayatın içinde doğru bir insan olarak yaşamaktır. Çalışırken Allah’a yönelmek, kazancında haksızlığa başvurmamaktır. Aile içinde Allah’a yönelmek, adaleti ve merhameti gözetmektir. Ticarette Allah’a yönelmek, karşı tarafı aldatmamaktır. Güç sahibi olduğunda Allah’a yönelmek, gücü zulme dönüştürmemektir. Bir anlaşmazlıkta Allah’a yönelmek, kendi çıkarından önce hakkı gözetmektir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında iman ile hayat birbirinden ayrılmaz. İnsan Allah’a yöneldiğini söylüyor, fakat hayatını kendi arzularının belirlemesine izin veriyorsa burada ciddi bir çelişki vardır. Çünkü Allah’a yönelmek, Allah’ı hayatın bir köşesine yerleştirmek değil, hayatın bütününü O’nun gösterdiği doğrular doğrultusunda yaşamaktır.

Bu yüzden Kur’an’da “yüzünü dine dosdoğru çevirme” çağrısı da yapılır:
“Öyleyse yüzünü Allah’ı birleyerek dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Rûm, 30/30)
Buradaki yöneliş, insanın bütün hayatını hakikate çevirmesidir. Allah’ın birliğini kabul eden insan, hayatında başka otoriteleri Allah’ın önüne geçirmemelidir. Din adına ortaya konulan gelenekleri, kişileri, grupları veya kabulleri Allah’ın kitabının önüne koymamalıdır. Çünkü Allah’a yönelmek, aynı zamanda yalnızca O’na teslim olmaktır.

Kur’an bu teslimiyetin nasıl olması gerektiğini de açıkça ortaya koyar:
“De ki: Şüphesiz benim salatım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben teslim olanların ilkiyim.”
(En’âm, 6/162-163)
Bu ayet, Allah’a yönelişin kapsamını anlatan son derece güçlü bir açıklamadır. Sadece ibadetlerin değil, hayatın ve ölümün de Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. Yani insanın Allah’a yönelişi hayatının bir bölümünü değil, tamamını içine alır.

İşte gerçek teslimiyet burada başlar. İnsan Allah’a yöneldiğinde kendi arzusunu, toplumun alışkanlıklarını veya başkalarının dayatmalarını hakikatin ölçüsü haline getirmez. Ölçüyü Allah’ın kitabında arar. Çünkü Allah’a yönelmek, aynı zamanda O’nun gösterdiği yolda yürümeyi kabul etmektir.

Bu yöneliş insanın iç dünyasında da büyük bir değişim meydana getirir. İnsan her şeyi kendi gücüyle çözmek zorunda olmadığını, Rabb’inin kendisini gördüğünü ve yaptıklarından haberdar olduğunu bilir. Ancak bu bilinç, insanı sorumluluktan kaçırmaz. Tam tersine, daha dikkatli ve daha dürüst yaşamaya yöneltir. Çünkü Allah’a yönelen insan, yaptığı hiçbir davranışın anlamsız ve karşılıksız olmadığını bilir.

Kur’an şöyle bildirir:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu bilinç, insanın hayatına ciddi bir sorumluluk duygusu kazandırır. İnsan küçük gördüğü bir iyiliği küçümsemez; küçük gördüğü bir kötülüğü de önemsemezlik etmez. Çünkü Allah’a yönelmiş bir hayat, bilinçli bir hayattır.

Bütün varlığıyla Allah’a yönelmek, insanın sürekli olarak kendisini sorgulamasını da gerektirir. “Ben neye yöneliyorum, neyi hayatımın ölçüsü kabul ediyorum, kararlarımı ne belirliyor, yaptıklarım Allah’ın gösterdiği doğrularla örtüşüyor mu?” soruları insanın kendi hayatına bakmasını sağlar. Çünkü insanın Allah’a yönelişi sadece dilindeki sözlerle değil, hayatındaki tercihlerle anlaşılır.

Bu nedenle Allah’a yönelmek bir defa verilen ve sonra unutulan bir karar değildir. Her gün yeniden yaşanması gereken bir bilinçtir. İnsan bazen yanılabilir, yanlış yapabilir, nefsine yenilebilir. Fakat Allah’a yönelen insan yanlışında ısrar etmek yerine Rabb’ine döner, hatasını kabul eder ve doğruya yönelir.

Kur’an’da şöyle buyurulur:
“Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun; size azap gelmeden önce...”
(Zümer, 39/54)
Buradaki çağrı, insanın gecikmeden Rabb’ine yönelmesini istemektedir. Çünkü insanın elindeki en büyük imkân, yaşadığı zamandır. Geçmiş geri getirilemez; gelecek ise henüz yaşanmamıştır. İnsan yalnızca içinde bulunduğu anda doğru tercihi yapabilir.

Allah’a yönelmek, insanın dünyadan kopması değil, dünyadaki yaşamını doğru anlamlandırmasıdır. Para kazanabilir, çalışabilir, ailesiyle yaşayabilir, toplumun içinde bulunabilir, çeşitli sorumluluklar üstlenebilir. Fakat bütün bunları yaparken Allah’ın belirlediği sınırları gözetir. Dünyayı amaç değil, sorumlulukların yerine getirildiği bir imtihan alanı olarak görür.

Kur’an’ın insanı çağırdığı yöneliş budur. Allah’a yönelen insan hayatını parçalamaz. “Bu Allah ile ilgili, bu benim özel hayatım” diyerek Allah’ın rehberliğini hayatının yalnızca bir bölümünde bırakmaz. İnancı, ahlakı, davranışları ve insanlarla ilişkileri bir bütünlük içinde yaşar.

Sonuç olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’ı anmak veya birtakım ibadetleri yerine getirmek değildir. Bu, hayatın tamamında Allah’ı ölçü kabul etmektir. İnsan Rabb’ine yöneldikçe yanlışlarından dönmeli, imanını salih amellerle göstermeli, adaletten ayrılmamalı, hakka riayet etmeli ve hayatının her alanında doğru olanı tercih etmeye çalışmalıdır.

Çünkü Allah’a yönelişin gerçek göstergesi, insanın hayatındaki değişimdir. Dil “Allah’a yöneldim” derken hayat aynı şekilde devam ediyorsa yöneliş tamamlanmış değildir. Fakat insan Allah’ın kitabına yöneliyor, yanlışlarından dönüyor, iyiliği çoğaltıyor, kötülükten uzaklaşıyor, adaleti gözetiyor ve hayatını Rabb’inin gösterdiği doğrularla düzenliyorsa, işte o zaman yöneliş gerçek bir anlam kazanır.

Bütün varlığıyla Allah’a yönelmek, insanın kendisini Rabb’ine teslim ederek hayatını anlamlandırmasıdır. Bu yöneliş, insanı küçültmez; aksine onu nefsinin, çıkarlarının, korkularının ve insanların oluşturduğu baskıların esaretinden kurtarır. İnsan yalnızca Allah’a yöneldiğinde gerçek özgürlüğün ne olduğunu da anlamaya başlar. Çünkü insanın kulluğu kime yönelirse hayatını belirleyen güç de o olur. Kur’an’ın çağrısı ise açıktır: İnsan yüzünü ve bütün varlığını Allah’a çevirmeli, O’na teslim olmalı ve bu teslimiyeti salih amellerle hayatında göstermelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

NEBİLERİN MUCİZELERİ

 NEBİLERİN MUCİZELERİ

“Mucize” kelimesi, İslam toplumlarında zaman içerisinde Nebilerin kendi nebiliklerini ispat etmek amacıyla gösterdikleri olağanüstü ve insan gücünü aşan harikulade olaylar anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlayışa göre Musa Nebi’nin asasıyla denizi yarması, Salih Nebi’ye verilen devenin olağanüstü biçimde ortaya çıkması, İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi ve Muhammed’in ayı ikiye bölmesi ya da parmaklarından su akıtması gibi anlatılar, Nebilerin gösterdiği mucizeler olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış yüzyıllar boyunca anlatılmış, kitaplara geçirilmiş ve zamanla din anlayışının önemli parçalarından biri hâline gelmiştir.

Fakat konuya Kur’an’ın kendi kavramları ve anlatım bütünlüğü içerisinde baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Öncelikle Kur’an’da bugün kullandığımız anlamıyla “mucize” kavramı bulunmaz. Kur’an, insanların olağanüstü olay beklentilerini anlatırken ayet, beyyine, burhan gibi kavramları kullanır. Daha da önemlisi, Kur’an ayetlerin Allah’ın katında olduğunu ve bunları ortaya koyma gücünün Allah’a ait bulunduğunu açıkça bildirir. Bu durum, Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir olağanüstü güç sahibi olmadıklarını gösteren önemli bir noktadır.

Mekke müşriklerinin Nebiden olağanüstü şeyler istemeleri bunun en açık örneklerinden biridir. Onlar, inanmak için vahyi yeterli görmemiş, Nebiden kendi istekleri doğrultusunda olağanüstü işler yapmasını beklemişlerdir. Kur’an ise bu beklentiye karşı çok açık bir cevap verir:
(O zalimler:) "Ona Rabbinden (başka) ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?" demişlerdi. De ki: "Ayetler (mucizeler) ancak Allah katındandır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.
(Ankebût, 29/50)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Nebi kendisine ait bir mucize üretme gücünden söz etmiyor. “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır” deniliyor. Ardından da Nebinin kendi görevini açıklaması geliyor: “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Bu cevap, Nebilik makamını doğru anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü Nebiyi diğer insanlardan ayıran temel özellik, onun kendi iradesiyle olağanüstü işler yapabilmesi değildir. Onu diğer insanlardan ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy alması ve aldığı vahyi insanlara ulaştırmasıdır.

Kur’an’da Nebilerin insan oldukları da özellikle vurgulanır. İnsanlar, Nebilerden kendi istedikleri olağanüstü şeyleri gerçekleştirmelerini isterken Kur’an, onların insan oluşunu tekrar tekrar hatırlatır. İsra Suresi’nde bu istekler ayrıntılı biçimde sıralanır:
“Dediler ki: ‘Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.’”
(İsrâ, 17/90)

“Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı; aralarından gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.”
(İsrâ, 17/91)

“Veya iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmeli yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.”
(İsrâ, 17/92)
Bütün bu taleplerin ardından gelen cevap son derece dikkat çekicidir:
“Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe senin yükselişine de inanmayacağız. De ki: ‘Rabb’imi yüceltirim. Ben elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?’”
(İsrâ, 17/93)
Burada insanların Nebiden ne beklediği açıkça görülmektedir. Onlar, onun elçi oluşunu vahiy ile değil, olağanüstü olaylarla kanıtlamasını istemektedir. Fakat Nebinin verdiği cevap da aynı derecede açıktır: “Ben elçi olan bir beşerden başka bir şey miyim?”

Bu ifade, Nebilik anlayışının merkezine yerleştirilmesi gereken bir ifadedir.

Nebi insanüstü bir varlık değildir. Allah’ın ortağı değildir. Kendi başına kanun koyan bir varlık değildir. Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal hâle getiren bağımsız bir otorite değildir. Onun görevi, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmak, insanları uyarmak ve Allah’ın gösterdiği yolda yürümektir.

Kur’an’ın Nebiler hakkında anlattığı temel farklılık budur.
Bu noktada “mucize” anlayışının neden yeniden ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü Nebilere insanüstü güçler verilmesi, zaman içerisinde onların konumunun Allah’ın konumuna yaklaştırılmasına da zemin hazırlamıştır. Nebiler, Allah’ın mesajını taşıyan insanlar olmaktan çıkarılmış; görünmeyeni bilen, doğa kanunlarını değiştiren, dilediğinde olağanüstü olaylar gerçekleştiren varlıklar gibi düşünülmeye başlanmıştır. Böyle bir anlayış ise nebilerin gerçek görevini gölgelediği gibi, onları Allah’ın koyduğu sınırların dışına çıkarma tehlikesi taşımaktadır.

Oysa Kur’an, Nebilerin Allah’ın gözetimi altında olduğunu ve vahiy aracılığıyla yönlendirildiğini anlatır. Nebinin büyüklüğü, kendi başına sahip olduğu olağanüstü güçte değil; Allah’tan gelen vahye bağlılığındadır. Onu değerli kılan, Allah’ın mesajını kendi düşüncesiyle değiştirmemesi ve insanlara ulaştırmasıdır.

Asıl büyük ayet de burada ortaya çıkmaktadır.

Kur’an, insanların “Neden ona mucizeler verilmedi?” şeklindeki itirazlarına karşı hemen ardından çok düşündürücü bir soru yöneltir:
“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır.”
(Ankebût, 29/51)
Bu ayetin hemen önceki ayetle birlikte okunması çok önemlidir. İnsanlar “Neden ona ayetler (mucizeler) verilmedi?” diye soruyorlar. Cevap ise “Ayetler Allah’ın katındadır” oluyor. Ardından “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” deniliyor.

Burada Kur’an, insanın dikkatini gösteriden mesaja çeviriyor.

İnsanların beklediği şey olağanüstü bir gösteridir. Allah ise onların önüne okunabilen, anlaşılabilen, üzerinde düşünülebilen ve hayatı yönlendirebilen bir Kitap koymaktadır. Demek ki insanın kurtuluşu, gözünün önünde gerçekleşen olağanüstü bir gösteriye değil, kendisine ulaşan ilahi mesaja bağlıdır.

Bu nedenle Kur’an’ın kendisini Allah’ın ayeti olarak değerlendirmek gerekir. Kur’an, insanın karşısına yalnızca bir kitap olarak değil, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması ve yaşanması gereken ilahi bir mesaj olarak çıkar.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanlara her konuda örnekler vermesidir:
“Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Fakat insanların çoğu inkârda direnmektedir.”
(İsrâ, 17/89)

Yine Kur’an şöyle bildirir:
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer topluluk olmasın. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rabb’lerine toplanacaklardır.”
(En‘âm, 6/38)

Ve insanın hesap vereceği kaynağı da açıkça gösterir:
“Şüphesiz bu Kur’an, senin ve kavmin için bir öğüttür. Ondan sorumlu tutulacaksınız.”
(Zuhruf, 43/44)
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde, Nebilerin görevi ile Kur’an’ın görevi arasındaki ilişki daha anlaşılır hâle gelir. Nebi vahyi alır ve insanlara ulaştırır. Nebinin ardından ise insanın elinde Allah’ın mesajı vardır. Artık insan, Allah’ın kendisine gönderdiği Kitap üzerinde düşünmek, onu anlamak ve hayatını onun gösterdiği doğrultuda düzenlemek durumundadır.

Burada bir başka mesele üzerinde de durmak gerekir. Kur’an’da Nebilerin hayatları anlatılırken kullanılan anlatım biçimleri, her zaman modern insanın alıştığı düz anlam anlayışıyla değerlendirilmemelidir. Kur’an’ın anlatımında benzetmeler, sembolik anlatımlar, temsilî ifadeler ve insanın düşünmesini sağlayan farklı anlatım biçimleri bulunur. Kur’an, bunların bir kısmını müteşabih olarak niteler.

Âl-i İmrân Suresi’nde bu konuya dikkat çekilir:
“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir; bunlar Kitab’ın temelidir. Diğer bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu kendi arzularına göre yorumlamak için onun müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa onun gerçek anlamını Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Biz ona iman ettik; hepsi Rabb’imiz katındandır’ derler.”
(Âl-i İmrân, 3/7)
Bu nedenle Kur’an kıssalarını anlamaya çalışırken yalnızca anlatının yüzeyinde kalan görüntüye bakmak yerine, verilmek istenen mesaja da bakmak gerekir. Musa Nebi’nin asası, Salih Nebi’nin devesi, Süleyman Nebi’nin Sebe melikesiyle ilgili kıssası ve İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesi şeklinde yorumlanan anlatımların her birini, Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirmek gerekir.

Buradaki temel mesele şudur: Bir anlatımı nasıl yorumladığımızdan önce, o anlatımın bize ne öğrettiğini ortaya koymalıyız. Çünkü Kur’an bir tarih kitabı değildir. İnsanlara geçmişte olmuş olayları yalnızca meraklarını gidermek için anlatmaz. Kıssalar üzerinden düşünmeye, ibret almaya ve Allah’ın mesajını kavramaya yönlendirir.

Bu bakış açısıyla Musa Nebi’nin asasının denizi yarması şeklindeki anlatımına, Salih Nebi’nin devesine veya İsa Nebi’nin ölüleri diriltmesine ilişkin anlatımlara yalnızca “olağanüstü olaylar” gözüyle bakmak, kıssaların taşıdığı mesajı ikinci plana itebilir. Asıl mesele, bu anlatımların Allah’ın kudretini, insanın sınırlarını, inkârın sonuçlarını ve vahyin insan hayatındaki yerini nasıl ortaya koyduğudur.

Üstelik Nebilerin olağanüstü güçlere sahip oldukları düşüncesiyle onların yaşadıkları hayat arasında ciddi bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer Nebiler istedikleri zaman doğa düzenini değiştirebilen, kendilerini ve kendilerine inananları olağanüstü güçlerle koruyabilen kişiler olsalardı, neden ağır baskılar altında kaldılar? Neden eziyet gördüler? Neden toplumları tarafından dışlandılar? Neden mücadele etmek zorunda kaldılar?

Son Nebi Muhammed’in Mekke dönemine baktığımızda da aynı gerçekle karşılaşırız. Uzun yıllar boyunca inkârcıların baskısı altında yaşamış, kendisine inananlarla birlikte ağır sıkıntılar yaşamıştır. Eğer elinde istediği zaman kullanabileceği bağımsız bir mucize gücü olsaydı, bu kadar uzun süre baskı altında kalmasına gerek kalmazdı. Fakat Kur’an’ın anlattığı Nebi, kendisini insanüstü bir varlık olarak ortaya koymaz. O da Allah’ın belirlediği sınırlar içinde yaşayan bir beşerdir.

Kur’an, hatta olağanüstü şartların bile insanların imanını zorunlu olarak sağlamayacağını açıkça bildirir:

“Gerçek şu ki, biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah’ın dilemesi dışında yine iman etmeyeceklerdi. Fakat onların çoğu cahillik etmektedir.”
(En‘âm, 6/111)
Bu ayet üzerinde gerçekten düşünmek gerekir. İnsanların önüne melekler getirilse, ölülerle konuşturulsalar, istedikleri bütün olağanüstü şeyler gerçekleşse bile iman etmeleri garanti değildir. Demek ki mesele mucize görmek değildir. Mesele, insanın kendisine ulaşan hakikati kabul edip etmemesidir.

Bu durumda bugün sıkça sorulan “Neden Allah artık mucize göndermiyor?” sorusu da başka bir anlam kazanır. Belki de doğru soru bu değildir. Doğru soru şudur: Allah’ın bize gönderdiği Kitap bize yetmiyor mu? (29/51) Kur’an’ın verdiği cevap zaten açıktır:

Bugün bir Nebi ortaya çıkıp “Ben Allah’ın elçisiyim” deseydi ve insanlar ondan gökyüzünü değiştirmesini, yerden pınarlar çıkarmasını, ölüleri diriltmesini veya başka olağanüstü gösteriler yapmasını isteseydi, Kur’an’ın anlattığı Nebi anlayışına göre onun vereceği cevap farklı olmayacaktı. Çünkü Nebi kendi gücüyle ayet meydana getiren bir varlık değildir. O, Allah’ın mesajını taşıyan bir beşerdir.

Ancak bugün artık yeni bir Nebi beklemek de doğru değildir. Allah’ın insanlara gönderdiği son mesajın elimizde bulunması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmamış; tam tersine onu doğrudan vahiy karşısında sorumlu hâle getirmiştir.

Kur’an’ın korunacağına ilişkin ilahi güvence de bu açıdan önemlidir:
“Şüphesiz Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
Dolayısıyla insanın önünde olağanüstü gösteriler arayacağı bir din değil, anlayacağı ve yaşayacağı bir vahiy vardır. Nebilik dönemi sona ermiştir; fakat Allah’ın insanlara gönderdiği mesaj ortadan kalkmamıştır. Tam tersine Kur’an, insanlığın önünde canlılığını koruyan bir rehber olarak durmaktadır.

İlim ilerledikçe, insanın evren hakkındaki bilgisi arttıkça ve toplumların şartları değiştikçe Kur’an’ın mesajı yeniden okunabilir. Çünkü Allah’ın sözü belirli bir çağın insanına hapsedilmiş değildir. İnsan değiştikçe soruları değişir; fakat hakikat değişmez.

Burada “mucize” kelimesini yeniden düşünmek gerekiyor. Eğer mucize denildiğinde Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkan ve insanın benzerini meydana getiremeyeceği ayetler kastediliyorsa, bunların sahibi Allah’tır. İnsanların ve Nebilerin kendilerine ait bağımsız bir mucize gücü yoktur. Kur’an’ın ifadesiyle ayetler Allah’ın katındadır.

Bu nedenle Nebiyi mucizenin sahibi hâline getirmek yerine, onu vahyin taşıyıcısı olarak görmek gerekir. Nebinin büyüklüğü, kendi başına doğa kanunlarını değiştirebilmesinde değil; Allah’tan aldığı vahye bağlı kalmasındadır. Onun üstünlüğü, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmasıdır.

Asıl büyük ayet ise insanın önünde hâlâ durmaktadır: Kur’an.

İnsanların ve cinlerin bir araya gelip onun benzerini ortaya koyamayacağını bildiren meydan okuma da bu noktada önem kazanır:
“De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler, birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini ortaya koyamazlar.”
(İsrâ, 17/88) Buradaki mucize anlayışını yalnızca geçmişte yaşanmış olağanüstü olayların peşinden gitmek şeklinde düşünmek yerine, Allah’ın insanlığa gönderdiği mesajın kendisi üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü geçmişte anlatılan olağanüstü olayları görmemiş olan bugünün insanı için asıl delil, elinde bulunan vahiydir.

Bu yüzden “mucize” kelimesinin din anlayışımızda taşıdığı anlamı yeniden sorgulamak zorundayız. Nebileri insanüstü varlıklar hâline getiren, onların Allah’ın yetkilerine ortak edilmesine kapı aralayan ve vahyin önüne olağanüstü gösterileri geçiren bir anlayış, Kur’an’ın ortaya koyduğu Nebi anlayışıyla yeniden karşılaştırılmalıdır.

Nebiler Allah değildi. Allah’ın ortağı değildi. Kendi başlarına hüküm koyan varlıklar değildi. Onlar Allah’ın vahyine tabi olan beşerlerdi. Onları diğer insanlardan ayıran temel özellik, Allah’tan vahiy almaları ve bu vahyi insanlara ulaştırmalarıydı.

Bugün ise elimizde Nebilerin getirdiği vahyin son halkası olan Kur’an bulunmaktadır. Bu nedenle insanın yapması gereken yeni bir mucize beklemek değil, elindeki Kitab’ın ne söylediğini anlamaya çalışmaktır.

Belki de asıl soru şudur: Allah’ın gönderdiği Kitap önümüzde dururken hâlâ başka mucizeler aramamız, aslında Kur’an’ı yeterince önemsemediğimizi göstermiyor mu?

Kur’an’ın kendisi bu soruya cevap vermektedir. İnsanların olağanüstü olay taleplerine karşı “Ayetler yalnızca Allah’ın katındadır” denilmiş, hemen ardından da “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu?” diye sorulmuştur.

Öyleyse mesele, Nebilerin elinde kaç mucize bulunduğunu araştırmak değil; Allah’ın bize gönderdiği mesajı ne kadar doğru anladığımızı sorgulamaktır.

Çünkü Allah’ın ayetleri yalnızca geçmişte anlatılan olağanüstü olaylardan ibaret değildir. Yaratılmış bütün varlıklar O’nun ayetleridir. Evren, insan, hayat, ölüm, gece, gündüz ve bütün yaratılış Allah’ın ayetlerini gösterir. Fakat insan için en büyük rehberlik ayeti, kendisine ulaşan vahiydir.

Kur’an’ın mesajı bugün de canlıdır. İnsanların yanlış anlamaları, ona sonradan yüklenen kavramlar ve zaman içerisinde oluşan gelenekler Kur’an’ın değerini azaltmaz. Tam tersine, Kur’an’a yeniden dönmeyi ve onun kendi kavramlarını kendi bütünlüğü içerisinde anlamayı gerekli kılar.

Bu nedenle “mucize” kavramını da Kur’an’ın ışığında yeniden değerlendirmek gerekir. Nebilere olağanüstü güçler yüklemek yerine, onların Allah’tan vahiy alan ve aldıkları vahyi insanlara ulaştıran beşerler olduğunu görmek gerekir. Allah’ın ayetlerini Nebilerin şahsında değil, Allah’ın kudretinde görmek gerekir. Ve insanın önünde duran en büyük ilahi delili, yani Kur’an’ı, geçmişten kalmış sıradan bir kitap gibi değil, bugün de insana yol gösteren canlı bir vahiy olarak okumak gerekir.

Mesele sonunda yine aynı yere gelir: Ayet Allah’ındır. Vahiy Allah’ındır. Hüküm Allah’ındır. Nebinin görevi ise bu vahyi insanlara ulaştırmaktır.

Bunun ötesinde Nebilere insanüstü özellikler yüklemek, onları Allah’ın koyduğu konumun dışına taşımak ve zaman içerisinde oluşmuş mucize anlayışlarını dinin vazgeçilmez bir parçası hâline getirmek yerine, Kur’an’ın kendi anlattığı Nebi ve vahiy anlayışına dönmek gerekir.

Çünkü Allah’ın gönderdiği mesajın kendisi, insanın önündeki en büyük delildir.

Mucize Anlayışı İnsanlara da Olağanüstü Yetkiler Yükledi
Nebiler hakkında oluşturulan olağanüstü güç anlayışı, zaman içerisinde yalnızca Nebilerle sınırlı kalmadı. Nebilere Kur’an’ın vermediği bazı özellikler isnat edilince, bu defa aynı anlayış başka insanlara da taşındı. Böylece insanların da Allah’ın yaratma düzeninin dışında işler yapabileceği, uzak mesafelere bir anda gidip gelebileceği, gaybı bilebileceği veya herhangi bir olayın sonucunu olağanüstü güçlerle değiştirebileceği düşüncesi ortaya çıktı.

Böyle bir anlayışın önünü açan temel düşünce şudur: Eğer bir insana Allah tarafından olağanüstü güç verilebiliyorsa, başka bir insana da verilebilir. Eğer bir insan istediği zaman Allah’ın koyduğu düzenin dışında hareket edebiliyorsa, başka bir insanın da aynı güce sahip olması mümkün kabul edilir. Böylece başlangıçta Nebilere yüklenen olağanüstü özellikler, zaman içerisinde “veli”, “evliya”, “şeyh”, “mürşit” veya başka isimlerle anılan kişilere de yüklenmeye başlanmıştır.

Bunun sonucunda toplumlarda çok çeşitli anlatılar ortaya çıkmıştır. Öğle namazı vakti geldiğinde Mekke’ye gidip orada namazını kıldığı, ardından tekrar bulunduğu yere döndüğü anlatılan kişilerden söz edilmiştir. Füze veya başka bir aracın civatalarını uzaktan gevşettiği iddia edilen insanlar anlatılmıştır. Bir kişinin bulunduğu yerden başka bir yere bir anda “ışınlandığı” ileri sürülmüştür. Bazı insanların gelecekte olacak olayları bildiği, insanların kalplerinden geçenleri okuduğu veya gaybdan haber aldığı söylenmiştir.

Bunların ortak özelliği şudur: İnsana, Allah’ın yalnızca kendisine ait olan yetki ve bilgilerine benzer özellikler yüklenmektedir.

Oysa Kur’an bu konuda son derece açık bir sınır koyar. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan kendi başına gaybı bilemez. Allah’ın bildirmediği bir bilgiyi bir insanın kendiliğinden elde ettiğini söylemek, insanı sahip olmadığı bir konuma yükseltmektir.

Kur’an, Resul’e bile şöyle söylemesini bildirmiştir:
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.’”
(En‘âm, 6/50)
Bu ayet üzerinde durmak gerekir. Burada söz konusu olan sıradan bir insan değildir. Allah’ın vahyini alan Resul’e bile “Gaybı biliyorum” deme yetkisi verilmemiştir. O hâlde vahiy almayan herhangi bir insanın kendi başına gaybı bildiğini ileri sürmek nasıl mümkün olabilir?

Yine Allah şöyle buyurur:
“De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez.’”
(Neml, 27/65)
Bu ayet, gayb konusunda insanların önüne açık bir sınır koymaktadır. Allah’ın bildirmediği gayb bilgisine hiçbir insan kendiliğinden sahip değildir.

Aynı şekilde Nebinin bile kendi başına bir fayda veya zarar verme gücüne sahip olmadığı Kur’an’da açıkça ortaya konmuştur:
“De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında kendime bile bir fayda veya zarar verme gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’”
(A‘râf, 7/188)
Burada çok önemli bir ölçü bulunmaktadır. Gaybı bilmeyen, kendi başına zarar ve fayda verme gücü bulunmayan bir Nebinin karşısında, bazı insanlara gaybı bilme, uzaktan müdahale etme, bir anda başka yerlere gitme veya doğa düzenini değiştirme gibi özellikler yüklenmesi Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışıyla bağdaşmaz.

Üstelik bu tür anlatılar yalnızca masum hikâyeler olarak kalmamıştır. İnsanlara olağanüstü güçler yüklenince, onların sözleri de olağanüstü bir otorite kazanmaya başlamıştır. Bir insanın gaybı bildiğine inanılıyorsa, onun gelecekle ilgili sözleri sorgulanmaz hâle gelir. Bir insanın uzaktan olaylara müdahale edebildiğine inanılıyorsa, onun Allah’ın izniyle her şeyi yapabileceği düşünülmeye başlanır. Bir insan, insanın içinden geçenleri bildiğine inanılıyorsa, artık onun Allah’ın sahip olduğu bilgi alanına yaklaştığı düşüncesi oluşur.

İşte asıl tehlike burada başlar. Başlangıçta “mucize” adı verilen olağanüstü olaylar sadece bir anlatı gibi görünür. Fakat bu anlayış insanlara taşındığında, insan ile Allah arasındaki sınırların bulanıklaşmasına yol açabilir. İnsanlara Allah’ın yetkilerini çağrıştıran özellikler yüklenir. Daha sonra bu kişilerden yardım beklenir, onların sözleri sorgulanamaz kabul edilir, hatta Allah ile insan arasında aracılık yapabilecekleri düşünülür.

Kur’an ise insanın doğrudan Allah’a yönelmesini ister. Allah insana şah damarından daha yakındır; insanın Allah’a ulaşması için olağanüstü güçlere sahip olduğunu söyleyen kişiye ihtiyacı yoktur.

Bu nedenle “Falan kişi keramet gösterdi”, “Falan kişi bir anda Mekke’ye gitti”, “Falan kişi füzenin civatasını uzaktan gevşetti”, “Falan kişi geleceği biliyor” şeklindeki anlatıları dinin ölçüsü hâline getirmek doğru değildir. Önce şu sorunun sorulması gerekir: Bunun Kur’an’da delili var mı?

Kur’an’ın ölçüsü açıktır. Bir insanın değeri, olağanüstü işler yapmasıyla belirlenmez. İnsanların Allah katındaki değeri, imanları, takvaları, doğrulukları ve yaptıklarıyla ilgilidir. Bir kişinin olağanüstü bir olay gerçekleştirdiği iddiası, onu Allah’ın belirlediği insanlık sınırlarının dışına çıkarmaz.

Burada “keramet” adı verilen anlayış da aynı şekilde yeniden değerlendirilmelidir. Eğer keramet, Allah’ın bir insanı diğer insanlardan farklı olarak doğa düzeninin dışında işler yapabilecek bir konuma getirmesi anlamında kullanılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delili ortaya konulmalıdır. Çünkü din, olağanüstü hikâyeler üzerinden değil, Allah’ın vahyi üzerinden kurulmalıdır.

İnsanların Allah’ın elçilerine isnat edilen mucizelerden hareketle kendilerine de olağanüstü güçler isnat etmeleri, farkında olmadan çok tehlikeli bir kapı açmıştır. Önce “Nebi mucize gösterir” denilmiş, sonra “Allah’ın sevdiği kullar keramet gösterir” denilmiş, daha sonra bazı kişiler için gaybı bilmekten, uzaklara bir anda gitmekten, insanlara uzaktan müdahale etmekten ve geleceği haber vermekten söz edilmiştir.

Böylece dinin merkezinden vahiy uzaklaştırılmış, insan merkezli olağanüstülükler ön plana çıkarılmıştır.

Oysa Kur’an’ın bize öğrettiği temel gerçek çok daha sadedir: Allah Allah’tır, insan insandır. İnsan ne kadar bilgili, takvalı, dürüst veya Allah’a bağlı olursa olsun yaratılmış bir varlıktır. Allah’ın sahip olduğu gayb bilgisine kendiliğinden sahip değildir. Allah’ın yaratma gücüne sahip değildir. Allah’ın koyduğu düzeni kendi iradesiyle değiştiremez.

Bu sınırı korumak, tevhidin korunması açısından son derece önemlidir.

Çünkü insanı yüceltmek ile Allah’ın yetkilerini insana taşımak arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir insanı sevmek, ona saygı göstermek ve onun güzel ahlakını örnek almak başka şeydir; ona Allah’ın sahip olduğu özellikleri vermek bambaşka bir şeydir.

Kur’an’ın bize öğrettiği ölçü, insanları olağanüstü güçleriyle değil, hakka bağlılıklarıyla değerlendirmektir. Bir insanın gerçekten Allah’a yakınlığının ölçüsü, uçması, ışınlanması, geleceği bilmesi veya uzaktan bir nesneye müdahale etmesi değildir. Asıl ölçü, Allah’ın kitabına ne kadar bağlı olduğu ve hayatını hakka ne kadar uygun yaşadığıdır.

Bu nedenle geçmişten bugüne aktarılan olağanüstü insan hikâyelerini dinin delili hâline getirmemek gerekir. Hikâye başka şeydir, delil başka şeydir. Anlatılan bir olay ne kadar etkileyici olursa olsun, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye aykırıysa onu iman konusu hâline getirmek doğru değildir.

İnsanların gerçek anlamda ihtiyacı olan şey olağanüstü güçlere sahip kişiler aramak değil, Allah’ın vahyini anlamaktır. Çünkü Allah, insanları kulları aracılığıyla kendisine bağlayan bir din göndermemiştir. Allah’ın kitabı insan ile Allah arasına insanları koymak için değil, insanı doğrudan Allah’ın mesajıyla buluşturmak için vardır.

Sonuçta mesele yine aynı yere gelir: Nebilere verilmemiş bir yetkiyi başka insanlara vermek, sadece yanlış bir anlayış oluşturmaz; insanı Allah’ın yetkilerine yaklaştırma tehlikesini de beraberinde getirir. Bu nedenle din adına anlatılan her olağanüstü olayın karşısında önce hayranlık değil, delil aramak gerekir.

Çünkü dinin ölçüsü olağanüstülük değil, vahiydir.

 

İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

 İSLAM'DA DİN ÖĞRENME VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

İslam’da insan ile Rabb’i arasına giren bir ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın mesajını anlamak için özel bir din adamları sınıfına, kutsal bir ruhban makamına veya Allah adına konuşma yetkisi verilmiş bir zümreye ihtiyaç bulunmaz. Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışında herkes Rabb’ine karşı kendi sorumluluğunu taşır. İnsan, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını ve hangi ölçülere göre hareket edeceğini Allah’ın kitabından öğrenmekle yükümlüdür. Başkasının din anlayışını sorgulamadan benimsemek ise insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle din öğrenmek, yalnızca belirli kişilerin veya din görevlilerinin işi değildir. Kur’an bütün insanlara hitap eder. İman edenlerden düşünmelerini, anlamalarını, öğüt almalarını, doğruyu yanlıştan ayırmalarını ve öğrendikleri hakikati yaşamalarını ister. İnsan önce kendisini düzeltmek, ardından da güzel bir yöntemle çevresine hakikati hatırlatmak durumundadır. Burada önemli olan, insanları zorlamak değil; Allah’ın mesajını açıkça ortaya koymak, iyiliği desteklemek, kötülüğe karşı uyarmak ve insanlara doğruyu düşünme imkânı vermektir.

Kur’an’da bu sorumluluğun yalnızca elçilere ait olmadığı açıkça görülür. Elçilerin görevi mesajı insanlara ulaştırmak, uyarmak ve açıklamaktır. Fakat iman edenler de kendi imkânları ölçüsünde Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmaktan sorumludur. Fussilet suresindeki şu ayet bunun en güzel ifadelerinden biridir:
“Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
(Fussilet, 41/33)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ayet, Allah’a çağırmayı yalnızca belli bir meslek grubunun görevi olarak göstermemektedir. Allah’a çağıran, aynı zamanda salih amel işleyen ve Müslüman olduğunu ortaya koyan kişi övülmektedir. Demek ki iman yalnızca kişinin kendi içinde sakladığı bir düşünce değildir. İman, insanın hayatına yansıdığı gibi sözlerine ve davranışlarına da yansır.

Bu noktada günümüzde sıkça karşılaşılan “Sen neden dini anlatıyorsun, kendi işine bak!” anlayışının Kur’an açısından yeniden düşünülmesi gerekir. Elbette hiç kimsenin başkasını zorla inandırma, baskı altına alma veya kendisini Allah’ın yerine koyarak hüküm verme hakkı yoktur. Fakat “İyiliği hatırlatma, insanlara Allah’ın kitabını anlatma, yanlış gördüğün şey konusunda uyarma” şeklindeki bir anlayış da Kur’an’ın öğretisiyle bağdaşmaz. Çünkü Kur’an, iman edenlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini ister.
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”
(Asr, 103/1-3)
Buradaki “birbirlerine hakkı tavsiye etmek” ifadesi oldukça önemlidir. Bir insan yalnızca kendisi doğruyu bilmekle yetinmemeli; bildiği hakikati güzel bir üslupla başkalarına da hatırlatmalıdır. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Bir toplumda yanlış yaygınlaşıyorsa, doğruları bilenlerin susması o yanlışın güçlenmesine neden olabilir.

Kur’an’ın başka bir ayetinde de şöyle buyurulur:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Bu ayet, toplumsal sorumluluğun önemini açıkça ortaya koyar. Burada amaç insanları yönetmek, onların üzerinde dinî bir otorite kurmak veya kendisini üstün görmek değildir. Amaç hayra çağırmak, iyiliğin yayılmasına katkıda bulunmak ve kötülüğün karşısında durmaktır. Dolayısıyla tebliğ, bir üstünlük aracı değil, sorumluluk bilincidir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kur’an’ın “çağrı” anlayışı ile insanların oluşturduğu “dini otorite” anlayışı aynı şey değildir. Bir insan Allah’ın ayetlerini anlatabilir; fakat Allah adına kendi sözlerini din haline getiremez. Bir insan Kur’an’ı okuyup anlayabilir ve başkalarına aktarabilir; fakat “Ben söyledim, artık buna inanmak zorundasınız” diyemez. Çünkü Allah’ın dininde hüküm koyma yetkisi Allah’a aittir.
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din anlatan kişinin sorumluluğu, kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü gibi sunmamak; Allah’ın kitabında olanla kendi yorumunu birbirinden ayırmaktır. Din adına konuşmak ciddi bir sorumluluktur. İnsanların Allah adına uydurulmuş sözlere değil, Allah’ın mesajına yöneltilmesi gerekir. Çünkü din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu bir başka konu da insanların iyiliğe yöneltilmesidir. Bu görev, yalnızca belirli kişilere verilmiş bir ayrıcalık değildir. İman eden insanlar birbirlerinin iyiliğini istemeli, birbirlerini doğruluğa çağırmalı ve yanlışlardan sakındırmalıdır. Fakat bunu yaparken baskı, tehdit, aşağılama ve zorbalık kullanılmamalıdır. Çünkü iman, zorlamayla meydana getirilebilecek bir şey değildir.
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)
Bu ayet, tebliğin sınırını da ortaya koymaktadır. İnsan doğruyu anlatabilir; fakat karşısındaki insanın iradesini elinden alamaz. İnsanları Allah’a çağırabilir; fakat onların yerine iman edemez. Uyarabilir; fakat zorlayamaz. Öğüt verebilir; fakat insanları kendi iradeleri dışında bir inanca sokamaz.

Kur’an’ın tebliğ anlayışı yalnızca sözden de ibaret değildir. İnsan, söylediğini kendi hayatında göstermelidir. Allah’a çağıran kişinin salih amel sahibi olması boşuna birlikte zikredilmemiştir. İnsanların davranışları üzerinde en güçlü etkiyi çoğu zaman söyledikleri değil, yaşadıkları oluşturur. Dürüstlükten söz eden kişi dürüst davranmıyorsa, adaletten söz eden kişi adaletsizlik yapıyorsa, merhametten söz eden kişi merhametsiz davranıyorsa sözlerinin etkisi azalır. Kur’an’ın istediği insan, söylediği ile yaptığı arasında uyum bulunan insandır.

Bu nedenle din öğrenmek ile din yaşamak birbirinden koparılamaz. Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya din hakkında konuşmak tek başına yeterli değildir. Öğrenilen hakikatin hayata taşınması gerekir. Rabb’imiz Kitap’ın insanlara rehber olması için indirildiğini bildirir. İnsan da bu rehberliği hayatında görünür hale getirmekle sorumludur.

Kur’an’ın tebliğ konusunda ortaya koyduğu önemli ölçülerden biri de mücadele yöntemidir. Furkan suresinde Elçi’ye şöyle buyurulur:
“Öyleyse inkârcılara boyun eğme ve bununla onlara karşı büyük bir mücadele ver.”
(Furkan, 25/52)
Buradaki “bununla” ifadesi, ayetin bağlamı içinde Kur’an’a işaret eder. Dolayısıyla mücadele, insanlara zor kullanmak veya fiziksel baskı uygulamak şeklinde anlaşılmamalıdır. Kur’an’ın mesajıyla, delille, düşünceyle, açıklamayla ve hakikati ortaya koymakla yapılan bir mücadeleden söz edilmektedir. Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak, onun anlamını açıklamak ve yanlış anlayışlara karşı Kur’an’ın delilleriyle cevap vermek bu mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Allah’ın yardımına gelince, Kur’an’da çok dikkat çekici bir ifade kullanılır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.”
(Muhammed, 47/7)
Elbette Allah’ın insanların yardımına ihtiyacı yoktur. Buradaki ifade, Allah’ın dininin ve mesajının yanında durmayı, O’nun belirlediği doğruları yaşatmayı ve insanlara ulaştırmayı anlatır. İnsan Allah’a yardım etmez; Allah’ın davasına, yani hakikatin ortaya çıkmasına destek olur. Allah ise bu çabayı karşılıksız bırakmayacağını bildirir.

Ahzâb suresindeki ayet de bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken ayetlerden biridir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye destek verirler. Ey iman edenler! Siz de ona destek verin ve tam bir teslimiyetle bağlanın.”
(Ahzâb, 33/56)
Bu ayeti yalnızca geleneksel biçimde bir salavat formülüne indirgemek yerine, ayetin bağlamındaki destek ve sahiplenme boyutunu da görmek gerekir. Nebi’nin getirdiği Allah’ın mesajına destek olmak, o mesajın insanlara ulaştırılması ve yaşanması açısından önemlidir. Elbette bu destek, Nebi’yi Allah’ın yanında bağımsız bir otorite haline getirmek değildir. Tam tersine, onun Allah’tan getirdiği mesaja sahip çıkmaktır.

Burada çok önemli bir başka konuya geliyoruz: İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Allah ile insan arasına girerek “Sen Allah’a benim aracılığımla ulaşabilirsin” diyen bir sınıf bulunmaz. Kur’an, insanın Rabb’i ile doğrudan sorumluluk ilişkisi içinde olduğunu bildirir. İnsan yaptığı tercihlerden kendisi sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını veya sorumluluğunu üzerine alamaz.
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu gerçek, dinî sorumluluğun neden kişisel olduğunu da açıklar. Bir insanın dinini bir başkasına teslim etmesi mümkün değildir. “Ben bilmem, benim hocam bilir”, “Ben araştırmam, mezhebim ne diyorsa odur”, “Ben düşünmem, cemaatimin lideri ne söylüyorsa doğrudur” anlayışı insanın kendi sorumluluğunu başkasına devretmesi anlamına gelir. Oysa Allah, insana akıl vermiş, Kitap göndermiş ve düşünmesini istemiştir.

Kur’an’ın bir başka özelliği de insanları kitabın kendisine yönlendirmesidir. Allah’ın kitabı yalnızca belirli kişilerin okuyacağı, halkın ise onların anlattığı kadarını bileceği gizli bir metin değildir. Kur’an bütün insanlığa hitap eden bir rehberdir. Bu nedenle herkes gücü ve imkânı ölçüsünde Kur’an’ı okumalı, anlamaya çalışmalı, ayetleri birbirleriyle birlikte değerlendirmeli ve hayatını onun ölçülerine göre düzenlemelidir.

Fakat burada “Herkes Kur’an’ı istediği gibi yorumlasın” demek de doğru değildir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak ile Kur’an’a kendi düşüncesini söyletmek aynı şey değildir. İnsan kendi görüşünü ayet diye sunamaz. Ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünlüğünü ve kullanılan kavramları dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla din öğrenme sorumluluğu, aynı zamanda doğru anlama sorumluluğudur.

Toplumsal sorumluluk konusunda Kur’an’ın uyarılarından biri de insanların din konusunda bölünmeleridir. Rum suresinde şöyle buyurulur:
“Allah’a yönelmiş olarak O’na karşı takvalı olun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendi elindekiyle övünüp durmaktadır.”
(Rûm, 30/31-32)
Buradaki uyarı son derece açıktır. İnsanların din adına birbirlerinden ayrılmaları, her grubun kendi elindeki anlayışı mutlaklaştırması ve diğerlerini dışlaması Kur’an’ın onayladığı bir durum değildir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Bir grubun veya topluluğun varlığı tek başına “şirk” olarak nitelendirilemez. Asıl problem, insanların Allah’ın dinini parçalara ayırması, kendilerine bağımsız dinî otoriteler oluşturması ve bu ayrılıkları hakikatin ölçüsü haline getirmesidir.

Kur’an’ın çağrısı ise insanları tekrar Allah’ın kitabında birleşmeye yöneltir. Hac suresinin son ayetinde Müslüman kimliğinin temelinde tevhid ve İbrahim’in hanif yolu hatırlatılır:
“Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde mücadele edin. O sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. Atanız İbrahim’in dinine uyun. O, bundan önce de bu Kitap’ta da sizi ‘Müslümanlar’ diye adlandırdı.”
(Hac, 22/78)
Burada “Müslüman” kimliğinin önüne başka dinî kimlikler koymak yerine, Allah’ın verdiği kimliğe bağlı kalmak gerektiği görülmektedir. İnsan kendisini öncelikle bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya dinî liderin mensubu olarak değil, Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak görmelidir.

Kur’an’da ayrıca kitabın insanlara miras bırakıldığı bildirilir:
“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçer. İşte büyük lütuf budur.”
(Fâtır, 35/32)
Bu ayet, Allah’ın kitabıyla kurulan ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kitap bize bırakılmış bir emanettir. Onu yalnızca seslendirmek değil, anlamak, yaşamak ve gelecek nesillere doğru biçimde aktarmak gerekir. Buradaki sorumluluk, dini bir sınıfın üzerine bırakılabilecek kadar küçük bir sorumluluk değildir. Her insan kendi gücü ölçüsünde bu sorumluluğun parçasıdır.

Dolayısıyla “Din anlatmak benim işim değil” diyerek tamamen kenara çekilmek de doğru değildir. Fakat “Ben dini anlatıyorum, öyleyse benim söylediğim tartışılmaz” anlayışı da aynı derecede yanlıştır. Kur’an’ın istediği şey, insanların Allah’ın kitabına çağrılmasıdır; kişilere bağlanması değil. Hakikatin ölçüsü kişinin makamı, unvanı, yaşı, cemaati veya takipçi sayısı değildir. Ölçü Allah’ın kitabıdır.

Bu yüzden din öğrenen insan aynı zamanda sorgulayan insan olmalıdır. Duyduğu her sözü doğrudan din olarak kabul etmemeli, “Bu Allah’ın kitabında nerede?” diye sormalıdır. Bir söz Kur’an’a aykırıysa, onu söyleyen kişi ne kadar tanınmış olursa olsun, o söz Allah’ın dini olarak kabul edilemez. Çünkü insanları Allah’ın kitabına çağırmakla insanları kendisine bağlamak arasında çok büyük bir fark vardır.

Gerçek anlamda toplumsal sorumluluk da burada başlar. İnsan çevresindeki yanlışları gördüğünde susmamalı; fakat bunu kırmadan, küçümsemeden, baskı kurmadan ve kendisini üstün görmeden yapmalıdır. Önce kendi hayatında doğruluğu göstermeli, ardından bildiği hakikati paylaşmalıdır. Çünkü Kur’an’ın istediği tebliğ, insanları ezmek değil, onlara düşünme ve doğruyu seçme imkânı sunmaktır.

Sonuç olarak İslam’da din öğrenmek belirli bir sınıfın görevi değildir. Her insan Rabb’ine karşı doğrudan sorumludur. Her Müslüman Kur’an’ı öğrenmeye, anlamaya ve hayatına taşımaya çalışmalıdır. Öğrendiği doğruları da imkânı ölçüsünde başkalarına aktarmalıdır. Fakat bunu yaparken kendisini Allah’ın yerine koymamalı, kendi sözlerini din haline getirmemeli ve insanları kendisine değil Allah’ın kitabına çağırmalıdır.

Din adına konuşmanın en güvenli yolu budur: İnsanlara “Bana bağlanın” demek değil, “Allah’ın kitabına bakalım” demek. Bir kişiyi, mezhebi, cemaati veya geleneği merkeze almak değil, Allah’ın mesajını merkeze almak. İnsanları zorlamak değil, hakikati açıkça ortaya koymak. Çünkü dinin sahibi insan değildir. Din Allah’ındır. İnsanlara düşen ise O’nun kitabını öğrenmek, onunla yaşamak, hakka riayet etmek ve güzellikle hakikati birbirine hatırlatmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

 ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Kimi zaman dünya nimetlerini elde etmeye, kimi zaman daha fazla kazanmaya, daha güçlü olmaya, daha çok tanınmaya çalışır. Bütün bunlar hayatın doğal akışı içinde yer alabilir. Ancak insanın asıl sorumluluğu, geçici olanla kalıcı olanı birbirinden ayırabilmesidir. Çünkü insanın önünde yalnızca bugün yoktur. Bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kur’an, insanı bu gerçeğin farkında olmaya ve hayatını Allah’ın vaadini dikkate alarak düzenlemeye çağırır.

Allah’ın vaadi, insanın kurduğu hayallerden veya insanların birbirlerine aktardığı sözlerden farklıdır. Allah’ın sözü gerçektir ve mutlaka gerçekleşecektir. Bu nedenle insanın hayatını belirlemesi gereken şey, dünyanın geçici görüntüsü değil, Allah’ın bildirdiği gerçekler olmalıdır.

Allah şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. O çok aldatıcı da sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Fâtır, 35/5)
Bu ayet son derece açık bir uyarıdır. Burada yalnızca inanmayanlara değil, bütün insanlara seslenilmektedir. Çünkü insanın dünya hayatının görüntüsüne kapılması, yalnızca inançsız insanların karşılaşabileceği bir tehlike değildir. Kendini Allah’a inanıyor kabul eden bir insan da dünya hayatının cazibesine kapılabilir, Allah’ın bildirdiği ölçüleri ikinci plana atabilir ve sonunda kendi kuruntularını dinin önüne geçirebilir.

Ayetin dikkat çektiği ilk konu Allah’ın vaadidir. “Allah’ın vaadi gerçektir” denildikten hemen sonra “Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın” uyarısının gelmesi boşuna değildir. Çünkü insan çoğu zaman gözünün önünde olanı daha gerçek kabul eder. Para vardır, makam vardır, güç vardır, evler vardır, insanlar vardır, dünya nimetleri vardır. Buna karşılık ölümden sonrası insanın gözünün önünde değildir. İşte insanın sınavı burada başlar. Görüneni mutlak gerçek kabul edip görünmeyene sırt mı çevirecektir, yoksa Allah’ın bildirdiği gerçeğe mi güvenecektir?

Dünya hayatının aldatıcı olması, dünyadaki her şeyin kötü olduğu anlamına gelmez. Kur’an insanın dünya nimetlerinden yararlanmasını yasaklamaz. Sorun, dünyanın insanın amacı hâline gelmesidir. İnsan dünyaya sahip olabilir; fakat dünya insanın kalbine sahip olduğunda sorun başlar. Para bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde, makam insanın değer ölçüsüne dönüştüğünde, insanların övgüsü Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçtiğinde insan yavaş yavaş aldanmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği başka bir ayette şöyle ortaya koyar:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve çocuklarda bir çoğalma yarışıdır. Bunun örneği, yağmura benzer ki bitirdiği ürün çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur, onu sararmış görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadır.”
(Hadîd, 57/20)
Buradaki mesele dünyadan tamamen uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, insanın dünya hayatının geçiciliğini unutmamasıdır. Bugün sahip olduğumuz hiçbir şey bizimle birlikte sonsuza kadar kalmayacaktır. İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Sahip olduğu mallar, makamlar ve insanların kendisine verdiği değer onunla birlikte mezara girmez. Bu nedenle akıllı insan, geçici olanı kalıcı olanın önüne koymaz.

Allah’ın vaadine güvenmek ise insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğunu daha da belirgin hâle getirir. Çünkü Allah’ın vaadi varsa insanın seçiminin de bir anlamı vardır. İnsan yaptığı tercihlerden sorumludur. İyilik ile kötülük, doğruluk ile yalan, adalet ile zulüm, hakka riayet ile haksızlık arasında yaptığı seçimlerin bir karşılığı olacaktır.

Kur’an insanın kendi sorumluluğunu başkasına devredemeyeceğini açıkça bildirir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”
(Necm, 53/38-39)
Bu ayet, insanın hayatındaki en önemli gerçeklerden birini ortaya koyar: Her insan kendi tercihinden sorumludur. Babasının, annesinin, ailesinin, toplumunun, din adına konuşan bir kişinin veya herhangi bir otoritenin arkasına sığınarak kendi sorumluluğundan kurtulamaz. İnsan başkasının sözünü takip etmiş olsa bile yaptığı tercihin sorumluluğunu taşıyacaktır.

Bu nedenle Allah’ın vaadine inanmak, sadece “Allah affeder” demek değildir. Allah’ın merhametine güvenmek elbette insan için büyük bir umuttur; fakat Allah’ın merhametini, kendi sorumluluğunu terk etmenin gerekçesi hâline getirmek doğru değildir. İnsan hem Allah’ın rahmetine güvenmeli hem de kendi davranışlarını sorgulamalıdır.

Kur’an’ın “Allah ile aldatılmak” konusunda yaptığı uyarı da burada büyük önem taşır. İnsan, Allah’ın adını kullanarak aldatılabilir. Dinin adına söylenen her söz doğru olmayabilir. Allah’ın adı kullanılarak insanlara yanlış umutlar verilebilir, korkular yüklenebilir, Allah’ın söylemediği şeyler Allah’a mal edilebilir. İşte bu yüzden Kur’an insanı sürekli olarak düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve delile dayanmaya çağırır.

İnsanın Allah ile aldatılması bazen “Allah zaten affeder” sözüyle olur. Bazen “Sen ne yaparsan yap Allah seni sever” şeklindeki temelsiz güvenceyle olur. Bazen de insanın kendi yanlışlarını haklı göstermek için Allah’ın rahmetini kullanmasıyla gerçekleşir. Oysa Allah’ın rahmetine güvenmek ile Allah’ın sınırlarını önemsememek aynı şey değildir.

Kur’an, insanın yalnızca başkaları tarafından değil, kendi kuruntuları tarafından da aldatılabileceğini gösterir. İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, bildiği gerçekle yüzleşmek istemediği için kendini kandırır. Yanlışını sürdürmek için bahaneler üretir. Kendi arzusunu doğru kabul eder. Zamanla bu yanlışlar o kadar normalleşir ki insan artık yanlış yaptığını bile düşünmez.

İşte Kur’an’ın uyarıları insanı bu noktada sarsar ve kendisine getirir. İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten Allah’ın bildirdiğine mi uyuyorum, yoksa Allah adına bana anlatılanlara mı uyuyorum?” Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.

Kur’an, Allah’ın sözü ile insanların din adına ürettikleri sözlerin birbirinden ayrılması gerektiğini öğretir. Allah’ın kitabı insan için yeterli bir rehberdir. Allah, insanı başıboş bırakmamış, doğru ile yanlışı açıklamış ve insanın önüne bir yol koymuştur.
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklamadır; takva sahipleri için bir hidayet ve öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Öyleyse insanın sorumluluğu, Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak ve öğrendiği gerçekleri hayatına taşımaktır. Sadece okumak yeterli değildir. Sadece inanıyorum demek de yeterli değildir. İnanç insanın davranışlarına yansımalıdır. Doğrulukta, adalette, merhamette, emanet konusunda, sözünde durmada, hakka riayette ve insanlarla ilişkilerinde kendisini göstermelidir.

Lokman Suresi'ndeki uyarı da bu gerçeği güçlü biçimde ortaya koyar:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı duyarlı olun ve hiçbir babanın evladı, hiçbir evladın da babası adına bir şey ödeyemeyeceği günden sakının. Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Lokmân, 31/33)
Burada insanın yalnızlığı değil, bireysel sorumluluğu vurgulanmaktadır. Hiçbir insan bir başkasının yerine hesap veremez. Bir babanın çocuğuna, çocuğun babasına, bir liderin takipçisine, bir din adamının kendisine güvenen insanlara veya bir topluluğun üyelerine ait sorumluluğu ortadan kaldırması mümkün değildir. Her insan kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır.

Kur’an bu gerçeği daha da açık biçimde şöyle bildirir:
“O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek bir işi vardır.”
(Abese, 80/34-37)
Bu ifadeler insanı korkutmak için değil, sorumluluğunu hatırlatmak için vardır. İnsan bugün başkalarının etkisi altında karar verebilir. Fakat sonuçta kendi tercihiyle karşılaşacaktır. Bu nedenle “Bana böyle öğretildi”, “Herkes böyle yapıyor”, “Biz büyüklerimizden böyle gördük” gibi gerekçeler insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kur’an geçmiş toplumların önemli bir yanlışını da bu şekilde anlatır. İnsanlar kendilerinden önce yaşayanların peşinden düşünmeden gitmişler ve sonunda yanlışlarını onların üzerine yüklemeye çalışmışlardır. Fakat Allah’ın huzurunda herkes kendi tercihiyle karşılaşacaktır.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır: Allah’ın vaadine güvenen insan, hayatını daha dikkatli yaşar. Çünkü bilir ki hayat anlamsız değildir. Yaptığı iyilik de kötülük de boşa gitmeyecektir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu son derece açık biçimde ortaya koyar. İnsan bazen küçük gördüğü davranışların önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa Allah katında hiçbir davranış karşılıksız değildir. Bir söz, bir haksızlık, bir iyilik, bir yardım, bir yalan, bir adalet veya bir zulüm insanın hayatında küçük görünebilir; fakat Allah’ın bilgisi dışında hiçbir şey kalmaz.

Bu yüzden Allah’ın vaadi insan için hem umut hem de uyarıdır. Umuttur; çünkü Allah adaleti, rahmeti ve iyiliği karşılıksız bırakmayacağını bildirmektedir. Uyarıdır; çünkü insanın yaptığı kötülüklerin de sonuçsuz kalmayacağını haber vermektedir.

Allah’ın vaadini ciddiye alan insan, hayatını başkalarının beklentilerine göre değil, Allah’ın bildirdiği ölçülere göre düzenler. İnsanların övgüsü veya yergisi onun temel ölçüsü olmaz. Çünkü bilir ki asıl değerlendirme insanların yanında değil, Allah’ın huzurundadır.

Dünya hayatı geçicidir. İnsan bugün güçlü olabilir, yarın güçsüz kalabilir. Bugün zengin olabilir, yarın hiçbir şeyi olmayabilir. Bugün insanlar tarafından övülebilir, yarın unutulabilir. Fakat Allah’ın vaadi değişmez. İşte insanın güveneceği gerçek budur.

Kur’an, insanın dünya hayatını terk etmesini değil, dünyayı doğru yere koymasını ister. Dünya araçtır, amaç değildir. Mal araçtır, amaç değildir. Makam araçtır, amaç değildir. İnsanların beğenisi araç bile değildir; çünkü insanın Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçireceği bir değer olamaz.

Asıl mesele, insanın hayatını hangi ölçüyle yaşadığıdır. Eğer ölçü Allah’ın kitabıysa insan doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir. Eğer ölçü toplumun alışkanlıkları, gelenekler, kişilerin sözleri ve din adına oluşturulan kabuller hâline gelirse insan farkında olmadan Allah ile aldatılabilir.

Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman ciddi sorular sorması gerekir: Ben neye inanıyorum? İnancımın dayanağı nedir? Allah’ın söylediğini mi kabul ediyorum, yoksa Allah adına söylenenleri mi? Hayatımı dünya hayatının geçici beklentileri mi yönlendiriyor, yoksa Allah’ın vaadi mi? Bir yanlış yaptığımda onu düzeltmeye mi çalışıyorum, yoksa kendime mazeret mi üretiyorum?

Bu sorular insanı kendi iç dünyasıyla yüzleştirir. Çünkü Allah’ın vaadi yalnızca gelecekle ilgili bir haber değildir; bugünkü hayatımızı da şekillendiren bir gerçektir. İnsan gelecekte ne olacağını düşünüyorsa bugün ne yaptığını da düşünmelidir.

Sonuçta mesele çok açıktır: Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı geçicidir. İnsan sorumludur. Hiç kimse kendi sorumluluğunu bir başkasına devredemez. Hiçbir insan Allah’ın adını kullanarak kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Hiçbir gelenek, hiçbir makam, hiçbir topluluk ve hiçbir kişi Allah’ın bildirdiği gerçeğin yerine geçirilemez.

İnsana düşen, dünya hayatının aldatıcılığına kapılmadan Allah’ın kitabına yönelmek, doğruyu yanlıştan ayırmak, yaptığı tercihler üzerinde düşünmek ve hayatını hakka göre düzenlemektir. Çünkü sonunda insanın karşısına çıkacak olan, insanların kendisi hakkında ne düşündüğü değil, kendi hayatında ne yaptığıdır.

Allah’ın vaadi gerçektir. İnsan da bu gerçeğin karşısında sorumludur. Bu nedenle hayatı ertelememek, doğruyu bildiği hâlde onu terk etmemek ve Allah’ın adını kullanarak kendisini avutacak hiçbir aldatıcıya teslim olmamak gerekir. Kur’an’ın uyarısı tam olarak budur: Dünya sizi aldatmasın, Allah ile de aldatılmayın. Allah’ın vaadi gerçektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU? Zekât denildiğinde bugün çoğu insanın zihninde belirli bir hesap ortaya çıkıyor: Malın veya paranın üzerinden bir ...