Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Orta Yolun Sessiz Çağrısı

İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da büsbütün gevşetir. Ölçüyü tutturmak zordur. Hele konu din olunca… İşte asıl imtihan oradadır. Çünkü din, insanın en hassas yerine dokunur: inancına, korkularına, umutlarına ve ebediyet arzusuna. Böyle olunca, din ya ihmal edilir ya da aşırıya taşınır. Oysa Kur’an’ın çağrısı nettir: denge.

Dinde aşırı gitmek, çoğu zaman “daha dindar olma” niyetiyle başlar. Ama niyetin iyi olması, yolun doğru olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Hristiyanlık tarihi, Yahudi geleneği, felsefi akımlar, ruhbanlık anlayışı… Hepsi bize şunu fısıldar: Vahyin önüne başka şeyler geçtiğinde, din saf kalamaz.

Başkasının Etkisiyle Değişen İnanç

Hristiyanlar, Yahudi kültürünün ve Yunan felsefesinin etkisi altında kalmışlardır. Yahudiler Nebi Üzeyir için “Allah’ın oğlu” dediler. Bu düşünce, daha sonra Hristiyanlara da sirayet etti. Onlar da Nebi İsa’yı ilahlaştırdılar. Tevhidin berrak öğretisi, felsefenin soyut tartışmaları içinde kayboldu. Oysa olması gereken şuydu: Vahiy, düşünceye yön vermeliydi; düşünce, vahye değil.

Ne oldu peki? Din, insan ürünü yorumlarla şekillendi. Saflık bozuldu. Allah’ın indirdiği ile insanların ekledikleri birbirine karıştı. Bugün dönüp baktığımızda “Nasıl oldu da buraya gelindi?” diye soruyoruz. Ama aynı soruyu kendimize sormaktan kaçıyoruz. Çünkü cevap rahatsız edici olabilir.

Ümmetin Ölçüsü: Vasat Olmak

Bakara Suresi 143. ayet tam da bu noktada durur:

“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik…”

Vasat ümmet… Ne aşırı ne gevşek. Ne katı ne umursamaz. Peki biz gerçekten bu noktada mıyız? Yoksa bir ucundan tutup diğer ucunu mu kaçırıyoruz?

Denge, sadece ibadette değil; düşüncede, davranışta, hüküm vermede, insanlara bakışta da gerekir. Aşırı olan, kendinden olmayanı dışlar. Ölçülü olan ise hakikati arar.

Aşırılık Nerede Başlar?

Hristiyanların yaptığı en büyük hata neydi? Allah hakkında olmayan şeyleri uydurmak. (4/171) Allah’tan başkasını kutsallaştırmak. Ruhbanlığı dinin içine sokmak. Oysa Allah bunu farz kılmamıştı. (57/27)

Burada durup kendimize sormamız gerekmez mi?

Biz Allah’ın farz kılmadığı neleri dinin parçası haline getirdik?
Hangi alışkanlıkları “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kutsadık?

İslam, insanı zora sokmak için gelmedi. Taha Suresi 2. ayet açıkça söyler:

“Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.”

Ama biz bazen dini, insanların üzerinden kamçı gibi kullanıyoruz. Kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor, ölçüyü kaçırıyoruz.

Zorlama Dinin Neresinde?

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256)

Bu ayeti kaç kez okuduk? Peki kaç kez içselleştirdik?

Bu ayet, Müslüman olmuş Ensar’ın, çocuklarını zorla Müslüman yapmak istemesi üzerine indi. Yani mesele teorik değil, pratikti. Allah, imanın zorla olmayacağını net bir şekilde bildirdi. Çünkü iman, kalbin işidir.

Allah kimseye gücünün yetmediğini yüklemez. En’am 152 bunu hatırlatır. Ölçü, adalet, sorumluluk… Hepsi insanın kapasitesine göredir.

Kur’an Dışına Taşınca…

Dinde aşırıya gitmemenin yolu, Kur’an’ın sınırları içinde kalmaktan geçer. Hakikat, Allah’ın vahyidir. Bunun dışındaki her şey, insan yorumudur. İnsan yorumu ise sınırlıdır.

Nevaya uymak, insanı Allah’ın yolundan saptırır. (38/26)
Nebi Muhammed’in en önemli özelliği, nevasından konuşmamasıdır. (53/3)

Burada durup düşünelim:
Biz kimi dinliyoruz?
Allah’ın kitabını mı, yoksa insanların yorumlarını mı?

Rivayetle Din Yaşanır mı?

Haramlardan kaçmak ve farzlara sarılmak esastır. Ama rivayetlerle din inşa etmeye kalktığımızda, ölçü kaybolur. Farzlar ihmal edilir, detaylarda boğulunur.

Yakınlarının geçimini ihmal eden biri, ne kadar ibadet ederse etsin, Kur’an’a göre sorumluluğunu yerine getirmiş sayılmaz. Din, sadece bireysel ritüellerden ibaret değildir.

Kitap Ehline Uyarı, Bize Ayna

Maide Suresi 77. ayet Kitap Ehli’ne seslenir ama aslında bize de ayna tutar:

“Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin.”

Bu ayetleri sadece “onlar” için okursak, mesajı kaçırırız. Kur’an, başkalarının hatalarını anlatırken bizi uyarır: Aynı yoldan gitmeyin.

Helal ve Haram Sınırları

Kur’an’ın ana amaçlarından biri, helal ve haram çizgisini belirlemektir. Allah’ın helal kıldığını kimse haram kılamaz. Maide 87 bu konuda çok nettir:

“Allah’ın helal kıldığı temiz şeyleri haram etmeyin.”

Helali haram yapmak da aşırılıktır. Bu, sınırı ihlal etmektir.

Din Tamamlandı mı?

Evet. (5/3)
Kur’an’la din tamamlanmıştır.

Bu cümle çok şey söyler ama biz çoğu zaman duymak istemeyiz. Çünkü tamamlanmış bir din, ekleme yapma alanı bırakmaz. Oysa insan eklemek ister. Detaylandırmak, kontrol etmek, hükmetmek ister.

Akıl verilmiştir ama akıl, vahyin sınırlarını aşmak için değil, vahyi anlamak içindir. Nefis devreye girdiğinde, akıl da şaşar.

Gereksiz Sorular, Gereksiz Yükler

Maide 101. ayet, yersiz soruların nasıl yük haline geldiğini anlatır. Allah’ın açıklamadığı şeyler, muaf tutulmuştur. Biz ise bazen muaf olduğumuz alanları kendimize zindan ederiz.

Kur’an’ın Denge Öğretisi

Furkan 67:
Ne israf, ne cimrilik. Orta yol.

Lokman Suresi:
Yürüyüşte bile denge. Seste bile ölçü.

Demek ki denge, hayatın her alanında.

Parçalanmış Din Anlayışı

Bugün en büyük aşırılıklardan biri de gruplara ayrılmaktır. “Ben Hanefiyim, ben Şii’yim…” Peki neden? Hiç düşündük mü?

“Anamız babamız Yahudi olsaydı ne olurduk?” sorusu rahatsız eder ama gereklidir.

En’am 159 uyarır:
Dini parçalayanlarla senin bir ilişkin yoktur.

Son Söz Yerine: Cevap Anahtarı

Yaşadığımız dini, Kur’an’la kontrol etmeliyiz. O, cevap anahtarıdır. Eğer yaşamımız onunla örtüşüyorsa yoldayız. Örtüşmüyorsa, cesur olmalıyız ve kendimizi düzeltmeliyiz.

Çünkü dinde aşırı gitmek, hakikatten uzaklaşmaktır.
Ve hakikat, dengeyi sever.

Rabbim bizleri aşırılıktan, taassuptan ve ölçüsüzlükten korusun.
Orta yolu görebilen, düşünebilen ve Kur’an’la yürüyebilen kullarından eylesin.

Formun Üstü

 

 

İNSANLAR ELİYLE GELEN CEZALAR VE EVRENİN DEĞİŞMEZ YASALARI

 İNSANLAR ELİYLE GELEN CEZALAR VE EVRENİN DEĞİŞMEZ YASALARI

Biraz önce şuraya kadar gelmiştik:
Kur’an’a göre dünya, anında ceza verilen bir mahkeme değil; süresi olan bir imtihan alanı. Eğer her yanlışın bedeli hemen ödetilseydi, yeryüzünde kimse kalmazdı. Bu, Kur’an’ın açık ifadesi.

Şimdi buradan devam edelim.

Allah Neden Hemen Müdahale Etmez?

Bu soru, belki de en çok sorulan sorulardan biri. Zulüm var, adaletsizlik var, masumlar acı çekiyor… Peki Allah neden hemen devreye girmiyor?

Kur’an bu soruya duygusal değil, sistemli bir cevap verir.

Rabbimiz, dünya hayatını insanın özgür iradesiyle anlam kazanacağı bir alan olarak kurmuştur. Eğer Allah her zulüm anında müdahale etseydi, insanın sorumluluğu diye bir şey kalmazdı. İyilik de anlamsızlaşırdı, kötülük de.

Bu yüzden Kur’an, yeryüzündeki adaletin  insanlar eliyle sağlandığını söyler. Daha önce okuduğumuz ayet bunu çok net ifade ediyordu:

“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…” (22/40)

Burada geçen “engelleme”, ilahi bir elin gökten inmesi değil; insanların, zalime karşı durmasıdır. Yani Allah, adaleti doğrudan değil; sorumluluk vererek sağlar.

Bu bakış açısı değişmeden Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.

Dünya Hayatında Hükmün Ertelenmesi

Kur’an, defalarca şunu söyler:
Eğer hüküm hemen verilseydi, herkes kaybederdi.

  1. surede bu konu tekrar gündeme gelir:

“Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi.” (42/14)

Buradaki “söz”, imtihan süresidir. Allah bu süreyi baştan belirlemiştir. O süre dolmadan nihai hüküm verilmez.

Bu yüzden Kur’an’da sıkça geçen bir vurgu vardır:
Asıl hesap ahirettedir.

Dünya hayatı, sonuçların tam olarak toplandığı yer değil; sürecin yaşandığı yerdir.

“Helak” Nedir, Ne Değildir?

Burada artık “helak” kavramını netleştirmeden ilerleyemeyiz. Çünkü helak yanlış anlaşıldığında, Allah algısı da yanlış kuruluyor.

Helak, Kur’an’da anlatıldığı gibi, ani ve sebepsiz bir yok ediliş değildir. Helak, uzun süreli bir bozulmanın doğal çöküşüdür.

Nuh toplumunu düşün.
Lut toplumunu düşün.
Semud’u, Medyen’i düşün.

Bu toplumlar bir sabah uyanıp yok olmadılar. Öncesinde uzun bir süreç vardı:
Uyarılar vardı.
Israr vardı.
İnkâr vardı.
Zulmü savunma vardı.

Sonunda ne oldu?
Kendi kurdukları düzen, kendi kendini imha etti.

Kur’an bunu şöyle anlatır:

“Başlarına gelenler, Allah’ın onlara zulmetmesi değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (3/117 anlam bütünlüğü)

Bu cümle çok kritiktir.
Allah zulmetmez.
İnsan kendine zulmeder.

Helak, bu zulmün bir noktadan sonra taşınamaz hâle gelmesidir.

Evrenin Değişmez Yasaları: Sünnetullah

Şimdi ikinci büyük başlığa geliyoruz.

Kur’an, Allah’ın evreni keyfî bir şekilde yönetmediğini söyler. Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzene Kur’an’da Sünnetullah denir.

Sünnetullah, Allah’ın evrene koyduğu değişmez yasalar demektir. Fizik, biyoloji, toplum, ekonomi… Hepsi bu yasaların içindedir.

Ve bu yasalar, kim olduğuna bakmaz.
İmanlı mısın, değil misin…
Bu yasalar için fark etmez.

Deprem örneğini tekrar düşünelim ama bu kez biraz daha derin bakalım.

Bir bölgede fay hattı var. Bu biliniyor. Buna rağmen dayanıksız binalar yapılıyor. Sonra deprem oluyor ve insanlar ölüyor.

Şimdi soralım:
Bu Allah’ın özel bir cezalandırması mı?

Hayır.
Bu, ihmalin sonucudur.
Bu, bilginin ciddiye alınmamasının sonucudur.

Deprem, mümin seçmez. Fizik yasalarıyla çalışır.

Kur’an bunu çok sade bir dille ifade eder:

“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (33/62)

Yani Allah’ın koyduğu düzen değişmez. Kim bu düzene uyarsa sonuç alır, kim uymazsa bedelini öder.

Günlük Hayattan Bir Örnek

Bir düşün:
Bir çocuk var. Sobaya elini sürüyor. Yanıyor.

Bu yanma, Allah’ın çocuğa kızması mı?
Hayır. Isının yasası bu.

Anne çocuğa kızmaz, sobayı suçlamaz. Çocuğa şunu öğretir:
“Dokunma.”

Kur’an da insanlığa bunu öğretir.
“Dokunma.”
“Bu düzen böyle çalışıyor.”

Rızık, Emek ve Sonuç

Dünya hayatında rızık meselesi de bu yasalarla bağlantılıdır. Kur’an, rızkın gökten rastgele düşmediğini söyler. Emekle, çabayla, sistemle bağlantılıdır.

42/20 bu yüzden çok çarpıcıdır:

“Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz…”

Burada iman şartı yok.
İstemek, çalışmak, emek vermek var.

Bir çiftçi düşün. Toprağı tanıyor, zamanında ekiyor, suluyor. İnancı ne olursa olsun, ürün alır. Çünkü toprağın bir yasası vardır.

Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça söyler:
Dünya hayatında karşılık, dünya yasalarına göre verilir.

Resul, Nebi ve İtaat Meselesi

Burada çok hassas bir noktaya geliyoruz.

Kur’an, resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlar. Ama bu, resulün kişiliğine değil; taşıdığı vahye itaattir.

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)

Bu ayet, resulü merkeze almaz; mesajı merkeze alır. Çünkü resul, mesajın taşıyıcısıdır.

Bu yüzden Kur’an, nebiye körü körüne bağlılık öğretmez. Aksine, nebinin getirdiği vahye bilinçli teslimiyet ister.

Nebi Muhammed, Nebi İsa, Nebi Musa… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Hepsi Allah’ın yasalarını hatırlatmıştır. Hiçbiri bu yasaların dışına çıkmamıştır.

İnsan Eliyle Gelen Cezalar

Kur’an’a göre bazı sonuçlar, doğrudan insan eliyle gelir. Zulmeden toplumlar, başka insanlar tarafından durdurulur. Bu da ilahi düzenin bir parçasıdır.

9/52 bunu açıkça söyler:

“Biz Allah’ın ya kendi katından ya da bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz.”

Burada “bizim elimizle” ifadesi çok önemlidir. Çünkü Kur’an, adalet mücadelesini pasif bir bekleyiş olarak görmez. İnsanları sorumluluk almaya çağırır.

Zalimlerin durdurulması, gökten beklenen bir mucize değildir. İnsanların vicdanıyla, cesaretiyle ve mücadelesiyle olur.

Son Bir Düşünceyle Bitirelim

Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvuru şudur:
Keyfine göre cezalandıran bir ilah değil;
Yasa koyan, süre tanıyan, sorumluluk yükleyen bir Rabb.

Bu gerçeği anlamadan, Kur’an’daki kıssaları, darb-ı meselleri ve sembolleri sağlıklı okumak mümkün değildir.

Nebi Musa’nın denizi geçmesi meselesi de tam burada anlam kazanır. O olay, doğa yasalarının askıya alındığı bir masal değil; Allah’ın koyduğu düzen içinde, hakikatin batılı yenmesinin güçlü bir anlatımıdır.

Ama oraya gelmeden önce şunu içselleştirmemiz gerekir:
Allah dünyayı yasalarla yönetir.
Ve bu yasalar, adaletlidir.

SONUÇ: CEZAYI DEĞİL SORUMLULUĞU OKUMAK

Buraya kadar anlattıklarımızın hepsi, aslında tek bir noktada birleşiyor:
Kur’an, insanı korkutarak değil; sorumlu kılarak eğitir.

Eğer Kur’an’da anlatılan Allah, dünyada her yanlışı anında cezalandıran bir ilah olsaydı, insanın iradesinden söz edemezdik. Oysa Kur’an, ısrarla şunu söyler: Dünya, sonuçların hemen dağıtıldığı bir yer değildir. Hüküm ertelenmiştir. Çünkü bu hayat, bir imtihan sürecidir.

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları hemen yakalayıverecek olsaydı…” (35/45)

Bu ayet, meseleyi kapatır. Allah acele etmez. Süre tanır. Bu süre, insanın kendini fark etmesi içindir.

Bu yüzden Kur’an’da yaşanan felaketleri, toplumsal çöküşleri, bireysel kayıpları okurken ilk refleksimiz “ceza” kelimesi olmamalıdır. Önce şuna bakmalıyız:
İnsan ne yaptı?
Hangi yasa ihlal edildi?
Hangi sorumluluk görmezden gelindi?

Çünkü Kur’an’a göre yeryüzündeki zulmün büyük kısmı, Allah’ın doğrudan müdahalesiyle değil; insanların ihmaliyle büyür. Zalimlerin önünde duran bir duvar yoksa, o duvarı insanların örmesi gerekir. Allah, adaleti çoğu zaman insan eliyle sağlar:

“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…” (22/40)

Bu ayet, pasif bir bekleyişi değil; aktif bir sorumluluğu anlatır. Kur’an, insanı seyirci yapmaz. Taraf yapar.

Aynı şekilde evrende işleyen düzen de böyledir. Allah, dünyayı mucizelerle değil; yasalarla ayakta tutar. Bu yasalar değişmez. Kim bu düzeni ciddiye alırsa karşılığını alır, kim hafife alırsa bedelini öder.

“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (33/62)

Deprem örneği, rızık örneği, emek örneği… Hepsi bize şunu söyler: Dünya hayatında sonuçlar, iman etiketine göre değil; davranışa göre ortaya çıkar. Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça ilan eder.

Bu noktada resul meselesi de yerli yerine oturur. Kur’an’ın resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlaması, bir kişiye bağlılık üretmek için değil; vahyin merkeze alınması içindir:

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)

Nebi Muhammed’in, Nebi İsa’nın, Nebi Musa’nın yaptığı şey; bu yasaları askıya almak değil, insanlara hatırlatmaktır. Hiçbiri evrenin düzenine karşı bir din anlatmadı. Aksine, Allah’ın kurduğu düzenle uyumlu bir hayat çağrısı yaptı.

Bu yüzden Kur’an’da anlatılan “helak” kıssaları, gökten inen ani bir öfkenin hikâyesi değildir. Onlar, uzun süre görmezden gelinen uyarıların, ihlal edilen yasaların ve taşınamaz hâle gelen zulmün sonuçlarıdır. Helak, bir anda gelen bir ceza değil; ertelenmiş bir çöküştür.

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde şunu net bir şekilde söyleyebiliriz:
Kur’an, insanı korkuyla değil; bilinçle dönüştürmek ister.
“Başına ne gelir?” sorusundan önce,
“Ne yapıyorsun?” sorusunu sordurur.

Ve belki de en önemlisi şudur:
Kur’an, Allah’ı sorumsuzluklarımızın arkasına saklanabileceğimiz bir mazeret hâline getirmez. Tam tersine, Allah inancı, insanın omzuna daha fazla sorumluluk yükler.

Çünkü bu dünyada bozulan şeylerin büyük kısmı, gökten inmedi.
İnsan eliyle yapıldı.
Ve yine insan eliyle onarılmak zorunda.

İşte bu bakış açısını kazanmadan, ne geçmiş kavimleri doğru anlayabiliriz ne de bugün yaşadıklarımızı. Ve bu bakış olmadan, Kur’an’ın anlattığı mucizeleri de masaldan öteye taşıyamayız.

Bir sonraki adımda, Nebi Musa ve deniz anlatısını bu çerçevede ele aldığımızda, aslında Kur’an’ın neyi mucize olarak sunduğunu da çok daha berrak göreceğiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.comFormun Üstü

 

 

Kur’an’da Mecazi Ölüm: Kalbin Ölümü ve Hakikatten Uzaklaşma

 Kur’an’da Mecazi Ölüm: Kalbin Ölümü ve Hakikatten Uzaklaşma

Ölüm deyince aklımıza ne geliyor?
Nefesin kesilmesi, bedenin toprağa verilmesi, bir hayatın sona ermesi…
Ama Kur’an, bize ölümün sadece bedenle ilgili olmadığını fısıldıyor. Hatta bazen açıkça söylüyor: Asıl tehlikeli olan, kalbin ölmesidir.

İnsan yürür, konuşur, güler, işine gider… Ama kalbi hakikate kapalıysa, Kur’an’a göre o insan aslında “yaşıyor” sayılmaz.

1. Ölüm Sadece Fiziksel Değil

Kur’an’da ölüm, yalnızca biyolojik bir son değildir. Bir de manevi ölüm vardır.
Yani kişi hayattadır ama kalbi canlı değildir.

Düşünsene…
Sevgi var, ama fark edilmiyor.
İyilik var, ama görülmüyor.
Hakikat karşında duruyor, ama kalp ona kapalı.

İşte Kur’an’ın “ölü” dediği hâl tam olarak budur.

Küçük bir hikâye düşünelim:
Ali, sınıfında herkesin yardımına koşan biridir. Ama sürekli şikâyet eder, kimseyi dinlemez, kendisine yapılan iyilikleri görmez. İnsanlar onun için uğraşır ama o hep eksiklere takılır. Bedeni canlıdır, ama kalbi… Kalbi artık hissetmiyordur. İşte bu, manevi ölümdür.

2. Kalplerin Katılaşması ve Duyarsızlık

Kur’an bu durumu çok çarpıcı bir benzetmeyle anlatır:

“Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu…”
(Bakara, 2:74)

Burada bir ayrıntı var.
Kur’an taşları küçümsemez. Taş yarılabilir, içinden su çıkar, Allah korkusuyla yerinden düşebilir.
Ama katılaşmış kalpler, hiçbir hatırlatmadan etkilenmez.

Günlük hayattan bir örnek düşün:
Bir arkadaşın sana defalarca iyilik yapıyor, ama sen her seferinde bunu küçümsüyorsun. Ne teşekkür ediyorsun ne fark ediyorsun. Zamanla bu duyarsızlık normalleşiyor. İşte kalbin katılaşması böyle başlar. Sessizce.

Kalbi canlı tutan şey, farkındalıktır. Duyarlılıktır. “Ben neyi görmüyorum?” sorusunu sorabilmektir.

3. Göz Var, Kulak Var… Ama Anlayış Yok

Kur’an bu hali çok net tarif eder:

“Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler… İşte onlar gafillerin ta kendileridir.”
(Araf, 7:179)

Düşünsene…
Doğru söyleniyor.
Uyarı yapılıyor.
Hakikat ortada.

Ama kişi anlamıyor. Çünkü sorun gözde değil, kalpte.

Bir mini hikâye daha:
Bir öğrenci var. Öğretmeni defalarca doğruyu gösteriyor. Yol haritası çiziyor. Ama öğrenci kulak asmıyor. Dinliyormuş gibi yapıyor, ama içten içe reddediyor. İşte bu, kalbin ölü olmasının en net göstergelerinden biridir.

4. Manevi Ölümün Temel Sebepleri: İnkâr ve Nifak

Kur’an’a göre manevi ölümün en güçlü iki nedeni vardır:

İnkâr:
Allah’ı ve ayetlerini bilinçli şekilde reddetmek.

Nifak:
Kalben inanmadığı hâlde, inanmış gibi görünmek.

Kur’an bu durumu şöyle açıklar:

“Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlardır…”
(Bakara, 2:257)

Ve nifak için:

“Kalplerinde hastalık vardır… Yalan söylemeleri yüzünden onlara elem dolu bir azap vardır.”
(Bakara, 2:10)

Günlük hayatta bu neye benzer?
Sürekli yalanla yaşayan bir insanı düşün. Bir süre sonra doğruyu ayırt edemez hâle gelir. Hakikat rahatsız eder. Kalp karanlığa alışır. İşte manevi ölüm böyle başlar.

5. Yeniden Dirilmek Mümkün mü?

İşte burada Kur’an umut kapısını açar.

Evet, kalp ölebilir.
Ama yeniden dirilebilir.

Nasıl mı?

Tevbe ile…
Yani hatayı fark etmek, pişman olmak ve Allah’a yönelmek.

Hidayet ile…
Yani doğru yolu bulmak ve o yolda yürümek.

Kur’an şöyle der:

“Ancak tevbe edip inanan ve salih ameller işleyenler var ya… Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”
(Furkan, 25:70)

Ve:

“Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun kalbini İslam’a açar…”
(En’am, 6:125)

Küçük bir örnek:
Gün boyu öfkeyle davranan bir kişi, akşam durup düşünür. Hatasını fark eder, özür diler, kendini düzeltmeye niyet eder. İşte o an, kalp yeniden nefes almaya başlar. Manevi diriliş bazen tek bir fark edişle başlar.

6. Kalbi Canlı Tutmanın Yolları

Kalp ihmal edilirse ölür. Beslenirse canlı kalır.

Kur’an’ın işaret ettiği bazı yollar şunlardır:

  • Dua ve zikir: Kalbi Allah’a bağlar
  • İbadet ve hatırlatma: Farkındalığı diri tutar
  • Hakikati görüp uygulamak: Kalbi aydınlıkta tutar

Basit ama etkili bir örnek:
Sabah uyanınca içinden “Bugün için şükürler olsun” demek… Gün içinde yapılan küçük iyilikleri fark etmek… Bunlar kalbi canlı tutar.

7. Mecazi Ölümle Mücadele: Küçük Hikâyeler

– Oyun oynayan ama ders dinlemeyen bir öğrenci, bir gün öğretmenini gerçekten dinlemeye başlar. Kalp uyanır.
– Arkadaşına kırıcı davrandığını fark eden biri, özür diler ve davranışını değiştirir. Kalp yumuşar.
– Sabah güne şükürle başlayan bir insan, gün boyu daha bilinçli yaşar. Kalp diri kalır.

8. Kapanış: Kur’an’ın Sessiz Ama Derin Uyarısı

Manevi ölüm, Kur’an’da sadece bir kavram değildir. Bir uyarıdır.

Kalbini ihmal edersen, yaşarken ölürsün.
Ama fark edersen, tevbe edersen, yönelirsen… Kalp yeniden dirilir.

Kur’an bize şunu söylüyor:
Kalbini ihmal etme.
Farkında ol.
Hakikati yaşa.

Hayat kısa.
Ama kalp her gün yeniden başlayabilir.

 

İnsan, Kâinat ve Yaratılışın Kodları

 İnsan, Kâinat ve Yaratılışın Kodları

Kur’an Metni Işığında Yaratılış, Âdem ve İnsan Anlayışı

1. İnsan Yokken Kurulan Kozmik Düzen

Kur’an, insanın yaratılışını anlatmadan önce evrensel bir gerçekliğe dikkat çeker:
İnsan, kendisinden önce var olan ve işleyen bir düzenin içine yerleştirilmiştir. Dağlar, gökler, yer, bitkiler ve hayvanlar insan var olmadan önce yaratılmıştır. Bu durum, insanın merkezde olduğu kadar sorumlu bir varlık olduğunu da ortaya koyar.

“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, henüz kendisi anılmaya değer bir şey değilken uzun bir zaman gelip geçmiştir.”¹

Bu ayet, insanın ontolojik değersizliğini değil; sonradan yaratılmışlığını ve dolayısıyla yüklenmiş olduğu ahlaki sorumluluğu ifade eder.

 

2. Yaratılışın Süreçsel Boyutu ve “Altı Gün” Kavramı

Kur’an’da göklerin ve yerin yaratılışı “altı gün” ifadesiyle anlatılır.² Ancak bu gün kavramı, modern zaman ölçüsüyle birebir örtüşmez. Zira henüz dünyanın ve güneşin yaratılmadığı bir evrede 24 saatlik bir zaman anlayışından söz etmek mümkün değildir.

Kur’an, bu kavramı yine kendi içinde açıklar:

“Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”³
“Melekler ve ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselir.”⁴

Bu ayetler, Kur’an’daki yevm kavramının bir zaman dilimini değil, bir süreci veya evreyi ifade ettiğini göstermektedir. Bu nedenle klasik tefsir literatüründe “altı gün” ifadesi sıklıkla “altı devir” şeklinde yorumlanmıştır.

3. Âdem Kavramının Çift Boyutlu Yapısı

Kur’an’da Âdem kavramı tek katmanlı değildir. Metin dikkatle incelendiğinde iki farklı bağlam ortaya çıkar:

3.1. Âdem: İnsan Türünü İfade Eden Kavram

Kur’an, insanın yeryüzüne yayılışını anlatırken bunu tek bir biyolojik bireye indirgemez:

“Allah sizi yerden bitki gibi bitirdi.”⁵

Bu benzetme, insan neslinin çoklu ve doğal bir yayılış süreci içinde var olduğunu ima eder. Aynı şekilde:

“Her şeyden çift çift yarattık ki düşünesiniz.”⁶

ifadesi, yaratılışın çoğulluk ilkesine dayandığını gösterir.

3.2. Âdem: Seçilmiş Nebî

Kur’an’da bir de açıkça seçilmiş bir Âdem’den söz edilir:

“Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemler üzerine seçti.”⁷

Seçilme kavramı, mevcut bir topluluk içinden ayırt edilmeyi ifade eder. Bu da, nebî olan Âdem’in, zaten var olan insanlar arasından seçildiğini göstermektedir.

 

4. Kardeş Evliliği Rivayetlerinin Kur’anî Temeli

Rivayet literatüründe yer alan kardeş evliliği anlatıları Kur’an metninde karşılık bulmaz. Aksine Kur’an, evlilik sınırlarını açıkça belirler:

“Size anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz… haram kılındı.”⁸

Kur’an’da ilahi yasaların zamanla çelişmesi söz konusu değildir.⁹ Ayrıca modern genetik veriler de yakın akraba evliliklerinin ciddi biyolojik riskler taşıdığını ortaya koymaktadır.

 

5. “Tek Nefis” Kavramının Anlamsal Çerçevesi

“Sizi tek bir nefisten yaratan…”¹⁰

Kur’an’da nefsi, yalnızca tek bir biyolojik birey olarak okumak zorunlu değildir. Nefis kelimesi Kur’an’da öz, yapı ve fıtrat anlamlarında da kullanılmaktadır.¹¹ Bu bağlamda ayet, insanlığın aynı ontolojik özden yaratıldığını ifade eder.

 

6. Melek, İnsan ve İblis: Ontolojik ve Ahlaki Ayrım

Melekler Kur’an’da kendilerine verilen emri eksiksiz yerine getiren varlıklar olarak tanımlanır.¹² İnsana ise akıl, irade ve nefis birlikte verilmiştir. Bu nedenle insan hata yapabilir; fakat tövbe edebilir.

İblis ise hatasında ısrar eden kibirli varlığın sembolüdür:

“Ben ondan üstünüm.”¹³

Bu ifade, Kur’an’da kibrin özeti olarak sunulur.

 

7. Yasak Ağaç ve Sınır Bilinci

Yasak ağaç anlatımı, yalnızca tarihsel bir olay değil; insanın sınırla imtihanının sembolik anlatımıdır. Helal alanın genişliğine rağmen, yasak olana yönelme düşüşü beraberinde getirir.¹⁴

 

8. İmtihanın Başlangıcı ve Ahlaki Sorumluluk

Kur’an’a göre insan doğuştan masumdur. Buluğ çağıyla birlikte ahlaki sorumluluk başlar:

“Nefse ve ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun.”¹⁵

Bu aşamadan sonra insan özgür iradesiyle yol seçer. İlahi yardım, seçilen yön doğrultusunda kolaylaştırma şeklinde tecelli eder.

 

Kur’anî Antropolojinin Temel Çizgileri

Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışı şu ilkeler etrafında şekillenir:

  1. Yaratılış süreçseldir
  2. İnsan aynı özden yaratılmıştır
  3. Âdem hem türü hem seçilmiş nebîyi ifade eder
  4. İmtihan özgür irade temellidir
  5. Kurtuluş kibirle değil, yönelişle mümkündür

İNSAN YOKKEN KURULAN DÜZEN: HAZIR SAHNEYE DAVET

Kur’an insanı anlatmaya başlamadan önce çok bilinçli bir giriş yapar.
Önce insanı överek değil, yokluğunu hatırlatarak söze başlar.
Çünkü insan kendini merkeze koymaya meyillidir.

“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, henüz kendisi anılmaya değer bir şey değilken uzun bir zaman gelip geçmiştir.”
(İnsan 76:1)

Bu ayet sarsıcıdır.
Şunu söyler:
İnsan, bu dünyanın sebebi değil; sonradan gelen misafiridir.

Bir sofrayı düşün.
Masa kurulmuş, tabaklar dizilmiş, su hazır, yemek pişmiş.
Sen en son geliyorsun.
Bu, ev sahibinin seni değersiz gördüğünü değil; sana emanet verdiğini gösterir.

Kur’an’ın yaptığı tam olarak budur.
Dağlar, denizler, atmosfer, gece–gündüz dengesi, bitkiler, hayvanlar…
Bunların hiçbiri insanla birlikte ortaya çıkmadı.
İnsan için hazırlandı.

“O, yerde olanların hepsini sizin için yarattı.”
(Bakara 2:29)

Ama burada çok kritik bir nokta var:
“sizin için” ifadesi, sizin keyfiniz için demek değildir.
“Sizin sorumluluğunuz altında” demektir.

Bu yüzden insan, Kur’an’da halife olarak tanımlanır.
Halife, sahip değil; emanetçidir.

“ALTI GÜN” MESELESİ: ZAMAN DEĞİL, SÜREÇ

Kur’an’da sıkça geçen bir ifade vardır:

“Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yarattı.”
(A‘raf 7:54)

Bu ayeti düz okuyunca zihin hemen takılır:
“Altı gün mü? Nasıl olur?”

Çünkü biz “gün” deyince:
– 24 saat
– Güneş
– Dünya
– Gece–gündüz
düşünüyoruz.

Oysa Kur’an, kendi kavramlarını yine kendi içinde açıklar:

“Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”
(Hac 22:47)

“Melekler ve ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselir.”
(Meâric 70:4)

Demek ki burada “gün”, saat değildir.
Bir evre, bir süreç, bir aşamadır.

Bugün bilim ne söylüyor?
Evrenin yaşı yaklaşık 13,8 milyar yıl.

Kur’an buna itiraz etmiyor.
Aksine, “acele bir yaratılış yok” diyor.
Her şey ölçüyle, kademe kademe, aşama aşama.

“Biz her şeyi bir ölçüyle yarattık.”
(Kamer 54:49)

Bu ayet, yaratılışın kaos değil; kodlanmış bir düzen olduğunu söyler.

ÂDEM: TEK KİŞİYE SIKIŞTIRILAMAYAN BİR KAVRAM

Yaratılış meselesinde düğüm noktası şudur:
Âdem’i nasıl anlıyoruz?

Çoğu anlatı, Âdem’i sadece tek bir biyolojik kişi olarak sunar.
Oysa Kur’an dili buna izin vermeyecek kadar geniştir.

Âdem = İnsan Türü

Kur’an insanın yeryüzüne yayılışını anlatırken çok çarpıcı bir benzetme yapar:

“Allah sizi yerden bitki gibi bitirdi.”
(Nuh 71:17)

Bitki nasıl çoğalır?
Tek bir tohumdan mı?
Hayır.
Aynı türden çok sayıda tohum, aynı topraktan çıkar.

Bu ayet, insanın çoğalmasını tek zincire mahkûm etmez.

Yine genel bir ilke koyar Kur’an:

“Her şeyden çift çift yarattık ki düşünesiniz.”
(Zâriyât 51:49)

Bu ilke, yaratılışın tamamı için geçerlidir.
İnsan bu düzenin dışına itilmez.

Âdem = Seçilmiş Nebî

Kur’an’da bir de çok net bir ayet vardır:

“Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemler üzerine seçti.”
(Âl-i İmrân 3:33)

Seçilmek ne demektir?
Var olanlar arasından ayrılmak demektir.

Bu ayet şunu açıkça söyler:
Ortada insanlar vardır ve onların içinden bir Âdem seçilmiştir.

Yani:
– Her insan Âdem türündendir
– Ama nebî olan Âdem, seçilmiş olanıdır

Bu ayrımı yapmadığında:
– kardeş evliliği
– genetik çıkmaz
– şeriat çelişkisi
kaçınılmaz olur.

YASAK AĞAÇ: MEYVE DEĞİL, SINIR

Kur’an’daki yasak ağaç anlatımı, basit bir “meyve yeme” hikâyesi değildir.

“Bu ağaca yaklaşmayın.”
(Bakara 2:35)

Dikkat et:
“Yemeyin” demiyor,
“yaklaşmayın” diyor.

Çünkü düşüş, bir anda olmaz.
Yaklaşarak olur.

Bugün de tablo değişmedi.
Helal alan geniştir.
Ama insan sınırı zorladığında, aynı senaryo tekrar eder.

“Şeytan, ana babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de saptırmasın.”
(A‘raf 7:27)

Bu bir tarih anlatısı değil, insanlık yasasıdır.

SON BAĞLANTI: İNSAN NEREDE DURUYOR?

Kur’an’ın çizdiği büyük resim şudur:

– Evren hazırlandı
– İnsan aynı özden yaratıldı
– Âdem hem türü, hem seçilmiş nebîyi ifade etti
– Sınır kondu
– Seçim insana bırakıldı

“Nefse ve ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun.”
(Şems 91:7–9)

Allah zorlamaz.
Ama seçilen yolu açar.

Takvayı seçersen, takva genişler.
Kibri seçersen, iblis konuşur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com

İblis ve Biz

 İblis ve Biz

İnsanlık Kadar Eski Bir Hikâye

Bazı hikâyeler vardır; ne bir çağla sınırlıdır ne de bir topluma aittir. Onlar, insan var oldukça var olan, insan nefes aldıkça diri kalan hikâyelerdir. İblis’in hikâyesi de böyledir. Onu sadece “ilk isyan eden varlık” olarak okumak, meseleyi fazlasıyla daraltmak olur. Çünkü Kur’an’da anlatılan İblis, yalnızca geçmişte yaşanmış bir figür değildir; bugün hâlâ insanın karar anlarında hazır bulunan, zaaflarına dokunan, iç sesine karışan bir hakikattir.

Bu yüzden “İblis ve Biz” dediğimizde, aslında iki ayrı özneyi yan yana getirmiyoruz. Aynı hikâyenin iki yüzünü konuşuyoruz. İblis, insanın karşısında duran bir düşman olduğu kadar, insanın içindeki eğilimleri de açığa çıkaran bir aynadır. Kur’an’ın İblis anlatımı, korku üretmek için değil; farkındalık kazandırmak içindir. Çünkü fark edilmeyen düşman, en tehlikeli olandır.

Kur’an, İblis’i bir masal kahramanı gibi sunmaz. Onu olağanüstü güçlerle donatıp insanı çaresiz göstermez. Tam tersine, İblis anlatısı boyunca insanın iradesine, aklına ve sorumluluğuna sürekli vurgu yapılır. Bu da bize şunu öğretir: İblis’in asıl gücü, insanın zayıflıklarını kullanabilmesidir; yoksa insana zorla hükmetmesi değildir.

 

Secde Emri: İtaat mi, İmtihan mı?

İblis darb-ı meselinin merkezinde, Kur’an’da defalarca tekrarlanan bir sahne vardır: Âdem’e secde emri. Bu tekrar, olayın sıradan olmadığını gösterir. Allah, bu sahneyi farklı surelerde, farklı bağlamlarla anlatır; çünkü mesele sadece İblis’in isyanı değil, insanın sınavıdır.

Araf Suresi’nde bu sahne şöyle aktarılır:

“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik; sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hariç hepsi secde etti. O, secde edenlerden olmadı.” (Araf, 7/11)

Burada dikkat edilmesi gereken ilk nokta şudur: Secde emri, Âdem’in şahsına değil, Allah’ın emrine itaat testidir. Yani mesele Âdem değildir; mesele emirdir. İblis’in yanılgısı da tam burada başlar. O, emri değil, emrin muhatabını merkeze alır.

Allah, İblis’e neden secde etmediğini sorduğunda aldığı cevap, insanlık tarihindeki en tehlikeli cümlelerden biridir:

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Araf, 7/12)

Bu cümlede açık bir isyan olduğu kadar, son derece “mantıklı” görünen bir gerekçe de vardır. İblis, Allah’a “isyan ediyorum” demez. O, kendince bir kıyas yapar. Ateşi çamurdan üstün görür, yaratılış maddesini değer ölçütü hâline getirir. İşte bu noktada kibir, akıl kılığına bürünür.

Bugün insanın düştüğü pek çok hata da benzer bir zihinsel süreçle ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman yanlış yaptığını bilerek değil, yaptığı yanlışı doğru sandığı için yoldan çıkar. “Ben haklıyım.”, “Benim şartlarım farklı.”, “Benim niyetim temiz.” gibi cümleler, modern dünyanın İblisvari savunmalarıdır.

 

Kibir: İsyanın Görünmeyen Kökü

İblis’in secde etmeyişi, sadece bir emre karşı gelme değildir. Bu, kibirin Allah’a karşı açtığı ilk cephedir. Kibir, insanı (ve İblis’i) Allah’ın hükmü karşısında kendi hükmünü üstün görmeye iter. Kur’an, kibri bu yüzden sadece bir ahlaki zaaf değil, itikadi bir tehlike olarak ele alır.

Sad Suresi’nde bu durum daha açık ifade edilir:

“(Allah) buyurdu ki: ‘Ey İblis! Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibir mi gösterdin, yoksa yücelerden mi oldun?’”
(Sad, 38/75)

Bu ayet, kibirin iki yüzünü ortaya koyar: Kendini büyük görmek ve Allah’ın takdirini küçümsemek. İblis, kendisini üstün gördüğü için değil; Allah’ın tercihini sorguladığı için düşer. Bu çok ince ama çok hayati bir ayrımdır.

İnsan da benzer bir noktada sınanır. Hayatta başına gelen olayları, kendisine verilen rolleri, karşılaştığı insanları sürekli sorgulayan; “Neden ben?”, “Bu bana yakışmaz.”, “Ben daha fazlasını hak ediyorum.” diyen bir zihin, farkında olmadan İblis’in düştüğü yere yaklaşır. Çünkü bu soruların merkezinde çoğu zaman Allah’a güven değil, benlik vardır.

 

Kovuluş ve Mühlet: Bitmeyen Mücadele Başlıyor

İblis’in isyanı karşılıksız kalmaz. Allah onu rahmetinden kovar. Ancak hikâye burada bitmez. Asıl dikkat çekici olan, İblis’in bu noktadan sonra sergilediği tutumdur. O, hatasını kabul edip bağışlanma dilemez. Bunun yerine, mühlet ister.

“(İblis) dedi ki: ‘Öyleyse, insanların diriltilecekleri güne kadar bana süre ver.’”
(Araf, 7/14)

Bu talep kabul edilir. Ama bu kabul, İblis’e verilmiş bir ayrıcalık değildir. Bu, insan için devam edecek imtihanın şartlarının ilanıdır. İblis’in varlığı, insanın özgür iradesini anlamlı kılan unsurlardan biridir. Eğer karşı seçenek olmasaydı, doğruyu seçmenin bir değeri de olmazdı.

İblis bu mühletle birlikte niyetini açıkça ilan eder:

“Dedi ki: ‘Madem beni azdırdın, ben de onlar için senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.’” (Araf, 7/16)

Bu cümle çok çarpıcıdır. İblis, insanları saptırmak için bataklıkların başında bekleyeceğini söylemez. Dosdoğru yolun üzerinde duracağını söyler. Yani dinin, ahlakın, iyiliğin yanına konuşlanır. İşte bu yüzden İblis’in tuzakları kaba ve ilkel değil; ince, süslü ve ikna edicidir.

 

Dosdoğru Yol Üzerindeki Tehlike

İblis’in en büyük stratejisi, insanı dinden tamamen koparmak değildir. Onu biraz eğmek, biraz gevşetmek, biraz erteletmek yeterlidir. “Sonra yaparsın.”, “Şimdi sırası değil.”, “Bu kadar da abartma.” gibi cümleler, dosdoğru yol üzerindeki en yaygın engellerdir.

Kur’an’da İblis’in insanlara yaklaşma biçimi şöyle anlatılır:

“Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.”
(Araf, 7/17)

Bu ifade, İblis’in saldırısının çok yönlü olduğunu gösterir. Sadece günahla değil; bazen aşırı dindarlık kisvesiyle, bazen korkuyla, bazen de umutla yaklaşır. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran şey her zaman kötülük değildir. Bazen ölçüsüzlük de aynı sonucu doğurur.

 

Vesvese: İblis’in En Sessiz Silahı

İblis’in insanla mücadelesinde kullandığı en etkili yöntem, bağırmak ya da zorlamak değildir. Onun silahı sessizdir, fark edilmez ve çoğu zaman insanın kendi sesi zannedilir. Kur’an bu yöntemi tek bir kelimeyle anlatır: vesvese.

Vesvese, yüksek sesle söylenen bir emir değildir. O, kalbin kenarından geçen bir düşünce, zihnin arka planında beliren bir ihtimaldir. İnsan çoğu zaman bu düşüncenin nereden geldiğini sorgulamaz. Çünkü vesvese, “yabancı” gibi konuşmaz; tanıdık bir dille gelir. İnsanın kendi aklına, kendi mantığına, kendi arzularına benzeyerek yaklaşır.

Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir:

“Şeytan, onların kalplerine vesvese verir.”
(Nâs, 114/5)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Vesvese kalbe atılır, ama karar akılda verilir. Yani İblis, insanın iradesini devre dışı bırakmaz. O sadece bir ihtimal fısıldar. Kabul etmek ya da reddetmek insana aittir. Bu yüzden vesvese, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; tam tersine onu görünür kılar.

Günlük hayatta bunu çok net yaşarız. Bir yanlış yapmadan önce zihnimizden geçen “Acaba?” cümlesi, çoğu zaman vesvesenin ilk adımıdır. “Bir kereden bir şey olmaz.”, “Kimseye zararım yok.”, “Herkes böyle yapıyor.” gibi cümleler, İblis’in en sık kullandığı dil kalıplarıdır. Bu cümlelerin ortak özelliği şudur: Yanlışı doğrudan savunmazlar; yanlışı normalleştirirler.

 

“Süsleme” Sanatı: Kötülüğün Estetiği

İblis, kötülüğü çıplak hâliyle sunmaz. Çünkü insan fıtratı, apaçık kötülükten ürker. Bu yüzden İblis, kötülüğü süsler. Kur’an bu yöntemi çok çarpıcı bir ifadeyle anlatır:

“Yeryüzünde onlara yaptıklarını mutlaka süsleyeceğim.” (Hicr, 15/39)

Süsleme, gerçeğin üzerini örtmek değildir; gerçeği cazip hâle getirmektir. Yanlış hâlâ yanlıştır, ama artık çirkin görünmez. Günah hâlâ günahtır, ama artık utandırmaz. İşte bu noktada insan, tehlikenin farkına varamaz.

Modern dünyada bu süsleme daha örtük ve fark edilmesi zor bir hâl almıştır. Eskiden haram denilen şeyler bugün “özgürlük”, “kişisel tercih” ya da “kendini ifade etme” başlığı altında sunulmaktadır. Zulüm “güçlü olmak”, bencillik “kendini sevmek”, israf “konfor” olarak pazarlanmaktadır. İblis, çağın dilini çok iyi kullanır.

Kur’an bu durumu şöyle açıklar:

“Şeytan, onlara yaptıklarını güzel gösterdi.”
(En’âm, 6/43)

Buradaki “güzel gösterme”, estetik bir güzellikten ziyade zihinsel bir makyajdır. İnsan, yanlış yaptığını bilse bile, bunu kendi içinde meşrulaştıracak bir gerekçe bulur. Bu gerekçe bulunduğu anda, vicdan susturulmuş olur.

 

Sebe Suresi ve “Hükümranlık” Yanılgısı

Kur’an’da İblis’le ilgili en çok yanlış anlaşılan ayetlerden biri Sebe Suresi 20. ayettir:

“Andolsun ki İblis, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı da, iman eden bir grup dışında ona uydular.”

Bu ayet, yüzeysel okunduğunda sanki İblis’in insan üzerinde mutlak bir gücü varmış gibi algılanabilir. Oysa ayetin vurgusu tam tersinedir. İblis’in “zannı” doğru çıkmıştır; çünkü insanlar kendi iradeleriyle onun çağrısına uymuştur.

Bir sonraki ayet bu durumu netleştirir:

“Oysa İblis’in onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu.”
(Sebe, 34/21)

Bu ayet, meselenin merkezine insan iradesini koyar. İblis’in hükümranlığı, zorla kurulan bir egemenlik değildir. O, davet eder; insan kabul eder. İblis, kapıyı çalar; insan açar. Bu yüzden Kur’an’da İblis hiçbir zaman “zorlayıcı” bir figür olarak sunulmaz.

Bu gerçek, insan için hem ağır bir sorumluluk hem de büyük bir umuttur. Çünkü zorlanmayan bir insan, her zaman geri dönebilir. Vesveseye kapılmış bir kalp, fark ettiği anda yönünü değiştirebilir. İblis’in gücü, insanın farkındalığıyla sınırlıdır.

 

İblis’in En Büyük Başarısı: Görünmezlik

İblis’in insan üzerindeki en büyük başarısı, kendisini görünmez kılmasıdır. İnsan çoğu zaman yanlışlarını dış etkenlere bağlamak ister: çevre, şartlar, insanlar, sistem… Ama Kur’an, insanın asıl mücadelesinin içerde olduğunu söyler.

İblis, insanın iç sesi gibi konuşur. Bu yüzden onu ayırt etmek zordur. Çünkü vesvese, “Ben” diliyle gelir. “Ben bunu hak ediyorum.”, “Benim durumum farklı.”, “Ben kötü biri değilim.” Bu cümleler, insanı rahatlatır ama aynı zamanda uyutur.

Kur’an, bu uyutma hâlini şöyle ifade eder:

“Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi ve onları yoldan alıkoydu.”
(Neml, 27/24)

Yoldan alıkoymak, bir anda saptırmak değildir. Bu, yavaşlatmak, geciktirmek, önemsizleştirmek demektir. İnsan, hâlâ doğru yolda olduğunu zanneder ama artık yürümüyordur.


Günlük Hayatta İblis: Küçük Tavizlerin Büyük Sonuçları

İblis, insanı bir gecede değiştirmez. O, küçük tavizlerle çalışır. Küçük ihmaller, küçük susmalar, küçük meşrulaştırmalar… Bu küçük adımlar zamanla büyük bir mesafeye dönüşür.

Bir yalan söylenir, “zararsız” denir. Bir haksızlık yapılır, “mecbur kaldım” denir. Bir emanet zedelenir, “herkes böyle” denir. İşte bu “herkes” kelimesi, İblis’in en sevdiği kelimelerden biridir. Çünkü sorumluluğu bireyden alır, kalabalığa yayar.

Kur’an bu psikolojiyi çok net teşhis eder:

“Onların çoğu, ancak zanna uyar.” (Yunus, 10/36)

Zan, bilgi değildir. Ama rahatlatıcıdır. İnsan zanna tutunduğunda, hesap vermekten kaçınır. Oysa iman, zanla değil; bilinçle yürür.

 

İnsanın En Güçlü Kalkanı: Farkındalık ve Sığınma

Kur’an, İblis’i anlatırken insanı korkutmayı değil, uyandırmayı hedefler. Çünkü farkında olan bir insan, vesveseye teslim olmaz. Bu yüzden Kur’an, İblis’ten bahsederken hemen ardından bir çıkış yolu da gösterir:

“Eğer şeytandan bir vesvese sana dokunursa, hemen Allah’a sığın.” (Araf, 7/200)

Bu ayet, mücadelenin pratik yolunu öğretir. Vesvese geldiğinde panik yok, inkâr yok, bastırma yok. Sadece yön değiştirme var. Allah’a yönelmek, vesveseyi susturur. Çünkü İblis, Allah’ın adının anıldığı yerde barınamaz.

Ama burada çok önemli bir nokta vardır: Allah’a sığınmak, sadece sözle değil; bilinçle olur. İnsan neye sığındığını bilmeli, neden sığındığını fark etmelidir. Aksi hâlde dua da bir alışkanlığa dönüşür.

 

Burada Duruyoruz

Bu bölümde şunları konuştuk:

  • Vesvese psikolojisi
  • Kötülüğün süslenmesi
  • Sebe 20 ve irade meselesi
  • İblis’in görünmezliği
  • Günlük hayattaki küçük tuzaklar

İBLİS VE BİZ

Kadim Bir Hikâyenin İçimizdeki Yankısı

Kıyamet Günü: İblis’in Büyük İtirafı

Kur’an’da İblis’in hikâyesinin en çarpıcı sahnelerinden biri, kıyamet gününde geçen bir konuşmadır. Bu sahne, bütün mazeretleri yerle bir eden, insanın sorumluluğunu çıplak hâliyle ortaya koyan bir yüzleşmedir. İbrahim Suresi’nde anlatılan bu sahne, aslında insanın kendi kendine yaptığı savunmaların da sonudur.

 

“İş bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah size hak olanı vaat etti, ben de size vaat ettim ama size yalan söyledim. Zaten benim sizin üzerinizde bir zorlayıcı gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın.’” (İbrahim, 14/22)

 

Bu ayet, İblis’in bütün stratejisini tek bir cümlede ifşa eder: “Ben sadece çağırdım.”

Zorlama yok. Baskı yok. Mecburiyet yok. Sadece bir davet.

 

İnsanın bu sahnede söyleyecek bir sözü kalmaz. Çünkü bütün hayatı boyunca “Şeytan yaptırdı.” diyerek ertelediği yüzleşme, burada geri dönülmez biçimde önüne konur. İblis, insanın günah ortağı değil; imtihan aracıdır. Sorumluluk, tercihi yapanındır.

Bu sahne bize çok ağır ama çok gerekli bir gerçeği öğretir: İnsan, hatalarının bedelini başkasına ödetemez. Ne İblis’e, ne kadere, ne şartlara… Kur’an, insanı yetişkin bir bilinçle muhatap alır. Bahane üreten değil, hesap veren bir varlık olarak görür.

İblis’in En Büyük Yalanı: “Ben Yaptırdım”

İblis’in insanlara fısıldadığı en büyük yalanlardan biri şudur: “Bu senin elinde değil.”

Oysa Kur’an’ın en temel vurgularından biri, insanın tercih yeteneğidir. İblis, insanı zincire vurmaz; sadece yön tabelalarını değiştirir. Yol hâlâ oradadır, ama işaretler karışmıştır.

Bu yüzden Kur’an, İblis’i anlatırken onun gücünü sürekli sınırlar:

“Şüphesiz ki kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42)

Bu ayet, İblis’in yetki sınırını çizer. Allah’a yönelen, bilinçli yaşayan, farkında olan bir insan üzerinde İblis’in etkisi yoktur. O, ancak boşlukları sever. İhmal edilen kalplerde dolaşır. Bilinçsizliğin olduğu yerde sesini yükseltir.

İnsan çoğu zaman bu boşlukları fark etmez. Günlük hayatın koşturmacası, geçim derdi, ilişkiler, hedefler… Derken insan, kendi iç dünyasını ihmal eder. İşte İblis için en uygun zemin burasıdır. Çünkü ihmal edilen her alan, başkasının müdahalesine açıktır.

Sorumluluk: Kaçınılmaz Gerçek

Kur’an’ın insan tasavvurunda sorumluluk çok merkezi bir yerde durur. İnsan, irade sahibi olduğu için hesaba çekilecektir. Eğer insan, iradesiz olsaydı, ne vahyin ne de hesabın bir anlamı kalırdı.

Bu yüzden Kur’an açıkça şunu söyler:

“Kim doğru yola gelirse, kendi lehine gelir; kim saparsa, kendi aleyhine sapar.” (İsrâ, 17/15)

Bu ayet, kurtuluşun da helakin de bireysel olduğunu ilan eder. Kimse kimsenin yerine inanmaz, kimse kimsenin yerine günah işlemez. İblis de bu zincirin dışında değildir. O, sadece bir etkendir; belirleyici olan insanın cevabıdır.

Bu noktada çok önemli bir ayrım vardır: Etki ile sorumluluk aynı şey değildir. İnsan, birçok etkene maruz kalabilir. Ama tercih, her zaman insana aittir. Kur’an, insanı bu yüzden sürekli düşünmeye çağırır. “Aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Düşünmez misiniz?” soruları, insanı uyandırmak içindir.

İblis ve Umut Arasındaki İnce Çizgi İblis’in en tehlikeli hamlelerinden biri de insanı umutsuzluğa sürüklemektir. “Artık çok geç.”, “Sen zaten bittin.”, “Bu saatten sonra dönsen ne olur?” gibi cümleler, günah kadar yıkıcıdır. Çünkü insanı tevbeden uzaklaştırır. Oysa Kur’an, umudu asla kapatmaz:

“Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53)

Bu ayet, İblis’in kurduğu en büyük tuzağı bozar. Çünkü İblis, insanın Allah’la bağını koparmak ister. Umutsuzluk, bu kopuşun en kestirme yoludur. İnsan, Allah’ın merhametine güvenmediği anda savunmasız kalır.

 

Tevbe, İblis’in hiç sahip olmadığı bir kapıdır. Çünkü İblis, hatasında ısrar etti. İnsan ise dönebilir. İşte bu fark, insanı İblis’ten ayıran en büyük farktır. İnsan düşebilir ama kalkabilir. İblis düştü ve kalkmayı reddetti.

Mücadele Nasıl Kazanılır?

Kur’an, İblis’le mücadelenin teorisini anlattığı kadar pratiğini de öğretir. Bu mücadele, olağanüstü ritüellerle değil; bilinçli bir hayatla kazanılır.

Birincisi: Allah’la bağ

Allah’ı unutan bir kalp, her sese açıktır. Ama Allah’ı anan bir kalp, ayıklama yapar. Her düşünceye teslim olmaz.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)

İkincisi: Bilgi ve farkındalık

Bilgisizce yapılan ibadet bile zamanla şekle dönüşür. Ama bilinçli bir iman, insanı diri tutar. İblis, cahil cesaretini sever.

Üçüncüsü: Salih çevre

İnsan yalnız kaldığında, iç sesiyle baş başa kalır. O ses her zaman masum değildir. Kur’an, bu yüzden insanı yalnız bırakmaz; topluluk bilinci oluşturur.

Dördüncüsü: Sürekli muhasebe

İnsan kendini hesaba çekmezse, hesap günü zorlanır. Günlük küçük muhasebeler, büyük savrulmaları engeller.

Bitmeyen Mücadele, Bitmeyen Umut

İblis’le insan arasındaki mücadele, kıyamete kadar sürecek bir mücadeledir. Bu, kazanılıp bitirilecek bir savaş değil; her gün yeniden verilen bir karardır. Bir bakışta, bir niyette, bir sözde…

Ama Kur’an, bu mücadeleyi anlatırken insanı korkuyla baş başa bırakmaz. Çünkü Allah, insanı yalnız bırakmamıştır. Vahiy, akıl, vicdan ve tevbe kapısı; hepsi insanın yanındadır.

 

“Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle beraberdir.” (Nahl, 16/128)

Bu beraberlik, İblis’in asla sahip olamayacağı bir destektir. İblis ne kadar plan yaparsa yapsın, Allah’a yönelen bir kalbin karşısında çaresizdir.

Son Söz Yerine

“İblis ve Biz” meselesi, korku üretmek için anlatılan bir hikâye değildir. Bu, uyanık kalmak için anlatılan bir gerçektir. İblis’i tanımak, onun yöntemlerini bilmek ve en önemlisi kendimizi tanımak…

İnsan, zaaflarını bildiği ölçüde güçlüdür. İblis’i düşman olarak görmek kadar, onu bahane yapmamak da gerekir. Çünkü gerçek mücadele, insanın kendi içindedir.

Ve belki de en önemli cümle şudur:

İblis, insanı yoldan çıkarmak için vardır; ama insan, doğruyu seçebilsin diye yaratılmıştır.

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak Orta Yolun Sessiz Çağrısı İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da ...