Kur’an’a Göre Salat Nedir?

 Kur’an’a Göre Salat Nedir?

1. Salat kelimesinin Kur’an’daki temel anlamları
“Salat” kelimesi Arapça kökenli olup sözlükte “bağlanmak, destek olmak, yönelmek, yakınlık göstermek, dua etmek” gibi anlamlar içeriyor. Kur’an’da da bu kök üzerine farklı kullanımlar var:

  • Allah için kullanıldığında: Allah’ın kullarına “salat” etmesi, onlara rahmet, destek ve yardım etmesi demektir. (Bak mesela Ahzab 43: “O’dur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize salât eder.”)
  • Melekler için kullanıldığında: Meleklerin salatı, müminler için, destek ve hizmetinde olmalarıdır (Ahzab 56).
  • Müminler için kullanıldığında: Müminlerin birbirine salat etmesi, birbirini desteklemesi, yardım etmesi anlamındadır (Tevbe 103).
  • Resul için kullanıldığında: Resul’ün salatı, müminleri desteklemesi, onlar için dua etmesi demektir (Tevbe 103).

Yani “salat” kelimesi sadece “ibadet” anlamında kullanılmıyor; bağlama göre “dua, destek, yardım, rahmet” gibi manalar taşıyor.


2. Salat’ın “ibadet” anlamındaki kullanımı
Kur’an’da salat aynı zamanda Allah’a yönelme, O’nu anma, O’nunla bağ kurma anlamında ibadet olarak da geçiyor. Bu bağlamda salat, düzenli yapılan bir kulluk eylemi. Örneğin:

  • “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” (Bakara 43)
  • “Salatı dosdoğru kılın, çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 45)

Burada “salat”ın bireysel ve toplumsal boyutu olan bir ibadet olduğu açık. Ama bu ibadetin detayları Kur’an’da “namaz” formatında (rekât sayısı, rükû, secde biçimi vs.) anlatılmıyor.


3. Namaz kelimesi Kur’an’da geçiyor mu?
“Namaz” kelimesi Kur’an’da hiç geçmiyor. Bu Farsça kökenli bir kelime. Dolayısıyla Kur’an’ın bahsettiği ibadet, Arapça’daki “salat”tır. Bizim bugün “namaz” dediğimiz şey, aslında tarih içinde şekillenmiş bir ibadet pratiği. Ama Kur’an’a göre “salat”ın özü şu ayetlerde belirtiliyor:

  • Allah’ı anmak için yapılır (Taha 14: “Salatı beni anmak için ikame et”).
  • İnsanları kötülükten uzaklaştırır (Ankebut 45).
  • Belli vakitlerde yapılır (Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır”).

4. O halde Kur’an’a göre salatı/namazı nasıl anlamalıyız?
Kur’an’da “salat”ın amacı çok açık: Allah’ı anmak, O’nunla bağ kurmak, ahlaki ve toplumsal bir bilinç geliştirmek. Şekilsel ayrıntılar (kaç rekât, hangi dualar okunacak vs.) Kur’an’da yok. Bu yüzden aslında önemli olan, salatın insanı kötülükten alıkoyan, Allah’ı sürekli hatırlatan bir bilinç ve eylem olması.

Başka bir deyişle, Kur’an’a göre “namaz” salt ritüelden ibaret değil; salat, kişinin Allah’la sürekli bağını diri tutması ve bu bilinci hayatına yansıtmasıdır.


Şimdi sana bir önerim var: İstersen bir sonraki adımda “salat geçen ayetleri tek tek inceleyelim” Hadi, Mesela önce Allah’ın salatı, sonra meleklerin salatı, sonra müminlerin salatı, en sonunda da kulluk ibadeti olarak salat. Böylece çok net bir tablo çıkar.

1. Allah’ın salatı

Kur’an’da birkaç yerde Allah’ın kullarına salat ettiği belirtiliyor. Bu, Allah’ın rahmeti, desteği ve aydınlatması demektir:

  • Ahzab 43: “O’dur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize salât eder; melekleri de (sizin için) dua eder. Müminlere karşı çok merhametlidir.”
  • Ahzab 56: “Allah ve melekleri Nebi’ye salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”

Burada Allah’ın salatı, “rahmet ve destek”; meleklerin salatı, “destek”tir.


2. Meleklerin salatı

Müminler için destek anlamında geçiyor:

  • Ahzab 43 (yukarıda geçti).
  • Ahzab 56 (yukarıda geçti).

Yani melekler, Allah’ın emriyle insanları destekler. İnsanlara secde etmesi hizmetinde olması anlamı taşır.


3. Resul’ün salatı

Resul’ün salatı destek ve dua anlamında:

  • Tevbe 103: “Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arındırırsın. Onlara salât et (destek ol)! Şüphesiz ki senin salâtın (desteğin) onlar için huzur ve güven (kaynağı)dır. Allah duyandır, bilendir.”

Burada Resul’ün salatı, “müminleri desteklemesi ve onlar için dua etmesi”dir.


4. Müminlerin birbirine salatı

Müminlerin salatı da destek ve dua anlamında kullanılabiliyor:

  • Tevbe 99: “Bedevilerden öyleleri vardır ki Allah’a ve ahiret gününe inanır, infak ettiklerini Allah katında yakınlıklar ve Resul’ün salâtı olarak görür.”

Yani salat, burada da destek ve yakınlık anlamı taşıyor.


5. İbadet anlamında salat (bizim “namaz” dediğimiz)

Kur’an’da salat çoğu yerde Allah’a yöneliş, anma, bilinç tazeleme ve düzenli yapılan bir kulluk eylemi olarak geçiyor. Bu kısım çok önemli çünkü bizim asıl tartışma konumuz burası:

  • Bakara 43: “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.”
  • Bakara 238: “Salatlara ve orta salata özen gösterin; Allah için saygıyla boyun eğerek durun.”
  • Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
  • Ankebut 45: “Kitaptan sana vahyedileni oku ve salatı dosdoğru kıl. Çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyüktür.”
  • Taha 14: “Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni anmak için salatı dosdoğru kıl.”

Burada “salat”, Allah’la bağ kuran, kötülükten uzaklaştıran, Allah’ı anmayı merkezine alan düzenli bir ibadet olarak anlatılıyor.


6. Sonuç (şimdiye kadar gördüklerimizden)

  • Salat tek anlamlı değil; bağlama göre “rahmet, destek, dua, yardım” anlamına da geliyor.
  • İbadet anlamında salat, Kur’an’da var; bu, insanı kötülükten uzaklaştıran, Allah’ı anmaya dayalı bir ibadettir.
  • “Namaz” kelimesi ise Kur’an’da yok, Farsça kökenli. Bizim “namaz” dediğimiz şey aslında Kur’an’daki salat ibadetinin tarihsel bir uygulaması.

1. Kur’an’da salatın vakitleri

Kur’an’da salatın belli zamanlarda yapılması gerektiği çok net bir şekilde ifade ediliyor. Bu, salatın günlük hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor.

  • Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
    (Bu ayet, salatın rastgele değil, belirli vakitlere bağlı olduğunu söylüyor.)

Peki bu vakitler nelerdir? İşte ayetlere göre:

  • Hud 114: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı dosdoğru kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”
    → Burada en az üç vakit işaret ediliyor: sabah (gündüzün başı), akşamüstü/ikindi (gündüzün ikinci tarafı) ve gece (yakın vakti).
  • İsra 78: “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar salatı dosdoğru kıl, bir de sabah salatını; çünkü sabah salatı şahitlidir.”
    → Burada da öğle-ikindi-akşam-yatsı aralığı (güneşin batıya kayması ile gecenin kararması arası) + ayrıca sabah salatı vurgulanıyor.
  • Nur 58: “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz ergenlik çağına ulaşmamış olanlar, günün üç vakti sizden izin istesinler: sabah salatından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı salatından sonra...”
    → Burada doğrudan isim verilerek sabah ve yatsı salatı anılıyor; ortada da öğle vurgusu var.
  • Taha 130: “Onların söylediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin hamdiyle salat et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün iki tarafında da (O’nu) tesbih et ki hoşnutluğa eresin.”
    → Burada sabah (güneş doğmadan önce), akşam (batmadan önce), ayrıca gece ve gündüzün iki tarafı işaret ediliyor.

2. Ayetlerden çıkan tablo

Kur’an’a baktığımızda, salatın beş vakitte işaret edildiğini görüyoruz:

  • Sabah
  • Öğle
  • İkindi
  • Akşam
  • Yatsı

Bunların isimleri doğrudan geçmese de, vakitleri gayet açık bir şekilde belirtiliyor.


3. Geleneksel namazla bağlantı

Bugün Müslümanların uyguladığı beş vakit namazın temel kaynağı aslında Kur’an’daki bu ayetler. Yani vakit konusunda Kur’an ile gelenek büyük oranda örtüşüyor. Fakat Kur’an’da rekât sayısı, hangi surelerin okunacağı, duaların sırası gibi ayrıntılar yok. Bunlar daha sonraki tarihsel süreçte şekillenmiş.

1. Kur’an’daki salatın özelliği

Kur’an’a göre salat:

  • Allah’ı anmak içindir → “Salatı beni anmak için ikame et.” (Taha 14)
  • Kötülükten alıkoyar → “Salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 45)
  • (Namaz adıyla uygulanan) vakitlere bağlıdır → “Salat müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa 103)
  • Toplumsal boyutu vardır → “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara 43)

Yani salat sadece bireysel bir ritüel değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk ve ahlaki bilinçle bağlantılı bir ibadet.


2. Gelenekteki namazın özellikleri

  • Beş vakit uygulanır → Bu, Kur’an’daki işaretlerle örtüşür.
  • Rekât sayıları (sabah 2, öğle 4, ikindi 4, akşam 3, yatsı 4) → Bu ayrıntılar Kur’an’da yok. (Nisa 101-103’ e göre her vakit 2)
  • Belirli dualar okunur (Fatiha, ardından başka sure) → Kur’an’da salatın özü Allah’ı anmak olduğu halde, hangi surenin okunacağına dair bir zorunluluk yok.
  • Namazın şekli (kıyam, rükû, secde, oturuş) → Kur’an’da rükû ve secde geçtiği için “bedensel yöneliş” var, ama detaylı form (mesela oturuş gibi) yok.

3. Temel fark

  • Kur’an’daki salat amaç merkezlidir: Allah’ı anmak, ahlakı korumak, kötülükten alıkoymak.
  • Gelenekteki namaz ritüel merkezlidir: Okunacak dualar, hareket sırası.

Bir başka deyişle:
Kur’an’da salat = içerik (Allah’ı anmak, bilinç tazelemek)
Gelenekte namaz = şekil (hareketler, rakamlar, formüller)


4. Önemli bir nokta

Kur’an’da hiçbir yerde namazı, şu dua ile başlayın, şu sözle bitirin” gibi bir detay yok. Bunun yerine “salatı dosdoğru ikame edin” emri var. Yani salat, ihmal edilmemesi, özüne uygun olarak yapılması gereken bir kulluk görevi.


5. Ara sonuç

  • Kur’an: Salat = Allah’ı anma + kötülükten uzaklaşma + toplumsal bilinç.
  • Gelenek: Namaz = Ayrıntıları insan eliyle şekillenmiş ritüel.

İşte bu yüzden salatı sadece “namaz kılmak” diye daraltmak doğru değil. Namaz, salatın bir uygulamasıdır ama salatın özü, Allah ile bağ kurmaktır.


Buraya kadar salatın anlamını, vakitlerini ve namazla farklarını gördük. Şimdi son aşamada şu soruya geçebiliriz

1. Salatın temel gayesi

Kur’an’a göre salat, sırf belli hareketlerden ibaret değil; asıl gayesi şu:

  • Allah’ı sürekli hatırlamak (Taha 14)
  • İnsanı kötülükten uzaklaştırmak (Ankebut 45)
  • Kulluk bilincini canlı tutmak (Hud 114)
  • Toplumsal dayanışma ve arınma (Tevbe 103)

Yani salat, hayatın sadece belli dakikalarına sıkışmış bir ritüel değil; insanın varoluşunu Allah’a bağlayan bir ibadet.


2. Vakitler meselesi

Salatın vakitleri Kur’an’da açıkça belirtiliyor: sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı.
Ama önemli olan şu: Salat, bu vakitlerde sadece sözleri tekrar etmek değil; Allah’ı bilinçle anmak. Yani vakitleri yerine getirmek, bir “hatırlatma” ve “durup düşünme” imkânı.


3. Şekil mi, öz mü?

Kur’an’da rükû ve secde geçtiği için, salatın bir bedensel yöneliş içerdiğini biliyoruz. Ama detay (kaç rekât, hangi dua, hangi oturuş) yok. Burada amaç şekle değil, öze vurgu yapmak.

  • Eğer kişi sadece şekli yerine getirip özü kaybederse, Kur’an’a göre salat görevini yapmış sayılmaz.
  • Ama kişi özü kavrayıp Allah’ı anıyorsa, şekli sade olsa da salatı yerine getirmiş olur.

4. Bugün biz nasıl yaşamalıyız?

  • Salatı Allah’a yöneliş olarak görmeliyiz. Yani Allah’ı anma, O’nu tek otorite bilme ve O’na teslimiyet.
  • Vakitleri gözetmeliyiz. Çünkü bu, hayatımızda Allah’ı unutmayalım diye konmuş hatırlatma noktalarıdır.
  • Anlamı bilinçle kavramalıyız. Arapça kelimeleri ezberden okumak yerine, salatın ne dediğini bilerek yapmak gerekir.
  • Salatı hayata taşımak. Sadece vakitte yapılan bir ritüel değil; her an Allah’ı anmak, kötülükten uzak durmak, iyiliği desteklemek salatın ruhudur.

5. Sonuç

Kur’an’a göre salat = hem düzenli ibadet vakitleri hem de hayatı Allah bilinciyle yaşamak.
Gelenekteki namaz, bu salatın bir biçimidir; ama asıl mesele biçime takılıp özünü kaybetmemektir. Çünkü Allah bize şunu söylüyor:

  • “Salatı dosdoğru kılın; çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyüktür.” (Ankebut 45)

Buraya kadar namaza daha çok geleneksel bir olgu olarak yaklaştım. Bu yaklaşım, Kur’an ayetlerinden anladıklarımı samimiyetle kaleme dökme çabamın bir sonucudur. Ancak buradan “Kur’an’da namaz yoktur” gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Böyle bir söylemi dillendirenler olsa da ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü bu iddia kabul edildiğinde, Kur’an’da cevapsız bırakılmış çok sayıda ayetle karşı karşıya kalırız.

Özellikle abdest ayeti bu bağlamda son derece belirleyicidir. Maide Suresi 6. ayet, açık biçimde salât öncesi arınmayı konu edinir. Trafik kazası geçirmiş, kan kaybeden bir yaralıya acil müdahale gerekirken “bekle, önce abdest alayım” denilemeyeceği açıktır. Bu ayet, günlük hayatın her anına değil, doğrudan salât (namaz) fiiline yöneliktir. Dolayısıyla abdest emrinin, özel bir ibadet bağlamında indiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca Nebi Muhammed döneminde, Kur’an’da namazın detayları henüz inmeden önce dahi namazın bilinen ve uygulanan bir ibadet olduğu tarihsel olarak bilinmektedir. Bu nedenle Kur’an’da namazın nasıl kılınacağının ayrıntılı biçimde anlatılmaması, onun yokluğuna değil, bilinirliğine işaret eder.

Buna rağmen, bir an için “namaz yoktur” varsayımını bile kabul etsek, salât kavramının içinde dua anlamının bulunduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Duayı kıyam, rükû ve secdeyle; yani bedenin, aklın ve kalbin birlikte yönelişiyle yaparsak, Allah’ın bunu sorgulamayacağından emin olabiliriz. Çünkü samimi yöneliş esastır.

Ve yine de şu ihtimali göz ardı edemeyiz:
Ya namaz varsa?

Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine, karmaşayı bitirmek için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat kendisi söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19)

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir cümlede birleştiriyor. Musa da bu dine çağırdı, İsa da, Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, zaman değişti; ama din değişmedi. Çünkü din, Allah’a teslimiyetti.

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar karmaşık, bu kadar yorucu hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı, Kur’an’ı terk etme hikâyesidir.

 

Vahyin Yerine İnsan Sözünün Geçmesi

Allah kitabını indirdiğinde, onun anlaşılmaz olmasını istemedi. Aksine, defalarca anlaşılır olduğunu vurguladı:

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer, 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara, 242)

Ama insan, apaçık olanla yetinmedi. Çünkü apaçık olan, otorite kurmaya izin vermez. Kitap doğrudan muhatap alır. Aracı istemez. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca insanlar kitabın yanına söz ekledi. Önce “açıklama” dediler, sonra “yorum” dediler, en sonunda o yorumlar kitabın önüne geçti.

Allah bu tehlikeyi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara, 170)

Bu ayet sadece geçmişi anlatmıyor. Bugün de biri Kur’an’dan bir ayet okuduğunda, hemen arkasından şu cümle gelmiyor mu?

“Ama bizim mezhepte böyle değil…”
“Hocamız bunu farklı açıklıyor…”
“Asırlardır böyle gelmiş…”

Allah’ın indirdiği ölçü, insan geleneğiyle tartıya çıkartılıyor. Ve çoğu zaman kaybeden vahiy oluyor.

 

Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah Tevrat’ı indirdi. Ama Tevrat’ın indirilmiş olması, kitabın merkezde kalacağını garanti etmedi. Nitekim Allah bunu Kur’an’da açıkça anlatır:

“Onlar Allah’ın kitabını arkalarına attılar; sanki bilmiyorlarmış gibi.” (Bakara, 101)

Bak dikkat et: “İnkâr ettiler” demiyor. “Arkalarına attılar” diyor. Yani kitap vardı, ama hayatın önünde değildi. Hüküm verirken başka kaynaklar devreye girmişti.

Sonra ne oldu? Allah’ın kitabı değil, din adamlarının sözleri belirleyici hâle geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe, 31)

Bu ayet indiğinde sahabe şaşırmıştı. “Biz onlara tapmıyorduk” dediler. Rasulullah şu açıklamayı yaptı:
“Onlar haramı helal, helali haram kıldığında siz de uyuyordunuz ya; işte bu onları rabb edinmektir.”

Şimdi bir durup dürüstçe düşünelim:
Eğer bugün bir konuda Kur’an “helaldir” dediği hâlde, biz “ama bizim hocamız buna caiz demiyor” diyorsak; o zaman geçmişte kitabı bırakıp insan sözünü öne alanlardan gerçekten ne farkımız kalıyor?

 

İsa’nın Mesajı ve Sapmanın Derinleşmesi

Nebi İsa da insanları Allah’a teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj yine bozuldu. Kur’an bunu da haber verir:

“Aralarındaki düşmanlığı ve kini kıyamet gününe kadar aralarına saldık.” (Mâide, 64)

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minûn, 53)

Bu ayet sanki bugünü anlatıyor değil mi? Her grup kendi doğrusu ile mutlu. Kimse “Allah ne diyor?” diye sormuyor. Herkes “biz ne diyoruz?” derdinde.

 

Son Vahiy, Son Uyarı

Ve sonra Kur’an geldi. Korunmuş olarak:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr, 9)

Artık bahane kalmadı. Kitap kaybolmayacak, değişmeyecek. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkündü: Terk edilmesi.

Ve ne acıdır ki Rasulullah’ın ağzından bu şikâyet yükseldi:

“Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan, 30)

Bu ayet sadece Mekke müşriklerini anlatmıyor. Çünkü müşrikler zaten inkâr ediyordu. Bu ayet, Kur’an’ı kabul ettiğini söyleyip onu hayattan dışlayanları anlatıyor.

Kur’an okunuyor ama hüküm alınmıyor.
Kur’an seviliyor ama ölçü olmuyor.
Kur’an hatim ediliyor ama merkeze konmuyor.

İşte bu, terk etmektir.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda çok net. En’âm 159:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.”

Bu ayetin muhatabı kim? Rasulullah.
Yani Allah, dini parçalayanlarla nebiyi bile yan yana getirmiyor.

Buna rağmen bugün din; mezhep mezhep, cemaat cemaat, tarikat tarikat bölünmüş durumda. Herkes kendi etiketini “hak” ilan ediyor.

Oysa Allah ne diyor?

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek. O da vahiydir.

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah, kitabı terk etmenin bir bedeli olduğunu söylüyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 124)

Bugün Müslüman toplumların hâlini düşün. Kargaşa, huzursuzluk, çatışma… Sebep çok mu karmaşık? Yoksa rehber terk mi edildi?

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmrân, 138)

Rehber dururken, başka haritalara bakan kaybolur.

 

Son Nokta

Allah son çizgiyi burada çekiyor:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân, 85)

İslam burada mezhep değil, teslimiyettir.
Teslimiyetin adresi de Kur’an’dır.

Soru çok net artık:
Allah’ın ipi elimizdeyken, başka ipleri niye kutsayalım?
Vahiy dururken, insan sözünü niye merkeze alalım?

Tarih aynı hatayı defalarca yazdı.
Kur’an bu hatayı tekrarlamamak için indi.

Sırada biz varız.

Formun Üstü

Formun Altı

Formun AltıGerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun:
aydinorhon.comFormun Üstü

Formun Altı

 

Doğa ve Evrendeki Deliller

 Doğa ve Evrendeki Deliller

(Tefekkürle Açılan Bir Yol)

Bir insanın hayatında bazı anlar vardır; durur, susar ve sadece bakar. Gökyüzüne… Deniz ufkuna… Ya da bir çocuğun yüzüne. O anlarda içimizde tarif edemediğimiz bir duygu uyanır. İşte Kur’an tam da o duyguya seslenir. “Bak” der. “Gör” der. “Düşün” der. Çünkü evren sıradan bir dekor değil, ilahi bir hitaptır.

Bakara 2:164’te şöyle buyurulur:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları yönlendirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.”

Ayet kelimesi burada çok önemlidir. Ayet sadece mushafın satırlarında olan cümleler değildir. Ayet; işaret, delil, gösterge demektir. Yani gökyüzü de bir ayettir. Yağmur da bir ayettir. Deniz de, rüzgâr da, hatta gemi bile bir ayettir. Çünkü hepsi bir hakikate işaret eder: Bu düzen sahipsiz değildir.

Kur’an bizi romantik bir doğa sevgisine değil, bilinçli bir farkındalığa çağırır. Evreni seyretmeye değil, anlamaya çağırır.

 

Unuttuğumuz Gökyüzü

Modern insanın en büyük kaybı nedir biliyor musun? Yukarı bakmayı unutması.

Şehirlerde yaşıyoruz. Gözümüz telefon ekranında, kulağımız trafikte, zihnimiz yapılacaklar listesinde. Sabah çıkarken gökyüzünün rengine dikkat etmiyoruz. Akşam dönerken yıldızları fark etmiyoruz. Oysa Âl-i İmrân 3:190-191 şöyle seslenir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerindeyken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler…”

Burada “akıl sahipleri” ifadesi geçer: ulü’l-elbâb. Elbâb, öz demektir. Yani sadece düşünen değil, düşüncesinin özüne inen insanlar. Sadece bilgi toplayan değil, bilgiden hikmet çıkaran insanlar.

Ayette dikkat çeken bir başka şey var: Bu insanlar her hâlde düşünür. Ayakta, otururken, yanları üzerindeyken… Yani tefekkür belirli bir mekâna hapsedilmemiştir. Sadece camide değil, sadece dağ başında değil. Hayatın içinde.

Düşünmek burada kuru bir zihinsel egzersiz değildir. Düşünmek, varoluşla yüzleşmektir.

Bir gece elektriğin kesildiğini düşün. Şehrin ışıkları sönsün. Gökyüzü yıldızlarla dolsun. O an insanın içinde bir sarsıntı olur. Çünkü büyüklüğü fark eder. Kendini ölçer. İşte Kur’an insanı o ölçüye çağırır.

 

Mizan: Evrendeki Denge

Rahman 55:7-9’da şöyle buyurulur:

“Göğü yükseltti ve mizanı koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.”

“Mizan” kelimesi sadece tartı aleti değildir. Mizan; ölçü, denge, hassas ayar demektir. Evren bir ölçü üzerine kuruludur. Güneşin dünyaya uzaklığı biraz değişseydi hayat olmazdı. Yerçekimi biraz farklı olsaydı yürüyemezdik. Atmosfer biraz incelseydi yanardık, biraz kalınlaşsaydı donardık.

Bilim insanları bugün buna “ince ayar” (fine-tuning) diyor. Fizik sabitlerinin çok dar bir aralıkta olması gerektiğini söylüyorlar. Bu aralık milimetrik değil, kozmik ölçekte mucizevi bir hassasiyet.

Kur’an bunu asırlar önce “mizan” kavramıyla anlatır. Ve hemen ardından uyarır: “Dengeyi bozmayın.”

Yani mesele sadece fiziksel denge değildir. Ahlaki denge de vardır. Toplumsal denge de vardır. İnsan doğaya zulmederse aslında mizanın dışına çıkar.

Rum 30:41 bunu açıkça söyler:

“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı…”

Fesat; bozulma, çürüme, düzenin altüst olması demektir. Çevre krizleri, iklim değişikliği, su kirliliği… Bunlar sadece teknik sorunlar değil, ahlaki sapmalardır. Mizanı bozmanın sonucudur.

Bir ağacın kesilmesi sadece bir bitkinin yok olması değildir. Bir denge halkasının kopmasıdır.

 

Yağmur: Ölümden Dirilişe

Kur’an yağmuru sık sık örnek verir. Çünkü yağmur gözle görülür bir mucizedir.

Bakara 2:164’te geçen bir başka ifade:
“Allah’ın gökten indirip de onunla yeri ölümünden sonra dirilttiği su…”

Toprağın kupkuru hâlini düşün. Çatlamış, renksiz, cansız. Sonra bir yağmur yağar. Birkaç gün sonra aynı toprak yemyeşil olur. Bu dönüşüm sıradan mı?

Fatır 35:9 şöyle der:

“Allah rüzgârları gönderir, onlar bulutları kaldırır; biz o bulutları ölü bir beldeye sevk ederiz ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltiriz. İşte diriliş de böyledir.”

Burada doğa olayı, ahiret inancının delili olarak sunulur. Kur’an mantık yürütür: Ölü toprağı dirilten kudret, insanı da diriltir.

Bu sadece bir benzetme değil, bir akıl yürütmedir.

Bilim de bugün suyun hayat için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Mars’ta su izi arıyoruz. Çünkü su varsa hayat olabilir diyoruz. Kur’an Enbiya 21:30’da şöyle buyurur:

“Her canlı şeyi sudan yarattık.”

Bu ayet süs değil, temel bir gerçeğin ifadesidir. Canlı hücrenin büyük kısmı sudur. Metabolizma sudur. Dolaşım sudur. Hayatın kimyası sudur.

Bir bardak su içerken aslında hayatın özünü içiyoruz. Ama fark etmiyoruz.

 

Gece ve Gündüz: Zamanın Ritmi

Gece ve gündüz sadece astronomik bir olay değildir. Bir ritimdir. Bir nefes alışveriştir.

Yasin 36:37 şöyle der:

“Gece de onlar için bir ayettir. Ondan gündüzü sıyırırız da birden karanlıkta kalırlar.”

“Sıyırmak” ifadesi çok çarpıcıdır. Sanki ışık bir örtü gibi çekiliyor.

Bilim bugün insan bedeninin “sirkadiyen ritim” ile çalıştığını söylüyor. Hormonlarımız, uyku düzenimiz, ruh halimiz bile gece-gündüz döngüsüne bağlı. Geceyi gündüze, gündüzü geceye çeviren modern yaşam tarzı insan psikolojisini bozuyor.

Kur’an geceyi sükûnet, gündüzü hareket zamanı olarak tanımlar (Nebe 78:9-11). Bu bir ibadet programı değil sadece; bir varoluş dengesi önerisidir.

Gece dinlenmeyen bir beden yıpranır. Hiç karanlık görmeyen bir şehir ruhu da yıpranır.

 

Tesbih Eden Evren

İsra 17:44’te göklerin, yerin ve içindekilerin Allah’ı tesbih ettiği söylenir. Bu tesbih, gelenekte zannedildiği gibi boncukla yapılan sayılı tekrarlar değildir. Çünkü bir yıldız, bir dağ ya da bir kuş kelime tekrar etmez. Kur’an’daki tesbih, her varlığın yaratılış amacına uygun hareket etmesidir.

Güneşin ve ayın “bir hesap ile” hareket etmesi (Rahman 55:5), evrendeki düzenin bilinçli bir ölçüye dayandığını gösterir. Her şey kendisine verilen yasaya sadık kaldığında Allah’ı tesbih etmiş olur. Bu, varoluşsal bir uyumdur.

İnsan ise irade sahibidir. Onun tesbihi otomatik değildir. İnsan adaleti ayakta tuttuğunda, emaneti koruduğunda, dengeyi bozmadığında evrensel tesbihe katılır. Aksi hâlde, diliyle tekrar etse bile bu büyük uyumun dışında kalır.

Sonuç olarak tesbih; sözlü tekrar değil, yaratılış gayesine sadakattir. Evrenin tamamı bu bilinçsiz sadakat içindeyken, insan bilinçli tercihiyle bu ahenge katılmak ya da ondan kopmak durumundadır.

 

 

İnsanın Konumu: Seyirci mi, Sorumlu mu?

Kur’an insanı evren karşısında küçük düşürmez ama merkeze de koymaz. İnsan “halife” olarak tanımlanır (Bakara 2:30). Halife; emanet taşıyan, sorumluluk yüklenen demektir.

Ahzab 33:72 şöyle der:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler… Onu insan yüklendi.”

Emanet nedir? Akıl, irade ve sorumluluk. Yani insan sadece izleyen değil, tercih yapan bir varlıktır.

Doğaya bakmak yetmez. Doğayla ilişkini belirlemek gerekir.

Bir çocuk düşün. Babası ona bir bahçe emanet ediyor. “Bak” demiyor sadece. “Koru” diyor. “Düzenle” diyor. “Zarar verme” diyor. İşte insanın dünyadaki konumu buna benzer.

 

Resule İtaat Meselesi

Kur’an’da sıkça geçen bir ilke vardır: Allah’a itaat ve resule itaat.

Nisa 4:80 şöyle buyurur:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

Burada önemli olan şudur: Resul (elçi), kendinden bir sistem kurmaz. O, vahyi ileten ve yaşayan kişidir. Resule itaat, onun getirdiği vahye uymaktır. Çünkü o vahyin dışına çağırmaz.

Haşr 59:7’de geçen “Resul size ne verdiyse onu alın, sizi neden sakındırdıysa ondan kaçının” ifadesi de bu çerçevededir. Bağlam ganimet paylaşımıdır ama ilke şudur: Elçi, vahyin uygulayıcısıdır.

Bu yüzden itaat kişiye değil, getirdiği mesaja yöneliktir. Kur’an merkezlidir.

Nebi Muhammed de, Nebi İsa da aynı çağrıyı yapmıştır: Allah’a kulluk.

Maide 5:72’de Nebi İsa’nın sözleri aktarılır:

“Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.”

Demek ki bütün nebilerin ortak mesajı tevhiddir. Doğaya bakış da bu tevhidin parçasıdır. Çünkü doğa bağımsız bir güç değildir; yaratılmıştır.

 

Bilim ve Kur’an: Çatışma mı, Tamamlayıcılık mı?

Bilim “nasıl” sorusunu sorar. Kur’an “niçin” sorusunu.

Bilim evrenin genişlediğini keşfetti. Zariyat 51:47’de şöyle buyrulur:

“Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.”

Bilim hücrenin karmaşıklığını ortaya koydu. Kur’an Müminun 23:12-14’te insanın aşamalarını anlatır.

Ama Kur’an bir biyoloji kitabı değildir. Onun amacı laboratuvar bilgisi vermek değil; insanı hakikate uyandırmaktır.

Bilim evrenin yasalarını keşfeder. Kur’an o yasaların arkasındaki anlamı gösterir.

Bir saat düşün. Saatin içindeki çarkları incelemek bilimin işidir. Ama o saatin bir amacı olduğunu anlamak felsefenin ve vahyin alanıdır.

 

Son Bir Hikâye

Yaşlı bir adam torununu dağa götürür. Çocuk sorar:
“Dede, Allah’ı neden göremiyoruz?”

Dede yere eğilir, bir avuç toprak alır.
“Bu toprakta hayat var mı?” der.

Çocuk, “Yok” der.

Dede toprağı eker, sular. Günler sonra filiz çıkar.
“Şimdi var mı?”

“Var.”

Dede gülümser:
“Görmediğin şeyi inkâr edersen, filizi de inkâr edersin. Ama sabredersen, toprak konuşur.”

Kur’an da bize bunu söyler: Sabırla bak. Acele hüküm verme. Çünkü evren konuşuyor.

 

Sonuç Yerine Bir Davet

Doğa Kur’an’ın canlı tefsiridir. Her ayet satırlarda değil; dağlarda, denizlerde, rüzgârlarda da yazılıdır. Ama o yazıyı okumak için sadece göz yetmez. Gönül gerekir.

Eğer bakmayı öğrenirsek:
Yağmur dirilişi öğretir.
Gece teslimiyeti öğretir.
Güneş sürekliliği öğretir.
Denge adaleti öğretir.

Ve insan şunu anlar: Bu evrende tesadüf yoktur. Ölçü vardır. Anlam vardır. Sorumluluk vardır.

Gökyüzüne bir daha baktığında sadece mavi görme. Bir ayet gör.
Bir daha yağmur yağdığında sadece ıslanma. Bir diriliş gör.
Bir daha gece çöktüğünde sadece karanlık görme. Bir rahmet gör.

Çünkü Kur’an’ın çağrısı hâlâ geçerli:
Bak.
Düşün.
Ve dengeyi bozma.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

  Kur’an’a Göre Salat Nedir? 1. Salat kelimesinin Kur’an’daki temel anlamları “Salat” kelimesi Arapça kökenli olup sözlükte “bağlanmak, d...