ÂDEM: KUR’AN PERSPEKTİFİNDE İNSANLIĞIN MODELİ
Âdem Meselesini Baştan Konuşalım
Âdem denince çoğumuzun zihninde aynı sahne canlanır:
Bir erkek yaratılır, sonra onun kaburga kemiğinden bir kadın… Ardından cennet,
yasak elma, şeytan, kovulma… Ve bütün insanlık bu tek çiftin çocukları olarak
yeryüzüne dağılır.
Peki, durup hiç sorduk mu:
Kur’an gerçekten bunu mu söylüyor?
Yoksa biz Kur’an’a, yüzyıllardır anlatılan bir hikâyeyi mi okuyoruz?
İlk düzeltmemiz gereken yer tam burasıdır.
Kur’an’da hiçbir ayette “Âdem yaratıldı, sonra eşi onun bir
parçasından yaratıldı” diye bir ifade yoktur. Bu anlatım, Kur’an’dan değil;
daha çok İsrailiyat kaynaklı kültürel kabullerden beslenir. Kur’an’ın dili ise
bambaşkadır ve çok daha derindir.
Âdem Neden Yaratıldıysa, Eşi de Ondan Yaratıldı
Kur’an, insanın yaratılış amacını net bir şekilde ortaya
koyar:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30)
Burada dikkat edelim:
Allah “bir erkek yaratacağım” demiyor.
“Bir biyolojik birey” de demiyor.
Bir halife, yani sorumluluk taşıyan, irade sahibi, yeryüzünde emanet
yüklenen bir varlıktan söz ediyor.
İşte Âdem kavramı burada devreye giriyor.
Âdem, Kur’an’da yalnızca tek bir erkek ismi değildir. Âdem, insan
türünü, daha doğru bir ifadeyle sorumluluk sahibi insanlığı temsil
eden bir kavramdır. Nitekim Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken çoğu yerde
çoğul bir dil kullanır:
“Sizi bir tek nefisten yaratan…” (Nisâ 4/1)
Buradaki “nefisten” kasıt, bir beden değil; aynı öz, aynı
sorumluluk bilinci, aynı imtihan zeminidir.
Dolayısıyla şunu net olarak söylemek gerekir:
Âdem neden yaratıldıysa, eşi de ondan yaratılmıştır.
Biri diğerinin devamı değil; ikisi de aynı sorumluluğun muhatabıdır.
Kur’an bütünlüğü içinde düşündüğümüzde daha da önemli bir
noktaya geliriz.
Tek Çift Anlayışı Ciddi Bir Sorunu Doğurur
Eğer insanlık yalnızca tek bir erkek ve tek bir kadından
türemiş olsaydı, kaçınılmaz bir sonuç ortaya çıkardı:
Kardeş evlilikleri.
Oysa Allah, bu meseleyi en kesin ifadelerle yasaklamıştır.
(Nisâ 4/23)
Allah’ın haram kıldığı bir şeyi, insanlığın başlangıcına zorunlu bir kader
olarak yüklemek, Kur’an mantığıyla bağdaşmaz.
Bu nedenle Kur’an’a sadık bir okuma şunu gerektirir:
Âdemler ve eşleri yaratılmıştır.
Yani insanlık, aynı özden, aynı sorumluluk bilinciyle yaratılmış bir topluluk
olarak sahneye çıkmıştır.
Âdem burada bir özel isim olmaktan çok, bir insanlık
kimliğidir.
Yasak Ağaç: Bir Botanik Meselesi Değil
Gelelim en çok yanlış anlaşılan konulardan birine:
Yasak ağaç meselesi.
Halk anlatımında bu, neredeyse türü belli bir meyveye
indirgenmiştir. Elma mıydı, armut muydı, portakal mıydı… Oysa Kur’an, böyle bir
detaya hiç girmez. Çünkü anlatmak istediği şey bu değildir.
Kur’an’da yasak ağaç, bir darb-ı meseldir.
Yani somut bir örnek üzerinden soyut bir hakikati anlatma yöntemidir.
Yasak ağaç, insana sunulan bütün yasakların temsili
ifadesidir.
İnsan, özgür bırakıldığı alanlarla sınırlı alanlar arasında
karar verir.
İşte bu karar anı, sorumluluğun başladığı yerdir.
Kur’an’ın anlattığı imtihan, insanın iradesini kullanma biçimiyle ilgilidir;
yoksa onu tuzağa düşürmek için konmuş bir yasaklar listesi değildir.
Âdem kıssası bize şunu öğretir:
İnsan, yasakla karşı karşıya kaldığında tercih yapar.
Bu tercih bazen doğru olur, bazen yanlış.
Cennetten Kovulma Meselesini Yeniden Düşünmek
Bir başka yaygın yanlış da şudur:
Âdem ve eşi “cennetten kovulmuştur.”
Bu ifade Kur’an’ın ruhuna uygun değildir.
Çünkü Kur’an’a göre cennet imtihan yeri değildir.
İmtihan olan yerde kalıcılık yoktur, hata ihtimali vardır.
Cennet ise mükâfat yurdudur.
Dolayısıyla burada anlatılan şey, fiziksel bir mekândan
sürgün edilme değil; yasaya uymamanın sonucunda nimet alanının dışına
çıkılmasıdır.
Başka bir ifadeyle Kur’an şunu söyler:
Allah’ın yasalarına uymayan, cenneti hak edemez.
Bu anlatım, bütün insanlığa yöneliktir.
Sadece Âdem’e değil, hepimizedir.
Hata Kaçınılmazdır, Tevbe Kapısı Açıktır
Kur’an, insanı melekleştirmez.
İnsan hata yapabilir.
Unutabilir.
Yanılabilir.
“Andolsun, Âdem’e daha önce buyurmuştuk; fakat unuttu.”
(Tâhâ 20/115)
Bu ayet, insanın zaafını değil; insanlığını anlatır.
Ama Kur’an burada durmaz.
“Âdem, Rabb’inden kelimeler aldı ve tevbe etti. Allah da
onun tevbesini kabul etti.” (Bakara 2/37)
İşte asıl mesaj budur.
İmtihan anında hata yapmamız kaçınılmaz görünüyor olabilir.
Ama tevbe kapısının açık olması, insanı umutsuzluktan kurtarır.
Kur’an’a göre sorun, hata yapmak değil;
hatasında ısrar etmektir.
Halifelik: Yetki Değil, Emanet
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara 2/30)
Bu cümle, Kur’an’da insanla ilgili söylenmiş en ağır
cümlelerden biridir. Çünkü bu ayet, insana verilen değeri değil, insana
yüklenen sorumluluğu anlatır. Biz halifelik kelimesini çoğu zaman yanlış
yerden okuruz. Güç, yetki, hâkimiyet gibi algılarız. Oysa Kur’an’ın dili
bambaşkadır.
Halife, yerine geçen demektir. Ama kimin yerine?
Allah’ın mı? Hâşâ…
Allah’ın yeryüzünde boşalttığı bir makam mı vardı?
İşte burada durup düşünmek gerekir.
Halifelik Allah’ın Yerine Geçmek Değildir
Kur’an perspektifinde halifelik, Allah’ın yerine hükmetmek
değildir. Allah, hükmünü hiçbir zaman devretmez. Halifelik, Allah’ın koyduğu
yasalar doğrultusunda yeryüzünü imar etme ve koruma sorumluluğudur.
Yani insan, yeryüzünün sahibi değil; emanetçisidir.
Bu ayrımı yapmadığımızda, halifelik kavramı insanın kibrini
besleyen bir unvana dönüşür. Oysa Kur’an’ın anlattığı halifelik, insanı yük
altına sokar. Çünkü emanet, hesap gerektirir.
Meleklerin Sorusu ve Meselenin Ciddiyeti
Melekler bu görevi duyduklarında şaşırırlar:
“Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi
yaratacaksın?” (2/30)
Bu soru bir itiraz değil; bir endişedir. Melekler, insanın
potansiyelini görür. İrade, özgürlük ve seçim hakkı olan bir varlığın yanlış
yapma ihtimalini de görürler.
Allah’ın cevabı ise çok manidardır:
“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”
Bu cümle, insanın sadece hata potansiyeline değil; öğrenme,
gelişme ve doğruyu seçme kapasitesine işaret eder.
Bilgi, Halifeliğin Temelidir
Ardından Allah, Âdem’e isimleri öğretir. (2/31)
Bu, halifeliğin temel şartını ortaya koyar: bilgi.
Buradaki “isimler”, nesnelerin etiketleri değildir. Varlığı
tanıma, ayırt etme, ilişkilendirme ve anlamlandırma yeteneğidir. Yani insan:
- Doğayı
tanır
- Sebep–sonuç
ilişkisi kurar
- Sonuçlarından
sorumlu olur
Bilgi olmadan halifelik olmaz. Bilgi yoksa güç zulme
dönüşür.
Secde: İnsana Değil, İnsandaki Yeteneğe
Meleklerin Âdem’e secdesi, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu
secde, bir insana tapınma değildir. Secde, Allah’ın insana verdiği bilinç,
irade ve sorumluluk kapasitesinin kabulüdür.
İblis’in reddi de tam burada anlam kazanır. İblis, insanın
topraktan yaratılmasını küçümser. Yani maddeye takılır, emaneti göremez.
Bu yüzden kibirlenir ve sınırı aşar.
Halifelik ve İmtihan Arasındaki Bağ
Halifelik, imtihansız olmaz. Çünkü sorumluluk, sınav
gerektirir. İnsan, yeryüzünde:
- Adalet
mi kuracak, zulüm mü?
- Emaneti
mi koruyacak, sömürecek mi?
- Bilgiyi
mi çoğaltacak, nefsine mi hizmet ettirecek?
İmtihan tam olarak buradadır.
Bu yüzden Kur’an, Âdem kıssasını bir “geçmiş hikâye” olarak
anlatmaz. Bugüne konuşur. Çünkü her insan, kendi çağında bir halife adayıdır.
Halifelik Bireysel Değil, Toplumsaldır
Halifelik sadece bireysel ahlak meselesi değildir. Toplumla,
düzenle, hukukla ilgilidir. Bu yüzden Kur’an, Âdem’i yalnız bir figür olarak
değil; insan soyunun temsilcisi olarak sunar.
Ademler ve eşleri, bu sorumluluğun ortaklarıdır.
Biri diğerinin gölgesi değil, yük ortağıdır.
Bugüne Düşen Pay
Bugün dünyada yaşanan adaletsizlikler, çevre felaketleri,
savaşlar ve sömürü düzenleri bize şunu sordurur:
Halifelik görevini gerçekten yerine getiriyor muyuz?
Eğer yeryüzünü talan ediyorsak,
Eğer güçlüyü haklı sayıyorsak,
Eğer emaneti yok sayıyorsak,
Sorun Âdem’de değil; bizdedir.
Çünkü Kur’an’a göre Âdem, bir kişide bitmiş bir hikâye
değil;
her insanla yeniden başlayan bir sorumluluktur.
Âdem Kıssası Bugün Bize Ne Söylüyor?
Kur’an’daki Âdem kıssasını çoğu zaman şöyle okuruz:
“Bir zamanlar olmuş, bitmiş bir olay…”
Oysa Kur’an, geçmişi anlatırken bile bugünü hedef alır. Eğer
Âdem kıssası sadece ilk insanlara ait bir hikâye olsaydı, bugün bize söyleyecek
pek bir şeyi olmazdı. Ama Kur’an, bu darb-ı meseli defalarca tekrar ediyorsa,
durup düşünmemiz gerekir:
Bu anlatım kimin için?
Cevap basit ama sarsıcıdır:
Bizim için.
Âdem, Her Çağda Yeniden Başlayan Bir Hikâyedir
Kur’an’da Âdem, bir müze figürü değildir. Onu vitrine koyup
bakmamız istenmez. Aksine, her insanın hayatında yeniden sahneye çıkan bir
modeldir. Çünkü Âdem darb-ı meselinde anlatılanlar, insanın değişmeyen
özellikleridir:
- Bilgiyle
donatılmak
- İrade
sahibi olmak
- Sınırlarla
karşılaşmak
- Hata
yapmak
- Tevbe
edebilmek
Bunların hiçbiri tarihsel değildir. Hepsi bu günündür.
Bilgi Verilen Ama Serbest Bırakılan İnsan
Allah, Âdem’e isimleri öğretti. Yani insana dünyayı anlama,
tanıma ve anlamlandırma yeteneği verdi. Ama dikkat edelim:
Allah, insana bilgiyi verdiği gibi zorunlu doğruyu vermedi.
İnsan, bilgiyi nasıl kullanacağı konusunda özgür bırakıldı.
Bugün de durum farklı değil. Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgi bizi otomatik
olarak doğruya götürmüyor. Bilgi, irade ile birleşmediğinde insanı daha adil
değil, daha tehlikeli de yapabiliyor.
Âdem darb-ı meseli bize şunu hatırlatıyor:
Bilgi bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.
Yasak Ağaç Bugün Karşımızda Nerede Duruyor?
Kur’an’daki yasak ağaç, bir bahçe detayı değildir. Bugün o
ağaç:
- Güçle
sınanan insanın önünde durur
- Parayla
sınanan insanın önünde durur
- Makamla,
şehvetle, öfkeyle sınanan insanın önünde durur
Yani yasak ağaç, her çağda başka bir isimle karşımıza çıkar.
Değişen şey ağacın adı değil; insanın tercihleridir.
Âdem kıssası bize şunu söyler:
Sınırlar, insanı kısıtlamak için değil; insanı korumak için vardır.
Hata Kaçınılmaz, Israr Tehlikelidir
Kur’an, insanın hatasız olduğunu iddia etmez. Aksine,
Âdem’in unutmasını özellikle vurgular. Bu, insanı suçlamak için değil; insanı
gerçekçi bir zemine oturtmak içindir.
Bugün de aynıyız. Yanılıyoruz, unutuyoruz, yanlış kararlar
alıyoruz. Ama asıl ayrım burada başlar:
- İblis,
hatasında ısrar etti.
- Âdem,
hatasını sahiplendi.
İşte insan ile şeytan arasındaki fark tam da buradadır.
Tevbe: Umudu Ayakta Tutan Kapı
Âdem darb-ı meselinin belki de en güçlü mesajı şudur:
Tevbe kapısı kapanmaz.
Kur’an’da Âdem, hatasından sonra yok sayılmaz. Aksine,
Rabbinden kelimeler öğrenir. Yani insan, hata yaptıktan sonra bile yeniden
öğrenme ve yeniden yönelme imkânına sahiptir.
Bugün bu mesaj çok daha kıymetlidir. Çünkü modern insan, ya
kendini kusursuz sanıyor ya da hatasıyla tamamen değersiz hissediyor. Kur’an
ise üçüncü bir yol sunar:
Sorumluluk al ama umudu kaybetme.
Cennet Bir Mekân Değil, Bir Sonuçtur
Âdem kıssası, cenneti masalsı bir mekân olarak değil; itaatin
ve uyumun sonucu olarak anlatır. Allah’ın yasalarıyla uyum içinde
yaşanmadığında, cennet zaten mümkün değildir.
Bu yüzden “cennetten kovulma” anlatımı, bugüne şu mesajı
verir:
Allah’ın koyduğu düzenle çatışan bir hayat, insanı huzurdan uzaklaştırır.
Bu, dün olduğu gibi bugün de geçerlidir.
Halifelik Bugün Ne Anlama Geliyor?
Bugün insan, yeryüzünde büyük bir güç sahibi. Ama bu güçle
birlikte büyük bir tahribat da üretiyor. Doğayı yok ediyor, adaleti zedeliyor,
zayıfı eziyor.
Âdem darb-ı mesele bu noktada sorar:
Bu güç, emanet bilinciyle mi kullanılıyor, yoksa sahiplik iddiasıyla mı?
Halifelik, gücün sınavıdır. Ve bu sınav hâlâ devam ediyor.
Sonuç Yerine Bir Soru
Kur’an, Âdem darb-ı meselini anlatıp kapatmaz. Topu bize
atar.
Bugün her birimize şu soruyu sorar:
Sen, hangi Âdem’sin?
Hatasında direnen mi, tevbesiyle yol bulan mı?
Emaneti koruyan mı, tüketen mi?
Sınırı gözeten mi, aşan mı?
Âdem darb-ı meseli bitmedi.
Çünkü insan bitmedi.
Son Bir Durak: Darb-ı Mesel Bitmedi, Soru Bitti mi?
Âdem kıssası, Kur’an’da bir hikâye gibi başlar ama hikâye
gibi bitmez. Çünkü Kur’an, insanı masalla avutmaz; insanla konuşur. Bizi
geçmişe götürürken aslında bugüne getirir. Ve sonunda topu elimizde bırakır.
Şimdi dürüst olalım.
Biz bu darb-ı meseli okurken gerçekten neyi konuşuyoruz?
Bir zamanlar yaratılmış bir insanı mı?
Yoksa her sabah aynada gördüğümüz hâlimizi mi?
Kur’an’ın anlattığı Âdem, toprağın içinden çıkıp orada
kalmaz. O, hayatın tam ortasında durur. İrade verilen, sınırla karşılaşan, hata
yapan, ama ayağa kalkma imkânı tanınan bir insan olarak… Yani bizim gibi.
Yasak ağaç hâlâ orada duruyor.
Sadece adı değişti.
Bazen güç oluyor, bazen para, bazen haklı olma hırsı…
Bazen de “herkes böyle yapıyor” bahanesi.
İblis de hâlâ sahnede.
Ama artık ateşten yaratıldığını söylemiyor.
Bugün kibir, üstünlük duygusu ve “ben daha iyi bilirim” cümlesiyle konuşuyor.
Ve cennet…
Bir bahçeden ibaret değil.
Allah’ın yasalarıyla uyum içinde yaşanan bir hâl.
Adaletin, ölçünün, emanete sadakatin adı.
Kur’an, Âdem kıssasıyla şunu fısıldamaz; yüksek sesle
söyler:
İnsan, hata yapacaktır.
Ama insan, hatasında ısrar etmek zorunda değildir.
İşte fark burada başlar.
İblis ile Âdem arasındaki fark da buradadır.
Bugün insanlık büyük bir güç taşıyor.
Ama aynı ölçüde büyük bir sorumluluğu da sırtında.
Yeryüzü bize miras değil; emanettir.
Ve emanet, sonunda mutlaka sorulur.
Bu yüzden Âdem darb-ı mneseli kapanmaz.
Bir son cümleyle bitmez.
Çünkü her yeni insanla, her yeni tercihle yeniden yazılır.
Kur’an, bu darb-ı meseli anlatıp çekilmez.
Sessizce şunu sorar:
Sen, emaneti nasıl taşıyorsun?
Sınırla karşılaştığında ne yapıyorsun?
Hata yaptığında, İblis gibi mi konuşuyorsun,
yoksa Âdem gibi mi dönüyorsun?
Cevap, bir ayette değil.
Bir kitapta da değil.
Cevap, yaşadığımız hayatta.
Ve işte tam burada, darb-ı mesel biter…
Sorumluluk başlar.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com