KUR’AN’DA ANLATILAN NUH TUFANI:
Helâk, Sünnetullah ve Mecazın Dili Üzerine Uzun Bir
Sohbet
Kur’an-ı Kerim’i anlamaya gayret eden herkesin, bilinçli ya
da bilinçsiz şekilde karşılaştığı temel sorulardan biri şudur: Kur’an’daki
darb-ı meseller neyi ifade eder ve hangi yöntemle anlatılır?
Bu sorunun cevabı verilmeden ne Nuh Tufanı doğru anlaşılır
ne de helâk kavramı yerli yerine oturur. Çünkü Kur’an, tarih kitabı değildir;
mitoloji kitabı da değildir. O, insanı eğitmek, yönlendirmek, düşündürmek ve
tercihlerinin sonuçlarıyla yüzleştirmek için gönderilmiş bir hidayet
kitabıdır.
İşte bu yüzden Kur’an’da anlatılan darb-ı meseller, sanatsal
bir dil taşır. Mecaz, temsil, sembol, benzetme ve evrensel mesajlarla örülüdür.
Kur’an, yaşanmış olayları aktarırken bile, onları salt kronolojik bir hikâye
olarak sunmaz. Asıl hedefi; olayın arkasındaki yasayı, yani sünnetullahı
öğretmektir.
Bu noktada şunu açıkça ifade etmek gerekir:
Kur’an’ı anlamak, yalnızca ayetleri okumak değil; ayetlerin Kur’an’ın bütünü
içindeki yerini, ana çatısını ve temel ilkelerini kavramaktır. Aksi hâlde,
parça parça ayetler üzerinden yapılan okumalar, insanı çelişki vehmine
sürükler.
Helâk Kavramını Yeniden Düşünmek
Kur’an’da sıkça geçen kavramlardan biri helâktir.
Geleneksel anlatılarda helâk çoğu zaman şöyle anlaşılmıştır:
“Allah bir topluma kızar, ardından deprem gönderir, sel
gönderir, rüzgâr gönderir ve hepsini yok eder.”
Oysa Kur’an’ın bütününe baktığımızda, bu anlayışın ciddi
sorunlar içerdiğini görürüz. Çünkü Kur’an’ın temel mesajlarından biri şudur:
Allah, dünya hayatında insanları işledikleri günahlar sebebiyle hemen
cezalandırmaz.
Bunu açıkça ifade eden ayetler vardır:
“Eğer Allah insanları kazandıkları dolayısıyla (azap ile)
yakalayıverecek olsaydı, yerin sırtı üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Ancak
onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler.” (Fatır, 45)
Bu ayet son derece nettir. Eğer Allah, insanların zulmü,
haksızlığı, inkârı sebebiyle dünyada hemen müdahale etseydi, yeryüzünde canlı
kalmazdı. Demek ki Allah’ın bir erteleyişi, bir süre tanıması
vardır. Bu süre, imtihan süresidir.
Aynı hakikat başka bir ayette şöyle ifade edilir:
“Eğer Rabbin, kazandıklarından dolayı onları yakalasaydı,
azabı onlara çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için belirlenmiş bir buluşma zamanı
vardır.”
(Kehf, 58)
Burada da açıkça görülüyor ki ceza, dünya hayatında değil,
ahiret hayatında tam anlamıyla karşılık bulacaktır.
Peki o hâlde Kur’an’da Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi ve
Nuh kavmi için anlatılan helâk olayları ne anlama gelmektedir?
İşte kilit soru budur.
Helâk: Fiziksel Yok Oluş mu, Manevi Çöküş mü?
Kur’an’da geçen helâk kavramını sadece fiziksel bir yok oluş
olarak anlamak, Kur’an’ın bütüncül mesajıyla uyuşmaz. Çünkü Kur’an, insanı ebedî
bir hayata aday varlık olarak tanımlar. Böyle bir varlığın asıl kaybı,
bedensel ölümü değil; hidayetten kopuşu, fıtratla bağını yitirmesi,
vahye karşı kör ve sağır hâle gelmesidir.
Kur’an’da helâk, çoğu zaman işte bu anlamda kullanılır. Yani
bir toplumun:
- Vahye
karşı duyarlılığını yitirmesi
- Ahlaki
çöküş yaşaması
- Zulmü
normalleştirmesi
- Hakikati
alaya alması
- Uyarılara
kulak tıkaması
sonucunda, yaratılış amacından kopmasıdır.
Bu kopuş, fiziksel olarak hayatta olsalar bile, manevi
olarak bitiş demektir. İşte Kur’an’ın “helâk” dediği asıl durum budur.
Sünnetullah: Değişmeyen İlahi Yasa
Kur’an’ın anlaşılmasında en önemli kavramlardan biri sünnetullahtır.
Yani Allah’ın evreni yönetirken koyduğu değişmez yasalar.
Ateşin yakması, suyun boğması, yerçekiminin işlemesi nasıl
değişmiyorsa; toplumların yükseliş ve çöküş yasaları da değişmez. Kur’an, bu
gerçeği sürekli hatırlatır.
Ateş, nebiyi de yakar, firavunu da yakar.
Deniz, iyi insanı da boğar, kötü insanı da boğar.
Trafik kuralına uymayan, mümin de olsa cezasını çeker, kâfir de olsa.
Bunlar özel ilahi cezalar değil, yasaya uymamanın
doğal sonuçlarıdır.
Kur’an’ın anlattığı helâk da çoğu zaman bu çerçevede
anlaşılmalıdır.
Nuh Darb-ı Meseline Bu Gözle Bakmak
Şimdi Nebi Nuh darb-ı meseline bu perspektiften bakalım.
Kur’an’da Nebi Nuh, uzun yıllar boyunca toplumunu uyaran bir
nebi olarak anlatılır. Az sayıda insan ona iman eder, çoğunluk ise onu alaya
alır, küçümser, dışlar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kur’an, Nebi Nuh’un mücadelesini bir gemi metaforu üzerinden anlatır.
Gemi nedir?
Gemi, insanı boğucu ortamdan kurtaran, onu hayatta tutan, istikamet
kazandıran bir araçtır.
Kur’an’da gemi, vahyin kendisidir.
Gemi, iman edenlerin tutunduğu ilahi çizgidir.
Gemi, hayatın tufanları karşısında sığınılan bilinçtir.
Nuh’un gemisine binenler, aslında vahyin rehberliğine
girenlerdir. Binemeyenler ise, kendi akıllarına, dağlarına, güçlerine
güvenenlerdir.
Nuh’un oğlunun “Ben bir dağa sığınırım” demesi, bugün de çok
tanıdık bir cümledir. İnsan hâlâ aynı şeyi söylemiyor mu?
“Bilim beni kurtarır.”
“Teknoloji yeter.”
“Gücüm var.”
“Param var.”
Ama dalga geldiğinde, yani hayatın büyük imtihanı kapıya
dayandığında, bu sığınakların hiçbiri insanı kurtaramaz.
Tufan: Su mu, Hakikat mi?
Kur’an’daki tufan anlatımını literal yani birebir fiziksel
anlamda okuduğumuzda, pek çok problemle karşılaşırız:
- Bütün
dünya nasıl sular altında kaldı?
- Tüm
hayvan türlerinden birer çift nasıl gemiye alındı?
- Ekosistem
nasıl devam etti?
- İnsanlık
nasıl yeniden çoğaldı?
Bu soruların her biri, Kur’an’ı ilimle, akılla ve hayatla
çatıştırır.
Oysa Kur’an’ın anlatımı mecazidir. Tufan, hakikatin
gelişiyle batılın boğulmasıdır. Tufan, ahlaki çöküşün doruğa ulaştığı
noktada, ayrışmanın netleşmesidir.
İman edenler kurtulur; inkârda direnenler, kendi
tercihlerinin sonucuyla yüzleşir.
Kur’an Neden Darb-ı Meseller Anlatır?
Kur’an, geçmişi anlatmak için değil, bugünü uyarmak
için darb-ı mesel anlatır.
“Andolsun, onların darb-ı mesellarında akıl sahipleri
için ibretler vardır.” (Yusuf, 111)
Nebi Nuh darb-ı meseli, her çağın darb-ı meselidir.
Bugünün Nuh’u da vardır, bugünün tufanı da.
Bugün de insanlar ikiye ayrılır:
- Hakikate
kulak verenler
- Alay
edenler
Bugün de bir gemi vardır:
- Değerler
- Ahlak
- Adalet
- Vahiy
bilinci
Ve bugün de dağlara güvenenler vardır.
Sonuç Yerine: Cudi Dağı’nda Gemi Aramak
Eğer Nebi Nuh darb-ı meselinin mecazi ve evrensel mesajı
anlaşılmış olsaydı, bugün insanlar Cudi Dağı’nda gemi aramakla vakit
kaybetmezdi. Asıl aramamız gereken şey şudur:
Biz hangi gemideyiz?
Hayatın tufanında neye tutunuyoruz?
Hangi dağa sığınıyoruz?
Kur’an, bizi geçmişe kilitlemek için değil, geleceği inşa
etmek için konuşur. Nebi Nuh darb-ı meseli de bunun en güçlü örneklerinden
biridir.
KUR’AN’DA MECAZ DİLİ
Hakikatin Sanatla Anlatılması
Kur’an’ı okuyan hemen herkesin fark etmesi gereken ama çoğu
zaman gözden kaçan çok önemli bir gerçek vardır: Kur’an, düz bir anlatım
dili kullanmaz. O, insanla konuşur; insanın aklına, kalbine, hayal gücüne
ve vicdanına aynı anda hitap eder. Bunu yaparken de en güçlü araçlarından biri mecaz
dilidir.
Mecaz; hakikatin üzerini örtmek için değil, hakikati daha
görünür kılmak için kullanılır. Kur’an’da mecaz, gerçeği gizleyen değil;
aksine onu derinleştiren bir anlatım biçimidir. Çünkü insan zihni, soyut
hakikatleri çoğu zaman somut imgeler üzerinden kavrar. İşte Kur’an tam
da burada devreye girer.
Mecaz Nedir, Ne Değildir?
Önce şunu netleştirelim:
Mecaz demek “uydurma” demek değildir.
Mecaz demek “gerçek dışı” demek değildir.
Mecaz, hakikatin farklı bir dille ifade edilmesidir.
Günlük hayatta bile farkında olmadan mecaz kullanırız:
- “İçim
yanıyor” deriz, gerçekten ateş yoktur ama acı gerçektir.
- “Bu
söz bana ağır geldi” deriz, ortada fiziksel bir ağırlık yoktur ama anlamın
yükü vardır.
- “Zaman
su gibi akıp gidiyor” deriz, zaman akmaz ama geçip gitmesi gerçektir.
Kimse bu cümleleri duyduğunda “Yanıyorsan itfaiye çağıralım”
demez. Çünkü mecaz dili, insanın fıtratına uygundur. Kur’an da insanla, insanın
diliyle konuşur.
Kur’an Neden Mecaz Dili Kullanır?
Bu sorunun cevabı, Kur’an’ın muhatabının insan
olmasında gizlidir. İnsan yalnızca akıldan ibaret değildir. İnsan aynı zamanda:
- Duyguları
olan,
- Hayal
kuran,
- Etkilenen,
- Hatırlayan,
- Korkan,
- Umut
eden bir varlıktır.
Kur’an, insanın bu çok katmanlı yapısını dikkate alır. Eğer
Kur’an sadece matematiksel, teknik, kuru bir dil kullansaydı; belki doğru
olurdu ama etkili olmazdı. Oysa Kur’an’ın hedefi yalnızca bilgi vermek
değil, dönüştürmektir.
Bu yüzden Kur’an:
- Cenneti
bahçelerle,
- Cehennemi
ateşle,
- İmanı
nurla,
- Küfrü
karanlıkla,
- Hidayeti
yol ile,
- Sapmayı
körlükle anlatır.
Bunların hepsi mecazdır ama hepsi de hakikatin ta
kendisidir.
Kur’an’da Hakikat–Mecaz Dengesi
Kur’an’da ne her şey mecazdır ne de her şey literal (harfi
harfine) anlaşılmalıdır. Asıl maharet, hangi anlatımın hangi bağlamda
kullanıldığını fark edebilmektir.
Kur’an evrensel bir mesaj sunar; evrensel mesaj ise çoğu
zaman çağları aşan bir anlatım gerektirir. Mecaz dili de bu zamansızlığın
anahtarıdır. Eğer Kur’an sadece belirli bir dönemin olaylarını, coğrafyasını ve
şartlarını birebir anlatsaydı; bugün bize söyleyecek sözü kalmazdı. Ama mecaz
dili sayesinde Kur’an, her çağda yeniden konuşur.
Nuh Tufanı ve Mecaz Dili
Nuh Tufanı darb-ı meseli, Kur’an’daki mecaz dilinin en
çarpıcı örneklerinden biridir. Çünkü bu darb-ı mesel, yüzyıllardır literal
okumaya kurban edilmiş, böylece mesajından koparılmıştır.
Kur’an, Nuh darb-ı meselini anlatırken:
- Toplumsal
ayrışmayı,
- İnanç
mücadelesini,
- Hak
ile batılın çatışmasını,
- Sabır
ve direnişi,
- Sonunda
netleşen akıbeti anlatır.
Bunu yaparken de tufan, gemi, dalga, dağ,
boğulma gibi güçlü imgeler kullanır.
Şimdi soralım:
Kur’an burada neyi anlatmak istemektedir?
Tufan Nedir?
Tufan, sadece su değildir.
Tufan, hakikatin geldiği andaki sarsıntıdır.
Tufan, yanlış üzerine kurulu düzenin çöktüğü andır.
Her toplumun bir tufanı vardır. Bu tufan bazen:
- Ahlaki
çöküş,
- Bazen
adaletin yok oluşu,
- Bazen
zulmün normalleşmesi,
- Bazen
de hakikatin alay konusu yapılmasıdır.
İşte o noktada ayrışma başlar.
Gemi Nedir?
Gemi, vahyin rehberliğidir.
Gemi, doğru yolda sebat etmektir.
Gemi, hayatın karmaşası içinde tutunulan ilkelerdir.
“Kur’an, iman edenlerin kurtuluşunu bir gemiye benzetir.
Düşünsene, gemi suyu yok etmez, denizi durdurmaz. Hatta suyun tam ortasındadır
ama batmaz; çünkü suyun üstünde kalmayı bilir. İman eden insan da böyledir.
Hayatın tufanı dinmez, dalgalar eksilmez; ama o, bütün o karmaşanın içinde
batmadan yoluna devam eder.
”Dağ Nedir?
Nuh’un oğlunun “Ben bir dağa sığınırım” sözü, darb-ı meselin
en çarpıcı mecazlarından biridir. Dağ:
- Gücü,
- Kibri,
- Maddi
dayanakları,
- İnsan
yapımı güvenlik alanlarını temsil eder.
Ama Kur’an şunu söyler:
Hakikatin tufanı geldiğinde, hiçbir dağ kurtarmaz.
Boğulmak Ne Demektir?
Kur’an’da boğulmak, her zaman fiziksel ölüm anlamına gelmez.
Asıl boğulma:
- Hakikatten
kopuştur,
- Vicdanın
susmasıdır,
- Aklın
kilitlenmesidir,
- Kalbin
mühürlenmesidir.
Nice insanlar bugün hayattadır ama manevi olarak
boğulmuştur. Kur’an işte bu hâli, Nuh tufanı üzerinden anlatır.
Mecazı Anlamadan Kur’an Anlaşılır mı?
Cevap net: Hayır.
Kur’an’da mecaz dili yok sayıldığında:
- Helâk,
toplu yok etme gibi anlaşılır,
- Allah
zalim gibi algılanır,
- İmtihan
mantığı çöker,
- Akıl
ile vahiy çatışır,
- Kur’an,
bilimle karşı karşıya getirilir.
Oysa mecaz dili anlaşıldığında:
- Kur’an
kendi içinde tutarlı olur,
- İlahi
adalet yerli yerine oturur,
- İnsan
sorumluluğu netleşir,
- Darb-ı
meseller evrenselleşir.
Son Söz: Kur’an Neden Hikâye Anlatır?
Kur’an hikâye anlatmaz; ibret anlatır.
Kur’an masal anlatmaz; yasa anlatır.
Kur’an geçmişi değil; insanı anlatır.
Mecaz dili, Kur’an’ın hakikati insanın anlayacağı en derin
ve en etkili biçimde sunma yöntemidir. Nuh Tufanı da bunun en güçlü
örneklerinden biridir.
Eğer bu dil doğru okunursa, Kur’an sadece okunmaz; insanı
okur.
KUR’AN’DA HELÂK KAVRAMI
Yok Edilmek mi, Yoldan Düşmek mi?
Kur’an denildiğinde zihinlerde en çok korku uyandıran
kelimelerden biri hiç şüphesiz helâktir. Çünkü helâk kelimesi, yüzyıllar
boyunca “toplu yok ediliş”, “ilahi gazap”, “ani felaket” gibi imgelerle
birlikte anılmıştır. Depremler, seller, fırtınalar, taş yağmurları… Anlatı
böyle kurulmuştur.
Fakat Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü dikkate alındığında,
helâk kavramının bu dar çerçeveye sığmadığı çok açık bir şekilde görülür. Hatta
daha ileri gidersek şunu söylemek gerekir:
Helâk kelimesini yalnızca fiziksel yok oluş olarak anlamak, Kur’an’ın
adalet, rahmet ve imtihan öğretisiyle ciddi biçimde çelişir.
Bu yüzden helâk meselesi, yüzeysel değil; kavramsal,
ahlaki ve ontolojik bir okumayı zorunlu kılar.
Helâk Ne Demektir?
Arapça “helâk” kelimesi, kök anlamı itibarıyla sadece
“ölmek” ya da “yok olmak” demek değildir. Daha geniş bir anlam alanına
sahiptir:
- Yoldan
çıkmak
- Amacını
yitirmek
- Bozulmak
- Dağılmak
- İşlevsiz
hâle gelmek
- Sonuca
ulaşamamak
Yani helâk, varlığın anlamını kaybetmesi demektir.
Kur’an, insanı sadece biyolojik bir varlık olarak
tanımlamaz. İnsan; aklı, vicdanı, iradesi ve sorumluluğu olan bir varlıktır.
Dolayısıyla insanın asıl helâki, bedeninin ölmesi değil; yaratılış amacından
kopmasıdır.
Bu yüzden Kur’an’da helâk, çoğu zaman yaşarken
gerçekleşen bir çöküş olarak karşımıza çıkar.
Kur’an’da Helâk ve İlahi Müdahale Meselesi
Burada çok kritik bir noktaya geliyoruz. Kur’an açıkça şunu
söyler:
“Eğer Allah insanları kazandıkları dolayısıyla hemen
yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.”
(Fatır, 45)
Bu ayet, helâk anlayışımızın mihenk taşıdır. Çünkü ayet net
bir şekilde şunu ifade eder:
Allah, dünya hayatında insanların yaptıkları zulüm ve yanlışlar sebebiyle
anında cezalandırmaz.
Eğer böyle olsaydı:
- Hiçbir
zalim yaşayamazdı
- Hiçbir
haksızlık devam etmezdi
- Hiçbir
inkârcı nefes alamazdı
Ama gerçek böyle değildir. Çünkü dünya hayatı imtihan
alanıdır, mahkeme salonu değil.
Yine başka bir ayette şöyle denir:
“Eğer Rabbin, kazandıklarından dolayı onları yakalasaydı,
azabı onlara çabuklaştırırdı.” (Kehf, 58)
Demek ki helâk, Kur’an’da anlatıldığı şekliyle, dünya
hayatında ani ve keyfi bir ilahi müdahale değildir.
O Hâlde Kur’an Neden Helâk Olan Kavimlerden Bahseder?
İşte asıl mesele burasıdır.
Kur’an, Ad kavminden, Semud kavminden, Lut kavminden, Nuh
kavminden söz eder. Yüzeysel okunduğunda şöyle bir tablo çıkar:
“Allah bu kavimler günah işledi, sonra onları felaketlerle
yok etti.”
Ama bu okuma, Kur’an’ın diğer ayetleriyle çelişir. Çünkü
Kur’an bir yandan:
- “Ceza
ahirettedir” der
- “Dünya
imtihandır” der
- “Allah
aceleci değildir” der
Öte yandan bu kavimlerin helâk edildiğini anlatır.
Burada çelişki Kur’an’da değil, bizim okuma
biçimimizdedir.
Helâk = Fiziksel Yok Oluş Değildir
Kur’an’da helâk edilen kavimlerin anlatımına dikkatle
bakıldığında, ortak bir özellik göze çarpar:
Bu kavimler:
- Uyarılmıştır
- Uzun
süre mühlet verilmiştir
- Nebilerle
muhatap olmuşlardır
- Hakikati
bilerek reddetmişlerdir
- Zulmü
sistem hâline getirmişlerdir
Yani mesele bir “günah işleme” meselesi değil, ısrarlı ve
bilinçli bir sapma meselesidir.
Helâk, işte bu noktada devreye girer. Ama bu helâk, çoğu
zaman manevi ve toplumsal çöküştür.
Toplum:
- Vicdanını
kaybeder
- Adalet
duygusunu yitirir
- Hak
ile batılı ayırt edemez hâle gelir
- Zulmü
meşrulaştırır
İşte Kur’an buna helâk der.
Helâk ve Körlük – Sağırlaşma İlişkisi
Kur’an’da helâk edilen toplulukların ortak bir başka
özelliği daha vardır:
Onlar görmez, duymaz, anlamaz hâle gelmişlerdir.
Bu fiziksel bir körlük değildir. Bu, bilinç körlüğüdür.
Kur’an defalarca şöyle der:
- “Kalpleri
vardır, anlamazlar”
- “Gözleri
vardır, görmezler”
- “Kulakları
vardır, işitmezler”
Bu ifadeler mecazdır ama anlattığı gerçek çok serttir:
İnsan, hakikate karşı duyarsızlaştığında helâk sürecine girmiştir.
Yani helâk, bir anda olan bir olay değil; bir sürecin
sonucudur.
Nuh Kavmi ve Helâkın Anlamı
Nebi Nuh kavmi, bu açıdan çok öğretici bir örnektir. Kur’an,
Nebi Nuh’un kavmini anlatırken şunu vurgular:
- Uzun
yıllar uyarıldılar
- Alay
ettiler
- Hakarete
başvurdular
- Güçlerine
güvendiler
- “Bize
bir şey olmaz” dediler
Bu psikoloji, her çağda aynıdır. Bugün de insanlar:
- Teknolojiye
güvenir
- Paraya
güvenir
- Devlete
güvenir
- Bilime
güvenir
Ama hakikate kulaklarını kapatırlar.
Nebi Nuh darb-ı meselinde anlatılan helâk, işte bu zihinsel
ve ahlaki kapanışın sembolüdür.
Helâk ile Ölüm Aynı Şey midir?
Hayır.
Kur’an’a göre herkes ölür ama herkes helâk olmaz.
Nice insanlar ölür ama kurtuluşa erer.
Nice insanlar yaşar ama helâk olmuştur.
Bu yüzden Kur’an, helâkı biyolojik bir sonuçtan ziyade, ahlaki
bir akıbet olarak sunar.
Helâk ve Sorumluluk
Helâk anlatıları, insanı korkutmak için değil; uyandırmak
için vardır. Kur’an, helâk kavimlerini anlatırken şunu demek ister:
“Bak, yol buraya çıkıyor. Aynı tercihler, aynı sonuçları
doğurur.”
Bu, evrensel bir yasadır. Kur’an buna sünnetullah
der.
Toplumlar:
- Adaleti
terk ederse
- Zulmü
normalleştirirse
- Hakikati
alaya alırsa
sonunda helâk sürecine girerler. Bu süreç bazen yüzyıllar
sürer ama sonuç değişmez.
Sonuç: Helâk Bir Uyarıdır, Masal Değil
Kur’an’daki helâk anlatıları:
- Masal
değildir
- Mitoloji
değildir
- Tarih
dersi değildir
Onlar, insanın kendine bakması için tutulmuş aynalardır.
Helâk, Allah’ın öfkesinin değil; insanın tercihlerinin
sonucudur.
Ve Kur’an, bunu bize suyla, rüzgârla, tufanla, çöküşle anlatır.
Çünkü bazen hakikat, çıplak hâliyle değil, mecazın
sarsıcı diliyle daha iyi anlaşılır.
KUR’AN’DA MÜHLET KAVRAMI
Allah Neden Hemen Cezalandırmaz?
İnsan zihnini en çok kurcalayan sorulardan biri şudur:
“Eğer Allah adilse, neden zulmedenler hemen cezalandırılmıyor?”
Bu soru, sadece bugün sorulan bir soru değildir. Tarih boyunca neredeyse bütün
toplumlar bu soruyla yüzleşmiştir.
Zalimler refah içinde yaşarken, mazlumlar acı çekerken;
haksızlık yapanlar güçlenirken, haklı olanlar ezilirken… İnsan ister istemez
şunu düşünür:
“Bu adalet nerede?”
Kur’an bu soruya tek kelimelik ama çok derin bir cevap
verir:
Mühlet.
Mühlet Nedir?
“Mühlet”, Kur’an’da Allah’ın insanlara tanıdığı erteleyici
zaman anlamına gelir. Bu erteleme:
- Acizlikten
değildir
- İlgisizlikten
değildir
- Zulmü
onaylamaktan değildir
Mühlet, imtihanın bir parçasıdır.
Kur’an’a göre dünya hayatı, hükmün verildiği yer değil; delillerin
toplandığı yerdir. Yani burası mahkeme değil, duruşma salonudur. Karar,
ahirette verilecektir.
Kur’an bu gerçeği çok net ifade eder:
“Eğer Allah insanları kazandıkları dolayısıyla (azapla)
yakalayıverecek olsaydı, yerin sırtı üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Ancak
onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler.” (Fatır, 45)
Bu ayet, mühlet kavramının temelini oluşturur. Allah, insanı
yaptığı hatalar sebebiyle hemen yakalamaz, çünkü bu hayat bir deneme
alanıdır.
Mühlet Adaletin Zıddı Değildir
Burada çok önemli bir yanlış algıyı düzeltmek gerekir.
İnsanlar çoğu zaman mühleti, adaletsizlik gibi algılar. Oysa Kur’an’a göre
mühlet, adaletin gecikmesi değil, adaletin tam tecelli etmesi
içindir.
Eğer Allah:
- İlk
zulümde,
- İlk
inkârda,
- İlk
isyanda
cezayı verseydi;
- Tövbeye
yer kalmazdı
- İradenin
anlamı kalmazdı
- İmtihan
ortadan kalkardı
Kur’an bunu da açıkça söyler:
“Eğer Rabbin, kazandıklarından dolayı onları yakalasaydı,
azabı onlara çabuklaştırırdı. Hayır, onlar için belirlenmiş bir buluşma zamanı
vardır.” (Kehf, 58)
Demek ki cezayı ertelemek, adaleti iptal etmek değil,
onu en doğru zamanda uygulamak demektir.
Mühlet ve İmtihan İlişkisi
Kur’an’a göre insan:
- Özgür
iradeye sahiptir
- Seçim
yapar
- Seçiminin
sonucunu taşır
Ama bu sonuç, her zaman anında ortaya çıkmaz.
Mühlet, işte bu noktada devreye girer. İnsan:
- Yanlışı
seçer
- Uyarılır
- Fırsat
tanınır
- Tövbeye
çağrılır
Bu süreç, insanın gerçekten neyi tercih ettiğini netleştirir.
Kur’an, insanın bu durumunu şöyle ifade eder:
“Biz insanı denemek için yarattık.”
(İnsan, 2)
Deneme varsa, süre vardır. Süre varsa, mühlet vardır.
Mühlet ile İstidraç Arasındaki İnce Çizgi
Kur’an’da mühletle birlikte anılması gereken çok önemli bir
kavram daha vardır: istidraç.
İstidraç, kişinin:
- Yanlışta
ısrar etmesine rağmen
- Nimetlerinin
artması
- Gücünün
çoğalması
- Rahatının
devam etmesi
hâlidir.
Bu durum dışarıdan bakıldığında “Allah onu seviyor” gibi
algılanır. Oysa Kur’an’a göre bu, en tehlikeli hâllerden biridir. Çünkü
kişi kendisini güvende hisseder ve dönüş ihtiyacı duymaz.
Kur’an bu durumu şöyle açıklar:
“Onlara mühlet veririz. Çünkü benim tuzağım sağlamdır.” (Kalem,
45)
Yani mühlet her zaman kurtuluş anlamına gelmez. Bazen
mühlet, hesabın ağırlaşması demektir.
Nebiler Neden Uzun Süre Sabretmiştir?
Nebi Nuh kavmiyle yüzlerce yıl uğraşması, Nebi Lut’un
uyarıları, Nebi Musa’nın Firavun karşısındaki sabrı… Bunların hepsi mühlet
kavramıyla doğrudan ilişkilidir.
Allah, elçileri göndererek:
- Uyarıyı
tamamlar
- Delili
açıklar
- Bahaneleri
ortadan kaldırır
Bundan sonra verilen mühlet, artık kişinin bilinçli
tercihini ortaya koyar.
Nuh kavmi, bir anda helâk edilmemiştir. Uzun bir süreçten
geçmiş, defalarca uyarılmış, alaya rağmen mühlet verilmiştir. Bu da gösteriyor
ki helâk, ani bir gazap değil; ısrarla seçilen bir yolun sonucudur.
Mühlet Herkes İçin Geçerlidir
Kur’an’da mühlet:
- Sadece
inkârcılara değil
- Sadece
zalimlere değil
- Müminlere
de verilir
Çünkü mümin de hata yapar, yanılır, düşer. Mühlet, mümin
için:
- Tövbeye
fırsat
- Arınmaya
zaman
- Olgunlaşmaya
alan
demektir.
Kur’an, bu yüzden tövbeyi sürekli açık tutar. Eğer mühlet
olmasaydı, tövbenin de anlamı olmazdı.
Mühletin Bittiği Yer
Kur’an’a göre mühlet sonsuz değildir. Her bireyin bir eceli,
her toplumun da bir eceli vardır.
“Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri
geldiğinde ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler.”
(Araf, 34)
Bu süre dolduğunda artık:
- Uyarı
bitmiştir
- Delil
tamamlanmıştır
- Bahane
kalmamıştır
İşte bu noktada, helâk süreci tamamlanır.
Sonuç: Mühlet Rahmettir Ama Garanti Değildir
Kur’an’da mühlet:
- Allah’ın
merhametinin göstergesidir
- İnsan
iradesine verilen değerin işaretidir
- İmtihanın
olmazsa olmazıdır
Ama aynı zamanda büyük bir risktir. Çünkü mühlet, uyanmak
için bir fırsat olduğu kadar, daha da sapmak için bir alan hâline de
gelebilir.
Bu yüzden Kur’an, mühleti bir güvence olarak değil, bir
uyarı olarak sunar.
Bugün zalimlerin ayakta olması, yarın da ayakta olacakları
anlamına gelmez.
Bugün rahat olanların kurtulacağı anlamına da gelmez.
Mühlet vardır, ama hesap da vardır.
KUR’AN’DA ECEL KAVRAMI
Ölüm Zamanı mı, İlahi Ölçü mü?
Ecel denildiğinde insanların zihnine genellikle tek bir şey
gelir: ölüm anı.
“Falancanın eceli geldi”, “ecel bu”, “ecelden kaçılmaz” gibi ifadeler, eceli
yalnızca bireysel ölümle sınırlar.
Oysa Kur’an’da ecel kavramı, bundan çok daha geniş, çok daha
derin ve çok daha sistematik bir anlama sahiptir. Kur’an’da ecel sadece kişisel
ölüm zamanı değildir; aynı zamanda:
- Toplumların
ömrü
- Medeniyetlerin
süresi
- Fikirlerin,
düzenlerin, sistemlerin zamanı
- Mühletin
bitiş noktası
demektir.
Yani ecel, rastgele bir son değil; ölçülmüş, belirlenmiş,
dengeli bir süredir.
Ecel Ne Demektir?
Arapça “ecel” kelimesi, kök itibarıyla belirlenmiş vakit,
süre, son tarih anlamına gelir. Kur’an’da ecel, bir şeyin:
- Başlangıcı
olduğu gibi
- Mutlaka
bir bitişi de olduğunu
hatırlatan kavramdır.
Kur’an’ın evren tasavvurunda süresiz hiçbir şey yoktur.
Ne insan, ne toplum, ne güç, ne zulüm, ne de saltanat sonsuzdur.
Kur’an bunu çok net söyler:
“Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiğinde ne
bir an geri kalırlar ne de öne geçerler.”
(Araf, 34)
Bu ayet, ecelin keyfi değil, yasaya bağlı olduğunu
gösterir.
Bireysel Ecel ve Toplumsal Ecel
Kur’an’da ecel iki düzeyde ele alınır:
1. Bireysel Ecel
Her insanın bir ömrü vardır. Ne erken ne geç. İnsan:
- Ne
kadar güçlü olursa olsun
- Ne
kadar zengin olursa olsun
- Ne
kadar tedbir alırsa alsın
ecelinden kaçamaz.
Ama burada çok önemli bir nokta vardır:
Ecel, insanın hayatındaki tercihlerden bağımsız değildir.
Kur’an, eceli anlatırken insanı tamamen pasif bir varlık
hâline getirmez. Aksine insanın davranışlarının, yaşam tarzının, tercihlerinin ömür
kalitesini ve sonuçlarını etkilediğini söyler.
Ancak nihai sınır, Allah’ın koyduğu ölçüdür.
2. Toplumsal Ecel
Kur’an’da asıl gözden kaçan ama helâk ve mühletle doğrudan
bağlantılı olan kısım burasıdır.
Toplumların da bir eceli vardır. Yani:
- Hiçbir
toplum sonsuza kadar ayakta kalmaz
- Hiçbir
düzen ebedî değildir
- Hiçbir
zulüm sistemi kalıcı değildir
Bir toplum:
- Adaleti
ayakta tutuyorsa
- Zulmü
sınırlandırıyorsa
- Hakikate
kapılarını kapatmıyorsa
eceline kadar yaşayabilir.
Ama:
- Zulüm
sistem hâline gelirse
- Haksızlık
meşrulaşırsa
- Hakikat
alay konusu edilirse
işte o toplum ecel sürecine girmiştir.
Ecel ve Mühlet İlişkisi
Burada ecel ile mühlet arasındaki ilişki çok önemlidir.
Mühlet, ecelin öncesidir. Yani ecel gelmeden önce tanınan süredir.
Kur’an bu ilişkiyi şöyle kurar:
“Onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”
(Kehf, 45)
Demek ki:
- Önce
mühlet vardır
- Sonra
ecel gelir
Mühlet, dönüş için tanınan zamandır. Ecel ise dönüşün artık
mümkün olmadığı eşiktir.
Bu yüzden ecel geldiğinde:
- Tövbeler
kabul edilmez
- Uyarılar
biter
- Bahaneler
sona erer
Ecel Gelince Ne Olur?
Kur’an’a göre ecel geldiğinde artık yasalar işlemeye
başlar. Bu, ani bir ilahi öfke değil; zaten işleyen sürecin doğal
sonucudur.
Bir toplum eceline ulaştığında:
- İçten
çöker
- Ahlaki
bağlar kopar
- Güven
kalmaz
- Adalet
çöker
- Güç
dağılır
Bu çöküş bazen:
- Savaşla
- Ekonomik
krizle
- İç
karışıklıkla
- Kültürel
yozlaşmayla
görünür hâle gelir.
Kur’an bunları anlatırken bazen:
- Rüzgâr
der
- Deprem
der
- Tufan
der
Ama asıl anlatılan, sürecin tamamlanmasıdır.
Ecel ve Helâk Bağlantısı
İşte burada helâk kavramı yerine oturur.
Helâk:
- Ecelin
gelmesidir
- Mühletin
bitmesidir
- Yanlışta
ısrarın son noktasıdır
Yani helâk, ecelin başka bir adıdır.
Ama tekrar altını çizmek gerekir:
Bu helâk çoğu zaman fiziksel bir yok oluş değil; tarih sahnesinden silinme,
etkisizleşme, ibretlik hâle gelmedir.
Bugün adını bildiğimiz ama etkisi kalmamış nice uygarlık,
Kur’an’ın bu yasasının canlı örneğidir.
Ecel Değişir mi?
Bu soru çok sorulur:
“Ecel değişir mi?”
Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda şu dengeyi görürüz:
- İlahi
ölçü değişmez
- Ama
insanın tercihi süreci şekillendirir
Yani:
- Zulüm
hızlanırsa çöküş hızlanır
- Islah
artarsa süre uzar
- Adalet
korunursa toplum ayakta kalır
Kur’an’ın “Allah bir toplumu, onlar kendilerinde olanı
değiştirmedikçe değiştirmez” ayeti tam da bunu anlatır.
Nebi Nuh Kavmi ve Ecel
Nebi Nuh kavmi örneğinde de aynı yasa işler. Nebi Nuh kavmi:
- Uzun
süre mühlet almıştır
- Defalarca
uyarılmıştır
- Sabırla
beklenmiştir
Ama sonunda ecel gelmiştir. Bu ecel, Kur’an’da tufan
mecazı ile anlatılmıştır.
Yani artık:
- Ayrışma
netleşmiş
- Hak
ile batıl kesinleşmiş
- Yol
tamamlanmıştır
Sonuç: Ecel Korku Değil, Ölçüdür
Kur’an’da ecel:
- Korkutmak
için değil
- Uyandırmak
için vardır
Ecel, insana şunu hatırlatır:
- Her
şey sınırlıdır
- Güç
geçicidir
- Zulüm
sürdürülemez
- Hakikat
er ya da geç ortaya çıkar
Bu yüzden Kur’an’da ecel, ölümden önce hayatı ciddiye
alma çağrısıdır.
Eceli anlayan insan:
- Mühleti
israf etmez
- Helâki
masal sanmaz
- Kendi
yolunu sorgular
KUR’AN’DA TOPLUMLARIN ECELİ
Hiçbir Medeniyet Neden Sonsuz Değildir?
İnsan bireysel olarak ölümü kabullenmekte zorlanır ama
toplumların da ölebileceği fikri daha da rahatsız edicidir. Çünkü insan çoğu
zaman devletiyle, milletiyle, medeniyetiyle kendini özdeşleştirir. Onlar ayakta
kaldıkça kendini güvende hisseder.
Oysa Kur’an, çok net bir hakikati baştan ilan eder:
Nasıl bireylerin bir eceli varsa, toplumların da bir eceli vardır.
Bu, tarih boyunca değişmeyen ilahi bir yasadır.
“Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiğinde ne
bir an geri kalırlar ne de öne geçerler.”
(A’râf, 34)
Bu ayet, toplumların kaderinin rastgele olmadığını, ölçüye
bağlı bir süreç olduğunu bildirir.
Toplumların Eceli Ne Demektir?
Toplumların eceli demek, bir toplumun:
- Tarih
sahnesindeki etkisinin bitmesi
- Taşıdığı
değerlerin işlevsiz hâle gelmesi
- Adalet
üretme kapasitesini kaybetmesi
- İnsanlığa
katkı sunamaz hâle gelmesi
demektir.
Bu her zaman fiziksel yok oluş anlamına gelmez. Bir toplum:
- Coğrafi
olarak var olabilir
- Nüfus
olarak yaşayabilir
- Bayrağı,
ordusu, ekonomisi olabilir
Ama ahlaki ve medenî olarak ölmüş olabilir.
Kur’an’ın “helâk” dediği şey çoğu zaman işte bu hâlidir.
Kur’an Toplumları Nasıl Okur?
Kur’an toplumları:
- Irk
üzerinden
- Coğrafya
üzerinden
- Güç
üzerinden
okumaz.
Kur’an toplumları ahlak, adalet, zulüm,
hakikatle ilişkileri üzerinden okur.
Bir toplum:
- Güçlü
olabilir
- Zengin
olabilir
- Teknolojik
olarak ileri olabilir
Ama eğer:
- Zulüm
sistemleşmişse
- Hakikat
bastırılıyorsa
- Adalet
kaybolmuşsa
o toplum ecel sürecine girmiştir.
Kur’an bu yasayı değişmez kabul eder. Buna sünnetullah
denir.
Toplumların Ecelini Belirleyen Temel Unsurlar
Kur’an’a göre bir toplumun ecelini hızlandıran ya da geciktiren
bazı temel unsurlar vardır.
1. Adaletin Durumu
Kur’an’da adalet, bir toplumun omurgasıdır. Adalet
ayakta ise toplum ayaktadır.
Zulüm ise çöküşün habercisidir.
“Allah zulmedenleri sevmez.”
(Bakara,190)
Bir toplumda zulüm:
- Normalleştiğinde
- Meşrulaştığında
- Kurumsallaştığında
artık o toplum için geri sayım başlamış demektir.
2. Hakikatle İlişki
Kur’an’a göre bir toplumun yaşaması, hakikate açık
kalmasına bağlıdır.
Hakikat:
- Susturuluyorsa
- Alaya
alınıyorsa
- Tehdit
olarak görülüyorsa
o toplum kendi mezarını kazmaya başlamıştır.
Nuh kavmi, Lut kavmi, Semud kavmi… Hepsinin ortak noktası
budur:
Hakikati inkâr etmekten öte, hakikatle alay etmeleri.
3. Ahlaki Çürüme
Toplumların eceli çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden
gelir.
- Aile
çöker
- Güven
kaybolur
- Emanet
duygusu yok olur
- Liyakat
ortadan kalkar
Bu çürüme bir süre görünmez ama etkisi derindir. Kur’an bu
hâli “kalplerin mühürlenmesi” olarak anlatır.
Toplumlar Nasıl Ölür?
Toplumlar genellikle bir gecede ölmez. Ecel, yavaş
yavaş yaklaşır.
Kur’an’daki darb-ı mesellere baktığımızda hep aynı süreci
görürüz:
- Uyarı
gelir
- Mühlet
verilir
- Israr
başlar
- Duyarsızlık
artar
- Ahlak
bozulur
- Ayrışma
netleşir
- Çöküş
başlar
Kur’an bu sürecin son aşamasına helâk der.
Bu bazen:
- İç
savaşla
- Ekonomik
çöküşle
- Kültürel
dağılmayla
- Dış
müdahaleyle
olur. Ama sebep hep içeridedir.
Nuh Kavmi Bir “Toplumun Eceli” Örneğidir
Nuh darb-ı meseli, aslında bir toplumun ecelini anlatan evrensel
bir modeldir.
Nuh kavmi:
- Uzun
süre mühlet almıştır
- Nebiyle
muhatap olmuştur
- Hakikati
bilmiştir
Ama sonunda:
- Alay
etmiş
- Gücüne
güvenmiş
- “Bize
bir şey olmaz” demiştir
İşte bu psikoloji, toplumların ecelini belirleyen
psikolojidir.
Tufan, bu sürecin sembolik anlatımıdır. Ayrışmanın
tamamlanmasıdır. Yani toplum artık ikiye bölünmüştür:
- Hakikate
tutunanlar
- Hakikatten
kopanlar
Modern Dünya ve Toplumların Eceli
Kur’an’ın anlattığı bu yasa, sadece eski kavimler için
geçerli değildir. Bugün de aynen işlemektedir.
Modern toplumlar:
- Bilimle
- Teknolojiyle
- Ekonomiyle
güç kazanmıştır. Ama şu sorular hayati önemdedir:
- Adalet
var mı?
- Hakikat
konuşabiliyor mu?
- Güç
denetleniyor mu?
- İnsan
onuru korunuyor mu?
Eğer bu soruların cevabı “hayır” ise, o toplum ecel
sürecindedir. Bu süreç uzun olabilir ama kaçınılmazdır.
Toplumların Eceli Değiştirilebilir mi?
Kur’an bu noktada çok önemli bir kapı açar:
“Allah bir toplumu, onlar kendilerinde olanı
değiştirmedikçe değiştirmez.”
(Ra’d, 11)
Bu ayet şunu söyler:
- Ecel
süreci başlamış olabilir
- Ama
dönüş mümkündür
Toplum:
- Adalete
dönerse
- Islahı
ciddiye alırsa
- Hakikate
kulak verirse
ecel gecikebilir, hatta durabilir.
Ama bu dönüş:
- Sloganla
olmaz
- Sözle
olmaz
- Niyetle
yetinmez
Fiil ister.
Sonuç: Toplumların Eceli Bir Tehdit Değil, Yasadır
Kur’an’da toplumların eceli:
- Korkutmak
için değil
- Uyarmak
için vardır
Bu yasa şunu söyler:
- Güç
kalıcı değildir
- Zulüm
sürdürülemez
- Hakikat
bastırılamaz
Tarih, Kur’an’ın bu yasasının canlı şahididir.
Kur’an darb-ı meselleri geçmişi anlatmaz; geleceği uyarır.
Toplumların eceli, masal değil; işleyen bir ölçüdür.
KUR’AN DARB-İ MESELLERİNİN BUGÜNE BAKAN YÜZÜ
Geçmiş Anlatılmıyor, Sen Anlatılıyorsun
Kur’an darb-ı meselleri çoğu zaman şöyle okunur:
“Bir zamanlar bir kavim vardı, şöyle oldu, böyle oldu, helâk oldu.”
Okur kapatır kitabı ve rahatlar. Çünkü anlatılan şey geçmiştedir.
Tehlike geçmiştir. O insanlar gitmiştir. Bize bir şey olmaz.
Ama Kur’an tam tersini söyler.
Kur’an darb-ı meselleri zamansızdır. Onlar bir dönemi
değil, bir zihniyeti anlatır. Kur’an, isim vermezken bile mesaj verir.
Çünkü amaç tarih öğretmek değil, kendini fark ettirmektir.
Kur’an darb-ı mesellerini doğru okuyan insan şunu fark eder:
Anlatılan toplum sensin.
Kur’an’da “Onlar” Diye Başlayan Her Darb-ı mesel “Siz”
Diye Biter
Kur’an anlatırken mesafeyi korur gibi görünür:
- “Onlar
yaptılar…”
- “Onlar
inkâr ettiler…”
- “Onlar
alay ettiler…”
Ama darb-ı meselin sonunda okurun önüne aynayı koyar.
“Andolsun, onların darb-ı mesellerinde akıl sahipleri
için ibretler vardır.”
(Yusuf, 111)
İbret demek, “bilgi” demek değildir.
İbret, kendini görme demektir.
Kur’an darb-ı mesellerinin bugüne bakan yüzü işte tam da
buradadır.
Bugünün Nebi Nuh Kavmi Kim?
Bugünün Nebi Nuh kavmi, bir kavim adı değildir.
Bir zihniyettir.
Bugünün Nebi Nuh kavmi:
- Hakikati
biliyor ama umursamıyor
- Uyarıyı
duyuyor ama alay ediyor
- Gücüne
güveniyor
- “Bize
bir şey olmaz” diyor
Bugün insanlar:
- Teknolojiye
sığınıyor
- Ekonomiye
sığınıyor
- Bilime
sığınıyor
- Silaha
sığınıyor
Tıpkı Nebi Nuh’un oğlunun dediği gibi:
“Ben bir dağa sığınırım.”
Dağ değişti, cümle değişmedi.
Bugünün Gemisi Nerede?
Kur’an’da gemi, kurtuluşun sembolüdür. Ama bu gemi:
- Ahşaptan
yapılmış bir nesne değildir
- Bir
müze parçası değildir
Gemi, vahyin rehberliğinde yaşamaktır.
Bugün gemi:
- Adalet
duygusudur
- Ahlaki
ilkedir
- Hakikate
sadakattir
- Güce
rağmen doğruyu savunmaktır
Ve bugün de gemiye binenler azdır.
Çünkü gemi:
- Fedakârlık
ister
- Konforu
terk etmeyi ister
- Akıntıya
karşı durmayı ister
Bugünün Tufanı Ne?
Bugünün tufanı sudan oluşmaz.
Bugünün tufanı:
- Bilgi
kirliliğidir
- Ahlaki
göreceliktir
- Hakikatin
değersizleşmesidir
- Zulmün
normalleşmesidir
İnsanlar boğuluyor ama su yok.
İnsanlar kayboluyor ama yol var.
Kur’an bu hâli çok önceden anlatmıştır:
- “Kalpleri
vardır ama anlamazlar”
- “Gözleri
vardır ama görmezler”
Bu, modern boğulmadır.
Helâk Bugün Nasıl Olur?
Bugün helâk:
- Bir
gecede şehirlerin yok olması değildir
- Gökten
taş yağması değildir
Bugün helâk:
- Toplumun
vicdanını kaybetmesidir
- Adaletin
araç hâline gelmesidir
- Gücün
hak yerine geçmesidir
- İnsan
onurunun pazarlık konusu olmasıdır
Toplum ayakta durur ama içi çöker.
Bu, Kur’an’ın anlattığı helâktır.
Mühlet Bugün Ne Anlama Geliyor?
Bugün zalimler ayakta diye Allah yok sanılıyor.
Bugün haksızlık sürüyor diye adalet yok sanılıyor.
Oysa Kur’an der ki:
Bu mühlettir.
Mühlet:
- Sonun
gelmediği anlamına gelmez
- Hesabın
iptal edildiği anlamına gelmez
Aksine, delilin tamamlandığı anlamına gelir.
Toplumların Eceli Bugün Nasıl İşler?
Bugün toplumlar:
- İçten
çözülür
- Güven
kaybolur
- Aile
zayıflar
- Adalet
sorgulanır
- Hakikat
susturulur
Sonra biri çıkar ve “Ne oldu bize?” der.
Kur’an çok önceden cevaplamıştır:
“Siz kendinizi değiştirdiniz.”
Kur’an Darb-ı meselleri Kehanet Değil, Ölçüdür
Kur’an geleceği haber vermez; yasayı bildirir.
Aynı şartlar oluştuğunda, aynı sonuçlar doğar.
Bu yüzden Kur’an darb-ı meselleri:
- Kehanet
değildir
- Masal
değildir
- Geçmiş
değildir
Bugündür.
Son Söz: Kur’an Bugün Kime Konuşuyor?
Kur’an, bugünün insanına şunu soruyor:
- Hangi
gemidesin?
- Hangi
dağa sığınıyorsun?
- Mühletini
neye harcıyorsun?
- Ecel
geldiğinde neyle karşılaşacaksın?
Kur’an darb-ı meselleri, geçmişin mezar taşları değil; bugünün
uyarı levhalarıdır.
Okuyan herkes için soru aynıdır:
Bu darb-ı mesel bana ne söylüyor?
Darb-ı mesel Bitti, Soru Başladı
Kur’an darb-ı meselleri anlatıp geçen metinler değildir.
Onlar okunduğunda bitmez; aksine okuyanın içinde başlar. Bu yüzden
Kur’an’da darb-ı mesellerin sonu yoktur. Her darb-ı mesel, okurun hayatına
bağlandığı yerde tamamlanır.
Biz bu satırlarda Nebi Nuh’tan, tufandan, helâkten, mühlet
ve ecelden söz ettik. Ama gerçekte konuştuğumuz şey şuydu:
İnsan ne zaman kaybolur?
Toplum ne zaman çöker?
Hakikat ne zaman boğulur?
Kur’an’ın cevabı nettir:
İnsan, yolunu kaybettiğinde; toplum, ölçüsünü yitirdiğinde; hakikat, alay
konusu edildiğinde.
Kur’an’ın Derdi Geçmiş Değildir
Kur’an geçmişi anlatmaz, yasayı anlatır.
İsim vermez, zihniyet tarif eder.
Tarih yazmaz, istikamet çizer.
Bu yüzden Kur’an’da anlatılan:
- Nuh,
sadece Nuh değildir
- Tufan,
sadece tufan değildir
- Gemi,
sadece gemi değildir
Onlar, her çağda değişen ama özü değişmeyen insan
hâlleridir.
Bugün de:
- Hakikat
çağırıyor
- İnsanlar
bölünüyor
- Gemi
var ama binen az
- Dağlar
hâlâ güvenli sanılıyor
Ve tufan hâlâ geliyor.
En Büyük Yanılgı: “Bu Bizi İlgilendirmez”
Kur’an darb-ı meselleri yanlış okunduğunda insana sahte bir
güven verir:
“Bunlar eskilerin hikâyesi.”
“Biz ilerledik.”
“Biz artık farklıyız.”
Oysa Kur’an’ın söylediği tam tersidir:
İnsan değişmez, tercihler değişir.
Yasa değişmez, yüzler değişir.
Aynı tercihler, aynı sonuçları doğurur.
Buna ister helâk de, ister çöküş, ister tükeniş.
Mühlet Hâlâ Devam Ediyor
Bu satırlar yazılabiliyorsa, bu bir işarettir:
Mühlet bitmedi.
Mühlet;
- Kendine
bakman için vardır
- Yolunu
sorgulaman için vardır
- Gemiyi
fark etmen için vardır
Ama mühlet, garanti değildir.
Mühlet, uyanış fırsatıdır.
Kur’an’ın en ağır uyarısı da budur zaten:
Mühletin varlığı, kurtuluşun garantisi değildir.
Ecel Kapıyı Çaldığında
Ecel geldiğinde:
- Bahaneler
susar
- Gürültü
biter
- Maskeler
düşer
O an ne söylediğin değil, nasıl yaşadığın konuşur.
Bu yüzden Kur’an eceli korkutmak için değil, ciddiye
aldırmak için hatırlatır.
Son Soru
Bu kitap burada bitiyor olabilir.
Ama Kur’an’ın sorduğu soru hâlâ masada duruyor:
- Sen
hangi gemidesin?
- Hangi
dağa sığınıyorsun?
- Mühletini
neyle dolduruyorsun?
- Ecel
geldiğinde neyinle ayakta kalacaksın?
Kur’an darb-ı mesellere cevap vermez.
Kur’an darb-ı meselleri sorar.
Ve asıl cevap, satırlarda değil;
hayatta verilir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com