İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayarak öldürme, yani recm cezası canlanıyor. Özellikle geleneksel din anlayışında recm, evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde uygulanması gereken dinî bir hüküm gibi anlatılıyor. Oysa burada çok daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Bir hükmün dinî hüküm olabilmesi için kaynağı nedir? Toplumların yüzyıllar boyunca oluşturduğu uygulamalar mı, sonraki dönemlerde kaleme alınmış rivayet kitapları mı, mezheplerin yorumları mı, yoksa Allah’ın indirdiği vahiy mi?

Benim için bu sorunun cevabı açıktır: Din adına bir hüküm ortaya konulacaksa onun ölçüsü Kur’an olmalıdır. Çünkü hüküm koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu Kur’an açıkça bildirir. İnsanların zaman içerisinde oluşturduğu gelenekler, uygulamalar ve yorumlar ise vahyin yerine geçirilemez. Bir uygulamanın geçmişte yapılmış olması, onun Allah tarafından emredildiği anlamına gelmez.

Kur’an’a baktığımızda zina konusunda karşımıza çıkan temel hüküm son derece açıktır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına tanık olsun.”
(Nûr, 24/2)
Bu ayette ilk dikkat çeken nokta, zina eden kadın ile zina eden erkek arasında herhangi bir ceza farklılığı yapılmamasıdır. Ayet her ikisini de aynı hüküm içerisinde ele almaktadır. İkinci ve daha önemli nokta ise cezanın açıkça belirtilmiş olmasıdır: yüz değnek.

Burada recm yoktur. Taşlayarak öldürme yoktur. Ayette zina eden evli kişi için ayrı, bekâr kişi için ayrı bir ceza da belirtilmemiştir. Kur’an’ın bu açık hükmünü esas aldığımızda, elimizde bulunan ölçü yüz değnektir.

Cezanın müminlerden bir topluluğun huzurunda uygulanmasının istenmesi de ayrıca önemlidir. Bu, cezanın kişilerin kendi başlarına uygulayacağı bir intikam yöntemi olmadığını gösterir. Burada hukuk, delil, yetki ve toplumsal sorumluluk söz konusudur. Hiç kimse kendi kanaatine dayanarak bir başkasını cezalandırma hakkına sahip değildir.

Fakat Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca cezanın miktarından ibaret değildir. Kur’an bir taraftan zina fiiline karşı yaptırım belirlerken diğer taraftan insanların birbirlerini kolayca zina ile suçlamalarının da önünü kapatmaktadır. Çünkü bir insanı zina ile suçlamak son derece ağır bir ithamdır. Böyle bir suçlamanın delilsiz ve keyfî biçimde yapılması, toplumda zina fiilinden daha büyük yaralar açabilecek iftiralara yol açabilir.

Bu nedenle Kur’an, özellikle iffetli insanlara yönelik zina isnadında dört şahit getirilmesini şart koşmaktadır:

“İffetli kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.”
(Nûr, 24/4)

Burada çok önemli bir denge kurulmaktadır. Bir tarafta zina fiiline karşı açık bir yaptırım vardır; diğer tarafta ise insanların birbirlerini delilsiz biçimde zina ile suçlamalarının önü kesilmektedir. Yani Kur’an yalnızca “Suçun cezası nedir?” sorusuna cevap vermemekte, aynı zamanda “Bir insan nasıl suçlanabilir?” sorusuna da cevap vermektedir.

Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo açıktır: Zina cezası şüphe, dedikodu, kanaat veya kişisel düşmanlık üzerinden uygulanabilecek bir ceza değildir. Ortada ağır bir suçlama vardır ve bu suçlamanın hukuki bir zemine dayanması gerekir. Kur’an’ın dört şahit şartı, insanların namus ve itibarlarının gelişigüzel suçlamalarla yok edilmesini önleyen güçlü bir güvence niteliğindedir.

Nisâ Suresi’nde yer alan iki ayet de zina konusu değerlendirilirken ayrıca dikkate alınmalıdır:
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onların canlarını alıncaya veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun.”
(Nisâ, 4/15)

“İçinizden bu işi yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve kendilerini düzeltirlerse artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/16)

Bu ayetlerde geçen “fuhuş” ifadesinin kapsamı ve ayetlerin tarihsel bağlamı ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple Nisâ 4/15-16’yı doğrudan Nûr 24/2’deki yüz değnek hükmünün aynısı olarak göstermek doğru olmaz. Ancak ayetlerde dikkat çekici bir başka husus vardır: Dört şahit, yanlışın düzeltilmesi, tövbe ve ıslah.

Bu da bize Kur’an’ın insanı yalnızca cezalandırılacak bir varlık olarak görmediğini göstermektedir. Yanlış yapan insanın kendisini düzeltmesi, Rabb’ine yönelmesi ve tövbe etmesi için kapı açık bırakılmıştır. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tövbe hakkının bulunması ile dünyadaki hukuki cezanın uygulanıp uygulanmaması aynı konu değildir. Tövbe, insanın Rabb’i ile ilişkisi bakımından ayrı; toplum düzeni içerisinde uygulanacak hukuki yaptırım ise ayrı bir meseledir.

Üstelik tövbe hakkı belirli kişilere mahsus değildir. Kur’an bütün insanlara tövbe kapısının açık olduğunu bildirir:
“Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Furkan, 25/70)

Yine Rabb’imiz şöyle buyurur:
“De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)
Dolayısıyla zina etmiş bir insan için de tövbe ve ıslah kapısı açıktır. Günah işlemiş olmak, insanın Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesini gerektirmez. Ancak bu durum, dünyadaki hukuki düzen ile ahiretteki bağışlanma meselesinin birbirine karıştırılmasını da gerektirmez.

Buradan recm meselesine geçebiliriz. Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık Nûr Suresi’nin ikinci ayetinde zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurulması açıkça belirtilmektedir. Öyleyse Kur’an’da bulunmayan recm cezasını Kur’an’ın hükmü olarak nasıl kabul edebiliriz?

Bu sorunun cevabı, dinî hüküm konusunda hangi kaynağı esas aldığımızla doğrudan ilgilidir. Eğer Allah’ın kitabını temel ölçü kabul ediyorsak, Kur’an’da bulunmayan bir cezayı Allah’ın emriymiş gibi sunamayız. Tarihte bir uygulamanın yapılmış olması, o uygulamanın mutlaka vahiy kaynaklı olduğunu kanıtlamaz.

Burada özellikle “evli-bekâr ayrımı” üzerinde de durmak gerekir. Geleneksel hukuk anlayışında zina eden evli kişi ile bekâr kişi arasında farklı cezalar bulunduğu kabul edilir ve evli kişi için recm savunulur. Fakat Nûr 24/2’de böyle bir ayrım yapılmamıştır. Ayet zina eden kadın ve zina eden erkek için ortak bir hüküm ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık hükmünü esas aldığımızda, evlilik statüsünün Nûr 24/2’de ayrıca bir ceza sebebi olarak gösterildiğini söylemek mümkün değildir. Ayetin söylediği açıktır: Zina eden kadın ve zina eden erkek için yüz değnek.

Cariyeler konusunda ise Kur’an’ın ayrıca bir düzenleme yaptığını görüyoruz:
“Sizden kim, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, ellerinizin altında bulunan mümin genç kızlarınızdan alsın... Evlendikleri zaman bir fuhuş yaparlarsa, hür kadınlara verilen cezanın yarısı onların üzerinedir.”
(Nisâ, 4/25)
Bu ayet, dönemin toplumsal yapısı içerisindeki farklı statülere ilişkin özel bir düzenleme ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetin “hür kadınlara verilen cezanın yarısı” ifadesini kullanmasıdır. Nûr 24/2’de zina için yüz değnek bulunduğuna göre, Nisâ 4/25’teki yarım ceza üzerinden elli değnek sonucuna ulaşılabilir.

Bu nokta recm iddiası açısından da dikkat çekicidir. Eğer hür kadın için zina cezasının taşlanarak öldürülme olduğu ileri sürülürse, bunun yarısının nasıl uygulanacağı açıklanmak zorunda kalır. Buna karşılık Nûr 24/2’deki yüz değnek esas alındığında, yarısı elli değnektir ve Nisâ 4/25’teki “yarısı” ifadesiyle doğrudan anlamlı bir bağlantı kurulabilir.

Kur’an’da ayrıca Nebi Muhammed’in hanımları hakkında özel bir hüküm bulunmaktadır:
“Ey Nebi’nin hanımları! Sizden kim açık bir fuhuş yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”
(Ahzâb, 33/30)
Bu ayet de zina cezası tartışmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Nûr 24/2’de zina eden kadın ve erkek için genel ceza yüz değnek olarak açıklandığına göre, Ahzâb 33/30’da Nebi’nin hanımları için belirtilen “azabın iki katına çıkarılması” hükmü, bu genel ceza üzerinden değerlendirildiğinde iki yüz değnek sonucunu ortaya koymaktadır.

Yani genel hüküm yüz değnektir; Nebi’nin hanımları için ise özel hüküm iki katıdır. Bu durumda iki katı yüz değnek, iki yüz değnektir. Ayet rakam olarak “iki yüz değnek” dememekte, “azabı iki katına çıkarılır” demektedir. İki yüz sonucuna, genel hüküm olan yüz değneğin iki katı alınarak ulaşılmaktadır.

Aynı ayet grubunun devamında Rabb’imiz Nebi’nin hanımlarının iyi davranışları için de farklı bir karşılık bulunduğunu bildirir:
“Sizden kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder ve salih amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Onun için güzel bir rızık hazırlamışızdır.”
(Ahzâb, 33/31)
Burada da dikkat çekici bir denge vardır. Olumsuz davranış için iki kat ceza, iyi davranış için iki kat mükâfat söz konusudur. Bu, Nebi’nin hanımlarına yüklenen sorumluluğun diğer insanlardan farklı olduğunu göstermektedir.

Ancak burada da tövbe meselesini gözden kaçırmamak gerekir. Nebi’nin hanımları için özel sorumluluk bulunması, diğer insanların tövbe hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. Kur’an’ın tövbe çağrısı bütün insanları kapsar. Bir insanın günah işlemesiyle Rabb’ine dönme imkânı ortadan kalkmaz. Tövbe, iman ve ıslah bütün insanlar için açıktır.

Zina konusunda bir başka önemli nokta da şahitlik meselesidir. Nûr 24/4, zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenler hakkında açık bir yaptırım belirlemektedir. Bu hüküm, Kur’an’ın insan onurunu ve toplumdaki adaleti korumaya verdiği önemi gösterir.

Bir toplum düşünelim: İnsanlar birbirleri hakkında hiçbir delile dayanmadan “zina yaptı” demeye başlasın. Böyle bir toplumda yalnızca zina problemi ortaya çıkmaz; iftira, düşmanlık, ailelerin dağılması, insanların itibarlarının yok edilmesi ve toplumsal güvensizlik de yayılır. İşte Kur’an, dört şahit şartıyla bu kapıyı son derece daraltmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın zina konusundaki sistemi yalnızca “yüz değnek” cümlesinden ibaret değildir. Suç vardır, fakat suç isnadının da şartları vardır. Şahitlik vardır, fakat şahitliğin de sorumluluğu vardır. Ceza vardır, fakat iftiranın da cezası vardır. Yanlış yapan insan vardır, fakat tövbe ve ıslah imkânı da vardır.

Günümüz açısından burada başka bir mesele daha ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle kamera görüntüleri, dijital kayıtlar, yazışmalar ve çeşitli belgeler delil olarak kullanılabilmektedir. Ancak bunların Kur’an’daki dört şahit şartının doğrudan yerine geçtiğini söylemek ayrı bir hukuk tartışmasıdır. Kur’an’ın açık biçimde ortaya koyduğu şey, zina isnadının gelişigüzel yapılmaması ve insanların delilsiz suçlanmamasıdır. Bu nedenle modern hukuk sistemleriyle Kur’an hükümlerini birbirinin aynısı kabul etmek yerine, her iki sistemdeki delil, adalet ve suç isnadı ilkelerini kendi bağlamları içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Bir başka yanlış da “Nebi döneminde recm vardı, daha sonra Kur’an bunu kaldırdı” şeklindeki anlatımdır. Bu yaklaşım Kur’an’dan değil, daha sonraki rivayet ve tarih anlatılarından hareket eder. Kur’an merkezli düşündüğümüzde ise temel soru çok daha açıktır: Allah’ın kitabında zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesi emrediliyor mu?

Cevap açıktır: Hayır. Kur’an’da recm cezasını emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık zina konusunda açık bir hüküm bulunmaktadır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)

Dolayısıyla “Önceden vardı, sonra kaldırıldı” şeklindeki bir açıklamayla Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına mal etmek mümkün değildir. Böyle bir iddia ortaya atılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delille ortaya konulması gerekir. Kur’an ise zina konusunda yüz değnek hükmünü bildirmiş, recm konusunda herhangi bir hüküm bildirmemiştir.

Tarih boyunca bazı toplumlarda taşlama uygulanmış olabilir. Bazı yöneticiler böyle bir ceza vermiş olabilir. Bazı hukukçular bunu kendi hukuk anlayışları içerisinde savunmuş olabilir. Ancak tarihî bir uygulamanın varlığı, onun vahiy kaynaklı olduğunu göstermez.

Nitekim Kur’an, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini ister:
“Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak Kitabı hak ile indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet...”
(Mâide, 5/48)
Buradaki ölçü son derece açıktır: Allah’ın indirdiği ile hükmetmek. Öyleyse geçmiş toplumların uygulamalarını, sonraki dönemlerin hukuk anlayışlarını veya din adına oluşturulmuş gelenekleri doğrudan Kur’an’ın hükmü sayamayız. Bir uygulamanın yüzlerce yıl devam etmiş olması, onu Allah’ın hükmü hâline getirmez.

Bugün bazı toplumlarda zina ettiği ileri sürülen insanların taşlanarak öldürülmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir insanın hayatını sona erdiren böylesine ağır bir cezanın Allah’ın hükmü olarak sunulabilmesi için Allah’ın kitabında açık bir dayanağının bulunması gerekir. Oysa Kur’an’da zina için recm hükmü bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde insanların birbirlerini keyfî biçimde suçlamalarına izin verilmemektedir. Dört şahit şartı, zina isnadını son derece ağır bir delil sorumluluğuna bağlamaktadır. Bu nedenle bir grubun, cemaatin, aşiretin veya herhangi bir kişinin kendi anlayışına göre zina cezası uygulaması Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın getirdiği hüküm, insanların adalet yetkisini kendi ellerine alması değildir. Bir ceza hükmünden söz ediyorsak bunun hukuk düzeni içerisinde, yetkili merciler tarafından ve delil esasına göre değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey adalet değil, kişisel veya toplumsal şiddet olur.

Kur’an’ın zina konusundaki temel tablosunu artık açık biçimde görebiliriz. Zina yasaklanmış ve ciddi bir ahlaki sorun olarak ele alınmıştır. Zina için açıkça yüz değnek hükmü getirilmiştir. Nûr 24/2’de kadın ve erkek arasında ceza farklılığı yapılmamıştır. Zina suçlamasının delilsiz yapılmasına izin verilmemiş, dört şahit şartı getirilmiştir. İftira edenler için ayrıca yaptırım öngörülmüştür. Tövbe ve ıslah kapısı açık tutulmuştur. Cariyeler için özel bir düzenleme yapılmış ve hür kadınlara verilen cezanın yarısından söz edilmiştir. Nebi’nin hanımları için ise özel sorumluluk ve iki kat ceza hükmü getirilmiştir. Buna karşılık Kur’an’da recm cezasına yer verilmemiştir.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca “ceza” üzerinden okunamaz. Burada aynı zamanda adalet, delil, şahitlik, iftiranın önlenmesi, toplumsal düzen, sorumluluk, tövbe ve ıslah gibi ilkeler birlikte bulunmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın açık hükmünü bırakıp tarih boyunca bazı toplumlarda uygulanmış cezaları dinin değişmez hükmü hâline getirmek doğru değildir.

Bir Müslüman için asıl soru “Geçmişte kim ne yaptı?” değil, “Allah bu konuda ne buyurdu?” sorusudur.

Geçmişte bir hükümdar recm uygulamış olabilir. Bir toplum taşlamayı gelenek hâline getirmiş olabilir. Bir hukukçu bunu kendi hukuk anlayışının hükmü olarak kabul etmiş olabilir. Bir kitapta bu uygulamaya ilişkin rivayetler bulunabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran temel ölçü Kur’an’dır.

Kur’an’da zina için yüz değnek hükmü vardır.

Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Kur’an’da insanların delilsiz biçimde zina ile suçlanmasına izin yoktur. Kur’an’da iftiraya karşı açık yaptırım vardır. Kur’an’da tövbe ve ıslah kapısı vardır. Kur’an’da ayrıca farklı toplumsal statüler ve özel sorumluluklar için farklı düzenlemeler de bulunmaktadır.

Öyleyse mesele aslında düşündüğümüzden daha açıktır. Sorun çoğu zaman Kur’an’ın ne söylediğini anlamakta değil, Kur’an’ın söylediğiyle tarih boyunca oluşturulmuş dinî anlayışları birbirinden ayırabilmektedir.

Allah’ın hükmü ile insanların hükmünü birbirine karıştırdığımız zaman, insanların tarih boyunca yaptığı uygulamaları Allah’ın dini zannetmeye başlarız. Recm meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Din adına bir hüküm ortaya koyacaksak, önce kaynağına bakmalıyız: Bu hüküm Kur’an’da var mı? Allah böyle bir hüküm bildirmiş mi? Yoksa bu hüküm daha sonra insanlar tarafından mı oluşturulmuş?

Benim için ölçü bellidir: Allah’ın kitabında açıkça bulunan hüküm alınır; bulunmayan bir hüküm Allah’a isnat edilmez.

Zina konusunda Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü de budur. Ceza vardır; fakat cezanın yanında delil vardır. Şahitlik vardır. İftiraya karşı koruma vardır. Tövbe ve ıslah vardır. Kadın ve erkek için açık bir ortak hüküm vardır. Özel durumlar için ayrıca düzenlemeler vardır. Fakat recm yoktur.

Sonuç olarak Kur’an’a göre zina konusunda yapılması gereken, geçmiş toplumların uygulamalarını sorgulamadan tekrar etmek değil, Allah’ın indirdiği ölçüyü esas almaktır. Taşlayarak öldürme gibi ağır bir cezayı Kur’an’da bulunmadığı hâlde Allah’ın hükmü olarak sunmak, vahyin açık ölçüsünü başka kaynakların önüne geçirmek anlamına gelir.

Din söz konusu olduğunda en önemli soruyu en başta sormak zorundayız: “Bu hüküm nereden geliyor?” Eğer cevap Allah’ın kitabıysa üzerinde düşünür, anlamaya çalışır ve ona göre hareket ederiz. Eğer cevap insanların tarih boyunca oluşturduğu uygulamalar, yorumlar ve rivayetlerse, onları Allah’ın hükmüyle aynı seviyeye koyamayız.

Çünkü dinin sahibi insanoğlu değil, Allah’tır. Hüküm koyma yetkisi de O’na aittir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

Kur’an’ı Türkçe okuyan insanın imanının sarsılacağı, hatta meal okumanın insanı yanlış yollara götüreceği şeklinde bazı sözler söyleniyor. “Meal okumayın”, “Kur’an’ı herkes anlayamaz”, “Meal okuyan kafir olur” gibi ifadelerle insanların Kur’an’ın anlamından uzak tutulduğu görülüyor. Peki gerçekten Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını sarsar mı? Bu sorunun cevabını insanların sözlerinde değil, Allah’ın kitabında aramak gerekir.

Allah, ayetlerinin mümin üzerindeki etkisini açıkça bildiriyor:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O’nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanlarını artırır ve yalnızca Rabb’lerine güvenirler.”
(Enfâl, 8/2)

Bu ayet, Kur’an’ın okunmasının iman üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın ayetleri müminin imanını azaltan veya sarsan bir unsur olarak değil, imanını artıran bir unsur olarak tanımlanıyor. Öyleyse Kur’an’ı anlayarak okuyan bir insanın imanının sarsılacağını söylemek, Kur’an’ın kendi ifadesiyle çelişmektedir.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ı okuyan insanın imanı değil, bazı inançları sarsılabilir. İnsan yıllarca doğru zannettiği bazı bilgilerin Kur’an’da bulunmadığını gördüğünde şaşırabilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaların Allah’ın kitabındaki karşılığını bulamayabilir. Daha önce kutsal kabul ettiği bazı sözlerin Kur’an’ın ölçüleriyle uyuşmadığını fark edebilir. İşte böyle bir durumda sarsılan şey iman değil, yanlış veya temelsiz kabullerdir.

Kur’an insanı böyle bir sorgulamadan uzaklaştırmaz; tam tersine düşünmeye çağırır:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)

Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamadan yalnızca seslendirmek, Kur’an’ın mesajını kavramanın yerine geçmez. Kur’an’ın insan hayatına rehber olabilmesi için insanın onun ne söylediğini anlaması gerekir.

Allah, Kur’an’ı anlayabilmemiz için indirdiğini de açıkça bildiriyor:

“Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Zuhruf, 43/3)

Burada Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması ile herkesin Arapça bilmek zorunda olması birbirine karıştırılmamalıdır. Kur’an Arapça indirilmiştir; fakat bütün insanlığa gönderilmiştir. Arapça bilen insan onu Arapça okuyup anlayabilir. Arapça bilmeyen insan ise kendi dilindeki çevirilerden yararlanarak Allah’ın mesajını anlamaya çalışır.

Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumların anlayabileceği dille gönderilmiştir:

“Biz her elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin diliyle gönderdik.”
(İbrâhîm, 14/4)

Buradaki temel amaç mesajın anlaşılmasıdır. İnsanların anlayamadıkları bir dille karşı karşıya bırakılması değil, Allah’ın mesajının açıkça kavranmasıdır. Bu nedenle Türkçe konuşan bir insanın Kur’an’ın Türkçe mealini okuması, Kur’an’dan uzaklaşmak değil, onun mesajına ulaşma çabasıdır.

Ancak meal ile Kur’an’ın kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Meal, Kur’an’ın başka bir dile aktarılmasıdır ve hiçbir meal Allah’ın kelamının kendisi değildir. Çeviri yapan insan, kelimelere kendi anlayışı doğrultusunda karşılık verebilir. Bu nedenle tek bir meali mutlak doğru kabul etmek yerine farklı mealleri karşılaştırmak, kelimelerin Kur’an’daki diğer kullanımlarını araştırmak ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmek gerekir.

Allah Kur’an’ı öğüt alınabilen bir kitap olarak tanıtır:

“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)

Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak yasaklanacak bir davranış değil, teşvik edilmesi gereken bir çabadır. Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışan insanın bazı düşüncelerinin değişmesi de bir eksiklik değildir. Eğer o düşünceler Kur’an’ın ölçüsüne uymuyorsa değişmesi zaten gerekir.

Asıl tehlike Kur’an’ı okumak değildir. Asıl tehlike, Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmak ve insanların din adına söylediklerini Allah’ın kitabının önüne geçirmektir. Çünkü insan Kur’an’ı okumadığında, kendisine anlatılan dini sorgulama imkânını da kaybedebilir. Oysa Allah, insanların kendisine ulaşmasını başkalarının dinî otoritesine mahkûm etmemiştir.

Kur’an, ataların ve geçmişten devralınan anlayışların sorgulanmadan kabul edilmesini eleştirir:

“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları hiçbir şeyi akletmemiş ve doğru yolu bulamamış idiyseler?
(Bakara, 2/170)

Bu nedenle insan, “Bana böyle öğretildi” demekle yetinmemeli; “Allah’ın kitabı bu konuda ne söylüyor?” diye sormalıdır.

Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını yıkmaz. Aksine insanın imanını Allah’ın kitabıyla sınamasına imkân verir. Eğer okuduğumuzda bazı düşüncelerimiz sarsılıyorsa, bundan korkmak yerine neden sarsıldığını araştırmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmanın yolu, sahip olduğumuz bütün kabulleri Kur’an’ın önüne koymak değil, bütün kabullerimizi Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirmektir.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine, “Kur’an’ı oku, anlamaya çalış, düşün, araştır ve öğrendiklerini Kur’an’ın bütünü içinde değerlendir” demek gerekir.

İmanı sarsan Kur’an değildir. Kur’an, imanı sağlamlaştırırken Kur’an’a dayanmayan inançları sarsabilir.

MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

“Meal okumayın” anlayışının arkasında yalnızca dil tartışması yoktur. Asıl mesele, insanın Kur’an ile doğrudan ilişki kurmasıdır. Çünkü Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamaya başlayan insan, din adına kendisine anlatılanları Kur’an’ın ölçüsüne vurma imkânı elde eder. O zaman da yıllardır doğru kabul ettiği birçok sözün, uygulamanın ve inancın Kur’an’da karşılığının bulunmadığını görebilir. İşte asıl rahatsızlık burada başlar.

Kur’an, insanları herhangi bir dinî otoritenin sözlerine körü körüne bağlanmaya değil, Allah’ın indirdiğine uymaya çağırır:
“Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış insanların bir tutumunu anlatmıyor; insanın hakikati araştırmadan geleneğe teslim olma eğilimine dikkat çekiyor. “Biz böyle gördük, böyle öğrendik, büyüklerimiz böyle söyledi” anlayışı, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Bir sözün doğru olup olmadığını belirleyen, onu söyleyen kişinin makamı veya toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla uyumudur.

Kur’an, insanların din adına söylediklerini sorgulamadan kabul etmeyi de eleştirir:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din bilginlerine danışması değildir. Asıl mesele, Allah’ın hüküm koyma yetkisini insanlara devretmesidir. Bir insanın “Allah böyle buyurdu” diyerek kendi yorumunu Allah’ın hükmü hâline getirmesi, ardından insanların da bunu sorgulamadan din kabul etmesi ciddi bir problemdir. Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştıran anlayışlar, böyle bir otorite düzenini güçlendirebilir.

Bu nedenle “Sen Kur’an’ı anlayamazsın, meal okuma, yalnızca bize sor” anlayışı üzerinde düşünmek gerekir. Elbette Kur’an’ı anlamak kolay bir iş değildir. Arapçanın incelikleri, kelimelerin farklı kullanımları, ayetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Fakat bunların hiçbiri insanı Kur’an’dan uzaklaştırmanın gerekçesi olamaz. Tam tersine, insan Kur’an’a daha çok yaklaşmalı, farklı mealleri karşılaştırmalı, kelimeleri araştırmalı ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmelidir.

Allah, Kur’an’ı yalnızca belirli bir sınıfın anlayabileceği gizli bir kitap olarak göndermemiştir. Onu insanlara öğüt ve rehber olarak sunmuştur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Arapça bilmeyen bir insanın Türkçe meal okuması bu sorumluluğun doğal bir sonucudur. Üstelik Kur’an, kendisini düşündürmek ve üzerinde akıl yürütmek için gönderilmiş bir kitap olarak tanıtır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamak için de insanın okuduğu metnin ne söylediğini bilmesi gerekir. Sadece Arapça seslendirmek, anlamanın yerine geçmez. Kur’an’ın sesini duymak başka, mesajını kavramak başkadır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Meal okumak ile mealde yazılan her şeyi doğru kabul etmek aynı şey değildir. Meal okunmalıdır; fakat meal de sorgulanmalıdır. Çünkü meal, Allah’ın kelamının kendisi değil, bir insanın o kelamı başka bir dile aktarma çabasıdır. Bir kelimenin karşılığı konusunda farklı tercihler yapılabilir. Bu nedenle tek bir meale bağlı kalmak yerine farklı çeviriler karşılaştırılmalı, gerektiğinde kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakılmalı ve ayetin anlamı Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirilmelidir.

Asıl yanlış, meal okumak değil; okuduğunu araştırmadan kabul etmektir. Aynı şekilde Arapça bilmek de tek başına doğru anlamanın garantisi değildir. Arapça bilen bir insan da Kur’an’ı kendi ön kabullerine göre yorumlayabilir. Arapça bilmeyen bir insan da farklı mealleri karşılaştırarak, ayetlerin bağlamını inceleyerek ve Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate alarak önemli bir anlama çabası ortaya koyabilir.

Kur’an’ın anlaşılmasını istemeyen veya insanları Kur’an’dan uzak tutan her yaklaşım şu soruyla karşı karşıya bırakılmalıdır: Allah insanlara anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi? Eğer cevap hayır ise, insanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoymanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Üstelik Kur’an, kendisine başka sözlerin ölçü olarak konulmasını da sorgulatır:
“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Câsiye, 45/6)
Bu ayet, din konusunda ölçünün ne olması gerektiği üzerinde düşünmemizi sağlar. İnsanların sözleri elbette dinlenebilir, araştırılabilir ve değerlendirilebilir. Fakat hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Sonuçta mesele Arapça bilip bilmemek değildir. Mesele, Allah’ın mesajına ulaşma iradesidir. Arapça bilen Kur’an’ı Arapça okuyabilir; bilmeyen kendi dilindeki meallerden yararlanabilir. Her iki durumda da amaç aynıdır: Allah’ın ne söylediğini anlamak ve hayatı buna göre düzenlemek.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine insanlara “Kur’an’ı oku, anla, düşün, araştır, farklı mealleri karşılaştır ve hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabının önüne geçirme” denilmelidir.

Çünkü Kur’an’dan uzaklaştırılan insan, başkalarının anlattığı dine mahkûm olur. Kur’an’la buluşan insan ise anlatılan dini Kur’an’ın ölçüsünde sorgulamaya başlar. İşte gerçek tehlike Kur’an okumak değil; Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

 ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

İslam toplumunda dinî hükümler anlatılırken sıkça kullanılan bir sınıflandırma vardır: Farz, vacip, sünnet, müstehap... Zaman içerisinde bu kavramlar o kadar yerleşmiştir ki, birçok insan bunların doğrudan Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma olduğunu düşünmektedir. Bir davranışın “farz”, diğerinin “sünnet” olduğu söylenir; ardından da insanların dinî sorumlulukları bu sınıflandırmaya göre belirlenir. Fakat Kur’an’a döndüğümüzde, Allah’ın dini bu terminolojiyle sınıflandırmadığını görürüz. Kur’an’ın temel ölçüsü daha açıktır: Allah’ın emrettikleri, yasakladıkları, sakındırdıkları, öğütledikleri ve insanın tercihine bıraktıkları vardır.

Bu nedenle zekât ve sadaka konusunu anlamak için önce geleneksel tanımları değil, Kur’an’ın kullandığı kavramları esas almak gerekir. Çünkü mesele, bir davranışa sonradan verilmiş bir isim değil, Allah’ın o davranış hakkında ne söylediğidir.

Kur’an’da zekât, açıkça yerine getirilmesi istenen bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Namazla birlikte birçok ayette zikredilmesi, onun müminin hayatındaki yerini ve önemini göstermektedir.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...”
(Bakara, 2/43)
Bu ayet son derece açıktır. Allah, zekâtın verilmesini istemektedir. Dolayısıyla Kur’an açısından tartışılması gereken ilk mesele, zekâtın gerekli olup olmadığı değildir. Allah’ın emri olan bir konuda müminin görevi, o emri yerine getirmektir. Geleneksel fıkıh diliyle buna “farz” denebilir. Ancak Kur’an merkezli bir anlayışta daha doğru ifade, “Zekât Allah’ın emridir” demektir. Çünkü Allah’ın açık emrini yerine getirmek için ayrıca insanların oluşturduğu derecelendirmelere ihtiyaç yoktur.

Ancak burada hemen önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Zekât nedir? Zekât sadece belirli bir servete sahip olan insanların, yılda bir defa mallarının yüzde iki buçuğunu vermesi midir? Yoksa Kur’an’ın zekât anlayışı daha geniş bir toplumsal sorumluluğu mu ifade etmektedir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeye baktığımızda, insanın sahip olduğu mal üzerinde mutlak ve sınırsız bir sahiplik anlayışının kabul edilmediğini görürüz. İnsan kendisine verilen nimetlerin gerçek sahibi değildir. Sahip olduğu imkânlar Rabb’inin kendisine verdiği bir emanettir. Bu emanet içerisinde ihtiyaç sahiplerinin de hakkı bulunmaktadır.
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır.”
(Meâric, 70/24-25)
Bu ayet, paylaşmayı sadece kişinin gönlünden kopan bir iyilik olarak görmez. İhtiyaç sahibinin, imkân sahibi insanın malında bir hakkının bulunduğunu bildirir. Bu anlayış son derece önemlidir. Çünkü insan verdiğini kendi malından bir lütuf olarak görmeye başladığında, yardım ettiği kişiye karşı üstünlük duygusuna kapılabilir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ihtiyaç sahibine verilen şey, bir ihsan gösterisi değil, maldaki hakkın gözetilmesidir.

İşte bu noktada günümüzde sıkça kullanılan “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bu cümle, Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma değildir. Kur’an, insanlara dinî görevlerini “farz, vacip, sünnet ve müstehap” şeklinde sıralayan bir sistem sunmaz. Bu kavramlar daha sonraki dönemlerde oluşturulan fıkıh terminolojisinin ürünüdür.

Kur’an’da “sünnet” kelimesi de bugünkü yaygın dinî anlamıyla kullanılmaz. Kur’an’ın sözünü ettiği “Allah’ın sünneti”, Allah’ın yaratılışta ve toplumların gidişatında koyduğu değişmez yasaları ifade eder. Bu nedenle bir davranış hakkında “Bu sünnettir, yapılırsa sevap olur, yapılmazsa bir şey olmaz” şeklindeki sınıflandırmayı doğrudan Kur’an’a dayandırmak mümkün değildir.

Peki sadaka nedir?
Günümüzde sadaka denildiğinde çoğu insanın zihninde, kişinin cebinden çıkarıp gönüllü olarak bir ihtiyaç sahibine verdiği küçük bir yardım canlanmaktadır. Oysa Kur’an’daki sadaka kavramını sadece bu dar çerçeve içerisinde anlamak doğru değildir. Kur’an’da sadaka, toplumsal paylaşma ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesiyle ilgili önemli bir kavram olarak kullanılmaktadır.
“Sadakalar; yoksullar, düşkünler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşturulacak olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir yükümlülüktür. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Ayette kullanılan kelime “sadakalar”dır. Geleneksel anlayış bu ayeti zekâtın verileceği yerler olarak açıklamıştır. Fakat ayetin kendi ifadesi “sadakalar” şeklindedir. Bu durum, Kur’an’daki zekât ve sadaka kavramlarının günümüzde çizildiği gibi kesin ve birbirinden tamamen kopuk iki ayrı alan olarak görülmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Kur’an, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımı övmekte ve bu yardımın insan onurunu koruyacak şekilde yapılmasını istemektedir.
“Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları gizler ve yoksullara verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır...”
(Bakara, 2/271)
Burada dikkat çekilen şey sadece vermek değildir; nasıl verildiği de önemlidir. İnsan yaptığı yardımı gösteriş aracına dönüştürmemelidir. Çünkü ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek yerine kendi itibarını yükseltmeye çalışan kişi, yaptığı paylaşmanın ruhunu kaybetmektedir.

Kur’an, yardımdan sonra insanları incitmeyi ve yapılan yardımı başa kakmayı da doğru bulmaz.
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Demek ki Kur’an’a göre paylaşmak yalnızca maddi bir hesap meselesi değildir. Paylaşmanın ahlakı da vardır. Veren kişi, verdiği kimsenin onurunu korumalıdır. Yardım, karşı tarafı ezmenin veya kendisini üstün göstermenin bir aracı hâline getirilmemelidir.

Kur’an’ın mali paylaşma anlayışında bir başka önemli kavram ise infaktır. İnfak, Allah’ın insana verdiği imkânlardan başkaları için harcamaktır. Bu kavram, zekât ve sadaka anlayışını daha geniş bir çerçeveye oturtmaktadır. Çünkü insanın paylaşma sorumluluğu, yılda bir defa yapılan belirli bir işlemle sona eren bir görev değildir.
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanı...”
(Bakara, 2/219)
Bu ayet, mal konusunda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır. İnsan önce hayatını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçlarını karşılar. Ancak sahip olduğu imkânları yalnızca biriktirmek, yığmak ve kendi çıkarları için kullanmak üzere görmez. Toplum içerisinde yoksulluk, mahrumiyet ve çaresizlik varken, imkân sahibi insanın hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranması Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an, mal biriktirmenin insanı nasıl değiştirebileceğine de dikkat çeker. İnsan, sahip olduklarının gerçek sahibi olduğunu düşünmeye başladığında, malına bağlanır ve paylaşmaktan uzaklaşır. Oysa mümin, kendisine verilen nimetin bir imtihan olduğunu bilir.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, paylaşmanın yalnızca ihtiyaç duyulmayan, değersiz veya fazlalık görülen şeylerden yapılmasını yeterli görmez. İnsan, gerçekten değer verdiği imkânlardan da paylaşabilmelidir. Çünkü paylaşmanın gerçek anlamı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan şeylerden kurtulmak değil, sahip olduğu nimetin başkalarıyla paylaşılmasıdır.

Burada zekâtın oranı meselesi de önem kazanmaktadır. Günümüzde zekât denildiğinde hemen yüzde iki buçuk oranı hatırlanmaktadır. Ancak Kur’an’da zekât için yüzde iki buçuk şeklinde açık bir oran belirlenmiş değildir. Aynı şekilde belirli miktardaki altın, gümüş, para veya ticaret malı için zorunlu nisap sınırları da Kur’an’da yer almaz. Bunlar sonraki dönemlerde oluşturulmuş mali hesaplama yöntemleridir.

Bu tespitin anlamı zekâtın gereksiz veya önemsiz olduğu değildir. Tam tersine, zekâtın Allah’ın emri olduğunu kabul ederken, Allah’ın belirlemediği ayrıntıları da Allah belirlemiş gibi göstermemek gerekir. Kur’an’ın vermediği bir oranı dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın suskun kaldığı bir konuda kesin konuşmak anlamına gelir.

Kur’an’ın üzerinde durduğu temel mesele şudur: İmkân sahibi insan, sahip oldukları içerisinde ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmelidir.

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu anlayış, zekâtı yalnızca yıllık bir hesaplama işleminden çıkarıp hayatın tamamına yayılan bir sorumluluk hâline getirir. Çünkü yoksulluk yalnızca yılın belirli bir gününde ortaya çıkmaz. Aç insanın ihtiyacı, zekât hesaplama zamanı gelince başlamaz. Borçlunun sıkıntısı, bir yılın dolmasını beklemez. Yolda kalmış insanın ihtiyacı da belirli bir tarihe bağlı değildir.

Öyleyse Kur’an’ın paylaşma anlayışını sadece belirli bir yüzdeye indirgemek, büyük resmi görmemize engel olabilir. Bir insan, malının belirli bir oranını verdikten sonra geri kalan servetiyle istediği gibi davranabileceğini düşünürse, Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk bilincinden uzaklaşmış olur.

Bu noktada “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü yeniden değerlendirilmelidir. Kur’an açısından bu ifade yeterli değildir. Çünkü Kur’an, “sadaka”yı yalnızca isteğe bağlı küçük yardımlar anlamında kullanmaz. Ayrıca “sünnet” kavramıyla da sadakayı ikinci derecede bir dinî davranış olarak sınıflandırmaz.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta esas olan, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve toplum içerisindeki hakkaniyeti gözetmesidir. İmkân sahibi insan, ihtiyaç sahibini görmezden gelemez. Malını yalnızca kendisi için yığamaz. Sahip olduklarını paylaşırken de bunu bir gösterişe dönüştüremez.

Zekât, Allah’ın emridir. Sadaka, Kur’an’da paylaşmayı ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan maddi desteği ifade eden önemli bir kavramdır. İnfak ise Allah’ın verdiği imkânlardan Allah’ın gösterdiği doğrultuda harcamaktır. Bu kavramların her biri, Kur’an’ın insanı bencillikten kurtarmak ve toplumda hakkaniyeti sağlamak için ortaya koyduğu mali sorumluluk anlayışının parçalarıdır.

Bu nedenle mesele, yapılan yardıma hangi fıkhî etiketi vereceğimizden önce, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaktır. Allah, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendi çıkarı için kullanan bir insan istememektedir. Rabb’inin verdiği imkânın bir emanet olduğunu bilen, ihtiyaç sahibinin hakkını gözeten, paylaşırken incitmeyen ve yaptığı yardımı gösterişe dönüştürmeyen bir insan istemektedir.
“Allah’ın kendilerine verdiği lütuftan cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu onlar için kötüdür...”
(Âl-i İmrân, 3/180)

Sonuç olarak Kur’an’a göre zekâtı, sadakayı ve infakı birbirinden kopuk dinî törenler gibi görmek doğru değildir. Bunların ortak noktası, insanın sahip olduklarıyla imtihan edilmesidir. İnsan malının mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Bu nedenle ihtiyaç sahibini gözetmek, paylaşmak ve maldaki hakkı sahibine ulaştırmak imanî ve ahlakî bir sorumluluktur.

 

Kur’an’ın diliyle söylersek; zekât Allah’ın emridir. Sadaka, paylaşmanın ve ihtiyaç sahibini gözetmenin önemli bir ifadesidir. İnfak ise insanın Rabb’inin verdiği nimetlerden başkaları için harcamasıdır. Kur’an, bunları “farz, vacip, sünnet” şeklinde bir derecelendirmeye tabi tutmaktan çok, insanı mal karşısındaki sorumluluğuyla yüzleştirir.

Asıl soru şudur: Sahip olduğumuz mallarda, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gerçekten gözetiyor muyuz?

Çünkü Kur’an’ın istediği, yalnızca belirli bir hesabı yapıp vicdanını rahatlatan insan değil; malın kendisini Rabb’inden uzaklaştırmasına izin vermeyen, sahip olduklarını paylaşan ve hakkaniyeti hayatına taşıyan insandır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

 HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

Kur’an’da en çok tartışılan ceza hükümlerinden biri Mâide suresinin 38. ayetinde yer alan “hırsızın elini kesmek” ifadesidir. Ayet, ilk bakışta açık görünür. Fakat Kur’an’ı yalnızca kelimelerin ilk akla gelen anlamlarıyla değil, Kur’an’ın tamamını dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda karşımıza önemli bir soru çıkar:

“Ellerini kesin” ifadesi gerçekten insanın fiziksel elinin kesilmesi anlamına mı gelir, yoksa hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldırmayı ifade eden mecazî bir anlatım mıdır?

Ayet şöyledir:
“Hırsız erkek ve hırsız kadının, yaptıklarına karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Mâide, 5/38)
Burada öncelikle ayetin bir yaptırım öngördüğünü kabul etmek gerekir. Tartışma, “hırsız cezalandırılmalı mıdır?” tartışması değildir. Ayet açıkça yapılan hırsızlığa karşılık caydırıcı bir cezadan söz etmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu cezanın “ellerini kesin” ifadesiyle nasıl tanımlandığıdır.

Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, bir kelimeyi gördüğümüzde onun yalnızca sözlükteki ilk anlamına sarılmak değildir. Kur’an’da birçok kelime, kullanıldığı bağlama göre gerçek anlamının yanında mecazî anlam da kazanır. “El” kelimesi de bunlardan biridir.

Örneğin Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”
(Fetih, 48/10)
Burada “el” kelimesini insanın fiziksel organı gibi anlamak mümkün değildir. Ayetin konusu biat ve Allah’ın hükümranlığıdır. Demek ki “el”, Kur’an’da her zaman anatomik organ anlamında kullanılmamaktadır.

Yine şöyle buyurulur:
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Elleri bağlandı ve söyledikleri sebebiyle lanetlendiler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi infak eder.”
;(Mâide, 5/64)

Burada da “elin sıkı olması” cimriliği, “elin açık olması” ise cömertliği ve geniş tasarrufu ifade etmektedir. Fiziksel bir elden söz edilmediği açıktır.

Başka ayetlerde de “elleriyle yaptıkları” veya “ellerinin kazandıkları” ifadeleri, insanın eylemlerini ve yaptıklarının sonuçlarını anlatmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın dilinde “el”, insanın gücünü, eylemini, tasarrufunu ve yaptığı işi temsil eden bir anlam taşıyabilmektedir.

Öyleyse Mâide 38’de “ellerini kesin” ifadesinin mecazî olabileceğini baştan reddetmek doğru değildir.

Fakat burada önemli bir sorun vardır. “El” kelimesinin Kur’an’da mecazî kullanılması, Mâide 38’deki kullanımın mutlaka mecazî olduğunu da kanıtlamaz. Bir kelimenin başka ayetlerde mecazî kullanılması, her yerde mecazî kullanılacağı anlamına gelmez. Bu nedenle “el” kelimesinin bütün kullanımlarından hareketle değil, özellikle “elleri kesmek” ifadesinin Kur’an’daki kullanımlarından hareket etmek gerekir.

Bu noktada Yûsuf suresindeki olay özellikle önemlidir:
“Kadınlar onu görünce onu çok büyüttüler ve ellerini kestiler. ‘Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir’ dediler.”
(Yûsuf, 12/31)
Bu ayet çoğu zaman Mâide 38 için fiziksel el kesmenin delili olarak gösterilmektedir. Ancak bu yaklaşım kesin değildir.

Kadınlar Yûsuf’u gördüklerinde büyük bir şaşkınlık ve hayranlık yaşamışlardır. Ellerinde bıçak bulunmaktadır ve meyve kesmektedirler. Bu sırada şaşkınlıkla ellerini kesmiş veya yaralamış olmaları mümkündür. Dolayısıyla ayetin “ellerini bilekten kopardılar” şeklinde anlaşılması zorunlu değildir.

Hatta ayetin amacı kadınlara uygulanmış bir cezayı anlatmak değil, onların Yûsuf’un güzelliği karşısında yaşadıkları olağanüstü şaşkınlığı ortaya koymaktır. Bu nedenle Yûsuf 31’i, Mâide 38’deki ifadenin fiziksel el kesme anlamında olduğunun kesin delili olarak kullanamayız.

Fakat diğer taraftan, Yûsuf 31’i sırf mecaz kabul etmek de zorunlu değildir. Kadınların gerçekten ellerini kesici aletle yaralamış olmaları da mümkündür. Buradan çıkarılabilecek sonuç şudur:

Yûsuf 31, Mâide 38’in anlamını tek başına belirlemez.

O halde Mâide 38’deki ifadenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakmak gerekir.

Kur’an’da “elleri ve ayakları kesmek” şeklindeki ifadeler de bulunmaktadır. Firavun’un büyücülere yönelik tehdidinde şöyle denilir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sonra hepinizi asacağım.”
(A‘râf, 7/124)

Benzer ifade Tâhâ ve Şuarâ surelerinde de geçmektedir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım.” (Tâhâ, 20/71)

“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım.”
(Şuarâ, 26/49)

Bu ayetlerde bağlam çok farklıdır. Firavun açıkça fiziksel bir işkence ve bedensel cezadan söz etmektedir. Eller ve ayakların çaprazlama kesilmesi, ardından asılma eylemiyle birlikte zikredilmektedir. Bu nedenle burada fiziksel kesmenin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durum önemli bir uyarıdır:

Kur’an’da “elleri kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı örnekler vardır.

Dolayısıyla yalnızca “el kelimesi mecazî kullanılmıştır” diyerek Mâide 38’in kesin olarak mecaz olduğunu söylemek yeterli değildir.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Firavun’un tehdidindeki fiziksel kullanım, Mâide 38’de de aynı anlamın zorunlu olarak bulunduğunu gösterir mi? Hayır. Çünkü Kur’an’da aynı kelime veya fiil farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Önemli olan, ilgili ayetin kendi bağlamıdır.

Mâide 38’de hırsızlık yapan erkek ve kadından söz edilmekte, yaptıklarına karşılık ve “Allah’tan caydırıcı bir ceza” olarak “ellerinin kesilmesi” ifade edilmektedir.

Buradaki “el”, kişinin hırsızlık yapmasını sağlayan güç, imkân ve tasarruf alanını temsil ediyor olabilir. “Elini kesmek” de hırsızlığın elini kesmek, yani kişinin hırsızlık yapma imkânını ortadan kaldırmak veya onu ağır ve caydırıcı bir yaptırımla bu davranıştan uzaklaştırmak anlamında anlaşılabilir.

Bu yorum, ayette geçen “caydırıcı ceza” ifadesini de anlamlı bir biçimde açıklamaktadır. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. “Mecazdır” dediğimiz anda ayetin öngördüğü yaptırımı belirsizleştiremeyiz. Çünkü ayet açıkça bir karşılık ve caydırıcı ceza öngörmektedir. Dolayısıyla mecazî yorum, “hırsıza hiçbir ceza verilmez” anlamına gelemez. Kur’an’ın amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Kur’an adaleti, ıslahı ve toplumun korunmasını birlikte ele alır.

Mâide suresinin devamında şöyle buyurulur:
“Kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Mâide, 5/39)
Bu ayet, hırsızlık olayının ardından tevbe ve ıslahın da önem taşıdığını göstermektedir. Fakat ayetten, tevbe eden herkesin dünyadaki yaptırımdan mutlaka kurtulacağı sonucunu çıkarmak da doğru değildir. Ayetin açıkça söylediği, Allah’ın tevbe eden ve kendisini düzelten kişinin tevbesini kabul edeceğidir.

Mâide suresindeki başka bir ilke de hüküm verirken adaletten ayrılmamaktır:
“Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)

Yine:
“Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.”
(Mâide, 5/42)
Bütün bunlar bize şunu gösterir: Mâide 38’i tek başına okuyup yalnızca bedensel cezaya odaklanmak, ayetin içinde bulunduğu daha geniş Kur’an’î çerçeveyi gözden kaçırabilir.

Burada bir başka önemli ayrım daha yapılmalıdır.

Eğer “ellerini kesin” ifadesini fiziksel anlamda kabul edersek bile, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunamayız. Ayet, elin tam olarak nereden kesileceğini, hangi araçla kesileceğini, uygulamanın bütün şartlarını ve teknik ayrıntılarını açıklamamaktadır. Bu nedenle “fiziksel el kesme” sonucuna ulaşan bir kimse bile, bunun üzerine geleneksel hukuk sistemlerinin bütün ayrıntılarını doğrudan Allah’ın hükmü olarak sunmamalıdır.

Aynı şekilde “mecazîdir” diyen kişi de ayetin açıkça bir yaptırım öngördüğünü yok saymamalıdır.

Öyleyse mesele iki aşamada ele alınmalıdır. Birinci aşama, “ellerini kesin” ifadesinin anlamıdır. İkinci aşama ise bu anlamdan hangi uygulama hükümlerinin çıkarılabileceğidir.

Bu ikisini birbirine karıştırdığımız zaman Kur’an’ın söylediğinden daha fazlasını söylemeye başlarız. Bütün bu değerlendirmelerden sonra benim Kur’an merkezli kanaatim şudur:

Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini kesin ve tartışmasız biçimde fiziksel elin bilekten kesilmesi şeklinde anlamak zorunda değiliz. Kur’an’da “el” kelimesinin mecazî kullanımları vardır. “Kesmek” fiilinin de mecazî kullanımları bulunmaktadır. Yûsuf 31 ise fiziksel el kesmenin kesin delili değildir.

Buna karşılık, Kur’an’ın başka ayetlerinde “elleri ve ayakları kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı da açıktır. Bu nedenle fiziksel anlamı tamamen imkânsız veya Kur’an’a aykırı ilan etmek de doğru değildir.

Fakat Mâide 38’in bağlamında ayetin asıl vurgusu hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım konulmasıdır. “El kesmek” ifadesinin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması Kur’an’ın diline aykırı değildir.

Bu sebeple mecazî yorumu daha güçlü bir ihtimal olarak görüyorum. Ancak bunu “Kur’an kesin olarak mecazı emretmiştir” şeklinde değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde ulaşılan bir anlamlandırma olarak ifade etmek gerekir.

Burada önemli olan, geleneksel anlayışı korumak veya ona karşı çıkmak değildir. Önemli olan Allah’ın kitabını kendi bütünlüğü içinde anlamaktır.

Çünkü Kur’an’ın söylediği ile insanların Kur’an’dan çıkardığı hükümleri birbirinden ayırmak zorundayız.

Kur’an bize hırsızlığı meşrulaştırmaz. Hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım öngörür. Fakat bu yaptırımın niteliğini belirlerken ayetin dilini, Kur’an’ın genel kullanımını, adalet ilkesini ve ayetin bağlamını birlikte değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak:
Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini mutlaka fiziksel elin kesilmesi şeklinde anlamak zorunlu değildir. Kur’an’ın dilinde “el” ve “kesmek” mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Yûsuf 31 de fiziksel el kesmenin kesin delili değildir. Bu nedenle ayetin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır ve caydırıcı bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması mümkündür ve bana göre Kur’an bütünlüğünde daha isabetli bir yorumdur.

Fakat bu yorumu savunurken ayetin açıkça ortaya koyduğu “karşılık” ve “caydırıcı ceza” anlamını da ortadan kaldırmamak gerekir.

Ve en önemlisi:
Kur’an’ın söylediğini Allah’ın sözü olarak kabul etmeli, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları ise Allah’a söyletmemeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK - Özet

İnanç ve ibadet, insan hayatının önemli unsurlarıdır. Ancak Allah’a yönelmek, yalnızca ibadetlerle sınırlı bir davranış değildir. İnsan; düşüncesiyle, inancıyla, ahlakıyla, davranışlarıyla ve yaptığı işlerle Rabb’ine yönelmelidir. Kur’an, bu yönelişin insanın bütün varlığını kapsaması gerektiğini bildirir:

“Rabb’inin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”
(Müzzemmil, 73/8)

Bu ayetteki “bütün varlığınla O’na yönel” ifadesi, Allah’a yönelişin hayatın yalnızca belirli bir alanına sıkıştırılamayacağını gösterir. Allah’a yönelen insan, sadece ibadet eden değil; aynı zamanda doğruyu gözeten, adaletten ayrılmayan, emanete riayet eden, haksızlık yapmayan, insanlara karşı merhametli ve dürüst olan insandır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatında karşılığı olan bir yöneliştir.

Allah’a yönelmek, insanın düşünce ve tercihlerini de Allah’ın bildirdiği ölçülere göre şekillendirmesidir. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yalnızca kendi arzusunu, çıkarını, geleneğini veya toplumun kabullerini ölçü alarak karar veremez. Vahyin gösterdiği doğruyu kabul etmek ve hayatını bu doğrultuda düzenlemek, Allah’a yönelişin temelidir. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değil, bütün hayatı etkileyen bilinçli bir tercihtir.

Kur’an’da Allah’a yöneliş ile salih amel arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır:

“Kim tövbe eder ve salih amel işlerse, şüphesiz o, Allah’a gereği gibi yönelmiş olur.”
(Furkân, 25/71)

Bu ayet bize önemli bir gerçeği gösterir: Allah’a yönelmek sözde bırakılabilecek bir iddia değildir. İnsan gerçekten Rabb’ine yöneliyorsa, bunun hayatında görülmesi gerekir. Tövbe, insanın yanlışından dönmesini; salih amel ise bu dönüşün davranışlara yansımasını ifade eder. Dolayısıyla Allah’a yöneliş ile güzel ve doğru işler birbirinden koparılamaz.

Salih amel yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara fayda sağlamak, adaleti gözetmek, haksızlığa karşı durmak, doğruluktan ayrılmamak, emanete sahip çıkmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kimseye zulmetmemek de salih amelin hayat içindeki yansımalarıdır. Bir insan “Allah’a yöneldim” diyorsa, bu yöneliş onun insanlarla ilişkilerinde de kendisini göstermelidir. Çünkü asıl mesele, Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın nasıl bir insana dönüştüğüdür.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’a yönelmek, insanın dünyadan ve hayattan uzaklaşması anlamına gelmez. Tam tersine, insanın hayatın içinde daha doğru, daha adil ve daha sorumlu bir insan olmasını gerektirir. Allah’a yönelen insanın yönü değiştikçe davranışları da değişmelidir. Düşüncesinde hakikati, davranışlarında doğruluğu, ilişkilerinde adaleti ve yaptığı işlerde iyiliği gözetmelidir.

Bu nedenle Allah’a yönelmek yalnızca kalbin bir duygusu olarak görülmemelidir. Elbette samimiyet ve iman bu yönelişin temelidir; fakat samimi yöneliş, insanın hayatında mutlaka bir karşılık bulur. Allah’a yönelen insan, nefsinin arzusunu değil hakkı; çıkarını değil adaleti; zulmü değil iyiliği; gösterişi değil ihlası tercih etmeye çalışır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta Allah’a yönelmek, insanın bütün varlığıyla Rabb’ine dönmesi ve bu yönelişi hayatına yansıtmasıdır. İnsan yalnızca ibadetlerinde değil, düşüncesinde, ahlakında, kararlarında ve insanlarla ilişkilerinde de Allah’ın gösterdiği ölçülere bağlı kalmalıdır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatını değiştiren yöneliştir.

Bütün varlığımızla Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’a inanmak değil; O’nun gösterdiği hakikati hayatımızın ölçüsü haline getirmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

BÜTÜN VARLIĞINLA ALLAH’A YÖNELMEK - Özet

İnanç ve ibadet, insan hayatının önemli unsurlarıdır. Ancak Allah’a yönelmek, yalnızca ibadetlerle sınırlı bir davranış değildir. İnsan; düşüncesiyle, inancıyla, ahlakıyla, davranışlarıyla ve yaptığı işlerle Rabb’ine yönelmelidir. Kur’an, bu yönelişin insanın bütün varlığını kapsaması gerektiğini bildirir:

“Rabb’inin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.”
(Müzzemmil, 73/8)

Bu ayetteki “bütün varlığınla O’na yönel” ifadesi, Allah’a yönelişin hayatın yalnızca belirli bir alanına sıkıştırılamayacağını gösterir. Allah’a yönelen insan, sadece ibadet eden değil; aynı zamanda doğruyu gözeten, adaletten ayrılmayan, emanete riayet eden, haksızlık yapmayan, insanlara karşı merhametli ve dürüst olan insandır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatında karşılığı olan bir yöneliştir.

Allah’a yönelmek, insanın düşünce ve tercihlerini de Allah’ın bildirdiği ölçülere göre şekillendirmesidir. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yalnızca kendi arzusunu, çıkarını, geleneğini veya toplumun kabullerini ölçü alarak karar veremez. Vahyin gösterdiği doğruyu kabul etmek ve hayatını bu doğrultuda düzenlemek, Allah’a yönelişin temelidir. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değil, bütün hayatı etkileyen bilinçli bir tercihtir.

Kur’an’da Allah’a yöneliş ile salih amel arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır:

“Kim tövbe eder ve salih amel işlerse, şüphesiz o, Allah’a gereği gibi yönelmiş olur.”
(Furkân, 25/71)

Bu ayet bize önemli bir gerçeği gösterir: Allah’a yönelmek sözde bırakılabilecek bir iddia değildir. İnsan gerçekten Rabb’ine yöneliyorsa, bunun hayatında görülmesi gerekir. Tövbe, insanın yanlışından dönmesini; salih amel ise bu dönüşün davranışlara yansımasını ifade eder. Dolayısıyla Allah’a yöneliş ile güzel ve doğru işler birbirinden koparılamaz.

Salih amel yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara fayda sağlamak, adaleti gözetmek, haksızlığa karşı durmak, doğruluktan ayrılmamak, emanete sahip çıkmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kimseye zulmetmemek de salih amelin hayat içindeki yansımalarıdır. Bir insan “Allah’a yöneldim” diyorsa, bu yöneliş onun insanlarla ilişkilerinde de kendisini göstermelidir. Çünkü asıl mesele, Allah’a yöneldiğini söyleyen insanın nasıl bir insana dönüştüğüdür.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah’a yönelmek, insanın dünyadan ve hayattan uzaklaşması anlamına gelmez. Tam tersine, insanın hayatın içinde daha doğru, daha adil ve daha sorumlu bir insan olmasını gerektirir. Allah’a yönelen insanın yönü değiştikçe davranışları da değişmelidir. Düşüncesinde hakikati, davranışlarında doğruluğu, ilişkilerinde adaleti ve yaptığı işlerde iyiliği gözetmelidir.

Bu nedenle Allah’a yönelmek yalnızca kalbin bir duygusu olarak görülmemelidir. Elbette samimiyet ve iman bu yönelişin temelidir; fakat samimi yöneliş, insanın hayatında mutlaka bir karşılık bulur. Allah’a yönelen insan, nefsinin arzusunu değil hakkı; çıkarını değil adaleti; zulmü değil iyiliği; gösterişi değil ihlası tercih etmeye çalışır.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta Allah’a yönelmek, insanın bütün varlığıyla Rabb’ine dönmesi ve bu yönelişi hayatına yansıtmasıdır. İnsan yalnızca ibadetlerinde değil, düşüncesinde, ahlakında, kararlarında ve insanlarla ilişkilerinde de Allah’ın gösterdiği ölçülere bağlı kalmalıdır. Çünkü gerçek yöneliş, insanın hayatını değiştiren yöneliştir.

Bütün varlığımızla Allah’a yönelmek, yalnızca Allah’a inanmak değil; O’nun gösterdiği hakikati hayatımızın ölçüsü haline getirmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayar...