ALLAH DÜNYA HAYATINDA ADİL Mİ?

  ALLAH DÜNYA HAYATINDA ADİL Mİ?

Bu soru, insanın sadece aklına değil, vicdanına da dokunan bir sorudur. Belki de tarih boyunca en çok sorulan sorulardan biridir.

Bir çocuk savaşın ortasında doğarken, başka bir çocuk güven içinde büyüyor. Bir insan daha doğduğu gün ağır bir hastalıkla mücadele etmeye başlıyor, bir başkası uzun yıllar sağlıklı bir hayat yaşıyor. Kimileri açlıktan hayatını kaybediyor, kimileri ise sahip olduklarının hesabını bile yapamıyor. İnsan bütün bunları görünce ister istemez şu soruyu soruyor: "Eğer Allah adilse, neden insanlar bu kadar farklı şartlarda yaşıyor?"

Bu sorudan kaçmak yerine onun üzerine düşünmek gerekir. Çünkü Kur'an da insanı düşünmeye, sorgulamaya ve akletmeye davet eder.

KUR'AN ALLAH'IN ADALETİ HAKKINDA NE SÖYLER?
Kur'an'da Allah'ın kimseye zulmetmeyeceği açık ve net bir şekilde bildirilir.
"Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler."
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Allah zulmeden değildir. O hâlde dünyada gördüğümüz zulümlerin önemli bir kısmı insanların kendi tercihleriyle ortaya çıkmaktadır. Savaşları insanlar çıkarıyor. Çocukları insanlar aç bırakıyor. Doğayı insanlar kirletiyor. Adaletsiz paylaşımı insanlar oluşturuyor.

Kur'an, insanı irade sahibi bir varlık olarak tanımlar. İnsan iyiliği de kötülüğü de seçebilir. Eğer insanın yaptığı kötülüklerin tamamını Allah'a yüklersek, o zaman insanın sorumluluğu ortadan kalkmış olur. Kur'an bunu kabul etmez.
"İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı."
(Rûm, 30/41)
Dikkat edilirse ayet, bozulmanın kaynağını insan olarak gösteriyor. Bugün dünyada yaşanan açlıkların büyük bölümü aslında yiyecek yetersizliğinden değil, paylaşım adaletsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bir tarafta milyonlarca ton gıda çöpe giderken diğer tarafta insanlar açlıktan ölüyor. Burada sorulması gereken soru belki de şudur: Sorun gerçekten Allah'ın adaleti mi, yoksa insanın adaletsizliği mi?

PEKİ MASUM ÇOCUKLAR NEDEN ACI ÇEKİYOR?
İşte asıl zor soru burada başlıyor. Çünkü her acıyı insanın tercihleriyle açıklamak mümkün değildir. Doğuştan ağır hastalıklarla dünyaya gelen çocuklar… Depremlerde hayatını kaybeden bebekler… Henüz hiçbir tercih yapmamış insanların yaşadığı acılar… Bunları sadece "insan yaptı" diyerek açıklamak yeterli olmaz. Kur'an ise bu noktada dünyanın mahiyetini hatırlatır.
"O, hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratandır."
(Mülk, 67/2)
Dikkat edersen ayet, hayatın amacını rahatlık olarak değil, imtihan olarak tanımlıyor. Fakat burada önemli bir ayrıntı vardır. İmtihan denildiğinde çoğu insan sadece sıkıntı yaşayan kişiyi düşünür. Oysa Kur'an'a göre bolluk da bir imtihandır. Fakirlik kadar zenginlik de bir sınavdır. Sağlık kadar hastalık da bir sınavdır. Güç kadar güçsüzlük de bir sınavdır.
"Sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz."
(Enbiyâ, 21/35)
Yani Kur'an'a göre herkes aynı sorularla sınanmıyor. Kiminin sorusu servet… Kiminin makam… Kiminin hastalık… Kiminin ise sabır… Bu nedenle Kur'an'daki adalet anlayışı, herkesin aynı şartlarda yaşaması üzerine kurulmamıştır.

ADALET, EŞİTLİK MİDİR?
Hiç fark ettin mi? Biz çoğu zaman adalet ile eşitliği aynı şey zannediyoruz. Oysa bunlar aynı kavram değildir. Eğer adalet, herkese aynı şeyi vermek olsaydı, dünyada hiçbir farklılık olmaması gerekirdi. Fakat Kur'an, insanların rızıklarının, imkânlarının ve şartlarının farklı olduğunu zaten haber verir.
"Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kılmıştır."
(Nahl, 16/71)
Bu ayet üstünlüğün değer bakımından değil, imkân bakımından farklılık olduğunu ifade eder. Çünkü Kur'an'ın ölçüsüne göre insanın değeri sahip olduklarıyla değil, ortaya koyduğu bilinç ve sorumlulukla değerlendirilir.
Düşün… İki öğrenciye aynı sınav uygulanıyor. Birinin soruları kolay, diğerinin zor olsa buna adalet denmez. Fakat iki öğrenciye kendi seviyesine uygun sorular sorulursa bu daha adil bir değerlendirme olur. Kur'an'ın ortaya koyduğu anlayış da buna benzer. İnsanlar aynı hayatı yaşamazlar; fakat herkes kendi şartları içinde değerlendirilir.

PEKİ DÜNYADA HAKSIZLIKLAR NEDEN HEMEN GİDERİLMİYOR?
İnsan bazen şöyle düşünüyor: "Eğer Allah dileseydi bütün zalimleri anında cezalandırmaz mıydı?" Elbette cezalandırabilirdi. Fakat o zaman özgür iradenin anlamı kalır mıydı? İnsan, seçebilme özgürlüğüne sahip olduğu için yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Kur'an bu süre tanınmasına dikkat çeker.
"Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları sadece gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor."
(İbrâhîm, 14/42)
Bu ayet önemli bir noktaya işaret ediyor. Allah'ın hemen müdahale etmemesi, olanlardan habersiz olduğu anlamına gelmez. Ertelemek, görmezden gelmek değildir. Kur'an'a göre dünya son hükmün verildiği yer değildir.

NİHAİ ADALET NEDEN AHİRETTE GERÇEKLEŞECEK?
Kur'an'ın adalet anlayışı yalnızca dünya ile sınırlı değildir. Çünkü dünya hayatı sınırlıdır. Bir insan seksen yıl yaşar. Bir başkası beş yaşında hayatını kaybeder.Eğer sadece dünya hayatı varsa, birçok haksızlık gerçekten cevapsız kalmış gibi görünür.Fakat Kur'an, hesabın dünya ile bitmediğini söyler.
"Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır. Hardal tanesi kadar bir şey bile olsa onu ortaya getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz."
(Enbiyâ, 21/47)
İşte Kur'an'ın adalet anlayışının merkezinde bu ayet yer alır. Dünyada eksik görünen hesap, ahirette tamamlanacaktır. Hiçbir gözyaşı karşılıksız kalmayacaktır. Hiçbir zulüm unutulmayacaktır. Hiçbir iyilik kaybolmayacaktır.

ALLAH DÜNYADA ADİL Mİ?
Bu soruya verilecek cevap, adaleti nasıl tanımladığına bağlıdır. Eğer adaleti "herkes aynı hayatı yaşamalıdır" şeklinde tanımlarsan, dünya böyle bir yer değildir. Fakat Kur'an böyle bir vaat de vermez. Kur'an'ın anlattığı adalet; insanın özgür bırakıldığı, yaptıklarından sorumlu tutulduğu ve sonunda hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmayacağı bütüncül bir adalet anlayışıdır. Dünya bu sürecin başlangıcıdır. Sonu değildir. Kur'an'ın mesajı şudur:

Allah zulmetmez. İnsan yaptığından sorumludur. Ve sonunda adalet mutlaka gerçekleşecektir.
"Bugün hiçbir kimseye haksızlık yapılmaz. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz."
(Yâsîn, 36/54)
Belki de asıl soru şudur: Biz, Allah'ın adaletini sadece birkaç on yıllık dünya hayatına bakarak mı değerlendireceğiz; yoksa Kur'an'ın anlattığı, dünya ile başlayıp ahirette tamamlanan bütün tabloyu birlikte mi okuyacağız?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN'IN ÖNEMLİ GERÇEKLERİ VE YANLIŞ ANLAŞILMALAR

  KUR'AN'IN ÖNEMLİ GERÇEKLERİ VE YANLIŞ ANLAŞILMALAR

İnsan, tarih boyunca Allah'ın indirdiği vahiyden çok, vahyin etrafında oluşan yorumlarla meşgul olmuştur. Oysa Kur'an, kendisini anlaşılması için gönderilmiş apaçık bir kitap olarak tanıtır. Buna rağmen zaman içinde birçok konuda Kur'an'ın söyledikleri ile insanların oluşturduğu inançlar birbirine karışmıştır.

Kur'an'ı okurken önce şu soruyu sormak gerekir: Allah gerçekten ne söylüyor? Çünkü doğru cevap, insanların yüzyıllardır neyi tekrar ettiğinde değil; Allah'ın kitabında neyi bildirdiğinde saklıdır.

Bu bölümde, Kur'an'ın merkezinde bulunan bazı önemli konular ele alınacak ve sık karşılaşılan yanlış anlamalar Kur'an ayetleri ışığında değerlendirilecektir.

Kur'an'ın Ölçüsü
Kur'an, din konusunda tek ölçünün Allah'ın indirdiği vahiy olduğunu bildirir.
"Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak bu Kitabı hak ile indirdik. Artık onların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet..."
(Maide, 5/48)
İnsanların sözleri, gelenekler veya tarih boyunca oluşmuş kabuller, Kur'an'ın önüne geçirildiğinde dinin aslı değişmeye başlar. İşte birçok yanlış anlamanın temelinde de bu durum vardır.

Yunus Kıssası Üzerine Düşünmek
Yunus Nebi'nin kıssası çoğu zaman yalnızca büyük bir balığın içinde geçen olağanüstü bir olay olarak anlatılır. Kur'an ise dikkatleri daha çok Yunus'un yaptığı duaya ve Allah'a yönelişine çeker.
"Karanlıklar içinde şöyle seslendi: 'Senden başka ilah yoktur. Seni bütün eksikliklerden tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.'"
(Enbiya, 21/87)
Kur'an'ın asıl vurgusu, balığın büyüklüğü değil, insanın çaresizlik anında Rabb’ine yönelmesidir.

Düşün... İnsan bazen dünya hayatının koşuşturması içinde öyle bir sıkışır ki adeta görünmeyen bir karanlığın içine hapsolur. Makam, mal, şöhret veya dünya hırsı insanı kuşattığında da kişi kendisini çıkışı olmayan bir yerde hissedebilir. İşte Yunus kıssası, her çağdaki insanın Allah'a yönelme ihtiyacını hatırlatan güçlü bir örnek olarak okunmalıdır. Kur'an, olayın ayrıntılarından çok verilen mesaj üzerinde durmaktadır.

İbrahim'in Ateşe Atılması

Kur'an, İbrahim Nebi'nin kavmi tarafından ateşe atıldığını bildirir.
"Biz de: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.' dedik."
(Enbiya, 21/69)

Ateş, Allah'ın koyduğu Sünnetullah gereği yakıcıdır. Bu ilke, Allah'ın yaratmış olduğu düzenin bir parçasıdır. Bu ayet üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır.

Bu çalışmada benim değerlendirmem şudur: Ayette geçen "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol." ifadesi, ateşin yakıcılığının ortadan kaldırıldığı anlamından ziyade, Allah'ın İbrahim için nihai esenliği takdir ettiğine işaret eden bir ifade olarak okunmalıdır. Bu bakış açısından hareketle, ateş Sünnetullah gereği yakmış; İbrahim ise Allah'ın vaadine kavuşmuştur.

Bu, ayetin lafzından çıkarılmış zorunlu bir sonuç değil, Kur'an'ın bütünü üzerine yapılan bir yorumdur. Farklı okuyuşlar mümkün olmakla birlikte, bu yorum Sünnetullah'ın değişmediği anlayışını esas almaktadır.

İsa Nebi Hakkında Kur'an Ne Söylüyor?
Kur'an, İsa'nın Allah'ın kulu, resulü ve Meryem'e ulaştırılan "Ol" emriyle yaratılmış bir insan olduğunu bildirir. Onu ilahlaştırmayı veya Allah'ın oğlu olarak nitelemeyi kesin bir dille reddeder.
"Meryem oğlu Mesih ancak bir resuldür. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru bir kadındı. Her ikisi de yemek yerlerdi..."
(Maide, 5/75);
Kur'an, İsa'nın da kendisinden önce gelen nebiler ve resuller gibi Allah'ın kulu olduğunu açıkça ortaya koyar. O, Allah'ın izniyle ayetler göstermiş, insanları yalnızca Allah'a kulluğa çağırmış ve kendisine verilen vahyi tebliğ etmiştir.

İsa Nebi'nin ölümü, Allah katına yükseltilmesi ve geleceğiyle ilgili ayetler tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu nedenle bu konularda Kur'an'ın açık ifadeleri ile bu ifadelerden yapılan yorumları birbirinden ayırmak gerekir.

Kur'an'ın kesin olarak bildirdiği gerçek şudur: İsa, Allah'ın resulüdür; ilah değildir. O da diğer bütün insanlar gibi Allah'ın hükmü altındadır ve hüküm yalnızca Allah'a aittir.

Lut'a Gelen Elçiler

Kur'an, Lut Nebi'ye gelen kişilerden "elçilerimiz" diye söz eder. Dikkat çekici olan nokta, ayetlerin onları öncelikle bu görevleriyle tanıtmasıdır.
"Elçilerimiz Lut'a gelince onlar yüzünden kaygılandı ve göğsü daraldı. 'Bu çetin bir gündür.' dedi."
(Hud, 11/77)

Kur'an'ın anlatımında asıl vurgu, bu elçilerin kimliklerinden çok, Allah'ın hükmünü bildirmek üzere gönderilmiş olmalarıdır. Lut Nebi, kavminin kötülükleri sebebiyle onlar adına endişelenmiş; elçiler ise Allah'ın hükmünün artık gerçekleşeceğini haber vermişlerdir.

Bu kıssa bize, Allah'ın gönderdiği elçilerin yalnızca vahyi tebliğ etmek, gerektiğinde ilahi hükmü de bildirdiklerini gösterir. Kur'an'ın odak noktası, elçilerin mahiyetini tartışmaktan çok, Allah'ın mesajını ve adaletinin gerçekleşmesini anlatmaktır.

Zina Cezası
Kur'an, zina suçunun cezasını açık şekilde bildirir.
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun."
(Nur, 24/2)
Kur'an'da recim cezasını bildiren bir ayet bulunmamaktadır. Bu nedenle Kur'an merkezli değerlendirmelerde, zina cezası olarak bildirilen hüküm Nur suresindeki bu ayettir.

Hayatın Aşamaları
Kur'an, insanın dünya hayatından sonra yeniden diriltileceğini ve ahiret hayatına geçeceğini bildirir.
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz."
(Ankebut, 29/57)
Dünya hayatı bir imtihan yeridir. Ahiret ise karşılığın verileceği ebedî hayattır.

Kur'an'ın ana vurgusu, insanın ölümden sonra yeniden yaratılacağı ve yaptıklarının hesabını vereceğidir.

Boşanma Bir Süreçtir
Kur'an'da boşanma anlık bir söz değil, belirli aşamalardan oluşan bir süreç olarak anlatılır.
"Boşanma iki defadır. Bundan sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir."
(Bakara, 2/229)
Kur'an'ın anlattığı süreçte bekleme süreleri, düşünme fırsatı ve uzlaşma imkânı bulunmaktadır.

Düşün... Bir ömür paylaşılmış bir hayatın tek cümleyle sona erdirilmesi mi daha uygundur; yoksa taraflara yeniden düşünme fırsatı verilmesi mi? Kur'an ikinci yolu tercih eder.

Din ve İnanç Özgürlüğü
Kur'an, insanların inanç konusunda zorlanamayacağını açıkça bildirir.
"Dinde zorlama yoktur."

(Bakara, 2/256)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
"De ki: Hak Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin."
(Kehf, 18/29)
Kur'an'ın ortaya koyduğu ilke açıktır. İnsan, yaptığı tercihten sorumludur; fakat inanmaya zorlanamaz.

Bu yüzden Kur'an'ın mesajı, insanları baskıyla dine sokmak değil; gerçeği açık delillerle ortaya koymaktır.

Adem'e Öğretilen İsimler
Kur'an, Allah'ın Adem'e bütün isimleri öğrettiğini bildirir.
"Allah Adem'e bütün isimleri öğretti."
(Bakara, 2/31)
Bu ayetin neyi kapsadığı konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Kimileri bunu varlıkların isimleri olarak anlamış, kimileri ise insanın bilgi edinme ve öğrenme kabiliyetinin başlangıcı olarak değerlendirmiştir.

Kesin olan şudur: Allah, insanı öğrenebilen, düşünebilen ve bilgi üretebilen bir varlık olarak yaratmıştır. Bu özellik, insanı diğer canlılardan ayıran temel nimetlerden biridir.

Sonuç
Kur'an, insanı düşünmeye davet eden bir kitaptır. Onun amacı yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmak değildir. Her kıssa, her hüküm ve her uyarı, bugünkü insanın hayatına yön vermesi için indirilmiştir.

Hiç fark ettin mi? Kur'an sürekli olarak "akletmez misiniz", "düşünmez misiniz", "ibret almaz mısınız" diye soruyor. Çünkü Allah, körü körüne inanılmasını değil; bilinçli bir imanı ister.

Kur'an merkezli bir anlayış geliştirildiğinde, dinin özünün Allah'a teslimiyet, adalet, merhamet ve sorumluluk olduğu daha açık görülür. İnsanların oluşturduğu kabuller değişebilir; fakat Allah'ın sözü değişmez.

Kur'an'ın çağrısı bugün de aynıdır: Önce Allah'ın kitabına dönmek, sonra bütün inanç ve uygulamaları onun ışığında yeniden değerlendirmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

CİHAT: ADALETİ KORUMA, ZULMÜ DURDURMA VE CAYDIRICI GÜÇ İNŞASI

 CİHAT: ADALETİ KORUMA, ZULMÜ DURDURMA VE CAYDIRICI GÜÇ İNŞASI

İnsan, yeryüzünde amaçsızca dolaşan bir varlık değildir. Hayatı sadece doğmak, tüketmek ve ölmekten ibaret değildir. Her insanın önüne tercihler konur; her tercih ise bir sonuç doğurur. Kur’an, insanın varoluşunu anlatırken onu bilinçli seçimler yapan sorumlu bir varlık olarak tanımlar. Bu nedenle insan hayatı, rastgele geçen bir zaman değil; irade ile örülen bir imtihandır.

“Şüphesiz Biz insanı, karmaşık bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz; işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; ya şükredici olur ya da nankör.”
(İnsan, 76/2-3)

Açıklama: İnsan önüne konulan yolu seçme özgürlüğüne sahiptir. Fakat özgürlük, sorumsuzluk anlamına gelmez. Her tercihin bir karşılığı vardır.

İşte burada iki yol belirir: Biri vahyin rehberliğinde adalet, merhamet ve takva yolu; diğeri hevanın sürüklediği çıkar, kibir ve zulüm yolu. Cihat kavramı da tam bu ayrımın merkezinde anlaşılmalıdır. Çünkü cihat, öfkeye dayalı bir saldırı değil; hak yolu koruma mücadelesidir.

 

Cihat Nedir?

Cihat kelimesi, kök anlamı itibarıyla gayret etmek, çaba göstermek, bütün imkânı ortaya koymak demektir. Bu sebeple cihat yalnızca savaş anlamına indirgenemez. Kur’an’ın çizdiği çerçevede cihat, insanın hak uğruna verdiği her samimi mücadeleyi kapsar.

Bir insanın haram kazanç fırsatına rağmen helali tercih etmesi cihattır.

Öfkelendiğinde taşkınlık yapmak yerine adaletli davranması cihattır.

Eline güç geçtiğinde kibirlenmemesi cihattır.

Nefsinin çağrısına değil, Rabb’inden gelen ölçülere uyması cihattır.

Çünkü dış dünyadaki zulüm çoğu zaman insanın iç dünyasında başlar. İçinde açgözlülüğü yenemeyen kişi, dışarıda haksızlığa meyleder. İçinde öfkesini yönetemeyen kişi, dışarıda saldırganlaşır. Bu yüzden cihat önce insanın kalbinde başlar, sonra topluma yansır.

Günlük hayattan düşünelim: Trafikte küçük bir tartışmada kendini kaybeden biri, eğer öfkesine teslim olursa olay büyür. Ama kendini tutarsa fitne söner. İşte bu da bir cihat örneğidir.

 

Dinde Zorlama Yoktur

Kur’an, cihadın ne olmadığını açıkça bildirir. O, insanları zorla dine sokma aracı değildir. İnanç baskıyla değil, özgür iradeyle değer kazanır.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)

Açıklama: Hakikat açıksa, onu kabul ettirmek için zorbalığa ihtiyaç yoktur. Zorlama ile oluşan bağlılık, gerçek iman değildir.

Bir insan korkudan bir sözü söyleyebilir; fakat kalbi ikna olmamışsa bu, iman sayılmaz. Demek ki cihadın hedefi kalpleri ele geçirmek değil; zulmü kaldırarak insanların özgürce seçim yapabileceği bir ortam oluşturmaktır.

 

Savaşın Meşruiyeti: Zulme Karşı Savunma

Kur’an’da savaş izni sebepsiz verilmemiştir. İlk ilke açıktır: saldırı değil, zulme karşı savunma.

“Kendilerine savaş açılanlara izin verildi; çünkü onlar zulme uğradılar…”
(Hac, 22/39)

Açıklama: Burada savaş başlatma emri değil, zulme uğrayanlara savunma hakkı tanınmaktadır.

Devam eden ayet, meselenin sadece can güvenliği değil; inanç ve ibadet özgürlüğü olduğunu gösterir:

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çokça anılan mescitler yıkılırdı.”
(Hac, 22/40)

Açıklama: Korunan yalnızca mescitler değildir. Manastır da korunur, kilise de korunur, havra da korunur. Bu, cihadın din savaşı değil; özgürlük ve adalet mücadelesi olduğunu gösterir.

Bugün bir şehir düşünelim. Güçlü bir grup diğer insanların ibadet etmesini yasaklıyor, mallarına el koyuyor, onları evlerinden çıkarıyor. Böyle bir durumda sessiz kalmak tarafsızlık değildir; zalime alan açmaktır. Kur’an, mazlumun yanında durmayı öğretir.

 

Savaşın Sınırları: Haddi Aşmamak

Kur’an, savaş izni verirken bile sınırsız güç kullanma hakkı tanımaz. Çünkü haklı bir sebep, haksız yöntemleri meşru kılmaz.

“Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.”
(Bakara, 2/190)

Açıklama: Savaşın bile ahlakı vardır. Ölçüsüzlük, taşkınlık ve zulüm yasaktır.

Bu ayette üç temel ilke vardır:

  • Savaşanla savaşılır.
  • Amaç adalettir, intikam değildir.
  • Ölçüsüz davranmak yasaktır.

Haddi aşmak; savaşmayanı hedef almak, öfkeyle hareket etmek, gereksiz yıkım yapmak, gücü adaletsiz kullanmak demektir. Kur’an’ın çizdiği sınır budur.

Devam eden ayet bu çerçeveyi tamamlar:

“Eğer vazgeçerlerse, artık düşmanlık yalnız zalimleredir.”
(Bakara, 2/193)

Açıklama: Karşı taraf saldırıyı bırakırsa savaş da biter. Sürekli düşmanlık meşru değildir.

Burada önemli bir ilke vardır: İntikam duygusu ile savaş devam ettirilemez. Amaç çatışmayı sürdürmek değil, fitneyi sona erdirmektir.

 

Caydırıcılık: Neden Güç Hazırlamak Emredildi?

Kur’an yalnızca saldırı anını değil, saldırı oluşmadan önce alınacak tedbirleri de öğretir. Çünkü en iyi savaş, hiç yaşanmayan savaştır.

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”
(Enfal, 8/60)

Açıklama: Buradaki emir saldırmak için değil, saldırıyı önlemek içindir. Güç, caydırıcılık sağlar.

Zayıf toplumlar çoğu zaman baskıya açık hâle gelir. Hazırlıksız olan, tehdit altında yaşar. Fakat güçlü ve düzenli bir toplum, çoğu zaman savaşa girmeden barışı korur.

Günlük hayattan basit bir örnek verelim: Güvenlik sistemi olan bir iş yeri ile hiçbir tedbir almamış bir iş yeri aynı değildir. Kamera kavga çıkarmak için değil, suçu önlemek içindir. Kur’an’ın güç hazırlama emri de böyledir.

Ancak burada ince bir denge vardır:

  • Güç zulme dönüşmemelidir.
  • Güç kibir üretmemelidir.
  • Güç adalet için kullanılmalıdır.

 

Gayrimüslimlere Karşı Tavır

Kur’an insanları etiketlerine göre değil, tavırlarına göre değerlendirir. Kimliği değil, fiili esas alır.

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaletli olanları sever.”
(Mümtehine, 60/8)

Açıklama: Savaşmayan, zulmetmeyen insanlarla iyi ilişkiler kurmak yasaktır denmemektedir. Aksine adalet emredilmektedir.

Bu ayet çok nettir: Cihat, gayrimüslimlere karşı topyekûn savaş değildir. Çünkü sorun inanç farklılığı değil, saldırı ve zulümdür.

Nitekim devamında sınır konur:

“Allah ancak sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar.”
(Mümtehine, 60/9)

Açıklama: Yasaklanan şey farklı inanç değil; zulüm düzenine destek vermektir.

Barış Teklifi Gelirse

Kur’an, savaşın sonsuz bir süreç olmadığını açıkça bildirir. Barış mümkünse savaş meşru zeminini kaybeder.

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a güven.”
(Enfal, 8/61)

Açıklama: Barış kapısı açılmışsa çatışmayı sürdürmek Kur’an’ın ruhuna uygun değildir.

Bir insan düşünün: Geri çekilmiş, saldırıyı bırakmış, anlaşma istiyor. Böyle birini kovalamak adalet değil, haddi aşmaktır. Kur’an bunu reddeder.

 

Cihat Ve İç Güç

Toplum dışarıdan gelen baskılara karşı ancak içeriden sağlam durursa direnebilir. Dağılmış, moralsiz, ilkesiz bir topluluk güçlü görünse bile kırılgandır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz.”
(Âl-i İmran, 3/139)

Açıklama: Gerçek üstünlük sayı, silah veya servetle değil; ilke, sabır ve ahlakla olur.

Bir bina dışarıdan gösterişli olabilir; fakat temeli çürükse ilk sarsıntıda çöker. Toplumlar da böyledir. İç adalet yoksa dış güç kalıcı olmaz.

 

Sonuç: Cihat Ne Değildir, Nedir?

Cihat;

  • Zorla din yaymak değildir.
  • Gayrimüslimlere karşı savaş projesi değildir.
  • Sürekli çatışma ideolojisi değildir.
  • Öfkenin meşrulaştırılması değildir.

Cihat;

  • Zulme karşı savunmadır.
  • Mazlumu korumaktır.
  • İbadet özgürlüğünü güvence altına almaktır.
  • Caydırıcı güç oluşturmaktır.
  • Adaleti ayakta tutmaktır.
  • İç ve dış kötülüğe karşı ilkeli mücadeledir.

Bütün çerçevenin özeti ise şudur:

“Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.”
(Nahl, 16/90)

Açıklama: Kur’an’ın hedefi çatışma değil; adalet düzenidir. Güç de ancak bu hedefe hizmet ettiğinde değer kazanır.

Güç adaletle birleşirse rahmet olur.

Güç heva ile birleşirse zulüm olur.

Kur’an mümin topluma şunu öğretir:

Hazırlıklı ol.

Güçlü ol.

Kararlı ol.

Ama adaletten asla ayrılma.

İşte cihat budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Formun Üstü

Formun Altı

 

ALLAH İLE İNSAN ARASINDAKİ İLETİŞİM VE VAHYİN ROLÜ

 ALLAH İLE İNSAN ARASINDAKİ İLETİŞİM VE VAHYİN ROLÜ

1. İnsanların Tanımlanması
Kur’an, insanları üç ana kategoriye ayırır:

  1. Allah’ın resuller aracılığıyla gönderdiği vahye inanıp o yolda yürüyenler.
  2. Vahyi ve elçileri reddeden, zulmeden ve iman edenlere düşman olanlar.
  3. İman etmemesine rağmen, Müslümanlara zarar vermeyen ve anlaşmalı olanlar.

Allah, dünya hayatında hiçbir insanı zorla inanmaya, Müslüman olmaya davet etmez. Kur’an’da sıkça yanlış anlaşılan ayetlerden biri şöyledir:
 “(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”
(Bakara, 2/193)

Bu ayet, insanların kendi özgür iradeleriyle seçim yapmaları ve zulüm edenlerle mücadele etmeyi konu alır. İnsanlara kendi yaşam alanında doğru yolu seçme imkânı verilmiştir.

2. Nebiler ve Vahiy
Allah’ın gönderdiği nebilere gelen vahiyler, onların insanlardan farkını belirler. Nebilerin elinde mucizeler yoktur; onları diğer insanlardan ayıran tek fark, Allah’tan gelen bilgi ve vahyi insanlara ulaştırabilmeleridir.
Kur’an, vahyin üç şekilde insanlara ulaştığını bildirir:

  1. Doğrudan vahiy: Nebilere Allah kendi bilgilerini doğrudan ulaştırır.
  2. Perde arkasından iletişim: İnanan ve inanmayan insanlara, evrendeki yaratılmış düzen ve bilgiler yoluyla Allah ile konuşma imkânı sağlanır.
  3. Elçilerin aracılığıyla vahyi kabul edenler: İnsanlar vahyi okuyarak, anlayarak ve yaşatarak Allah ile iletişim kurar; bu, ancak Allah’ın izniyle mümkündür.
    Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir:
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın “Resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.”
    (Ahzap, 33/40)

3. İnsanların Allah’a Tapması ve Dinî Sorumlulukları

Allah’a tapmak, yalnızca sözle değil, yaşam biçimi ve davranışlarla gerçekleştirilir. Her birey, Allah’ın gönderdiği vahiyler doğrultusunda hayatını şekillendirmelidir. Başka varlıkları, ideolojileri veya rejimleri kendine ilah edinmek, tapmanın gerçek anlamını saptırır.
Kur’an bu konuda net bir çerçeve çizer:
“Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun, 109/1–6)
İman edenler, Allah’ın gönderdiği vahiyleri hayatlarına uygular; inanmayanlar ise kendi seçtikleri yolları takip eder. Allah, kimseye zulmetmez; insanlar kendi nefislerine zulmederler
(Muhammed, 47/3 ; Yunus, 10/44 özeti).

4. Helak ve Zulüm
Kur’an’daki kavimlerin helakı, mecazi bir anlatım olarak değerlendirilmelidir. Dünya hayatında zulmedenlerin yıkımı Allah tarafından doğrudan gerçekleşmez; bu, insanların kendi özgür iradeleri ve toplumsal süreçleriyle ortaya çıkar. Helak örnekleri, insanlara uyarıcı birer ayet niteliğindedir (35/44–45; 2/204–206).

5. Vahyin Uygulanması ve Denenme
Dünya hayatı, bir sınanma ve deneme yeridir. İnsanlar Allah’ın koyduğu kurallar çerçevesinde kendi yollarını seçerler. Her insan kendi eylemlerinden sorumludur. Allah’ın gönderdiği vahiyler, insanlara doğru yolu göstermekle birlikte, onları zorlamaz; sorumluluk, bireyin kendisindedir (2/272; 3/20; 3/194–195).

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN OKUNMAK İÇİN DEĞİL, YAŞANMAK İÇİN İNDİRİLDİ

 

Kur’an elbette okunacaktır. Güzel sesle okunması, harflerinin doğru telaffuz edilmesi ve ona gereken saygının gösterilmesi de önemlidir. Ancak Kur’an sadece tecvit kurallarıyla okunup raflara kaldırılacak bir kitap değildir. O, insanı karanlıktan aydınlığa çıkarmak, düşünceyi düzeltmek, hayatı inşa etmek ve insanı Allah’a kul kılmak için indirilmiştir.

Bugün birçok insan Kur’an’ı okumaya büyük önem verirken, onun hayatı değiştiren mesajını ikinci plana atabilmektedir. Oysa Allah’ın bizden istediği sadece dudaklarımızın Kur’an’ı okuması değil; aklımızın onu anlaması, kalbimizin ona teslim olması ve hayatımızın onunla şekillenmesidir.
“Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye (indirdik).”
(Sâd, 38/29)
Dikkat edelim; ayette Kur’an’ın indiriliş amacı olarak sadece okunması değil, ayetlerinin düşünülmesi ve onlardan öğüt alınması gösterilmektedir. Çünkü düşünülmeyen bir kitap insanı değiştirmez.
Kur’an’ı en güzel makamlarla okumak mümkündür. Fakat sadece ses güzelliği, insanı şirkin karanlığından kurtaramaz. Sadece tecvit bilgisi cehaleti ortadan kaldırmaz. Sadece güzel kıraat adaletsizliği sona erdirmez. İnsan, Kur’an’ın gösterdiği yolu hayatına taşımadıkça onun rehberliğinden gerçek anlamda faydalanamaz. Allah'ın kitabı bunun için indirilmiştir.
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir…”
(İsrâ, 17/9)
Kur’an kıyamet günü bize, "Tecvit kurallarını eksiksiz uyguladın mı?" diye hesap sormayacağını bildirir. Fakat onun emir ve yasaklarına karşı nasıl bir tavır aldığımız mutlaka sorulacaktır. Öncelikle insan, Allah'a ortak koşup koşmadığından hesaba çekilecektir. Çünkü Kur’an'ın en temel çağrısı tevhiddir. İnsan bütün hayatını bu temel üzerine kurmakla sorumludur.
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlar...”
(Nisâ, 4/48)
Şirk sadece putlara yönelmek değildir. Allah'ın hükmünü ikinci plana iten, O'nun yanında mutlak otoriteler oluşturan, kulluğu Allah'tan başkasına yönelten her anlayış insanı tevhitten uzaklaştırır. Bu nedenle mümin hayatı boyunca inancını sürekli Kur’an'ın ölçüsüyle gözden geçirmek zorundadır.

Bir başka önemli hesap konusu ise akıldır. Allah insana sayısız nimet vermiştir. Bunların içerisinde en büyük emanetlerden biri de akıldır. Kur’an boyunca insanlar sürekli düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya davet edilir. Körü körüne taklit ise eleştirilir.
“Onlar Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Hiç düşündün mü? Kur’an'ı defalarca okuyan bir insan, eğer hayatını hiç sorgulamıyorsa, Allah'ın istediği anlamda Kur’an'ı gerçekten okumuş sayılabilir mi? Kur’an bizden ezberlenmesini değil, önce anlaşılmasını ve yaşanmasını ister. İnsanın hesaba çekileceği bir başka alan da ahlaktır. Kur’an sadece ibadetleri anlatan bir kitap değildir. Doğruluğu, emaneti, merhameti, affı, sabrı, güzel sözü, infakı ve dürüstlüğü emreder. Müminin ahlakı, Kur’an'ın ilkeleriyle şekillenmelidir.
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(Nahl, 16/90)
Bu nedenle kıyamet günü sadece ne kadar ibadet ettiğimiz değil; insanlara nasıl davrandığımız da ortaya konacaktır. Adalet de Kur’an'ın vazgeçilmez ilkelerindendir. İnsan, kendi aleyhine bile olsa adaletten ayrılmamakla yükümlüdür. Menfaat, akrabalık, makam veya öfke adaletin önüne geçemez.
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun...”
(Nisâ, 4/135)
Kur’an'ın önemle üzerinde durduğu konulardan biri de ekonomik hayattır. İnsanlar ibadetlerde hassas davranırken, kazanç konusunda aynı hassasiyeti göstermeyebilir. Oysa Kur’an, ribayı sıradan bir ekonomik tercih olarak görmez. Toplumu çürüten, serveti belli ellerde toplayan ve zulmü büyüten bir sistem olarak değerlendirir. Bu sebeple Allah son derece ağır bir uyarıda bulunur.
“Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından size açılmış bir savaşı bilin...”
(Bakara, 2/279)
Kur’an'ın hiçbir günah için kullanmadığı kadar ağır ifadelerden biri riba hakkında kullanılmaktadır. Bu bile konunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Düşünelim... Bir insan Kur’an'ı baştan sona ezbere okuyabilir. Tecvit kurallarını eksiksiz uygulayabilir. Güzel sesiyle insanları etkileyebilir. Fakat aynı kişi hayatında şirke kapı aralıyor, adaleti çiğniyor, hakkı hukuku önemsemiyor, haram kazançtan kaçınmıyor ve Kur’an'ın ahlakını yaşamıyorsa, Kur’an'ın asıl çağrısını yerine getirmiş olur mu?
Kur’an'ın hedefi sadece kulağa hitap etmek değildir; akla, kalbe ve hayata yön vermektir. Allah'ın kitabı okunmak için indirildiği kadar anlaşılmak, yaşanmak ve hayata hâkim kılınmak için de indirilmiştir.
İşte gerçek kurtuluş da burada başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HADİSLER NE KADAR SAĞLIKLI?

  HADİSLER NE KADAR SAĞLIKLI?

İslam dininde en temel soru şudur: Allah, insanı hidayete ulaştıracak kitabı eksik mi indirdi, yoksa eksiksiz mi? Bu soruya vereceğimiz cevap, din anlayışımızın temelini belirler.
Eğer Kur'an eksiksiz ise, din adına ortaya konulan her söz önce Kur'an'a arz edilmelidir. Eğer Kur'an'ın açıklamadığı hükümleri insanlar daha sonra tamamladı deniliyorsa, o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Allah tamamlamadığı bir dini mi indirdi?

Kur'an bu konuda oldukça nettir.
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim.”
(Maide, 5/3)
Bu ayet üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Din tamamlandıysa sonradan dine ilave edilen her hüküm ne olacaktır? Tamamlanmış bir şeye ilave yapılırsa o şey artık ilk haliyle aynı kalır mı? İşte bütün mesele burada başlamaktadır.

Hadis Kitapları Ne Zaman Yazıldı?
Bugün "Kütüb-i Sitte" olarak bilinen hadis kitapları, Nebi Muhammed'in yaşadığı dönemde yazılmış eserler değildir.
En meşhur altı hadis kitabının müellifleri hicri üçüncü asırda yaşamış kişilerdir.

İmam Buhari (810-870)
İmam Müslim (821-875)
İmam Ebu Davud (817-889)
İmam Tirmizi (824-892)
İmam Nesai (829-915)
İmam İbn Mace (824-887)
Burada dikkat edilmesi gereken konu onların hangi milletten oldukları değildir. Bir insanın Arap, Fars, Türk veya başka bir milletten olması din açısından hiçbir üstünlük oluşturmaz. Kur'an insanların üstünlüğünü soyla değil, takvayla ölçmektedir.
Asıl mesele şudur: Bu âlimlerin tamamı Nebi Muhammed'in vefatından yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Yani onların hiçbiri Nebi'yi görmemiştir. Hiçbiri vahyin indiği ortamın şahidi değildir. Aktardıkları bilgiler, nesilden nesile sözlü olarak taşınan rivayet zincirlerine dayanmaktadır. Bu da doğal olarak şu soruları gündeme getirir: İki yüz yıl boyunca aktarılan bilgiler hiç değişmeden kalmış olabilir mi? İnsan hafızası yanılmaz mıdır? Sözlü kültürde hiçbir ilave veya eksiltme yaşanmamış olabilir mi? Kur'an, zan konusunda insanı sürekli uyarmaktadır.
“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Oysa zan, hakikatin yerini tutmaz.”
(Yunus, 10/36)
Kur'an'ın bu uyarısı sadece geçmiş toplumlar için değildir. Din adına ileri sürülen her bilgi için geçerlidir.

Hadis Yazımı Neden Tartışılmıştır?
Tarih kaynaklarında Nebi'nin bazı dönemlerde Kur'an dışında sözlerin yazılmasını istemediğine dair rivayetler bulunmaktadır. Bunun gerekçesi olarak Kur'an ile başka sözlerin birbirine karışmasının önlenmesi gösterilir. Bu tarihî rivayetlerin ayrıntıları ayrıca tartışılabilir. Fakat Kur'an açısından baktığımızda şu gerçek değişmez: Allah vahyini koruma altına aldığını bizzat kendisi bildirmiştir.
“Şüphesiz zikri biz indirdik ve onu mutlaka biz koruyacağız.”
(Hicr, 15/9)
Burada korunan şey Kur'an'dır. Allah başka hiçbir kitap için böyle bir koruma vaadinde bulunmamaktadır.

İlk Müminler Ne İle Hidayet Buldu?
Bir an düşünelim. Nebi Muhammed'in vefatından sonra yaklaşık iki yüz yıl boyunca yaşayan milyonlarca mümin vardı. Bugün elimizde bulunan hadis kitaplarının hiçbiri henüz yazılmamıştı. Peki bu insanlar neyle dinlerini yaşadılar? Allah onların eline Kur'an'ı vermişti. Kur'an onların kitabıydı. Namazlarını onunla öğrendiler. İmanlarını onunla kurdular. Hayatlarını onunla şekillendirdiler. Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Kur'an o insanlar için yeterliydi de bugün neden yetersiz görülsün?

Allah'ın Kitabı Yeterli Değil Mi?
Kur'an bu soruya defalarca cevap vermektedir.
“Allah kuluna yetmez mi?”
(Zümer, 39/36)

“De ki: Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim.”
(Zümer, 39/38)

“Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En'am, 6/38)

“Rabb’inin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur.”
(En'am, 6/115)
Kur'an kendisini eksik olarak tanıtmaz. Tam tersine, tamamlanmış, açıklanmış ve ayrıntılandırılmış bir kitap olarak tanıtır.

Kur'an Kendini Nasıl Tanıtıyor?
Kur'an, kendi görevini yine kendisi açıklamaktadır.
“Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da her şeyden haberdar olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.”
(Hud, 11/1)

“Biz sana bu Kitabı her şey için bir açıklama, bir hidayet, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)

Kur'an "her şeyin açıklaması" olduğunu söylerken din adına gerekli olan esaslardan söz etmektedir.

Bu durumda dini tamamlamak için başka bir kaynak zorunlu görülüyorsa, bunun Kur'an'ın kendi beyanıyla nasıl bağdaştırılacağı açıklanmalıdır.

Allah Dinini İnsanlara mı Öğretiyor, İnsanlar Allah'a mı?
Kur'an'ın en düşündürücü sorularından biri budur.

“De ki: Allah göklerde ve yerde olanları bilirken siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?”
(Hucurat, 49/16)
Bu soru yalnızca geçmiş toplumlara değildir. Her çağdaki mümin için geçerlidir.Allah'ın haram demediğine haram demek... Farz demediğine farz demek... Din adına yeni hükümler üretmek... Kur'an bunların üzerinde dikkatle durmaktadır.

Hüküm Koyma Yetkisi Kime Aittir?
Bir ülkede kanun koyma yetkisi meclise aitse, herhangi bir vatandaş kendi başına yeni kanun yazamaz. Yazarsa buna hukuk denmez. Din konusunda da aynı ilke geçerlidir. Hükmü koyacak olan yalnız Allah'tır.
“Yoksa Allah'ın izin vermediği şeyleri kendileri için din yapan ortakları mı var?”
(Şura, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koymanın son derece ciddi bir konu olduğunu göstermektedir.

Kur'an Defalarca Düşünmeye Davet Ediyor
Kur'an hiçbir zaman körü körüne taklit istemez. Aksine sürekli düşünmeyi emreder.
“Onlar Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı?”
(Nisa, 4/82)

“Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.”
(Sad, 38/29)
Her mümin, benimsediği inanç ve kabulleri Kur'an'ın ölçüsüyle yeniden değerlendirebilmelidir. Çünkü hesap günü ölçü, insanların yorumları veya mezhepleri değil; Allah'ın indirdiği vahiy olacaktır.

Sonuç
Bu bölümün amacı herhangi bir kişiyi veya tarih boyunca yaşamış âlimleri küçümsemek değildir.
Her insan hata yapabilir. Hiç kimse masum değildir. Masum olan yalnızca Allah'ın vahyidir. Bir mümin için temel ölçü, kişilerin büyüklüğü değil, Allah'ın kitabıdır. Kur'an insanı sürekli kendisine çağırmaktadır. Allah'ın kitabı dururken din adına ortaya atılan her söz, her rivayet ve her hüküm önce Kur'an'ın terazisinde tartılmalıdır. Çünkü Allah son sözü söylemiştir.
“Rabb’inizden size indirilene uyun; O'ndan başka dostların peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.”
(A'raf, 7/3)
Kur'an'ın çağrısı açıktır. Ölçü Allah'ın kitabıdır. Hüküm Allah'ındır. Din Allah'ındır. İnsan ise, yalnızca O'nun indirdiğine uymakla sorumludur.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

 MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

Kur’an müşrikleri yalnızca Allah’a ortak koşan insanlar olarak tanıtmaz. Onların ortak özelliği, Allah’ın indirdiği ölçüyü bırakıp kendi isteklerini ölçü hâline getirmeleridir. İşte şirkin en belirgin yönlerinden biri de budur.

Düşün... Bir insan "Ben Allah'a inanıyorum." diyebilir. Fakat hayatını Allah'ın belirlediği ölçüler yerine kendi arzularına göre şekillendiriyorsa, gerçekten kimi ölçü kabul etmiş olur? Kur’an tam da bu noktaya dikkat çeker. Şirk yalnızca putların önünde eğilmek değildir. Şirk, Allah'ın hükmünün yerine insanın hevasını koymaktır. Şirk, Allah'ın ölçüsünün yerine toplumun ölçüsünü koymaktır. Şirk, hakikatin yerine çıkarı tercih etmektir. İşte müşriklerin temel problemi de burada başlar.

Onlar Allah'ın varlığını bütünüyle inkâr etmiyorlardı. Birçoğu Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını kabul ediyordu. Fakat hayatı düzenleme yetkisini Allah'a vermiyor, kendi geleneklerini, atalarının anlayışlarını ve kişisel çıkarlarını Allah'ın hükümlerinin önüne geçiriyorlardı. Kur’an onların bu tavrını sürekli eleştirir. Çünkü insanın hevası ölçü hâline geldiğinde artık hakikat geri planda kalır. Doğru, çıkarına uyduğu sürece doğru kabul edilir. Yanlış ise menfaatine dokunduğu anda reddedilir. İşte Kur’an'ın mücadele ettiği anlayış tam olarak budur.
“Biz sana bu Kur’an’ı da Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.”
(Ra‘d, 13/37)
Bu ayette dikkat çeken ifade "hevâlarına uymama" emridir. Allah, Nebi'ye vahyin ölçüsünü bırakıp insanların arzularına göre hareket etmemesini bildirmektedir. Çünkü hakikat, insanların beklentilerine göre değişmez. Toplumun çoğunluğu bir şeyi doğru kabul ediyor diye o doğru olmaz. Bir düşüncenin eski olması da onu doğru yapmaz. Kalabalıkların peşinden gidilmesi de hakikatin ölçüsü değildir. Ölçü yalnızca Allah'ın indirdiği vahiydir.

Kur’an'ın birçok yerinde müşriklerin temel karakteri olarak hevâlarına uymaları gösterilir. Hevâ, insanın aklıyla ve vahyin ölçüsüyle denetlenmeyen arzularıdır. İnsan bazen doğruyu bilir; fakat işine gelmediği için onu terk eder. İşte bu noktada karar veren artık vahiy değil, hevadır. Kur’an böyle bir hayatın insanı hakikatten uzaklaştıracağını bildirir.
“De ki: Ben Allah’ı bırakıp da sizin çağırdıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım. De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. Aksi hâlde sapmış olurum ve doğru yolu bulanlardan olamam.”
(En‘âm, 6/56)
Bu ayet yalnızca Nebi'ye ait değildir. Kur’an onu okuyan herkese aynı ilkeyi öğretmektedir. Hakikatin ölçüsü insanların istekleri değildir. Eğer ölçü heva olsaydı, herkes kendi doğrusunu üretirdi. Böyle bir dünyada ortak bir adalet kurulabilir miydi? Herkes kendi çıkarını hak olarak görseydi güven kalır mıydı?

İşte Kur’an bu yüzden ölçüyü insanın elinden alıp Allah'a verir. Çünkü insan değişir. Arzular değişir. Toplumlar değişir. Fakat Allah'ın ölçüsü değişmez. Kur’an müşriklerin başka bir özelliğini daha anlatır. Onlar delille değil, alışkanlıkla hareket ederler. Atalarından gördüklerini sorgulamadan devam ettirirler. Hakikat karşılarına çıktığında ise onu değerlendirmek yerine geleneklerini savunurlar. Bugün de aynı durum yaşanmıyor mu?

Bir düşüncenin doğru olup olmadığına bakmak yerine, "Biz bunu yıllardır böyle biliyoruz." denildiği çok olur. Oysa Kur’an insana sürekli düşünmesini emreder. Çünkü Allah, aklı taklit etmek için değil, gerçeği araştırmak için vermiştir. Kur’an'da müşriklerin bir başka özelliği de menfaatlerini hakikatin önüne koymalarıdır. Hakikat çıkarlarına dokunduğu anda onu reddederler. İşlerine geldiğinde Allah'ın adını anarlar. İşlerine gelmediğinde ise kendi kurallarını uygularlar. Bu durum yalnızca geçmiş toplumlara ait değildir. Kur’an kıssaları bize sürekli şunu öğretmektedir:

Müşriklik, belli bir çağın insan tipi değildir. Allah'ın ölçüsünü bırakıp kendi arzusunu ölçü edinen her anlayış aynı tehlikeyi taşır. Bu nedenle Kur’an okunurken müşrikleri yalnızca tarihte yaşamış insanlar olarak görmek büyük bir eksiklik olur.

Asıl soru şudur: Ben hayatımda karar verirken Allah'ın ölçüsünü mü esas alıyorum, yoksa kendi arzularımı mı? İşte Kur’an'ın okuyucusundan istediği hesaplaşma budur. Çünkü şirk önce insanın zihninde başlar. Allah'ın hükmü ikinci plana düştüğünde, insan farkına varmadan kendi hevasını ilahlaştırmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği çok çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyar.
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Sen şimdi ona vekil mi olacaksın?”
(Furkân, 25/43)
Bu ayet, şirkin en derin boyutlarından birini açıklar. İnsan bazen taştan yapılmış bir puta secde etmez; fakat kendi arzularına secde eder. Kimisi makamını kaybetmemek için hakikati terk eder. Kimisi malını korumak için adaletten vazgeçer. Kimisi çevresinin baskısından korktuğu için Allah'ın ölçüsünü ikinci plana iter. Bunların ortak noktası aynıdır. Kararı veren vahiy değildir. Kararı veren hevâdır. Kur’an ise insanı tam bunun karşısında durmaya çağırır. Mümin olmanın anlamı, Allah'ın hükmünü kendi arzusunun üzerine çıkarmaktır. İşte gerçek teslimiyet budur. Kur’an'ın inşa etmek istediği insan, keyfine göre yaşayan değil; Allah'ın ölçüsüne göre yaşayan insandır.

Çünkü huzur, insanın arzularının peşinden gitmesinde değil, kendisini yaratan Rabb’in koyduğu ölçülere güvenmesindedir. Kur’an'ın daveti de budur: Hevânın peşinden değil, vahyin rehberliğinde yürüyen bir hayat...

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

   ALLAH DÜNYA HAYATINDA ADİL Mİ? Bu soru, insanın sadece aklına değil, vicdanına da dokunan bir sorudur. Belki de tarih boyunca en çok so...