DİNİMİZ: ÖTENAZİ VE KÜRTAJ
İnsan, dünyaya kendi isteğiyle gelmediği gibi ne zaman ve
nasıl öleceğine de mutlak anlamda kendisi karar veren bir varlık değildir.
Hayat da ölüm de insanın kendi mülkü değildir. İnsan, kendisine verilmiş bir
bedenin ve ömrün sahibinden çok emanetçisidir. Bu sebeple insan hayatı üzerinde
konuşurken önce şu temel gerçeği anlamamız gerekir: Hayat, insanın ürettiği,
dilediğinde başlatıp dilediğinde sona erdirebileceği bir şey değildir. Hayat,
Rabb’imizin verdiği bir emanettir.
Bugün modern dünyada insanın hayatı üzerinde mutlak söz
sahibi olduğu düşüncesi giderek yaygınlaşmaktadır. “Bu benim bedenim”, “Bu
benim hayatım”, “Bu benim kararım” denilmektedir. İlk bakışta bu sözler kişisel
özgürlüğün ifadesi gibi görünmektedir. Fakat Kur’an açısından meseleye
baktığımızda insanın kendisi üzerinde bile sınırsız bir mülkiyet hakkına sahip
olmadığı görülür. Çünkü insan kendisini yaratmamıştır. Sahip olduğu bedeni,
aklı, kalbi ve hayatı kendisi üretmemiştir.
Rabb’imiz şöyle buyurur:
“O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesini sağlar.
Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
(Mü’minûn, 23/80)
Hayatı veren Rabb’imizdir. Ölümü yaratan da O’dur. İnsan, hayatın sahibi değil,
hayatın içinde sınanan bir varlıktır. Bu nedenle insanın kendi hayatını veya
başka bir insanın hayatını sona erdirme konusunda mutlak bir yetkiye sahip
olduğunu düşünmesi, emaneti mülk zannetmek anlamına gelir.
Hayat Bir Mülk Değil, Emanettir
İnsanın en temel yanılgılarından biri, kendisine verilen şeyleri kendi
mülkü zannetmesidir. Oysa insan dünyaya gelirken yanında hiçbir şey
getirmemiştir. Bedeni kendisinin tercihiyle oluşmamıştır. Hangi anne ve babadan
doğacağını, hangi coğrafyada dünyaya geleceğini, gözlerinin rengini, kalbinin
çalışmasını kendisi belirlememiştir.
İnsan, kendisine verilmiş olan hayatın içine gözlerini açar.
Bir süre yaşar ve vakti geldiğinde bu dünyadan ayrılır. Kur’an bu gerçeği şöyle
hatırlatır:
“Sizi topraktan yaratması, sonra birden bire yeryüzünde yayılan insanlar
olmanız O’nun ayetlerindendir.”
(Rûm, 30/20)
Dolayısıyla insanın “Benim hayatım, istediğimi yaparım” demesi, mutlak anlamda
doğru bir anlayış değildir. Bir şeyi yaratmayanın, onun üzerinde sınırsız bir
tasarruf hakkına sahip olduğunu söylemek de mümkün değildir.
Bu durum sadece başkasının hayatı için değil, kişinin kendi
hayatı için de geçerlidir. İnsan kendi canına kıyamaz. Çünkü kendi canı da
kendisine ait sınırsız bir mülk değildir.
Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”
(Nisâ, 4/29)
Bu ayet, insanın kendi hayatı üzerinde bile sınırsız bir yetkiye sahip
olmadığını göstermektedir. İnsan zor durumda kaldığında, acı çektiğinde,
hastalandığında veya hayatının anlamını kaybettiğini düşündüğünde kendi
hayatını sona erdirme hakkına sahip değildir. Çünkü hayatın değeri, insanın o
an hissettiği mutluluk veya mutsuzlukla ölçülmez.
İnsan bazen yaşamak istemeyebilir. Ağır bir hastalığın
içinde olabilir. Dayanılmaz acılar çekiyor olabilir. Umutsuzluğa düşmüş
olabilir. Fakat insanın o anki ruh hâli, hayatın sona erdirilmesine karar verme
yetkisini insana vermez.
Tam da burada ötenazi meselesi karşımıza çıkmaktadır.
Ötenazi: Acıya Son Vermek Mi, Hayata Son Vermek Mi?
Ötenazi, genel anlamıyla ağır hastalık, dayanılmaz acı veya tedavisi mümkün
olmayan bir durum karşısında kişinin hayatının tıbbi yollarla sona erdirilmesi
anlamına gelmektedir. Bu konuda genellikle şu soru sorulur: “Bir
insan zaten iyileşmeyecekse, büyük acılar çekiyorsa ve kendisi de ölmek
istiyorsa, neden hayatına son vermesine izin verilmesin?”
Bu soru, ilk bakışta merhametli gibi görünmektedir. Çünkü
kimse bir insanın acı çekmesini istemez. Ancak burada birbirinden tamamen
farklı iki şey vardır: Acıyı azaltmak ile hayatı sona erdirmek.
Bir hastanın acısını dindirmek için tedavi uygulamak başka
şeydir. Hastaya destek olmak, ağrılarını azaltmak, yanında bulunmak ve insan
onuruna uygun bir bakım sağlamak başka şeydir. Fakat “Bu insan artık
yaşamamalıdır” diyerek hayatını bilinçli biçimde sona erdirmek bambaşka bir
şeydir.
İnsan, acıya çare aramalıdır; fakat çareyi insanı ortadan
kaldırmakta bulmamalıdır. Bir insanın hastalığı tedavi edilemiyor diye hayatı
değersiz hâle gelmez. Bir insan yürüyemiyor diye yaşam hakkını kaybetmez. Bir
insan konuşamıyor, hareket edemiyor veya başkasının yardımına muhtaç yaşıyor
diye artık hayatının gereksiz olduğuna kim karar verebilir? İşte ötenazi
tartışmasının en tehlikeli noktası burada başlamaktadır.
Bir insan kendi hayatı hakkında karar verdiğini düşünse
bile, toplum zamanla şu soruyu sormaya başlayabilir: “Bu insanın yaşamasının ne
anlamı var?”
Bu soru insanlık açısından son derece tehlikelidir. Çünkü
hayatın değerini sağlıkla, üretkenlikle, ekonomik faydayla veya başkasına yük
olup olmamakla ölçmeye başladığınız anda insan hayatının dokunulmazlığını
zedelemeye başlarsınız.
Bugün yaşlı olduğu için, yarın engelli olduğu için, başka
bir gün tedavisi pahalı olduğu için bir insanın hayatının sona erdirilmesini
normal görmeye başlayan bir anlayış, insan hayatını fayda hesabına indirgemiş
olur.
Oysa Kur’an, insan hayatını ekonomik değer üzerinden
değerlendirmez. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da Biz
rızıklandırıyoruz.”
(En’âm, 6/151)
Bu ayet yalnızca çocuk öldürme meselesiyle ilgili değildir. Aynı zamanda
insanın ekonomik kaygılarla hayat hakkında karar verme anlayışına da önemli bir
cevap vermektedir. Rızkı veren insan değildir. İnsan, “Bu kişinin bakımı
pahalı”, “Bu çocuk bana yük olacak”, “Bu insanın tedavisi çok masraflı” diyerek
hayatın değeri üzerinde hesap yapmaya başladığında, kendisini rızkın sahibi
yerine koymuş olur.
Ölümün Yaklaşması Hayatın Değerini Azaltmaz
Bir insanın ölüme yaklaşmış olması, onun hayatının artık değersiz olduğu
anlamına gelmez. Hepimiz ölüme doğru yürümekteyiz. Bir insanın ölümüne
bir gün kalmış olabilir, bir yıl kalmış olabilir veya elli yıl kalmış olabilir.
Fakat ölümün yakınlığı, insanın yaşam hakkını ortadan kaldırmaz.
Doktorlar bir hastaya “Artık yapacak bir şey yok”
diyebilirler. Tıp açısından tedavi imkânlarının tükendiğini söyleyebilirler.
Ancak insan bilgisinin sona erdiği yerde Rabb’imizin kudretinin sona erdiğini
söylemek mümkün değildir.
Kur’an'da insanın umut kesmemesi gerektiği tekrar tekrar
hatırlatılır.
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
Burada mesele, mutlaka her hastanın iyileşeceğini iddia etmek değildir. Elbette
her insanın dünyadaki ömrü sınırlıdır ve vakti geldiğinde ölüm
gerçekleşecektir. Fakat insanın ne zaman öleceğine doktorun, ailenin, devletin
veya hastanın kendisinin karar vermesi başka bir şeydir; ölüm gerçekleşene
kadar insana merhametle yaklaşmak ise başka bir şeydir.
İnsan, ölümü hızlandırmaya değil, hayatı mümkün olduğu kadar
onurlu ve merhametli biçimde yaşamaya çalışmalıdır.
Bir Canı Öldürmenin Ağır Sorumluluğu
Kur’an insan hayatı konusunda son derece hassas bir ölçü ortaya
koymaktadır.
Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Kim, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık
olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir
canı yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.”
(Mâide, 5/32)
Bu ayetin temel mesajlarından biri şudur: İnsan hayatı sıradan bir şey
değildir.
Bir insanı öldürmek sadece bir bedeni ortadan kaldırmak
değildir. Bir insanın geçmişini, geleceğini, ailesini, ilişkilerini ve
Rabb’imiz tarafından kendisine verilmiş hayat sürecini kesintiye uğratmaktır.
Aynı ayetin devamındaki “bir hayat kurtarmak” vurgusu da son
derece önemlidir. İnsanlığın görevi hayatı ortadan kaldırmak değil, mümkün
olduğu kadar hayatı korumaktır. Bu nedenle tıbbın temel amacı da insanı
öldürmek değil, yaşatmaktır. Doktorun görevi ölüm kararı vermek değil, hastayı
iyileştirmeye veya mümkün olduğu ölçüde acısını azaltmaya çalışmaktır.
Bir insanın tedavisi mümkün değilse yapılması gereken,
“Öyleyse hayatını bitirelim” demek değildir. Yapılması gereken, o insanı yalnız
bırakmamak, acısını azaltmak, bakımını sağlamak ve insanlık onurunu korumaktır.
Merhamet, acı çeken insanı öldürmek değildir. Merhamet, acı çeken insanın
yanında olmaktır.
Kürtaj Meselesine Kur’an Açısından Bakmak
Ötenazi konusunda hayatın sonlandırılması tartışılırken, kürtaj konusunda
henüz doğmamış olan bir insanın hayatı üzerinde karar verme meselesi karşımıza
çıkmaktadır.
Modern anlayışta sıkça şöyle denilmektedir: “Bu benim
bedenim. Çocuk benim çocuğum. Dolayısıyla doğurup doğurmamaya ben karar
veririm.” Elbette annenin bedeni, sağlığı ve hamilelik süreci son derece
önemlidir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken temel soru şudur:
Anne karnındaki canlı sadece annenin bedeninin bir parçası
mıdır, yoksa kendisine ait gelişim süreci olan ayrı bir yaratılış mıdır? Kur’an
insanın yaratılış sürecini anlatırken anne rahmindeki gelişimi dikkatle ele
almaktadır.
“Andolsun, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karar
yerinde bir nutfe yaptık. Sonra nutfeyi alaka yaptık, alakayı bir çiğnem et
yaptık, bir çiğnem eti kemiklere dönüştürdük ve kemiklere et giydirdik. Sonra
onu başka bir yaratılışla oluşturduk. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne
yücedir.”
(Mü’minûn, 23/12-14)
Bu ayetlerde anne rahmindeki insan gelişiminin sıradan bir biyolojik olay
olarak anlatılmadığını görmekteyiz. Bir yaratılış sürecinden söz edilmektedir.
İnsan anne rahmine düştüğü andan itibaren gelişigüzel oluşan
bir madde değildir. Rabb’imizin yaratma sürecinin içindedir. Bu nedenle kürtaj
meselesini sadece “kadının tercihi” şeklinde ele almak yeterli değildir. Çünkü
ortada yalnızca bir kişinin bedeniyle ilgili karar değil, gelişmekte olan başka
bir hayatın geleceği de bulunmaktadır.
Geçim Korkusuyla Hayata Son Vermek
Kur’an'da çocukların öldürülmesi konusunda En’âm Suresi’nde de benzer
şekilde vurgulanan önemli uyarılardan biri İsrâ Suresi’nde şöyle yer
almaktadır:
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz
rızıklandırırız. Şüphesiz onları öldürmek büyük bir günahtır.”
(İsrâ, 17/31)
Bu ayet, insanlığın çok eski bir korkusuna cevap vermektedir: Gelecek korkusu. “Bu
çocuğa nasıl bakacağım?” “Ekonomik durumum yeterli değil.” “Bir çocuk daha
büyütemem.” “Hayatımız zorlaşacak.”
İnsan çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin
korkusuyla karar verir. Kur’an ise insanı geleceğin korkusuyla hayatı sona
erdirmemesi konusunda uyarmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta
şudur: Kur’an, önce insanın ekonomik kaygısını ortadan kaldırmaya çalışmakta ve
rızkın yalnızca insanın hesaplarıyla sınırlı olmadığını hatırlatmaktadır.
Bugün bir çocuk dünyaya gelmeden önce onun ne kadar masraf
çıkaracağı hesaplanmaktadır. Fakat o çocuğun beraberinde hangi imkânları, hangi
güzellikleri ve hangi rızıkları getireceğini insan bilemez. İnsan geleceği
bilmediği hâlde, geleceğin korkusuyla geri dönüşü olmayan kararlar
verebilmektedir.
İstenmeyen Çocuk Kavramı Üzerinde Düşünmek
Bir çocuk için “istenmeyen çocuk” ifadesini kullanmak bile üzerinde
düşünülmesi gereken bir durumdur.
Çocuğun dünyaya gelmesini anne veya baba istemeyebilir.
Hamilelik plansız gerçekleşmiş olabilir. Aile kendisini hazır hissetmeyebilir. Fakat
insanın istememesi ile o hayatın değersiz olması aynı şey değildir. Bir insanın
varlığı, başka insanların onu isteyip istememesine bağlı hâle getirildiğinde
son derece tehlikeli bir anlayış ortaya çıkar.
Yeni doğmuş bir çocuk anne ve babası tarafından istenmiyorsa
ne olacaktır? Yaşlı bir insan ailesi tarafından yük olarak görülüyorsa ne
olacaktır? Engelli bir insan toplum tarafından istenmiyorsa ne olacaktır? İnsan
hayatının değerini “isteniyor olmak” üzerinden belirlemeye başladığımızda,
hayatın dokunulmazlığı ortadan kalkar.
Bir insanın hayatı, başkasının ona duyduğu sevgi veya fayda
beklentisiyle ölçülemez.
“Benim Bedenim, Benim Kararım” Sözü Mutlak Mıdır?
İnsan modern çağda özgürlük kavramını çoğu zaman sınırsızlık şeklinde
anlamaktadır. Oysa özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilmesi demek
değildir.
İnsan özgürdür; fakat sorumsuz değildir. İnsan tercih
yapabilir; fakat yaptığı tercihin sonuçlarından bağımsız değildir. İnsan kendi
bedeni üzerinde tasarrufta bulunabilir; fakat bedenini kendisinin yarattığını
iddia edemez. Bir insanın “Bu benim bedenim” demesi biyolojik anlamda doğrudur.
Ancak “Beden benim olduğu için onun üzerinde sınırsız yetkim vardır” demesi
başka bir iddiadır.
İnsan kendi kalbinin çalışmasını bile kontrol edemez.
Uyurken nefes almayı bilinçli olarak yönetmez. Hücrelerinin nasıl çoğaldığını,
yaralarının nasıl iyileştiğini kendisi belirlemez. İnsan bedeni üzerinde mutlak
bir egemenlik sahibi olduğunu düşünürken aslında kendi bedeninin en temel
işleyişinden bile habersiz yaşamaktadır.
Kur’an insanın bu sınırlılığını şöyle hatırlatır:
“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller verendir. Ne kadar az
şükrediyorsunuz!”
(Mülk, 67/23)
Verilen bir şey, sahibinden bağımsız düşünülmemelidir. Hayat
bize verilmiştir. Beden bize verilmiştir. Akıl bize verilmiştir. Bunların
hiçbiri bizim tarafımızdan yaratılmamıştır. Bu nedenle insanın görevi sahip
olduğu her şeyi istediği gibi tüketmek değil, kendisine verilen emanete karşı
sorumluluk bilinciyle yaşamaktır.
Anne Hayatı ve Zorunluluk Meselesi
Kürtaj konusunda bütün durumları birbirine karıştırmamak gerekir. Bir
tarafta sırf ekonomik kaygı, sosyal baskı veya hayat planlarının değişmesi
sebebiyle hamileliğin sona erdirilmesi vardır. Diğer tarafta ise annenin
hayatını doğrudan tehdit eden çok ağır tıbbi durumlar bulunabilir.
Kur’an'ın temel ilkelerinden biri hayatı korumaktır. Bu
nedenle iki hayatın ciddi biçimde karşı karşıya geldiği ve annenin hayatının
kesin bir tehlike altında olduğu olağanüstü durumlar, sıradan bir tercih
meselesi gibi değerlendirilemez.
Burada insanların keyfî kararlarından değil, gerçek ve
zorunlu bir hayat tehlikesinden söz edilmektedir. Kur’an'ın ortaya koyduğu
genel ilke, insanı zor durumda bırakmak değil, hayatı ve hakkı korumaktır.
Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
(Bakara, 2/286)
Bu nedenle ötenazi ve kürtaj konularında konuşurken hayatın kutsallığını
savunmak kadar, insanların karşılaştığı gerçek ve ağır zorunlulukları da
birbirinden ayırmak gerekir.
Ancak zorunluluk ile keyfî tercih birbirine
karıştırılmamalıdır. İnsan hayatını korumak başka, hayatı kolaylıkla sona
erdirilebilir bir nesne hâline getirmek başkadır.
Doğmamış İnsan Değersiz Bir Hayat Mıdır?
Kürtaj tartışmalarında çoğu zaman gelişmekte olan insanın sesi duyulmaz.
Karar verenler yetişkinlerdir. Konuşanlar yetişkinlerdir. Hukuk yapanlar
yetişkinlerdir. Fakat hakkında karar verilen canlı, kendisini
savunabilecek durumda değildir.
İşte tam da bu noktada güçlünün güçsüz üzerindeki
sorumluluğu ortaya çıkar. Bir insan kendisini savunamadığı için değersiz kabul
edilemez. Yeni doğmuş bir bebek kendisini savunamaz. Ağır engelli bir insan
kendisini savunamayabilir. Yaşlı ve yatağa bağımlı bir insan konuşamayabilir. İnsanın
savunmasızlığı, onun hayatının daha az değerli olduğu anlamına gelmez. Aksine
güçlünün görevi güçsüzü korumaktır.
Kur’an'ın hayat anlayışı, güçlü olanın zayıf olan üzerinde
istediği gibi karar vermesine dayalı değildir. Rabb’imiz insanı yaratırken onun
hangi aşamada neye dönüşeceğini bilmektedir. İnsan ise yaratılışın sadece küçük
bir bölümünü görebilmektedir.
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.”
(Âl-i İmrân, 3/6)
Bu ayet, insanın anne rahmindeki yaratılışının Rabb’imizin bilgisi ve yaratması
dışında olmadığını göstermektedir.
Ölüm Kararını Kim Verebilir?
Ötenazi ve kürtaj tartışmalarının temelinde aslında aynı soru
bulunmaktadır:
Bir insanın hayatının başlayıp başlamayacağına veya devam
edip etmeyeceğine kim karar verebilir?
İnsan kendisine verilen teknolojik güç arttıkça hayat
üzerinde daha fazla kontrol sahibi olduğunu düşünmektedir. Fakat bir şeyi
yapabilmek ile onu yapmaya yetkili olmak aynı şey değildir. Tıp bugün birçok
şeyi yapabilmektedir. Bir insanın hayatına konfor verebilmektedir. Bir
embriyoyu laboratuvarda inceleyebilmektedir. Hamileliği sonlandırabilmektedir. Bir
hastanın ölümünü hızlandırabilmektedir.
Fakat teknolojinin bir şeyi mümkün kılması, o şeyin ahlaki
olarak doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan gücü arttıkça sorumluluğu da
artmalıdır.
Kur’an'ın insanlığa verdiği temel ölçülerden biri şudur:
“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.”
(İsrâ, 17/33)
Bu ayet, insanın hayat karşısındaki sınırını belirlemektedir. İnsan hayat
üzerinde sınırsız bir karar verici değildir. Hayatı korumak esastır.
Öldürmeyi normalleştirmek ise insanlığı tehlikeli bir
noktaya götürür.
Merhametin Gerçek Anlamı
Ötenaziyi savunanların en önemli gerekçelerinden biri merhamettir. Ağrı
çeken bir insanın acısına son vermek istediklerini söylerler. Fakat
burada şu soruyu sormamız gerekir: Bir insanın acısına son vermek için o
insanın hayatına son vermek gerçekten merhamet midir? Bir insan
yoksulluk çekiyorsa onu öldürmek yoksulluğu ortadan kaldırır. Fakat buna
merhamet denilebilir mi? Bir insan yalnızlık çekiyorsa onu öldürmek
yalnızlığını sona erdirir. Fakat buna merhamet denilebilir mi?
Bir insan hastalık çekiyorsa onu öldürmek hastalığını
ortadan kaldırır. Fakat hastayı ortadan kaldırmak tedavi değildir. Merhamet,
problemi ortadan kaldırmak adına insanı ortadan kaldırmak değildir. Gerçek
merhamet, insanın acısını azaltmak için çaba göstermektir.
Ötenazi konusunda insanlığın yapması gereken, hastayı
yalnızlığa terk etmek değil; onun ağrısını azaltacak, psikolojik ve sosyal
desteğini sağlayacak imkânları geliştirmektir.
Kürtaj konusunda yapılması gereken de yalnızca doğmamış
çocuğun hayatını savunmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda çaresiz anneleri
desteklemek, ekonomik zorluk yaşayan ailelere yardımcı olmak ve insanları “Bu
çocuğa bakamam” korkusuyla baş başa bırakmamaktır.
Hayatı savunmak, sadece “öldürmeyin” demek değildir. Hayatı
savunmak, yaşamanın şartlarını da iyileştirmektir.
Hayatın Sahibi Rabb’imizdir
Ötenazi ve kürtaj konusunda temel mesele aslında şudur: İnsan hayatın
sahibi olduğunu mu düşünmektedir, yoksa hayatın kendisine emanet edildiğini mi?
Eğer insan hayatı kendi mülkü olarak görürse, “İster devam ettiririm ister
bitiririm” deme noktasına gelir. Fakat hayatı Rabb’imizin emaneti olarak
görürse mesele tamamen değişir.
Emanet sahibi tarafından verilmiştir ve emanete karşı
sorumluluk vardır. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı
yaratandır.”
(Mülk, 67/2)
Dikkat edilirse ayette hayat ve ölüm birlikte zikredilmektedir. Her ikisi de
yaratılmıştır. İnsan hayatı yaratmadığı gibi ölümü de yaratmamaktadır.
İnsanın görevi hayatın ve ölümün sahibi olmaya çalışmak
değildir. İnsanın görevi, kendisine verilen hayatı en güzel şekilde yaşamaktır.
Bazen insan sağlıklı olur, bazen hasta olur. Bazen güçlü olur, bazen
güçsüzleşir. Bazen mutlu olur, bazen büyük acılar yaşar. Bütün bunlar insan
hayatının imtihan sürecinin parçalarıdır. Bu nedenle insanın hayatının sadece
rahat olduğu zaman değerli olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Acı çeken insanın da hayatı değerlidir. Engelli insanın da
hayatı değerlidir. Yaşlı insanın da hayatı değerlidir. Anne rahmindeki
gelişimini sürdüren insanın da hayatı değerlidir.
İnsan hayatının değeri, onun ne kadar güçlü, sağlıklı,
üretken veya başkalarına faydalı olduğuyla ölçülemez.
Sonuç
Ötenazi ve kürtaj, biçimleri ve ortaya çıktıkları şartlar bakımından
birbirinden farklı meselelerdir. Ancak ikisinin de merkezinde insan hayatı
üzerinde karar verme sorusu bulunmaktadır.
Kur’an'ın ortaya koyduğu temel ilke, hayatın korunmasıdır. İnsan
hayatı, ekonomik hesaplara kurban edilemez. İnsan hayatı, başkalarına yük olup
olmamasına göre değerlendirilemez. İnsan hayatı, hastalığın ağırlığına göre
değersiz kabul edilemez. İnsan hayatı, istenip istenmemesine göre anlam
kazanmaz.
İnsan kendi hayatının mutlak sahibi değildir. Başkasının
hayatının da sahibi değildir. Hayat Rabb’imizin verdiği bir emanettir. Bu
nedenle ağır hastalık karşısında yapılması gereken hastayı öldürmek değil, onun
acısını azaltmaya çalışmaktır. Çaresizlik yaşayan bir anne karşısında yapılması
gereken onu yalnız bırakmak değil, ona destek olmaktır. Yoksulluk korkusuyla
hayatı sona erdirmek yerine, yoksulluğu ortadan kaldıracak çözümler üretmek
gerekir.
Kur’an'ın insanlığa öğrettiği şey hayatı kolayca sona
erdirmenin yollarını aramak değildir. Tam tersine, hayatı korumak, yaşatmak ve
insana verilen emanete sahip çıkmaktır. “Kim bir canı yaşatırsa bütün insanları
yaşatmış gibi olur.” (5/32)
Belki de bu iki meseleye bakarken unutulmaması gereken en
temel ölçü budur:
İnsan, hayatın sahibi değildir. İnsan, hayatın emanetçisidir. Ve emanetçiye
düşen, kendisine teslim edilen hayatı keyfî biçimde sona erdirmek değil, gücü
yettiğince korumaktır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com