ALLAH BANA YAKIN AMA BEN O'NA UZAK: MODERN İNSAN NEDEN BU KADAR KOPUK?

  

ALLAH BANA YAKIN AMA BEN O'NA UZAK: MODERN İNSAN NEDEN BU KADAR KOPUK?

Allah'ın Yakınlığı Ne Demektir?
İnsanlık tarihi boyunca en çok sorulan sorulardan biri şudur: Allah nerededir? Kimileri O'nu göklerin en üst katında aramış, kimileri belirli mekânlara hapsetmeye çalışmış, kimileri ise O'nu yalnızca ibadet anlarında hatırlanacak uzak bir varlık gibi düşünmüştür. Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu tablo bunların hiçbirine benzemez. Kur'an, Allah'ın insanla olan ilişkisini öyle güçlü ifadelerle anlatır ki, insan bunları üzerinde düşündüğünde Rabbinin kendisine ne kadar yakın olduğunu yeniden fark eder.

Yakınlık denildiğinde aklımıza önce mesafe gelir. İki insan yan yanaysa yakındırlar; kilometrelerce uzaktalarsa uzaktırlar. Fakat Allah hakkında böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü Allah yaratılmış bir varlık değildir ki bir mekâna sığsın veya bir noktadan diğerine hareket etsin. Mekânı da zamanı da yaratan O'dur. Yarattığı şeylerle aynı ölçülere tabi değildir.

Kur'an bu nedenle Allah'ın yakınlığını fiziksel bir mesafe olarak değil; ilmi, kudreti, rahmeti, işitmesi, görmesi ve her şeyi kuşatması bakımından anlatır.
"Andolsun, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız."
(Kaf, 50/16)
Bu ayet üzerinde biraz duralım.
Allah, "Size yakınım." demekle yetinmiyor. Önce insanı yarattığını hatırlatıyor. Ardından insanın kendi içinden geçen düşünceleri bildiğini söylüyor. Daha sonra da şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor.

Şah damarı insanın hayatını sürdürebilmesi için vazgeçilmezdir. Ondan daha yakın olmak, Allah'ın insanın bütün hayatını, bütün duygularını, bütün niyetlerini ve bütün kararlarını eksiksiz bildiğini ifade eder.

Hiç fark ettin mi? Bazen insan kimseye söyleyemediği bir sıkıntıyı içinde taşır. En yakınındaki insanlar bile bunu fark etmez. Yüzünde gülümseme vardır ama içinde fırtınalar kopuyordur. İşte o anda Allah, insanın söyleyemediğini de bilir. Çünkü O, kalbin en derin köşesindeki düşünceyi bile bilir. İşte Allah'ın yakınlığı budur. Bu yakınlık sadece bilgiyle de sınırlı değildir. Kur'an başka bir ayette şöyle buyurur:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra hükümranlığını kurandır. Yere gireni, oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir."
(Hadid, 57/4)
"Nerede olursanız olun..." Bu ifade üzerinde düşünmek gerekir. İnsan kalabalıkların içinde olabilir. Issız bir dağın başında olabilir. Denizin ortasında olabilir. Bir hastane odasında olabilir. Bir cezaevinde olabilir. Bir yabancı ülkede olabilir. Kimsenin kendisini anlamadığını düşündüğü bir anda olabilir. Ama Allah'ın bilgisi, rahmeti ve gözetimi hiçbir zaman ondan uzak değildir. Bu ayet, insanın yalnızlık duygusunu kökten değiştirecek kadar güçlüdür.

Çünkü Kur'an'a göre gerçek anlamda yalnız kalmak mümkün değildir. İnsan bazen bütün insanlar tarafından terk edilebilir. Fakat Allah tarafından terk edilmiş değildir. Modern insanın en büyük yalnızlığı da burada başlıyor. Kalabalıklar içinde yaşıyor ama yalnız hissediyor. Binlerce takipçisi var ama konuşabileceği kimse yok. Yüzlerce mesaj alıyor ama kalbine dokunan tek bir cümle duyamıyor. Çünkü insanın asıl ihtiyacı insanların yakınlığı değil, Rabbinin yakınlığını hissedebilmektir. Kur'an bu yüzden Allah'ın her şeyi kuşattığını tekrar tekrar hatırlatır.
"Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz dönün Allah'ın yönü oradadır. Şüphesiz Allah'ın rahmeti geniştir, O her şeyi bilendir."
(Bakara, 2/115)
Bu ayet, Allah'ın bir yönle, bir bina ile veya bir coğrafyayla sınırlandırılamayacağını gösterir. İnsan bazen Allah'ı yalnızca camide hatırlıyor. Oysa iş yerinde de Allah vardır. Evde de Allah vardır. Yolda da Allah vardır. Yalnız kaldığında da Allah vardır. Hatta insan kendi vicdanından kaçamadığı gibi Allah'ın bilgisinden de kaçamaz. Kur'an bunu çok çarpıcı bir şekilde ifade eder.
"Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; şüphesiz O, göğüslerin özünü bilendir. Yaratan hiç bilmez mi? O, en ince işleri bilendir, her şeyden haberdardır."
(Mülk, 67/13-14)
İnsan çoğu zaman başkalarını kandırabilir. Kendini bile kandırabilir. Fakat Allah'ı kandıramaz. Çünkü O, davranışlarımızı değil yalnızca; davranışlarımızın arkasındaki niyeti de bilir. İşte ihlasın temeli de burada ortaya çıkar. İnsan gösteriş için değil, Allah bildiği için doğru olmalıdır. Kimse görmese bile dürüst olmalıdır. Kimse teşekkür etmese bile iyilik yapmalıdır. Çünkü Allah'ın yakınlığını hisseden kişi, insanların alkışına ihtiyaç duymaz. Kur'an'ın anlattığı yakınlık aynı zamanda yardım yakınlığıdır. Allah sadece bilen değildir. Kuluna yardım eden de O'dur.
"Ey iman edenler! Allah'a ve Resulüne icabet edin. Sizi size hayat verecek şeye çağırdığı zaman çağrıya uyun. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer. Sonunda O'nun huzurunda toplanacaksınız."
(Enfal, 8/24)
"Allah kişi ile kalbi arasına girer." Bu ifade son derece dikkat çekicidir. İnsan bazen bir karar vermek üzeredir. Vicdanı onu uyarır. İçinde açıklayamadığı bir rahatsızlık hisseder. Yanlış yapacağını anlar. İşte Allah'ın insana olan yakınlığının yansımalarından biri de budur. Allah, insana doğruyu gösterecek işaretleri verir. Fakat insan bunları dinlemek yerine nefsini dinlerse zamanla o sesi duyamaz hâle gelir. Bugün birçok insanın yaşadığı problem tam da budur.

Vicdanın sesini bastıran hayat tarzı... Sürekli meşguliyet... Bitmeyen eğlence... Tükenmeyen tüketim arzusu... Bunların hepsi kalbin üzerini örten katmanlar oluşturur. Sonra insan, "Allah bana neden cevap vermiyor?" diye sormaya başlar. Oysa belki de cevap çoktan verilmiştir. Fakat dünya gürültüsü, o cevabı duymasına engel olmuştur. Güneş her sabah doğuyor. Pencerenin perdelerini kapatırsan içerisi karanlık olur. Bu durumda güneş mi kaybolmuştur? Hayır. Perdeyi kapatan sensin. Allah'ın yakınlığı da böyledir. Yakınlık hiç eksilmez. Eksilen, insanın onu hissedebilme kabiliyetidir. İnsan Kur'an'dan uzaklaştıkça, düşünmeyi bıraktıkça, vicdanını susturdukça ve hayatını yalnızca dünya üzerine kurdukça, Allah'ın yakınlığını hissetmekte zorlanır.

Oysa Allah hiçbir yere gitmemiştir. Hiç uzaklaşmamıştır. Hiç terk etmemiştir. İnsan sadece kendi kalbine perde çekmiştir. İşte bu yüzden Kur'an'ın çağrısı önce kalbi uyandırmaya yöneliktir. Çünkü Allah'ın yakınlığını hisseden bir insanın hayata bakışı değişir. Yalnızlık korkusu azalır. Gelecek kaygısı hafifler. İnsanların övgüsüne bağımlılığı sona erer. Dünya gözünde küçülmeye başlar. Ve en önemlisi, insan artık Rabbinin kendisini her an gördüğünü, işittiğini ve bildiğini yaşayarak hisseder. İşte gerçek yakınlık budur.

Bu yakınlık ne bir mekânın, ne bir zamanın, ne de belirli kişilerin tekelindedir. Samimiyetle Rabb’ine yönelen herkes için açıktır. Bu yüzden Kur'an'ın Allah tasavvuru, uzaklarda bekleyen bir ilah değil; kullarına rahmetiyle, ilmiyle, yardımıyla ve rehberliğiyle daima yakın olan tek ilahtır.

Bu hakikati kavrayan insan artık şu soruyu sormaya başlar: "Allah bana bu kadar yakınsa, ben neden O'na bu kadar uzak hissediyorum?" İşte bu sorunun cevabı, insanın kendi eliyle ördüğü perdelerde gizlidir. Bir sonraki bölümde, Kur'an'ın ışığında bu perdelerin neler olduğunu ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

İnsan Allah'tan Nasıl Uzaklaşır?
Bir önceki bölümde gördük ki Allah'ın kula olan yakınlığında hiçbir eksilme olmaz. O, her şeyi bilir, her şeyi görür ve kullarına rahmetiyle yakındır. O hâlde insan neden bu yakınlığı hissedemez? Kur'an'ın verdiği cevap çok açıktır: Uzaklaşan Allah değildir; uzaklaşan insandır.

Bu uzaklaşma bir anda olmaz. İnsan sabah kalkıp da "Bugün Allah'tan uzaklaşacağım." demez. Tıpkı demirin yavaş yavaş paslanması gibi, kalp de zamanla duyarsızlaşır. Önce küçük ihmaller başlar, sonra gaflet alışkanlık hâline gelir, ardından insan Allah'ın rehberliğini hayatının merkezinden çıkarır. Sonunda ise O'na en yakın olduğu hâlde kendisini yapayalnız hisseder.

Kur'an, bu süreci farklı yönleriyle anlatır.

Gaflet: Yakınlığı Unutturan İlk Perde
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük sebeplerden biri gaflettir. Gaflet, bilmemek değildir; bildiği hâlde önemsememektir. Bugün milyonlarca insan Allah'ın varlığını inkâr etmiyor. O'nun yarattığını da kabul ediyor. Fakat hayatına baktığında Allah sanki hiç yokmuş gibi yaşıyor. Kararlarını verirken O'nu hesaba katmıyor. Kazanırken O'nu hatırlamıyor, kaybedince ise ilk sitemi O'na yöneltiyor.

Kur'an, insanın bu hâlini şöyle anlatır:
"İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı; onlar ise gaflet içinde yüz çevirmektedirler."
(Enbiya, 21/1)
Dikkat edersen ayette "inkâr ediyorlar" denilmiyor; "gaflet içinde yüz çeviriyorlar" deniliyor. Çünkü gaflet, çoğu zaman inkârdan daha sinsi bir hastalıktır. İnsan namaz kılabilir. Kur'an okuyabilir. Allah'ın varlığını kabul edebilir. Ama yine de gaflet içinde yaşayabilir. Nasıl mı? Allah'ın emirlerini yalnızca belirli vakitlerde hatırlayıp günün geri kalan kısmında kendi arzularını ölçü kabul ederek... İşte gaflet budur.

Dünya Hayatını Asıl Hayat Sanmak
Kur'an'ın sık sık hatırlattığı bir başka gerçek de dünyanın geçici olduğudur. Ne var ki insan, geçici olanı kalıcı gibi görmeye başladığında Rabb’inden uzaklaşmaya başlar.

Bugün insanlar yıllarca sürecek eğitim planları yapıyor, emekliliğini hesaplıyor, yatırım yapıyor, ev alıyor, araba alıyor. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Yanlış olan, bütün hayatı bunlardan ibaret sanmaktır. Kur'an şöyle buyurur:
"Dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal ile evlat çoğaltma yarışından ibarettir."
(Hadid, 57/20)
Ayet dünyanın tamamını kötülemiyor. Dünyanın geçici yönünü hatırlatıyor. Bir yolcu, konakladığı oteli evi gibi görürse hata eder. Dünya da insanın ebedî yurdu değildir. Burada kalıcı olduğunu düşünen kişi, ister istemez Allah'ı değil dünyayı merkeze koymaya başlar.

Hevâya Uymak
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük engellerden biri de hevâdır. Hevâ, insanın canının istediğini doğru kabul etmesidir. Modern çağ bunu özgürlük diye pazarlıyor. "Kalbinin sesini dinle." "Canın ne istiyorsa onu yap." "Kimse sana karışamaz." Bu sözler ilk bakışta hoş görünse de Kur'an başka bir tehlikeye dikkat çeker.
"Hevâsını ilah edineni gördün mü?"
(Casiye, 45/23)
Ne kadar çarpıcı bir soru... İnsan taşa secde etmeyebilir. Putların önünde eğilmeyebilir. Ama kendi arzularını mutlak doğru kabul ediyorsa, farkında olmadan onları hayatının ilahı hâline getirebilir. Bugün birçok insanın yaşadığı problem budur.

Allah'ın hükmü ile kendi arzusu çatıştığında tercih ettiği şey, aslında kime kulluk ettiğini de gösterir.

Kibir: Allah'a Yaklaşmanın Önündeki Sessiz Engel
Kibir sadece başkalarını küçümsemek değildir. Kibir, Allah'ın rehberliğine ihtiyaç duymadığını düşünmektir. İnsan bazen bunu açıkça söylemez ama hayatıyla gösterir. "Ben bilirim." "Ben karar veririm." "Kimse bana yol gösteremez." Bu anlayış zamanla insanı Allah'ın rehberliğinden uzaklaştırır. Kur'an kibirlenenlerin durumunu şöyle açıklar:
"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım."
(A'raf, 7/146)
Dikkat edersen Allah ayetlerini değiştirmiyor. Fakat kibirli insanın onları anlamasını engelleyen yine kendi kibri oluyor. Aynı ayeti iki insan okuyor. Biri gözyaşı döküyor. Diğeri hiçbir şey hissetmiyor. Fark ayette değil, kalpte.

Nimeti Kendinden Bilmek
İnsan çalışmalıdır. Üretmelidir. Emek vermelidir. Fakat elde ettiği her nimetin son tahlilde Allah'ın lütfu olduğunu unutursa kalbi yavaş yavaş sertleşmeye başlar. Kur'an bize Karun'u örnek verir. O, servetini kendi bilgisine bağlamıştı.
"Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi." dedi.
(Kasas, 28/78)
Bugün bu cümleyi farklı şekillerde çok duyuyoruz. "Her şeyi ben yaptım." "Başarımı sadece kendime borçluyum." "O kadar çalıştım ki bunu hak ettim." Elbette emek değerlidir. Ancak emek verebilmek için sağlık, akıl, fırsat ve ömür gerekir. Bunların hiçbiri insanın kendi üretimi değildir. Şükür işte burada başlar.

İnsan, "Ben çalıştım." derken aynı zamanda "Bana çalışma gücünü veren Rabb’imdir." diyebiliyorsa dengeyi korumuş olur.

Kalbin Kararması
İnsan yanlış yaptığında vicdanı onu uyarır. Eğer uyarıyı dikkate alırsa kalbi canlı kalır. Ama aynı yanlışı tekrar tekrar yaparsa vicdanın sesi zayıflamaya başlar. Kur'an bunu çok etkileyici bir ifadeyle anlatır:
"Hayır! İşledikleri günahlar kalplerini paslandırmıştır."
(Mutaffifin, 83/14)
Pas, demirin özünü değiştirmez; üzerini örter. Kalp de böyledir. Fıtrat tamamen yok olmaz. Üzeri örtülür. İşte tevbe bu pası temizleme çağrısıdır. Allah insanı umutsuz bırakmaz. Kalbi ne kadar kirlenmiş olursa olsun, dönüş kapısını açık bırakır.

Kur'an'dan Uzaklaşmak
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük kayıplardan biri de Kur'an'ı hayatın dışına itmektir. Kur'an yalnızca okunacak bir kitap değildir. Anlaşılacak... Düşünülecek... Hayata taşınacak bir rehberdir. Kur'an'dan uzaklaşan insan, pusulasını kaybeden yolcuya benzer.  Yol hâlâ vardır. Hedef hâlâ vardır. Fakat yön duygusu kaybolmuştur.

Bu yüzden Allah şöyle buyurur:

"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir hayat vardır..."
(Tâhâ, 20/124)

Buradaki "zikir", Kur'an'ın öğütlerini de kapsayan ilahî rehberliktir.

İnsan, Allah'ın yol göstermesini hayatından çıkarırsa geriye yalnızca kendi sınırlı bakışı kalır. O bakış ise her zaman doğruyu göstermeye yetmez.

Sonuç
İnsan Allah'tan bir adım uzaklaştığında Allah ondan uzaklaşmış olmaz. İnsan, kendi kalbiyle Rabb’i arasına perdeler örmüş olur. Gaflet, kibir, hevâ, dünya tutkusu, nankörlük ve Kur'an'dan uzaklaşmak... Bunların her biri, Allah'ın zaten var olan yakınlığını hissetmeyi zorlaştıran perdelerdir.

İyi haber ise şudur: Bu perdelerin hiçbiri kalıcı değildir. İnsan samimiyetle yöneldiğinde, düşündüğünde, tevbe ettiğinde ve Kur'an'ın rehberliğine sarıldığında bu perdeler birer birer kalkmaya başlar.

İşte bir sonraki bölümde, modern çağın bu perdeleri nasıl kalınlaştırdığını ve insanı fark ettirmeden Allah'tan uzaklaştıran alışkanlıkları Kur'an'ın ışığında ele alacağız.

Modern Çağın Allah'tan Uzaklaştıran Tuzakları
Her çağın kendine özgü imtihanları olmuştur. Geçmiş toplumlar putlarla, zalim yöneticilerle veya açık inkârla sınanırken, modern insanın imtihanı daha farklıdır. Çünkü bugün insanı Allah'tan uzaklaştıran şeylerin çoğu günah görüntüsüyle gelmiyor. Faydalı, gerekli, eğlenceli ve hatta masum görünen alışkanlıklar, fark edilmeden insanın bütün zamanını ve dikkatini işgal ediyor.

Şeytanın en büyük başarısı, insana kötülüğü doğrudan yaptırması değildir. Asıl başarısı, insanı önemli olandan uzaklaştırıp önemsiz olanlarla meşgul etmesidir. Kur'an da şeytanın bu yöntemine dikkat çeker.
"Şeytan, yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi de onları doğru yoldan alıkoydu. Bu yüzden onlar gerçeği göremiyorlar."
(Neml, 27/24)
Dikkat edersen ayette "zorladı" denilmiyor. "Süslü gösterdi" deniliyor. İnsan çoğu zaman yanlış olduğunu bildiği şeyi yapmaz. Ama güzel gösterilen, cazip hâle getirilen ve normalleştirilen yanlışları kolayca benimseyebilir.

Modern çağın en büyük tehlikesi de budur.

Bitmeyen Meşguliyet
Hiç fark ettin mi? Eskiden insanlar vakit bulamadıklarından değil, imkânları sınırlı olduğundan bazı işleri yapamazdı. Bugün ise imkânlar arttı ama vakit yine yok. Neden? Çünkü insanın zamanı çoğaldıkça meşguliyetleri de çoğaldı. Sabah telefonla uyanıyor. Daha yatağından kalkmadan mesajlara bakıyor. Haberler... Bildirimler... Sosyal medya... E-postalar... Videolar... Sonra iş... Akşam yine ekran... Derken gün bitiyor. Gece başını yastığa koyduğunda ise "Bugün Rabb’im için ne yaptım?" diye düşünmeye fırsat bile bulamıyor.

Kur'an insanın bu hâlini yüzyıllar öncesinden haber veriyor.
"Çokluk yarışı sizi oyaladı."
(Tekâsür, 102/1)
Ayet sadece mal çoğaltmayı anlatmıyor. İnsanı Allah'ı hatırlamaktan alıkoyan her yarış bu ayetin kapsamına girer. Daha çok para... Daha çok beğeni... Daha çok takipçi... Daha çok makam... Daha çok şöhret... Daha çok tüketim... İnsan "daha çok" peşinde koşarken en değerli sermayesi olan ömrünü tüketiyor.

Teknoloji Araçtır, Amaç Değildir
Kur'an teknolojiye karşı değildir. İnsan aklını kullanmalı, üretmeli, geliştirmeli ve yeryüzünü imar etmelidir. Sorun teknolojinin varlığı değil, insanın teknolojiye bağımlı hâle gelmesidir. Bugün birçok insan telefonunu birkaç dakika bulamayınca huzursuz oluyor. Fakat günlerce Kur'an okumasa aynı rahatsızlığı hissetmiyor. Bu durum üzerinde düşünmek gerekmez mi? Araç ile amaç yer değiştirdiğinde hayatın dengesi bozulur. Telefon bizim hizmetkârımız olmalıydı. Fakat birçok insan onun hizmetkârı hâline geldi.

Kur'an insanı şu sözlerle uyarır:
"Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; ahiretten ise habersizdirler."
(Rum, 30/7)
Modern insan teknoloji üretmeyi öğrendi. Uzaya araç göndermeyi öğrendi. Yapay zekâ geliştirmeyi öğrendi. Fakat kendi kalbini tanımayı unuttu. Dış dünyayı keşfederken iç dünyasını ihmal etti. İşte kopuş burada başladı.

Sosyal Medya ve Görünme Tutkusu
İnsan yaratılışı gereği değer görmek ister. Sevilmek ister. Takdir edilmek ister. Bu duygu fıtrîdir. Ancak modern dünya bu ihtiyacı büyük bir pazara dönüştürdü. Artık insanlar yaşamak için değil, paylaşmak için yaşamaya başladı. Yemek önce yenmiyor, fotoğrafı çekiliyor. Manzara önce seyredilmiyor, kaydediliyor. İyilik bazen Allah için değil, insanların görmesi için yapılıyor. Kur'an gösteriş konusunda çok net bir uyarıda bulunur.
"Yazıklar olsun o salat (ibadet) edenlere ki onlar ibadetlerini ciddiye almazlar; onlar gösteriş yaparlar."
(Maûn, 107/4-6)
Dikkat edelim. Sorun sadece ibadet etmek değildir. Sorun, ibadetin bile insanların beğenisini kazanmak için yapılmasıdır. Bugün bu tehlike yalnız ibadetlerde değil, hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. İnsan yaptığı iyiliği Allah için mi yapıyor, insanların alkışı için mi? Bu sorunun cevabı, kalbin Allah'a ne kadar yakın olduğunu da gösterir.

Tüketim Kültürü ve Doymayan Nefis
Modern ekonomi sürekli daha fazla tüketmeni ister. Elindeki yetmesin...Yeni model çıksın... Eskiyen değil, modası geçen eşya değiştirilsin... İhtiyaçtan çok arzu üretilsin... Böylece insan sürekli eksik hissetsin.
Kur'an ise tam tersine kanaati ve dengeyi öğretir.
"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez."
(A'râf, 7/31)
İsraf yalnızca fazla yemek değildir. Gereksiz zaman harcamak da israftır. Gereksiz enerji harcamak da israftır. Ömrü faydasız işlerle tüketmek de israftır. En büyük israf ise Allah'ın verdiği hayatı, O'nu tanımadan yaşamaktır.

Başarıyı Putlaştırmak
Başarılı olmak güzeldir. Çalışmak Kur'an'ın teşvik ettiği bir davranıştır. Ancak başarı, Allah'ın yerine geçtiğinde tehlike başlar. Bugün çocuklara küçük yaştan itibaren şu mesaj veriliyor: "Daha başarılı ol." "Daha çok kazan." "Daha öne geç." Fakat şu soru pek sorulmuyor: "Allah senden razı mı?"

Kur'an başarı ölçüsünü bambaşka belirler.
"Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı en çok takva sahibi olanınızdır."
(Hucurât, 49/13)
Allah'ın ölçüsü makam değildir. Servet değildir. Şöhret değildir. Takvadır. Yani Allah'ın bilinciyle yaşamaktır.

İnsan bunu unuttuğunda, başarı merdivenlerini çıkarken Rabb’inden uzaklaşabilir.

Hız Çağı ve Düşünemeyen İnsan
Kur'an'da en çok tekrarlanan çağrılardan biri düşünmektir. "Akletmez misiniz?" "Düşünmez misiniz?" "Öğüt almaz mısınız?" Çünkü düşünmek insanı hakikate götürür.

Fakat modern hayat düşünmeye fırsat bırakmıyor. Her boşluk dolduruluyor. Arabada müzik... Evde televizyon... Telefonda videolar... Kulakta kulaklık... Sessizlikten korkan bir toplum oluştu. Oysa insanın bazen sessizliğe ihtiyacı vardır. Çünkü hakikatin sesi gürültünün içinde duyulmaz.

Kur'an şöyle buyurur:
"Onlar Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?"
(Muhammed, 47/24)
Kalbin kilitlenmesi, düşünmenin bırakılmasıyla başlar. Düşünmeyen insan sorgulamaz. Sorgulamayan insan araştırmaz. Araştırmayan insan da kolayca yönlendirilir.

Dünya Hayatını Tek Gerçek Sanmak
Modern kültür insana sürekli şunu telkin ediyor: "Bir defa yaşayacaksın." "Anı yaşa." "Hayat kısa." Bu sözlerin içinde doğru taraflar bulunsa da eksik olan çok önemli bir gerçek vardır. Kur'an'a göre dünya son durak değildir. Asıl hayat ahiret hayatıdır.
"Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundur. Asıl hayat ise ahiret yurdudur. Keşke bilselerdi."
(Ankebût, 29/64)
İnsan dünya hayatını tek gerçek kabul ettiğinde bütün hesaplarını bu kısa ömür üzerine kurar. Oysa ahireti merkeze alan insan, dünya nimetlerinden de daha dengeli yararlanır. Çünkü bilir ki burada emanetçidir. Hiçbir şeyin gerçek sahibi değildir.

Sonuç
Modern çağın en büyük tehlikesi, insanı Allah'a düşman etmesi değildir. Daha sinsi olanı yapıyor: Allah'ı unutturuyor. İnsan inkâr etmiyor ama ihmal ediyor. Reddetmiyor ama erteliyor. Vazgeçmiyor ama ikinci plana atıyor. İşte kopuş tam burada başlıyor.

Kur'an'ın çağrısı ise bugün de ilk günkü kadar canlıdır. İnsanı dünyadan kaçmaya değil, dünyanın içinde yaşarken Rabb’ini unutmamaya çağırır. Teknolojiyi kullanan ama ona teslim olmayan, çalışan ama dünyayı amaç hâline getirmeyen, nimetlerden yararlanan ama nimetin sahibini unutmayan bir insan modeli ortaya koyar. Modern dünyanın gürültüsü ne kadar artarsa artsın, Allah'ın çağrısı hâlâ aynı berraklıkla devam ediyor. Onu duymak için yeni bir kulağa değil, yeniden uyanmış bir kalbe ihtiyaç var.

Bir sonraki bölümde, Kur'an'a göre Allah'a yakınlaşmanın yollarını ayrıntılı olarak ele alacağız. Orada göreceğiz ki Allah'a yaklaşmak sanıldığı kadar zor değildir; zor olan, insanın kendi nefsinin ördüğü engelleri kaldırabilmesidir.

Kur'an'a Göre Allah'a Yakınlaşmanın Yolları
Buraya kadar şunu gördük: Allah hiçbir zaman kulundan uzak değildir. Uzaklaşan insandır. Gaflet, kibir, dünya tutkusu, hevâ ve bitmeyen meşguliyetler insanın kalbiyle Rabb’i arasına perdeler örer. Fakat Kur'an sadece problemi göstermez; çözümü de gösterir. Allah, insanı karanlıkta bırakmaz. Yakınlaşmanın yollarını tek tek öğretir.

İşin güzel tarafı şudur: Kur'an'ın gösterdiği yollar, herkesin uygulayabileceği kadar sade ve açıktır. Ne ulaşılması imkânsız makamlar vardır ne de sadece belli kişilere ait ayrıcalıklar... Allah'a yakınlaşmanın kapısı, samimiyetle yönelen herkese açıktır.

Yakınlaşmanın İlk Adımı: Allah'ı Tanımak
Bir insana yakın olabilmek için önce onu tanımak gerekir. Tanımadığın birine güvenemezsin. Güvenmediğin birini sevemezsin. Sevmediğin biriyle güçlü bir bağ kuramazsın. Allah ile insan arasındaki bağ da böyledir.

Bugün birçok insan Allah'a inanıyor ama O'nu Kur'an'ın anlattığı gibi tanımıyor. Kimi sadece cezalandıran bir ilah görüyor, kimi yalnızca affeden bir ilah... Oysa Kur'an bize Allah'ın isimleri ve sıfatlarıyla dengeli bir tanıtım yapar.

O, Rahmân'dır... Rahîm'dir... Hakîm'dir... Alîm'dir... Semî'dir... Basîr'dir... Adl'dir... Gafûr'dur... Vedûd'dur... İnsan Rabbini tanıdıkça O'na olan sevgisi de güveni de artar.

Kur'an şöyle buyurur:
"En güzel isimler Allah'ındır. O hâlde O'na o güzel isimlerle dua edin."
(A'râf, 7/180)
Allah'ın isimlerini öğrenmek sadece ezber yapmak değildir. Her ismin hayata yansımasını görmek gerekir. Rahmân olduğunu bilen umutsuzluğa düşmez. Adl olduğunu bilen haksızlık yapmaz. Basîr olduğunu bilen gizli günahlardan da sakınır. Vedûd olduğunu bilen Rabb’inin sevgisini kazanmaya çalışır. İşte yakınlaşma burada başlar.

Kur'an ile Sürekli Bağ Kurmak
Bir insan sevdiği kişiden gelen mektubu defalarca okur. Çünkü her okuyuşunda yeni bir anlam keşfeder. Kur'an ise Allah'ın bütün insanlığa gönderdiği rehberdir. Ne var ki birçok insan onu yalnızca özel günlerde açıyor. Kimileri sadece sesini dinliyor. Kimileri anlamadan okuyor. Oysa Allah Kur'an'ın indiriliş amacını açıkça bildiriyor.
"Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır."
(Sâd, 38/29)
Kur'an okunacak... Ama aynı zamanda anlaşılacak. Üzerinde düşünülecek. Hayata taşınacak. Çünkü insan, Allah'ın ne istediğini bilmeden O'na yakınlaşamaz. Yakınlaşmanın yolu, O'nun rehberliğini tanımaktan geçer.

Allah'ı Hatırlayarak Yaşamak
Kur'an'da en çok tekrar edilen kavramlardan biri zikirdir. Ne yazık ki zikir denildiğinde birçok kişinin aklına sadece belirli kelimeleri tekrar etmek geliyor. Oysa Kur'an'daki zikir bundan çok daha geniştir. Allah'ı unutmadan yaşamak... Karar verirken O'nu hatırlamak... Nimet görünce şükretmek... Yanlış yaptığında hemen dönmek... Her işte O'nun rızasını gözetmek... İşte gerçek zikir budur.

Kur'an şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'ı çokça anın."
(Ahzâb, 33/41)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
"Bilin ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)
Dikkat edersen ayet "bazı kalpler" demiyor. "Kalpler" diyor. Çünkü insan kalbi, yaratıcısıyla bağ kurmadan gerçek huzuru bulamaz. Bugün insanlar huzuru eğlencede arıyor. Parada arıyor. Şöhrette arıyor. Tatilde arıyor. Fakat bunların verdiği rahatlama geçicidir. Kalbin derin huzuru ise ancak Allah'ın bilinciyle mümkündür.

Dua: Kulun Rabbine En Yakın Olduğu An
Dua sadece bir şey istemek değildir. Dua, kulun Rabb’ine yönelmesidir. Aczini kabul etmesidir. Muhtaç olduğunu fark etmesidir. Kur'an bunu çok sıcak bir ifadeyle anlatır:
"Kullarım sana Beni sorduklarında bilsinler ki Ben çok yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da Benim çağrıma uysunlar ve Bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar."
(Bakara, 2/186)
Bu ayette dikkat çekici bir incelik vardır. Kur'an'da insanlar Nebi'ye birçok soru sorar.  "De ki..." diye başlayan cevaplar gelir. Fakat burada "De ki..." ifadesi yoktur. Allah doğrudan konuşur. Sanki kuluyla arasına hiçbir mesafe koymaz. "Ben yakınım." Ne kadar sıcak... Ne kadar güven verici... İnsan bazen öyle bir noktaya gelir ki derdini kimseye anlatamaz. İşte o zaman Allah'a yönelen bir kalp hiçbir zaman cevapsız kalmaz.

Belki istediği hemen gerçekleşmez. Belki beklediği şekilde olmaz. Ama Allah mutlaka kulu için en hayırlısını gerçekleştirir.

Tevbe: Dönüş Kapısı Her Zaman Açık
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran şey günah değildir. Asıl uzaklaştıran, günahta ısrar etmektir. Çünkü Kur'an'a göre tevbe kapısı son nefese kadar açıktır.

Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a içten ve samimi bir tevbe ile dönün."
(Tahrîm, 66/8)
Tevbe sadece "Affet Allah'ım." demek değildir. Yanlışı fark etmek... Pişman olmak... Onu terk etmek... Doğruya yönelmek... İşte gerçek dönüş budur. Allah dönüş yapan kulunu reddetmez. Tam tersine ona rahmetiyle yönelir.

Takva: Allah Bilinciyle Yaşamak
Kur'an'da en çok övülen özelliklerden biri takvadır. Takva çoğu zaman sadece "Allah'tan korkmak" diye çevriliyor. Oysa takva bundan çok daha kapsamlıdır. Takva, Allah'ın her an seni gördüğünü bilerek yaşamaktır. Konuşurken... Ticaret yaparken... Aile içinde... Yalnız kaldığında... Kimsenin görmediği yerde... İnsan bu bilinçle yaşadığında davranışları doğal olarak değişmeye başlar.

Kur'an şöyle buyurur:
"Kim Allah'a karşı takvalı olursa Allah ona bir çıkış yolu verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır."
(Talâk, 65/2-3)
Takva, insanın hayatını daraltmaz. Tam tersine önünü açar. Çünkü Allah'ın rehberliğiyle yaşayan insan, nefsinin dar bakış açısından kurtulur.

Sabır: Yakınlığın Sessiz Gücü
Modern insan her şeyin hemen olmasını istiyor. Hızlı internet... Hızlı ulaşım... Hızlı başarı... Hızlı sonuç... Fakat Allah insanı sabırla olgunlaştırır.

Kur'an şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir."
(Bakara, 2/153)
Ne büyük bir müjde... Allah'ın beraberliği... Sabır, pasif beklemek değildir. Doğru yolda kararlılıkla yürümektir. Zorluk karşısında Rabb’ine güvenmektir.

İnfak: Kalbin Dünyaya Bağını Azaltmak
İnsan verdikçe hafifler. Paylaştıkça özgürleşir. Biriktirdikçe değil... Paylaştıkça... Kur'an infakı sadece fakire yardım olarak anlatmaz. İnfak, kalbin mala esir olmasını engelleyen bir eğitimdir.
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe ulaşamazsınız."
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan en sevdiğini paylaşabildiğinde, dünyanın kalbi üzerindeki hâkimiyeti kırılmaya başlar. İşte Allah'a yakınlaşmanın yollarından biri de budur.

Sonuç
Allah'a yaklaşmanın yolu karmaşık değildir. İnsanların oluşturduğu uzun listeler, ulaşılması zor mertebeler veya gizli bilgiler Kur'an'da yoktur.

Kur'an'ın gösterdiği yol açıktır: Rabb’ini tanı... Kur'an'ı anla... Allah'ı unutmadan yaşa... Dua et... Tevbe et... Takva sahibi ol... Sabret... Paylaş... Bunlar sıradan görünen ama insanın hayatını kökten değiştiren adımlardır.

Yakınlık, uzun mesafeler kat etmekle değil; kalpteki perdeleri kaldırmakla başlar. İnsan Rabb’ine doğru attığı her samimi adımda aslında yeni bir mesafe almıyor; zaten var olan yakınlığın farkına varıyor.

Çünkü Allah hiçbir zaman uzak değildi. Yakınlığı değişmedi. Değişmesi gereken, insanın yönü ve kalbidir. İşte Kur'an'ın bütün çağrısı da bu yönelişi yeniden kazandırmaktır.

Allah'a Yakın Olan İnsan Nasıl Değişir?
Kur'an, Allah'a yakınlaşmayı sadece manevî bir duygu olarak anlatmaz. Çünkü gerçek yakınlık, insanın hayatında mutlaka bir değişim meydana getirir. Eğer insan "Allah'a yakınım." dediği hâlde düşüncesi, ahlakı, konuşması ve davranışları değişmiyorsa, ortada ciddi bir problem var demektir.

Bir ağacın kökü sağlam olursa meyvesi de sağlam olur. Kalp Allah'a bağlanırsa hayat da değişmeye başlar. Bu değişim önce içeride başlar, sonra dışarıya yansır.

Kalbe Huzur Yerleşir
Modern insanın en büyük arayışı huzurdur. Daha çok para kazanıyor ama huzuru artmıyor. Daha büyük evlerde oturuyor ama iç sıkıntısı bitmiyor. Daha fazla eğleniyor ama yalnızlığı azalmak yerine çoğalıyor. Çünkü insanın kalbi, yaratılışı gereği Allah ile bağ kuracak şekilde yaratılmıştır.

Kur'an bu gerçeği çok kısa ama son derece derin bir ifadeyle bildirir.
"Bilin ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)
Buradaki "ancak" kelimesi dikkat çekicidir. Allah, kalbin gerçek huzurunun başka hiçbir yerde bulunamayacağını bildiriyor. Bu, insanın çalışmayacağı, dinlenmeyeceği veya sevdikleriyle vakit geçirmeyeceği anlamına gelmez.

Elbette bunların hepsi insana mutluluk verebilir. Fakat bunların verdiği mutluluk geçicidir. Yeni alınan bir eşyanın heyecanı birkaç gün sürer. Beklenen bir başarının sevinci zamanla sıradanlaşır. Uzun zamandır hayal edilen bir tatilin etkisi bile birkaç hafta içinde kaybolur. Kalbin aradığı ise bunlardan daha derin bir huzurdur. Çünkü kalp, sonsuz olanı arar. Sonsuz huzur ise yalnızca Allah'tadır.

Korkular Azalmaya Başlar
Allah'a yakın olan insanın korkuları tamamen yok olmaz. Çünkü korku insana verilen doğal bir duygudur. Fakat korkular artık onu yönetemez. Bugün insanların çoğu gelecekten korkuyor. İşini kaybetmekten... Hastalanmaktan... Yaşlanmaktan... Yalnız kalmaktan... Ölümden...

Kur'an ise müminin kalbine güven yerleştirir.

"İyi bilin ki Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
(Yunus, 10/62)
Bu ayet, müminin hiçbir sıkıntı yaşamayacağını söylemez. Asıl anlatılan, korkunun artık hayatın merkezinde olmayacağıdır. Çünkü insan bilir ki kendisini yaratan Rabb’inin bilgisi dışında hiçbir şey gerçekleşmez. Bu bilgi, kalbe güven kazandırır.

Yalnızlık Anlamını Kaybeder
Modern çağın en büyük problemlerinden biri yalnızlıktır. İnsanlar hiç olmadığı kadar kalabalıkların içinde yaşıyor. Fakat hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor. Çünkü gerçek yalnızlık, insanların olmaması değildir. Allah'ın yakınlığını hissedememektir.

Kur'an şöyle buyurur:
"Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir."
(Hadîd, 57/4)
Bu ayeti gerçekten anlayan bir insan için yalnızlık farklı bir anlam kazanır. Kimsenin olmadığı bir odada bile Allah'ın huzurunda olduğunu bilir. Bir hastane odasında... Bir yolculukta... Bir imtihanın ortasında... Bir musibetin içinde... Rabb’inin kendisini gördüğünü ve bildiğini unutmaz. Bu bilinç insana büyük bir güç verir.

Dünya Gözünde Küçülmeye Başlar
Allah'a yakın olan insan, dünyayı terk etmez. Ama dünyayı gerçek yerine koyar. Mal sahibi olabilir. Makam sahibi olabilir. Başarılı olabilir. Fakat bunların hiçbirini hayatının amacı hâline getirmez. Çünkü bilir ki bunların tamamı geçicidir.

Kur'an bunu şöyle ifade eder:
" Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimlikleri ve süsüdür. Allah katında olanlar ise hayırlı ve kalıcı olandır.”
(Kasas, 28/60)
İnsan bunu kavradığında sahip olduklarına sevinir ama onlara bağlanmaz. Kaybettiklerine üzülür ama yıkılmaz. Çünkü dayanağı eşya değil, Rabb’idir.

İnsanlara Bakışı Değişir
Allah'a yakınlaşan insan yalnızca Rabb’ine karşı değil, insanlara karşı da değişir. Daha merhametli olur. Daha adaletli olur. Daha sabırlı olur. Daha affedici olur.Çünkü Kur'an'ın eğittiği kalp, başkalarına zarar vermekten hoşlanmaz.

Allah şöyle buyurur:
"İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluverir."
(Fussilet, 41/34)
Bu kolay değildir. Nefis intikam ister. Öfke karşılık vermek ister. Fakat Allah'a yakın olan insan, nefsinin değil, Rabb’inin gösterdiği yolu izlemeye çalışır.

Günahla Mücadele Güçlenir
Allah'a yakın olan insan hata yapmaz demek doğru değildir. Kur'an hiçbir insanı günahsız göstermemiştir. Fark şuradadır: Allah'tan uzak yaşayan kişi günahı normalleştirir.Allah'a yakın yaşayan kişi ise yanlış yaptığında rahatsız olur ve düzeltmeye çalışır.

Kur'an müttakileri anlatırken şöyle buyurur:
"Onlar bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlar, günahları için bağışlanma diler ve bile bile günah üzerinde ısrar etmezler."
(Âl-i İmrân, 3/135)
Asıl fark budur. Mükemmel olmak değil... Dönmeyi bilmek... Yanlışta ısrar etmemek... Kalbi diri tutmak...

Ölüm Korkusu Yerini Ahiret Bilincine Bırakır
İnsan Allah'tan uzaklaştıkça ölümü konuşmak istemez. Çünkü ölüm onun için her şeyin sonudur. Allah'a yakın olan insan ise ölümü istemez ama ondan da kaçmaz. Onu hayatın bir gerçeği olarak kabul eder.

Kur'an şöyle buyurur:
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra yalnızca Bize döndürüleceksiniz."
(Ankebût, 29/57)
Bu ayet, ölümü korkulacak bilinmez bir karanlık olmaktan çıkarır. Onu Rabb’ine dönüşün başlangıcı olarak gösterir. İşte bu bilinç, insanın dünyaya bakışını tamamen değiştirir.

Hayatın Her Anı İbadete Dönüşür
Allah'a yakın olan insan için ibadet sadece belirli vakitlere sıkışmaz. Doğru yapılan ticaret de ibadettir. Adaletli davranmak da ibadettir. Yetimi korumak da ibadettir. Sözünde durmak da ibadettir. Anne babaya iyilik yapmak da ibadettir. İnsanlara güzel söz söylemek de ibadettir. Çünkü Kur'an, kulluğu hayatın tamamına yayar.

"De ki: Benim salâtım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i Allah içindir."
(En'âm, 6/162)
İşte Allah'a yakın olan insanın hayatı böyle değişir. Artık ibadet yalnızca belirli zamanlarda yapılan bir görev olmaktan çıkar. Yaşadığı her an Rabb’inin rızasını gözetmeye çalıştığı bilinçli bir hayata dönüşür.

Sonuç
Allah'a yakınlaşmanın en büyük göstergesi, insanın konuştuğu sözler değil; değişen hayatıdır.

Kalbi daha huzurluysa... Merhameti artmışsa... Adaleti güçlenmişse... Sabrı çoğalmışsa... Dünyaya bağı azalmışsa... Kur'an'ı daha çok anlamaya çalışıyorsa... Yanlış yaptığında hemen Rabb’ine yöneliyorsa... İşte bu değişim, Allah'ın yakınlığının insan hayatındaki meyvesidir.

Çünkü Allah'a yaklaşmak, sadece daha fazla bilgi sahibi olmak değildir. Asıl yakınlık, Kur'an'ın rehberliğinde yeniden inşa edilen bir hayat yaşamaktır.

Ve insanın hayatında bundan daha büyük bir dönüşüm yoktur. Çünkü Allah'a yaklaşan insan, aslında kendisine, fıtratına ve yaratılış amacına yaklaşmış olur. Bu yüzden Rabb’ine yaklaşan, aynı zamanda gerçek anlamda kendisini de bulmuş olur.

SONUÇ: ALLAH HİÇ UZAK DEĞİLDİ
Bu bölüm boyunca Kur'an'ın bize gösterdiği çok önemli bir gerçeği birlikte anlamaya çalıştık. Allah'ın kula yakınlığı hiçbir zaman değişmez. Değişen, insanın bu yakınlığı hissedebilme hâlidir.

İnsan çoğu zaman "Allah beni unuttu." diye düşünür. Oysa Kur'an'ın hiçbir yerinde Allah'ın kulunu unuttuğu yazmaz. Tam tersine, Allah'ın insanı sürekli gördüğü, işittiği, bildiği ve rahmetiyle kuşattığı tekrar tekrar anlatılır.

İnsanın yaşadığı kopuş, Allah'ın uzaklaşmasından değil; kendi yönünü değiştirmesinden kaynaklanır. Bir insan güneşe sırtını döndüğünde gölgesi uzar. Fakat bunun sebebi güneşin uzaklaşması değildir. Yönünü değiştiren insandır. Allah ile insan arasındaki ilişki de buna benzer. İnsan yüzünü Rabb’ine çevirdiğinde kalbi aydınlanır. Sırtını döndüğünde ise karanlığı yaşamaya başlar.

Kur'an bunu çok sade ama çok güçlü bir ifadeyle anlatır.
"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir hayat vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz."
(Tâhâ, 20/124)
Dikkat edelim. Allah, "Kim Bana sırt çevirirse onu hemen cezalandırırım." demiyor. Önce dünyadaki sonucu bildiriyor.

"Sıkıntılı bir hayat..." Bugün psikolojik bunalımların, anlamsızlık duygusunun, doyumsuzluğun ve bitmeyen huzursuzluğun artması üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir. Elbette her sıkıntının sebebi bu değildir. İnsan hastalanabilir, ekonomik zorluk yaşayabilir, yakınlarını kaybedebilir. Bunlar hayatın imtihanlarıdır. Ancak Kur'an'ın işaret ettiği başka bir gerçek vardır: İnsan, Rabb’inin rehberliğinden uzaklaştıkça kalbinde açıklayamadığı bir boşluk oluşur. Çünkü kalp, Allah'ı tanımak üzere yaratılmıştır.

Balığı sudan çıkarırsan yaşayamaz. Bitkiyi güneşsiz bırakırsan solar. İnsan bedenini günlerce aç bırakırsan zayıflar. Kalbi Allah'ın rehberliğinden mahrum bırakırsan da manevî olarak güçsüzleşir. İşte modern insanın en büyük problemi budur.

Bilgi çağında yaşıyor ama hikmetten uzak. İletişim çağında yaşıyor ama yalnız. Konfor çağında yaşıyor ama huzursuz. Her şeye ulaşabiliyor ama kendisini bulamıyor. Çünkü insan kendisini ancak Rabb’ini tanıyarak bulabilir.

Kur'an insanın yaratılış amacını açıkça bildirir.
"Ben cinleri ve insanları yalnızca Bana kulluk etsinler diye yarattım."
(Zâriyât, 51/56)
Buradaki kulluk, hayatın belli saatlerine sıkıştırılmış birtakım ritüeller değildir. Kulluk, Allah'ın rehberliğinde yaşamaktır. Düşünürken... Çalışırken... Üretirken... Paylaşırken... Adaletli davranırken... Merhamet ederken... Aile kurarken... Evlat yetiştirirken... Ticaret yaparken... Kısacası hayatın tamamında Allah'ın ölçülerini esas almaktır.

İnsan yaratılış amacından uzaklaştığında, sahip olduğu her şey anlamını yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Daha çok kazansa da yetmez. Daha büyük ev alsa da yetmez. Daha güzel bir arabaya binse de yetmez. Daha çok övülse de yetmez. Çünkü insanın içindeki boşluğu dünya dolduramaz. Kur'an bunu çok çarpıcı bir örnekle anlatır.
"Allah, göğsünü İslâm'a açtığı kimse Rabb’inden gelen bir nur üzerinde değil midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katılaşanların vay hâline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler."
(Zümer, 39/22)
Kalbin açılması... Kalbin katılaşması... Aslında bütün mesele budur. Aynı olay iki insanın başına gelir. Biri isyan eder. Diğeri sabreder. Biri nankörleşir. Diğeri şükreder. Biri umudunu kaybeder. Diğeri Rabb’ine daha çok yönelir. Fark olaylarda değildir. Fark kalplerdedir. Kalbin yönü değişince hayatın anlamı da değişir.

Bugün birçok insan Allah'a ulaşmanın çok zor olduğunu düşünüyor. Sanki uzun yolculuklar yapmak gerekiyormuş gibi... Sanki sadece belli insanlar Allah'a yakın olabiliyormuş gibi... Sanki Allah'ın rahmetine ulaşmak için insanlar arasında aracılar bulunması gerekiyormuş gibi... Oysa Kur'an'ın anlattığı Allah tasavvuru bundan tamamen farklıdır.

Allah kuluna yakındır. Kul konuşmadan bilir. Dua etmeden önce ihtiyacını bilir. Gözyaşı dökülmeden önce acısını bilir. Sevinç yaşanmadan önce mutluluğunu bilir. İnsan O'na doğru yöneldiğinde ise hiçbir samimi dönüş karşılıksız kalmaz.Kur'an bunun müjdesini verir.
"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır."
(A'râf, 7/156)
Ne kadar büyük bir güven... Rahmeti her şeyi kuşatıyorsa, insan niçin umutsuz olsun? Ne kadar hata yapmış olursa olsun... Ne kadar uzaklaştığını düşünürse düşünsün... Ne kadar geç kaldığını sansın... Dönüş kapısı hâlâ açıktır. Yeter ki samimiyetle yönelsin. Yeter ki bahaneyi bıraksın. Yeter ki suçu başkalarında aramaktan vazgeçsin. Çünkü Kur'an'ın istediği ilk değişim, dünyanın değişmesi değildir. İnsanın değişmesidir.

Allah şöyle buyurur:
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Bu ayet yalnız toplumlar için değil, bireyler için de büyük bir ilkedir. Kalp değişmeden hayat değişmez. Bakış açısı değişmeden huzur gelmez. Allah'a yönelmeden yalnızlık bitmez. Kur'an'ı anlamadan kafa karışıklığı sona ermez. İnsan Rabb’ini tanımadan kendisini de tam anlamıyla tanıyamaz. O hâlde bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten Allah'ın yakınlığını hissederek mi yaşıyorum? Kararlarımı verirken O'nu hatırlıyor muyum? Sevinirken O'na şükrediyor muyum? Üzüldüğümde ilk O'na mı yöneliyorum? Yalnız kaldığımda O'nun benimle olduğunu hatırlıyor muyum? Kur'an'ı anlamak için zaman ayırıyor muyum? Yoksa Allah'ın yakınlığını bildiğim hâlde, dünyanın gürültüsü içinde bunu unutup mu yaşıyorum? Bu soruların cevabı, Allah'ın bize ne kadar yakın olduğunu değil; bizim O'na ne kadar yöneldiğimizi gösterecektir.

Çünkü Allah'ın yakınlığı değişmez. Değişmesi gereken yalnızca insanın yönüdür. İnsan yönünü Allah'a çevirdiğinde, aslında yeni bir yolculuğa başlamaz. Sadece zaten yanında olan Rabb’inin rahmetini, yardımını ve rehberliğini yeniden fark etmeye başlar. İşte Kur'an'ın insanı çağırdığı hakikat budur. Allah hiçbir zaman uzak değildi. Şah damarından daha yakındı. Bugün de öyle... Yarın da öyle...

İnsan O'nu aramayı bırakıp, O'nun zaten kendisine yakın olduğunu Kur'an'ın rehberliğinde fark ettiğinde, hayatının en büyük yolculuğunu tamamlamış olur. Çünkü o yolculuk, kilometrelerle ölçülen bir yol değil; kalbin Rabb’ine yeniden yönelmesidir. Bu yöneliş gerçekleştiğinde insan sadece Allah'a yaklaşmaz; aynı zamanda yaratılış amacına, fıtratına ve gerçek huzura da kavuşur. Bu yüzden Kur'an'ın çağrısı, her çağdaki insan için aynı sadelikte ve aynı güçtedir: Rabb’ine yönel; çünkü O sana zaten çok yakındır.

 

SON SÖZ: EN UZUN YOLCULUK
İnsan, hayatı boyunca sayısız yolculuk yapar. Doğduğu şehirden başka şehirlere gider. Ülkeler değiştirir. Ev değiştirir. İş değiştirir. Dostlar değiştirir. Düşünceler değiştirir. Fakat bütün bu yolculuklardan daha önemli olan bir yolculuk vardır ki çoğu insan bunun farkına bile varmadan ömrünü tamamlar.

O yolculuk, kalbin Rabb’ine doğru yaptığı yolculuktur. Kur'an'ın bütün çağrısı aslında bu yolculuğa davettir. Allah, insanı Kendisine yaklaşması için çağırmaktadır. Fakat bu çağrı, kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir. Çünkü Allah hiçbir zaman kulundan uzak olmamıştır. İnsan bazen Allah'ı bulmak için çok uzaklara gitmesi gerektiğini sanır. Oysa Kur'an'ın anlattığı Allah, insana şah damarından daha yakındır.

İnsan bazen büyük değişiklikler yapmadan Rabb’ine yaklaşamayacağını düşünür. Oysa gerçek değişim dışarıda değil, içeride başlar.Kalbin yönü değiştiğinde hayatın yönü de değişir. Bakış değiştiğinde dünya değişir. Öncelikler değiştiğinde huzur geri gelir. Kur'an'ın istediği dönüşüm tam da budur.

Bugün insanlık tarihinin en gelişmiş teknolojilerine sahibiz. Bilgiyi saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaştırabiliyoruz. Gökyüzünü inceliyoruz. Denizlerin en derin noktalarına iniyoruz. Hücreleri, atomları ve galaksileri araştırıyoruz. Fakat bütün bunların yanında ihmal ettiğimiz çok önemli bir alan var. Kendi kalbimiz.

Kur'an, insanı önce kendi içine bakmaya çağırır. Çünkü dış dünyadaki en büyük keşifler bile, insanın kendi yaratılışını anlamasının yerini tutamaz. İnsan kendisini tanımadan Rabb’ini tam olarak tanıyamaz. Rabb’ini tanımadan da kendisini tam olarak anlayamaz. İşte bu yüzden Kur'an sürekli düşünmeye çağırır.
"Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun? Gerçek şu ki gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur."
(Hac, 22/46)
Ne kadar düşündürücü bir ayet... İnsan gözleri açık olduğu hâlde hakikati göremeyebilir. Kulakları işittiği hâlde gerçeği duymayabilir. Çünkü asıl gören göz değil, kalptir.Kalp hakikate kapanınca, insan en açık gerçekleri bile fark edemez.

Bugün yaşadığımız huzursuzluğun önemli bir sebebi de budur. İnsan, kalbini beslemeyi unuttu. Bedenini doyuruyor. Aklını bilgiyle dolduruyor. Evini eşyalarla dolduruyor. Telefonunu uygulamalarla dolduruyor. Fakat kalbini boş bırakıyor.

Boş kalan kalp ise dünyanın gürültüsüyle doluyor. Kaygılar... Korkular... Hırslar... Öfkeler... Kıskançlıklar... Bitmeyen beklentiler... Kur'an ise kalbi yeniden sahibine yönlendiriyor. Çünkü kalbin gerçek sahibi Allah'tır. Kalp, O'nu tanıdığı ölçüde huzur bulur. O'nu unuttuğu ölçüde yorulur.

Belki de bu kitabı okuyan bazı kardeşlerimiz kendi kendilerine şöyle diyecekler: "Ben yıllardır Allah'ın uzağında yaşadım." Aslında hayır... Sen Allah'ın uzağında değildin. Allah da senden uzak değildi. Sen yalnızca O'nu unutacak kadar dünyanın gürültüsüne daldın. O ise seni hiç unutmadı. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurur:
"Rabb’in kullarına asla haksızlık eden değildir."
(Fussilet, 41/46)

Ve yine şöyle buyurur:
"De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Rabb’inize yönelin..."
(Zümer, 39/53-54)
İşte Kur'an'ın verdiği umut budur. Dikkat edersen Allah önce dönüşü istiyor. Geçmişin hesabını değil... Mazeretleri değil... Bahaneleri değil... Önce yönelişi... Çünkü yönünü değiştiren insanın hayatı da değişmeye başlar. Belki bir günde değil... Ama her gün biraz daha... Kalbi yumuşar. Bakışı değişir. Konuşması değişir. İlişkileri değişir. Öncelikleri değişir. Dünyaya bakışı değişir. Ve en önemlisi, Rabb’iyle kurduğu bağ güçlenir.

Bu kitabın amacı da tam olarak budur. Kimseye yeni bir din öğretmek değildir. Kimseyi bir grubun veya bir mezhebin tarafı yapmak değildir. Amaç, Kur'an'ın insanı çağırdığı o saf ve berrak ilişkiyi yeniden hatırlatmaktır. Çünkü Kur'an'ın çağrısı her çağda aynıdır. Allah'a yönel. Kur'an'ı anla. Düşün. Aklet. Sorgula. Şükret. Adaletli ol. Merhametli ol. Doğru ol. Takva sahibi ol. Hayatını Allah'ın rehberliğinde yaşa. İnsan bunu yaptığında sadece Allah'a yaklaşmaz. Aynı zamanda kendisine de yaklaşır. Fıtratına yaklaşır. Yaratılış amacına yaklaşır. Gerçek huzura yaklaşır. Ve sonunda şunu bütün kalbiyle anlar:
Allah'ı aradığım bütün yolların sonunda, O'nun zaten bana şah damarımdan daha yakın olduğunu fark ettim.

İnsan için bundan daha büyük bir keşif olabilir mi? Belki de hayatın en önemli başarısı, daha çok kazanmak, daha çok tanınmak veya daha uzun yaşamak değildir. Asıl başarı; bu dünyadan ayrılırken Rabb’ini tanımış, O'nun rehberliğinde yaşamış ve O'na gönül huzuruyla dönebilmektir. Çünkü sonunda hepimiz aynı hakikatin önünde duracağız.

Malımız kalacak... Makamımız kalacak... Şöhretimiz kalacak...Bedenimiz toprağa dönecek... Fakat Rabb’imizle kurduğumuz bağ bizimle birlikte sonsuzluğa taşınacaktır.

Öyleyse bugün, şimdi ve bu satırları okurken kendimize şu soruyu soralım:
Allah bana bu kadar yakınken, ben O'na yakın olmak için bugün ne yapacağım?

Belki de bu soruya samimiyetle verilecek cevap, hayatımızdaki en önemli dönüm noktası olacaktır.

Çünkü Allah hiç uzak değildi... Uzak olan, O'nu unutan kalplerdi.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SAPMIŞLARIN DURUMU: ALLAH'IN SAPTIRDIĞI KİMSEYE KİM YOL GÖSTEREBİLİR?

 SAPMIŞLARIN DURUMU: ALLAH'IN SAPTIRDIĞI KİMSEYE KİM YOL GÖSTEREBİLİR?

İnsan, yaratılışı gereği doğru ile yanlış arasında tercih yapabilen bir varlıktır. Allah, kimseyi zorla inkâra sürüklemez. Önce insana akıl verir, vicdan verir, ayetlerini gösterir, uyarıcılar gönderir ve düşünmesini ister. İnsan bütün bu çağrılara rağmen gerçeği bile bile reddeder, çıkarını hakikatin önüne geçirir ve sapkınlığı tercih ederse artık bunun bir sonucu vardır. Kur'an bu sonucu "Allah'ın saptırması" şeklinde ifade eder.

Burada çok önemli bir noktayı kaçırmamak gerekir. Allah'ın saptırması, sebepsiz bir ceza değildir. Tam tersine insanın kendi tercihlerinin doğal sonucudur. İnsan hakikati istemediğinde, Allah da onu seçtiği yolda bırakır. İşte Kur'an'ın birçok ayetinde anlatılan ilahî kanun budur.

Bu konu üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Çünkü birçok insan, sapmayı yalnızca inançsızlık olarak görmektedir. Oysa Kur'an'a göre sapma bazen dini kullanarak da gerçekleşebilir. İnsan Allah'ın ayetlerini bildiğini zannederken bile hakikatten uzaklaşabilir.

Allah'ın Saptırdığı Kimse
Kur'an, insanların tamamını aynı kefeye koymaz. Yanılan ile bile bile gerçeği örten arasında büyük fark vardır. Allah'ın saptırdığı kimseler, kendilerine gelen gerçeği reddeden, haktan yüz çeviren ve başkalarını da aynı yola çağıran kimselerdir.
"Münafıklar hakkında size ne oluyor ki iki gruba ayrıldınız? Oysa Allah onları kazandıkları yüzünden eski durumlarına çevirmiştir. Allah'ın saptırdığı kimseyi siz doğru yola ulaştırmak mı istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla bir yol bulamazsın."
(Nisâ, 4/88)
Ayet çok açık bir gerçeği ortaya koymaktadır. Allah onları sebepsiz yere değil, "kazandıkları yüzünden" eski durumlarına çevirmiştir. Demek ki ilahî hükmün arkasında insanın kendi tercihleri vardır. Burada geçen ifade, kişinin kendi elleriyle oluşturduğu manevî çöküşü anlatmaktadır. Önce hakikatten uzaklaşan insandır. Sonra Allah onu tercih ettiği yolda bırakmaktadır.

Hiç düşündün mü? Bir insan yıllarca gerçeği duyduğu hâlde her defasında onu reddederse, sonunda hakikati görebilecek hâlde kalabilir mi? Kur'an bunun cevabını vermektedir.

Kalpler Neden Mühürlenir?
Kur'an'da sıkça geçen "kalplerin mühürlenmesi" ifadesi de aynı ilahî kanunun sonucudur. Allah başlangıçta hiçbir kalbi mühürlemez. Önce insan gerçeğe karşı direnir, kibirlenir, ayetleri küçümser, kendi arzusunu ilahlaştırır. Sonunda kalbi hakikate kapanır.
"Hayır! İşledikleri günahlar kalplerinin üzerine pas bağlamıştır."
(Mutaffifîn, 83/14)
Kalp bir anda kararmaz. Nasıl demir yıllarca paslanarak kullanılmaz hâle gelirse, kalp de günahların, kibirin ve inatçılığın etkisiyle hakikati algılayamaz hâle gelir.

Bu yüzden Kur'an sürekli düşünmeyi, sorgulamayı ve vicdanı diri tutmayı emreder.

Sapmanın Başlangıcı Küçük Tavizlerle Olur
Hiç kimse bir sabah kalkıp büyük bir sapkınlığın içine düşmez. Önce küçük tavizler verilir. Sonra yanlışlar normalleşir. Ardından kişi kendisini haklı göstermeye başlar.

Kur'an bu süreci çok çarpıcı biçimde anlatmaktadır.
"Onlar Allah'a verdikleri sözü bozdukları ve yalan söyledikleri için Allah da kendisine kavuşacakları güne kadar kalplerine ikiyüzlülük yerleştirdi."
(Tevbe, 9/75-77)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Kalplerindeki hastalık önce değil, sözlerini bozduktan sonra meydana gelmiştir. Demek ki nifak, insanın kendi eliyle büyüttüğü bir hastalıktır.

Hakikati Gizlemek En Büyük Sapmalardan Biridir
Kur'an'ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri de Allah'ın ayetlerini gizlemek veya değiştirmektir. Çünkü insanlar doğru bilgiye ulaşamazsa doğru yolu da bulamaz.
"Allah'ın indirdiğini gizleyenler ve onu az bir bedel karşılığında satanlar var ya; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar."
(Bakara, 2/174)
Bu yalnızca kutsal metinleri değiştirmek anlamına gelmez. Ayetin anlamını bilerek çarpıtmak, insanların hoşuna gidecek yorumlarla gerçeği perdelemek de aynı tehlikenin kapsamına girer.

Düşünelim. Bir doktor hastasına yanlış ilaç verse bunun sonucundan sorumlu olmaz mı? Öyleyse Allah'ın dini hakkında bile bile yanlış bilgi vermenin sorumluluğu bundan çok daha ağır değil midir?

Başkalarını Saptırmanın Vebali
İnsan yalnız kendi saparsa büyük bir hata işlemiş olur. Fakat başkalarını da aynı yanlış yola çağırıyorsa sorumluluğu katlanarak artar.

Kur'an bu konuda çok ciddi uyarılar yapmaktadır.
"Kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak yüklenecekleri gibi, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da bir kısmını yükleneceklerdir."
(Nahl, 16/25)
İnsan bazen söylediği bir sözün yıllarca yaşayacağını fark etmez. Yazdığı bir kitap, yaptığı bir konuşma veya paylaştığı bir bilgi binlerce insanı etkileyebilir.

Bu yüzden Kur'an bilgi konusunda son derece titiz davranmayı emreder.

Hevâyı İlâh Edinmek
Sapmanın en tehlikeli sebeplerinden biri de insanın kendi arzusunu ölçü hâline getirmesidir.
"Hevasını ilah edineni gördün mü?"
(Câsiye, 45/23)
Böyle bir insan artık doğruyu Allah'ın ayetlerinde değil, kendi hoşuna giden düşüncelerde aramaya başlar. İşte gerçek sapma burada başlar.

Çünkü artık ölçü vahiy değil, nefis olmuştur.

Allah Kimleri Doğru Yola İletir?
Kur'an yalnızca sapanları anlatmaz. Aynı zamanda doğru yolu arayanlara da umut verir. Allah, samimiyetle gerçeği isteyen hiçbir kulunu cevapsız bırakmaz.
"Bizim uğrumuzda çaba gösterenleri elbette yollarımıza ulaştırırız."
(Ankebût, 29/69)
Demek ki hidayetin şartı samimiyettir. İnsan gerçekten hakikati arıyorsa, Allah ona mutlaka yol açmaktadır.

Kendimizi Sürekli Sorgulamalıyız
Kur'an başkalarının sapmasını anlatırken aslında bize ayna tutmaktadır. Ben gerçekten Allah'ın ayetlerini mi izliyorum? Yoksa alışkanlıklarımı mı din edindim? İnandığım bilgilerin kaynağı gerçekten Kur'an mı? Yoksa bana yıllarca öğretilenleri hiç sorgulamadan mı kabul ettim? İşte bu sorular, iman eden herkesin hayatı boyunca kendisine sorması gereken sorulardır. Çünkü sapma, yalnız inkâr edenlerin değil; gerçeği araştırmayı bırakanların da tehlikesidir.

Allah, kullarından körü körüne bağlılık istemez. Düşünen, araştıran, delile teslim olan, samimiyetle gerçeği arayan kullar ister. Kur'an'ın ortaya koyduğu ilahî kanun açıktır. İnsan önce tercihini yapar. Allah da onu seçtiği yolda bırakır veya samimiyetine karşılık hidayetini artırır.

Bu nedenle en büyük güvence, sürekli Kur'an'a yönelmek, Allah'ın ayetlerini önyargısız okumak ve nefsimizi her gün yeniden sorgulamaktır. Çünkü hidayet, yalnızca doğruyu bilenlerin değil, doğruya teslim olanların nasibidir.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

NEFİS, TAKVA VE GÜNÜMÜZ İNSANI

 NEFİS, TAKVA VE GÜNÜMÜZ İNSANI

İnsan, yaratılmış varlıklar içinde en farklı imtihana sahip olandır. Çünkü Allah ona sadece yaşama gücü vermemiş, aynı zamanda seçme iradesi de vermiştir. İşte insanı değerli kılan da sorumlu yapan da budur. Kur'an boyunca anlatılan kıssalar, verilen hükümler ve yapılan uyarılar tek bir gerçeği hatırlatır: İnsan her gün, hatta her an iki yol arasında seçim yapmaktadır. Bunlardan biri nefsin yolu, diğeri ise takva yoludur.

Bu iki yol sadece inançla ilgili değildir. İnsan ailesinde, ticaretinde, dostluklarında, yöneticiliğinde, miras paylaşımında, öfkesinde ve sevgisinde de sürekli bu iki yoldan birini tercih eder. Bu yüzden Kur'an, insanın dışındaki düşmanlardan önce kendi iç dünyasına dikkat çeker.

Nefis Nedir?
Kur'an'da nefis, insanın bizzat kendisini ifade eder. Ancak insanın içinde arzular, tutkular, bencillik, öfke ve hırs gibi onu yanlış yönlere çekebilecek eğilimler de bulunmaktadır. Bu nedenle nefis, insanı ya Allah'ın gösterdiği yola yöneltebilir ya da kendi isteklerinin peşinden sürükleyebilir.

Şeytanın en büyük amacı da işte bu eğilimleri kullanmaktır. Çünkü şeytan kimseyi zorla günaha sürükleyemez. O sadece çağırır, süsler, güzel gösterir ve insanın kendi isteğiyle yanlış yolu seçmesini ister.

Bu gerçeği anlamayan kişi, bütün suçlarını şeytana yükler. Oysa Kur'an insanın kendi sorumluluğunu açıkça ortaya koyar.
"Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene andolsun. Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onu kirletip örten ise gerçekten kaybetmiştir."
(Şems, 91/7-10)
Bu ayetler çok önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Allah, insana hem yanlışın hem doğrunun farkına varabilecek bir vicdan vermiştir. İnsan doğuştan kötülüğe mahkûm değildir. Aynı şekilde doğuştan kurtuluşa da garanti verilmemiştir. Sonucu belirleyen, yaptığı tercihlerdir.

Takva Nedir?
Takva çoğu zaman sadece "Allah korkusu" şeklinde tanımlanır. Oysa Kur'an bütünlüğünde takva bundan çok daha geniş bir anlam taşır.

Takva, insanın Allah'ın koyduğu sınırları bilerek yaşaması, haksızlıktan uzak durması, adaleti gözetmesi, doğruluğu tercih etmesi ve her davranışında Allah'ın huzurunda olduğunu unutmamasıdır. Takva, sadece ibadetlerde değil, hayatın tamamında ortaya çıkar. Bir insan namaz kıldığını söyleyebilir; fakat alışverişte insanları aldatıyorsa takva yolunda değildir.

Bir insan sürekli Allah'tan söz edebilir; fakat yetimin hakkını yiyorsa takva sahibi olduğunu söyleyemez. Bir insan gece gündüz ibadet ettiğini iddia edebilir; fakat eşine, çocuklarına veya çalışanlarına zulmediyorsa Kur'an'ın anlattığı takvaya ulaşmış değildir.

Takva, insanın hayatının tamamını Allah'ın ölçülerine göre düzenlemesidir.
"Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı en çok takva sahibi olanınızdır."
(Hucurat, 49/13)
Dikkat edilirse ayette üstünlüğün ölçüsü soy, makam, servet, bilgi veya kalabalık değildir. Ölçü takvadır. Bu yüzden Kur'an'ın inşa ettiği toplumda insanlar servetleriyle değil, adaletleriyle değer kazanırlar.

Davud Kıssasının Verdiği Ders
Kur'an'da anlatılan Nebi Davud kıssası, nefis ile takva arasındaki mücadeleyi anlamak için önemli örneklerden biridir.

İki davacı Nebi Davud'un huzuruna gelir. Biri diğerinin doksan dokuz koyunu olduğunu, kendisinin ise sadece bir koyunu bulunduğunu söyler. Güçlü olan kişi, tek koyunu da istemektedir. Nebi Davud ilk anda karar verir. Fakat ardından bunun kendisi için bir imtihan olduğunu fark eder.
"Davud, bunun kendisini denememiz olduğunu anladı. Hemen Rabb’inden bağışlanma diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi."
(Sad, 38/24)
Kur'an burada çok önemli bir eğitim vermektedir. İnsan hata yapabilir. Önemli olan hatada ısrar etmek değil, gerçeği fark ettiği anda Allah'a yönelmek ve yanlışını düzeltmektir. Nefis insanı hataya götürür. Takva ise insanı hatasını kabul etmeye yöneltir.

İşte gerçek olgunluk burada başlar.

Nefis Neden Hep Daha Fazlasını İster?
Hiç dikkat ettin mi? İnsan çoğu zaman ihtiyacı olduğu için değil, başkasında olduğu için istemeye başlar. Bir evi vardır, daha büyüğünü ister. Bir arabası vardır, daha yenisini ister. Bir makamı vardır, daha yükseğini ister. Bir kazancı vardır, daha fazlasını ister. İhtiyaçların sonu gelmez. Çünkü nefis doymaz.

Kur'an bunun için insanın mala olan sevgisinin ölçüsüz hale gelebileceğini haber verir.
"Siz malı aşırı bir sevgiyle seviyorsunuz."
(Fecr, 89/20)
Malın kendisi kötü değildir. Makam da kötü değildir. Servet de kötü değildir. Fakat bunlar adaletin önüne geçtiğinde nefis insanı yönetmeye başlar. İşte zulüm de tam burada doğar.

Çoğunluk Her Zaman Doğruyu Göstermez
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kalabalığın peşinden gitmektir. "Bu kadar insan yanlış olamaz." sözü, tarihin en büyük hatalarının gerekçesi olmuştur. Kur'an ise tam tersini söyler.
"Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar ve yalnızca tahminde bulunurlar."
(En'âm, 6/116)
Bu ayet, her çoğunluğun yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat çoğunluk tek başına doğruluğun ölçüsü değildir. Doğrunun ölçüsü Allah'ın vahyidir. Bütün insanlar aynı yanlışı savunsa bile hak değişmez. Bugün toplum baskısı, sosyal medya etkisi, moda, siyaset veya gelenek birçok insanı farkında olmadan yönlendirmektedir. Kur'an ise insana düşünmesini, araştırmasını ve delille hareket etmesini öğretmektedir.

Şeytanın En Büyük Silahı
Şeytan insanı zorlayamaz. Onun kullandığı yöntem aldatmaktır. Yanlışı doğru gibi göstermektir. İşte bu yüzden Kur'an sürekli "aldanmayın" diye uyarır.
"Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi ve onları yoldan alıkoydu."
(Neml, 27/24)
Kötülük çoğu zaman "kötülük" adıyla gelmez. Çoğu zaman hak, özgürlük, menfaat, kazanç veya mutluluk görüntüsü altında gelir. İnsan ancak vahyin ölçüsüyle düşündüğünde bunun farkına varabilir.

Takva Günlük Hayatta Nasıl Ortaya Çıkar?
Takva sadece secdede belli olmaz. Takva; verilen sözü tutarken, borcu öderken, emaneti korurken, alışveriş yaparken, eşe davranırken, çocuğu yetiştirirken, öfkelendiğinde, affederken, konuşurken, hatta kimsenin görmediği yerde bile ortaya çıkar. Çünkü takva, Allah'ın gördüğünü unutmadan yaşamaktır.
"Kim Allah'a karşı takva sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır."
(Talak, 65/2-3)
Bu ayet sadece ekonomik rızkı anlatmaz. Bazen çıkış yolu bir fikir olur. Bazen doğru bir karar olur. Bazen bir dost olur. Bazen de insanın içine verilen huzur olur. Allah, takva sahibi kullarını yalnız bırakmayacağını vaat etmektedir.

Nefisle Mücadele Ömür Boyu Devam Eder
İnsan belli bir yaşa geldiğinde artık imtihanın biteceğini sanabilir. Oysa Kur'an böyle söylemez. Servet arttıkça farklı bir imtihan başlar. Bilgi arttıkça kibir imtihanı başlar. Makam yükseldikçe adalet imtihanı başlar. Yaş ilerledikçe umutsuzluk imtihanı başlayabilir. Bu nedenle nefisle mücadele, insanın son nefesine kadar devam eder. Her gün yeniden tercih yapılır. Her gün yeniden yön belirlenir. Her gün yeniden Allah'ın rızası ile nefsin arzuları arasında bir seçim yapılır.

Sonuç
Kur'an'ın ortaya koyduğu insan modeli, ne arzularının esiri olan ne de hayatı terk eden bir insandır. Allah, insanı dünyadan uzaklaşsın diye değil; dünyada adaletle, merhametle ve doğrulukla yaşasın diye yaratmıştır. Nefis insana sürekli "kendini" merkeze koymasını fısıldar.

Takva ise Allah'ın ölçülerini merkeze koymayı öğretir. İnsan hangi sesi daha çok dinlerse, karakteri de zamanla ona dönüşür. Bugün dünyada yaşanan haksızlıkların, savaşların, sömürünün, yalanın ve güven bunalımının temelinde, nefsin kontrolsüz hâkimiyeti bulunmaktadır. Buna karşılık huzurun, güvenin ve adaletin temeli ise takvadır. Kur'an'ın çağrısı dün olduğu gibi bugün de aynıdır: Nefsin geçici isteklerine değil, Allah'ın değişmeyen ölçülerine yönel. Çünkü gerçek özgürlük, nefsin peşinden gitmekte değil; onu Allah'ın rehberliğiyle yönetebilmektedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

KUR'AN'IN KORUDUĞU MAHREMİYET

 KUR'AN'IN KORUDUĞU MAHREMİYET

İnsan, yaratılışı gereği mahremiyeti olan bir varlıktır. Her insanın kendisine ait bir dünyası, ailesi, evi, duyguları ve sırları vardır. Kur'an, sadece ibadetleri düzenleyen bir kitap değildir; aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkileri de en ince ayrıntısına kadar düzenleyen ilahi bir rehberdir. Bugün toplumda yaşanan birçok huzursuzluğun temelinde, insanların birbirlerinin sınırlarını ihlal etmesi yatmaktadır. Oysa Allah, özel hayatın dokunulmazlığını açık hükümlerle güvence altına almıştır.

Düşün... İnsanların birbirlerinin hayatına gereğinden fazla karışmadığı, dedikodunun olmadığı, kimsenin başkasının kusurunu araştırmadığı bir toplum nasıl olurdu? Güvenin, huzurun ve saygının hâkim olduğu bir toplum meydana gelirdi. İşte Kur'an'ın hedeflediği toplum tam da budur.

İzinsiz Evlere Girmemek
Kur'an, özel hayatın korunmasını evin kapısından başlatır. Bir kimsenin evi, onun en özel alanıdır. Oraya izinsiz girmek veya habersizce girmek, kişinin mahremiyetine müdahale etmektir.
“Ey iman edenler! Geldiğinizi farkettirip ev halkına selam verinceye onlar selamınızı alıncaya kadar kendi evinizden başka evlere girmeyin!
(Nur, 24/27)
Bu ayet sadece kapıyı çalmayı öğretmez. Aynı zamanda başkasının özel alanına saygıyı da öğretir. Çünkü Allah, insanın huzurunu ve güvenliğini korumaktadır.

Doğruluğundan Emin Olmadığın Bilgiyi Yaymamak
İnsan çoğu zaman duyduğu her haberi doğru kabul etmeye eğilimlidir. Oysa Kur'an, doğruluğu araştırılmayan bilgilerin insanların onurunu zedeleyebileceğini bildirir.
"Onu dillerinizle birbirinize aktarıyor, hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınıza alıyor ve bunu önemsiz sanıyordunuz. Oysa Allah katında bu çok büyük bir günahtır."
(Nur, 24/15)

Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
"Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsra, 17/36)
Hiç fark ettin mi? İnsanların çoğu yanlış bilgiler yüzünden birbirine düşman olur. Oysa Kur'an, kesin bilgi olmadan konuşmayı yasaklayarak hem bireyi hem toplumu korur.

Başkalarının Kusurlarını Araştırmamak
İnsanların en büyük hatalarından biri, kendi eksiklerini bırakıp başkalarının hatalarını aramaktır. Kur'an ise tam tersini emreder.
"Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın..."
(Hucurat, 49/12)
Allah burada sadece gıybeti değil, kusur araştırmayı da yasaklamaktadır. Çünkü kusur arayan insan, sonunda mutlaka bir kusur bulacaktır. Fakat bu davranış ne bulana fayda sağlar ne de topluma.
Düşün... Eğer herkes başkasının ayıbını araştırmak yerine kendi eksiklerini düzeltmeye çalışsaydı, insanlar birbirlerini yargılamak yerine kendilerini geliştirme yoluna giderlerdi.

Gözü ve Dili Kontrol Altında Tutmak
Özel hayatın korunması yalnızca fiziksel davranışlarla sınırlı değildir. Göz de, dil de mahremiyetin korunmasında önemli bir sorumluluk taşır.
"Mümin erkeklere söyle; gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar..."
(Nur, 24/30)

"Mümin kadınlara da söyle; gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar..."
(Nur, 24/31)
Göz, çoğu zaman kalbin kapısıdır. Kontrol edilmeyen bakışlar, zamanla düşünceleri; düşünceler ise davranışları etkiler. Bu yüzden Kur'an, insanı daha işin başında korumaktadır.

Dil de aynı şekilde kontrol edilmelidir. Bir söz bazen yıllarca kapanmayacak yaralar açabilir. Bu nedenle Kur'an, bilgiye dayanmayan konuşmalardan uzak durmayı emreder.

Başkalarının Mallarına ve Eşyalarına Saygı Göstermek
Özel hayat yalnızca insanın bedeni veya evi değildir. Eşyaları da onun özel alanının bir parçasıdır. Kur'an'da Yusuf kıssasında geçen olay, başkasının eşyası üzerinde izinsiz tasarrufta bulunmanın ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.
"Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkardı..."
(Yusuf, 12/76)
Bu kıssa, insanların eşyalarının da güvence altında olması gerektiğini gösteren önemli örneklerden biridir. Başkasına ait olan şey, sahibinin izni olmadan kullanılmamalıdır.

Boş ve Faydasız İşlerden Uzak Durmak
Kur'an, insanın zamanını da korur. Çünkü sürekli başkalarının hayatıyla ilgilenen insanlar, kendi hayatlarını ihmal ederler.
"Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir... Onlar boş ve yararsız işlerden yüz çevirirler."
(Mü'minun, 23/1-3)
Boş işlerden uzak durmak yalnızca vakit kazanmak değildir. Aynı zamanda insanın zihnini gereksiz meşguliyetlerden korumasıdır. Başkalarının özel hayatını konuşmak, dedikodu yapmak ve sürekli başkalarının yaşamını takip etmek de çoğu zaman bu boş uğraşların içine girer.

Önce Kendi Hesabını Görmek
İnsan başkasının yanlışını görmekte çok başarılıdır. Fakat aynı dikkati kendi hatalarına göstermez. Kur'an ise kurtuluşun başkasını eleştirmekte değil, nefsini arındırmakta olduğunu bildirir.
"Kim Rabb’inin huzurunda durmaktan korkar ve nefsini kötü arzulardan alıkoyarsa, işte onun varacağı yer cennettir."
(Naziat, 79/40-41)
Başkalarının eksiklerini saymak insanı olgunlaştırmaz. Asıl gelişim, insanın kendi kusurlarını fark edip onları düzeltmeye çalışmasıyla mümkündür.

Sır Saklamak Güvenin Temelidir
İnsanlar arasındaki güvenin en önemli şartlarından biri, emanet edilen sırların korunmasıdır. Kur'an, Nebi'nin aile hayatı üzerinden verilen bir örnekle bu konuya dikkat çeker.
"Nebi eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti..."
(Tahrim, 66/3)
Bu olay, insanlar arasında paylaşılan özel bilgilerin gelişi güzel başkalarına aktarılmaması gerektiğini göstermektedir. Güven, verilen sözü ve emanet edilen sırrı koruyabilmekle ayakta kalır.

Özel Hayata Saygı, İmanın Bir Göstergesidir
Kur'an'ın ortaya koyduğu bütün bu ilkeler bir araya getirildiğinde çok önemli bir sonuç ortaya çıkar. Allah, insanların birbirlerinin hayatını denetleyen, kusur arayan, sürekli konuşan ve mahremiyet sınırlarını ihlal eden bireyler olmasını istememektedir. Bunun yerine; güven veren, saygılı, ölçülü, araştırmadan konuşmayan, gözünü ve dilini koruyan, kendi kusuruyla meşgul olan bir toplum inşa etmeyi hedeflemektedir.

Bugün iletişim araçları sayesinde insanların özel hayatına ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay hâle gelmiştir. Ancak kolay olması, doğru olduğu anlamına gelmez. Kur'an'ın ölçüsü değişmemiştir. Başkasının mahremiyetine saygı göstermek, onun onurunu korumak ve sınırlarını ihlal etmemek, müminin ahlakının ayrılmaz bir parçasıdır.

Özel hayatın dokunulmazlığı yalnızca hukuki bir hak değildir; Allah'ın koyduğu ahlaki bir ilkedir. Bu ilkeye uyan toplumlarda güven artar, aileler güçlenir, dostluklar sağlamlaşır ve insanlar birbirlerine karşı huzur içinde yaşarlar. Kur'an'ın hedeflediği toplum da işte böyle bir toplumdur.

Mahremiyetin Gizlice İhlal Edilmesi
Kur'an, insanların açık hatalarını araştırmayı yasakladığı gibi, gizli hâllerini öğrenmeye çalışmayı da yasaklamaktadır. Çünkü özel hayatın dokunulmazlığı, sadece evin kapısından içeri izinsiz girmemekle sınırlı değildir. Bir insanın izni olmadan onun özel bilgilerine ulaşmaya çalışmak da aynı şekilde mahremiyet ihlalidir.

Bugün teknoloji sayesinde insanların telefonlarını karıştırmak, mesajlarını okumak, sosyal medya hesaplarını gizlice takip etmek, özel konuşmalarını dinlemek veya görüntülerini izinsiz kaydetmek çok kolay hâle gelmiştir. Fakat kolay olması, doğru olduğu anlamına gelmez. Allah'ın koyduğu ölçü zamana göre değişmez.
"Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın..."
(Hucurat, 49/12)
Bu ayet, insanların görünmeyen taraflarını ortaya çıkarmaya çalışmanın doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Allah, insanların ayıplarını örtmeyi isterken, insanın onları açığa çıkarmaya çalışması ilahi ahlaka uygun değildir.

Aile İçinde De Mahremiyet Vardır
Bazıları mahremiyetin yalnızca yabancılar arasında geçerli olduğunu düşünür. Oysa Kur'an, aynı evde yaşayan insanların bile birbirlerinin özel alanına saygı göstermelerini istemektedir. Bu durum, özel hayatın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Çocukların ve ev halkının bile belirli zamanlarda izin isteyerek odaya girmeleri emredilmektedir. Bu, aile bireylerinin de kendilerine ait bir mahremiyet alanı bulunduğunu gösterir.
"Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına ulaşmamış olanlar, üç vakitte sizden izin istesinler..."
(Nur, 24/58)
Düşün... Allah, aynı evin içinde yaşayan insanlar için bile mahremiyet sınırları koyuyorsa, yabancı insanların özel hayatına saygı göstermenin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılmaz mı?

Güven De Bir Emanettir
İnsan bazen malını, bazen de en özel sırlarını emanet eder. Kur'an'da emanet yalnızca maddi değerlerle sınırlı değildir. İnsana duyulan güven de korunması gereken bir emanettir.

Bir dostun sana anlattığı özel bir konu, bir aile bireyinin paylaştığı mahrem bir bilgi veya bir insanın yalnızca sana açtığı bir sıkıntısı, senin sorumluluğun altındadır. Bunları başkalarına taşımak güveni yıkar ve insanlar arasındaki bağı zedeler.
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor..."
(Nisa, 4/58)
Sır saklamak sadece güzel bir ahlak değildir; aynı zamanda Allah'ın emrettiği emanet bilincinin bir parçasıdır. Güvenin olmadığı yerde dostluk da, aile de, toplum da uzun süre ayakta kalamaz.

İnsan Onuruna Saygı Da Mahremiyetin Bir Parçasıdır
Özel hayatı korumak, yalnızca insanların evlerine veya eşyalarına saygı göstermek değildir. İnsanların kişiliklerini, onurlarını ve toplum içindeki saygınlıklarını korumak da bu kapsamın içindedir.

Alay etmek, küçümsemek, aşağılayıcı lakaplar takmak veya insanları utandıracak sözler söylemek, onların manevi mahremiyetini zedeleyen davranışlardır. Kur'an, müminlerin birbirlerine karşı böyle bir tavır içinde olmalarını kesin olarak yasaklamaktadır.
"Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın..."
(Hucurat, 49/11)
Hiç fark ettin mi? Bir insanın bedeninde açılan yara zamanla iyileşebilir. Fakat onurunda açılan yara yıllarca kapanmayabilir. Bu yüzden Kur'an, insanın sadece bedenini değil, haysiyetini ve saygınlığını da koruma altına almıştır. Bu da özel hayat dokunulmazlığının önemli bir yönüdür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

KUR'AN'IN REHBERLİĞİ: İSLAM'IN TEMEL İLKELERİ

 KUR'AN'IN REHBERLİĞİ: İSLAM'IN TEMEL İLKELERİ

İnsan, yaratılışı gereği bir rehbere ihtiyaç duyar. Hayatın her alanında doğru ile yanlışı, hak ile batılı, adalet ile zulmü birbirinden ayırabilecek sağlam bir ölçüye sahip olmadığında, zamanla kendi arzularını ölçü edinmeye başlar. Tarih boyunca yaşanan sapmaların temelinde de bu gerçek vardır. Allah ise insanı başıboş bırakmamış, ona doğru yolu gösterecek vahyi indirmiştir. İşte Kur'an, bu ilahi rehberliğin son ve korunmuş kitabıdır.

Kur'an'ın en önemli özelliği, sadece belirli bir döneme veya topluma hitap etmemesidir. O, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlara seslenen hem tarihsel hem de evrensel bir rehberdir. Bu yüzden Kur'an, yalnızca okunmak veya güzel sesle tilavet edilmek için değil; anlaşılmak, düşünülmek ve yaşanmak için indirilmiştir.

Allah Yolun Rehberidir
İnsanlar tarih boyunca sayısız düşünce sistemi, inanç ve ideoloji üretmiştir. Her biri kendi yolunun doğru olduğunu iddia etmiştir. Fakat hak yolu belirleme yetkisi insanlara değil, yalnızca Allah'a aittir.
"Yolun doğrusu Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Eğer dileseydi sizi hep birlikte doğru yola iletirdi."
(Nahl, 16/9)
Bu ayet çok önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Doğru yolu belirleyen toplumlar, din adamları, mezhepler veya gelenekler değildir. Doğru yolun sahibi Allah'tır. O halde Müslümanın ilk başvuracağı kaynak da yalnızca Allah'ın vahyi olmalıdır.

Düşünelim... Bir makineyi üreten firma onun kullanım kılavuzunu hazırlıyorsa, insanı yaratan Allah da insan hayatının kılavuzunu göndermiştir. İnsan kendi aklıyla yeni bir kullanım kılavuzu yazmaya kalkarsa hata yapması kaçınılmaz olur.

Kur'an Şüphesiz Bir Rehberdir
Kur'an kendisini yalnızca kutsal bir kitap olarak değil, aynı zamanda bir rehber olarak tanıtır. Rehber ise yol gösteren, yanlışlardan koruyan ve hedefe ulaştırandır.
"Bu Kitap, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar için bir rehberdir."
(Bakara, 2/2)
Kur'an'ın rehberliği sadece ibadetlerle sınırlı değildir. İnsan ilişkileri, aile hayatı, ticaret, miras, adalet, yönetim, ahlak, eğitim ve toplum düzeni gibi hayatın bütün alanlarını kapsar.

Kur'an'ın rehberliğini kabul eden kişi, hayatını parçalar hâlinde yaşamaz. Camide başka, iş yerinde başka, evinde başka bir anlayış benimsemez. Çünkü Allah'ın rehberliği hayatın tamamını kuşatmaktadır.

Kur'an Her Şeyi Açıklayan Bir Kitaptır
Bazıları Kur'an'ın sadece inanç esaslarını anlattığını, dinin ayrıntılarının başka kaynaklardan öğrenileceğini ileri sürmektedir. Oysa Kur'an kendisini farklı şekilde tanıtmaktadır.
"Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve Müslümanlara müjde olarak indirdik."
(Nahl, 16/89)
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:

"Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."
(En'âm, 6/38)

Yine Kur'an şöyle der:
"Bu, ayetleri ayrıntılı kılınmış bir kitaptır."
(Fussilet, 41/3)
Bu ayetler birlikte okunduğunda açıkça görülmektedir ki Allah, insanın din adına ihtiyaç duyacağı temel ölçüleri eksiksiz olarak vahyinde bildirmiştir. Elbette her ayrıntı teknik bir kullanım kitabı gibi verilmemiştir. Ancak dinin hükümleri, ilkeleri ve insanı kurtuluşa ulaştıracak esaslar eksiksiz şekilde açıklanmıştır.

Kur'an Düşünmeyi Emreder
Kur'an'ın dikkat çeken yönlerinden biri de insanı körü körüne inanmaya çağırmamasıdır. Aksine sürekli düşünmesini, akletmesini ve delil istemesini emreder.
"Onlar Kur'an üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?"
(Muhammed, 47/24)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Biz bu Kitabı sana indirdik ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar."
(Sad, 38/29)
Hiç fark ettin mi? Kur'an'ın en çok kullandığı çağrılardan biri "akletmez misiniz?", "düşünmez misiniz?", "ibret almaz mısınız?" sorularıdır. Çünkü Allah, bilinçsiz bir taklit değil; bilinçli bir iman istemektedir.

Kur'an İnsanları Birleştirir
İnsanlar Allah'ın kitabına sarıldıkları sürece birlik içinde kalmışlardır. Ne zaman ki vahyin yerine insanlar tarafından üretilen anlayışlar geçirilmiş, işte o zaman ayrılıklar başlamıştır.

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin."
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın ipi nedir? Kur'an'ın kendi açıklamasına göre Allah'ın indirdiği vahiydir. İnsanları bir araya getirecek ortak ölçü de budur. Çünkü herkesin kabul edebileceği tek ilahi kaynak Kur'an'dır.

İslam'ın Ölçüsü Allah'ın Dini Olmalıdır
Kur'an, Allah katında geçerli dinin İslam olduğunu bildirir. Bu İslam; teslimiyet, Allah'a yöneliş ve O'nun vahyine bağlılık anlamına gelir.
"Şüphesiz Allah katında din İslam'dır."
(Âl-i İmrân, 3/19)

Yine şöyle buyrulur:
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır."
(Âl-i İmrân, 3/85)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah'ın kabul ettiği İslam, insanların sonradan eklediği yorumlardan oluşan bir din değildir. Allah'ın kabul ettiği din, vahyin ortaya koyduğu saf teslimiyettir.

Adalet Rehberliğin Vazgeçilmez İlkesidir
Kur'an'ın rehberliği sadece ibadetleri öğretmez. Aynı zamanda güçlü bir adalet anlayışı inşa eder.
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha uygundur."
(Mâide, 5/8)
Adalet sadece dostlara karşı değil, düşmanlara karşı da korunmalıdır. Kur'an'ın öğrettiği adalet anlayışı kişilere göre değişmez. Menfaatin olduğu yerde eğilip bükülmez.

Toplumların huzuru güçlü olmaktan değil, adaletli olmaktan geçer.

Kur'an Rahmettir
Kur'an sadece yasaklar koyan bir kitap değildir. O aynı zamanda insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir rahmettir.
"Ey insanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, inananlar için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."
(Yûnus, 10/57)
Kur'an insanın yalnızca davranışlarını değil, kalbini de inşa eder. Kibir yerine tevazuyu, kin yerine affı, bencillik yerine paylaşmayı, zulüm yerine merhameti yerleştirir.

Kur'an'ın Rehberliğinden Yüz Çevirmek
Kur'an sadece rehberlik etmekle kalmaz; ondan uzaklaşmanın sonucunu da bildirir.
"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir hayat vardır. Kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz."
(Tâhâ, 20/124)
Bugün insanların yaşadığı manevi boşlukların, ahlaki çöküşlerin ve toplumsal huzursuzlukların önemli sebeplerinden biri, vahyin hayatın merkezinden uzaklaştırılmasıdır. İnsan kendi koyduğu ölçülerle mutlu olacağını zanneder; fakat sonunda yeni problemler üretir.

Allah'ın rehberliği ise insanı hem dünya hem de ahiret mutluluğuna ulaştırmayı hedefler.

Kur'an'a Sarılmak Bir Tercih Değil, Sorumluluktur
Kur'an okunup rafa kaldırılacak bir kitap değildir. O, hayatı inşa eden bir kitaptır. Her kararımızda, her davranışımızda ve her değerlendirmemizde onun ölçülerine başvurmak, Müslümanın temel sorumluluğudur.

Bugün kendimize şu soruyu samimiyetle sormamız gerekir:

Hayatımıza gerçekten Kur'an mı yön veriyor, yoksa alışkanlıklarımız, çevremiz, geleneklerimiz ve bize öğretilen kalıplar mı?

Kur'an'ın rehberliğine güvenen kişi, insanların peşinden değil, Allah'ın gösterdiği yolun peşinden gider. Çünkü bilir ki insan yanılabilir; fakat Allah'ın sözü asla yanılmaz.
"Şüphesiz bu Kur'an en doğru olana iletir; salih ameller işleyen müminlere büyük bir ödül olduğunu müjdeler."
(İsrâ, 17/9)
Kur'an'ın rehberliği yalnızca bir bilgi kaynağı değildir; aynı zamanda bir hayat nizamıdır. Onu anlayarak okuyan, üzerinde düşünen ve hayatına uygulayan kişi, yalnızca doğru bilgiye ulaşmış olmaz; aynı zamanda Allah'ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümeye başlar. İşte gerçek güven, gerçek huzur ve gerçek kurtuluş da ancak bu ilahi rehberliğe teslim olmakla mümkündür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

KUR'AN'A GÖRE ALLAH'IN DİNİ NASIL DEĞİŞTİRİLİR?

 KUR'AN'A GÖRE ALLAH'IN DİNİ NASIL DEĞİŞTİRİLİR?

İnsanlık tarihi incelendiğinde ilginç bir gerçek ortaya çıkar. Allah, her topluma hakikati bildiren resuller göndermiştir. Ancak zaman geçtikçe o toplumların önemli bir kısmı, kendilerine ulaştırılan vahyi olduğu gibi koruyamamıştır. Dikkat edilirse bu bozulma hiçbir zaman bir gecede olmamıştır. Kimse bir sabah kalkıp da "Artık Allah'ın dinini bırakıyorum." dememiştir. Aksine insanlar, Allah'ın dinine bağlı olduklarını söylemeye devam etmiş; fakat zamanla dinin merkezine Allah'ın sözü yerine insanın sözü yerleşmiştir.

Kur'an'ın anlattığı Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son Resul'e kadar uzanan bütün mücadele aynı gerçeği göstermektedir. Allah'ın dini değişmemiştir. Değişen, insanların onu anlama ve yaşama biçimi olmuştur. İşte Kur'an, bu bozulmanın nasıl gerçekleştiğini adım adım gözler önüne sermektedir.

Düşün... Eğer bir binanın temeli sağlam kalırsa üzerine ne kadar kat çıkılırsa çıkılsın bina ayakta durabilir. Ama temelin yerine başka bir temel koymaya kalkarsan artık aynı binadan söz edemezsin. Dinde de durum böyledir. Temel vahiydir. Temel değiştiğinde geriye dinin adı kalsa bile özü değişmeye başlar.

Vahyin ölçüsü yerine insan ölçüsü geçirilmektedir
Bozulmanın ilk adımı, Allah'ın hükmünün tek ölçü olmaktan çıkarılmasıdır. İnsanlar önce kendi düşüncelerini, kanaatlerini ve yorumlarını vahyin yanına koyarlar. Daha sonra bu yorumlar zamanla vahyin önüne geçmeye başlar.
(Allah'ın) peşi sıra taptıklarınız, haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.* Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte doğru din budur fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.
(Yûsuf, 12/40)
Bu ayet yalnızca hukukla ilgili değildir. Aynı zamanda dinin kaynağını da belirlemektedir. Dinin belirleyicisi Allah'tır. Bir konuda Allah hüküm vermişse artık hiçbir insanın o hükmü değiştirme, daraltma veya genişletme yetkisi yoktur.

Kur'an başka bir ayette bu gerçeği daha da güçlü ifade eder.
"Allah hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez."
(Kehf, 18/26)
Bu ortaklık yalnız putlara tapmak anlamına gelmez. Allah'ın hüküm koyduğu yerde insanın da aynı yetkiye sahip olduğunu kabul etmek de hüküm ortaklığıdır. İşte bozulma tam burada başlamaktadır.

Vahyin yanına ilaveler yapılmaktadır
Kur'an'ın dikkat çektiği önemli tehlikelerden biri de Allah'ın indirmediği hükümleri dine eklemektir. İnsan, iyi niyetle bile olsa Allah adına hüküm koymaya başladığında artık din saf hâlini kaybetmeye başlar.
"Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi sebebiyle, 'Şu helaldir, şu haramdır.' demeyin. Yoksa Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz."
(Nahl, 16/116)
Ne kadar düşündürücü değil mi? Bir şeyi helal veya haram ilan etmek yalnızca Allah'ın yetkisidir. İnsan bunu kendi adına yaptığında yalnızca bir yorum üretmiş olmaz; farkında olmadan Allah adına konuşmaya başlamış olur.

Kur'an'ın bu uyarısı bütün çağlara yöneliktir.

Gelenek zamanla vahyin önüne geçirilmektedir
Toplumlar uzun yıllar boyunca aynı uygulamaları sürdürdüklerinde, insanlar zamanla bunların kaynağını sorgulamayı bırakırlar. Böylece gelenek, fark edilmeden vahyin önüne geçmeye başlar.

Kur'an bunun tarih boyunca defalarca yaşandığını haber verir.
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun.' denildiğinde, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.' derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?"
(Bakara, 2/170)
Burada reddedilen şey gelenek değildir. Çünkü her toplumun kültürü ve örfü olabilir. Reddedilen, geleneğin sorgulanamaz hâle gelmesidir.

Hiç fark ettin mi? İnsanlar çoğu zaman "Kur'an böyle söylüyor mu?" diye sormadan önce "Bizim büyüklerimiz böyle yapardı." demeye başlıyor. İşte Kur'an tam bu noktada insanı düşünmeye çağırıyor.
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine ve Resule gelin.' denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.' derler."
(Mâide, 5/104)
Allah'ın çağrısı her zaman vahye yöneliktir. İnsanların çağrısı ise çoğu zaman geçmişe yönelmektedir. Kur'an, bu iki ölçünün karıştırılmamasını istemektedir.

Din belirli kişi ve sınıfların kontrolüne bırakılmaktadır
Kur'an'ın üzerinde önemle durduğu başka bir bozulma da dinî otoritenin belirli insanların elinde toplanmasıdır.
Bilgi sahibi olmak başka şeydir; Allah adına mutlak otorite hâline gelmek başka şeydir.

Kur'an, Ehl-i Kitap'ın düştüğü bu yanlışı açıkça anlatmaktadır.
"Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'ın yanında rabler edindiler..."
(Tevbe, 9/31)
Burada anlatılan, insanların o din adamlarına secde etmeleri değildir. Kur'an'ın eleştirdiği nokta, onların sözlerini Allah'ın sözü gibi tartışmasız kabul etmeleridir. Kur'an ise bütün insanları aynı ölçüye çağırmaktadır.
"Ey insanlar! Rabb’inizden size açık bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik."
(Nisâ, 4/174)
Dikkat edilirse hitap belirli bir sınıfa değil, bütün insanlığadır. Kur'an herkes için indirilmiştir. Her insan onu okuyabilir, düşünebilir ve anlamaya çalışabilir. Allah'ın ayetleri yerine insan yorumları kutsallaştırılmaktadır. Yorum yapmak kaçınılmazdır. Her insan okuduğunu kendi bilgi birikimi kadar anlar. Kur'an buna karşı değildir. Sorun, yorumların vahyin yerine geçirilmesidir. Kur'an sürekli düşünmeyi emretmektedir.
"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?"
(Nisâ, 4/82)

Yine şöyle buyurur:
"De ki: Delilinizi getirin, eğer doğru söyleyenler iseniz."
(Bakara, 2/111)
Kur'an'ın istediği iman, sorgulamayan değil; delile dayanan imandır. Düşün... Eğer Allah kitabını insanların anlaması için indirdiyse, neden insanlar yalnız belirli kişilerin anlayabileceğine inansın? Kur'an'ın daveti tam tersinedir. Her insanı doğrudan vahyin muhatabı yapmaktadır.

Allah'ın kitabı terk edilmektedir
Bozulmanın en acı noktalarından biri de kitabın tamamen inkâr edilmesi değildir. Kitap insanların arasında durmaya devam eder; fakat hayatın merkezinden uzaklaştırılır. Kur'an bu tabloyu haber vermektedir.
"Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar."
(Furkan, 25/30)
Terk etmek yalnızca okumamak değildir. Okuyup hükümlerini ikinci plana atmak da terk etmektir. Evlerde bulunup hayata yön vermemesi de terk etmektir. Bugün herkes kendi kendine şu soruyu sormalıdır: Ben herhangi bir konuda önce Allah'ın kitabına mı bakıyorum, yoksa insanların söylediklerine mi?

Kur'an'ın istediği muhasebe tam da budur.

Din kimlik ve çıkar aracına dönüştürülmektedir
Allah'ın gönderdiği dinin amacı insanı Allah'a kul yapmak, adaleti hâkim kılmak ve yeryüzünde fesadı önlemektir.
"Andolsun, resullerimizi açık delillerle gönderdik; insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik."
(Hadîd, 57/25)
Bu ayet dinin temel hedefini ortaya koymaktadır.
Vahiyden uzaklaşıldığında ise din bazen siyaset, bazen ekonomik çıkar, bazen de grup üstünlüğü için kullanılmaya başlanmaktadır. Kur'an böyle bir anlayışı kabul etmez. Çünkü Allah'ın dini insanları birbirine üstün kılmak için değil; Allah'a yöneltmek için gönderilmiştir.

Allah'ın ayetleri parçalanmaktadır
Kur'an'ın dikkat çektiği başka bir bozulma şekli de ayetlerin bütünlüğünden koparılmasıdır. İnsanlar hoşlarına giden hükümleri alırken, zorlarına gidenleri görmezden gelebilmektedir.

Kur'an bunu açıkça eleştirir.
"Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?"
(Bakara, 2/85)
Kur'an parçalanamaz. Çünkü onu indiren Allah birdir. Bir ayeti kabul edip diğerini etkisiz hâle getirmek, vahyin bütünlüğünü bozmaktadır.

Bozulma küçük tavizlerle başlamaktadır
Kur'an'ın anlattığı tarih bize önemli bir ders vermektedir. Hiçbir toplum büyük sapmalarla başlamamıştır. Önce küçük tavizler verilmiştir.Sonra bu tavizler alışkanlığa dönüşmüştür. Alışkanlıklar gelenek olmuştur. Gelenekler kutsallaştırılmıştır. Kutsallaştırılan gelenekler sorgulanamaz kabul edilmiştir.

Sonunda insanlar farkına varmadan Allah'ın sözü yerine insanların sözünü dinin ölçüsü hâline getirmişlerdir.

İşte Kur'an'ın anlattığı bozulma süreci budur.

Çözüm yeniden vahye dönmektedir
Kur'an yalnızca hastalığı teşhis etmez; tedavisini de gösterir. Bütün resuller aynı çağrıyı yapmıştır: Allah'a yönelin. Yalnız O'na kulluk edin. Yalnız O'nun indirdiğini ölçü alın. Kur'an bu çağrıyı şöyle özetler:
"İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa onlar sizi O'nun yolundan ayırır."
(En'âm, 6/153)
Bu ayet, dinin korunmasının en temel ilkesini ortaya koymaktadır. Yol birdir; o da Allah'ın gösterdiği yoldur. İnsanların oluşturduğu sayısız yol ise zamanla hakikatten uzaklaştırabilir.

Bugün her müminin kendisine şu soruyu sorması gerekir: İnandığım ve yaşadığım din gerçekten Allah'ın indirdiği din mi, yoksa yüzyıllar boyunca eklenen insan yorumlarının oluşturduğu bir din anlayışı mı?

Kur'an'ın istediği tam da budur. İnsanları suçlamak değil; herkesi kendi inancını yeniden vahyin ışığında gözden geçirmeye davet etmektir.

Allah'ın dini hiçbir zaman bozulmamıştır. Çünkü Allah onu korumaktadır. Bozulan, insanların din adına ürettikleri anlayışlar olmuştur. Bu sebeple Kur'an'ın çağrısı geçmişte olduğu gibi bugün de aynıdır: Dinin ölçüsünü yeniden Allah'ın kitabına döndürmek, onu örten bütün beşerî katmanları ayıklamak ve yalnızca Allah'ın indirdiği apaçık vahye teslim olmaktır. Böyle yapıldığında din yeniden ilk günkü berraklığına kavuşacak, insan da Rabb’iyle arasına giren bütün engellerden kurtularak doğrudan ilahî rehberliğin aydınlığına yönelecektir.

KUR'AN'A GÖRE DİN NASIL KORUNUR? VAHYE SADAKATİN İLKELERİ

Bir önceki bölümde Kur'an'ın anlattığı dinî bozulmanın nasıl başladığını ve hangi aşamalardan geçtiğini gördük. Fakat Kur'an yalnızca bozulmayı anlatan bir kitap değildir. Aynı zamanda bozulmadan korunmanın yolunu da gösteren ilahî bir rehberdir.

Allah insanı karanlıkta bırakmamıştır. Eğer öyle olsaydı, insanlar her dönemde din adına ortaya çıkan farklı anlayışlar arasında doğruyu bulamazdı. Kur'an ise bunun aksini söyler. Allah, hak ile batılı ayıracak ölçüyü de indirmiştir. Bu yüzden dini korumanın yolu yeni ölçüler aramak değil, Allah'ın verdiği ölçüye sadık kalmaktır. Şimdi şu soruyu kendimize soralım. Bir insan, Allah'ın dinini gerçekten korumak istiyorsa nereden başlamalıdır?

Kur'an bu sorunun cevabını açıkça vermektedir.

Dinin tek kaynağı Allah'ın indirdiği vahiydir
Kur'an'a göre dinin temeli insanların sözleri değil, Allah'ın indirdiği kitaptır. Bu temel değişmediği sürece din de değişmez.
"Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları koruyucu olarak bu Kitabı hak ile indirdik. O hâlde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet."
(Mâide, 5/48)
Bu ayet önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Hükmün ölçüsü insanların kanaatleri değildir. Ölçü, Allah'ın indirdiği vahiydir.

Bir konuda farklı görüşler bulunabilir. Fakat son sözü söyleyecek olan yine Allah'ın kitabıdır.

Kur'an yeterli bir rehber olarak indirilmiştir
Bazıları, Kur'an'ın yalnızca genel ilkeleri bildirdiğini, dinin ayrıntılarının başka kaynaklardan öğrenileceğini ileri sürmektedir. Oysa Kur'an kendisini farklı şekilde tanıtmaktadır.
"Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."
(En'âm, 6/38)

Yine başka bir ayette şöyle buyurur:
"Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, yol gösterici, rahmet ve Müslümanlara müjde olarak indirdik."
(Nahl, 16/89)
Elbette burada kastedilen fizik, kimya veya mühendislik kitapları değildir. Ayetin konusu dindir. İnsanın Allah'a kulluğu için gerekli olan temel ölçüler Kur'an'da eksiksiz olarak bulunmaktadır.

Bu nedenle dini korumanın ilk şartı, Kur'an'ın kendi tanıklığını kabul etmektir.

Kur'an anlaşılmak için indirilmiştir
Bazen insanlar Kur'an'ın ancak belirli kişiler tarafından anlaşılabileceğini düşünmektedir. Oysa Kur'an bunun tam tersini söylemektedir.
"Andolsun, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?"
(Kamer, 54/17)

Bu ayet yalnızca bir defa değil, aynı surenin içinde dört kez tekrarlanmaktadır. Demek ki Allah, kitabını insanların anlayamayacağı bir bilmece hâlinde indirmemiştir. Anlamak için samimiyet, düşünmek ve önyargılardan uzak durmak gerekir.

Kur'an üzerinde düşünmek bir ibadettir
Kur'an, yalnızca okunacak bir kitap değildir. Aynı zamanda üzerinde düşünülecek bir kitaptır.
"Bu, sana indirdiğimiz bereketli bir Kitaptır. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye."
(Sâd, 38/29)
Dikkat edersen ayet ezberlemeyi değil, önce düşünmeyi öne çıkarıyor. Çünkü düşünmeyen insan, duyduğunu tekrar eder. Düşünen insan ise Allah'ın muradını anlamaya çalışır.

İşte Kur'an'ın istediği de budur.

Delilsiz hiçbir söz din kabul edilmemelidir
Kur'an'ın en önemli ilkelerinden biri delildir. Bir söz doğru olabilir. Yanlış da olabilir. Bunu belirleyecek olan ise vahiydir. Kur'an şöyle buyurur:
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsrâ, 17/36)
Bu ayet yalnızca günlük hayat için değil, din konusunda da temel bir ilkedir. Bir sözün Allah'a ait olduğunu söylemek büyük bir iddiadır. Öyleyse bunun delili de Allah'ın kitabında bulunmalıdır.

Kur'an kendi kendisini açıklamaktadır
Kur'an'ın önemli özelliklerinden biri de ayetlerinin birbirini açıklamasıdır. Bir ayet başka bir ayetle tamamlanır. Bir surenin anlattığını başka bir sure ayrıntılandırır. Bu yüzden Kur'an'ı anlamanın en sağlam yolu yine Kur'an'ın bütünlüğüne başvurmaktır.
Allah şöyle buyurur:
"Allah sözün en güzelini, birbirine benzeyen ve yer yer tekrarlanan bir kitap olarak indirdi."
(Zümer, 39/23)
Kur'an'ın kendi içindeki bu uyum, onun ilahî oluşunun en güçlü delillerinden biridir.

Dinde ölçü çoğunluk değildir
İnsan bazen çoğunluğun doğruyu temsil ettiğini zanneder. Kur'an ise bunun her zaman doğru olmadığını bildirir.
"Yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan seni Allah'ın yolundan saptırırlar."
(En'âm, 6/116)

Hakikat oy çokluğuyla belirlenmez. Doğru olan, Allah'ın söylediğidir. İnsanların sayısı değil, delilin gücü önemlidir.

Bu ilke, her çağdaki mümin için büyük bir güvence oluşturmaktadır.

Din kolaylaştırılmalı, zorlaştırılmamalıdır
Allah'ın dini insanın taşıyamayacağı yükler getirmez. Kur'an bunu açıkça bildirir.

"Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez."
(Bakara, 2/185)

Yine şöyle buyurur:
"Allah dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi."
(Hac, 22/78)
Dinin korunması demek, onu ağırlaştırmak değildir. Allah'ın kolaylaştırdığı dini insanların zorlaştırmasına izin vermemektir.

Kur'an birlik çağrısı yapmaktadır
Din ancak ortak ölçü etrafında korunabilir.O ortak ölçü de Allah'ın kitabıdır.
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin."
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın ipi insanların yorumları değildir. Allah'ın ipi O'nun vahyidir. İnsanlar vahiy etrafında birleştiğinde birlik doğar. Yorumlar etrafında birleşmeye çalıştıklarında ise ayrılıklar kaçınılmaz olur.

Dinin korunması önce insanın kendisinde başlar
Toplum ancak bireylerden oluşur. Her birey Kur'an'ı doğrudan okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladığında toplum da değişmeye başlar. Kur'an bunu şöyle ifade eder:
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Önce insan değişecektir. Önce kalpler vahye yönelecektir. Sonra toplum değişecektir. Resullerin yaptığı da bundan farklı değildir. Onlar önce insanların kalplerini Allah'ın kitabına yöneltmişlerdir.

Sonuç
Kur'an'a göre dini korumanın yolu yeni hükümler üretmek değildir. Asıl koruma, Allah'ın indirdiği ölçüye sadık kalmaktır. Vahyi merkeze alan bir anlayışta insan yorumları elbette olacaktır; ancak onlar hiçbir zaman Allah'ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Bugün her müminin kendisine şu soruyu sorması gerekir: İnancımın temeli gerçekten Allah'ın kitabı mı, yoksa yıllardır sorgulamadan benimsediğim bilgiler mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca bugünkü inancımızı değil, Allah'ın huzurunda vereceğimiz hesabı da ilgilendirmektedir.

Kur'an'ın çağrısı dün olduğu gibi bugün de aynıdır. Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak, O'nun indirdiği kitabı hayatın merkezine almak, her sözü onun ölçüsüyle değerlendirmek ve dini yalnızca Allah'a has kılmak... İşte vahye sadakatin ve dini korumanın değişmeyen yolu budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

   ALLAH BANA YAKIN AMA BEN O'NA UZAK: MODERN İNSAN NEDEN BU KADAR KOPUK? Allah'ın Yakınlığı Ne Demektir? İnsanlık tarihi boyun...