İNSAN VE VAHİY: KUR’AN İNSANA YABANCI MI?

 İNSAN VE VAHİY: KUR’AN İNSANA YABANCI MI?

Kur’an’ın insanı anlatırken kullandığı ifadeler üzerinde dikkatle düşünüldüğünde, insan ile vahiy arasındaki ilişkinin yalnızca “dışarıdan gelen bir kitabın insana öğretilmesi” şeklinde açıklanamayacağı görülür. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Rahmân Sûresi’nin başlangıcında karşımıza çıkar:
“Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân, 55/1-4)
Bu ayetlerde Rahmân’ın adı zikredildikten sonra Kur’an’ın öğretilmesi, ardından insanın yaratılması ve ona beyanın öğretilmesi peş peşe sıralanır. Buradaki sıralamanın mutlaka zamansal bir sıra olarak anlaşılması gerekmez. Ancak Kur’an’ın öğretilmesi ile insanın yaratılmasının aynı bağlam içerisinde zikredilmesi üzerinde düşünmek için güçlü bir zemin oluşturur. Çünkü Kur’an’ın insana ulaşması, insanın yaratılışından tamamen bağımsız bir olay değildir. Vahiy insana yöneliktir; insan da vahyi anlayabilecek, üzerinde düşünebilecek, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek ve tercih yapabilecek özelliklerle yaratılmıştır.

Burada önemli bir soru ortaya çıkar: İnsan yaratıldığında, henüz adı konulmamış olsa bile, hakikati kavramaya elverişli bir yöneliş ve kapasite kendisine verilmiş olabilir mi? Kur’an insana bütünüyle yabancı bir hakikati mi getiriyor, yoksa insanın yaratılışında bulunan fakat zamanla üzeri örtülebilen hakikat arayışını yeniden ortaya çıkaran bir rehberlik mi sunuyor?

Bu soruya cevap verirken iki farklı şeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi, insanın doğduğu anda bütün Kur’an hükümlerini, kıssalarını, emirlerini ve yasaklarını bildiğini söylemek başka bir şeydir. İkincisi ise insanın yaratılışında hakikate yönelme, düşünme, sorgulama, iyiyi ve kötüyü ayırt etme ve Rabb’ini arama imkânlarının bulunduğunu söylemektir. Kur’an ikinci alana ilişkin çok sayıda işaret verirken, birinci iddiayı doğrulayan açık bir ifade ortaya koymaz.

Nitekim Kur’an, insanın dünyaya gelişini şöyle anlatır:
“Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez halde çıkardı. Size işitme, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.”
(Nahl, 16/78)
Bu ayet, insanın dünyaya hazır ve ayrıntılı bir bilgiyle gelmediğini açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla “her insan doğduğunda Kur’an’ın tamamını bilir” demek Kur’an’ın bu ifadesiyle bağdaşmaz. Fakat aynı ayetin devamında insana işitme, görme ve gönül verilmesinden söz edilmesi de son derece anlamlıdır. İnsan boş bırakılmış değildir. Bilginin peşine düşebilecek, görebilecek, işitebilecek, düşünebilecek ve anlayabilecek imkânlarla donatılmıştır.

Demek ki mesele, insanın içinde hazır bir Kur’an metni bulunduğunu iddia etmek değildir. Asıl mesele, insanın vahyi anlayabilmesini mümkün kılan yaratılış özelliklerinin bulunmasıdır. Kur’an dışarıdan gelir; fakat insanın hakikati arama kabiliyeti içeriden gelir. Vahiy ile insan arasındaki buluşma da tam burada gerçekleşir.

Fıtratın İşaret Ettiği Yön
Kur’an’ın insan ile din arasındaki ilişkiyi anlatırken kullandığı en önemli kavramlardan biri fıtrattır:
“Öyleyse yüzünü, Allah’ı birleyen bir inançla dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata yönel. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Rûm, 30/30)
Bu ayet, insanın yaratılışı ile din arasında bir bağ kurar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, fıtratın “insanın bütün dini bilgileri doğuştan bilmesi” şeklinde anlaşılmamasıdır. Fıtrat, insanın yaratılışına ilişkin ilahî bir yapı ve yöneliş olarak ele alınabilir. İnsan hakikati aramaya, anlamaya ve Rabb’ine yönelmeye elverişli bir yaratılışa sahiptir.

Bu nedenle vahyin insana ulaşması, tamamen yabancı bir zemine yapılan bir müdahale gibi düşünülemez. İnsan ile vahiy arasında yaratılıştan gelen bir uygunluk vardır. İnsan aklı ve vicdanı tek başına bütün ayrıntıları belirleyemeyebilir; fakat vahyin çağrısını anlamaya, üzerinde düşünmeye ve onu değerlendirmeye elverişli bir yapıya sahiptir.

Kur’an’ın insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, görmeye ve ibret almaya çağırması da bununla ilgilidir. Vahiy, insanın aklını devre dışı bırakmaz; tam tersine aklı harekete geçirir. Çünkü Kur’an’ın birçok yerde kullandığı “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?”, “bakmazlar mı?” gibi sorular, insanın hakikate ulaşma sürecinde düşünme yetisinin önemini açıkça gösterir.

İnsan Hakikati Ayırt Edebilecek Bir Yapıda Yaratılmıştır

Kur’an, insanın yalnızca bilgi edinme yeteneğine değil, doğru ile yanlış arasında tercih yapabilme imkânına da sahip olduğunu bildirir:
“Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olur, ister nankör.”
(İnsan, 76/3)

Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
“Ona iki yolu göstermedik mi?”
(Beled, 90/10)
Bu ifadeler insanın önünde bir tercih alanı bulunduğunu gösterir. İnsan doğruyu ve yanlışı seçebilecek bir imkâna sahiptir. Şems Sûresi’nde ise bu konu daha farklı bir ifadeyle açıklanır:
“Nefse ve onu düzenleyene; sonra ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun ki, onu arındıran kurtulmuştur. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır.”
(Şems, 91/7-10)
Burada insanın yaratılışında ahlaki bir ayırt etme imkânına dikkat çekilir. İnsan, yaptığı tercihlerin sorumluluğunu taşıyabilecek bir yapıda yaratılmıştır. Fakat bu, insanın hiçbir eğitime ve vahye ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez. Tam tersine vahyin gerekliliği de burada ortaya çıkar. İnsan hakikati arayabilir; ancak hakikatin ölçüsünü, sınırlarını ve Rabb’inin kendisinden ne istediğini vahiy aracılığıyla öğrenir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü insanın fıtratında hakikate yönelme imkânının bulunması, insanın kendi düşüncesini vahyin yerine koyabileceği anlamına gelmez. Fıtrat yöneliş sağlar; vahiy ise ölçü verir. Akıl sorgular; vahiy yol gösterir. Vicdan uyarabilir; vahiy doğru ile yanlış arasındaki ölçüyü açıklar. Böylece insan, kendisine verilen imkânlarla vahyin gösterdiği hakikat arasında bir bağ kurar.

Kur’an Bir Hatırlatma Mıdır?
Kur’an’ın kendisini anlatırken kullandığı bazı ifadeler, bu konu üzerinde daha da derin düşünmeyi mümkün kılar. Kur’an’da “zikir” ve “hatırlatma” anlam alanına giren ifadeler sıkça kullanılır:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Burada Kur’an’ın amacı yalnızca bilgi vermek değildir. Ayetlerin üzerinde düşünülmesi ve öğüt alınması istenir. Başka bir ifadeyle Kur’an, insanın zihnine bilgi yığan bir kitap olarak değil, insanın düşünmesini ve hakikati kavramasını sağlayan bir rehber olarak karşımıza çıkar.
“Andolsun, size içinde sizin zikriniz bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmiyor musunuz?”
(Enbiyâ, 21/10)
“İçinde sizin zikriniz bulunan kitap” ifadesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Buradaki anlatım, Kur’an’ın insanın varoluşuyla doğrudan ilgili olduğunu gösterir. Kur’an insanı anlatır, insanın nereden geldiğini, niçin yaratıldığını, nasıl yaşaması gerektiğini, hangi davranışların onu yücelttiğini ve hangi davranışların onu kendi özünden uzaklaştırdığını ortaya koyar.

Bu noktada “Kur’an insana yabancı mı?” sorusu yeniden karşımıza çıkar. Kur’an’ın dili, ayetleri ve hükümleri insanın önüne vahiy olarak gelir. Bu yönüyle elbette dışarıdan gelen bir mesajdır. Fakat mesajın konusu insandır ve mesaj insanın yaratılış özelliklerine seslenmektedir. Bu nedenle vahiy, insana yabancı bir hakikatin zorla kabul ettirilmesi şeklinde değil; insanın varoluşunu anlamlandıran ilahî bir rehberlik olarak anlaşılabilir.

Hatırlamak, Her Şeyi Önceden Bilmek Değildir
Burada çok ince bir ayrım vardır. Kur’an’ın insanı düşünmeye, öğüt almaya ve hatırlamaya çağırması, her insanın bütün Kur’an bilgisini doğuştan içinde taşıdığı anlamına gelmez. Böyle bir sonuç için açık bir Kur’an delili bulunması gerekir. Nahl 16/78 ise insanın dünyaya “hiçbir şey bilmez halde” geldiğini bildirerek bu konuda önemli bir sınır çizer.

Öyleyse “insanın içinde örtülü Kur’an bilgisi vardır” cümlesi, kesin bir Kur’an hükmü gibi kurulamaz. Fakat “insanın yaratılışında vahyin çağrısını anlamaya ve

 yönelmeye elverişli bir yapı vardır” demek, Kur’an’ın fıtrat, akıl, vicdan, tercih ve düşünme konusunda ortaya koyduğu bütünlükle daha uyumludur.

Belki de burada “örtülü bilgi” yerine “örtülü hakikat arayışı” demek daha isabetlidir. Çünkü insanın içinde hazır bir ayet metninin bulunduğunu söylemek başka, insanın yaratılışında hakikati arama ve hakikate yönelme imkânının bulunduğunu söylemek başkadır.

İnsan bazen doğruyu bildiği halde ondan uzaklaşır. Bazen vicdanının sesini bastırır. Bazen çıkarları, tutkuları, korkuları veya çevresinden öğrendiği kabuller hakikatin üzerini örter. Böyle bir durumda vahiy, insana sadece yeni bilgiler vermekle kalmaz; onun bakışını da temizlemeye çağırır. Kur’an’ın insanı tekrar tekrar düşünmeye, akletmeye ve öğüt almaya çağırmasının anlamı burada daha belirgin hale gelir.

Vahiy Geldiğinde İnsan Neyi Bulur?
İnsan hayatının en büyük problemlerinden biri, hakikatin yokluğu değil, hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan yaratılışında bulunan akıl ve vicdan imkânlarını yanlış kullanabilir. Çevresinden öğrendiği gelenekleri sorgulamadan doğru kabul edebilir. Atalarının uygulamalarını hakikatin ölçüsü zannedebilir. Kur’an’ın müşriklerle ilgili eleştirilerinin önemli bir bölümü de bu noktada yoğunlaşır.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet, insanın hakikatten uzaklaşmasının yalnızca bilgisizlikten kaynaklanmadığını gösterir. İnsan bazen bilmediği için değil, öğrendiğini sorgulamadığı için yanılır. Gelenek, alışkanlık ve toplum baskısı, insanın önündeki hakikati görünmez hale getirebilir.

İşte vahyin burada çok önemli bir işlevi ortaya çıkar. Kur’an, insanın zihninde yerleşmiş kabulleri sorgulatır. İnsanların din adına söylediklerini Allah’ın kitabıyla karşılaştırmaya çağırır. Atalardan devralınan anlayışların doğruluğunu kendiliğinden kabul etmez. Hakikatin ölçüsünü insanlardan değil, Rabb’imizin vahyinden almaya yöneltir.

Bu açıdan bakıldığında Kur’an’ın insana yaptığı çağrı, insanı kendi aklından uzaklaştıran değil, tam tersine onu yeniden düşünmeye sevk eden bir çağrıdır. Kur’an’ın amacı insanın yerine düşünmek değildir; insanın düşünmesini engelleyen perdeleri kaldırmaktır.

A’râf 7/172 ve Daha Derindeki Soru
Bu konuyla birlikte düşünülebilecek bir başka ayet A’râf Sûresi’nde yer alır:
“Rabb’in Âdemoğullarının sırtlarından soylarını aldı ve onları kendilerine şahit tuttu: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ Onlar da, ‘Evet, şahit olduk’ dediler.”
(A’râf, 7/172)
Bu ayet, insanın Rabb’iyle ilişkisini yaratılış bağlamında ele alan dikkat çekici bir anlatım ortaya koyar. Ancak bu ayetten hareketle “her insan dünyaya geldiğinde bu olayı bilinçli olarak hatırlar” veya “bütün Kur’an bilgisi insanın hafızasında gizlidir” sonucuna ulaşmak doğru olmaz. Ayetin neyi nasıl gerçekleştirdiğine ilişkin farklı yorumlar bulunmaktadır.

Bununla birlikte ayetin ortaya koyduğu temel soru önemini korur: İnsan ile Rabb’i arasındaki bağ, insanın yalnızca toplumsal ve kültürel öğrenmeleriyle mi başlar? Yoksa insanın yaratılışıyla birlikte Rabb’ine ilişkin daha derin bir yöneliş söz konusu mudur?

Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde, insanın yaratılışı ile Rabb’ine yönelişi arasında bir bağ bulunduğu görülür. Rûm 30/30’daki fıtrat, Şems 91/7-10’daki ahlaki ayırt etme imkânı, İnsan 76/3 ve Beled 90/10’daki yol ve tercih vurgusu, Rahmân 55/1-4’te insan ile Kur’an’ın aynı bağlamda zikredilmesi bu düşünceyi besleyen önemli işaretlerdir.

Fakat bütün bu işaretleri birleştirirken ölçüyü kaybetmemek gerekir. Kur’an’ın söylemediğini Kur’an’a söyletmek, vahye bağlılığın değil, yorumun sınırlarını aşmanın sonucu olur. Tefekkür ile kesin hüküm arasındaki fark burada korunmalıdır.

Vahiy ile Fıtratın Buluştuğu Yer
Rahmân Sûresi’nin başlangıcına yeniden dönüldüğünde konu daha anlamlı bir bütünlük kazanır:
“Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân, 55/1-4)
Burada Kur’an’ın öğretilmesi ile insanın yaratılması arasında dikkat çekici bir ilişki vardır. İnsan vahyi anlayabilecek bir varlıktır. Ona beyan öğretilmiştir. İşitme, görme ve gönül verilmiştir. Doğru ile yanlış arasında seçim yapabilme imkânına sahiptir. Fıtratla yaratılmıştır. Bütün bunlar, vahyin insan için anlamlı olmasının tesadüfi olmadığını düşündürür.

Kur’an’ın insanı sürekli akletmeye çağırması da bu yüzden anlaşılır hale gelir. Eğer insan yalnızca kendisine söyleneni mekanik biçimde kabul etmek üzere yaratılmış olsaydı, Kur’an’ın bu kadar yoğun biçimde düşünmeye, araştırmaya, görmeye ve ibret almaya çağırması anlamsız olurdu.

Kur’an’ın çağrısı ile insanın yaratılışı arasında bir karşılık vardır. Fakat bu karşılık, “insan kendi başına Kur’an’ı zaten biliyordu” anlamına gelmez. Daha derin ve daha dengeli bir ifade şudur: İnsan, vahyin hakikatini kavramaya elverişli bir yaratılışla var edilmiştir.

Bu nedenle vahiy geldiğinde insanın önünde iki yol belirir. Ya kendi içinde ve çevresinde oluşmuş kabulleri hakikatin ölçüsü sayacak ya da bütün bunları Rabb’imizin kitabının ölçüsüne arz edecektir. Birinci durumda gelenek, alışkanlık ve insan sözleri belirleyici hale gelir. İkinci durumda ise vahiy mihenk taşı olur.

Asıl dönüşüm de burada başlar. İnsan Kur’an’ı yalnızca okumaya başladığında değil, Kur’an’ı kendi kabullerinin üzerinde bir ölçü haline getirdiğinde vahiy ile gerçek anlamda karşılaşmaya başlar.

Sonuç: Belki de Vahiy, İnsana Yabancı Değil; İnsanın Unuttuğuna Işık Tutar.
Rahmân Sûresi’nin başındaki birkaç ayet, üzerinde uzun uzun düşünmeyi hak eden bir kapı açmaktadır. “Rahmân, Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti” ifadesi, insan ile vahyin birbirinden kopuk iki gerçeklik olmadığını düşündürür. İnsan vahiy için yaratılmış bir muhataptır; vahiy de insanın yaratılışına, sorumluluğuna ve varoluşuna seslenir.

Buradan hareketle insanın içinde doğuştan hazır bir Kur’an kitabı bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Nahl 16/78 böyle bir iddiaya karşı açık bir denge oluşturur. Fakat insanın boş ve anlamsız bir varlık olarak yaratılmadığı da açıktır. Ona işitme, görme ve gönül verilmiş; yollar gösterilmiş; doğru ile yanlış arasında seçim yapabilme imkânı tanınmış; fıtratına dikkat çekilmiş ve vahiy gönderilmiştir.

Belki de asıl üzerinde durulması gereken soru “İnsanın içinde Kur’an bilgisi var mı?” sorusundan biraz daha farklıdır: İnsan, kendisine gönderilen vahyin hakikatini kavrayabilecek bir yaratılışa sahip mi?

Kur’an’ın bütünlüğü içinde bakıldığında bunun güçlü bir karşılığı vardır. İnsan vahyi anlayabilecek akla, düşünebilecek bir zihne, ayırt edebilecek bir vicdana ve yöneliş gösterebilecek bir fıtrata sahiptir. Ancak bütün bunların üzerine gelenek, taassup, çıkar, alışkanlık ve yanlış kabuller yığıldığında insan kendi yaratılışındaki imkânları da köreltebilir.

Belki de vahyin insana en büyük sürprizi, ona hiç bilmediği bir dünyayı anlatması değildir. Belki vahiy, insanın içinde sessizleşmiş bir hakikati yeniden konuşturur. Ona kendi varlığını, Rabb’ini, sorumluluğunu ve hayatın anlamını yeniden düşündürür. Bu yüzden Kur’an’ın çağrısı yalnızca “öğren” çağrısı değildir; aynı zamanda “düşün”, “aklet”, “gör”, “ibret al” ve “hakikati insan sözlerinin altında bırakma” çağrısıdır.

İnsan Kur’an’a yöneldiğinde belki de yalnızca yeni bilgiler edinmez; kendisini yeniden tanımaya başlar. Çünkü vahiy, insanı kendisinden koparmak için değil, onu yaratılışındaki hakikatle yeniden buluşturmak için gelir. Asıl mesele, Kur’an bilgisinin insanın içinde önceden saklı olup olmadığını kanıtlamak değil; insanın önüne konulan vahyin neden onun aklına, vicdanına ve fıtratına seslendiğini fark etmektir.

Ve belki bütün mesele şu cümlede düğümlenir: Kur’an insana yabancı bir hakikati dayatmaz; insanın hakikate yabancılaşmasını sorgular. Vahiy geldiğinde insanın karşısına sadece bir kitap çıkmaz; kendi yaratılışına, sorumluluğuna ve Rabb’iyle olan ilişkisine dair bir ölçü çıkar. İnsan o ölçünün karşısında ya öğrendiği her şeyi yeniden sorgular ya da öğrendiklerini Kur’an’ın önüne koymaya devam eder. Hakikate açılan kapı ise tam burada başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA

 KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA

Kur’an’a iman etmek, yalnızca “Kur’an Allah’ın kitabıdır” demekle tamamlanan bir inanç değildir. Kur’an’ın Allah tarafından gönderilmiş bir hidayet rehberi olduğuna inanmak, onun insan hayatındaki belirleyici konumunu da kabul etmeyi gerektirir. Çünkü bir kitabın Allah’ın kitabı olduğuna inanıp, onun ortaya koyduğu ölçüleri hayatın dışında tutmak, iman ile uygulama arasında ciddi bir kopukluk meydana getirir. Kur’an, kendisini yalnızca okunacak veya saygı gösterilecek bir kitap olarak değil, insanı doğruya ulaştıran bir rehber olarak tanıtır.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih ameller yapan müminlere büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”
(İsrâ, 17/9)
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Kur’an’a inanmak başka, Kur’an’ın hayat üzerindeki hükmünü kabul etmek başka bir şey değildir; ikisi birbirinden koparılamaz. Bir insan Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanıyor, fakat kendi hayatındaki ölçüleri Kur’an’ın ölçülerinden bağımsız belirliyorsa, bu durumda imanının hayatındaki karşılığını sorgulaması gerekir. Çünkü iman, yalnızca zihinde kabul edilen bir bilgi değildir. İnsanın tercihlerini, davranışlarını ve hayat anlayışını da etkileyen bir bağlılıktır.

Kur’an, Allah’a ve Resûl’e imanı birlikte zikrederken Resûl’ün görevinin de Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak olduğunu açıkça ortaya koyar. Resûl’e iman, onun Allah’tan getirdiği vahye iman etmektir. Nitekim Kur’an’da Resûl’ün kendisine vahyedilene uyduğu ve kendiliğinden bir din ortaya koymadığı bildirilir.
“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem. Size, ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”
(En’âm, 6/50)
Bu nedenle Kur’an’a iman ile Resûl’e iman birbirinin alternatifi değildir. Resûl’e iman, onun Allah’tan getirdiği vahye imanla anlam kazanır. Kur’an’ın dışında, din adına ortaya konulan her sözün aynı derecede bağlayıcı kabul edilip edilmemesi ise ayrıca sorgulanması gereken bir konudur. Burada mesele, bir kişiyi “hadis inkârcısı” veya başka bir sıfatla nitelemekten önce,
din adına ileri sürülen bir hükmün dayanağının ne olduğunu sormaktır. Çünkü Kur’an, din konusunda delilsiz konuşmayı onaylayan bir anlayış ortaya koymaz.
“Yoksa Allah’ın izin vermediği bir dini onlar için koyan ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koyma meselesinin ne kadar ciddi olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir insanın Kur’an’a bağlı olduğunu söylemesi, aynı zamanda din adına söylenen sözleri ölçüp tartmasını da gerektirir. Ölçü Kur’an olduğunda, kişilerin kimliği veya toplumdaki itibarı değil, ortaya koydukları sözün delili önem kazanır. Bir söz Kur’an’a uygun olduğu için değil de yalnızca falanca kişi söylediği için kabul ediliyorsa, burada iman ile şahıs bağlılığının birbirine karışması söz konusu olabilir.

Kur’an’ın hayatımıza taşınması gerektiği söylendiğinde ise çoğu zaman bir direnç ortaya çıkar. Ayetin açıkça ortaya koyduğu bir ölçü gündeme geldiğinde, “Ama…”, “Fakat…”, “Lakin…” diye başlayan cümlelerle ayetin önüne başka ölçüler konulabilir. Elbette bir ayeti anlamak, bağlamını araştırmak ve ne söylediğini doğru kavramaya çalışmak gerekir. Ancak anlamı açıkça ortaya çıktıktan sonra insanın kendi alışkanlığını, geleneğini veya önceden benimsediği din anlayışını korumak için ayetin karşısına sürekli mazeretler koyması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutumdur.

Çünkü gerçek teslimiyet, hoşumuza giden ayetleri kabul edip zorumuza gidenleri farklı gerekçelerle hayatın dışına çıkarmak değildir. Kur’an’ın istediği teslimiyet, Allah’ın rehberliğini kendi arzularımızın önüne koyabilmektir.
“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için kendi işlerinde tercih hakkı yoktur.”
(Ahzâb, 33/36)
Bu ayetin ortaya koyduğu temel mesele, insanın kendi arzusunu ilahî hükmün önüne koymamasıdır. İman, insanın her konuda kendi istediğini doğru kabul etmesi değil; doğruyu Rabb’imizin gösterdiği yerde aramasıdır. Bu nedenle Kur’an’a iman ettiğini söyleyen insanın asıl sınavı, Kur’an’ın hoşuna giden hükümleri karşısında değil, nefsine ağır gelen hükümleri karşısında ortaya çıkar. İnsan işine geleni kabul etmekte zorlanmaz; asıl mesele, kendi düşüncesiyle çatışan bir hakikat karşısında nasıl davranacağıdır.

Kur’an, iman ile salih ameli birçok yerde birlikte zikreder. Bunun anlamı, yalnızca davranışların imanın yerine geçtiği değildir. Aksine, gerçek imanın insanın hayatında bir karşılık meydana getirmesi beklenir. Kalpte bulunduğu söylenen bir inancın hiçbir davranışa, tercihe ve ahlaki değişime yansımaması, iman iddiasının içeriğini sorgulamayı gerekli kılar.
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlar için, yaptıklarına karşılık sürekli bir nimet yurdu vardır.”
(Secde, 32/19)
Kur’an’ın kullandığı bu ifade biçimi bize önemli bir şey gösterir: İman insanın içinde saklı kalan soyut bir kabul olarak bırakılmaz; davranışlarla kendisini gösterir. İnsan Allah’a inanıyor, fakat Allah’ın ölçülerini hayatının belirleyicisi olarak görmüyorsa, burada iman ile yaşam arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkar. İmanın gerçek değeri, yalnızca dilde söylenen cümlelerde değil, insanın hayatında meydana getirdiği değişimde görülür.

Bu noktada “Kime sorsan Kur’an’a iman ettiğini söyler” denilebilir. Fakat insanların Kur’an’a iman ettiklerini söylemeleri, Kur’an’ın hayatlarında ne ölçüde belirleyici olduğunu tek başına göstermez. Kur’an’a iman ettiğini söylemek başlangıçtır; asıl mesele, bu imanın insanın düşüncesine, ahlakına, ilişkilerine, kazancına, harcamasına, adalet anlayışına ve bütün tercihlerine ne ölçüde yansıdığıdır.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir hoşnutsuzluk sebebidir.”
(Saff, 61/2-3)
Bu ayet, iman iddiası ile davranış arasındaki kopukluğun üzerinde düşünülmesini gerektirir. Kur’an’ın istediği şey, insanın söyledikleriyle yaptıkları arasında mümkün olduğunca bir bütünlük oluşturmasıdır. İman, insanın dilinde başka, hayatında başka bir gerçekliğe dönüşmemelidir.

Burada bir başka önemli nokta da şudur: Kur’an’a iman etmek, Kur’an’ı yalnızca ibadetlerle sınırlı bir kitap olarak görmek değildir. Kur’an insanın Allah’la ilişkisini anlattığı kadar, insanın insanla ilişkisini, adaleti, emaneti, doğruluğu, hakkaniyeti, ölçü ve tartıyı, aile hayatını, yetimi, yoksulu, ihtiyaç sahibini, kazancı ve harcamayı da düzenler. Dolayısıyla Kur’an’ın hayatımıza uygulanması, yalnızca belirli ibadetlerin yerine getirilmesiyle tamamlanmış olmaz. Kur’an’ın ahlakı ve ölçüleri hayatın bütün alanlarına taşınmalıdır.
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.”
(Nahl, 16/90)
Bir insan namaz kıldığı hâlde haksızlık yapıyorsa, Kur’an okuduğu hâlde emanete riayet etmiyorsa, oruç tuttuğu hâlde insanlara zulmediyorsa, Kur’an’ın hayatındaki etkisini yeniden düşünmesi gerekir. Buradaki mesele, ibadetleri değersiz görmek değildir. Tam tersine, ibadetlerin insanı Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ölçülere taşıması beklenir. Din, hayatın bir bölümünde yaşanıp diğer bölümlerinden çıkarılabilecek bir alan değildir.

Kur’an’ın rehberliği kabul edildiğinde, insanın kendi hayatına uyguladığı ölçü ile başkalarına uyguladığı ölçünün de aynı olması gerekir. Kendisi için başka, başkası için başka ölçü kullanan bir anlayış Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
(Nisâ, 4/135)
Bu nedenle Kur’an’a iman, insanın yalnızca “Ben inanıyorum” demesiyle sona eren bir süreç değildir. İman, insanın kendi hayatını Kur’an’ın ölçüleri karşısında sürekli gözden geçirmesini gerektirir. Bazen insanın en zor sınavı, başkasının yanlışını görmek değil, kendi yanlışını Kur’an’ın ışığında görebilmektir. Çünkü insan başkasını eleştirirken kendisini haklı görmeye daha yatkındır. Oysa Kur’an’ın amacı yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek değil, insanın kendisini de düzeltmesidir.

Bu açıdan “hadis inkârcısı”, “mezhepçi”, “mezhepsiz”, “gelenekçi” veya başka herhangi bir niteleme üzerinden birbirini suçlamak, asıl meseleyi gözden kaçırabilir. Önemli olan, insanların birbirlerine hangi etiketi yapıştırdığı değil, din adına söyledikleri sözlerin hangi kaynağa dayandığı ve Kur’an karşısında nasıl bir tutum aldıklarıdır. Bir insan başkasını eleştirmeden önce kendi bağlılığını sorgulamalıdır. “Ben Kur’an’a inanıyorum” demek kolaydır; asıl soru, Kur’an benim hayatımda gerçekten ne kadar belirleyici? sorusudur.

Kur’an, iman edenlerden yalnızca inanmalarını değil, Allah’a teslim olmalarını ve O’nun gösterdiği yolda yürümelerini ister. Bu nedenle Kur’an’a iman, bir kimlik ifadesi olmaktan çıkarılıp bir hayat tercihine dönüştürülmelidir. İnsan neye inanıyorsa onun doğrultusunda yaşamalıdır. Kur’an’a iman ettiğini söyleyen bir insan için de en temel ölçü, Kur’an’ın hayatındaki yeridir.
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
(Bakara, 2/2)
Kur’an’ın rehber olduğunu kabul edip rehberliğine başvurmamak, haritaya sahip olup yola bakmamaya benzer. Allah’ın kitabına iman ettiğini söyleyen insan, hayatının hangi alanında ne yapacağını belirlerken Kur’an’ı göz ardı ediyorsa, burada yalnızca bilgi eksikliği değil, iman ile uygulama arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gereken bir durum vardır.

Sonuçta mesele, Kur’an’a iman ettiğini söylemekle Kur’an’a göre yaşamak arasındaki farkta düğümlenir. İman dilde başlayan fakat hayatın dışında bırakılan bir iddia olarak kalmamalıdır. Kur’an’a gerçek bağlılık, onu yalnızca okumak, övmek veya kutsal kabul etmek değil; onun ortaya koyduğu ölçüler karşısında kendi hayatını sorgulayabilmektir. Ayet nefsimize uygun olduğunda kabul edip ağır geldiğinde başka dayanaklar aramak, insanın kendi tercihlerini ilahî ölçünün önüne geçirmesine yol açabilir.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin.”
(Enfâl, 8/20)
Kur’an’a iman, Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak için değil, hayatın içine taşımak içindir. İman ettiğini söyleyen insanın yapması gereken, her hüküm karşısında kendi alışkanlığını savunmak değil, önce Rabb’imizin ne söylediğini anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur’an’ın amacı yalnızca insanın inancını isimlendirmek değil, insanı değiştirmektir.

Gerçek iman, Kur’an’ı hayatın üzerinde tutmak değil, hayatı Kur’an’ın ölçüleriyle tartabilmektir. İnsan ancak o zaman “Kur’an’a inanıyorum” sözünü bir kimlik cümlesi olmaktan çıkarıp gerçek bir bağlılığa dönüştürmeye başlar. Çünkü Allah’ın kitabına iman, kitabı kabul etmekle başlar; fakat onun gösterdiği hakikatin karşısında kendini değiştirmeye razı olmakla hayat bulur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ADEM VE EŞİ NASIL TEVBE ETTİ?

 ADEM VE EŞİ NASIL TEVBE ETTİ?

Adem ve eşinin yaratılışıyla başlayan ve yasaklanan ağaca yaklaşmalarıyla devam eden kıssa, Kur’an’da yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın anlatımı değildir. Bu kıssa, insanın hata karşısındaki tavrını anlamamız açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü insan hayatında hata etmek kadar, hata ettikten sonra ne yaptığı da önemlidir. İnsan yanılabilir, nefsine yenilebilir, yanlış bir tercihte bulunabilir. Fakat yanlışın ardından hangi yöne döneceği, sorumluluğunu nasıl üstleneceği ve Rabb’ine karşı nasıl bir tavır takınacağı belirleyici olur.

Adem ve eşinin kıssasında dikkat çeken en önemli noktalardan biri, onların yaptıkları yanlışın ardından kendilerini savunmaya çalışmamalarıdır. Hatanın sorumluluğunu başkasına yüklememiş, mazeret üretmemiş ve Rabb’lerine karşı direnmek yerine O’na yönelmişlerdir. Tevbenin özü de burada ortaya çıkar. Tevbe yalnızca “Allah’ım beni bağışla” demekten ibaret değildir. İnsan önce yanlışını görmeli, sorumluluğunu kabul etmeli, Rabb’ine yönelmeli ve hayatını doğruya çevirmelidir.
“Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara göstermek için ikisine de vesvese verdi ve: ‘Rabb’iniz size bu ağacı, ancak melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.’ dedi.”
(A’râf, 7/20)
Kıssanın bu bölümünde şeytanın insanı nasıl yanılttığı görülür. Şeytan doğrudan “Allah’ın emrine karşı gelin” demek yerine, yasağın ardında başka bir amaç bulunduğunu ileri sürerek onları etkilemeye çalışır. Böylece yanlışın başlangıcı çoğu zaman davranıştan önce düşüncede ortaya çıkar. İnsan, bir şeyi önce zihninde meşrulaştırır, sonra ona yönelir. Bu nedenle insanın kendi iç dünyasını koruması, dışarıdaki davranışları kadar önemlidir.

Şeytanın telkiniyle başlayan süreç sonunda Adem ve eşi ağacın meyvesinden yerler. Ardından yaptıkları tercihin sonucuyla yüzleşirler.
“Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacın tadına vardıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rabb’leri onlara: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmedim mi ve şeytanın sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylemedim mi?’ diye seslendi.”
(A’râf, 7/22)
Burada insan açısından çok önemli bir an vardır: Gerçeğin farkına varmak. Yanlışın ardından insanın önünde iki yol belirir. Ya yaptığı yanlışı savunacak, sorumluluğu başkasına yükleyecek ve hatasında ısrar edecektir ya da gerçeği kabul edip Rabb’ine dönecektir. Adem ve eşi ikinci yolu seçmiştir.

Onların söyledikleri, tevbenin mahiyetini anlamamız bakımından son derece açıktır:
“Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
(A’râf, 7/23)
“Biz nefsimize zulmettik” sözü, tevbenin merkezindeki sorumluluk bilincini gösterir. Dikkat edilirse kendilerini temize çıkaracak bir açıklama yapmıyorlar. Şeytanın kendilerini aldattığını öne sürerek kendi sorumluluklarını ortadan kaldırmaya çalışmıyorlar. Hatanın oluşmasında şeytanın telkini bulunmasına rağmen, kendi tercihlerinin sorumluluğunu üstleniyorlar.

İnsanın hataları karşısında en kolay yaptığı şeylerden biri, kendisini haklı çıkaracak sebepler bulmaktır. Bazen şartları, bazen çevresini, bazen başka insanları, bazen de yaşadıklarını gerekçe gösterir. Oysa bir yanlışa götüren sebeplerin bulunması, insanın kendi iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Adem ve eşinin duası bize önce kendimize bakmayı öğretmektedir.

“Biz nefsimize zulmettik” demek, insanın kendisini değersiz görmesi değildir. Tam tersine, gerçeği kabul edecek kadar dürüst olmasıdır. Tevbe insanın kendisini ezmesi değil, yanlışıyla yüzleşmesidir. İnsan kendi hatasını görmeden gerçek anlamda bir dönüş başlatamaz.

Kur’an, Adem’in Rabb’inden birtakım kelimeler aldığını ve ardından tevbesinin kabul edildiğini de bildirir:
“Sonra Adem, Rabb’inden birtakım kelimeler aldı ve Rabb’i onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.”
(Bakara, 2/37)
Ayet, bu “kelimelerin” ne olduğunu ayrıntılı biçimde açıklamaz. Ancak A’râf 23. ayette aktarılan dua, kıssanın hemen bu bölümünde Adem ve eşinin Rabb’lerine nasıl yöneldiklerini göstermektedir. Bu nedenle Kur’an’ın açıkça söylemediği ayrıntıları kesin bilgi gibi çoğaltmak yerine, onun verdiği ifadeler üzerinde durmak daha sağlıklı olacaktır.

Burada dikkat çekici olan, Allah’ın onların tevbesini kabul etmesidir. Çünkü insan hata ettiğinde çoğu zaman kendi gözünde dönüş yolunu kapatabilir. “Ben bunu yaptım, artık Allah beni affetmez” düşüncesine kapılabilir. Oysa Kur’an, insanı Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeye değil, O’na yönelmeye çağırır.
“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.’”
(Zümer, 39/53)
Bu ayetin ortaya koyduğu rahmet anlayışı, günahı önemsiz görmek anlamına gelmez. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek başka, yapılan yanlışı sürdürmek başka şeydir. Samimi tevbe, insanın yanlışını küçültmeden Allah’ın rahmetine güvenmesidir.

Kur’an’da tevbe ile birlikte düzelmenin de zikredilmesi bu açıdan önemlidir:
“Ancak bundan sonra tevbe edip durumlarını düzeltenler başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Âl-i İmrân, 3/89)
Burada tevbenin yalnızca sözden ibaret olmadığı görülür. Tevbe, insanın yönünü değiştirmelidir. Yanlışından vazgeçme iradesi göstermeyen, aynı yanlışı bile bile sürdüren bir insanın yalnızca diliyle bağışlanma dilemesi, tevbenin özünü karşılamaz. Çünkü gerçek dönüş, insanın davranışlarına da yansır.

Adem ve eşinin kıssasında da tevbenin ardından Allah’ın yol göstermesi dikkat çekmektedir:
“Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Tâhâ, 20/122)
Bu ayet, kıssanın yalnızca bir hata ve bağışlanma hikâyesi olmadığını açıkça ortaya koyar. Tevbenin ardından yol gösterme vardır. Demek ki tevbe geçmişteki yanlışa takılıp kalmak değil, yeniden doğru yöne yürümektir.

Kıssanın devamında Allah, Adem ve eşinin yeryüzündeki hayatlarına ilişkin yol gösterici ilkeyi de bildirir:
“Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Artık size benden bir yol gösterici geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa ne sapar ne de sıkıntıya düşer.”
(Tâhâ, 20/123)
Burada kıssanın insan hayatıyla bağlantısı daha belirgin hâle gelir. İnsan dünyada sürekli tercihlerle karşılaşacaktır. Önüne doğru ve yanlış yollar çıkacak, nefsinin istekleriyle Allah’ın gösterdiği yol arasında seçim yapacaktır. Adem’in yaşadığı olay, insanın hayat boyunca karşılaşacağı bu imtihanın temel gerçeğini gösterir.

Dolayısıyla Adem’in kıssasını “İnsan hata eder, sonra Allah affeder” cümlesine indirgemek yeterli değildir. Kıssanın çok daha önemli bir tarafı vardır: İnsan, hatası karşısında kendisini nasıl konumlandırmalıdır?

Adem ve eşi, hatalarını inkâr etmemişlerdir. Kendilerini haklı çıkarmaya çalışmamışlardır. Başkasını suçlayarak sorumluluktan kaçmamışlardır. Rabb’lerine yönelmiş ve açıkça “Biz nefsimize zulmettik” demişlerdir. İşte bu tavır, tevbenin gerçek anlamını ortaya koymaktadır.

Tevbe, insanın geçmişini yok sayması değildir. Geçmişte yaptığı yanlışın farkına varıp ondan doğru bir sonuç çıkarmasıdır. İnsan yaptığı yanlışı değiştiremeyebilir; fakat o yanlış karşısındaki tavrını değiştirebilir. Dün yaptığı yanlış, bugün doğruya yönelmesine engel olmak zorunda değildir.

Bu yüzden tevbe, insanı geçmişin altında ezmek için değil, geçmişten çıkarıp doğruya yöneltmek için vardır. Allah’ın Adem’in tevbesini kabul etmesi, insan için önemli bir ümit kapısıdır. Ancak bu ümit, sorumluluktan kaçmak için değil, sorumluluğu kabul ederek yeniden doğrulmak içindir.

Kur’an şöyle bildirir:
“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.”
(Nisâ, 4/110)
Burada insanın hatası ile Allah’ın rahmeti arasındaki ilişki açıkça görülür. İnsan yanlış yapabilir; fakat yanlış yaptığında Rabb’inden uzaklaşması gerekmez. Tam tersine, yanlışını fark ettiği anda Rabb’ine yönelmesi gerekir.

Adem ve eşinin kıssasından çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de budur. İnsan hata ettiğinde “Artık benden bir şey olmaz” diyerek ümitsizliğe düşmemelidir. Aynı şekilde “Nasıl olsa Allah affeder” diyerek hatayı sürdürmemelidir. Doğru olan, yanlışın sorumluluğunu kabul etmek, Rabb’in rahmetine sığınmak ve yönünü yeniden düzeltmektir.

Çünkü insanı Rabb’inden uzaklaştıran yalnızca günah değildir; günah karşısında takındığı yanlış tavır da onu uzaklaştırabilir. Hatasını inkâr etmek, kibirlenmek, mazeret üretmek ve ısrar etmek insanı yanlışın içinde tutar. Buna karşılık hatayı kabul etmek, bağışlanma dilemek ve doğruya yönelmek insanın önünü yeniden açar.

Adem ve eşinin duası bu bakımdan insanlık için sade ama son derece güçlü bir örnektir. Onlar uzun bir savunma yapmadılar. Kendilerini haklı gösterecek gerekçeler sıralamadılar. Sadece gerçeği söylediler:
“Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik.”
(A’râf, 7/23)
Sonra Allah’ın bağışlamasına ve merhametine sığındılar.

İşte tevbenin özü burada saklıdır. İnsan önce kendisine karşı dürüst olacak, sonra Rabb’ine yönelecek. Kendi yanlışını görmeyen insanın tevbesi yüzeyde kalır; Rabb’inin rahmetinden ümit kesen insan ise dönüş yolunu kendi önünde kapatır. Oysa Kur’an’ın Adem ve eşi üzerinden gösterdiği yol, ikisinin arasında değildir: Yanlışı açıkça görmek, sorumluluğu üstlenmek, Allah’ın rahmetine sığınmak ve doğru yolda yürümeye yeniden başlamaktır.

Adem’in kıssası bize kusursuz insanı değil, hatasından sonra Rabb’ine dönebilen insanı gösterir. İnsan olmak, hiç düşmemek değildir. Asıl mesele, düştüğünde nereye döndüğüdür. Kibir insanı hatasının içinde tutar; tevbe ise insanı hatasından çıkarır.

Bu nedenle Adem ve eşinin kıssası, insanın geçmişiyle ilgili bir olmaktan çok, bugün vereceği bir kararın aynası olarak da okunabilir. Ayette geçen ağacın ne olduğu Kur’an’da açıklanmaz. Bu sebeple ağaca belirli bir isim veya tür yüklemek yerine, kıssadaki işlevine bakmak daha isabetlidir. Allah’ın bir sınır koyması ve insanın bu sınır karşısındaki tercihi, kıssanın temel unsurlarındandır. Bu açıdan ağaç, insanın Rabb’inin koyduğu yasaklarla ve haramlarla karşılaşmasını anlatan sembolik bir unsur olarak değerlendirilebilir. Buradan hareketle, kıssadaki ağacı bütün yasakların ve haramların kendisi olarak kesin biçimde tanımlamak yerine, insanın hayatındaki ilahî sınırları temsil eden bir anlatım olarak görmek mümkündür. Asıl mesele ağacın ne olduğu değil, Rabb’imizin koyduğu bir sınır karşısında insanın nasıl davranacağıdır.
“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
(Bakara, 2/229)
İnsan yanlış yaptığında önünde hâlâ bir yol vardır. O yol, kendisini haklı çıkarmaktan değil, gerçeği kabul etmekten geçer. Başkasını suçlamaktan değil, kendi sorumluluğunu görmekten geçer. Ümitsizliğe kapılmaktan değil, Rabb’inin rahmetine yönelmekten geçer. Adem ve eşi, yaptıkları yanlışın ardından sorumluluğu başkasına yüklemek yerine, “Biz nefsimize zulmettik” diyerek kendi durumlarını kabul etmişlerdir. Tevbenin temelinde de bu samimiyet vardır.

Adem’in kıssasında bize kalan en büyük ders, insanın hiç hata yapmaması değil; hatasını Rabb’ine dönüşün başlangıcına çevirebilmesidir. Tevbe, geçmişi değiştiremez; fakat geçmişin insanın geleceğini belirlemesine izin vermez. İnsan yanlışının içinde kalmak zorunda değildir. Yeter ki gerçeği gördüğü yerde dönsün, Rabb’inin gösterdiği yolu yeniden seçsin. Çünkü bazen insanın yeniden başlaması için gereken şey kusursuz olmak değil; hatasını inkâr etmeden, sorumluluğundan kaçmadan ve samimiyetle “Rabbim, biz nefsimize zulmettik” diyebilmektir. Adem ve eşinin kıssasında ağaç neyi temsil ediyor olursa olsun, Kur’an’ın önümüze koyduğu asıl gerçek açıktır: İnsanın imtihanı yalnızca yasakla karşılaşmak değil, o yasak karşısındaki tercihiyle ve yanlış yaptığında Rabb’ine karşı takındığı tavırla ilgilidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ADEM KISSASINA NEREDEN BAKIYORUZ?

 ADEM KISSASINA NEREDEN BAKIYORUZ?

Kur’an’da geçen bazı kıssalar vardır ki, yüzeyden okunduğunda basit gibi görünür ama derinlerine indikçe insanın varoluşuna dair çok büyük hakikatler anlatır. “Adem’e bütün isimlerin öğretilmesi” meselesi de bunlardan biridir.

Çoğu zaman bu olay, sanki tarihte yaşamış tek bir insana verilen özel bir ders gibi anlatılır. Allah, Adem’e bazı kelimeler öğretmiş, sonra da meleklerle bir bilgi yarışı yapılmış gibi algılanır. Oysa Kur’an’ın dili böyle dar bir okumaya izin vermez. Kur’an, kıssaları şahıs merkezli değil, insanlık bilinci merkezli anlatır.

Kur’an şöyle der:
“Ve Adem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip dedi ki: ‘Eğer doğruysanız, haydi bana bunların isimlerini söyleyin.’ Dediler ki: ‘Sen yücesin, bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.’”
(Bakara, 2/31–32)

Burada anlatılan şey, sadece Adem isimli bir bireyin bilgilenmesi değildir. Burada anlatılan şey, insanın neyle donatıldığıdır.

Adem Kimdir, Neyi Temsil Eder? Kur’an’da Adem çoğu zaman tek bir kişi olarak değil, insan türünün başlangıç noktası ve temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Zaten Kur’an’ın başka ayetleri de bunu açıkça destekler:
“Andolsun biz Ademoğullarını üstün kıldık…”
(İsrâ, 17/70)

Dikkat edersen ayet “Adem’i” değil, “Ademoğullarını” merkeze alır. Yani mesele bir şahıs değil, bir soydur. Bir türdür. Bir bilinç seviyesidir. Bu yüzden “Adem’e isimlerin öğretilmesi”, aslında insana isimlerin öğretilmesidir. Yani bütün insanlığa…“İsim” Ne Demektir?

Burada kilit kavram “isim”dir. Çünkü Kur’an’da “isim” dediğimiz şey, günlük hayatta kullandığımız basit etiketlerden ibaret değildir. Biz bugün bir şeye isim verdiğimizde çoğu zaman sadece ayırt etmek için veririz. Ama Kur’an’daki “isim” kavramı çok daha derindir: Tanım yapabilme, kavram üretebilme, anlamlandırma, varlığın niteliğini kavrama, sebep-sonuç ilişkisi kurma ani “isim”, bilginin kapısıdır.

Bir şeyi tanımlayamıyorsan, onunla ilişki de kuramazsın. Mesela bir çocuk düşün. İlk defa ateşe dokunuyor. Ona “bu ateştir, yakar” denildiğinde, çocuk sadece bir kelime öğrenmez. Aynı zamanda bir bilinç kazanır. Ateşle nasıl ilişki kuracağını öğrenir. İşte Adem’e öğretilen isimler de böyledir. İnsana varlığı okuma, çözme, anlamlandırma yeteneği verilmiştir.

Kur’an bunu başka bir yerde şöyle açıklar:
“Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân 55:1–4)

“Beyan” sadece konuşmak değildir. Beyan; anlamak, anlatmak, anlam üretmek demektir. Yani insan, yaratılıştan itibaren boş bir varlık değildir. Bilgiye açık, anlam üretmeye yatkın bir varlıktır.

Melekler ve İnsan Arasındaki Fark
Bakara suresindeki kıssada çok önemli bir karşılaştırma yapılır. Melekler, kendilerine sorulan isimleri bilemezler ve şöyle derler:
“Bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.”
(Bakara, 2/32)
Bu cümle çok şey anlatır. Melekler, kendilerine verilen bilgiyle sınırlıdır. Yeni bilgi üretmezler. Sorgulamazlar. Deneme-yanılma yapmazlar. İnsan ise öyle değildir. İnsan öğrenir, unutsa bile yeniden öğrenir. Yanılır, düzeltir. Dener, geliştirir. Bu yüzden insan, bilgi üretme kabiliyetiyle diğer varlıklardan ayrılır. İşte secde meselesinin arka planı da burasıdır. İnsan bedeni için değil, insana verilen bilinç için secde edilmiştir.

Kur’an bu farkı şu ayetle de pekiştirir:
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
(Zümer, 39/9)

Bilgi Bir Lütuf mu, Sorumluluk mu?
Buraya kadar anlattıklarımız kulağa çok hoş geliyor. İnsan üstün, insan bilgili, insan değerli… Ama Kur’an burada durmaz. Çünkü bilgi aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Kur’an bilgiyi överken, onu başıboş bırakmaz. Bilginin yönünü belirler. Çünkü bilgi, eğer hikmetten koparsa zulme dönüşebilir.

Allah şöyle buyurur:
“Allah bunları hak ile yaratmıştır.”
(Yunus, 10/5)

حق” yani “hak” kelimesi burada çok önemlidir. Bilgi, hak üzere olmalıdır. Hak üzere olmayan bilgi, insanı yüceltmez; aksine insanı bozar.

Bugün modern dünyaya baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Bilgi arttı. Teknoloji gelişti. Ama aynı bilgiyle: Atom bombası yapıldı. Doğa talan edildi. İnsan insanın kurdu haline getirildi. Demek ki mesele bilginin kendisi değil, bilginin yönüdür.

Vahiy Olmadan Bilgi Ne Olur?
Bilgi, vahiyden kopunca pusulasını kaybeder. Aklın yolu vardır ama hedefi vahiy belirler.

Bir arabayı düşün. Motoru çok güçlü olabilir. Ama direksiyon yoksa o güç felakete dönüşür. İşte vahiy, bilginin direksiyonudur.

Kur’an bu yüzden insanı sürekli uyarır. Bilgiyle kibirlenen, bilgiyi putlaştıran, kendini ilah yerine koyan toplumların nasıl helak olduğunu anlatır. Firavun da bilgiliydi. Nemrut da güçlüydü. Ama vahiyden kopuk bilgi, onları hakikate değil, zulme götürdü.

Sanat, Bilgi ve Anlam Üretme
İnsana verilen “isimleri bilme” kabiliyeti sadece bilimle sınırlı değildir. Sanat da bunun bir parçasıdır. İnsan resim yapar, şiir yazar, müzik üretir. Bunlar da anlam üretme çabasıdır. Ama sanat da vahiyden koparsa, insanı yücelteceğine nefsin oyuncağı haline gelir.

Oysa vahyin rehberliğinde yapılan sanat, insana şunu hatırlatır: “Bu evren sahipsiz değil.”

Kur’an şöyle der:
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.”
(Enbiyâ, 21/16)

Sanat da, bilgi de, akıl da bu hakikati işaret ettiğinde yerini bulur.

Günlük Hayatta “İsimlerin Öğretilmesi” Aslında bu ilahi düzeni her gün yaşıyoruz. Farkında olsak da olmasak da… Yeni doğan bir çocuğa isim verdiğinde, ona sadece seslenme aracı vermiyorsun. Ona bir kimlik, bir anlam, bir yön veriyorsun.

Bir doktor hastalığa isim koyduğunda, tedavinin kapısı açılıyor. Bir mühendis bir problemi tanımladığında, çözüm başlıyor. İşte bu, Adem’e öğretilen isimlerin bugün hâlâ hayatımızda canlı olduğunu gösteriyor.

Son Söz Yerine: Halifelik Bilinçle Başlar
Kur’an’da “Adem’e isimlerin öğretilmesi” meselesi, insanın neden yeryüzünde halife kılındığının cevabıdır.
İnsan; Bilgiyle yaratıldı. Anlam üretme kabiliyetiyle donatıldı.Vahye muhatap olacak seviyeye yükseltildi. Ama bu bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Eğer insan bilgiyi vahyin rehberliğinde kullanırsa, yeryüzünü imar eder. Eğer bilgiyi nefsine hizmet ettirirse, yeryüzünü ifsat eder.

Kur’an’ın bu kıssayla bize söylediği şey şudur: İnsan, bilinçle yaratılmıştır. Ama bu bilinç, vahiy ile birleşmediği sürece eksiktir. İşte bu yüzden Adem kıssası sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, bugün de devam eden bir çağrıdır.

İsim Bilgisi ve Sorumluluk Bilinci
İnsana “isimlerin öğretilmesi” sadece zihinsel bir kapasite meselesi değildir. Bu aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluk demektir. Çünkü bir şeyi tanımak, onu bilmek; onunla nasıl ilişki kurulacağını da belirler.

Mesela bir insan karşısındakini sadece “bir beden” olarak görürse, ona istediği gibi davranabilir. Ama onu “kul”, “emanet”, “can” olarak görürse davranışı değişir. İşte isim bilgisi burada ahlâka dönüşür. Kur’an bu yüzden bilgiyi hep ahlâk ile birlikte anar. Bilginin, insanı Allah’a yaklaştırması gerekir. Yaklaştırmıyorsa orada bir kopukluk vardır.
“Allah’tan kulları içinde ancak âlimler hakkıyla korkar.”
(Fâtır, 35/28)

Dikkat et: Ayet “çok bilenler” demiyor, “âlimler” diyor. Çünkü Kur’an’da âlim, bilgiyi hikmete dönüştüren kişidir. Bilgi arttıkça kibirlenen değil, sorumluluğu artan insandır.

İsim Vermek: Hükmetmek mi, Emanet Almak mı?
İnsan tarihine baktığında şunu görürsün: Bir şeye isim vermek çoğu zaman hâkimiyet kurmak anlamına gelmiştir. Topraklara isim verilmiş, halklara isim verilmiş, sınıflandırmalar yapılmıştır. Ama Kur’an’ın öğrettiği isim verme anlayışı böyle değildir. Kur’an’da isim vermek, hükmetmek değil; emanet bilinciyle tanımaktır.

Allah, Adem’e isimleri öğretirken ona “her şey senindir” demedi. Aksine, her şeyin bir ölçüsü, bir hikmeti olduğunu öğretti.
“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54/49)

Bu ayet bize şunu söyler: İnsan, varlığı tanır ama keyfine göre kullanamaz. Bilir ama zulmedemez. Tanımlar ama bozamaz.

Bugün modern insanın en büyük problemi burada başlıyor. Bilgi var ama emanet bilinci yok. Tanıyor ama saygı duymuyor. Çözüyor ama tahrip ediyor.

Bilgi Arttıkça İnsanın İmtihanı Ağırlaşır
Kur’an’da bilgi, insanın yükünü hafifletmez; aksine ağırlaştırır. Çünkü bilen insanın mazereti azalır.
Bir çocuk ateşe dokunduğunda mazur görülebilir. Ama ateşin yaktığını bilen biri aynı hatayı yaparsa, sorumludur.

Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”
(İsrâ, 17/36)

Bu ayet, insanın bilerek yaptığı yanlışların altını çizer. Bilgi, insanı masum yapmaz; hesap verir hale getirir.

İşte Adem kıssasının burada çok önemli bir boyutu ortaya çıkar: İnsana bilgi verilmiş ama bu bilgi, serbestlik değil, hesap bilinci doğurmuştur.

İsim Bilgisi ve Dil Meselesi
İsimlerin öğretilmesi aynı zamanda dil meselesidir. İnsan, dili olan bir varlıktır. Düşünce dil ile şekillenir. Dil bozulursa düşünce de bozulur.

Kur’an’da kelimelerin içinin boşaltılmasına, anlamların kaydırılmasına sık sık dikkat çekilir. Çünkü kelime bozulduğunda hakikat gizlenir.
“Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar.”
(Mâide, 5/13)

Bugün bunu yaşamıyor muyuz? Zulme “özgürlük”, sömürüye “ekonomi”, haksızlığa “sistem” deniliyor. İsimler değişince gerçek de görünmez oluyor. İşte Adem’e öğretilen isimler, kelimelerin hakikatle bağının kopmaması için verilmiş bir bilinçtir.

İsimleri Bilmek ve Kendini Tanımak
İnsan sadece dış dünyayı değil, kendini de tanımak zorundadır. Kur’an’da insanın iç dünyasına yapılan vurgu çok güçlüdür.
“İnsan kendisinin aleyhine şahittir.”
(Kıyâme, 75/14)
İnsana isimlerin öğretilmesi, aynı zamanda nefsini tanıma kabiliyetidir. Kendi zaaflarını, sınırlarını, sorumluluklarını fark etme bilincidir. Kendini tanımayan insan, bildiğini de yanlış kullanır.

Bilgi – Vahiy – Halifelik İlişkisi
Kur’an’da halifelik meselesi, güçle değil; bilgi ve ahlâkla ilişkilendirilir.
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara, 2/30)
Bu cümle, Adem’e isimlerin öğretilmesinden bağımsız değildir. Halife, emanet taşıyandır. Emanet ise bilinç ister. Bilgi + vahiy + ahlâk birleştiğinde insan halife olur. Bilgi + nefis birleştiğinde insan zalim olur.

Bugüne Bakan Yönüyle Adem Kıssası
Bugün bu kıssa bize şunu soruyor: “Bildiklerin seni nereye götürüyor?” Daha adil mi yapıyor? Daha merhametli mi kılıyor? Yoksa daha kibirli mi?

Kur’an’ın Adem kıssası, insanın kendini sorgulaması için anlatılır. Tarih bilgisi olsun diye değil, hayat rehberi olsun diye.

Son Bir Hatırlatma
Kur’an’ın anlattığı insan modeli; çok bilen değil, çok konuşan değil, çok iddia eden değil; bildiğiyle sorumluluk alan insandır.
“Size verilen ilim pek azdır.”
(İsrâ, 17/85)
Bu ayet, insanı küçültmek için değil, tevazuya çağırmak için söylenmiştir.

Buradan Sonra Nereye Bakacağız?
Adem’e öğretilen isimler meselesi bize şunu gösterdi: İnsan, boş bir varlık olarak yaratılmadı. Bilgiyle, kavramlarla, anlam üretme kabiliyetiyle donatıldı. Ama aynı Kur’an bize şunu da fısıldadı: Bu bilgi başıboş bırakılmadı. Vahiy ile yönlendirildi, ahlâk ile sınırlandı, sorumluluk ile ağırlaştırıldı.

Buraya kadar hep şunu konuştuk: İnsan neyi bildi? Peki şimdi asıl soru geliyor: İnsan bildiğiyle ne yaptı?

Çünkü Kur’an’da mesele bilginin verilmesiyle bitmez. Asıl imtihan, bilginin hayata nasıl taşındığıdır. Adem kıssasından hemen sonra başlayan insanlık hikâyesi, bize bunun örnekleriyle dolu bir tablo sunar. Kimi bildiğiyle yeryüzünü imar etti, kimi bildiğiyle yeryüzünü ifsat etti.

Kur’an bu ayrımı çok net yapar:
“Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.”
(Bakara, 2/11)

Demek ki insan bazen bozar ama adını “ıslah” koyar. Bazen zulmeder ama adını “bilim” koyar. Bazen sömürür ama adını “medeniyet” koyar. İşte burada isimlerin doğru bilinmesi meselesi yeniden karşımıza çıkar. Çünkü yanlış isimlendirme, yanlış hayat üretir.

Bir sonraki adımda artık şunu konuşmak zorundayız: İnsan, kendisine öğretilen bu isimlerle nasıl bir dünya kurdu? Bilgi, vahiyden koptuğunda nereye savruldu? Aklın tek başına ilah haline getirildiği yerde ne oldu?

Kur’an bu süreci sadece teorik anlatmaz; örnekler verir, tipler çizer, uyarılar yapar. Âlim görünen ama zulmedenleri anlatır. Bilgiyle kibirlenenleri ifşa eder. Ve bize şunu hatırlatır:
“İnsan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”
(Ahzâb, 33/72)

Ama aynı Kur’an umudu da diri tutar. Çünkü insanın fıtratında sadece sapma yoktur; dönüş de vardır. Yanlış yapan ama tövbe eden Adem’in kendisi bunun ilk örneğidir.
“Sonra Rabb’i onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Tâhâ, 20/122)

İşte buradan sonra artık şu sorunun peşine düşeceğiz: Bilgiyle donatılan insan, neden sapıyor? Vahiy varken neden yolunu kaybediyor? Ve en önemlisi: Bu sapma bir kader mi, yoksa bir tercih mi?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

 

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT NASIL OLUŞTU?

 EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT NASIL OLUŞTU?

Bugün İslam dünyasında oldukça yaygın biçimde kullanılan Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı, çoğu zaman sanki Nebi Muhammed döneminde ortaya çıkmış, o günden beri aynı inanç ve uygulamalarla varlığını sürdüren belirli bir topluluğun adıymış gibi anlatılır. Oysa tarihî sürece bakıldığında böyle tek bir başlangıç noktasından ve hiç değişmeden devam eden bir yapıdan söz etmek kolay değildir. “Ehl-i sünnet” anlayışı, İslam’ın ilk dönemlerinde yaşanan siyasî ve itikadî ayrışmaların ardından zaman içerisinde şekillenmiş, farklı âlimlerin yorumlarıyla sistemleşmiş ve sonraki yüzyıllarda geniş bir dinî şemsiye hâline gelmiştir. Bu nedenle önce kavramın ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıktığına, ardından da bu anlayışın kendisini meşrulaştırmak için başvurduğu temel delillerin Kur’an açısından ne ifade ettiğine bakmak gerekir.

Ehl-i Sünnet Kavramının Tarihî Oluşumu
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar arasında yaşanan ayrışmaların önemli bir bölümü siyasî olaylarla başlamış, zaman içerisinde itikadî ve hukukî tartışmalara dönüşmüştür. Hz. Osman’ın öldürülmesi, Hz. Ali ile Muâviye arasındaki mücadele, Sıffîn Savaşı ve hakem olayı gibi gelişmeler, Müslüman toplumunda ciddi ayrışmalara yol açmıştır. Bu siyasî ayrışmaların ardından Haricîlik ve Şîa gibi gruplar belirginleşmiş; daha sonra kader, iman, büyük günah, Allah’ın sıfatları ve benzeri konularda farklı görüşleri savunan çeşitli ekoller ortaya çıkmıştır. Bu süreç içerisinde kendisini “sünnet” ve “cemaat” kavramlarıyla tanımlayan çevreler de giderek belirginleşmiştir.

Dolayısıyla bugünkü anlamıyla Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kimliğini, Nebi Muhammed döneminde adı konulmuş ve bütün ayrıntıları belirlenmiş bir topluluk olarak değerlendirmek tarihî süreci fazlasıyla basitleştirir. Kavramın kökleri erken dönemlere kadar götürülebilse de, geniş kapsamlı bir itikadî kimlik olarak belirginleşmesi ve sistematik hâle gelmesi sonraki yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Özellikle Abbâsîler dönemindeki Mihne süreci, “sünnet” anlayışını savunan çevrelerin kendilerini daha belirgin biçimde tanımlamalarında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonraki dönemlerde Ehl-i sünnet çatısı altında Selefiyye, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye gibi farklı itikadî gelenekler; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî gibi farklı fıkıh mezhepleri yer almıştır. Bu tablo bile Ehl-i sünnetin tek bir dönemde ortaya çıkmış, bütün ayrıntıları değişmez biçimde belirlenmiş tek bir yapı olmadığını göstermektedir.

Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta ise tarihî oluşumun kendisinden daha önemlidir. Bir anlayışın yüzyıllar içerisinde oluşması veya geniş kitleler tarafından benimsenmesi, onun Allah katındaki doğruluğunun delili olabilir mi? Bir görüşün çok eski olması, çok sayıda insan tarafından kabul edilmesi veya büyük âlimler tarafından savunulması, onu kendiliğinden Allah’ın dini hâline getirir mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye bakıldığında bunun mümkün olmadığı görülür.

“Çoğunluk” Hakikatin Ölçüsü Değildir
Kur’an, insanların çoğunluğunun her zaman doğruyu bulamayacağını açıkça bildirir: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü son derece önemlidir. Bir düşüncenin yaygın olması ile doğru olması aynı şey değildir. Çoğunluk tarafından benimsenmesi, bir görüşü vahiy hâline getirmez. Aynı şekilde azınlıkta kalmak da bir görüşün yanlış olduğunu göstermez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değil, Allah’ın ortaya koyduğu delildir.

Kur’an, insanların atalarından devraldıkları inançları sorgulamadan sürdürmelerini de eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Buradaki mesele yalnızca geçmişte yaşamış insanların yanlışları değildir. Din konusunda gelenek oluşturmanın temel mantığı da burada sorgulanmaktadır. Bir uygulamanın eski olması, onun Allah tarafından emredildiğini göstermez. Bir toplumun yüzyıllar boyunca aynı şeyi yapması da onu vahiy hâline getirmez. Çünkü dinin kaynağı tarihî devamlılık değil, Allah’ın bildirdiğidir.

“Sünnet” Denildiğinde Ne Anlaşılmalıdır?
Ehl-i sünnet kavramının merkezinde “sünnet” kelimesi bulunduğu için bu kelimenin Kur’an’daki kullanımına bakmak gerekir. Bugün “sünnet” denildiğinde çoğunlukla Nebi Muhammed’in sözleri ve davranışlarıyla ilgili hadis rivayetleri anlaşılmaktadır. Ancak Kur’an’da sünnet kelimesi yalnızca insan davranışlarını ifade etmek için kullanılmaz. Allah’ın değişmeyen uygulaması ve yasası için de kullanılır.
“Allah’ın öteden beri uygulanan sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 48/23)

Başka bir ayette şöyle buyurulur:
“Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkındaki sünneti budur. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilen bir kaderdir.”
(Ahzâb, 33/38)
Bu kullanım, sünnet kelimesinin Kur’an’da yalnızca “Nebi Muhammed’in hadislerde aktarılan davranışları” anlamında kullanılmadığını göstermektedir. Dolayısıyla “sünnet” kavramını doğrudan hadis külliyatıyla özdeşleştirmek yerine, önce Kur’an’ın bu kelimeye yüklediği anlam alanını dikkate almak gerekir.

Eğer Nebi Muhammed’in sünnetinden söz ediliyorsa, onun Allah’ın Elçisi olarak yerine getirdiği görevin ne olduğuna bakmak gerekir. Kur’an’ın anlattığı Nebi Muhammed, kendisine vahyedilene uyan bir Elçidir:
“Sana Rabb’inden vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir.”
(En‘âm, 6/106)

Bir başka ayette kendisine şöyle söylemesi emredilir:
“De ki: Ben ona uyacak değilim. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Yûnus, 10/15)
Bu ifadeler üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Nebi Muhammed’in örnekliği, Allah’ın vahyinden bağımsız kişisel bir din üretmesinden değil, Allah’tan gelen vahye uymasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla onu örnek almak ile onun adına daha sonra oluşturulan rivayetleri dinin ikinci kaynağı kabul etmek aynı şey değildir.

Ahzâb 21 ve “Güzel Örnek” Meselesi
Ehl-i sünnet anlayışının Nebi Muhammed’in sünnetine uyma konusundaki en önemli dayanaklarından biri Ahzâb Suresi’nin 21. ayetidir:
“Allah’ın Elçisi’nde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Ayetin “güzel örnek” anlamındaki üsve-i hasene ifadesi gerçekten önemlidir. Ancak burada yapılması gereken, ayeti önceden kabul edilmiş bir anlayışı doğrulamak için kullanmak değil, ayetin kendisinin ne söylediğine bakmaktır. Ayet, Nebi Muhammed’in güzel örnek olduğunu bildirir; fakat “hadis kitaplarında yer alan bütün rivayetler dinin bağlayıcı ikinci kaynağıdır” şeklinde bir hüküm içermez.

Üstelik Kur’an, aynı “güzel örnek” ifadesini Nebi İbrahim ve onunla birlikte olanlar için de kullanmaktadır:
“İbrahim’de ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar toplumlarına şöyle demişlerdi: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinizden uzağız. Sizi reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a iman edinceye kadar sürecek bir düşmanlık ve öfke ortaya çıkmıştır.’”
(Mümtehine, 60/4)

Ardından tekrar şöyle buyurulur:
“Andolsun, onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Mümtehine, 60/6)
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer “güzel örnek” olmak, mutlaka o elçinin söz ve davranışlarının hadisler yoluyla aktarılmış olmasını ve bunların dinî kaynak kabul edilmesini gerektiriyorsa, Nebi İbrahim’in güzel örnekliğini hangi hadis külliyatından öğreneceğiz? İbrahim’in binlerce sözünü ve günlük hayatının ayrıntılarını aktaran bir hadis kitabı bulunmamaktadır. Buna rağmen Kur’an onu açıkça güzel örnek olarak göstermektedir.

Demek ki Kur’an’ın “güzel örnek” kavramı, bir insanın hayatındaki her ayrıntıyı sonradan rivayetlerle öğrenmek anlamına gelmemektedir. Asıl örneklik, Allah’a bağlılıkta, tevhidde, vahye teslimiyette, hak karşısında kararlı duruşta ve Allah’ın emirlerini hayatına taşımada ortaya çıkmaktadır.

İbrahim’in güzel örnekliği, Allah’tan başkasına kulluk etmeyi reddetmesinde ve tevhid konusunda taviz vermemesindedir. Nebi Muhammed’in güzel örnekliği de Allah’ın vahyine uymasında, kendisine verilen tebliğ görevini yerine getirmesinde, Allah’a güvenmesinde ve vahyin ortaya koyduğu ölçüler içerisinde yaşamasında görülür. Bu örnekliklerin temel kaynağı ise Kur’an’dır.

Elçilerin Örnekliği Nereden Öğrenilir?
Kur’an, elçilerin hayatlarından örnekler verirken onların Allah’a teslimiyetlerini ve vahye bağlılıklarını öne çıkarır. Elçilerin ortak özelliği, kendi adlarına bir din kurmaları değil, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmalarıdır. Nebi Muhammed’e de bu çerçevede görev verilmiştir:
“Sana da Kitab’ı, önündekini doğrulayıcı ve onu gözetip koruyucu olarak hak ile indirdik. O hâlde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılarak onların arzularına uyma.”
(Mâide, 5/48)
Burada Elçi’nin görevi açık biçimde Allah’ın indirdiği ile hareket etmektir. Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle denilir:
“De ki: Ben yalnızca Rabb’ime kulluk ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.”
(Cin, 72/20)
Dolayısıyla Nebi Muhammed’i örnek almak, onu Allah’ın yanında veya Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu konumuna yükseltmek değildir. Tam tersine, onun Allah’a kulluğunu ve vahye bağlılığını örnek almaktır.

“Resûle İtaat” Hadislere İtaat Anlamına mı Gelir?
Bu konuda en çok kullanılan ifadelerden biri de “Resûle itaat”tir. Kur’an şöyle buyurur:
“Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisâ, 4/80)
Bu ayetten hareketle, hadis kitaplarında bulunan bütün rivayetlerin Allah’ın Elçisi tarafından konulmuş bağlayıcı hükümler olduğu ileri sürülebilmektedir. Oysa ayetin kendisi böyle bir bağlantı kurmaz. Elçi’ye itaatin Allah’a itaat sayılması, onun Allah’ın Elçisi olmasından kaynaklanır. Elçi, Allah adına konuştuğu ve Allah’ın mesajını tebliğ ettiği için ona itaat, Allah’ın mesajına itaattir.

Nitekim Kur’an, Elçi’nin görevini vahiyden bağımsız bir otorite olarak değil, kendisine verilen mesajı tebliğ etmek olarak ortaya koyar:
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Burada belirleyici olan, Elçi’nin Allah’tan aldığı mesajdır. Bu nedenle “Resûle itaat” ifadesini kullanarak daha sonraki dönemlerde derlenmiş bütün rivayetleri otomatik olarak Allah’ın dini konumuna yükseltmek, ayrıca delillendirilmesi gereken bir iddiadır. Bir rivayetin tarihî olarak Nebi Muhammed’e nispet edilmesi başka şeydir; o rivayetin Allah tarafından dinî hüküm kaynağı olarak yetkilendirilmiş olması başka şeydir.

Cemaatin Çokluğu Hakikati Belirler mi?
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat isminde bulunan “cemaat” kavramı da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Bir topluluğun geniş kitlelere ulaşması, uzun süre varlığını sürdürmesi ve toplumun büyük bölümünü temsil etmesi, onun bütün görüşlerinin doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın çoğunluk konusunda koyduğu ölçü zaten açıktır. Hakikati belirleyen insanların sayısı değil, Allah’ın delilidir.
“Onların çoğu ancak zanna uyar. Şüphesiz zan, hak karşısında hiçbir şey ifade etmez.”
(Yûnus, 10/36)

Bu nedenle bir Müslüman için “Bunu Ehl-i sünnet kabul ediyor” cümlesi, araştırmayı bitiren bir delil değil, araştırmayı başlatan bir bilgi olabilir. Bunun ardından “Peki bunun Kur’an’daki delili nedir?” sorusu gelmelidir. Eğer bir hüküm Kur’an’a dayanıyorsa delili ortaya konur. Kur’an’da bulunmuyorsa hangi kaynağa dayandığı açıklanır. O kaynağın dinî hüküm koyma yetkisinin nereden geldiği ayrıca araştırılır. Böylece isimler ve gelenekler ölçü olmaktan çıkar, delil ölçü hâline gelir.

Kur’an, din adına ileri sürülen iddialarda delil istemeyi de açıkça ortaya koyar:
“Eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin.”
(Bakara, 2/111)
Bu ilke yalnızca başka dinlere veya başka topluluklara karşı kullanılabilecek bir ilke değildir. İslam adına konuşan herkes için geçerlidir. Bir görüşün sahibi kim olursa olsun, o görüş Allah’ın dini adına ileri sürülüyorsa delile ihtiyaç vardır.

Din Allah’ın mı, Geleneğin mi?
Asıl mesele burada ortaya çıkmaktadır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat tarih içerisinde oluşmuş geniş bir dinî gelenektir. Bu geleneğin içerisinde Kur’an’a uygun birçok anlayış bulunabilir; fakat bir görüşün Ehl-i sünnet tarafından benimsenmiş olması, onun Allah tarafından emredildiğini tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde Ehl-i sünnet içinde bulunmayan bir görüşün de sırf başka bir gruba ait olduğu için yanlış kabul edilmesi doğru değildir. Ölçü, grupların isimleri değil, delildir.

Kur’an bu konuda hükmün kaynağını açıkça gösterir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din adına ortaya konulan her görüşün Allah’ın kitabıyla karşılaştırılması gerekir. “Bu bizim mezhebimizin görüşüdür”, “Ehl-i sünnet böyle kabul eder”, “Büyük âlimler böyle söylemiştir” veya “Yüzyıllardır böyle uygulanmaktadır” ifadeleri tarihî veya mezhebî bilgi olabilir; fakat bunların hiçbiri kendiliğinden Allah’ın hükmü değildir.

Kur’an’ın istediği şey, insanın geçmişten devraldığı her bilgiyi sorgulamadan kabul etmesi değil, söyleneni dinleyip en güzeline uymasıdır:
“Onlar sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler bunlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)
Bu ayet, din konusunda aklı ve düşünmeyi devre dışı bırakmayan bir yaklaşım ortaya koymaktadır. İnsan önüne konulan bilgileri incelemeli, delillerini değerlendirmeli ve hakikate ulaştığı kanaatine vardığı şeye uymalıdır.

Kur’an’ın Örnekliği
Kur’an’ın elçileri anlatmasının amacı, onların hayatlarını birer tarih bilgisi olarak aktarmak değildir. Onların Allah karşısındaki duruşlarından ders çıkarılması istenir. İbrahim’in örnekliği, tevhid konusunda gösterdiği kararlılıktır. Nebi Muhammed’in örnekliği, Allah’ın vahyine teslimiyetidir. Diğer elçilerin örnekliği de Allah’ın mesajına bağlılıklarında ortaya çıkar.

Kur’an, bütün bu örnekliğin temelinde vahyi gösterir:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Öyleyse Nebi Muhammed’i gerçekten örnek almak, onun adına oluşturulmuş bütün rivayetleri sorgusuz sualsiz din hâline getirmek değil; onun Allah’ın vahyine gösterdiği teslimiyeti anlamaktır. İbrahim’i örnek almak da onun adına oluşturulmuş bir gelenek aramak değil, Kur’an’ın onun hayatından ortaya koyduğu tevhid mücadelesini anlamaktır.

Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar: Elçinin örnekliği ile elçiye sonradan nispet edilenler aynı şey değildir. Elçinin Allah’tan aldığı mesaj Kur’an’dır. Elçinin bu mesaj karşısındaki tutumu ve Kur’an’da anlatılan hayatı da örnekliğinin temelini oluşturur. Daha sonraki dönemlerde insanlar tarafından nakledilen, derlenen, sınıflandırılan ve yorumlanan bilgiler ise ayrıca incelenmesi gereken tarihî malzemelerdir. Bunların doğruluğu veya değeri hakkında farklı kanaatler bulunabilir; fakat bunları doğrudan Allah’ın dini hâline getirmek için Kur’an’dan ayrıca bir delil gerekir.

Sonuç Olarak
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramının tarihî oluşumunu doğru anlamak, Nebi Muhammed’i veya sahabeyi değersiz görmek anlamına gelmez. Tam tersine, Nebi Muhammed’e nispet edilenlerle onun gerçekten getirdiği vahyi birbirinden ayırabilmek için tarih ile vahyi birbirine karıştırmamak gerekir. Ehl-i sünnet, tarih içerisinde şekillenmiş önemli bir İslamî gelenektir; ancak hiçbir tarihî gelenek, sırf uzun bir geçmişe sahip olduğu için Allah’ın diniyle özdeşleştirilemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü çok daha sağlamdır. Hakikat bir topluluğun adına, çoğunluğuna, geçmişine veya otoritesine göre belirlenmez. Bir hükmün doğru olup olmadığı, Allah’ın kitabındaki deliliyle değerlendirilir. Nebi Muhammed’in güzel örnekliği de onun Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu olmasında değil, Allah’ın vahyine bağlı bir Elçi olmasındadır. Nitekim Kur’an, onu da diğer elçiler gibi Allah’a teslim olmuş bir kul ve Elçi olarak tanıtır.

Bu nedenle mesele, “Ehl-i sünnet haklı mı, haksız mı?” sorusuna indirgenmemelidir. Daha temel soru şudur: Ehl-i sünnet adına ortaya konulan hangi görüş gerçekten Kur’an’a dayanıyor, hangisi tarih içerisinde oluşmuş yorum ve geleneklerden geliyor? Bu ayrım yapılmadan, tarih boyunca oluşmuş her şeyi Allah’ın dini kabul etmek de, tarihî geleneğin tamamını bir kalemde reddetmek de sağlıklı bir yöntem değildir.

Sonunda dönüp dolaşıp aynı temel ölçüye gelinir: Din Allah’ındır ve din adına hüküm koyma yetkisi de Allah’a aittir. İnsanların oluşturduğu isimler, mezhepler ve gelenekler ancak Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulduğu zaman anlam kazanır. Çünkü Müslümanın bağlılığı önce bir cemaate, mezhebe veya tarihî kimliğe değil, Rabb’inin indirdiği vahyedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

 MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

Kur’an’a bakıldığında müşriklerin Allah’ı bütünüyle inkâr eden insanlar olmadıkları açıkça görülür. Onların asıl problemi, Allah’ın varlığını kabul edip O’nu hayatın tek hâkimi ve tek yetkili mercii olarak kabul etmemeleriydi. Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını, rızkı verdiğini, hayatı yönettiğini biliyorlar; fakat buna rağmen Allah’ın yanına başka varlıklar, aracılar ve ortaklar koyuyorlardı. İşte Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu çelişki tam olarak budur. Demek ki yalnızca “Allah’a inanıyorum” demek, insanı şirkten çıkaran yeterli bir iman değildir. Asıl mesele, bu inancın hayat karşısında ne ifade ettiğidir.

Kur’an, müşriklerin Allah hakkındaki inançlarını birçok yerde açıkça ortaya koyar. Onlara gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda verecekleri cevap bellidir:
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: ‘Bütün övgüler Allah’a mahsustur.’ Fakat onların çoğu bilmez.”
(Lokmân, 31/25)
Burada dikkat çekici olan, onların Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmeleridir. Fakat bu kabul, hayatlarında Allah’ı tek otorite hâline getirmeye yetmemiştir. Allah’ı yaratıcı kabul etmek başka, O’na hiçbir ortak koşmadan yalnız O’na kulluk etmek başka bir meseledir. Kur’an’ın şirk eleştirisi de tam burada başlar.

Yûnus Suresi’nde bu gerçek daha da açık biçimde ortaya konur:
“De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? İşitme ve görme yeteneklerini kim yönetiyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Her işi kim düzenliyor? ‘Allah’ diyecekler. De ki: Öyleyse O’na karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”
(Yûnus, 10/31)
Bu ayetin ortaya koyduğu tablo son derece düşündürücüdür. Sorulan soruların tamamına “Allah” cevabı verilmektedir. Fakat hemen ardından “Öyleyse sakınmıyor musunuz?” denilerek asıl mesele ortaya konmaktadır. Çünkü Allah’ın yaratıcı ve yönetici olduğunu söylemek, bu bilginin gereğini yerine getirmedikçe tek başına yeterli değildir. İnsan Allah’ın varlığını kabul ettiği hâlde Allah’ın hükmünü bırakıp başka ölçülere bağlanabilir, Allah’a ait olan yetkileri başkalarına verebilir ve O’nun yanında başka mercileri din adına belirleyici kabul edebilir. Böyle bir durumda söz ile hayat arasında büyük bir çelişki oluşur.

Kur’an’ın müşrikler hakkındaki anlatımında en dikkat çekici noktalardan biri de budur: Allah’ı inkâr etmiyorlar; fakat Allah’a ortak koşuyorlar. Yani problem “Allah var mı, yok mu?” sorusundan daha ileridedir. Problem, “Allah varsa O’nun yanında başka ilahlar, aracılar, koruyucular ve kendilerine mutlak anlamda itaat edilecek başka otoriteler neden vardır?” sorusudur.

Zümer Suresi bu anlayışı doğrudan ortaya koyar:
“Bilinmeli ki halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Müşriklerin savunması son derece dikkat çekicidir. Onlar Allah’ı tamamen terk ettiklerini söylemiyorlar. Tam tersine, kulluk ettikleri varlıkların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını ileri sürüyorlar. Böylece şirk, kendileri açısından Allah’a karşı bir isyan gibi değil, Allah’a ulaşmanın bir yolu gibi görülmektedir. Kur’an ise bu mantığı kabul etmemektedir. Çünkü Allah’a ulaşmak için Allah’ın belirlemediği aracılar oluşturmak, Allah’ın dinine insanları ortak etmektir.

Bu nedenle şirk yalnızca putların önünde eğilmekten ibaret değildir. Şirkin temelinde, Allah’a ait olan yetkiyi Allah’ın dışında bir varlığa veya makama vermek vardır. Bir insan Allah’ı yaratıcı kabul edip din konusunda Allah’ın kitabı dışında kesin hükümler koyan kaynakları Allah’ın önüne geçiriyorsa burada ciddi bir çelişki ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın dini konusunda son sözü söyleme yetkisi Allah’a aittir.

Kur’an, Allah’ın insanlar üzerindeki hâkimiyetini anlatırken şöyle bildirir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Yûsuf, 12/40)
Buradaki mesele yalnızca ibadetlerin kime yapılacağı değildir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” ifadesi, din konusunda belirleyici olanın da Allah olduğunu gösterir. İnsanların Allah’a inanması fakat din adına Allah’ın söylemediği şeyleri Allah söylemiş gibi kabul etmesi, sözde iman ile gerçek bağlılık arasındaki kopukluğu gösterir.

Müşriklerin Allah’a olan inançları özellikle sıkıntı anlarında daha da belirginleşir. İnsan rahatlık içinde kendisine farklı dayanaklar oluşturabilir. Fakat gerçek bir tehlikeyle karşılaştığında, bütün sahte güçlerin nasıl bir anda etkisiz kaldığı ortaya çıkar. Kur’an, gemide denize açılan insanların durumunu örnek verir:
“Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında bir de bakarsın ki Allah’a ortak koşuyorlar.”
(Ankebût, 29/65)
İnsan hayatında da bunun benzerlerini görmek mümkündür. Sıkıntı geldiğinde bütün hesaplar bir anda değişir. İnsan kendisini koruyacağını düşündüğü imkânlara güvenemez hâle gelir ve doğrudan Allah’a yönelir. Fakat sıkıntı geçince çoğu zaman o samimiyet de kaybolur. Kur’an’ın anlattığı müşrik tipi, işte böyle bir tutarsızlığın açık örneğidir. Tehlike karşısında Allah’a yönelmek, güvenliğe çıkınca yeniden ortaklara dönmek, Allah’ın varlığını kabul etmekle Allah’a gerçekten teslim olmak arasındaki farkı gösterir.

Bu durum yalnızca geçmişte yaşamış insanların problemi olarak görülmemelidir. Çünkü insanın tabiatında bulunan bir zaafı anlatmaktadır. Sıkıntı anında Allah’a yönelip rahatladığında yeniden dünyaya, güce, makama, servete veya başka insanlara aşırı güvenmek, insanın gaflete ne kadar kolay düşebildiğini gösterir. Kur’an’ın amacı geçmişteki müşrikleri anlatıp konuyu kapatmak değil, insanın kendi hâlini sorgulamasını sağlamaktır.

Nitekim Rûm Suresi’nde insanların başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allah’a yönelmeleri, sonra kendilerine bir rahmet tattırıldığında Allah’ın ayetlerine karşı farklı bir tutum içine girmeleri anlatılır:
“İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler; kendi ellerinin yaptıkları sebebiyle başlarına bir kötülük geldiğinde ise hemen ümitsizliğe düşerler.”
(Rûm, 30/36)

Bir başka ayette ise insanın denizdeki hâli daha ayrıntılı biçimde anlatılır:
“Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Siz gemilerde bulunduğunuz ve gemiler güzel bir rüzgârla onları götürdüğü sırada yolcular bununla sevindikleri anda şiddetli bir fırtına gelir, dalgalar her taraftan üzerlerine gelir ve kuşatıldıklarını anlarlar. İşte o zaman dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na dua ederler.”
(Yûnus, 10/22)
Fakat Kur’an’ın dikkat çektiği nokta yalnızca korku anında Allah’a yönelmek değildir. Asıl mesele, korku ortadan kalktıktan sonra ne olduğudur. Çünkü iman, yalnızca çaresizlik anında ortaya çıkan bir sığınma biçimi değildir. İnsan Allah’ı yalnızca dara düştüğünde hatırlıyorsa, rahatlık zamanında O’nun emirlerini ve kitabını göz ardı ediyorsa burada kalıcı bir bilinçten söz etmek zordur.

İşte gaflet tam da burada ortaya çıkar. Gaflet, insanın hiçbir şey bilmemesi değildir. Bazen insan gerçeği bilir, fakat bildiği gerçeğin üzerinde düşünmez. Bazen görür, fakat gördüğünden sonuç çıkarmaz. Bazen işitir, fakat işittiğini hayatına taşımaz. Kur’an’ın A‘râf Suresi’nde anlattığı gaflet de böyle bir durumdur:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için var ettik. Onların kalpleri vardır, fakat onlarla kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
(A‘râf, 7/179)
Burada kalbin, gözün ve kulağın bulunması yeterli görülmemektedir. Kalp vardır ama gerçeği kavramıyorsa, göz vardır ama hakikati görmüyorsa, kulak vardır ama hakikati işitmiyorsa insan sahip olduğu imkânların hakkını vermemiş olur. Demek ki gaflet, organların görevini yapmaması değil, insanın sahip olduğu akıl, irade ve idrak imkânlarını hakikate kapatmasıdır.

Bu nedenle insanın “Ben Allah’a inanıyorum” demesi tek başına ölçü değildir. Sorgulayalım: Bu inanç insanın düşüncesini, kararlarını, değerlerini ve hayatını değiştiriyor mu? Allah’ın varlığına inanıp O’nun kitabını hayatın dışında bırakmak; Allah’ın rızkı verdiğini kabul edip rızkı yalnız maddi güçlerden bilmek; Allah’ın hüküm sahibi olduğunu söyleyip din konusunda insanların sözlerini Allah’ın sözlerinin önüne geçirmek; Allah’ın her şeyi gördüğünü kabul edip davranışlarını buna göre düzenlememek, iman ile hayat arasındaki kopukluğun göstergeleridir.

Kur’an, böyle bir çelişkinin temelinde Allah’ı gerektiği gibi takdir edememenin bulunduğunu da bildirir:
“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzünün tamamı O’nun hâkimiyeti altındadır; gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.”
(Zümer, 39/67)
Allah’ı gereği gibi takdir etmek, yalnızca O’nun büyüklüğünü sözle anlatmak değildir. Allah’ın Allah olduğunu bilmek ve bunun gereğini kabul etmektir. O yaratıcıysa, yaratılmış olanlar O’na ortak olamaz. O rızık veriyorsa, gerçek anlamda minnet O’nadır. O hüküm sahibiyse, din konusunda son söz O’nundur. O her şeyi biliyor ve görüyorsa, insanın gizli ve açık bütün davranışları O’nun bilgisi dâhilindedir.

Kur’an’ın müşriklere yönelttiği soru bu nedenle çok nettir:
“Göklerin ve yerin Rabb’i kimdir?”
“Allah’tır.”
(Mü’minûn, 23/84-89 anlamı)
Fakat cevap “Allah” olduğu hâlde hayatın başka yönlerinde Allah’ın yanında başka güçler belirleyici hâle geliyorsa, sorun Allah’ın varlığını kabul edip etmemekten çıkıp Allah’a ait olan konumu başkalarıyla paylaşmaya dönüşmektedir.

Müşriklerin bir başka özelliği de Allah’ın nimetlerini bilmelerine rağmen şükür ve bağlılık konusunda tutarsız davranmalarıdır. Kur’an, insanın nimet karşısındaki tavrının da bir imtihan olduğunu bildirir. Rızık genişlediğinde insan kendisini yeterli görmeye, sıkıntı geldiğinde ise Allah’ı hatırlamaya başlayabilir. Oysa gerçek bağlılık yalnızca ihtiyaç zamanına ait değildir. Allah’a güvenmek, O’nu yalnızca ihtiyaçların gidericisi olarak görmekten çok daha derin bir teslimiyettir.

Dünya hayatına aşırı bağlanmak da bu gafletin önemli sebeplerinden biridir. İnsan önündeki hayatı tek gerçek kabul ettiğinde, ahireti ve hesap gününü geri plana atar. Kur’an, Ankebût Suresi’nde dünya hayatının niteliğini şöyle açıklar:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût, 29/64)
Buradaki ifade, dünya hayatının tamamen değersiz olduğu anlamına gelmez. Asıl vurgu, insanın geçici olanı kalıcı sanmaması üzerinedir. İnsan dünyada yaşar, çalışır, kazanır, aile kurar, üretir ve sorumluluklarını yerine getirir; fakat bütün bunları hayatın nihai amacı hâline getirdiğinde gaflete düşer. Dünya araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir. O zaman insanın Allah’la kurduğu bağ da çıkar ilişkisine dönüşebilir.

Kur’an’ın anlattığı müşrik anlayışında Allah çoğu zaman zor zamanlarda hatırlanan, fakat rahat zamanlarda geri plana itilen bir varlık hâline getirilmiştir. Oysa Allah’ın istediği bağlılık, insanın yalnızca korktuğunda değil, her durumda Allah’ı hesaba katmasıdır. Bollukta da darlıkta da, güçlüyken de güçsüzken de, insanlar tarafından desteklenirken de yalnız kalırken de Allah’ın ölçüsünden ayrılmamaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın müşriklerle ilgili anlatımlarını yalnızca tarihî bir olay gibi okumak doğru değildir. Asıl önemli olan, onların yaşadığı çelişkinin bugün hangi biçimlerde ortaya çıkabileceğini fark etmektir. Çünkü şirk yalnızca taş veya tahta bir putun önünde eğilmek şeklinde ortaya çıkmaz. İnsan Allah’ın yanında başka varlıklara olağanüstü yetkiler yüklediğinde, Allah’ın vermediği bir yetkiyi herhangi bir insana verdiğinde veya Allah’ın kitabının belirlemediği bir hükmü Allah’ın diniymiş gibi kabul ettiğinde de aynı temel problem gündeme gelir: Allah’a ait olan yetkinin Allah’ın dışına taşınması.

Kur’an bu konuda insanın kendi kendisine şu soruyu sormasını gerektiren bir ölçü koyar: Allah’ın söylediği nerede, insanların söylediği nerede? Bir söz Allah’a nispet ediliyorsa bunun gerçekten Allah’tan geldiğinin delili nedir? Bir uygulama din adına yapılıyorsa Kur’an’da bunun dayanağı var mıdır? Bir kişi din konusunda mutlak otorite kabul ediliyorsa bu yetkiyi ona kim vermiştir? Çünkü Allah’ın dinine insan sözlerini eklemek, sadece bilgi hatası değildir; Allah adına konuşma iddiasına dönüşebilecek çok daha ciddi bir meseledir.

Kur’an, Allah’ın dışında hüküm koyucu arayışına karşı şöyle sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu soru, konunun merkezini ortaya koymaktadır. Din Allah’a aitse, dinin belirleyicisi de Allah olmalıdır. İnsanların din adına söyledikleri ise Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulmalıdır. Böylece insan, “Kim söyledi?” sorusundan önce “Allah bunu söyledi mi?” sorusunu sormayı öğrenir.

Sonuçta müşriklerin problemi Allah’a hiç inanmamaları değildi. Onların problemi, Allah’a inandıkları hâlde O’nun yanında başka güçleri ve aracılıkları kabul etmeleri, sıkıntı anında yalnız Allah’a yönelip rahatladıklarında yeniden ortaklarına dönmeleri ve sahip oldukları bilgiyle hayatları arasında bağ kuramamalarıydı. Kur’an’ın “gaflet” dediği durum da tam olarak budur: Gerçeğin işaretleri ortadayken onu görmezden gelmek, bilinen hakikatin gereğini yerine getirmemek ve geçici olanı kalıcı sanarak asıl hayatı unutmaktır.

Bu açıdan bakıldığında mesele sadece “Allah’a inanıyor musun?” sorusuyla bitmez. Asıl soru şudur: Allah’a inanmak, hayatında neye karşılık geliyor? O’nu yaratıcı olarak kabul etmekle yetiniliyor mu, yoksa O’nun din konusunda tek belirleyici olduğu da kabul ediliyor mu? Sıkıntıya düşünce yalnız O’na yönelmek kolaydır; asıl imtihan, sıkıntı geçtikten sonra da aynı bağlılığı sürdürebilmektir. Allah’ı anmak kolaydır; asıl mesele Allah’ın sözünü hayatın ölçüsü hâline getirmektir.

Kur’an’ın müşrikler üzerinden verdiği en önemli uyarılardan biri belki de budur: İman, yalnızca dilde kabul edilen bir bilgi değil, insanın hayatına yön veren bir bilinçtir. Allah’ın varlığını kabul edip O’na ait olan yetkileri başkalarıyla paylaşmak, Allah’ı bilmekle Allah’ı gereği gibi takdir etmek arasındaki farkı ortaya çıkarır. Gaflet ise çoğu zaman bilgisizlikten değil, bilinen gerçeğin üzerinin alışkanlıklarla, çıkarlarla, korkularla ve geleneklerle örtülmesinden doğar.

İnsan kendisini bu gafletten kurtarmak istiyorsa önce inancını yeniden sorgulamalıdır. Allah’a gerçekten inanmak ne demektir? Allah’ın kitabı hayatımızda nerede durmaktadır? Din adına kabul ettiklerimizin hangisi Allah’ın kitabından, hangisi insanların aktardıklarından gelmektedir? Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah söylemiş gibi kabul ediyor olabilir miyiz? İşte gerçek sorgulama burada başlar.

Çünkü Allah’a inanmak, yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Allah’a inanmak, O’nun tek olduğunu bilmek, O’na ortak koşmamak, din konusunda O’nun sözünü esas almak ve hayatı O’nun gösterdiği hakikat doğrultusunda yaşamaya çalışmaktır. Bunun dışındaki her inanç, insanı Allah’a inandığını sanarken Allah’ın yanında başka dayanaklar aramaya götürebilir. Kur’an’ın müşrikler hakkındaki uyarıları bu yüzden yalnızca geçmişi anlatmaz; insanın bugün kendi imanını, kendi gafletini ve kendi bağlılıklarını sorgulaması için önüne tutulmuş güçlü bir aynadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  İNSAN VE VAHİY: KUR’AN İNSANA YABANCI MI? Kur’an’ın insanı anlatırken kullandığı ifadeler üzerinde dikkatle düşünüldüğünde, insan ile va...