ALLAH BANA YAKIN AMA BEN O'NA UZAK: MODERN İNSAN NEDEN BU
KADAR KOPUK?
Allah'ın Yakınlığı Ne Demektir?
İnsanlık tarihi boyunca en çok sorulan sorulardan biri şudur: Allah
nerededir? Kimileri O'nu göklerin en üst katında aramış, kimileri
belirli mekânlara hapsetmeye çalışmış, kimileri ise O'nu yalnızca ibadet
anlarında hatırlanacak uzak bir varlık gibi düşünmüştür. Oysa Kur'an'ın ortaya
koyduğu tablo bunların hiçbirine benzemez. Kur'an, Allah'ın insanla olan
ilişkisini öyle güçlü ifadelerle anlatır ki, insan bunları üzerinde
düşündüğünde Rabbinin kendisine ne kadar yakın olduğunu yeniden fark eder.
Yakınlık denildiğinde aklımıza önce mesafe gelir. İki insan
yan yanaysa yakındırlar; kilometrelerce uzaktalarsa uzaktırlar. Fakat Allah
hakkında böyle düşünmek doğru değildir. Çünkü Allah yaratılmış bir varlık
değildir ki bir mekâna sığsın veya bir noktadan diğerine hareket etsin. Mekânı
da zamanı da yaratan O'dur. Yarattığı şeylerle aynı ölçülere tabi değildir.
Kur'an bu nedenle Allah'ın yakınlığını fiziksel bir mesafe
olarak değil; ilmi, kudreti, rahmeti, işitmesi, görmesi ve her şeyi kuşatması
bakımından anlatır.
"Andolsun, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da
biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız."
(Kaf, 50/16)
Bu ayet üzerinde biraz duralım.
Allah, "Size yakınım." demekle yetinmiyor. Önce insanı yarattığını
hatırlatıyor. Ardından insanın kendi içinden geçen düşünceleri bildiğini
söylüyor. Daha sonra da şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor.
Şah damarı insanın hayatını sürdürebilmesi için
vazgeçilmezdir. Ondan daha yakın olmak, Allah'ın insanın bütün hayatını, bütün
duygularını, bütün niyetlerini ve bütün kararlarını eksiksiz bildiğini ifade
eder.
Hiç fark ettin mi? Bazen insan kimseye söyleyemediği bir
sıkıntıyı içinde taşır. En yakınındaki insanlar bile bunu fark etmez. Yüzünde
gülümseme vardır ama içinde fırtınalar kopuyordur. İşte o anda Allah, insanın
söyleyemediğini de bilir. Çünkü O, kalbin en derin köşesindeki düşünceyi bile
bilir. İşte Allah'ın yakınlığı budur. Bu yakınlık sadece bilgiyle de sınırlı
değildir. Kur'an başka bir ayette şöyle buyurur:
"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra hükümranlığını kurandır.
Yere gireni, oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede
olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla
görmektedir."
(Hadid, 57/4)
"Nerede olursanız olun..." Bu ifade üzerinde düşünmek gerekir. İnsan
kalabalıkların içinde olabilir. Issız bir dağın başında olabilir. Denizin
ortasında olabilir. Bir hastane odasında olabilir. Bir cezaevinde olabilir. Bir
yabancı ülkede olabilir. Kimsenin kendisini anlamadığını düşündüğü bir anda
olabilir. Ama Allah'ın bilgisi, rahmeti ve gözetimi hiçbir zaman ondan uzak
değildir. Bu ayet, insanın yalnızlık duygusunu kökten değiştirecek kadar
güçlüdür.
Çünkü Kur'an'a göre gerçek anlamda yalnız kalmak mümkün
değildir. İnsan bazen bütün insanlar tarafından terk edilebilir. Fakat Allah
tarafından terk edilmiş değildir. Modern insanın en büyük yalnızlığı da burada
başlıyor. Kalabalıklar içinde yaşıyor ama yalnız hissediyor. Binlerce takipçisi
var ama konuşabileceği kimse yok. Yüzlerce mesaj alıyor ama kalbine dokunan tek
bir cümle duyamıyor. Çünkü insanın asıl ihtiyacı insanların yakınlığı değil,
Rabbinin yakınlığını hissedebilmektir. Kur'an bu yüzden Allah'ın her şeyi
kuşattığını tekrar tekrar hatırlatır.
"Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz dönün Allah'ın yönü
oradadır. Şüphesiz Allah'ın rahmeti geniştir, O her şeyi bilendir."
(Bakara, 2/115)
Bu ayet, Allah'ın bir yönle, bir bina ile veya bir coğrafyayla
sınırlandırılamayacağını gösterir. İnsan bazen Allah'ı yalnızca camide
hatırlıyor. Oysa iş yerinde de Allah vardır. Evde de Allah vardır. Yolda da
Allah vardır. Yalnız kaldığında da Allah vardır. Hatta insan kendi vicdanından
kaçamadığı gibi Allah'ın bilgisinden de kaçamaz. Kur'an bunu çok çarpıcı bir
şekilde ifade eder.
"Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; şüphesiz O, göğüslerin
özünü bilendir. Yaratan hiç bilmez mi? O, en ince işleri bilendir, her şeyden haberdardır."
(Mülk, 67/13-14)
İnsan çoğu zaman başkalarını kandırabilir. Kendini bile kandırabilir. Fakat
Allah'ı kandıramaz. Çünkü O, davranışlarımızı değil yalnızca; davranışlarımızın
arkasındaki niyeti de bilir. İşte ihlasın temeli de burada ortaya çıkar. İnsan
gösteriş için değil, Allah bildiği için doğru olmalıdır. Kimse görmese bile
dürüst olmalıdır. Kimse teşekkür etmese bile iyilik yapmalıdır. Çünkü Allah'ın
yakınlığını hisseden kişi, insanların alkışına ihtiyaç duymaz. Kur'an'ın
anlattığı yakınlık aynı zamanda yardım yakınlığıdır. Allah sadece bilen
değildir. Kuluna yardım eden de O'dur.
"Ey iman edenler! Allah'a ve Resulüne icabet edin. Sizi size hayat
verecek şeye çağırdığı zaman çağrıya uyun. Bilin ki Allah kişi ile kalbi
arasına girer. Sonunda O'nun huzurunda toplanacaksınız."
(Enfal, 8/24)
"Allah kişi ile kalbi arasına girer." Bu ifade son derece dikkat
çekicidir. İnsan bazen bir karar vermek üzeredir. Vicdanı onu uyarır. İçinde
açıklayamadığı bir rahatsızlık hisseder. Yanlış yapacağını anlar. İşte Allah'ın
insana olan yakınlığının yansımalarından biri de budur. Allah, insana doğruyu
gösterecek işaretleri verir. Fakat insan bunları dinlemek yerine nefsini
dinlerse zamanla o sesi duyamaz hâle gelir. Bugün birçok insanın yaşadığı
problem tam da budur.
Vicdanın sesini bastıran hayat tarzı... Sürekli
meşguliyet... Bitmeyen eğlence... Tükenmeyen tüketim arzusu... Bunların hepsi
kalbin üzerini örten katmanlar oluşturur. Sonra insan, "Allah bana neden
cevap vermiyor?" diye sormaya başlar. Oysa belki de cevap çoktan
verilmiştir. Fakat dünya gürültüsü, o cevabı duymasına engel olmuştur. Güneş
her sabah doğuyor. Pencerenin perdelerini kapatırsan içerisi karanlık olur. Bu
durumda güneş mi kaybolmuştur? Hayır. Perdeyi kapatan sensin. Allah'ın yakınlığı
da böyledir. Yakınlık hiç eksilmez. Eksilen, insanın onu hissedebilme
kabiliyetidir. İnsan Kur'an'dan uzaklaştıkça, düşünmeyi bıraktıkça, vicdanını
susturdukça ve hayatını yalnızca dünya üzerine kurdukça, Allah'ın yakınlığını
hissetmekte zorlanır.
Oysa Allah hiçbir yere gitmemiştir. Hiç uzaklaşmamıştır. Hiç
terk etmemiştir. İnsan sadece kendi kalbine perde çekmiştir. İşte bu yüzden
Kur'an'ın çağrısı önce kalbi uyandırmaya yöneliktir. Çünkü Allah'ın yakınlığını
hisseden bir insanın hayata bakışı değişir. Yalnızlık korkusu azalır. Gelecek
kaygısı hafifler. İnsanların övgüsüne bağımlılığı sona erer. Dünya gözünde
küçülmeye başlar. Ve en önemlisi, insan artık Rabbinin kendisini her an
gördüğünü, işittiğini ve bildiğini yaşayarak hisseder. İşte gerçek yakınlık
budur.
Bu yakınlık ne bir mekânın, ne bir zamanın, ne de belirli
kişilerin tekelindedir. Samimiyetle Rabb’ine yönelen herkes için açıktır. Bu
yüzden Kur'an'ın Allah tasavvuru, uzaklarda bekleyen bir ilah değil; kullarına
rahmetiyle, ilmiyle, yardımıyla ve rehberliğiyle daima yakın olan tek ilahtır.
Bu hakikati kavrayan insan artık şu soruyu sormaya başlar: "Allah
bana bu kadar yakınsa, ben neden O'na bu kadar uzak hissediyorum?" İşte bu
sorunun cevabı, insanın kendi eliyle ördüğü perdelerde gizlidir. Bir sonraki
bölümde, Kur'an'ın ışığında bu perdelerin neler olduğunu ayrıntılı olarak
inceleyeceğiz.
İnsan Allah'tan Nasıl Uzaklaşır?
Bir önceki bölümde gördük ki Allah'ın kula olan yakınlığında hiçbir eksilme
olmaz. O, her şeyi bilir, her şeyi görür ve kullarına rahmetiyle yakındır. O
hâlde insan neden bu yakınlığı hissedemez? Kur'an'ın verdiği cevap çok açıktır:
Uzaklaşan Allah değildir; uzaklaşan insandır.
Bu uzaklaşma bir anda olmaz. İnsan sabah kalkıp da
"Bugün Allah'tan uzaklaşacağım." demez. Tıpkı demirin yavaş yavaş
paslanması gibi, kalp de zamanla duyarsızlaşır. Önce küçük ihmaller başlar,
sonra gaflet alışkanlık hâline gelir, ardından insan Allah'ın rehberliğini
hayatının merkezinden çıkarır. Sonunda ise O'na en yakın olduğu hâlde kendisini
yapayalnız hisseder.
Kur'an, bu süreci farklı yönleriyle anlatır.
Gaflet: Yakınlığı Unutturan İlk Perde
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük sebeplerden biri gaflettir. Gaflet,
bilmemek değildir; bildiği hâlde önemsememektir. Bugün milyonlarca insan
Allah'ın varlığını inkâr etmiyor. O'nun yarattığını da kabul ediyor. Fakat
hayatına baktığında Allah sanki hiç yokmuş gibi yaşıyor. Kararlarını verirken
O'nu hesaba katmıyor. Kazanırken O'nu hatırlamıyor, kaybedince ise ilk sitemi
O'na yöneltiyor.
Kur'an, insanın bu hâlini şöyle anlatır:
"İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı; onlar ise gaflet içinde yüz
çevirmektedirler."
(Enbiya, 21/1)
Dikkat edersen ayette "inkâr ediyorlar" denilmiyor; "gaflet
içinde yüz çeviriyorlar" deniliyor. Çünkü gaflet, çoğu zaman inkârdan daha
sinsi bir hastalıktır. İnsan namaz kılabilir. Kur'an okuyabilir. Allah'ın
varlığını kabul edebilir. Ama yine de gaflet içinde yaşayabilir. Nasıl mı? Allah'ın
emirlerini yalnızca belirli vakitlerde hatırlayıp günün geri kalan kısmında
kendi arzularını ölçü kabul ederek... İşte gaflet budur.
Dünya Hayatını Asıl Hayat Sanmak
Kur'an'ın sık sık hatırlattığı bir başka gerçek de dünyanın geçici
olduğudur. Ne var ki insan, geçici olanı kalıcı gibi görmeye başladığında Rabb’inden
uzaklaşmaya başlar.
Bugün insanlar yıllarca sürecek eğitim planları yapıyor,
emekliliğini hesaplıyor, yatırım yapıyor, ev alıyor, araba alıyor. Bunların
hiçbiri yanlış değildir. Yanlış olan, bütün hayatı bunlardan ibaret sanmaktır. Kur'an
şöyle buyurur:
"Dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal ile
evlat çoğaltma yarışından ibarettir."
(Hadid, 57/20)
Ayet dünyanın tamamını kötülemiyor. Dünyanın geçici yönünü hatırlatıyor. Bir
yolcu, konakladığı oteli evi gibi görürse hata eder. Dünya da insanın ebedî
yurdu değildir. Burada kalıcı olduğunu düşünen kişi, ister istemez Allah'ı
değil dünyayı merkeze koymaya başlar.
Hevâya Uymak
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük engellerden biri de hevâdır. Hevâ,
insanın canının istediğini doğru kabul etmesidir. Modern çağ bunu
özgürlük diye pazarlıyor. "Kalbinin sesini dinle." "Canın
ne istiyorsa onu yap." "Kimse sana karışamaz." Bu
sözler ilk bakışta hoş görünse de Kur'an başka bir tehlikeye dikkat çeker.
"Hevâsını ilah edineni gördün mü?"
(Casiye, 45/23)
Ne kadar çarpıcı bir soru... İnsan taşa secde etmeyebilir. Putların
önünde eğilmeyebilir. Ama kendi arzularını mutlak doğru kabul ediyorsa,
farkında olmadan onları hayatının ilahı hâline getirebilir. Bugün birçok
insanın yaşadığı problem budur.
Allah'ın hükmü ile kendi arzusu çatıştığında tercih ettiği
şey, aslında kime kulluk ettiğini de gösterir.
Kibir: Allah'a Yaklaşmanın Önündeki Sessiz Engel
Kibir sadece başkalarını küçümsemek değildir. Kibir, Allah'ın
rehberliğine ihtiyaç duymadığını düşünmektir. İnsan bazen bunu açıkça
söylemez ama hayatıyla gösterir. "Ben bilirim." "Ben
karar veririm." "Kimse bana yol gösteremez." Bu
anlayış zamanla insanı Allah'ın rehberliğinden uzaklaştırır. Kur'an
kibirlenenlerin durumunu şöyle açıklar:
"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden
uzaklaştıracağım."
(A'raf, 7/146)
Dikkat edersen Allah ayetlerini değiştirmiyor. Fakat kibirli insanın
onları anlamasını engelleyen yine kendi kibri oluyor. Aynı ayeti iki
insan okuyor. Biri gözyaşı döküyor. Diğeri hiçbir şey
hissetmiyor. Fark ayette değil, kalpte.
Nimeti Kendinden Bilmek
İnsan çalışmalıdır. Üretmelidir. Emek vermelidir. Fakat
elde ettiği her nimetin son tahlilde Allah'ın lütfu olduğunu unutursa kalbi
yavaş yavaş sertleşmeye başlar. Kur'an bize Karun'u örnek verir. O,
servetini kendi bilgisine bağlamıştı.
"Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi." dedi.
(Kasas, 28/78)
Bugün bu cümleyi farklı şekillerde çok duyuyoruz. "Her şeyi ben
yaptım." "Başarımı sadece kendime borçluyum." "O
kadar çalıştım ki bunu hak ettim." Elbette emek değerlidir. Ancak
emek verebilmek için sağlık, akıl, fırsat ve ömür gerekir. Bunların hiçbiri
insanın kendi üretimi değildir. Şükür işte burada başlar.
İnsan, "Ben çalıştım." derken aynı zamanda
"Bana çalışma gücünü veren Rabb’imdir." diyebiliyorsa dengeyi korumuş
olur.
Kalbin Kararması
İnsan yanlış yaptığında vicdanı onu uyarır. Eğer uyarıyı dikkate
alırsa kalbi canlı kalır. Ama aynı yanlışı tekrar tekrar yaparsa
vicdanın sesi zayıflamaya başlar. Kur'an bunu çok etkileyici bir
ifadeyle anlatır:
"Hayır! İşledikleri günahlar kalplerini paslandırmıştır."
(Mutaffifin, 83/14)
Pas, demirin özünü değiştirmez; üzerini örter. Kalp de böyledir. Fıtrat
tamamen yok olmaz. Üzeri örtülür. İşte tevbe bu pası temizleme
çağrısıdır. Allah insanı umutsuz bırakmaz. Kalbi ne kadar kirlenmiş
olursa olsun, dönüş kapısını açık bırakır.
Kur'an'dan Uzaklaşmak
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran en büyük kayıplardan biri de Kur'an'ı hayatın
dışına itmektir. Kur'an yalnızca okunacak bir
kitap değildir. Anlaşılacak... Düşünülecek... Hayata
taşınacak bir rehberdir. Kur'an'dan uzaklaşan insan, pusulasını kaybeden
yolcuya benzer. Yol hâlâ
vardır. Hedef hâlâ vardır. Fakat yön duygusu kaybolmuştur.
Bu yüzden Allah şöyle buyurur:
"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse onun için
sıkıntılı bir hayat vardır..."
(Tâhâ, 20/124)
Buradaki "zikir", Kur'an'ın öğütlerini de kapsayan
ilahî rehberliktir.
Sonuç
İnsan Allah'tan bir adım uzaklaştığında Allah ondan uzaklaşmış olmaz.
İnsan, kendi kalbiyle Rabb’i arasına perdeler örmüş olur. Gaflet, kibir, hevâ,
dünya tutkusu, nankörlük ve Kur'an'dan uzaklaşmak... Bunların her biri,
Allah'ın zaten var olan yakınlığını hissetmeyi zorlaştıran perdelerdir.
İyi haber ise şudur: Bu perdelerin hiçbiri kalıcı değildir.
İnsan samimiyetle yöneldiğinde, düşündüğünde, tevbe ettiğinde ve Kur'an'ın
rehberliğine sarıldığında bu perdeler birer birer kalkmaya başlar.
İşte bir sonraki bölümde, modern çağın bu perdeleri nasıl
kalınlaştırdığını ve insanı fark ettirmeden Allah'tan uzaklaştıran
alışkanlıkları Kur'an'ın ışığında ele alacağız.
Modern Çağın Allah'tan Uzaklaştıran Tuzakları
Her çağın kendine özgü imtihanları olmuştur. Geçmiş toplumlar putlarla,
zalim yöneticilerle veya açık inkârla sınanırken, modern insanın imtihanı daha
farklıdır. Çünkü bugün insanı Allah'tan uzaklaştıran şeylerin çoğu günah
görüntüsüyle gelmiyor. Faydalı, gerekli, eğlenceli ve hatta masum görünen
alışkanlıklar, fark edilmeden insanın bütün zamanını ve dikkatini işgal ediyor.
Şeytanın en büyük başarısı, insana kötülüğü doğrudan
yaptırması değildir. Asıl başarısı, insanı önemli olandan uzaklaştırıp önemsiz
olanlarla meşgul etmesidir. Kur'an da şeytanın bu yöntemine dikkat çeker.
"Şeytan, yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi de onları doğru yoldan
alıkoydu. Bu yüzden onlar gerçeği göremiyorlar."
(Neml, 27/24)
Dikkat edersen ayette "zorladı" denilmiyor. "Süslü
gösterdi" deniliyor. İnsan çoğu zaman yanlış olduğunu bildiği şeyi yapmaz.
Ama güzel gösterilen, cazip hâle getirilen ve normalleştirilen yanlışları
kolayca benimseyebilir.
Modern çağın en büyük tehlikesi de budur.
Bitmeyen Meşguliyet
Hiç fark ettin mi? Eskiden insanlar vakit bulamadıklarından değil,
imkânları sınırlı olduğundan bazı işleri yapamazdı. Bugün ise imkânlar arttı
ama vakit yine yok. Neden? Çünkü insanın zamanı çoğaldıkça
meşguliyetleri de çoğaldı. Sabah telefonla uyanıyor. Daha
yatağından kalkmadan mesajlara bakıyor. Haberler... Bildirimler...
Sosyal medya... E-postalar... Videolar... Sonra iş...
Akşam yine ekran... Derken gün bitiyor. Gece başını yastığa
koyduğunda ise "Bugün Rabb’im için ne yaptım?" diye düşünmeye fırsat
bile bulamıyor.
Kur'an insanın bu hâlini yüzyıllar öncesinden haber veriyor.
"Çokluk yarışı sizi oyaladı."
(Tekâsür, 102/1)
Ayet sadece mal çoğaltmayı anlatmıyor. İnsanı Allah'ı hatırlamaktan alıkoyan
her yarış bu ayetin kapsamına girer. Daha çok para... Daha çok beğeni... Daha
çok takipçi... Daha çok makam... Daha çok şöhret... Daha çok tüketim... İnsan
"daha çok" peşinde koşarken en değerli sermayesi olan ömrünü
tüketiyor.
Teknoloji Araçtır, Amaç Değildir
Kur'an teknolojiye karşı değildir. İnsan aklını kullanmalı,
üretmeli, geliştirmeli ve yeryüzünü imar etmelidir. Sorun teknolojinin
varlığı değil, insanın teknolojiye bağımlı hâle gelmesidir. Bugün birçok
insan telefonunu birkaç dakika bulamayınca huzursuz oluyor. Fakat
günlerce Kur'an okumasa aynı rahatsızlığı hissetmiyor. Bu durum üzerinde
düşünmek gerekmez mi? Araç ile amaç yer değiştirdiğinde hayatın dengesi
bozulur. Telefon bizim hizmetkârımız olmalıydı. Fakat birçok
insan onun hizmetkârı hâline geldi.
Kur'an insanı şu sözlerle uyarır:
"Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler; ahiretten ise
habersizdirler."
(Rum, 30/7)
Modern insan teknoloji üretmeyi öğrendi. Uzaya araç göndermeyi öğrendi. Yapay
zekâ geliştirmeyi öğrendi. Fakat kendi kalbini tanımayı unuttu. Dış dünyayı
keşfederken iç dünyasını ihmal etti. İşte kopuş burada başladı.
Sosyal Medya ve Görünme Tutkusu
İnsan yaratılışı gereği değer görmek ister. Sevilmek ister. Takdir
edilmek ister. Bu duygu fıtrîdir. Ancak modern dünya bu ihtiyacı
büyük bir pazara dönüştürdü. Artık insanlar yaşamak için değil,
paylaşmak için yaşamaya başladı. Yemek önce yenmiyor, fotoğrafı
çekiliyor. Manzara önce seyredilmiyor, kaydediliyor. İyilik bazen
Allah için değil, insanların görmesi için yapılıyor. Kur'an gösteriş
konusunda çok net bir uyarıda bulunur.
"Yazıklar olsun o salat (ibadet) edenlere ki onlar ibadetlerini ciddiye
almazlar; onlar gösteriş yaparlar."
(Maûn, 107/4-6)
Dikkat edelim. Sorun sadece ibadet etmek değildir. Sorun,
ibadetin bile insanların beğenisini kazanmak için yapılmasıdır. Bugün bu
tehlike yalnız ibadetlerde değil, hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. İnsan
yaptığı iyiliği Allah için mi yapıyor, insanların alkışı için mi? Bu
sorunun cevabı, kalbin Allah'a ne kadar yakın olduğunu da gösterir.
Tüketim Kültürü ve Doymayan Nefis
Modern ekonomi sürekli daha fazla tüketmeni ister. Elindeki
yetmesin...Yeni model çıksın... Eskiyen değil, modası geçen eşya değiştirilsin...
İhtiyaçtan çok arzu üretilsin... Böylece insan sürekli eksik
hissetsin.
Kur'an ise tam tersine kanaati ve dengeyi öğretir.
"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez."
(A'râf, 7/31)
İsraf yalnızca fazla yemek değildir. Gereksiz zaman harcamak da
israftır. Gereksiz enerji harcamak da israftır. Ömrü faydasız
işlerle tüketmek de israftır. En büyük israf ise Allah'ın verdiği
hayatı, O'nu tanımadan yaşamaktır.
Başarıyı Putlaştırmak
Başarılı olmak güzeldir. Çalışmak Kur'an'ın teşvik ettiği bir
davranıştır. Ancak başarı, Allah'ın yerine geçtiğinde tehlike başlar.
Bugün çocuklara küçük yaştan itibaren şu mesaj veriliyor: "Daha
başarılı ol." "Daha çok kazan." "Daha öne
geç." Fakat şu soru pek sorulmuyor: "Allah senden razı
mı?"
Kur'an başarı ölçüsünü bambaşka belirler.
"Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı en çok takva sahibi
olanınızdır."
(Hucurât, 49/13)
Allah'ın ölçüsü makam değildir. Servet değildir. Şöhret değildir. Takvadır. Yani
Allah'ın bilinciyle yaşamaktır.
İnsan bunu unuttuğunda, başarı merdivenlerini çıkarken Rabb’inden
uzaklaşabilir.
Hız Çağı ve Düşünemeyen İnsan
Kur'an'da en çok tekrarlanan çağrılardan biri düşünmektir. "Akletmez
misiniz?" "Düşünmez misiniz?" "Öğüt almaz
mısınız?" Çünkü düşünmek insanı hakikate götürür.
Fakat modern hayat düşünmeye fırsat bırakmıyor. Her boşluk
dolduruluyor. Arabada müzik... Evde televizyon... Telefonda videolar... Kulakta
kulaklık... Sessizlikten korkan bir toplum oluştu. Oysa insanın bazen
sessizliğe ihtiyacı vardır. Çünkü hakikatin sesi gürültünün içinde duyulmaz.
Kur'an şöyle buyurur:
"Onlar Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin
üzerinde kilitler mi var?"
(Muhammed, 47/24)
Kalbin kilitlenmesi, düşünmenin bırakılmasıyla başlar. Düşünmeyen insan
sorgulamaz. Sorgulamayan insan araştırmaz. Araştırmayan insan da kolayca
yönlendirilir.
Dünya Hayatını Tek Gerçek Sanmak
Modern kültür insana sürekli şunu telkin ediyor: "Bir defa
yaşayacaksın." "Anı yaşa." "Hayat kısa."
Bu sözlerin içinde doğru taraflar bulunsa da eksik olan çok önemli bir
gerçek vardır. Kur'an'a göre dünya son durak değildir. Asıl hayat
ahiret hayatıdır.
"Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundur. Asıl hayat ise ahiret
yurdudur. Keşke bilselerdi."
(Ankebût, 29/64)
İnsan dünya hayatını tek gerçek kabul ettiğinde bütün hesaplarını bu kısa
ömür üzerine kurar. Oysa ahireti merkeze alan insan, dünya nimetlerinden
de daha dengeli yararlanır. Çünkü bilir ki burada emanetçidir. Hiçbir
şeyin gerçek sahibi değildir.
Sonuç
Modern çağın en büyük tehlikesi, insanı Allah'a düşman etmesi değildir.
Daha sinsi olanı yapıyor: Allah'ı unutturuyor. İnsan inkâr etmiyor ama
ihmal ediyor. Reddetmiyor ama erteliyor. Vazgeçmiyor ama ikinci
plana atıyor. İşte kopuş tam burada başlıyor.
Kur'an'ın çağrısı ise bugün de ilk günkü kadar canlıdır.
İnsanı dünyadan kaçmaya değil, dünyanın içinde yaşarken Rabb’ini unutmamaya
çağırır. Teknolojiyi kullanan ama ona teslim olmayan, çalışan ama dünyayı amaç
hâline getirmeyen, nimetlerden yararlanan ama nimetin sahibini unutmayan bir
insan modeli ortaya koyar. Modern dünyanın gürültüsü ne kadar artarsa artsın,
Allah'ın çağrısı hâlâ aynı berraklıkla devam ediyor. Onu duymak için yeni bir
kulağa değil, yeniden uyanmış bir kalbe ihtiyaç var.
Bir sonraki bölümde, Kur'an'a göre Allah'a yakınlaşmanın
yollarını ayrıntılı olarak ele alacağız. Orada göreceğiz ki Allah'a
yaklaşmak sanıldığı kadar zor değildir; zor olan, insanın kendi nefsinin ördüğü
engelleri kaldırabilmesidir.
Kur'an'a Göre Allah'a Yakınlaşmanın Yolları
Buraya kadar şunu gördük: Allah hiçbir zaman kulundan uzak değildir.
Uzaklaşan insandır. Gaflet, kibir, dünya tutkusu, hevâ ve bitmeyen
meşguliyetler insanın kalbiyle Rabb’i arasına perdeler örer. Fakat Kur'an
sadece problemi göstermez; çözümü de gösterir. Allah, insanı karanlıkta
bırakmaz. Yakınlaşmanın yollarını tek tek öğretir.
İşin güzel tarafı şudur: Kur'an'ın gösterdiği yollar,
herkesin uygulayabileceği kadar sade ve açıktır. Ne ulaşılması imkânsız
makamlar vardır ne de sadece belli kişilere ait ayrıcalıklar... Allah'a
yakınlaşmanın kapısı, samimiyetle yönelen herkese açıktır.
Yakınlaşmanın İlk Adımı: Allah'ı Tanımak
Bir insana yakın olabilmek için önce onu tanımak gerekir. Tanımadığın
birine güvenemezsin. Güvenmediğin birini sevemezsin. Sevmediğin
biriyle güçlü bir bağ kuramazsın. Allah ile insan arasındaki bağ da
böyledir.
Bugün birçok insan Allah'a inanıyor ama O'nu Kur'an'ın
anlattığı gibi tanımıyor. Kimi sadece cezalandıran bir ilah görüyor, kimi
yalnızca affeden bir ilah... Oysa Kur'an bize Allah'ın isimleri ve sıfatlarıyla
dengeli bir tanıtım yapar.
O, Rahmân'dır... Rahîm'dir... Hakîm'dir... Alîm'dir... Semî'dir...
Basîr'dir... Adl'dir... Gafûr'dur... Vedûd'dur... İnsan Rabbini tanıdıkça O'na
olan sevgisi de güveni de artar.
Kur'an şöyle buyurur:
"En güzel isimler Allah'ındır. O hâlde O'na o güzel isimlerle dua
edin."
(A'râf, 7/180)
Allah'ın isimlerini öğrenmek sadece ezber yapmak değildir. Her ismin hayata
yansımasını görmek gerekir. Rahmân olduğunu bilen umutsuzluğa düşmez. Adl
olduğunu bilen haksızlık yapmaz. Basîr olduğunu bilen gizli günahlardan da
sakınır. Vedûd olduğunu bilen Rabb’inin sevgisini kazanmaya çalışır. İşte
yakınlaşma burada başlar.
Kur'an ile Sürekli Bağ Kurmak
Bir insan sevdiği kişiden gelen mektubu defalarca okur. Çünkü her
okuyuşunda yeni bir anlam keşfeder. Kur'an ise Allah'ın bütün insanlığa
gönderdiği rehberdir. Ne var ki birçok insan onu yalnızca özel günlerde
açıyor. Kimileri sadece sesini dinliyor. Kimileri anlamadan
okuyor. Oysa Allah Kur'an'ın indiriliş amacını açıkça bildiriyor.
"Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana
indirdiğimiz bereketli bir kitaptır."
(Sâd, 38/29)
Kur'an okunacak... Ama aynı zamanda anlaşılacak. Üzerinde
düşünülecek. Hayata taşınacak. Çünkü insan, Allah'ın ne
istediğini bilmeden O'na yakınlaşamaz. Yakınlaşmanın yolu, O'nun
rehberliğini tanımaktan geçer.
Allah'ı Hatırlayarak Yaşamak
Kur'an'da en çok tekrar edilen kavramlardan biri zikirdir. Ne yazık
ki zikir denildiğinde birçok kişinin aklına sadece belirli kelimeleri tekrar
etmek geliyor. Oysa Kur'an'daki zikir bundan çok daha geniştir. Allah'ı
unutmadan yaşamak... Karar verirken O'nu hatırlamak... Nimet
görünce şükretmek... Yanlış yaptığında hemen dönmek... Her işte
O'nun rızasını gözetmek... İşte gerçek zikir budur.
Kur'an şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'ı çokça anın."
(Ahzâb, 33/41)
Bir başka ayette ise şöyle denilir:
"Bilin ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)
Dikkat edersen ayet "bazı kalpler" demiyor. "Kalpler"
diyor. Çünkü insan kalbi, yaratıcısıyla bağ kurmadan gerçek huzuru bulamaz. Bugün
insanlar huzuru eğlencede arıyor. Parada arıyor. Şöhrette arıyor. Tatilde
arıyor. Fakat bunların verdiği rahatlama geçicidir. Kalbin derin huzuru ise
ancak Allah'ın bilinciyle mümkündür.
Dua: Kulun Rabbine En Yakın Olduğu An
Dua sadece bir şey istemek değildir. Dua, kulun Rabb’ine
yönelmesidir. Aczini kabul etmesidir. Muhtaç olduğunu fark
etmesidir. Kur'an bunu çok sıcak bir ifadeyle anlatır:
"Kullarım sana Beni sorduklarında bilsinler ki Ben çok yakınım. Bana dua
edenin duasına karşılık veririm. O hâlde onlar da Benim çağrıma uysunlar ve
Bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar."
(Bakara, 2/186)
Bu ayette dikkat çekici bir incelik vardır. Kur'an'da insanlar
Nebi'ye birçok soru sorar. "De
ki..." diye başlayan cevaplar gelir. Fakat burada "De
ki..." ifadesi yoktur. Allah doğrudan konuşur. Sanki kuluyla
arasına hiçbir mesafe koymaz. "Ben yakınım." Ne kadar
sıcak... Ne kadar güven verici... İnsan bazen öyle bir noktaya
gelir ki derdini kimseye anlatamaz. İşte o zaman Allah'a yönelen bir
kalp hiçbir zaman cevapsız kalmaz.
Belki istediği hemen gerçekleşmez. Belki beklediği şekilde
olmaz. Ama Allah mutlaka kulu için en hayırlısını gerçekleştirir.
Tevbe: Dönüş Kapısı Her Zaman Açık
İnsanı Allah'tan uzaklaştıran şey günah değildir. Asıl uzaklaştıran,
günahta ısrar etmektir. Çünkü Kur'an'a göre tevbe kapısı son nefese
kadar açıktır.
Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a içten ve samimi bir tevbe ile dönün."
(Tahrîm, 66/8)
Tevbe sadece "Affet Allah'ım." demek değildir. Yanlışı fark etmek... Pişman
olmak... Onu terk etmek... Doğruya yönelmek... İşte gerçek dönüş budur. Allah
dönüş yapan kulunu reddetmez. Tam tersine ona rahmetiyle yönelir.
Takva: Allah Bilinciyle Yaşamak
Kur'an'da en çok övülen özelliklerden biri takvadır. Takva çoğu
zaman sadece "Allah'tan korkmak" diye çevriliyor. Oysa takva
bundan çok daha kapsamlıdır. Takva, Allah'ın her an seni gördüğünü
bilerek yaşamaktır. Konuşurken... Ticaret yaparken... Aile
içinde... Yalnız kaldığında... Kimsenin görmediği yerde... İnsan
bu bilinçle yaşadığında davranışları doğal olarak değişmeye başlar.
Kur'an şöyle buyurur:
"Kim Allah'a karşı takvalı olursa Allah ona bir çıkış yolu verir ve onu
ummadığı yerden rızıklandırır."
(Talâk, 65/2-3)
Takva, insanın hayatını daraltmaz. Tam tersine önünü açar. Çünkü Allah'ın
rehberliğiyle yaşayan insan, nefsinin dar bakış açısından kurtulur.
Sabır: Yakınlığın Sessiz Gücü
Modern insan her şeyin hemen olmasını istiyor. Hızlı internet... Hızlı
ulaşım... Hızlı başarı... Hızlı sonuç... Fakat Allah
insanı sabırla olgunlaştırır.
Kur'an şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir."
(Bakara, 2/153)
Ne büyük bir müjde... Allah'ın beraberliği... Sabır, pasif beklemek değildir. Doğru
yolda kararlılıkla yürümektir. Zorluk karşısında Rabb’ine güvenmektir.
İnfak: Kalbin Dünyaya Bağını Azaltmak
İnsan verdikçe hafifler. Paylaştıkça özgürleşir. Biriktirdikçe
değil... Paylaştıkça... Kur'an infakı
sadece fakire yardım olarak anlatmaz. İnfak, kalbin mala esir olmasını
engelleyen bir eğitimdir.
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe
ulaşamazsınız."
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan en sevdiğini paylaşabildiğinde, dünyanın kalbi üzerindeki hâkimiyeti
kırılmaya başlar. İşte Allah'a yakınlaşmanın yollarından biri de budur.
Sonuç
Allah'a yaklaşmanın yolu karmaşık değildir. İnsanların oluşturduğu uzun
listeler, ulaşılması zor mertebeler veya gizli bilgiler Kur'an'da yoktur.
Yakınlık, uzun mesafeler kat etmekle değil; kalpteki
perdeleri kaldırmakla başlar. İnsan Rabb’ine doğru attığı her samimi adımda
aslında yeni bir mesafe almıyor; zaten var olan yakınlığın farkına varıyor.
Çünkü Allah hiçbir zaman uzak değildi. Yakınlığı değişmedi.
Değişmesi gereken, insanın yönü ve kalbidir. İşte Kur'an'ın bütün çağrısı da bu
yönelişi yeniden kazandırmaktır.
Allah'a Yakın Olan İnsan Nasıl Değişir?
Kur'an, Allah'a yakınlaşmayı sadece manevî bir duygu olarak anlatmaz. Çünkü
gerçek yakınlık, insanın hayatında mutlaka bir değişim meydana getirir. Eğer
insan "Allah'a yakınım." dediği hâlde düşüncesi, ahlakı, konuşması ve
davranışları değişmiyorsa, ortada ciddi bir problem var demektir.
Bir ağacın kökü sağlam olursa meyvesi de sağlam olur. Kalp
Allah'a bağlanırsa hayat da değişmeye başlar. Bu değişim önce içeride başlar,
sonra dışarıya yansır.
Kalbe Huzur Yerleşir
Modern insanın en büyük arayışı huzurdur. Daha çok para kazanıyor
ama huzuru artmıyor. Daha büyük evlerde oturuyor ama iç sıkıntısı
bitmiyor. Daha fazla eğleniyor ama yalnızlığı azalmak yerine çoğalıyor.
Çünkü insanın kalbi, yaratılışı gereği Allah ile bağ kuracak şekilde
yaratılmıştır.
Kur'an bu gerçeği çok kısa ama son derece derin bir ifadeyle
bildirir.
"Bilin ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)
Buradaki "ancak" kelimesi dikkat çekicidir. Allah, kalbin gerçek
huzurunun başka hiçbir yerde bulunamayacağını bildiriyor. Bu, insanın
çalışmayacağı, dinlenmeyeceği veya sevdikleriyle vakit geçirmeyeceği anlamına
gelmez.
Elbette bunların hepsi insana mutluluk verebilir. Fakat
bunların verdiği mutluluk geçicidir. Yeni alınan bir eşyanın heyecanı birkaç
gün sürer. Beklenen bir başarının sevinci zamanla sıradanlaşır. Uzun zamandır
hayal edilen bir tatilin etkisi bile birkaç hafta içinde kaybolur. Kalbin
aradığı ise bunlardan daha derin bir huzurdur. Çünkü kalp, sonsuz olanı arar. Sonsuz
huzur ise yalnızca Allah'tadır.
Korkular Azalmaya Başlar
Allah'a yakın olan insanın korkuları tamamen yok olmaz. Çünkü korku
insana verilen doğal bir duygudur. Fakat korkular artık onu yönetemez.
Bugün insanların çoğu gelecekten korkuyor. İşini kaybetmekten... Hastalanmaktan...
Yaşlanmaktan... Yalnız kalmaktan... Ölümden...
Kur'an ise müminin kalbine güven yerleştirir.
"İyi bilin ki Allah'ın dostlarına hiçbir korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
(Yunus, 10/62)
Bu ayet, müminin hiçbir sıkıntı yaşamayacağını söylemez. Asıl anlatılan,
korkunun artık hayatın merkezinde olmayacağıdır. Çünkü insan bilir ki kendisini
yaratan Rabb’inin bilgisi dışında hiçbir şey gerçekleşmez. Bu bilgi, kalbe
güven kazandırır.
Yalnızlık Anlamını Kaybeder
Modern çağın en büyük problemlerinden biri yalnızlıktır. İnsanlar
hiç olmadığı kadar kalabalıkların içinde yaşıyor. Fakat hiç olmadığı
kadar yalnız hissediyor. Çünkü gerçek yalnızlık, insanların olmaması
değildir. Allah'ın yakınlığını hissedememektir.
Kur'an şöyle buyurur:
"Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir."
(Hadîd, 57/4)
Bu ayeti gerçekten anlayan bir insan için yalnızlık farklı bir anlam kazanır. Kimsenin
olmadığı bir odada bile Allah'ın huzurunda olduğunu bilir. Bir hastane
odasında... Bir yolculukta... Bir imtihanın ortasında... Bir musibetin
içinde... Rabb’inin kendisini gördüğünü ve bildiğini unutmaz. Bu bilinç insana
büyük bir güç verir.
Dünya Gözünde Küçülmeye Başlar
Allah'a yakın olan insan, dünyayı terk etmez. Ama dünyayı gerçek
yerine koyar. Mal sahibi olabilir. Makam sahibi olabilir. Başarılı
olabilir. Fakat bunların hiçbirini hayatının amacı hâline getirmez. Çünkü
bilir ki bunların tamamı geçicidir.
Kur'an bunu şöyle ifade eder:
" Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimlikleri
ve süsüdür. Allah katında olanlar ise hayırlı ve kalıcı olandır.”
(Kasas, 28/60)
İnsan bunu kavradığında sahip olduklarına sevinir ama onlara bağlanmaz. Kaybettiklerine
üzülür ama yıkılmaz. Çünkü dayanağı eşya değil, Rabb’idir.
İnsanlara Bakışı Değişir
Allah'a yakınlaşan insan yalnızca Rabb’ine karşı değil, insanlara karşı da
değişir. Daha merhametli olur. Daha adaletli olur. Daha
sabırlı olur. Daha affedici olur.Çünkü Kur'an'ın eğittiği kalp,
başkalarına zarar vermekten hoşlanmaz.
Allah şöyle buyurur:
"İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla sav. O
zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost
oluverir."
(Fussilet, 41/34)
Bu kolay değildir. Nefis intikam ister. Öfke karşılık vermek ister. Fakat
Allah'a yakın olan insan, nefsinin değil, Rabb’inin gösterdiği yolu izlemeye
çalışır.
Günahla Mücadele Güçlenir
Allah'a yakın olan insan hata yapmaz demek doğru değildir. Kur'an
hiçbir insanı günahsız göstermemiştir. Fark şuradadır: Allah'tan
uzak yaşayan kişi günahı normalleştirir.Allah'a yakın yaşayan kişi ise yanlış
yaptığında rahatsız olur ve düzeltmeye çalışır.
Kur'an müttakileri anlatırken şöyle buyurur:
"Onlar bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde
Allah'ı hatırlar, günahları için bağışlanma diler ve bile bile günah üzerinde
ısrar etmezler."
(Âl-i İmrân, 3/135)
Asıl fark budur. Mükemmel olmak değil... Dönmeyi bilmek... Yanlışta ısrar
etmemek... Kalbi diri tutmak...
Ölüm Korkusu Yerini Ahiret Bilincine Bırakır
İnsan Allah'tan uzaklaştıkça ölümü konuşmak istemez. Çünkü ölüm onun
için her şeyin sonudur. Allah'a yakın olan insan ise ölümü istemez ama
ondan da kaçmaz. Onu hayatın bir gerçeği olarak kabul eder.
Kur'an şöyle buyurur:
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra yalnızca Bize
döndürüleceksiniz."
(Ankebût, 29/57)
Bu ayet, ölümü korkulacak bilinmez bir karanlık olmaktan çıkarır. Onu Rabb’ine
dönüşün başlangıcı olarak gösterir. İşte bu bilinç, insanın dünyaya bakışını
tamamen değiştirir.
Hayatın Her Anı İbadete Dönüşür
Allah'a yakın olan insan için ibadet sadece belirli vakitlere sıkışmaz. Doğru
yapılan ticaret de ibadettir. Adaletli davranmak da ibadettir. Yetimi
korumak da ibadettir. Sözünde durmak da ibadettir. Anne babaya
iyilik yapmak da ibadettir. İnsanlara güzel söz söylemek de ibadettir.
Çünkü Kur'an, kulluğu hayatın tamamına yayar.
"De ki: Benim salâtım, ibadetlerim, hayatım ve
ölümüm âlemlerin Rabb’i Allah içindir."
(En'âm, 6/162)
İşte Allah'a yakın olan insanın hayatı böyle değişir. Artık ibadet yalnızca
belirli zamanlarda yapılan bir görev olmaktan çıkar. Yaşadığı her an Rabb’inin
rızasını gözetmeye çalıştığı bilinçli bir hayata dönüşür.
Sonuç
Allah'a yakınlaşmanın en büyük göstergesi, insanın konuştuğu sözler değil;
değişen hayatıdır.
Kalbi daha huzurluysa... Merhameti artmışsa... Adaleti
güçlenmişse... Sabrı çoğalmışsa... Dünyaya bağı azalmışsa... Kur'an'ı daha çok
anlamaya çalışıyorsa... Yanlış yaptığında hemen Rabb’ine yöneliyorsa... İşte bu
değişim, Allah'ın yakınlığının insan hayatındaki meyvesidir.
Çünkü Allah'a yaklaşmak, sadece daha fazla bilgi sahibi
olmak değildir. Asıl yakınlık, Kur'an'ın rehberliğinde yeniden inşa edilen bir
hayat yaşamaktır.
Ve insanın hayatında bundan daha büyük bir dönüşüm yoktur.
Çünkü Allah'a yaklaşan insan, aslında kendisine, fıtratına ve yaratılış amacına
yaklaşmış olur. Bu yüzden Rabb’ine yaklaşan, aynı zamanda gerçek anlamda
kendisini de bulmuş olur.
SONUÇ: ALLAH HİÇ UZAK DEĞİLDİ
Bu bölüm boyunca Kur'an'ın bize gösterdiği çok önemli bir gerçeği birlikte
anlamaya çalıştık. Allah'ın kula yakınlığı hiçbir zaman değişmez. Değişen,
insanın bu yakınlığı hissedebilme hâlidir.
İnsan çoğu zaman "Allah beni unuttu." diye
düşünür. Oysa Kur'an'ın hiçbir yerinde Allah'ın kulunu unuttuğu yazmaz. Tam
tersine, Allah'ın insanı sürekli gördüğü, işittiği, bildiği ve rahmetiyle
kuşattığı tekrar tekrar anlatılır.
İnsanın yaşadığı kopuş, Allah'ın uzaklaşmasından değil;
kendi yönünü değiştirmesinden kaynaklanır. Bir insan güneşe sırtını döndüğünde
gölgesi uzar. Fakat bunun sebebi güneşin uzaklaşması değildir. Yönünü
değiştiren insandır. Allah ile insan arasındaki ilişki de buna benzer. İnsan
yüzünü Rabb’ine çevirdiğinde kalbi aydınlanır. Sırtını döndüğünde ise karanlığı
yaşamaya başlar.
Kur'an bunu çok sade ama çok güçlü bir ifadeyle anlatır.
"Kim Benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir hayat
vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz."
(Tâhâ, 20/124)
Dikkat edelim. Allah, "Kim Bana sırt çevirirse onu hemen
cezalandırırım." demiyor. Önce dünyadaki sonucu bildiriyor.
"Sıkıntılı bir hayat..." Bugün psikolojik
bunalımların, anlamsızlık duygusunun, doyumsuzluğun ve bitmeyen huzursuzluğun
artması üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekir. Elbette her sıkıntının sebebi
bu değildir. İnsan hastalanabilir, ekonomik zorluk yaşayabilir, yakınlarını
kaybedebilir. Bunlar hayatın imtihanlarıdır. Ancak Kur'an'ın işaret ettiği
başka bir gerçek vardır: İnsan, Rabb’inin rehberliğinden uzaklaştıkça kalbinde
açıklayamadığı bir boşluk oluşur. Çünkü kalp, Allah'ı tanımak üzere
yaratılmıştır.
Balığı sudan çıkarırsan yaşayamaz. Bitkiyi güneşsiz
bırakırsan solar. İnsan bedenini günlerce aç bırakırsan zayıflar. Kalbi
Allah'ın rehberliğinden mahrum bırakırsan da manevî olarak güçsüzleşir. İşte
modern insanın en büyük problemi budur.
Bilgi çağında yaşıyor ama hikmetten uzak. İletişim çağında
yaşıyor ama yalnız. Konfor çağında yaşıyor ama huzursuz. Her şeye ulaşabiliyor
ama kendisini bulamıyor. Çünkü insan kendisini ancak Rabb’ini tanıyarak
bulabilir.
Kur'an insanın yaratılış amacını açıkça bildirir.
"Ben cinleri ve insanları yalnızca Bana kulluk etsinler diye
yarattım."
(Zâriyât, 51/56)
Buradaki kulluk, hayatın belli saatlerine sıkıştırılmış birtakım ritüeller
değildir. Kulluk, Allah'ın rehberliğinde yaşamaktır. Düşünürken... Çalışırken...
Üretirken... Paylaşırken... Adaletli davranırken... Merhamet ederken... Aile
kurarken... Evlat yetiştirirken... Ticaret yaparken... Kısacası hayatın
tamamında Allah'ın ölçülerini esas almaktır.
İnsan yaratılış amacından uzaklaştığında, sahip olduğu her
şey anlamını yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Daha çok kazansa da yetmez. Daha
büyük ev alsa da yetmez. Daha güzel bir arabaya binse de yetmez. Daha çok
övülse de yetmez. Çünkü insanın içindeki boşluğu dünya dolduramaz. Kur'an bunu
çok çarpıcı bir örnekle anlatır.
"Allah, göğsünü İslâm'a açtığı kimse Rabb’inden gelen bir nur üzerinde
değil midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katılaşanların vay hâline! İşte
onlar apaçık bir sapıklık içindedirler."
(Zümer, 39/22)
Kalbin açılması... Kalbin katılaşması... Aslında bütün mesele budur. Aynı olay
iki insanın başına gelir. Biri isyan eder. Diğeri sabreder. Biri nankörleşir. Diğeri
şükreder. Biri umudunu kaybeder. Diğeri Rabb’ine daha çok yönelir. Fark
olaylarda değildir. Fark kalplerdedir. Kalbin yönü değişince hayatın anlamı da
değişir.
Bugün birçok insan Allah'a ulaşmanın çok zor olduğunu
düşünüyor. Sanki uzun yolculuklar yapmak gerekiyormuş gibi... Sanki sadece
belli insanlar Allah'a yakın olabiliyormuş gibi... Sanki Allah'ın rahmetine
ulaşmak için insanlar arasında aracılar bulunması gerekiyormuş gibi... Oysa
Kur'an'ın anlattığı Allah tasavvuru bundan tamamen farklıdır.
Allah kuluna yakındır. Kul konuşmadan bilir. Dua etmeden
önce ihtiyacını bilir. Gözyaşı dökülmeden önce acısını bilir. Sevinç yaşanmadan
önce mutluluğunu bilir. İnsan O'na doğru yöneldiğinde ise hiçbir samimi dönüş
karşılıksız kalmaz.Kur'an bunun müjdesini verir.
"Rahmetim her şeyi kuşatmıştır."
(A'râf, 7/156)
Ne kadar büyük bir güven... Rahmeti her şeyi kuşatıyorsa, insan niçin umutsuz
olsun? Ne kadar hata yapmış olursa olsun... Ne kadar uzaklaştığını düşünürse
düşünsün... Ne kadar geç kaldığını sansın... Dönüş kapısı hâlâ açıktır. Yeter
ki samimiyetle yönelsin. Yeter ki bahaneyi bıraksın. Yeter ki suçu başkalarında
aramaktan vazgeçsin. Çünkü Kur'an'ın istediği ilk değişim, dünyanın değişmesi
değildir. İnsanın değişmesidir.
Allah şöyle buyurur:
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu
değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Bu ayet yalnız toplumlar için değil, bireyler için de büyük bir ilkedir. Kalp
değişmeden hayat değişmez. Bakış açısı değişmeden huzur gelmez. Allah'a
yönelmeden yalnızlık bitmez. Kur'an'ı anlamadan kafa karışıklığı sona ermez. İnsan
Rabb’ini tanımadan kendisini de tam anlamıyla tanıyamaz. O hâlde bugün
kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten Allah'ın yakınlığını
hissederek mi yaşıyorum? Kararlarımı verirken O'nu hatırlıyor muyum? Sevinirken
O'na şükrediyor muyum? Üzüldüğümde ilk O'na mı yöneliyorum? Yalnız kaldığımda
O'nun benimle olduğunu hatırlıyor muyum? Kur'an'ı anlamak için zaman ayırıyor
muyum? Yoksa Allah'ın yakınlığını bildiğim hâlde, dünyanın gürültüsü içinde
bunu unutup mu yaşıyorum? Bu soruların cevabı, Allah'ın bize ne kadar yakın
olduğunu değil; bizim O'na ne kadar yöneldiğimizi gösterecektir.
Çünkü Allah'ın yakınlığı değişmez. Değişmesi gereken
yalnızca insanın yönüdür. İnsan yönünü Allah'a çevirdiğinde, aslında yeni bir
yolculuğa başlamaz. Sadece zaten yanında olan Rabb’inin rahmetini, yardımını ve
rehberliğini yeniden fark etmeye başlar. İşte Kur'an'ın insanı çağırdığı
hakikat budur. Allah hiçbir zaman uzak değildi. Şah damarından daha yakındı. Bugün
de öyle... Yarın da öyle...
İnsan O'nu aramayı bırakıp, O'nun zaten kendisine yakın
olduğunu Kur'an'ın rehberliğinde fark ettiğinde, hayatının en büyük yolculuğunu
tamamlamış olur. Çünkü o yolculuk, kilometrelerle ölçülen bir yol değil; kalbin
Rabb’ine yeniden yönelmesidir. Bu yöneliş gerçekleştiğinde insan sadece Allah'a
yaklaşmaz; aynı zamanda yaratılış amacına, fıtratına ve gerçek huzura da
kavuşur. Bu yüzden Kur'an'ın çağrısı, her çağdaki insan için aynı sadelikte ve
aynı güçtedir: Rabb’ine yönel; çünkü O sana zaten çok yakındır.
SON SÖZ: EN UZUN YOLCULUK
İnsan, hayatı boyunca sayısız yolculuk yapar. Doğduğu şehirden başka
şehirlere gider. Ülkeler değiştirir. Ev değiştirir. İş
değiştirir. Dostlar değiştirir. Düşünceler değiştirir. Fakat
bütün bu yolculuklardan daha önemli olan bir yolculuk vardır ki çoğu insan
bunun farkına bile varmadan ömrünü tamamlar.
O yolculuk, kalbin Rabb’ine doğru yaptığı yolculuktur. Kur'an'ın
bütün çağrısı aslında bu yolculuğa davettir. Allah, insanı Kendisine yaklaşması
için çağırmaktadır. Fakat bu çağrı, kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir.
Çünkü Allah hiçbir zaman kulundan uzak olmamıştır. İnsan bazen Allah'ı bulmak
için çok uzaklara gitmesi gerektiğini sanır. Oysa Kur'an'ın anlattığı Allah,
insana şah damarından daha yakındır.
İnsan bazen büyük değişiklikler yapmadan Rabb’ine
yaklaşamayacağını düşünür. Oysa gerçek değişim dışarıda değil, içeride başlar.Kalbin
yönü değiştiğinde hayatın yönü de değişir. Bakış değiştiğinde dünya değişir. Öncelikler
değiştiğinde huzur geri gelir. Kur'an'ın istediği dönüşüm tam da budur.
Bugün insanlık tarihinin en gelişmiş teknolojilerine
sahibiz. Bilgiyi saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaştırabiliyoruz. Gökyüzünü
inceliyoruz. Denizlerin en derin noktalarına iniyoruz. Hücreleri, atomları ve
galaksileri araştırıyoruz. Fakat bütün bunların yanında ihmal ettiğimiz çok
önemli bir alan var. Kendi kalbimiz.
Kur'an, insanı önce kendi içine bakmaya çağırır. Çünkü dış
dünyadaki en büyük keşifler bile, insanın kendi yaratılışını anlamasının yerini
tutamaz. İnsan kendisini tanımadan Rabb’ini tam olarak tanıyamaz. Rabb’ini
tanımadan da kendisini tam olarak anlayamaz. İşte bu yüzden Kur'an sürekli
düşünmeye çağırır.
"Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri ve işitecek
kulakları olsun? Gerçek şu ki gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör
olur."
(Hac, 22/46)
Ne kadar düşündürücü bir ayet... İnsan gözleri açık
olduğu hâlde hakikati göremeyebilir. Kulakları işittiği hâlde gerçeği
duymayabilir. Çünkü asıl gören göz değil, kalptir.Kalp hakikate kapanınca,
insan en açık gerçekleri bile fark edemez.
Bugün yaşadığımız huzursuzluğun önemli bir sebebi de budur. İnsan,
kalbini beslemeyi unuttu. Bedenini doyuruyor. Aklını bilgiyle dolduruyor. Evini
eşyalarla dolduruyor. Telefonunu uygulamalarla dolduruyor. Fakat kalbini boş
bırakıyor.
Boş kalan kalp ise dünyanın gürültüsüyle doluyor. Kaygılar...
Korkular... Hırslar... Öfkeler... Kıskançlıklar... Bitmeyen beklentiler... Kur'an
ise kalbi yeniden sahibine yönlendiriyor. Çünkü kalbin gerçek sahibi Allah'tır.
Kalp, O'nu tanıdığı ölçüde huzur bulur. O'nu unuttuğu ölçüde yorulur.
Belki de bu kitabı okuyan bazı kardeşlerimiz kendi
kendilerine şöyle diyecekler: "Ben yıllardır Allah'ın uzağında
yaşadım." Aslında hayır... Sen Allah'ın uzağında değildin. Allah da senden
uzak değildi. Sen yalnızca O'nu unutacak kadar dünyanın gürültüsüne daldın. O
ise seni hiç unutmadı. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurur:
"Rabb’in kullarına asla haksızlık eden değildir."
(Fussilet, 41/46)
Ve yine şöyle buyurur:
"De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden
umut kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O çok
bağışlayandır, çok merhamet edendir. Rabb’inize yönelin..."
(Zümer, 39/53-54)
İşte Kur'an'ın verdiği umut budur. Dikkat edersen Allah önce dönüşü istiyor. Geçmişin
hesabını değil... Mazeretleri değil... Bahaneleri değil... Önce yönelişi... Çünkü
yönünü değiştiren insanın hayatı da değişmeye başlar. Belki bir günde değil... Ama
her gün biraz daha... Kalbi yumuşar. Bakışı değişir. Konuşması değişir. İlişkileri
değişir. Öncelikleri değişir. Dünyaya bakışı değişir. Ve en önemlisi, Rabb’iyle
kurduğu bağ güçlenir.
Bu kitabın amacı da tam olarak budur. Kimseye yeni bir din
öğretmek değildir. Kimseyi bir grubun veya bir mezhebin tarafı yapmak değildir.
Amaç, Kur'an'ın insanı çağırdığı o saf ve berrak ilişkiyi yeniden
hatırlatmaktır. Çünkü Kur'an'ın çağrısı her çağda aynıdır. Allah'a yönel. Kur'an'ı
anla. Düşün. Aklet. Sorgula. Şükret. Adaletli ol. Merhametli ol. Doğru ol. Takva
sahibi ol. Hayatını Allah'ın rehberliğinde yaşa. İnsan bunu yaptığında sadece
Allah'a yaklaşmaz. Aynı zamanda kendisine de yaklaşır. Fıtratına yaklaşır. Yaratılış
amacına yaklaşır. Gerçek huzura yaklaşır. Ve sonunda şunu bütün kalbiyle anlar:
Allah'ı aradığım bütün yolların sonunda, O'nun zaten bana şah damarımdan daha
yakın olduğunu fark ettim.
İnsan için bundan daha büyük bir keşif olabilir mi? Belki de
hayatın en önemli başarısı, daha çok kazanmak, daha çok tanınmak veya daha uzun
yaşamak değildir. Asıl başarı; bu dünyadan ayrılırken Rabb’ini tanımış, O'nun
rehberliğinde yaşamış ve O'na gönül huzuruyla dönebilmektir. Çünkü sonunda
hepimiz aynı hakikatin önünde duracağız.
Malımız kalacak... Makamımız kalacak... Şöhretimiz
kalacak...Bedenimiz toprağa dönecek... Fakat Rabb’imizle kurduğumuz bağ bizimle
birlikte sonsuzluğa taşınacaktır.
Öyleyse bugün, şimdi ve bu satırları okurken kendimize şu
soruyu soralım:
Allah bana bu kadar yakınken, ben O'na yakın olmak için bugün ne yapacağım?
Belki de bu soruya samimiyetle verilecek cevap,
hayatımızdaki en önemli dönüm noktası olacaktır.
Çünkü Allah hiç uzak değildi... Uzak olan, O'nu unutan
kalplerdi.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com