EVLİLİKTE HAKLAR, SORUMLULUKLAR VE BOŞANMA SÜRECİ

 EVLİLİKTE HAKLAR, SORUMLULUKLAR VE BOŞANMA SÜRECİ

Evlilik, Kur’an’da sadece bir sözleşme değil, aynı zamanda bir sorumluluk, bir rehberlik ve bir eğitim süreci olarak ele alınır. İnsan ilişkileri bazen karmaşıklaşabilir, bazen duygular öne geçer; işte Kur’an bu noktada, adım adım ilerleyen bir sistem sunar.

İlk adım, anlaşmazlık çıktığında öğüt vermektir. 4/34 ayeti, erkeklerin kadınlar üzerinde sorumluluğunu anlatırken, “Önce öğüt verin” der. Burada asıl vurgu, cezalandırmak değil, rehberlik etmek ve karşı tarafı anlamaya çalışmaktır. Evlilik, birbirini anlamanın ve sabrın sınandığı bir süreçtir. Bu, tıpkı trafiğe çıkan bir sürücünün kurallara uyması gibi; kurallara uymayan zarar görür, uyan güvenle ilerler.

Eğer öğüt işe yaramazsa, Kur’an bir sonraki adımı gösterir: Yatakların ayrılması. Bu bir ceza değil, bir mesafe ve düşünme sürecidir. 2/226 ayeti, kadınlardan uzaklaşmaya yemin edenler için dört aylık bir bekleme süresi belirler ve der ki: “Eğer bu süre içinde eşlerine dönerlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” Yani Kur’an, acele karar verilmesini istemez, herkesin kendini ve ilişkisini gözden geçirmesi için zaman tanır.

Üçüncü aşama ise boşanmadır. Eğer süreç sonunda hâlâ düzelme yoksa, boşanma helal kılınır. Burada da Kur’an, adalet ve haklar çerçevesinde hareket edilmesini vurgular. 2/227-229 ayetleri, boşanmanın iki aşamada olacağını ve kadınlara verilen hakların korunacağını belirtir: “Boşanma iki defadır. Sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir. Kadınlara verdiğiniz şeyi geri almak size helal değildir.” Buradaki mesaj açıktır: Boşanma bir ceza değil, bir çözüm ve denge aracıdır.

Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda, boşanmanın sadece bir sözleşmeyi feshetmek olmadığını, aynı zamanda süreç, hak ve sorumluluk yönetimi olduğunu görürüz. Buradaki mantık, günlük hayatın karmaşasında rehberlik etmek ve adaleti sağlamak üzerine kuruludur. Her adım, hem eşler hem de toplum için bir düzen ve koruma mekanizmasıdır.

Özetle, Kur’an’da evlilik ve boşanma süreci üç aşamadan oluşur:

  1. Öğüt vermek: Sorunu çözmeye çalışmak ve rehberlik yapmak.
  2. Yatakları ayırmak: Düşünmek ve içsel farkındalık için mesafe vermek.
  3. Boşanmak: Nihai karar, adalet ve haklar korunarak uygulanır.

Bu yaklaşım, Kur’an’ın yaşam rehberi olma özelliğini gösterir. Evlilikte adalet, sabır ve sorumluluk, Kur’an bütünlüğünde sadece kurallar değil, bir yaşam biçimidir.

 

BOŞANMA SONRASI HAKLAR VE TOPLUMSAL DENGE

Boşanma, Kur’an’da bir ilişkinin son bulması değil, aslında yeni bir düzenin başlangıcı olarak görülür. Bu süreçte hem kadın hem erkek için haklar korunur, sorumluluklar açıkça belirlenir. 2/228 ayeti bu konuda bize rehberlik eder:

“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ‘ay hali ve temizlenme süresi’ beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Aziz’dır, Hakim’dir.”

Bu ayetten çıkaracağımız ilk nokta, *üç ay bekleme süresi (iddet)*dir. Buradaki amaç, kadın ve erkeğin birbirini gözden geçirmesi, acele karar vermemesi ve özellikle çocuk veya hamilelik durumu varsa, korunmasıdır. İddet, sadece bir formalite değil, adalet ve toplumsal düzenin bir mekanizmasıdır.

Boşanmanın ardından kadının hakları ve güvenliği korunur. 2/229 ayeti, boşanmanın iki aşamalı olduğunu hatırlatır ve kadınlara verilen mal, mehir ve hakların geri alınamayacağını açıklar. Bu, boşanmanın bir ceza değil, eşitlik ve hakkaniyet ile yürütülen bir süreç olduğunu gösterir:

“Boşanma iki defadır. Sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir. Onlara verdiğiniz bir şeyi geri almak size helal değildir; ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmuş olmaları durumunda fidye vermelerinde günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Burada altını çizmek gerekir ki, Kur’an boşanmayı son çare olarak görür. Ama boşanma gerçekleştiğinde hem kadının hem erkeğin haklarının korunması, toplumsal adaletin devamı için esastır.

Ayrıca toplumsal dengeyi sağlayan bir başka ayet de 60/10’dur:

“Ey iman edenler, mü’min kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet gerçekten mü’min olduklarını bilip öğrenirseniz, artık sakın onları kafirlere geri çevirmeyin. Onlara harcadıklarınızı verin. Onlara ücretlerini verdiğiniz takdirde nikahlamanızda size güçlük yoktur. Kafirlerin eşlerini tutmayın ve onlar da harcadıklarını isteyebilirler. Allah hüküm ve hikmet sahibidir.”

Bu ayet, boşanma veya evlilik sonrası ilişkilerin adil, ölçülü ve sınırlar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini hatırlatır. Herkes kendi sorumluluğunu bilirse, toplumsal huzur bozulmaz.

Özetle, boşanma sonrası Kur’an’ın yaklaşımı şunları içerir:

  1. Kadının korunması: İddet süresi, mal ve mehir haklarıyla güvence altına alınır.
  2. Erkeğin sorumluluğu: Kadın hakkına saygı, boşanma sürecinde sabır ve adalet.
  3. Toplumsal denge: Boşanmanın etkisi toplumun diğer üyeleri üzerinde olumsuz sonuç yaratmayacak şekilde düzenlenir.
  4. Son çare olarak boşanma: Kur’an, evliliği korumayı ve süreci adaletle yönetmeyi öncelikli kılar.

Böylece, boşanma bir yıkım değil, yeniden düzenleme aracı olarak anlaşılır. Kur’an bütünlüğünde, hem bireysel hakların hem de toplum düzeninin korunması esas alınır.

 

BOŞANMA SONRASI İLETİŞİM VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Boşanma sadece iki birey arasındaki bir ilişkiyi bitirmek değil, aynı zamanda toplum ve aile dengelerini koruma sürecidir. Kur’an, boşanma sonrası iletişimde adalet ve ölçülülük ilkesini öne çıkarır.

Öncelikle iletişimde saygı ve nezaket esastır. 2/231 ayeti bunu açıklar:

“Boşandıktan sonra eşlerinize kötü muamele etmeyin; onları ailevi yükümlülükler ve merhamet çerçevesinde serbest bırakın. Eğer bir şekilde anlaşabilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah bilendir, hakikatin sahibidir.”

Bu ayet, boşanma sonrası bile, insan onuruna saygı gösterilmesi gerektiğini hatırlatır. Artık taraflar farklı yollara gitmiş olsalar da, iletişimde kaba davranmak, hak ihlali yapmak Kur’an’ın öğretileriyle çelişir.

Aile içinde ise özellikle çocuklar ve ortak sorumluluklar öne çıkar. 2/233 ayeti bu durumu vurgular:

“Anneler, çocuklarını iki yıl boyunca emzirir. Eğer baba ve anne bir şekilde anlaşırsa, bu süreyi tamamlamak onlar için hayırlıdır. Çocukların bakımında adaleti gözetin, ne fazla yüklenin ne de ihmalkâr olun.”

Kur’an, boşanma sonrası çocukların haklarını korumayı ve ebeveynler arasında adaleti gözetmeyi öngörür. Burada amaç, çocukların güvenli ve dengeli bir ortamda büyümesini sağlamaktır.

Toplumsal sorumluluk ise, boşanmanın sadece özel bir mesele değil, toplum düzeni ile ilgili bir olay olduğunu gösterir. 2/240 ayeti bunu işaret eder:

“Ölüme yakın olanlardan geride kadınlar bırakılırsa, onlara makul bir süre nafaka verin; bu, ölçü ve adalet çerçevesinde olmalıdır. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket edin.”

Bu ayet, boşanma veya eşin vefatı sonrası kadının ekonomik ve sosyal haklarının korunması gerektiğini hatırlatır. Boşanma sadece iki kişi arasında bitmiş bir ilişki değil, aynı zamanda toplumun adalet düzeninin korunması gereken bir süreçtir.

Özetle, boşanma sonrası Kur’an bütünlüğünde öne çıkan noktalar şunlardır:

  1. İletişimde saygı ve nezaket: Taraflar birbirine karşı ölçülü ve adil davranmalıdır.
  2. Çocuk haklarının korunması: Çocukların bakım ve eğitiminde adalet esas alınır.
  3. Kadının haklarının güvence altına alınması: Nafaka, mehir ve diğer sosyal haklar korunur.
  4. Toplumsal sorumluluk: Boşanma, sadece bireysel bir olay değil, toplum düzeni ve adalet için de dikkate alınması gereken bir süreçtir.

Böylece, boşanma sonrası iletişim ve sorumluluklar hem bireyler hem de toplum açısından Kur’an bütünlüğünde adil ve düzenli bir süreç olarak tasarlanmıştır.

 

EVLİLİK VE BOŞANMA SÜRECİNDE AHLAKİ İLKELER VE GÜNLÜK UYGULAMALAR

Evlilik, Kur’an’a göre sadece iki kişinin birliği değil, toplumun temel yapı taşıdır. Bu nedenle evlilik ve boşanma sürecinde izlenecek yollar, hem bireysel hem toplumsal dengeyi korumalıdır.

1. Evlilikte karşılıklı sorumluluk ve saygı

Kur’an, evlilikte erkek ve kadının karşılıklı sorumluluklarını açıkça belirler. 4/34 ayeti, erkeklerin aileyi gözeten sorumlu konumunu ifade ederken, kadınların da saliha davranış ve sadakatle aileyi koruyan rolünü vurgular. Bu, güç dengesinden çok sorumluluk ve koruma bilinci ile ilgilidir.

Günlük uygulamada bu, şunları içerir:

  • Karı-koca birbirinin haklarını gözetir.
  • Maddi ve manevi sorumluluklar adil şekilde paylaşılır.
  • Tartışmalar ölçülü, iletişim saygılı bir şekilde yürütülür.

2. Sorunları çözmede ölçülü yöntemler

Kur’an, evlilikte sorun çıktığında aşamalı çözüm yolları öngörür. 4/34’te anlatıldığı gibi:

  1. Önce öğüt verilir.
  2. Yataklar ayrılır (dört aylık süreçte, 2/226 ayetiyle desteklenir).
  3. Son çare boşanmadır.

Bu süreç, ani kararların ve gereksiz kırgınlıkların önüne geçer. İnsanlar, çözümü aceleye getirmeden, mantık ve sabırla düşünme fırsatı bulur.

3. Boşanma sürecinde adalet ve hakların korunması

Boşanma sadece sözle değil, süreç ve uygulamalarla tamamlanır. Kur’an, boşanma sonrası hakların korunmasını vurgular:

  • 2/228: Kadınların üç aylık ‘iddet’ süresi boyunca korunması.
  • 2/229: Boşanmanın iki kez yapılması ve sonra iyilikle ya da güzellikle serbest bırakılması.
  • 2/240: Nafaka ve ekonomik hakların sağlanması.

Günlük hayatta bu, eşlerin çocuk, mal ve sosyal hakları konusunda anlaşarak, adil davranmaları anlamına gelir.

4. Ahlaki ilkeler

  • Sabır ve hoşgörü: Tartışmalarda ölçülü olun.
  • Adalet: Hem kadın hem erkeğin haklarını koru.
  • Merhamet: Boşanma sürecinde kırıcı söz ve davranışlardan kaçın.
  • Toplumsal sorumluluk: Boşanma, sadece bireysel bir olay değil, çevreye ve topluma etkisi olan bir süreçtir.

 

Özetle: Evlilik ve boşanma süreci, Kur’an bütünlüğünde hem bireysel hakların hem toplumsal düzenin korunması için ölçülü, adil ve ahlakî bir çerçeveye oturtulmuştur. Günlük hayatta uygulanacak adımlar, Kur’an ayetleriyle desteklenmiş bu prensiplerdir.

 

BOŞANMA VE ÇOCUK HAKLARI: UYGULAMALI REHBER

Kur’an, boşanma sürecinde çocukların ve tarafların haklarının korunmasına özel önem verir. Bu, hem adaletin hem de merhametin hayata geçirilmesidir.

1. Çocukların korunması

Boşanma sürecinde çocuklar en savunmasız taraftır. Kur’an, onların hem fiziksel hem psikolojik haklarının korunmasını öngörür:

  • 2/233: “Anneler, çocuklarını iki tam yıl boyunca emzirirler; babalar, emzirme masrafını karşılamakla yükümlüdür.”
    • Bu ayet, hem annenin hem babanın sorumluluklarını belirler.
  • 65/6: “Onları (çocukları) kendi güçlerinize göre doyurun ve giydirin; ölçüyü aşmayın.”
    • Çocukların ihtiyaçları adil ve ölçülü bir şekilde karşılanmalıdır.

Günlük hayatta bu, nafaka, eğitim ve yaşam ihtiyaçlarının aksatılmaması anlamına gelir.

2. Tarafların hakları

Boşanma sürecinde hem kadın hem erkeğin hakları korunmalıdır:

  • 2/229: Boşanma iki defadır; sonrasında ya iyilikle tutmak ya da güzelce serbest bırakmak gerekir.
    • Bu, boşanmanın aceleye gelmeden ve olgun şekilde yapılmasını sağlar.
  • 2/231: “Boşandığınız kadınları, sınırlarını koruyarak geri alın; gerekirse barış yolunu izleyin.”
    • Bu, barış ve uzlaşmanın öncelikli olduğunu gösterir.

3. Ekonomik haklar

  • 2/240: Boşanan kadınlara, miras ve nafaka haklarının verilmesi zorunludur.
  • 4/12: “Kadınlara, mallarını geri vermekle yükümlüsünüz; zulmetmeyin.”

Pratikte bu, boşanma sonrası kadının ve çocukların ekonomik güvencesinin sağlanmasıdır.

4. Ahlaki ilkeler

  • Adalet: Çocuk ve eş hakları gözetilir.
  • Merhamet: Boşanma süreci kırıcı ve yıkıcı olmamalıdır.
  • Sorumluluk: Her iki taraf da yükümlülüklerini yerine getirmelidir.
  • Sabır: Süreçte aceleci kararlar almadan adım adım ilerlenmelidir.

 

Özet: Kur’an, boşanma sürecinde çocukların, kadının ve erkeğin haklarını adalet ve merhamet çerçevesinde korumayı amaçlar. Günlük hayatta bu, nafaka, bakım, eğitim ve hakların eşit şekilde gözetilmesi ile uygulanır.

 

EVLENME VE BOŞANMA SÜRECİNDE İLETİŞİM VE PSİKOLOJİK SAĞLIK

Kur’an, sadece evlilik ve boşanmanın hukuki ve ekonomik boyutlarını değil, aynı zamanda ilişkilerde sağlıklı iletişim ve psikolojik dengeyi korumayı da ön görür. Çünkü bir evlilik veya boşanma süreci, tarafların ruhsal ve sosyal hayatlarını doğrudan etkiler.

1. İletişimin önemi

Kur’an, eşler arasında dengeli ve saygılı iletişimi sürekli vurgular:

  • 4/19: “Kadınlar üzerinde haksızlık yapmayın; iyi davranın.”
  • 2/187: “Onlar sizin giysiniz, siz de onların giysisiniz.”
    • Bu ayetler, eşlerin birbirine destek ve güven olması gerektiğini gösterir.

Günlük hayatta bu, tartışmalar sırasında karşılıklı saygıyı kaybetmemek, sorunları şiddete başvurmadan çözmek anlamına gelir.

2. Psikolojik hazırlık

Boşanma veya evlilik sürecinde tarafların psikolojik olarak bilinçli ve hazırlıklı olmaları gerekir:

  • 2/233: “Anneler, çocuklarını iki yıl boyunca emzirir; babalar, sorumludur.”
    • Bu ayet, özellikle çocuk sahibi çiftlerde sorumluluk bilincini ve sabrı vurgular.
  • 4/34: “Saliha kadınlar gönülden itaat eder; erkekler onları korur.”
    • Burada geçen “korumak” sadece fiziksel değil, ruhsal ve duygusal güvenliği de kapsar.

Psikolojik hazırlık, tarafların kendi duygusal sınırlarını ve sorumluluklarını bilmesini sağlar.

3. Sorun çözme yöntemleri

Kur’an, problemler karşısında aşamalı ve sistematik çözüm yolları önerir:

  1. Öğüt ve uyarı (4/34): İlk adım, karşılıklı iletişim ve farkındalık yaratmaktır.
  2. Ayrılık ve mesafe (4/34): Eğer sorun devam ederse, kısa bir süreliğine ayrı kalınabilir; bu, duygusal gerilimi azaltır.
  3. Boşanma veya evlilik feshi (2/227-229): Sorun çözülmezse, süreç kontrollü şekilde tamamlanır; hem tarafın hem çocukların zarar görmemesi sağlanır.

Bu yöntem, günümüz psikolojik danışmanlık yaklaşımlarıyla neredeyse birebir örtüşür.

4. Dayanışma ve destek

Kur’an, zor dönemlerde toplumsal ve manevi desteğin önemini vurgular:

  • 9/71: “Müminler birbirlerine karşı dost ve destekçidir.”
  • 2/177: “İyilik, yakınlara, yetimlere ve yolda kalmışlara yardım etmektir.”

Boşanma sürecinde aile ve arkadaş desteği, tarafların psikolojik yükünü hafifletir ve sürecin daha adil ve sağlıklı yürütülmesini sağlar.

 

Özet:
Kur’an, evlilik ve boşanma süreçlerinde iletişim, psikolojik denge ve sorumluluk bilincini ön planda tutar. Günlük hayatta, eşler sorunları kademeli olarak çözmeli, çocukların haklarını korumalı ve psikolojik destek mekanizmalarından faydalanmalıdır.

 

BOŞANMA SONRASI HAK VE SORUMLULUKLAR: NAFAKA, MİRAS VE SOSYAL DENGE

Kur’an, boşanma sürecinin tamamlanmasının ardından hem kadın hem erkeğin haklarını ve sorumluluklarını net bir şekilde ortaya koyar. Bu, sadece adaletin sağlanması için değil, toplumsal düzenin korunması için de önemlidir.

1. Nafaka ve geçim yükümlülüğü

Boşanma sonrası kadın ve çocukların yaşam standartlarının korunması, Kur’an’da özellikle vurgulanır:

  • 2/241: “Boşanmış kadınlara bir nafaka hakkı vardır; bu, makul ve temiz bir şekilde verilmelidir.”
  • 65/6: “Boşanan kadınlar için uygun bir süre boyunca konut ve nafaka temin edilmelidir; bu, onların ve çocukların haklarını güvence altına alır.”

Bu ayetler, boşanmanın sadece sözlü veya resmi bir işlem olmadığını, aynı zamanda ekonomik ve sosyal sorumlulukları da kapsadığını gösterir.

2. Miras hakları

Boşanma, miras haklarını ortadan kaldırmaz; Kur’an, tarafların haklarının eşit ve adil bir şekilde korunmasını ister:

  • 4/12: “Kadınlar ve erkekler mirasta belirli paylara sahiptir; Allah’ın sınırlarını aşmayın.”
  • 2/180: “Vasiyetlerinizde adaletli olun; mirasçılara hakkını verin.”

Bu, boşanmış eşlerin haklı taleplerini güvence altına alır ve taraflar arasında haksızlık oluşmasını engeller.

3. Sosyal denge ve sorumluluk

Kur’an, boşanma sonrası toplumsal düzeni korumayı da amaçlar:

  • 2/228: “Boşanmış kadınlar üç ay (‘iddet’) bekler; bu süre içinde eşlerin lehine ve aleyhine haklar vardır.”
  • 2/229: “Boşanma iki defadır; ardından ya iyilikle tutmak ya da güzel bir şekilde serbest bırakmak gerekir.”

Bu hükümler, tarafların haklarını ve sorumluluklarını dengede tutar ve boşanmanın toplumsal kaosa yol açmasını engeller.

4. Psikolojik ve manevi destek

Boşanma sonrası tarafların psikolojik ve manevi olarak desteklenmesi, Kur’an’ın adalet ve şefkat yaklaşımının bir parçasıdır:

  • 2/233: “Anneler çocuklarını iki yıl boyunca emzirir; babalar sorumludur.”
  • 9/71: “Müminler birbirlerine dost ve destekçidir.”

Bu, boşanmış bireylerin toplumsal ve manevi destek mekanizmalarına yönlendirilmesini önerir.

 

Özet:
Kur’an, boşanma sonrası hak ve sorumlulukları net bir şekilde belirler:

  • Kadın ve çocukların nafaka ve konut hakkı vardır.
  • Miras payları korunur; tarafların hakları adil bir şekilde verilir.
  • Boşanma süreci toplumsal dengeyi bozmayacak şekilde yürütülür.
  • Psikolojik ve manevi destek sağlanır, tarafların hem bireysel hem toplumsal hakları güvence altına alınır.

 

EVLİ KALMANIN VE BOŞANMANIN KUR’AN’DAKİ RUHSAL VE AHLAKİ BOYUTU

Kur’an, evlilik ve boşanma konularını sadece hukuki bir mesele olarak değil, ruhsal, ahlaki ve toplumsal bir perspektifle ele alır. Buradaki temel mesaj, her iki tarafın da sorumluluk bilinciyle hareket etmesi, birbirine karşı adil ve merhametli olmasıdır.

1. Evli kalmanın manevi boyutu

Evlilik, Kur’an’da sadece bir sosyal sözleşme değil, aynı zamanda ibadet ve ruhsal olgunlaşma aracı olarak görülür:

  • 30/21: “O, sizin için eşler yaratmıştır; aranızda sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibret vardır.”
  • 2/187: “Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.”

Bu ayetler, evliliğin sevgi, merhamet ve karşılıklı korunma temeli üzerine kurulduğunu gösterir. Eşler, birbirlerine karşı sadece fiziksel değil, manevi bir sorumluluk taşır.

2. Boşanmanın ahlaki boyutu

Boşanma, Kur’an’da son çare olarak görülür ve ahlaki bir sorumluluk çerçevesinde düzenlenir:

  • 2/229: “Boşanma iki defadır; ardından ya iyilikle tutmak ya da güzel bir şekilde serbest bırakmak gerekir.”
  • 65/2: “İyi davranışla, adaletle ve karşılıklı anlayışla boşayın.”

Burada altı çizilen, yıkıcı değil, onurlu bir boşanma süreci yaşatmaktır. Tarafların duygularına ve haklarına saygı gösterilmesi, toplumsal barışın korunması açısından önemlidir.

3. Manevi olgunluk ve sorumluluk

Evlilik ve boşanma süreçlerinde Kur’an, manevi olgunluk ve sorumluluk kavramlarını ön plana çıkarır:

  • 2/231: “Boşadığınız kadınları ahlaklı bir şekilde bırakın; onların kötülüğe düşmemesi için adil olun.”
  • 4/35: “Anlaşmazlık çıkarsa, arabulucular vasıtasıyla adaletli bir çözüm bulun.”

Bu ayetler, tarafların ego ve öfkeye kapılmadan, mantıklı ve ahlaki sınırlar içinde hareket etmelerini öğütler.

4. Toplumsal ve ruhsal denge

Kur’an, boşanmanın bireysel değil, toplumsal bir boyutu olduğunu da hatırlatır:

  • 2/228: “Boşanmış kadınlar üç ay bekler; bu süre içinde eşlerin lehine ve aleyhine haklar vardır.”
  • 65/6: “Boşanmış kadınlar ve çocuklar için uygun süre boyunca konut ve nafaka temin edin.”

Bu düzenlemeler, toplumsal dengeyi koruma, bireyleri mağduriyetlerden koruma ve çocukların ruhsal sağlığını güvence altına alma amacını taşır.

 

Özet:

  • Evlilik, sevgi, merhamet ve karşılıklı korunma temeli üzerine kuruludur.
  • Boşanma, son çare olarak ve adil bir şekilde uygulanmalıdır.
  • Taraflar, manevi olgunluk ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir.
  • Toplumsal ve ruhsal denge, Kur’an’ın boşanma ve evlilik anlayışında kritik bir yere sahiptir.

 

BOŞANMA SONRASI TOPLUMSAL İLİŞKİLER VE ÇOCUK HAKLARI

Kur’an, boşanma sürecini sadece çiftler arası bir mesele olarak değil, toplumun ve çocukların haklarını koruyan bir sistem olarak ele alır. Bu yaklaşım, boşanmanın hem ruhsal hem de toplumsal boyutunu göz önünde bulundurur.

1. Çocukların korunması

Boşanma sürecinde çocukların hakları ve ihtiyaçları önceliklidir:

  • 2/233: “Çocuklarını, doğumdan sonra iki yıl boyunca emziren anneler, çocuğun beslenme ve bakımı için hak sahibidir. Baba da bu süre zarfında onların geçiminden sorumludur.”
  • 65/6: “Boşanmış kadınlar ve çocuklar için uygun süre boyunca konut ve nafaka temin edin.”

Bu ayetler, çocuğun fiziksel, duygusal ve maddi ihtiyaçlarının güvence altına alınmasını zorunlu kılar. Burada amaç, boşanmanın çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini minimuma indirmektir.

2. Taraflar arası adalet ve sorumluluk

Boşanmış kadın ve erkeğin hakları dengeli şekilde korunur:

  • 2/228: “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ‘ay hali’ bekler; kocaları barışmak isterse öncelik onlara aittir. Erkekler için de onlarda bir derece vardır. Allah Aziz ve Hakim’dir.”
  • 2/229: “Boşanma iki defadır; sonrasında ya iyilikle tutmak ya da güzellikle serbest bırakmak gerekir.”

Bu ayetler, hak ve sorumlulukların açıkça belirlenmesi sayesinde taraflar arasında adaleti sağlar ve toplumsal huzuru korur.

3. Toplumsal düzen ve örnek davranış

Kur’an, boşanma sonrası toplum içinde etik ve saygılı ilişkiler kurulmasını da önemser:

  • 4/35: “Anlaşmazlık çıkarsa, arabulucular vasıtasıyla adaletli bir çözüm bulun.”
  • 65/1: “Boşayacağınız kadınlar için, belirlenmiş süreyi tamamlamalarını bekleyin ve onları zor duruma düşürmeyin. Allah’ın sınırlarına tecavüz etmeyin.”

Bu düzenlemeler, boşanmanın toplumsal kaos yaratmadan, etik ve adaletli şekilde yönetilmesini sağlar.

4. Ruhsal ve ahlaki denge

Kur’an, boşanma sürecinde tarafların ego ve öfkeye kapılmadan, sorumluluk bilinciyle hareket etmesini öğütler:

  • 2/226-227: “Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler dört ay bekler. Eğer dönerlerse Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Eğer boşanmakta ısrar ederlerse, boşanırlar. Allah işitendir, bilendir.”
  • 2/231: “Boşadığınız kadınları ahlaklı bir şekilde bırakın; onların kötülüğüne düşmeden adil olun.”

Bu, hem bireylerin ruhsal sağlığını korur hem de toplumsal barışı güçlendirir.

 

Özet:

  • Boşanma sürecinde çocukların ve kadınların hakları önceliklidir.
  • Taraflar arasındaki hak ve sorumluluk dengesi, toplumsal düzeni korur.
  • Boşanma sonrası ilişkilerde etik ve adaletli davranış teşvik edilir.
  • Manevi olgunluk ve sorumluluk, boşanmanın hem bireysel hem toplumsal etkilerini dengeler.

 

EVLİLİK, BOŞANMA VE TOPLUMSAL BARIŞ: KUR’AN’DAN PRATİK ÖĞRETİLER

 

1. Evliliğin amacı ve toplumsal düzen

Kur’an, evliliği sadece bireysel mutluluk değil, toplumsal düzenin temel taşlarından biri olarak tanımlar:

  • 30/21: “O, sizin için eşler yarattı; aranızda sevgi ve merhamet koydu. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır.”

Bu ayet, evliliğin sevgi ve sorumluluk temelli olduğunu vurgular. Bireylerin davranışları, aileyi ve dolayısıyla toplumu etkiler.

 

2. Boşanma sürecinde denge ve sabır

Boşanma, Kur’an’a göre son çare olarak görülür ve belli kurallar çerçevesinde gerçekleşir:

  • 2/226-227: “Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler dört ay bekler. Dönerlerse Allah bağışlayandır. Boşanmakta ısrar ederlerse boşanırlar.”
  • 2/229: “Boşanma iki defadır; sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir.”

Bu süreler, tarafların duygusal denge kurması ve sorumluluklarını yerine getirmesi için verilmiştir.

 

3. Toplumsal barış ve adalet

Boşanma süreci, sadece çiftleri değil, çocuklar ve çevreyi de ilgilendirir:

  • 65/6: “Boşanmış kadınlar ve çocuklar için uygun süre boyunca konut ve nafaka temin edin.”
  • 4/35: “Anlaşmazlık çıkarsa, arabulucular vasıtasıyla adaletli bir çözüm bulun.”

Kur’an, boşanmanın toplumda adaleti ve barışı bozmasına izin vermez, aksine düzeni güçlendirmeyi amaçlar.

 

4. Manevi ve etik sorumluluk

Boşanma sürecinde tarafların ahlak ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi önemlidir:

  • 2/231: “Boşadığınız kadınları ahlaklı bir şekilde bırakın; onların kötülüğüne düşmeden adil olun.”
  • 2/228: “Boşanmış kadınlar için belirlenmiş ‘ay hali’ süresine riayet edin; kocaları barışmak isterse öncelik onlara aittir.”

Bu, bireysel ve toplumsal huzuru korumanın, aynı zamanda Allah’ın sınırlarına saygının bir ifadesidir.

 

5. Pratik öneriler

  • Boşanmadan önce öğüt ve uzlaşma yolları denenmelidir.
  • Ayrılık söz konusu ise çocukların ve kadınların hakları korunmalıdır.
  • Boşanma sonrası toplumla etik ve adaletli ilişki sürdürülmelidir.
  • Taraflar, duygusal ve ruhsal olgunluk ile süreci yönetmelidir.

EVLİLİK, BOŞANMA VE TOPLUMSAL BARIŞ: KUR’AN’DAN PRATİK ÖĞRETİLER

·        Evlilik sevgi, merhamet ve toplumsal düzenin temeli

·        Boşanma son çare; sabır ve süreç önemlidir (2/226-227, 2/229)

·        Toplumsal barış ve adalet gözetilmeli (65/6, 4/35)

·        Manevi ve etik sorumluluk ön planda (2/228, 2/231)

·        Pratik öneriler: öğüt, hakların korunması, etik ilişkiler, olgunluk

Böylece Kur’an bütünlüğü çerçevesinde evlilik ve boşanma konusunu toparlamış olduk.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Cariye Hukuku ve Kur’an Perspektifi

 Cariye Hukuku ve Kur’an Perspektifi

Kur’an, insan hayatını düzenlerken soyut ilkeler koyup kenara çekilmez. Hayatın içine iner. Savaşın olduğu yere de iner, evliliğin kurulduğu ocağa da iner, esir alınmış bir insanın kalbine de iner. Çünkü Kur’an’ın muhatabı sadece huzurlu zamanların insanı değildir; savaşın, yoksulluğun, dağılmış ailelerin, kırılmış hayatların insanıdır.

Cariyelik meselesi de tam burada karşımıza çıkar. Bu konu bugün çoğu zaman ya romantize edilir ya da bütünüyle inkâr edilir. Oysa Kur’an, var olan bir sosyal gerçekliği yok saymamış; onu sınırlandırmış, disipline etmiş ve insan onurunu merkeze alarak dönüştürmüştür. Yani cariyelik Kur’an’ın icat ettiği bir kurum değil; Kur’an’ın müdahale ettiği bir kurumdur.

Bu bölümde meseleyi üç temel eksende ele alacağız:

  1. Hükmün bağlamı ve sınırları
  2. Nikâh ile cariyelik arasındaki fark
  3. İnsan değeri ve ahlaki çerçeve

Ve bütün bunları Kur’an’ın kendi bütünlüğü içinde, delillerle konuşacağız.

Burada özellikle bir noktayı netleştirelim: Kur’an’da “resule itaat” vurgusu, Allah’a itaatin bir parçasıdır. Bu ilke, hükmün kaynağının vahiy olduğunu gösterir. Nitekim:

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisa, 80)

Bu ayet, otoritenin şahıs değil vahiy olduğunu ortaya koyar. Resul, hüküm koyan bağımsız bir güç değildir; vahyi tebliğ eden elçidir. Bu yüzden cariye hukukunu anlamak için de ölçü, vahyin kendisidir.

 

1. Cariyeler ve Müslümanların Sorumluluğu

Kur’an’da “sağ elin malik olduğu” ifadesi, savaş esiri statüsündeki kadınları tanımlar. Bu bir ekonomik meta ifadesi değil, hukuki bir statü ifadesidir. Savaş sonrası toplumda ortaya çıkan yeni durumun adıdır.

Özellikle şu ayet çerçeveyi çizer:

“Ey Nebi! Biz sana ücretlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri)nden sağ elinin malik olduğu kadınları… –mü’minler için olmaksızın yalnızca sana has olmak üzere– sana helal kıldık…”
(Ahzab, 50)

Burada iki önemli nokta var.

Birincisi: Hüküm, Nebi Muhammed’e özgü bazı özel düzenlemeler içerir. Ayetin içinde açıkça “yalnızca sana has olmak üzere” ifadesi yer alır. Bu, genel bir serbestlik değil; sınırlandırılmış bir ruhsattır.

İkincisi: Bu düzenlemenin amacı “senin için güçlük olmasın” ifadesiyle açıklanır. Yani bu bir arzu tatmini değil, toplumsal ve siyasi sorumlulukların doğurduğu zorunlu bir düzenlemedir.

Devam eden ayet daha da dikkat çekicidir:

“Bundan sonra başka kadınlar sana helal olmaz… ancak sağ elinin malik olduğu hariç.”
(Ahzab, 52)

Bu ayet bir genişletme değil, bir daraltmadır. Bir sınır çizimidir. Eğer Kur’an cariyelik üzerinden sınırsız bir alan açmak isteseydi, böyle bir kısıtlama getirmezdi. Demek ki mesele arzuların serbest bırakılması değil; disipline edilmesidir.

Burada günlük hayattan bir örnek düşünelim. Büyük bir kriz anında bir yöneticiye bazı olağanüstü yetkiler verilebilir. Ama bu yetkiler kalıcı değildir ve herkese açık değildir. Nebi Muhammed’e verilen bazı özel hükümler de böyledir. Bu, genel Müslüman erkeklere sınırsız bir alan açmaz.

Zaten Kur’an’ın genel ahlakı bunu desteklemez. Çünkü Kur’an’ın temel ilkesi şudur:

“Allah adaleti ve ihsanı emreder…”
(Nahl, 90)

Adalet ilkesinin olduğu yerde keyfîlik olmaz.

2. Nikâh ile Cariyelik Arasındaki Fark

 

Kur’an evlilik kurumunu açık, şahitli ve sorumluluk içeren bir akit olarak tanımlar. Nikâh, iki taraflı bir sözleşmedir. Mehir vardır, ilan vardır, sorumluluk vardır.

Cariyelik ise savaş sonrası oluşmuş bir hukuki statüdür. Bu iki alanı birbirine karıştırmak, hükmü bulandırır.

Şu ayet meseleyi netleştirir:

“İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin…”
(Nur, 32)

Burada cariyelerin evlendirilmesi teşvik ediliyor. Eğer cariyelik sınırsız bir kullanım alanı olsaydı, onları evlendirmeye yönelik bir teşvik anlamını yitirirdi. Demek ki Kur’an’ın yönü, bağımlı statüyü kalıcılaştırmak değil; aile kurumuna taşımaktır.

Bir başka önemli ayet:

“Sağ elinizin malik olduğu cariyelerden mükatebe isteyenlerle –eğer onlarda hayır görürseniz– mükatebe yapın… Onları fuhşa zorlamayın…”
(Nur, 33)

Bu ayet çok güçlüdür. Çünkü iki şeyi aynı anda yapar:

  1. Özgürleşme yolunu açar (mükatebe).
  2. Zorlamayı yasaklar.

“Onları fuhşa zorlamayın” ifadesi, rızasızlığı doğrudan reddeder. Eğer zorla cinsel kullanım meşru olsaydı, böyle bir yasak anlamsız olurdu.

Düşünün: Bir işveren, çalışanına “seni kötü bir işe zorlamıyorum” diyorsa, bu zaten o işin yasak olduğunun göstergesidir. Kur’an da burada sınırı çizer.

Bu noktada şu ilke devreye girer:

“Zulmetmeyin ve zulme uğramayın.”
(Bakara, 279)

Zorla cinsel ilişki zulümdür. Kur’an’ın genel adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

Ayrıca iman ölçüsünü ortaya koyan ayet de önemlidir:

“Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikâhlamayın… İman eden bir cariye, hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır.”
(Bakara, 221)

Burada sosyal statü değil, iman değeri belirleyicidir. Cariyelik statüsü bir aşağılık göstergesi değildir. İman, statünün üstündedir.

3. İnsan Değeri: Statünün Üstünde Bir Ölçü

Kur’an insanı yaratılış temelinde eşit kabul eder:

“Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…”
(Hucurat, 13)

Bu ayetin devamı ölçüyü koyar:

“Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurat, 13)

Takva nedir? Takva, Allah bilinciyle hareket etmek demektir. Yani gücü elinde tutarken bile sınırı aşmamaktır.

Bir savaş sonrası elinizde esir varsa, güç sizdedir. Takva ise gücü sınırlamaktır. İşte Kur’an’ın yaptığı budur.

Ayrıca esirlerle ilgili şu ayet de yönü gösterir:

“Esirleri ya karşılıksız bırakın ya da fidye ile…”
(Muhammed, 4)

Bu ayet, savaş esirlerinin kalıcı kölelik statüsüne mahkûm edilmesini zorunlu kılmaz. Serbest bırakma bir seçenektir. Yani Kur’an’ın yönü, bağımlılığı ebedîleştirmek değil; çözmektir.

Günlük hayattan küçük bir hikâye düşünelim: Bir kriz anında bir aile başka bir aileye sığınır. Ev sahibi güç sahibidir. Ama o güç, misafiri ezmek için değil, ayağa kaldırmak içindir. Kur’an’ın çizdiği çerçeve de böyledir.

İnsan, statüden önce insandır.

4. Resule İtaat ve Hükmün Kaynağı

Burada önemli bir ilkeye geliyoruz.

Kur’an, resule itaati emreder:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, resule itaat edin…”
(Nisa, 59)

Ama bu itaat, vahyin dışına çıkan bir itaat değildir. Çünkü aynı Kur’an şunu söyler:

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.”
(Necm, 3-4)

Yani resulün bağlayıcı otoritesi, vahye dayanır. Bu yüzden herhangi bir rivayet, eğer Kur’an’ın açık hükmüyle çelişiyorsa, ölçü Kur’an’dır. Çünkü resulün görevi vahyi tebliğ etmektir:

“Resule düşen ancak apaçık tebliğdir.”
(Nur, 54)

Bu ilke cariyelik meselesinde de geçerlidir. Eğer bir rivayet, rızasızlığı meşru gösteriyorsa; ama Kur’an zorlamayı yasaklıyorsa, burada ölçü bellidir.

Resule itaat, Allah’a itaattir (Nisa, 80). Çünkü hükmün kaynağı Allah’tır.

5. Sonuç: Sınırlandırma, Dönüştürme ve Ahlak

Toparlarsak:

– Cariyelik Kur’an’ın icadı değil, müdahale ettiği bir sosyal gerçektir.
– Nebi Muhammed’e özgü bazı hükümler genelleştirilemez (Ahzab, 50-52).
– Cariyeler zorlanamaz (Nur, 33).
– Evlendirme ve özgürleşme teşvik edilir (Nur, 32-33).
– İnsan değeri takva ile ölçülür (Hucurat, 13).
– Hükmün kaynağı vahiydir; resule itaat Allah’a itaattir (Nisa, 80).

Kur’an’ın yönü açıktır: Gücü serbest bırakmak değil, sınırlandırmak. Statüyü kutsallaştırmak değil, insanı korumak. Arzuyu meşrulaştırmak değil, adaleti inşa etmek.

Bugün cariyelik kurumu fiilen yoktur. Ama Kur’an’ın koyduğu ilkeler hâlâ canlıdır: Güç elindeyken adil olmak. Zayıfı korumak. Rızayı esas almak. İnsanı meta yapmamak.

İşte Kur’an perspektifi budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

YÖNÜ OLAN BİR HAYAT: NAMAZ, KURBAN VE ALLAH UĞRUNA ADANMIŞ BİR YAŞAM

 YÖNÜ OLAN BİR HAYAT: NAMAZ, KURBAN VE ALLAH UĞRUNA ADANMIŞ BİR YAŞAM

 

1. İnsan Nereye Dönerse Oraya Aittir

İnsan kendini ne kadar özgür zannederse zannetsin, bir yere dönmeden yaşayamaz. Bu dönüş bazen bir fikir olur, bazen bir kişi, bazen bir düzen, bazen bir korku, bazen de bir arzu. Ama mutlaka bir merkez vardır. İnsan, merkezsiz kalamaz. Çünkü merkezsizlik, savrulmadır; savrulma ise insanın fıtratına aykırıdır.

Kur’an tam da buradan konuşur.
İnsanı soyut ideallerle değil, yön kavramıyla yakalar.

“Yön” dediğimiz şey sadece coğrafi bir istikamet değildir. Yön, insanın hayatını hangi merkeze göre düzenlediğini gösterir. Kimin rızasını öncelediğini, neyi feda edebileceğini, nerede durup nerede yürüdüğünü ifşa eder. Bu yüzden Kur’an, imanı sadece kalpte kalan bir iddia olarak bırakmaz; onu mutlaka bir yöne dönme ile görünür kılar.

Çünkü iddia gizlenebilir, ama yön gizlenemez.

İnsan her gün defalarca yön değiştirir: işe giderken, para kazanırken, birine itaat ederken, bir korkuya boyun eğerken… Bunların her biri birer küçük secdedir aslında. İnsan secde etmiyorum zanneder ama hayatının içinde defalarca eğilir. Kur’an’ın farkı şuradadır:
Bu eğilmelerin bilinçli ve tek bir merkeze yönelmesini ister.

İşte kıble kavramı burada anlam kazanır.

Kıble, Allah’ın mekâna sığması değildir. Allah için bir yön tayin etmek hiç değildir. Kıble, insan içindir. Dağınık olan insanı toparlamak, dağılmış sadakatleri tek bir eksende birleştirmek içindir. İnsan, her şeye dönebilen bir varlıktır; kıble ise ona şunu hatırlatır:
“Her yöne değil, bir yöne dön.”

Kur’an’ın “herkesin yöneldiği bir yön vardır” demesi (2/148) bu yüzden tesadüf değildir. İman edenlerle etmeyenleri ayıran şey, yönsüzlük değildir; farklı yönlere yönelmiş olmalarıdır. İnkâr eden de bir yöne döner. Ama o yön, Allah değildir.

Bugün ideolojiler, liderler, sistemler, hatta “özgürlük” kavramının kendisi bile birer kıble hâline gelebilmektedir. İnsanlar hayatlarını bu merkezlere göre düzenler, onlar uğruna bedel öder, hatta ölürler. Sonra da buna “tapmıyorum” derler. Oysa tapınmak sadece secdeyle olmaz; uğruna vazgeçtiklerinle olur.

Kur’an, insanın bu kaçışını kabul etmez. İnsanı yüzleştirir.

Der ki:
“Nereye dönüyorsan, oraya aitsin.”

Bu yüzden namaz sembolik değildir. Çünkü semboller insanı bu kadar rahatsız etmez. Namaz, insanı her gün tekrar tekrar aynı soruyla karşı karşıya bırakır:
“Bugün yönün hâlâ aynı mı?”

Namaz, insanın hayatının ortasına konmuş bir mihenk taşıdır. Kimin için yaşadığını unutmaması içindir. Eğer yön kayarsa, namaz anlamsızlaşır. Ama yön netleşirse, namaz hayata anlam verir.

Kur’an’ın İbrahim’i örnek göstermesi de buradan gelir. İbrahim, yönünü kaybetmeyen bir insandır. Ne toplumuna, ne geleneğine, ne korkularına dönmüştür. Yalnız kalmayı göze almış ama yönünü değiştirmemiştir. İşte bu yüzden “imam” kılınmıştır. Çünkü imamlık, sadece öne geçmek değil; yön göstermektir.

Sonuçta insan şunu fark eder:
Hayat bir yolculuk değil sadece, aynı zamanda bir yönelmedir. Yol uzun olabilir, zor olabilir; ama yön belliyse insan kaybolmaz. Yön kaybolduğunda ise en düzgün yollar bile insanı yanlış yere götürür.

Kur’an, insana yeni bir yol icat etmez.
Sadece soruyu netleştirir:

“Nereye dönüyorsun?”

2. Kurban: Kesilen Bir Hayvan Değil, Adanan Bir Hayattır

Kurban kelimesi, Kur’an’da daraltılmış bir ritüel olarak değil, geniş bir adanmışlık bilinci olarak kullanılır. Bugün çoğu zaman kurban denildiğinde akla sadece belli günlerde kesilen bir hayvan gelir. Oysa Kur’an’ın inşa ettiği anlam dünyasında kurban, insanın neyi gözden çıkarabildiğini gösteren bir ölçüdür.

Kur’an bu gerçeği açık ve tartışmasız bir şekilde ortaya koyar:

“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan yalnızca sizden olan takvadır.”
(Hac, 22/37)

Bu ayet, kurban ibadetini şekil merkezli anlayan bütün yaklaşımları temelden sarsar. Çünkü Allah, yapılan fiilin dış görünüşüyle değil, o fiilin arkasındaki niyet, bilinç ve yönelimle ilgilenmektedir. Eğer mesele et ve kan olsaydı, bu ibadet yalnızca fiziksel bir eylem olurdu. Oysa Kur’an, kurbanı insanın iç dünyasına bağlar.

Bu nedenle Kur’an’da kurban, çoğu zaman infak, cihad, sabır, fedakârlık ve teslimiyet kavramlarıyla birlikte anılır.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.”
(Tevbe, 9/111)

Bu ayet, kurbanın en çıplak tanımını yapar. Kurban, insanın Allah’la yaptığı bu alışveriştir. Can ve mal… Yani insanın dünyadaki en temel iki dayanağı. Kur’an’a göre iman, bu iki alan dokunulmaz kaldığı sürece tamamlanmış sayılmaz. Çünkü insan, en çok sevdiğini feda edemediği sürece hâlâ kendine aittir.

Bu yüzden ilk kurban kıssası da bir hayvanla değil, iki insanla başlar:

“Âdem’in iki oğlunun haberini onlara gerçek olarak oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı; birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti.”
(Maide, 5/27)

Burada Kur’an özellikle neyin kurban edildiğini söylemez. Çünkü mesele nesne değil, tutumdur. Kabul edilen kurban ile reddedilen kurban arasındaki fark, sunulan şeyin türü değil; sunanın takvasıdır. Aynı eylem, iki farklı kalpte iki farklı sonuç doğurmuştur.

Kur’an bu noktada çok net bir ilke koyar:

“Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.”
(Maide, 5/27 – devamı)

Demek ki kurban, Allah katında bir değer kazanıyorsa, bu değer kesilenle değil; kesmeye hazır olunanla ilgilidir. Kimi malını feda eder, kimi makamını, kimi alışkanlıklarını, kimi korkularını, kimi de gerektiğinde canını.

Bu bağlamda Nebi İbrahim kıssası, bir “çocuk kesme” anlatısı değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde Allah’ın bir insanın öldürülmesini emrettiği söylenmez. Aksine Kur’an, haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle eş tutar:

“Kim bir canı, bir cana karşılık olmaksızın ya da yeryüzünde fesat çıkarmadığı halde öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.”
(Maide, 32)

İbrahim kıssasında sınanan şey, İsmail’in bedeni değil; Nebi İbrahim’in bağlılık merkezidir. Yani “Allah mı, yoksa en sevdiğin mi?” sorusudur. Kur’an bu imtihanı şöyle özetler:

“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.”
(Saffat,106)

Ve imtihanın sonucu nettir:

“Biz ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 107)

Yani Allah, insandan kan istemez; teslimiyet ister. Teslimiyet gerçekleştiğinde, bıçağın inmesine gerek kalmaz. Çünkü asıl kesilen şey, insanın içindeki puttur.

Bu yüzden Kur’an’da kurban, yılda bir kez yapılan bir gelenek değil; hayatın tamamına yayılan bir duruştur. Namaz, hac, infak ve cihad gibi ibadetlerin hepsi bu bilinci diri tutmak içindir. İnsan her seferinde şunu sormak zorunda kalır:

“Bugün neyi Allah için feda ediyorum?”

Eğer bu sorunun hayatta bir karşılığı yoksa, kesilen hayvan sadece bir hayvandır.
Ama bu soru hayatın merkezindeyse, işte o zaman kurban, insanı dönüştüren bir ibadete dönüşür.

3. Nebi İbrahim ve İsmail Kıssası: Kan Değil, Teslimiyet İmtihanı

Kur’an’da anlatılan Nebi İbrahim ve  İsmail kıssası, tarihsel bir dram anlatmak için değil; insanın en derin bağlılıklarını sorgulamak için yer alır. Bu kıssa, ne bir trajedi metnidir ne de duygusal bir baba–oğul hikâyesi. Kur’an, bu olayı bilinçli bir şekilde kısa, sade ve sembolik anlatır. Çünkü odak, olayın ayrıntılarında değil; vermek istediği mesajdadır.

Kıssa şu dua ile başlar:

“Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et.”
(Saffat, 100)

Bu dua, sıradan bir evlat talebi değildir. “Salih” vurgusu, Nebi İbrahim’in arzusunun biyolojik değil, misyoner bir arzu olduğunu gösterir. O, soyunu değil; tevhid çizgisini devam ettirecek bir nesli istemektedir.

Dua kabul edilir:

“Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik.”
(Saffat, 101)

Kur’an çocuğun “halim” oluşunu özellikle vurgular. Çünkü bu imtihan, zorbalıkla değil; bilinçli bir teslimiyetle gerçekleşecektir.

İmtihan anı geldiğinde Nebi İbrahim, oğluna emredildiğini söylemez; onu sürece ortak eder:

“Oğlum! Gerçekten ben seni rüyamda boğazladığımı gördüm; bir bak, sen ne düşünüyorsun?”
(Saffat, 102)

Bu ayet, rivayetlerde anlatıldığı gibi ani, gizli, zorlayıcı bir eylemin söz konusu olmadığını açıkça gösterir. İbrahim, oğlunu kandırmaz, zorlamaz, aldatmaz. Aksine onu iradesiyle karar verecek bir muhatap olarak görür.

İsmail’in cevabı da dikkat çekicidir:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
(Saffat, 102)

Burada İsmail “beni öldür” demez. “Emrolunduğun şeyi yap” der. Yani o da meselenin bir ilahi sınama olduğunun farkındadır. Teslimiyet, bilinçli bir tercihtir.

Kur’an, olayın zirve noktasını tek cümleyle verir:

“İkisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırdığında…”
(Saffat, 103)

Teslim olan iki kişi vardır: baba ve oğul. Teslimiyet tek taraflı değildir. İşte imtihan burada tamamlanır.

Ve Allah müdahale eder:

“Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.”
(Saffat, 104–105)

Burada çok önemli bir nokta vardır:
Allah, Nebi İbrahim’in bıçağı indirmesini beklemez. Niyet ve yönelim yeterlidir. Çünkü Allah’ın istediği şey kan değil, sadakattir.

Kur’an bu gerçeği netleştirir:

“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.”
(Saffat, 106)

Ve sonuç:

“Ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 107)

Yani Allah, insanı insana kurban ettirmez. İnsan hayatı dokunulmazdır. Kurban edilen şey, Nebi İbrahim’in kalbindeki en güçlü bağdır. Bu bağ kopmadan tevhid tamamlanmaz.

Bu kıssa, Kur’an’ın başka bir yerinde geçen adanmışlık örneğiyle de örtüşür:

“Rabb’im! Karnımdakini Sana adadım…”
(Âl-i İmrân, 35)

İmran’ın karısının Meryem’i Allah’a adaması da bir hayat kurbanıdır. Kimse Meryem’i kesmemiştir; o, Allah yoluna vakfedilmiştir.

Dolayısıyla İsmail’in “kurban edilmesi”, onun Allah yolunda özgür iradesiyle adanmasıdır. Kur’an’ın anlatmak istediği budur. Rivayetlerin dramatize ettiği kanlı sahneler, Kur’an’ın dilinde yoktur.

Sonuçta bu kıssa şunu öğretir:

Allah, insanlardan çocuklarını, mallarını ya da canlarını keyfi olarak feda etmelerini istemez. Ama gerektiğinde en sevdiklerinden vazgeçebilecek bir iman ister. Bu iman gerçekleştiğinde, Allah zaten fidyeyi verir.

Çünkü Kur’an’ın temel ilkesi şudur:

“Allah, kullarına zulmedici değildir.”
(Fussilet, 46)

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, zulmün değil; bilinçli teslimiyetin kıssasıdır.

4. Teslimiyetin Pratik İfadesi: Namaz, Kurban ve Hayat Boyu Adanmışlık

Kur’an’da İbrahim ve İsmail kıssasındaki teslimiyet, sadece bir olay değil; insan hayatının tüm alanlarına yayılan bir modeldir. Bu modelin somut ifadeleri, ibadetler ve adanmışlık pratiklerinde görülür.

1. Namaz: Teslimiyetin Sürekli Hatırlatıcısı

Kur’an, ibadetin ruhunu şöyle özetler:

“Namazı dosdoğru kılın. Zekâtı verin. İşte bu, Allah’a karşı bir sorumluluktur.”
(Bakara, 2/43)

Namaz, sadece belirli vakitlerde yapılan ritüel bir hareket değildir. Nebi İbrahim’in rüyasında gösterdiği bilinçli teslimiyet, namazda her gün tekrar edilir. Her rekât, insanın Allah’a yönelmiş iradesini ve adanmışlığını tazeler.

“Gerçekten namaz, mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.”
(Nisa, 103)

Burada “vakti belli” olması, hayatın düzenli bir şekilde teslimiyet bilinciyle yaşanması anlamına gelir. Tıpkı Nebi İbrahim’in imtihanında olduğu gibi, niyet ve süreklilik esas alınır.

 

2. Kurban: Teslimiyetin Somut İfadesi

Kur’an, kurban ibadetini şöyle bağlar:

“Biz, İbrahim’e kurbanı kabul ettik. İşte müminler için apaçık bir ibret vardır.”
(Saffat, 107)

Kurban, hayatın maddi değerlerinden vazgeçme bilincini simgeler. Kanlı dramatizasyonlardan uzak, niyetin ve teslimiyetin sembolüdür. Bu, tıpkı İsmail’in rızası gibi özgür ve bilinçli bir adanmışlıktır.

 

3. Hayat Boyu Adanmışlık: Küçük Kurbanlar, Büyük Teslimiyetler

Kur’an, teslimiyetin sadece büyük olaylarla değil, günlük hayatla ölçüldüğünü vurgular:

“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; iyilikte sabredenler, ödüllerini kaybedecek değildir.”
(Hud, 112)

Bu, hayat boyu küçük kurbanlar anlamına gelir: sabır, doğruluk, hakkaniyet, adalet ve fedakârlık. Tıpkı İbrahim’in ve İsmail’in niyetindeki teslimiyet gibi, günlük yaşamın pratik bir tezahürüdür.

 

4. Teslimiyetin Kapsayıcılığı: Aile, Toplum ve Birey

İbrahim ve İsmail’in kıssasından çıkarılacak ders, teslimiyetin sadece bireysel değil toplumsal boyutu olduğudur. Kur’an şöyle der:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve işleri kendi aranızda danışarak yapın.”
(Şura, 42/38)

Toplumsal kararlar ve sorumluluklar da bilinçli teslimiyetle yapılmalıdır. Bu, İbrahim’in oğlunu sürece dahil etmesiyle paralel bir yaklaşımdır: adanmışlık, paylaşım ve bilinçli katılımı içerir.

 

Özet

  1. Namaz, teslimiyetin sürekli hatırlatıcısıdır.
  2. Kurban, maddi ve manevi adanmışlığın sembolüdür.
  3. Hayat boyu teslimiyet, sabır ve iyiliklerle ölçülür.
  4. Toplumsal sorumluluk, bilinçli katılım ve paylaşımı gerektirir.

Kur’an, büyük kıssalardan küçük hayat pratiklerine kadar teslimiyet temasını bir bütün olarak sunar. Nebi İbrahim ve İsmail’in imtihanı, bugün bizim namazımızda, kurbanımızda ve günlük kararlarımızda yaşam bulur.

5. Teslimiyetin İçsel Boyutu: Kalp ve Niyet Arasındaki Bağ

Nebi İbrahim ve İsmail kıssasında görülen teslimiyet sadece dışsal bir davranış değil, kalpten gelen bilinçli bir niyeti yansıtır. Kur’an, ibadet ve adanmışlığın kabul edilmesi için niyetin ve kalbin safiyetinin şart olduğunu vurgular.

 

1. Niyetin Önemi: İşlerin Değeri Kalpte Başlar

Kur’an, niyetin önemini şöyle belirtir:

“Kim bir iyilikle gelir veya bir kötülük yaparsa, Allah onu bilir. Onları yaptıklarında hesap sorulacaktır.”
(En’am, 164)

Nebi İbrahim’in oğlu İsmail ile birlikte rızasını sunması, niyetin bilinçli ve gönüllü olduğunu gösterir. Teslimiyetin özü, kalbin samimiyetinde yatar.

 

2. Kalbin Safiyeti: Teslimiyetin Ruhsal Temeli

“Gerçek müminler, Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır; kalpleri Allah korkusuyla titrer.”
(Hac, 32)

Kalp ile niyet arasındaki ilişki, teslimiyetin ruhsal boyutunu oluşturur. Nebi İbrahim’in eylemi, sadece emirleri yerine getirmek değil, aynı zamanda Allah’a gönülden bağlı olmanın ifadesidir.

 

3. Teslimiyetin İçsel Kontrolü: Sabır ve Rızaya Bağlılık

“Sabredenleri müjdele. Onlar sıkıntı ve belada sebat gösterirler ve işlerini yalnızca Allah’a havale ederler.”
(Bakara, 155-157)

İbrahim’in kıssasında görülen sabır ve rıza, içsel teslimiyetin pratik yansımasıdır. Dış eylemler niyetle birleştiğinde gerçek ibadet ortaya çıkar.

 

4. Kalp-Niyet ve Eylem Arasındaki Uyum

Kur’an, teslimiyetin kabulü için kalp, niyet ve eylem uyumuna dikkat çeker:

“İman edenlerin işleri, Allah katında en güzel olanıdır; onlar yalnızca O’na yönelirler.”
(Müminun, 1-2)

Burada teslimiyet üç boyutludur:

  1. Kalp: İtaat ve samimiyetin kaynağı
  2. Niyet: Eylemin bilinçli ve özgür kararı
  3. Eylem: Somut davranış ve ibadet

Nebi İbrahim ve İsmail’in kıssasında bu üç boyut bir bütün olarak görünür.

 

Özet

  • Teslimiyetin özü kalpte başlar, niyetle şekillenir ve eylemle tamamlanır.
  • İçsel teslimiyet, sabır ve rızaya dayalıdır.
  • Kalp, niyet ve eylem uyumu, ibadetin kabulünün şartıdır.
  • Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, bu içsel boyutun en güçlü örneklerinden biridir.

6. Teslimiyetin Modern Hayattaki Yansımaları ve Günlük Hayata Etkisi

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, sadece tarihi bir örnek değil; her dönemde, hatta günümüz modern yaşamında bile bize teslimiyetin nasıl uygulanabileceğini gösterir.

 

1. Günlük Kararlarda Teslimiyet

Modern hayatın karmaşasında teslimiyet, küçük ve büyük kararlarımızda Allah’a yönelmekle başlar.

“Allah’a tevekkül edenler, O’na dayanır; Allah, işini kolaylaştırır.”
(Talâk, 3)

Günlük hayatta:

  • Etik kararlar almak
  • Adaletli ve dürüst davranmak
  • Sabırlı ve ölçülü olmak

Bunlar, küçük teslimiyet eylemleri olarak değerlendirilebilir.

 

2. Stres ve Zorluk Karşısında Rıza

Modern yaşamın zorlukları, eski zamanın kıssaları kadar yoğun olabilir. Teslimiyet, stres ve belayla baş etmede ruhsal bir güç sağlar:

“Sabredenleri müjdele. Onlar sıkıntı ve belada sebat gösterirler ve işlerini yalnızca Allah’a havale ederler.”
(Bakara, 155-157)

Nebi İbrahim’in sınavı gibi, modern insan da zorluklar karşısında sabır ve rızayla hareket edebilir.

 

3. İçsel Barış ve Mutluluk

Kalpten gelen teslimiyet, modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu içsel huzuru ve tatmini sağlar:

“İçinizden Allah’a teslim olanlar ve O’na yönelenler, işte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.”
(Nisa, 125)

Günlük yaşamda, teslimiyet:

  • Kaygıyı azaltır
  • Kararları kolaylaştırır
  • İnsan ilişkilerinde sabır ve affediciliği artırır

 

4. Eylemler ve Toplumsal Etki

Bireysel teslimiyet, topluma da yansır. Nebi İbrahim’in örneğinde görüldüğü gibi:

  • Toplumda adalet ve doğruluk güçlenir
  • Dayanışma ve güven artar
  • İnsanlar, eylemlerini niyetle birleştirerek toplumsal huzuru destekler

 

Sonuç

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, teslimiyetin evrensel ve zamansız mesajını sunar:

  1. Teslimiyet kalpten başlar, niyetle güçlenir, eylemle tamamlanır.
  2. Sabır ve rıza, her dönemde geçerli temel değerlerdir.
  3. Modern yaşamda, küçük günlük kararlar bile teslimiyetle uyumlu hale getirilebilir.
  4. İçsel teslimiyet, hem bireysel huzuru hem de toplumsal dengeyi sağlar.

“Kim Allah’a teslim olursa, Allah onun için yeterlidir.”
(Talâk, 3)

Kısacası, teslimiyet sadece ibadet değil, hayatın tüm alanlarında bir yöneliş ve bilinçli bir yaşam tarzıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

Nefis, Takva ve Günümüz İnsanı

 Nefis, Takva ve Günümüz İnsanı

1. Nefsin İnsan Üzerindeki Etkisi

İnsanın yaratılışında nefis, sürekli bir sınav unsuru olarak vardır. Nefis, insanı dünya arzularına ve sapkın isteklerine yönlendirir. Nebi Davud örneğinde olduğu gibi, insanın sahip olduğu mal ve güç, doğru kullanılmadığında zulme ve haksızlığa yol açabilir:

38/24 ayetinde:

“Davud dedi ki: ‘Andolsun senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, ortaklardan çoğu birbirine karşı tecavüz eder; ancak iman edip salih ameller işleyenler başka, onlar da ne kadar azdır.’”

Burada nefis, insanın içsel ve toplumsal düzeni bozma potansiyelini temsil eder. Nefis, sadece bireysel arzuları değil, aynı zamanda toplumsal bozulmayı da tetikleyebilir.

 

2. Takva Yolunun Önemi

Takva, insanın Allah’a bağlılık ve vicdanla hareket etme hâlidir. Takva sahibi kişi, karşılaştığı zorluklara rağmen:

  • Adalet ve doğruluk yolunu seçer
  • Topluma fayda sağlar
  • Kendisi ve çevresi için iyilik üretir

Kur’an, takva yolunu seçenlerin sayısının az olduğunu açıkça belirtir:

38/25:

“Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun Bizim Katımız’da gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.”

Bu ayet, doğru seçim yapan insanın Allah katında hem bağışlanacağını hem de değerli bir konuma sahip olacağını vurgular.

 

3. Günümüz İnsanının İmtihanı

Bugün de insan, Nebi Davud’un karşılaştığı ikilemlerle benzer sınavlara tabidir:

  • Nefis, modern dünyada tüketim, güç ve prestij arzuları ile temsil edilir.
  • Takva ise, ahlaki sorumluluk, adalet ve vicdan olarak somutlaşır.

6/39 ayetinde belirtildiği gibi:

“Bizim ayetlerimizi yalan sayanlar karanlıklar içinde sağır ve dilsizdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır, kimi dilerse dosdoğru yola iletir.”

İnsan, Allah istemedikçe saptırılmaz; fakat nefis ve çevresel etkiler, onu yanlış yola yönlendirebilir. Seçim tamamen özgür iradeye bağlıdır.

 

4. İnsan ve Özgür İrade

Kur’an, insanın kendi yolunu seçme özgürlüğünü defalarca vurgular:

76/2-3:

“Şüphesiz Biz insanı karmaşık bir damla sudan yarattık. Ona yolu gösterdik; artık o ya şükredici olur ya da nankör.”

Özgür irade, insanı imtihan ederken hem sorumluluk hem de fırsat sunar. İnsan, nefsin cazibesine kapılabileceği gibi, takvanın yönlendirdiği yola da yönelebilir. Önemli olan, vicdan ve Allah bilinciyle hareket etmektir.

 

5. İki Yol: Sonuç ve Örnekler

İnsanın iki yol arasında seçim yapması, yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçlar doğurur:

  • Şeytani yol: Haksız kazanç, zulüm, yıkım ve adaletsizlik.
  • Takva yolu: Adalet, iyilik, toplum refahı, Allah rızası ve cennet hazırlığı.

Bu durum, günümüz toplumlarında da geçerlidir. İnsanlar çoğu zaman çoğunluğa uyarak yanlış yollara sapabilir (6/116). Ancak takvayı seçen azınlık, hem kendi hem de başkalarının hayatını iyileştirir.

 

6. Davud Örneği Üzerinden Dersler

Davud’un hikayesi, insanın doğru seçim yapma kapasitesini ve takvanın değerini gösterir:

  • Nefis, sahip olduğumuz kaynakları ve gücü kötüye kullanmak isteyebilir.
  • Takva, bu gücü ve kaynağı doğru yolda kullanmayı öğretir.
  • Allah, doğru seçimi yapanları bağışlar ve cennetle ödüllendirir.

Bu örnek, insanın özgür irade ile karşılaştığı sınavları ve Allah’ın takva yolunu seçenlere verdiği değeri açıkça ortaya koyar.

 

7. Sonuç: Günümüz İnsanı İçin Mesaj

Kur’an, insanı sürekli imtihan altında bırakır. Nefis ve şeytan, her çağda insanı sapıtmak için fırsatlar sunar. Ancak:

  • Takva ve vicdan yolu, doğru seçim yapmak isteyenler için her zaman açıktır.
  • İnsan, Allah’ın yolunu seçtiğinde hem kendi hayatını hem de başkalarının hayatını güzelleştirir.

Kur’an’da Ölü, Dirilme ve İnsan Sınavları: Nefis ve Takva Perspektifi

1. Kur’an’da “Ölü” Kavramı ve Anlamları

Kur’an’da “ölü” kelimesi iki anlamda kullanılır:

  1. Vahye karşı duyarsız olan insanlar için:
    • İnsan kalbi, Allah’ın mesajlarına karşı duyarsızsa “ölü” olarak nitelendirilir.
    • Örnek: Musa kavminde yaşanan sığır kesme olayı (Bakara 2/67-72). Kavim, Samiri’nin altın buzağı heykeline taparken ruhen ölüydü. İnekle yapılan işlem, mecazi anlamda bu ruhların diriltilmesini simgeler; gerçek fiziksel diriliş değildir.
  2. Hayvanlar ve bitkiler bağlamında:
    • “Dirilme” mecazi olarak, duyarsız bir varlığın eğitilerek insanlara hizmet vermeye başlamasıdır.
    • Örnek: Nebi İbrahim’e gösterilen kuşlar (Al-i İmran 3/49) ve parçalara ayrılan kuşların çağrıldığında gelmeleri (3/49). Burada dirilen kuşlar, hayati fonksiyonlarını yitirmiş canlılar değil, insanın eğittiği ve yönlendirdiği duyarlı varlıkları temsil eder.

Bu bağlamda, Kur’an’daki “ölülerin diriltilmesi”, ruh ve bilinç bağlamında bir farkındalık ve itaatin yeniden kazanılmasıdır. İsa’nın dirilttiği ölüler veya Bakara 2/259’taki yüz yıl yaşayan adam örnekleri de bu anlamı taşır.

 

2. Hayvanların Eğitimi ve Diriltilmesi

Kur’an, hayvanları örnek göstererek insanlara dirilmenin nasıl olacağını gösterir:

  1. Kuşların eğitilmesi ve çağrıldığında gelmesi (Al-i İmran 3/49):
    • Dört kuş tutulur, alıştırılır, parçalanır ve dağların üzerine bırakılır.
    • Daha sonra çağrıldığında adama geri gelirler.
    • Bu, eğitilmiş hayvanların insanlara hizmet etmeye başlamasını simgeler.
  2. Pratik örnekler:
    • Kedilerin eve dönmesi veya köpeklerin, çobanların hayvanlarını koruması gibi davranışlar.
    • Modern dünyada polis köpekleri, kurtarma köpekleri veya güvercinler gibi eğitilmiş hayvanlar.
  3. Mesaj:
    • Eğitilmemiş hayvanlar etkisizdir; eğitilmiş ve yönlendirilmiş hayvanlar, insanlara hizmet ederek “dirilmiş” olur.
    • Bu, mecazi anlamda Kur’an’ın anlatmak istediği diriltilmedir.

 

3. Nefis ve İnsan Sınavı

İnsan, yaratılışı gereği iki yol arasında seçim yapmakla imtihana tabi tutulur:

  1. Nefis yolu:
    • Şeytanın ve içsel arzuların etkisi altında, zulüm, haksızlık ve toplumsal bozgunculuk yaratmak.
    • Davud örneğinde, 99 koyunu olan davacının tek koyunu almak suretiyle nefsi yönlendirilmiş olur (38/24).
  2. Takva yolu:
    • Allah’a sadakat, adalet ve iyiliği yaymak.
    • Davud’un bağışlanması, takva yolunu seçmesinden kaynaklanır (38/25).

Kur’an, insanın özgür iradesine vurgu yapar:

“Biz ona yolu gösterdik; artık o, ya şükredici olur ya da nankör” (76/3).

İnsan, kendi seçimleriyle hem kendisini hem de çevresini etkiler.

 

4. Davud Örneği Üzerinden İmtihan Anlayışı

  • Davud, iki teklif arasında sınanmıştır:
    1. Şeytani teklif: Koyunları haksız şekilde ele geçirmek, zulme yönelmek.
    2. Takva teklifi: Allah’a bağlı kalmak, adaleti ve iyiliği yaymak.
  • Doğru yolu seçtiği için Allah ona bağışlanmayı vermiştir.
  • Bu örnek, tüm insanlığa bir rehberdir: doğru seçim yapan azınlık, Allah katında değer kazanır.

 

5. Günümüz İnsanına Mesaj

  • İnsan, nefis ve şeytanın etkisine rağmen özgür irade ile doğru yolu seçebilir.
  • Çoğunluğa uymak çoğu zaman yanlış yolu seçmeye yol açar (6/116).
  • Takva yolunu seçmek, hem kişisel hem toplumsal fayda sağlar.

Pratik olarak:

  • Adaletli olmak
  • Vicdanlı davranmak
  • Allah rızasına uygun yaşam sürmek

İnsanı hem dünyada hem de ahirette başarıya ulaştırır.

 

6. Özet ve Sonuç

  1. Ölü ve dirilme: Kur’an’da mecazi anlamda, ruhen duyarsız olanların farkındalık kazanmasıdır.
  2. Hayvan örnekleri: Eğitilmiş ve yönlendirilmiş hayvanlar, dirilmiş olarak insanlara hizmet eder.
  3. Nefis ve takva: İnsan, nefis ve şeytani yollara karşı takva ve vicdan yolunu seçerek sınavı geçer.
  4. Davud örneği: Allah’a sadakat, doğru seçim ve bağışlanma ödüllerini gösterir.
  5. Günümüz insanı: Özgür iradeyle doğru seçim yapmak, hem bireysel hem toplumsal fayda sağlar.

Kur’an, hem tarihsel olaylar hem de evrendeki örnekler üzerinden insanın seçim özgürlüğünü, nefis ve takva imtihanını anlatır. Dirilme ve ölü kavramları, burada ruh ve bilinç bağlamında yorumlanmalıdır, fiziksel anlamda mucize beklentisiyle karıştırılmamalıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  EVLİLİKTE HAKLAR, SORUMLULUKLAR VE BOŞANMA SÜRECİ Evlilik, Kur’an’da sadece bir sözleşme değil, aynı zamanda bir sorumluluk, bir rehberl...