DİN VE OTORİTE: VAHİYDEN SAPMA

 DİN VE OTORİTE: VAHİYDEN SAPMA


Nebi İsa’nın tebliği ve tevhidin ölçüsü
Nebi İsa’nın tebliğini anlamak için öncelikle insanları hangi inanca çağırdığına bakmak gerekir. Kur’an’a göre onun çağrısının merkezinde Allah’a kulluk etmek, O’nu birlemek ve dosdoğru yolda yürümek vardır. Bu temel, Nebi İsa’nın kimliğini ve sonraki dönemlerde ona atfedilen inançları değerlendirirken esas alınması gereken ölçüdür.

“Allah benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 3/51)

Nebi İsa’nın bu sözleri, kulluğun kendisine değil Allah’a yönelmesi gerektiğini ortaya koyar. Burada tebliğin merkezi, bir insanın şahsı değil, onun insanlara bildirdiği ilahî çağrıdır. Dolayısıyla Nebi İsa’nın Allah’ın resulü olmasıyla ona ilahlık atfedilmesi birbirinden tamamen farklıdır. Resul, Allah’tan aldığı mesajı insanlara ulaştırır; bu görev ona Allah’a ait bir nitelik kazandırmaz.

Kur’an, bu ayrımı özellikle vurgular ve din konusunda aşırılığa gidilmemesini ister:

“Ey kitap ehli! Dininizde aşırılığa gitmeyin ve Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın resulü ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir.” (Nisâ, 4/171)

Ayetin devamında Allah’ın birliği bildirilir ve “Üçtür” denilmesi yasaklanır. Böylece Kur’an, Nebi İsa’nın konumunu açıklarken iki sınır koyar: Onun Allah’ın resulü olduğu kabul edilir ve Allah hakkında gerçeğe dayanmayan inançlar ileri sürülmez. Bu ölçüye göre Nebi İsa’ya ilahlık atfetmek, Kur’an’ın bildirdiği tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.

Allah’ın birliği ve eşsizliği, Kur’an’ın başka ayetlerinde de kesin biçimde açıklanır:

“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs, 112/1-4)

Bu ayetler, Allah’ın birliğini yalnızca sayısal bir ifade olarak değil, O’nun hiçbir varlığa benzememesi ve hiçbir varlığın O’na denk olmaması ilkesiyle birlikte ortaya koyar. Bu nedenle herhangi bir insana Allah’a ait nitelikler yükleyen inançlar, Kur’an’ın bildirdiği tevhid ölçüsüyle değerlendirilmelidir.

Kur’an, Nebi İsa’nın kendisini ve annesini Allah’ın yanında ilah edinmeyi insanlara emrettiği iddiasını da reddeder:

“Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, Allah’ın yanı sıra beni ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?” Nebi İsa şöyle cevap verir: “Seni tenzih ederim! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz.” (Mâide, 5/116)

Bu anlatım, Nebi İsa’nın kendi tebliğiyle ona atfedilen inançların birbirinden ayrılması gerektiğini gösterir. Nebi İsa, kendisine ait olmayan bir sözü Allah’a isnat etmeyi reddeder. Böylece Kur’an, din adına ileri sürülen bir iddianın yalnızca bir kişiye atfedilmesini yeterli görmez; iddianın gerçeğe uygun olması gerektiğini ortaya koyar.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir inancın Kur’an’ın tevhid anlayışıyla çeliştiğini göstermek başka, o inancı tarih içinde belirli bir kişinin ortaya çıkardığını kanıtlamak başkadır. İlk mesele Kur’an’ın ayetleriyle değerlendirilir; ikincisi ise tarihsel delil gerektirir.

Pavlus meselesi: İnanç ile tarihsel iddia arasındaki ayrım

Pavlus’un Hristiyanlığın şekillenmesindeki rolü tartışılırken bu ayrım korunmalıdır. Kur’an Pavlus’un adını anmaz; hayatı, düşünceleri ve Hristiyanlığın tarihsel gelişimindeki kişisel rolü hakkında doğrudan bilgi vermez. Bu nedenle onun Nebi İsa’nın mesajını bilinçli olarak değiştirdiğini, bunu siyasi amaçlarla yaptığını veya belirli inançları tek başına oluşturduğunu yalnızca Kur’an’a dayanarak kesin bir hüküm şeklinde ileri sürmek doğru değildir.

Bununla birlikte Kur’an, din adına konuşurken Allah’ın hükümlerini kişisel kanaatlerle değiştirmeye karşı açık bir ilke koyar:

“Dillerinizin yalan yere nitelemesiyle, ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin; çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.” (Nahl, 16/116)

Bu ayet, dinî yorum ile ilahî hüküm arasındaki sınırı doğrudan belirler. Bir insanın görüşü, bir dinî otoritenin açıklaması veya bir topluluğun zamanla benimsediği anlayış, yalnızca yaygın kabul gördüğü için Allah’ın kesin hükmü hâline gelmez. Allah adına konuşan kişi, ileri sürdüğü hükmün dayanağını ortaya koymakla sorumludur.

Buradan çıkan sonuç, Pavlus hakkında kanıtsız suçlamalarda bulunmak değil, dinî düşüncelerin nasıl değerlendirileceğini belirleyen ölçüyü anlamaktır. Bir görüşün tevhidle çeliştiği gösterildiğinde, o görüşün dinî açıdan neden sorunlu olduğu açıklanmış olur. Fakat bu tespit, görüşü ilk ortaya koyan kişinin kim olduğunu veya hangi amaçla hareket ettiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Kur’an’ın bilgi konusundaki uyarısı da bu nedenle önemlidir:

“Bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)

Bu ayet, bir kişiye tarihsel sorumluluk yüklerken veya onun niyetini açıklarken yeterli bilgiye dayanma zorunluluğunu ortaya koyar. Bir iddianın sık sık tekrarlanması, onu kanıtlanmış gerçek hâline getirmez. Aynı şekilde bir düşüncenin yanlış bulunması da onu belirli bir kişinin bilinçli olarak ortaya çıkardığını kanıtlamaz.

Dolayısıyla Pavlus tartışmasında iki ayrı soru vardır: Sonraki dönemlerde benimsenen inançlar Kur’an’ın tevhid anlayışıyla uyuşuyor mu? Bu inançların tarihsel gelişiminde Pavlus’un rolü nedir? İlk soru Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle ele alınır. İkinci soru ise tarihsel deliller gerektirir. Bu iki soruyu birbirine karıştırmak, inanç eleştirisini kanıtlanmamış tarihsel iddialarla birleştirir.

Müslümanların dünyasında dinî otorite sorunu

Pavlus meselesi yalnızca Hristiyanlık tarihine ait bir tartışma olarak görülmemelidir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken daha genel bir mesele vardır: Bir topluluk, Allah’ın bildirdiği mesajı kabul ettiğini söylediği hâlde, zamanla din adına konuşan kişilerin yorumlarını sorgulanamaz hâle getirirse ne olur?

Bu soru Müslümanların kendi dinî hayatları açısından da önem taşır. Kur’an’a inanmakla Kur’an’ı bütün dinî değerlendirmelerde esas almak aynı şey değildir. İnsanlar bir kitabı kutsal kabul ettikleri hâlde günlük dinî kararlarında bağlı oldukları çevrenin, cemaatin veya dinî önderin görüşlerini kitabın önüne geçirebilir. Böylece Allah’ın kitabı inancın temelinde dururken, insanların din anlayışını fiilen başka otoriteler yönlendirmeye başlar.

Kur’an, dinî otoritenin Allah’ın yerine geçirilmesi tehlikesine dikkat çeker:

“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnızca tek bir ilaha kulluk etmeleri emredilmişti.” (Tevbe, 9/31)

Bu ayetin gösterdiği sorun, insanlardan bilgi almak veya dinî konularda uzman kişilere danışmak değildir. Sorun, insanın dinî otoriteye Allah’ın hükmünü belirleme yetkisi tanıması ve o otoritenin sözünü sorgulanamaz hâle getirmesidir.

Bu ilke Müslümanların hayatına uygulandığında bazı sorular kaçınılmaz hâle gelir: Bir dinî önderin sözü Kur’an’ın açık hükmüyle çeliştiğinde hangisi esas alınır? Bir cemaatin yorumu eleştiriye kapatıldığında o yorumun doğruluğu nasıl sınanır? İnsanlar bir görüşü deliline baktıkları için mi kabul eder, yoksa o görüşü söyleyen kişiye bağlı oldukları için mi doğru sayar?

Tevbe suresindeki uyarı, dinî otoritenin sınırlarını belirler. Hiçbir insanın sözü yalnızca o kişi dinî bir konumda bulunduğu için Allah’ın hükmüyle eşitlenemez. Bir âlimin bilgisi değerlidir; ancak bu değer, onun her sözünü yanılmaz hâle getirmez. Bir dinî önderin saygınlığı da onun görüşlerini delil incelemesinden muaf tutmaz.

Bu nedenle Müslümanların dinî hayatında asıl ölçü, bir görüşü kimin söylediğinden önce neye dayandığıdır. İnsanların bilgisine başvurmakla insanları mutlak otorite kabul etmek arasındaki sınır korunmadığında, dinî bağlılık zamanla kişiye veya gruba itaate dönüşür.

Allah adına hüküm vermek ve insan yorumunu mutlaklaştırmak

Dinî otorite sorunu yalnızca kişilere bağlılıkla sınırlı değildir. Bir başka sorun, insan yorumlarının Allah’ın kesin hükmü gibi sunulmasıdır. Bir kişi kendi görüşünü açıklayabilir; bir âlim bir mesele hakkında değerlendirme yapabilir; bir topluluk da belirli bir anlayışı benimseyebilir. Ancak bunların hiçbiri yalnızca dile getirildiği için ilahî hüküm niteliği kazanmaz.

Nahl suresindeki uyarı bu konuda doğrudan bir ölçü ortaya koyar: Yalan söylemeyin. (16/116)

Ayet, bir insanın kendi kanaatini Allah’ın hükmü olarak sunmasının taşıdığı sorumluluğu açıkça gösterir. Kişisel yorumla vahiy arasındaki sınır ortadan kalktığında, insanın sözü ilahî hüküm gibi algılanır. Böylece bir görüşü eleştirmek, Allah’ın hükmüne karşı çıkmakla eş tutulabilir ve yorumun sahibi kendi düşüncesini sorgulanamaz bir konuma yerleştirir.

Oysa bir görüşün doğruluğu, onu söyleyen kişinin şöhretiyle veya mensubu olduğu topluluğun büyüklüğüyle belirlenmez. Esas olan, o görüşün dayandığı delildir. Bir düşüncenin yüzyıllardır savunulması veya geniş bir çevre tarafından benimsenmesi de tek başına onun Allah tarafından bildirildiğini göstermez.

Burada her yanlış yorumu bilinçli bir çarpıtma olarak değerlendirmemek gerekir. İnsanlar yanılır, bilgileri eksik kalır ve aynı konuda farklı sonuçlara ulaşır. Ancak bir yorum Allah’ın kesin hükmü olarak sunulduğunda, onu ileri süren kişi dayanağını açıklamak zorundadır.

Din adına konuşmanın sorumluluğu, yalnızca doğru olduğuna inanılan bir sözü tekrarlamaktan ibaret değildir. İnsan, kendi görüşüyle Allah’ın bildirdiği hüküm arasındaki farkı da gözetmelidir.

Atalardan devralınan inançlar ve sorgulama sorumluluğu

Dinî anlayışların oluşumunda din bilginleri ve cemaat önderleri kadar aileden, toplumdan ve geçmiş kuşaklardan devralınan kabuller de etkili olur. Bir görüş uzun süre tekrarlandığında insanlar onun doğruluğunu ayrıca araştırmaz. Zamanla bir düşünce, delili incelendiği için değil, tanıdık ve eski olduğu için korunur.

Kur’an, ataların yolunu sorgulamadan izlemenin yeterli bir gerekçe olmadığını bildirir:

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Peki, ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” (Bakara, 2/170)

Bu ayet, geçmişten devralınan bir inancın sırf eski olduğu için doğru kabul edilemeyeceğini ortaya koyar. Bir düşüncenin önceki kuşaklardan gelmesi, onun doğruluğunu kanıtlamaz. Bu nedenle Müslümanlar da kendi dinî geleneklerini değerlendirirken bir uygulamanın ne kadar eski veya yaygın olduğundan önce onun dayanağını araştırmalıdır.

Bu yaklaşım geçmişin bütün birikimini reddetmek anlamına gelmez. Önceki kuşakların bilgisi ve tecrübesi değerlidir. Ancak geçmişten yararlanmakla geçmişteki her görüşü eleştiriden muaf tutmak farklı şeylerdir.

Bakara suresindeki uyarı, insanın yalnızca başkalarının inançlarını değil, kendi çevresinden devraldığı kabulleri de incelemesini gerektirir. Başkasının geleneğini sorgulayıp kendi geleneğini sorgulanamaz kabul eden kişi, eleştirdiği tutumu kendisi de sürdürür.

Bu nedenle bir dinî uygulamanın doğruluğu, yalnızca ne zamandan beri sürdürüldüğüyle belirlenmez. Asıl mesele, onun neye dayandığı ve Allah’ın kitabında bildirilen ilkelerle nasıl ilişkilendirildiğidir.

Dinî gruplar ve hakikatin temsil edilmesi iddiası

Müslümanların dinî hayatında cemaatler, mezhepler ve farklı düşünce çevreleri bulunur. İnsanların dinî meseleleri farklı biçimlerde anlaması, tek başına bütün farklılıkların yanlış olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, bu farklılıkların nasıl ele alındığı ve grup aidiyetinin hakikat arayışını nasıl etkilediğidir.

Bir grup kendi yorumunu dinin bütünüyle özdeşleştirdiğinde, kendisini hakikatin tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Başka görüşlere sahip olanlar yalnızca farklı düşündükleri için dışlanır; dinî bağlılık, belirli bir gruba bağlılıkla ölçülür. Böylece dinin temel ilkelerini araştırmanın yerini, grubun sınırlarını koruma kaygısı alır.

Kur’an, dinlerini parçalara ayırıp gruplara bölünen topluluklar konusunda uyarır:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En‘âm, 6/159)

Bu ayet, her türlü görüş ayrılığını aynı nitelikte değerlendirmeyi gerektirmez. Ancak dinin parçalanması ve gruplara ayrılma konusundaki uyarısı, dinî aidiyetin hakikatin önüne geçirilmemesi gerektiğini gösterir. Bir grubun varlığını sürdürmesi, kendi görüşünü koruması veya mensuplarının bağlılığını artırması, tek başına dinin amacını gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.

Bir dinî grup, mensuplarına dayanışma ve öğrenme imkânı sunar. Fakat grup bağlılığı insanın hakikat arayışını sınırladığında amaç değişir. İnsan doğru olanı araştırmak yerine kendi grubunun doğru olduğunu kanıtlamaya çalışır. Böylece din, hakikati aramanın ölçüsü olmaktan çıkar ve grup kimliğini korumanın aracına dönüşür.

Buradan çıkan sonuç, bir dinî grubun iddialarının yalnızca o gruba ait olduğu için doğru kabul edilmemesidir. Aynı şekilde farklı düşünen herkesi yanlış yolda saymak da grubun kendisini hakikatin tek sahibi ilan etmesine yol açar. Ölçü, kişinin hangi çevrede bulunduğu değil, ileri sürdüğü iddianın neye dayandığıdır.

İtaat, bağlılık ve bireysel sorumluluk

Dinî otoriteye duyulan güven, insanın düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir âlimin bilgisinden yararlanmak veya bir dinî önderin tavsiyesini dikkate almakla onun her sözünü sorgulamadan kabul etmek arasında önemli bir fark vardır.

Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeylerin peşinden gitmemesi gerektiğini bildirir. (17/36) Bu ayet, insanın bilgi edinme ve değerlendirme sorumluluğunu doğrudan ortaya koyar. Duyduğu bir sözün doğruluğunu araştırmadan kabul eden kişi, yalnızca o sözü söyleyen kişiye güvenmekle yetinir. Oysa insan, neye inandığı ve hangi iddiayı savunduğu konusunda sorumludur.

Bu ilke, dinî önderlerin bütün sözlerine karşı çıkmak anlamına gelmez. Bir insanın uzmanlığını tanımak başka, onu yanılmaz kabul etmek başkadır. Bilgili bir kişi doğru bir açıklama yapar; ancak onun bilgili olması, her konuda hata yapamayacağını göstermez. Aynı şekilde bir kişinin bir konuda yanılması da onun bütün söylediklerinin yanlış olduğu anlamına gelmez.

İsrâ suresindeki uyarı, hem dinî önderin hem de onu izleyen kişinin sorumluluğunu hatırlatır. Söylenen sözün dayanağı araştırılmalı, kişinin kendi değerlendirme sorumluluğu korunmalı ve bilgi sahibi olunmayan konularda kesin hükümler verilmemelidir.

“Önderimiz böyle söyledi” veya “Bizim cemaatimiz böyle inanıyor” demek, bir iddianın doğruluğunu kanıtlamaz. İddianın dayanağını açıklamak ve onu bilgi süzgecinden geçirmek gerekir. Dinî bağlılık, insanın düşünme yeteneğini bir başkasına devretmesi değildir; inandığı şeyin dayanağını araştırması ve savunduğu iddiaların sorumluluğunu üstlenmesidir.

Geçmişin uyarısı, bugünün sorumluluğu

Burada sorulması gereken soru, “Bugün Pavlus’un yerini kim aldı?” sorusuyla sınırlı değildir. Bütün sorumluluğu tek bir kişiye yüklemek, dinî anlayışların oluşumunda toplumun, geleneğin ve otorite ilişkilerinin rolünü gözden kaçırır. Daha temel sorular şunlardır: İnsanlar din adına söylenen sözleri hangi ölçüyle değerlendiriyor? Bir yorum zamanla sorgulanamaz bir kabule dönüşüyor mu? Dinî önderlerin görüşleriyle Allah’ın kitabında bildirilen hükümler birbirinden ayrılıyor mu? İnsanlar bir iddiayı delili nedeniyle mi benimsiyor, yoksa bağlı oldukları çevre onu savunduğu için mi?

Bu sorular, Müslümanların Hristiyanlık tarihini kendi tarihleriyle özdeşleştirmesini gerektirmez. Ama dinî hayatın her dönemde karşılaştığı otorite ve yorum sorunlarını fark etmeyi gerektirir. Bir topluluk kendisini doğru yolda gördüğü hâlde kendi yorumlarını sorgulanamaz hâle getirerek hata yapar. Bu ihtimali kabul etmek, bütün dinî gelenekleri aynı saymak değil, insanın kendi yanılma ihtimalini ciddiye almaktır.

Pavlus tartışmasından çıkarılacak ders, Müslüman dünyasındaki belirli kişileri kanıtsız biçimde suçlamak değildir. Asıl ders, din adına ortaya konan her iddianın dayanağını araştırmak, insan yorumlarını Allah’ın hükmüyle karıştırmamak ve hiçbir kişiyi ya da grubu hakikatin yerine koymamaktır.

Başkalarının dinî tarihindeki dönüşümleri eleştirmek kolaydır; kendi çevremizde benzer sorunların ortaya çıkıp çıkmadığını araştırmak ise daha büyük bir dürüstlük gerektirir. Kur’an’ın uyarıları, insanı yalnızca geçmişteki toplulukların hatalarını teşhis etmeye değil, kendi inancını, bağlılıklarını ve din adına benimsediği hükümleri de sorgulamaya çağırır.

Asıl mesele, kimin daha güçlü bir otoriteye sahip olduğu değil, kimin ileri sürdüğü iddiayı hangi delille temellendirdiğidir. İnsan sözü ile Allah’ın hükmü birbirinden ayrılmadığında, din adına yapılan yorumlar zamanla dinin kendisiymiş gibi algılanır. Bu ayrımı korumak, her dönemde Müslümanların sorumluluğudur.

Hakikate bağlılık, yalnızca kendi görüşünü savunmak değildir. Gerektiğinde kendi görüşünü de delil karşısında yeniden değerlendirmektir. Dinî otoriteyi, geleneği ve grup aidiyetini bu ölçüyle ele almak, hem Allah adına konuşmanın sorumluluğunu hem de insanın kendi inancını araştırma görevini ciddiye almaktır.

Sonuç: Din adına konuşanları değil, delili ölçü almak

Pavlus meselesi, yalnızca Hristiyanlığın tarihsel gelişimi üzerine bir tartışma değildir. Bu konu, daha temel bir soruyu gündeme getirir: Allah’ın insanlara bildirdiği mesaj ile zaman içinde insanlar tarafından oluşturulan dinî anlayışlar birbirinden nasıl ayrılır? Bir yorum hangi aşamada vahyin önüne geçer? İnsanlar Allah’ın bildirdiğine mi bağlı kalır, yoksa Allah adına konuşan kişilerin görüşlerini mi dinin kendisi hâline getirir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler bu sorulara açık bir yön verir. Nebi İsa insanları Allah’a kulluğa çağırır; Kur’an Allah’ın birliğini vurgular, din konusunda aşırılığı ve Allah adına delilsiz konuşmayı yasaklar. Tevbe suresindeki uyarı, dinî otoritelerin sorgulanamaz hâle getirilmesinin tehlikesini gösterir. Nahl suresi, insan yorumunun Allah’ın hükmü gibi sunulmasına karşı çıkar. İsrâ suresi ise insanın bilgi sahibi olmadığı bir iddianın peşinden gitmemesi gerektiğini bildirir. Bu ilkeler yalnızca geçmişteki toplulukları değerlendirmek için değil, Müslümanların kendi inançlarını ve dinî bağlılıklarını sınamak için de geçerlidir.

Bu nedenle Pavlus’un tarihsel rolü hakkında Kur’an’ın bildirmediği ayrıntıları kesin hükümler gibi sunmak doğru değildir. Fakat tarihsel iddialarda ihtiyatlı davranmak, dinî anlayışları sorgulamaktan vazgeçmek anlamına da gelmez. Tam tersine, bir inancın dayanağını araştırmakla o inancı kimin ortaya çıkardığına ilişkin iddiayı kanıtlamak arasındaki farkı korumak, hakikat arayışının gereğidir.

Asıl tehlike, yalnızca geçmişte bir kişinin dinî anlayış üzerinde etkili olması değildir. Daha büyük tehlike, herhangi bir dönemde bir insanın yorumunun sorgulanamaz hâle gelmesi ve topluluğun bu yorumu Allah’ın hükmüyle bir tutmasıdır. Böyle bir durumda insanlar Kur’an’a bağlı olduklarını söylerken dinî hayatlarını başka insanların kabulleri doğrultusunda şekillendirir. Üstelik bu dönüşüm, çoğu zaman dinin terk edilmesi biçiminde değil, din adına savunulan görüşlerin çoğalması ve zamanla asıl ölçünün önüne geçmesi biçiminde gerçekleşir.

İşte bu yüzden Müslümanlar başkalarının dinî tarihini değerlendirirken kendi durumlarını da aynı ölçüyle incelemelidir. Bir dinî önderin sözü delilin yerine geçiyor mu? Bir cemaatin yorumu eleştiriden korunuyor mu? Geçmişten devralınan bir kabul, yalnızca gelenek olduğu için mi savunuluyor? Allah adına verilen hükümler gerçekten O’nun bildirdiği ölçülere mi dayanıyor? Bu sorulara cevap vermeden yalnızca başka toplulukların yanlışlarını göstermek, insanı kendi sorumluluğuyla yüzleşmekten uzaklaştırır.

Kur’an’ın çağrısı, insanları bir şahsın veya grubun etrafında sorgusuz sualsiz toplamaya değil, Allah’a kulluğa ve hakikati araştırmaya yöneltir. Bu nedenle hiçbir insanın sözü, hiçbir cemaatin kabulü ve hiçbir geleneğin varlığı, ileri sürülen bir iddiayı kendiliğinden doğru kılmaz. Din adına konuşan kişinin de onu dinleyen kişinin de sorumluluğu, sözü delille değerlendirmek ve Allah hakkında bilmediği şeyi kesin hüküm olarak ileri sürmemektir.

Sonuçta mesele, Pavlus’un yerine kimin geçtiğini bulmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, herhangi bir insanın Allah’ın mesajıyla kendi yorumunu birbirine karıştırdığı yerde bu ayrımı fark edebilmektir. Çünkü bir topluluk başkasının dinî otoriteyi nasıl kullandığını sorgularken kendi otoritelerini sorgulamıyorsa, eleştirdiği sorunu aşmış olmaz; yalnızca onu başka bir yerde arar.

Hakikate bağlılık, insanın yalnızca karşısındakinin yanlışını göstermesiyle tamamlanmaz. Kendi inancını, kendi geleneğini ve bağlı olduğu kişilerin sözlerini de aynı ölçüye vurmasını gerektirir. Allah’ın hükmüyle insan yorumunu ayırmak, dinî otoriteyi delilin önüne geçirmemek ve her iddiayı dayanağına göre değerlendirmek bu sorumluluğun temelidir. Başkalarının geçmişte yaşadığı dönüşümü eleştirmekten daha önemli olan, aynı dönüşümün kendi dinî hayatımızda yaşanmasına izin vermemektir. Din adına konuşan kişiyi hakikatin ölçüsü yapmak yerine, ileri sürülen sözü hakikat karşısında tartmak gerekir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HAC SADECE BİR İBADET YOLCULUĞU MUYDU?

 HAC SADECE BİR İBADET YOLCULUĞU MUYDU?

Hac denildiğinde zihnimizde çoğu zaman belirli ibadetlerin art arda yapıldığı bir yolculuk canlanır. Kâbe’nin etrafında dolaşmak, Arafat’ta bulunmak, kurban kesmek ve belirli günlerde belirli görevleri yerine getirmek… Oysa Kur’an’ın hacla ilgili ayetlerine dikkatle bakıldığında bundan daha geniş bir çerçeveyle karşılaşırız. Kur’an, insanların hac için gelmelerini yalnızca birtakım ritüelleri yerine getirmeleriyle açıklamaz; onların “kendileri için birtakım menfaatlere şahit olmalarından” da söz eder.
“İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak, gerekse uzak yoldan gelen binekler üzerinde sana gelsinler! Kendilerine ait birtakım yararlara şahit olsunlar.” (Hac, 22/27-28)
Buradaki “menâfi” yani menfaatler ifadesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü ayet, insanların hac yolculuğuna çıkmalarının sebeplerinden biri olarak çeşitli faydalara şahit olmalarını göstermektedir. Kur’an bu menfaatleri tek tek saymadığı için “menâfi sadece ticarettir” demek de, dünyevî bütün faydaları dışarıda bırakıp yalnızca uhrevî kazançlardan söz etmek de ayetin kapsamını daraltabilir.

Hac, Kur’an’ın ortaya koyduğu şekliyle öncelikle Allah’a yöneliş ve kullukla ilgili bir ibadettir. Fakat ibadet olması, insan hayatının diğer alanlarından tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez. İnsanlar bir ibadet vesilesiyle aynı yerde toplanabilir, birbirleriyle karşılaşabilir, alışveriş yapabilir, haberleşebilir, farklı bölgelerden gelen insanlarla tanışabilir ve çeşitli ihtiyaçlarını karşılayabilirler. “Menâfi” kelimesi bütün bunların kesin olarak ayette kastedildiğini söylememize izin vermez; fakat hac ortamının yalnızca bireysel ritüellerden ibaret düşünülmemesi gerektiğini göstermektedir.

Menâfi Neleri Kapsıyor?
“Menâfi” kelimesinin anlam alanı geniştir. Fayda, yarar ve insanların elde ettiği çeşitli kazanımlar anlamına gelir. Bu nedenle Hac 22/28’de geçen ifadeyi yalnızca ekonomik kazançla sınırlandırmak doğru olmayabilir. İnsan hac için gelirken Allah’a yönelir, ibadetini yerine getirir, başka insanlarla karşılaşır ve hayatın farklı ihtiyaçlarını da karşılayabilir. Bunların hangisinin “menâfi” kelimesinin içine ne ölçüde girdiği konusunda kesin bir sınır çizmek yerine, Kur’an’ın kullandığı geniş ifadeyi korumak daha isabetli görünmektedir.

Üstelik Kur’an, aynı sûrede “menfaat” kavramını başka bir yerde de kullanır:
“Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra bunların varacakları yer, Eski Ev'e (Kâbe'ye) kadardır.”
(Hac, 22/33)

Bu ayette söz konusu olan hayvanlardır. Dolayısıyla “menfaat” kelimesinin tek bir alana sıkıştırılamayacağı anlaşılmaktadır. Bir şeyden yararlanmak, onun sağladığı farklı faydalardan istifade etmek anlamına gelebilir.

Buradan hareketle hacdaki “menâfi”yi sadece ticarete indirgemek yerine, insanların hac vesilesiyle elde edebilecekleri çeşitli dünyevî ve uhrevî faydaların bulunduğunu kabul etmek daha dengeli görünmektedir. Ticaret bunlardan biri olabilir; fakat ayetin bütününü ticarete eşitlemek mümkün değildir.

Hac Ve Ticaret Birbirinden Ayrı mıydı?
Kur’an, hac döneminde insanların dünyevî ihtiyaçlarını karşılamalarını yasaklayan bir anlayış ortaya koymaz. Tam tersine Bakara Suresi’nde hacla ilgili hükümlerin arasında Rabb’in lütfundan aranmasında bir sakınca olmadığı belirtilir:
“Rabbinizden gelecek bir lütfu aramanızda size herhangi bir günah yoktur.
(Bakara, 2/198)

Hac ibadetinin anlatıldığı bu bağlamda insanın Allah’ı anması da ayrıca vurgulanmaktadır:
“Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha da güçlü bir şekilde Allah'ı hatırlayın!”
(Bakara, 2/200)

Bu iki ifade birlikte düşünüldüğünde, hac sırasında Allah’a yönelmekle hayatın doğal ihtiyaçlarını karşılamanın birbirine engel olmadığı görülmektedir.

Bu durum ibadetin değerini azaltmaz. Tam tersine Kur’an’ın insan hayatını bir bütün olarak ele aldığını gösterir. İnsan Allah’a kulluk ederken çalışabilir, ticaret yapabilir, ihtiyaçlarını karşılayabilir ve toplumla ilişkilerini sürdürebilir. İbadet, hayatın dışına çıkarılmış ayrı bir alan değildir.

Hac Mevsimindeki Pazarlar Sadece Alışveriş Yeri miydi?
Tarihî bilgiler de hac döneminin çevresinde oluşan hareketliliği anlamamıza yardımcı olabilir. İslam öncesi Arabistan’da Ukâz, Zülmecâz ve başka bazı pazarların yalnızca mal alışverişi yapılan yerler olmadığı; anlaşmaların yapılması, ittifakların kurulması ve çeşitli toplumsal ilişkilerin geliştirilmesi gibi işlevler de taşıdığı belirtilmektedir.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bu faaliyetlerin tamamını doğrudan hac ibadetinin bir parçası saymak doğru olmaz. Hacla aynı dönem veya çevrede gerçekleşen sosyal ve ekonomik faaliyetlerle haccın kendisini birbirinden ayırmak gerekir.

O dönemde bugünkü anlamda ulus devletler, diplomatik konferanslar veya uluslararası kuruluşlar bulunmuyordu. Bu nedenle haccı modern anlamda bir “dünya konferansı” olarak tanımlamak tarihî gerçekliği aşar. Ancak farklı bölgelerden insanların aynı merkezde toplanmasının çeşitli sosyal ilişkiler doğurması son derece tabiîdir.

Dolayısıyla “Hac bir konferanstı” demek yerine, hac ve hac mevsimi çevresinde oluşan ortamın insanların karşılaştığı, ihtiyaçlarını karşıladığı ve çeşitli ilişkiler kurduğu geniş bir buluşma alanı olduğunu söylemek daha doğru görünmektedir.

Kur’an’ın “İnsanlar İçin Toplanma Yeri” İfadesi
Kur’an’ın Beyt ile ilgili kullandığı ifadeler de bu açıdan dikkat çekicidir:
“Hani Evi (Kâbe'yi) insanlara toplanma yeri ve güven (mekânı) kılmıştık.
(Bakara, 2/125)

Buradaki “toplanma” ifadesi önemlidir. Çünkü Beyt yalnızca kişinin tek başına ibadet ettiği bir mekân olarak tanımlanmamakta; insanların toplandığı ve güven bulduğu bir yer olarak gösterilmektedir.

Buradan “mutlaka şu siyasî toplantılar yapılıyordu” gibi kesin sonuçlar çıkarmak doğru değildir. Kur’an böyle ayrıntılar vermemektedir. Ancak insanların bir araya gelmesinin, tanışmasının, ihtiyaçlarını karşılamasının ve çeşitli ilişkiler kurmasının önünde de bir engel yoktur.

Hatta uzak bölgelerden gelen büyük bir insan topluluğunun aynı merkezde buluşmasının sosyal sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bu nedenle Beyt’in “insanlar için toplanma yeri” olarak nitelenmesi, hac ibadetinin insanları bir araya getiren yönünü de düşünmemize imkân vermektedir.

Hac, İnsanları Birbirinden Haberdar Eden Bir Buluşma Alanı Olabilir miydi?
Bugün iletişim araçları sayesinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen olaydan kısa sürede haberdar olabiliyoruz. Geçmiş toplumlarda ise uzak bölgeler arasındaki bilgi aktarımı son derece sınırlıydı. İnsanların yüz yüze gelmesi, haberleşmenin en önemli yollarından biriydi.

Kur’an, hac için insanların uzak yollardan geldiğini özellikle belirtmektedir:
“Gerek yaya olarak, gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 22/27)
Uzak bölgelerden gelen insanların aynı merkezde buluşması, farklı toplulukların birbirinden haberdar olmasına ve çeşitli bilgilerin taşınmasına imkân verebilirdi.

Bunun Hac 22/28’deki “menâfi” ifadesinin kesin anlamı olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat tarihî şartlar açısından bakıldığında, böyle büyük bir insan hareketliliğinin ekonomik ve sosyal olduğu kadar bilgi alışverişi bakımından da faydalar doğurması tabiîdir.

Kurban Sadece Kesmek İçin mi?
Hac denildiğinde üzerinde en fazla durulan konulardan biri de kurbandır. Geleneksel anlatımlarda kurban çoğu zaman yalnızca kesilmesi gereken bir hayvan şeklinde ele alınır. Oysa Kur’an, kurbanı anlatırken hayvanın kesilmesinden sonra ne yapılacağını da açıkça belirtmektedir:
“Onlardan yiyin ve sıkıntı içindeki yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)

Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
“Yanları yere düştüğünde onlardan yiyin; kanaat eden yoksulu da isteyen yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/36)

Kur’an’ın bu ifadeleri, kurbanın yalnızca kesme eyleminden ibaret olmadığını göstermektedir. Kurban edilen hayvandan insanların yemesi ve ihtiyaç sahiplerinin doyurulması istenmektedir.

Fakat burada önemli bir denge vardır. Kurbanın amacı yalnızca insanları doyurmak değildir. Çünkü Kur’an hemen ardından daha temel bir noktaya dikkat çeker:
“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan sizin takvanızdır.”
(Hac, 22/37)

Kurbanın bir yönünde Allah’ı anmak ve takva, diğer yönünde ise Allah’ın verdiği rızıktan yararlanmak ve ihtiyaç sahiplerini doyurmak vardır. Bu iki yönü birbirinden koparmamak gerekir.

Dolayısıyla “kurban sadece insanları doyurmak için kesiliyordu” demek de doğru değildir; “kurbanın insanlara yönelik hiçbir sosyal yönü yoktur” demek de Kur’an’ın açık ifadeleriyle bağdaşmaz.

Yoksulu Doyurmak Neden Hac Bağlamında Anlatılıyor?
Kur’an’ın hac ibadetini anlattığı yerde yoksulların doyurulmasına özellikle yer vermesi dikkat çekicidir. Çünkü hac, çok sayıda insanın aynı ortamda buluştuğu bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda insanların ihtiyaçlarının görünür hâle gelmesi de tabiîdir.

Kur’an, kurban etinden hem yenilmesini hem de yoksulların doyurulmasını ister. Üstelik yalnızca isteyen yoksuldan değil, “kanaat eden yoksul”dan da söz eder. Böylece yardım, yalnızca gelip isteyen kişiye bırakılmaz; ihtiyacı olan insanın durumunun gözetilmesi de istenir.

Bu, ibadetin toplumsal boyutunu gösteren önemli bir ayrıntıdır. İnsan Rabb’ine yönelirken insanlardan kopmamaktadır. Allah’a yaklaşma düşüncesi, başkasının ihtiyacını görmezden gelmeyi gerektirmemektedir.

Hacda İnsanların Birbirine Yaklaşması
İnsanların aynı yerde toplanması yalnızca ekonomik ilişkiler doğurmaz. İnsanlar tanışır, konuşur, birbirlerini görür ve farklı toplulukların varlığından haberdar olur. Bu karşılaşmalar toplumlar arasındaki ilişkilerin gelişmesine de zemin hazırlayabilir.

Tarihî kaynaklarda Arabistan’daki büyük pazarların ticaretin yanında çeşitli sosyal işlevler taşıdığı belirtilmektedir. Fakat bunları doğrudan hac ibadetinin farzları veya şartları olarak görmek mümkün değildir. Bunlar, hac ve hac mevsimi çevresinde oluşan sosyal ortamın sonuçları olarak değerlendirilmelidir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü hacı yalnızca birkaç ritüele indirgemek, onun oluşturduğu geniş insan hareketliliğini görmemize engel olur. Öte yandan haccı siyasî veya ekonomik bir toplantıya dönüştürmek de ibadetin merkezini kaybettirir.

Kur’an’ın çizdiği tablo bu iki uçtan da uzaktır.

Hac Bir Ticaret Fuarı Değildi
Hac ortamında ticaretin bulunması, haccın bir ticaret fuarı olduğu anlamına gelmez.
Hac, Allah’a yöneliş merkezli bir ibadettir. Beyt; Allah’ın adıyla, kullukla, güvenle ve insanların toplanmasıyla birlikte ele alınmaktadır. Ticaret ise insan hayatının doğal ihtiyaçlarından biridir.

Bu ikisini birbirine rakip hâle getirmek gereksizdir. Bir insan hac görevini yerine getirirken ihtiyacı olan bir malı satın alabilir, bir tüccar hac döneminde ticaret yapabilir, farklı bölgelerden gelen insanlar birbirleriyle tanışabilir, yoksullar doyurulabilir ve çeşitli ihtiyaçlar karşılanabilir. Bunların hiçbiri haccın Allah’a yönelen temel niteliğini ortadan kaldırmaz.

Hac Ve Barış Ortamı
Hacla ilgili bir başka önemli nokta da güvenliktir. Kur’an, Beyt’i “güven yeri” olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, insanların belirli bir mekânda güven içinde bulunabilmesinin önemini ortaya koyar.

Geçmiş Arabistan toplumunda kabileler arasında çatışmaların yaşandığı düşünüldüğünde, insanların belirli dönemlerde güven içinde hareket edebilmeleri önemli bir toplumsal değer taşımaktadır. Tarihî bilgiler de bazı kutsal zamanların ve bunlarla bağlantılı pazarların insanların daha güvenli biçimde bir araya gelmesine imkân verdiğini göstermektedir.

Fakat buradan “hac sırasında bütün savaşlar kesin olarak duruyordu” veya “bütün anlaşmalar burada yapılıyordu” gibi kesin sonuçlar çıkarmak doğru olmaz. Tarihî süreçler bundan daha karmaşıktır.

Daha temkinli ifade etmek gerekirse, kutsal zamanlar ve kutsal mekânlar insanların güven içinde hareket edebilmesine ve farklı toplulukların bir araya gelmesine önemli imkânlar sağlamış olabilir.

Hac Sadece Bireysel Bir İbadet Değildir
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde hacca daha geniş bir pencereden bakmak mümkün hâle gelir.

Hac, insanın Rabb’ine yöneldiği bir ibadettir; fakat aynı zamanda insanları aynı merkezde buluşturan büyük bir insan hareketidir. Kâbe ortak merkezdir. İnsanlar uzak bölgelerden gelir, aynı mekânda bulunur ve aynı ibadet merkezinin çevresinde toplanırlar.

Böyle bir buluşmanın sosyal sonuçlar doğurması tabiîdir. İnsanlar birbirlerini görür, ihtiyaçlarını karşılar, ticaret yapar, haber paylaşır, farklı bölgelerden gelen insanlarla tanışır ve yoksulların ihtiyaçlarını görebilirler.

Bunların tamamını Kur’an’ın “menâfi” kelimesine kesin biçimde yüklemek doğru olmaz. Fakat Kur’an’ın bu kelimeyi kullanması ve hac için uzak bölgelerden insanların geldiğini belirtmesi, haccın insan hayatından tamamen kopuk bir ritüel alan olarak düşünülmemesi gerektiğini göstermektedir.

Haccın Merkezinde Ne Var?
Bütün bu sosyal ve ekonomik boyutlara rağmen haccın merkezini unutmamak gerekir.

Kur’an insanları Beyt’e çağırırken onları Allah’a yöneltmektedir. Kurban konusunda et ve kanın Allah’a ulaşmayacağını, O’na ulaşanın takva olduğunu bildirmektedir. İnsanlardan Allah’ı anmaları istenmektedir.

Dolayısıyla haccın merkezinde ticaret yoktur. Siyaset yoktur. Sosyal ilişkiler yoktur. Merkezde Allah’a kulluk vardır.

Fakat Allah’a kulluk da insanı hayattan koparmamaktadır. İnsan Rabb’ine yönelirken yoksulu görür. Kurbanından yer ve başkasını doyurur. Hac için gelirken Allah’ın lütfundan yararlanabilir. Beyt’in çevresinde toplanırken başka insanlarla karşılaşır.

İşte burada Kur’an’ın yaklaşımı dikkat çekmektedir: İbadet ile hayat birbirinin karşıtı değildir.

“Menâfi” Kelimesi Bize Ne Söylüyor?
Belki de bu konunun en dikkat çekici tarafı “menâfi” kelimesidir. Kur’an, insanların hac için gelmelerini anlatırken onların “kendileri için birtakım menfaatlere şahit olmaları”ndan söz etmektedir.

Bu ifade, hac ibadetinin insan hayatına dokunan yönlerinin bulunduğunu düşündürmektedir. Ancak kelimenin kapsamını bizim kesin biçimde doldurmamız doğru olmaz. Kur’an “şu menfaatlerdir” diyerek ayrıntılı bir liste vermemektedir.

Bu nedenle ticareti, sosyal ilişkileri, bilgi alışverişini veya başka toplumsal faaliyetleri ayetin kesin anlamı olarak sunmak yerine, bunları “menâfi” kavramının mümkün sonuçları arasında değerlendirmek daha temkinli olacaktır.

Özellikle tarihî bilgiler bu ihtimalleri anlamamıza yardımcı olabilir; fakat tarihî bilgi hiçbir zaman Kur’an ayetinin yerine geçmez.

Tarihî Bilgi İle Kur’an’ı Birbirine Karıştırmamak
Burada önemli bir yöntem meselesi ortaya çıkıyor. Kur’an bize haccın hangi ilkeler çerçevesinde ele alındığını bildirir. Tarih ise insanların bu ibadeti hangi sosyal ortamda gerçekleştirdikleri hakkında bilgi verebilir.

Mesela Kur’an’ın “menâfi” demesi vahyin bilgisidir. İslam öncesi Arabistan’da bazı pazarların bulunduğunu ve bu pazarların ticaretin yanında çeşitli sosyal işlevler taşıdığını söylemek ise tarihî bilgidir.

İkincisi birincisini anlamamıza yardımcı olabilir; fakat onun yerine geçmez. Bu ayrım korunduğunda hem Kur’an’a hem de tarihe karşı daha sağlıklı bir yaklaşım ortaya çıkar.

Hac Döneminin Geniş İnsan Hareketliliği
Kur’an’ın “uzak yollardan gelen” insanlardan söz etmesi, hac hareketliliğinin yalnızca yerel bir toplulukla sınırlı olmadığını göstermektedir. Farklı bölgelerden insanların aynı merkezde buluşması, doğal olarak çeşitli karşılaşmaları da beraberinde getirir.

Bu karşılaşmalar ekonomik ve sosyal ilişkilerin yanı sıra bilgi alışverişine de imkân sağlayabilir. Bir bölgede meydana gelen bir olay başka bir bölgeden gelen insanlar tarafından öğrenilebilir; insanlar kendi bölgelerindeki gelişmeleri başkalarına aktarabilirlerdi.

Bunun Hac 22/28’deki “menâfi” ifadesinin kesin anlamı olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat böyle büyük bir insan hareketliliğinin çeşitli faydalar doğurması hayatın doğal akışına uygundur.

Bu nedenle hacı yalnızca “bir insanın Kâbe’ye gidip birkaç ibadeti yerine getirmesi” şeklinde düşünmek, Kur’an’ın çizdiği geniş tabloyu daraltabilir.

Kurbanın Etinden Kimler Yararlanıyor?
Kurban konusunda Kur’an’ın açık ifadelerine yeniden bakıldığında ibadet ile toplumsal sorumluluk arasındaki bağ daha belirgin hâle gelir.
“Onlardan yiyin ve sıkıntı içindeki yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)

Burada “kendiniz yiyin” ile “yoksulu doyurun” ifadelerinin aynı bağlamda bulunması dikkat çekicidir.

Kur’an, insanın kendi ihtiyacını gidermesiyle başkasının ihtiyacını karşılamasını birbirine karşıt görmemektedir. Kurban kesilir, ondan yenilir ve ihtiyaç sahibi de doyurulur.

Böylece hac, insanı yalnızca kendi ibadetine kapanan bir birey hâline getirmez. Kendisinin sahip olduğu nimeti başkalarıyla paylaşmasını da hatırlatır.

Kurbanın Asıl Değeri Takvadır
Fakat bütün bunların üzerinde daha temel bir gerçek vardır:
“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan sizin takvanızdır.”
(Hac, 22/37)

Hayvanın eti Allah’a gitmez, kan Allah’a ulaşmaz. Asıl değer, insanın Allah karşısındaki bilinç ve sorumluluğudur.

Bu nedenle kurbanın iki yönü birlikte düşünülmelidir. İnsan Allah’ın adını anarak kurbanını yerine getirir; ardından Allah’ın verdiği rızıktan kendisi yer ve ihtiyaç sahiplerini doyurur. Böylece ibadet, insanın Allah ile ilişkisini olduğu kadar insanlarla ilişkisini de etkiler.

Hac Bir “Hayattan Kaçış” Değil
Belki de hac konusunda yapılabilecek yanlışlardan biri, ibadeti hayatın dışına taşımaktır. Sanki insan hac için gittiğinde bütün ilişkilerini bırakacak, insanî ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyecek ve yalnızca ritüellerden oluşan kapalı bir alana girecekmiş gibi düşünmek, Kur’an’ın çizdiği tabloyla tam olarak örtüşmez.

Kur’an insanı hayatın içinde Allah’a kulluk eden bir varlık olarak ele alır. Hac sırasında insan ibadet eder, yer, içer, yürür, dinlenir, insanlarla karşılaşır, ihtiyaçlarını karşılar ve yoksulları doyurur.

Bu nedenle hac, hayattan kaçış değil; hayatın içinde Allah’a yöneliştir.

Hac Bir Konferans Değil, Fakat Büyük Bir Buluşmadır
Hac, bugünkü anlamıyla bir konferans değildir. İnsanların devlet temsilcileri olarak bir araya gelip gündem belirlediği modern bir toplantı sistemi yoktur. Dolayısıyla haccı böyle bir kavramla tanımlamak doğru olmaz.

Fakat hac, çok geniş bir insan hareketliliğinin gerçekleştiği ibadet merkezli bir buluşma ortamıdır. İnsanlar uzak bölgelerden gelir, Beyt’in çevresinde toplanır ve hayatın çeşitli ihtiyaçlarını karşılar. Hac mevsimiyle bağlantılı sosyal ve ekonomik hareketlilik de bu büyük buluşmanın çevresinde ortaya çıkabilir.

Bu nedenle haccı ne bir ticaret fuarı ne de modern anlamda bir konferans olarak görmek gerekir. Hac, merkezinde Allah’a kulluğun bulunduğu büyük bir buluşmadır. İnsan hayatı ise bu merkezin çevresinde bütün yönleriyle devam etmektedir.

Sonuç Yerine
Kur’an’a baktığımızda haccın yalnızca dışarıdan görülen birkaç ritüelden ibaret olmadığını fark ediyoruz. İnsanlar uzak yollardan Beyt’e çağrılıyor, kendileri için birtakım menfaatlere şahit olmaları söyleniyor. Beyt, insanlar için bir toplanma ve güven yeri olarak tanımlanıyor. Hac bağlamında Allah’ın lütfundan yararlanılmasında sakınca görülmüyor. Kurban edilen hayvanlardan yenilmesi ve yoksulların doyurulması isteniyor. Sonra bütün bunların ötesinde, Allah’a ulaşanın et veya kan değil, takva olduğu bildiriliyor.

Bütün bu ifadeler birlikte düşünüldüğünde hac, Allah’a yöneliş merkezli bir ibadet olmakla birlikte insan hayatından kopuk bir faaliyet değildir.

İnsan Rabb’ine yönelirken başka insanlarla karşılaşır. Kendi ihtiyacını karşılarken başkasının ihtiyacını da gözetir. Kurbanından yer ve yoksulu doyurur. Uzak bölgelerden gelen insanlarla aynı merkezde buluşur. Hac mevsimi çevresinde oluşan ekonomik ve sosyal hareketlilik de bu büyük buluşmanın doğal sonuçlarından biri olabilir.

Tarihî bilgiler, özellikle hac mevsimi çevresindeki pazarların yalnızca ticaret yapılan yerler olmadığını, çeşitli sosyal ilişkilerin de burada geliştiğini göstermektedir. Ancak bunların tamamını doğrudan hac ibadetinin bir parçası saymak doğru değildir. Bunlar hac mevsimi ve onun çevresinde oluşan sosyal hayatın unsurları olarak değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla haccı ne yalnızca ticarete indirgemek ne de insan hayatından tamamen koparılmış dar bir ritüel alanına hapsetmek doğru görünmektedir. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu çerçevede insanlar hac için gelir, Allah’ı anar, birtakım menfaatlere şahit olur, Allah’ın verdiği rızıktan yararlanır, kurbanlarından yer ve ihtiyaç sahiplerini doyurur.

Belki de hac ibadetinin dikkat çekici yönlerinden biri tam da budur: İnsan Rabb’ine yönelmek için çıktığı yolculukta insanlardan kopmaz. Aksine insanlarla karşılaşır, onların ihtiyaçlarını görür ve kendisine verilen nimetleri paylaşır.

Hac, Allah’a yönelişle başlayan fakat insan hayatına dokunan geniş bir buluşma hâline gelir.

Haccın “menâfi” ifadesiyle anlatılan bütün boyutlarını kesin sınırlarıyla belirlemek ise mümkün değildir. Kur’an’ın açıkça söyledikleri bellidir; tarih bize dönemin sosyal şartları hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bunların ötesinde hangi faydaların ne ölçüde bu kapsamda bulunduğunu Allah daha iyi bilir.

 

ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

 ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

Cenaze defnedilir. Toprak atılır, dualar edilir. İnsanlar taziye için yavaş yavaş mezarın başından uzaklaşır. Herkes görevini yapmış olmanın huzuruyla evine doğru giderken, mezarın başında bambaşka bir sahne başlar.

Hoca, sanki birazdan önemli bir sınav yapılacakmış gibi ölen kişinin başına geçer ve ona bazı soruların cevaplarını hatırlatmaya başlar. Adeta cenaze töreninin sonunda “son dakika kopyası” verilmektedir.

“Rabbin kim? Dinin ne? Nebin kim?” gibi soruların cevapları ölünün kulağına söylenir. Üstelik cevaplar Arapçadır.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ölen kişi Arapça bilmiyorsa ne olacak? Kopya Arapça verilmiş. Sınav Türkçe mi, Arapça mı belli değil! Bizim deyimimizle, Arapça bilmiyorsa yandı keten helva!

Bir an için ölünün Arapça bildiğini kabul edelim. Bu defa başka sorular ortaya çıkıyor. Rivayete göre mezarda ölüyü sorgulayacak iki melek vardır. Öyleyse onlar da oradadır. Hoca soruların cevaplarını ölünün kulağına fısıldarken, melekler bu konuşmayı duymuyor mu? Yoksa onlar da “Bu cevapları biz duymayalım, sınavın heyecanı kaçmasın” diye biraz uzak mı duruyorlar?

Üstelik burada daha büyük bir soru var.

Bütün bu anlatımın merkezine insanın aklını koyduğumuzda, gözden kaçan çok daha önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: Allah, insana şah damarından daha yakındır.
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf, 50/16)
Allah insanın içinden geçeni, söylemediğini, hatta kendi kendine fısıldadığını bile bilmektedir. Böyle bir Allah tasavvurunda, insanın ölümünden sonra mezarın başında birilerinin ona cevap ezberletmesine neden ihtiyaç olsun?

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mesele yalnızca telkinin yapılıp yapılmaması değildir. Mesele, Allah’ın insanla ilişkisini nasıl tasavvur ettiğimizdir.

Sanki Allah, kulunun neye inandığını bilmiyormuş; sanki kulun vereceği cevabı öğrenebilmesi için dışarıdan birinin ona cevapları öğretmesi gerekiyormuş gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Oysa Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvurunda böyle bir ihtiyaç yoktur.

Allah insanın yaptıklarını da bilir, söylediklerini de bilir, kalbinden geçirdiklerini de bilir.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.”
(Bakara, 2/284)
Öyleyse insanın ölümünden sonra mezarın başında ona cevap öğretmek nasıl bir ihtiyaçtan doğmaktadır?

Daha da önemlisi, insanın dünya hayatındaki imanını, ahlakını ve amellerini birkaç cümlelik bir ezberle değiştirmek mümkün müdür?

Diyelim ki kişi hayatı boyunca Allah’ı gerektiği gibi tanımadı. İnsanlara haksızlık etti, emanete riayet etmedi, kibirlendi, yalan söyledi, zulmetti, kötülük yaptı. Fakat öldükten sonra mezarın başında biri geldi ve ona:

“Rabbin Allah, dinin İslam, Nebin Muhammed…” diye cevapları hatırlattı. Şimdi bütün mesele çözülmüş mü oluyor? İnsanın dünya hayatındaki tercihleri bir tarafa bırakılıp, ölümünden sonra birkaç cümlelik bir telkinle imtihanın sonucu değiştirilebilir mi?

Kur’an’ın anlattığı insan anlayışında böyle bir kolaycılık görülmez. İnsan, ne söylediğinden önce ne yaptığıyla ve neyi tercih ettiyse onunla karşılaşır.
“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Burada başka bir çelişki daha ortaya çıkıyor. Telkinin mantığı, ölen kişiye cevapları hatırlatmak üzerine kuruluyorsa, neden bu cevapların daha hayattayken öğretilmesi yeterli görülmemektedir? İnsan henüz dünyadayken Allah’ı tanıyabilecek, düşünebilecek, sorgulayabilecek, tercih yapabilecek durumdadır. Asıl anlamlı olan da budur.

Ölümden sonra insanın artık tercih yapma imkânı kalmamıştır.

Bu yüzden Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, insanın hayat boyunca yaptığı tercihler önem kazanır. Ölümden sonra mezarın başında verilen bir “kopya” değil, hayat boyunca ortaya konulan gerçekler belirleyicidir.

Üstelik telkin uygulamasında çok dikkat çekici bir durum daha vardır. Ölünün duyduğu kabul ediliyor. Meleklerin sorgulayacağı kabul ediliyor. Hoca da ölünün duyacağı düşüncesiyle cevapları ona aktarıyor.

Peki, bütün bunların arasında Allah nerede?

Hâlbuki Allah’ın bilgisi ne mezarla sınırlıdır ne de insanın duyabildiği sözlerle. Allah için mezarın içinde olmakla dışında olmak arasında bir uzaklık söz konusu değildir. İnsan daha dünyadayken onunla beraberdir; öldüğünde de yaptıklarından haberdardır.
“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
(Hadîd, 57/4)
Dolayısıyla burada asıl sorgulanması gereken, “Hoca telkin verir mi, vermez mi?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur:
Allah’ın bilmediği bir şeyi kula öğretmeye mi çalışıyoruz?
Eğer cevap hayır ise, o zaman mezarın başında verilen kopyanın ne işe yaradığı sorusu kendiliğinden ortaya çıkar.

Belki de bu uygulamanın en düşündürücü tarafı budur. İnsan, Allah’ın insanı her yönüyle bildiğini söylerken bir taraftan da ölümden sonra kula cevap ezberletmeye çalışmaktadır. Böylece Allah’ın bilgisi sanki mezarın başındaki telkine ihtiyaç duyuyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Oysa Allah’ın bilgisi için ne hocaya ihtiyaç vardır ne telkine ne de cevap kâğıdına.

İnsan daha ağzını açmadan Allah onun söyleyeceğini bilir. İnsan kendi içinde bir düşünceyi henüz kelimelere dökmeden Allah onu bilir. İnsan bir iyiliği veya kötülüğü kimse görmeden yaptığında Allah onu görür.
“O, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir.”
(Mü’min, 40/19)
Böyle bir Allah’ın karşısında, ölümden sonra verilen kopyanın anlamı gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Üstelik burada mizahi görünen ayrıntılar, aslında ciddi bir din anlayışı problemini göstermektedir. Arapça bilmeyen ölünün Arapça cevapları nasıl vereceği, meleklerin neden sadece ölüyü sorgulayıp mezarın başındaki telkini dikkate almadığı gibi sorular bir yana; bütün bunların ötesinde, insanın Allah ile ilişkisini araya başka unsurlar koymadan düşünmek gerekir.

Kur’an’ın anlattığı Allah, insanın kendisine ulaşabilmesi için mezarın başında bir tercümana veya cevap öğretmenine ihtiyaç duyduğu bir Allah değildir.

Allah zaten yakındır. Hem de insanın şah damarından daha yakın.

Bu nedenle insanın ölümünden sonra mezarın başında verilen telkin üzerinde düşünürken, belki de ilk yapılması gereken şey ölüye cevap öğretmek değil, hayattakilerin kendilerine şu soruyu sormasıdır: Biz bu cevapları gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece ezberliyor muyuz?

Çünkü mesele, ölümden sonra doğru cevabı söyleyebilmekten önce, hayattayken o cevabın gereğini yerine getirip getirmemektir.

Mezarın başında verilen kopya birkaç dakikada bitebilir. Fakat insanın dünya hayatında yaptığı tercihler, birkaç dakikalık bir telkinle ortadan kalkmaz. Belki de bu yüzden asıl telkin ölünün kulağına değil, hayattaki insanın kalbine verilmelidir.

Çünkü sınav devam ederken verilen öğüt anlamlıdır. Sınav bittikten sonra cevapları fısıldamanın ne kadar anlamlı olduğu ise ayrıca düşünülmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

DOĞRU YOLDA OLDUĞUNU SANANLAR


İnsan için en tehlikeli yanılgılardan biri, yanlış bir yolda olduğunu fark etmeden doğru yolda yürüdüğünü sanmasıdır. Çünkü insan yanlış yaptığını biliyorsa kendisini sorgulayabilir ve hatasından dönebilir. Asıl tehlike, yanlışın doğru olduğuna inanılmasıdır. Böyle bir durumda kişi kendisini düzeltmesi gerektiğini düşünmez; aksine, doğru yaptığını zannederek aynı yönde ilerlemeye devam eder.

Zuhruf sûresinin 36. ayeti, bu yanılgının nasıl başladığına dikkat çeker:
“Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun ayrılmaz bir arkadaşı olur.”
(Zuhruf, 43/36)
Burada önce bir uzaklaşmadan söz edilir: Rahmân’ın zikrinden yüz çevirmek. Ardından bu uzaklaşmanın insanı ne hâle getirdiği bildirilir. İnsan Allah’ın hatırlatmasından uzaklaştıkça, onu doğru yoldan uzaklaştıracak etkilere açık hâle gelir. Ayetin “ayrılmaz bir arkadaş” ifadesiyle dikkat çektiği nokta da budur. Yanlış yönlendirme artık dışarıdan gelip geçen bir etki olmaktan çıkar, insanın yanında sürekli bulunan bir etkiye dönüşür.

  1. ayet ise bu etkinin en tehlikeli sonucunu gösterir:

“Şüphesiz bunlar, onları yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”
(Zuhruf, 43/37)
Dikkat edelim: Ayet yalnızca “yoldan alıkoyarlar” demiyor. Hemen ardından, “onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” diyerek çok daha derin bir yanılgıya işaret ediyor. Sorun yalnızca insanın yönünün değişmesi değildir; yönü değiştiği hâlde bunu fark edememesidir.

İşte ayetin bu ikinci kısmı, insanın kendi durumunu sorgulaması açısından son derece önemlidir. Çünkü insan her zaman yanlış yaptığını bilerek yanılmaz. Bazen yanlış yönlendirilir ve bunu doğru zanneder. Böyle olunca da kendisini düzeltme ihtiyacı hissetmez. Kendi kanaatini doğru kabul ettiği için karşısındaki uyarıyı da gereksiz görmeye başlayabilir.

Buradan hareketle insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Ben gerçekten doğru yolda mıyım, yoksa doğru yolda olduğumu mu sanıyorum?”

Bu soru, insanı başkalarını değil önce kendisini sorgulamaya götürür. Çünkü bir şeye samimiyetle inanmak, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. İnsan kendi kanaatlerinin, çevresinin ve alışkanlıklarının etkisinde kalabilir. Bu yüzden yalnızca “Ben neye inanıyorum?” sorusu yeterli değildir; “İnandığım şeyin doğru olduğunu nereden biliyorum?” sorusu da sorulmalıdır.

Ayetlerin devamı, bu yanılgının nereye varabileceğini göstererek konuyu daha da çarpıcı hâle getirir:
“Nihayet bize geldiği zaman, ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar uzaklık bulunsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!’ der.”
(Zuhruf, 43/38)
Burada artık dünyadaki yanılgının sonucu ortaya çıkmaktadır. Dünyadayken kendisini doğru yolda sanan insan, gerçeği gördüğü zaman kendisini yanlış yönlendiren etkiden uzak olmayı dilemektedir. Fakat artık dileğin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bir noktaya gelmiştir.

Böylece 36. ayette başlayan süreç, 37. ayette insanın yanılgısıyla, 38. ayette ise bu yanılgının doğurduğu pişmanlıkla tamamlanır:
Allah’ın zikrinden yüz çevirme, yanlış yönlendirmeye açık hâle gelme, yanlış yolda olduğu hâlde doğru yolda olduğunu sanma ve sonunda gerçeği fark ederek pişman olma.
Ayetlerin ortaya koyduğu bu tablo, insana önemli bir sorumluluk yükler. İnsan yalnızca kendisini yanlış yönlendiren etkilerden sakınmakla yetinmemeli; kendi düşüncelerini de sürekli hakikat ölçüsünde değerlendirmelidir. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi kanaatini hakikatin kendisi zannetmesidir.

Özellikle din konusunda bu mesele daha da önemlidir. İnsan Allah’ın zikrinden ve kitabından uzaklaştığında, kendisine aktarılan düşünceleri hakikatin kendisi sanabilir. Bir inancın yaygın olması, uzun zamandır aktarılması veya birçok insan tarafından benimsenmesi, onu kendiliğinden doğru hâle getirmez. Ölçü, insanların ne kadar inandığı değil, Allah’ın ne söylediğidir.

Bu nedenle insan zaman zaman kendi inancına dışarıdan bakabilmelidir. “Ben bunu gerçekten Allah’ın bildirdiği için mi kabul ediyorum, yoksa bana böyle öğretildiği için mi doğru olduğunu düşünüyorum?” diye sormalıdır. Böyle bir sorgulama imanı zayıflatmak değil, hakikate karşı samimi olmanın bir gereğidir.

Zuhruf 36-38’in asıl uyarısı da burada bütün ağırlığıyla ortaya çıkar: İnsan yalnızca yanlış yola götürülebilir değildir; yanlış yola götürüldüğü hâlde kendisini doğru yolda sanabilir. Bu nedenle insanın güvenmesi gereken şey, kendi kanaatinin kesinliği değil, Allah’ın gösterdiği ölçüdür.

Çünkü yanlış yolda olduğunu bilen insanın dönüş ihtimali vardır. Fakat yanlış yolda olduğu hâlde doğru yolda olduğunu sanan insan, dönmesi gerektiğini bile düşünmez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

NAMUS VE İFFET SADECE KADININ SORUMLULUĞU MU?

 NAMUS VE İFFET SADECE KADININ SORUMLULUĞU MU?

Namus ve iffet denildiğinde toplumun zihninde çoğu zaman ilk olarak kadın belirir. Kadının nasıl giyineceği, kiminle konuşacağı, nereye gideceği, nasıl davranacağı ve hatta bazen nasıl güleceği bile namus meselesi yapılır. Erkek söz konusu olduğunda ise aynı hassasiyet çoğu zaman ortadan kalkar. Kadın için “namussuz” veya “iffetsiz” denilen bir davranış, erkek yaptığında “çapkınlık” olarak adlandırılabilir. Böylece aynı davranış kadın için ahlâksızlık, erkek için ise hayatın doğal bir parçası hâline getirilir.

Oysa Kur’an’a bakıldığında böyle bir çifte standardın bulunmadığı görülür. Kur’an, iffet konusunda önce erkeklere, ardından kadınlara sorumluluk yükler:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”
(Nûr, 24/30)

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar...”
(Nûr, 24/31)
Burada dikkat çekici olan, Kur’an’ın kadının iffeti hakkında konuşmadan önce erkeğin bakışını ve iffetini gündeme getirmesidir. Dolayısıyla erkeğin kendi nefsini kontrol etmesi onun sorumluluğudur. Kadının varlığı, kıyafeti veya davranışı erkeğin bu sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Erkek kendi gözünden, kendi arzusundan ve kendi davranışından sorumludur. Aynı şekilde kadın da kendi davranışından sorumludur.

İffet Kadına Özgü Bir Sorumluluk Değildir
Kur’an’ın başka bir ayetinde erkek ve kadın, namuslarını koruma konusunda birlikte anılır:
“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle Allah’ı çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
(Ahzâb, 33/35)
Kur’an burada namuslarını koruyan erkeklerden de açıkça söz etmektedir. Dolayısıyla “namus kadının meselesidir” anlayışının Kur’an’da bir karşılığı yoktur. İffet, erkeğin de kadının da ahlâkî sorumluluğudur.

Buna rağmen günlük hayatta “namussuz erkek” ifadesi neredeyse hiç kullanılmazken, kadınlar için bu ifade çok kolay kullanılabilmektedir. Evli olduğu hâlde başka kadınlarla ilişki kuran erkek “çapkın” diye anılabilir. Aynı davranışı yapan kadın ise “namussuz” ilan edilir. Böylece davranışın kendisi değil, davranışı yapan kişinin cinsiyeti belirleyici hâle gelir.

Kur’an’ın ölçüsünde ise böyle bir ayrıcalık yoktur. Bir davranış ahlâken yanlışsa, onu yapan kişinin erkek veya kadın olması davranışın niteliğini değiştirmez.

“Çapkınlık” Ahlâkî Bir Ayrıcalık Değildir
“Bir çiçekle ömür biter mi?” sözü, erkeğin evlilik dışındaki ilişkilerini hafife alan anlayışın özeti gibidir. Kendini bir çiçekten diğerine konan kelebek gibi gören erkek, bunu erkekliğin doğal bir sonucu olarak görebilir. Fakat aynı erkek, eşi başka bir erkekle ilişki kurduğunda aynı özgürlüğü kadına tanımayacaktır. Bu kez kadın “namussuz” olacaktır.

Buradaki sorun yalnızca evlilik dışı ilişki değildir. Asıl sorun, aynı davranışın erkek ve kadın için farklı ahlâk ölçüleriyle değerlendirilmesidir. Erkek yaptığında “çapkınlık” denilen davranış kadın yaptığında “namussuzluk” olarak görülüyorsa ortada iki ayrı ahlâk standardı vardır.

Kur’an ise erkeği nefsinin peşinden gitmekte serbest bırakmaz. Ona gözlerini haramdan sakınmasını ve iffetini korumasını emreder. Bu nedenle erkeğin cinsel arzularını kontrol edememesini “erkek tabiatı” diyerek normalleştirmek, Kur’an’ın erkeğe yüklediği sorumluluğu hafife almak olur.

Kadının Namusu Neden Erkeğin Şerefi Sayılıyor?
Geleneksel anlayışta kadının namusu çoğu zaman babasının, ağabeyinin veya kocasının şerefiyle ilişkilendirilir. Kadının davranışı erkeğin itibarı üzerinden değerlendirilir. Bunun sonucunda kadın sürekli denetlenen, erkek ise denetleyen taraf hâline gelir.

Oysa Kur’an insanı öncelikle kendi sorumluluğuyla değerlendirir. Ahzâb 35’te erkek ve kadınların imanından, doğruluğundan, sabrından, ibadetinden, sadakasından, orucundan, iffetinden ve Allah’ı anmasından ayrı ayrı söz edilmesi bunun açık göstergesidir. Kadının iffeti erkeğin sahip olduğu bir değer değildir; kadının Allah karşısındaki kendi sorumluluğudur. Aynı şekilde erkeğin iffeti de kadının sorumluluğu değildir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir kadının davranışını “erkeğin namusu” olarak görmek, kadının kendi iradesi ve sorumluluğu bulunan bağımsız bir insan olduğu gerçeğini ikinci plana itebilir. Kur’an’ın yaklaşımında ise erkek de kadın da kendi davranışlarından sorumludur.

Erkeğin Bakışını Kadının Kıyafetiyle Açıklamak
Kadınların kıyafeti konusunda yapılan tartışmalarda sıkça erkeğin bakışı gerekçe gösterilir. “Kadın böyle giyinirse erkek bakar” denilir ve erkeğin davranışının sorumluluğu kadının üzerine taşınabilir. Oysa Kur’an erkeğe doğrudan kendi gözünü kontrol etmesini emretmektedir: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (24/30) Bu ayetin ardından kadınlara da kendi sorumlulukları bildirilir. Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu düzen, bir tarafın diğer tarafın davranışından sorumlu tutulduğu bir düzen değildir. Erkek kendi gözünü koruyacak, kadın da kendi sınırlarını koruyacaktır.

Bu durum kadınların davranışlarıyla ilgili hiçbir ölçü bulunmadığı anlamına gelmez. Nûr 31’de kadınlara da açık sorumluluklar verilmiştir. Fakat kadının sorumluluğunu anlatırken erkeğin sorumluluğunu ortadan kaldırmak, ayetlerin birlikte ortaya koyduğu dengeyi bozmak olur.

Evlilik Yalnızca Erkeğin Hoşnutluğu İçin Değildir
Kadın ve erkek ilişkilerindeki çifte standardın başka bir boyutu da erkeğin hoşnutluğunun merkeze alınmasıdır. Rivayet literatüründe kadının kocasına itaati ve onu hoşnut etmesi konusunda oldukça ağır ifadeler taşıyan rivayetler bulunmaktadır. Tirmizî’de yer alan bir rivayette, bir kimseye başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydı kadına kocasına secde etmesini emredeceği anlamında bir ifade aktarılır. İbn Mâce’de de kocanın cinsel isteğini geri çeviren kadın hakkında ağır bir ifade içeren bir rivayet bulunmaktadır.

Bu rivayetler hadis kaynaklarında yer alıyor ve bazı hadis âlimlerince sahih kabul ediliyor olabilir. Ancak bir rivayetin hadis ilmindeki sıhhat değerlendirmesi ile Allah’tan gelen vahiy olması aynı şey değildir. Bir rivayetin tarihsel aktarımının güvenilir kabul edilmesi, onun Kur’an’dan bağımsız bir din hükmü hâline gelmesini gerektirmez.

Kur’an’ın evlilik anlayışına baktığımızda ise eşler arasındaki ilişkiyi huzur, sevgi ve merhamet üzerinden tanımlayan bir yapı görülür:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
(Rûm, 30/21)
Bu ayette evlilik, bir tarafın diğer taraf üzerindeki mutlak hâkimiyeti olarak anlatılmıyor. Huzur, sevgi ve merhamet ön plana çıkarılıyor. Bunlar yalnızca erkeğin ihtiyaçları değildir. Kadın da evlilik içinde huzur, sevgi, saygı ve merhamet görmelidir.

Kadının Hoşnutluğu Neden Aynı Ölçüde Konuşulmuyor?
Erkeğin hoşnut edilmesi dinî bir görev olarak anlatılırken kadının hoşnutluğu ikinci plana atılıyorsa burada ciddi bir dengesizlik ortaya çıkar. Kadının da duyguları, ihtiyaçları ve iradesi vardır. Evlilik yalnızca erkeğin cinsel veya duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki değildir.

Kur’an’ın şu emri de bu açıdan önemlidir:
“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.”
(Nisâ, 4/19)
Burada erkeklere eşleriyle iyi geçinmeleri söylenmektedir. Bir erkeğin eşinde hoşlanmadığı bir özellik bulunması, ona kötü davranmasının gerekçesi yapılmamaktadır. Bu yaklaşım, kadını yalnızca erkeğin hoşnutluğunu sağlamakla yükümlü bir konuma yerleştiren anlayıştan farklıdır.

Üstelik rivayet literatüründe erkeğin eşine iyi davranmasını öne çıkaran rivayetler de vardır. Sahih Müslim’de, mümin erkeğin eşinin bir özelliğinden hoşlanmıyorsa başka bir özelliğinden hoşlanabileceği anlamındaki rivayet yer almaktadır. Tirmizî’de ise ailesine karşı en hayırlı olan kimsenin en hayırlı insanlardan olduğu anlamındaki rivayet aktarılmaktadır.

Bunlar dikkate alındığında, rivayet literatürünün kendi içinde de tek yönlü bir aile anlayışının bulunmadığı görülür. Ancak hangi rivayetin dinî hüküm olarak kabul edileceği konusunda temel ölçünün Kur’an olması gerektiği düşüncesi ayrıca korunmalıdır.

“Sahih Hadis” ile “Vahiy” Aynı Şey Değildir
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir. “Bu hadis sahih midir?” sorusu ile “Bu Allah’ın vahyi midir?” sorusu aynı soru değildir. Birinci soru, rivayetin tarihsel aktarımının güvenilirliğiyle ilgilidir. İkinci soru ise sözün kaynağının Allah olup olmadığıyla ilgilidir.

Hadis kaynaklarında sahih kabul edilen bir rivayet, Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına ekleyen bağımsız bir vahiy hâline gelemez. Çünkü din adına konulacak hükmün Allah’a ait olduğunun delili gerekir.

Bu nedenle kadın-erkek ilişkileri konusunda rivayetler değerlendirilirken de aynı ölçü kullanılmalıdır. Bir rivayet kadını erkeğin mutlak itaati altında gösteriyorsa, bunun Kur’an’ın kadın ve erkek için ortaya koyduğu sorumluluklarla nasıl bağdaştığı sorgulanmalıdır. Kur’an erkeğe de iffet emrediyor, kadına da. Erkeğe de gözünü korumasını söylüyor, kadına da. Evliliği de sevgi ve merhamet temeli üzerinde anlatıyor.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık ilkeleriyle bağdaşmayan bir anlayışı sırf bir rivayette bulunduğu için dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın ölçü olma konumunu zayıflatır.

Kız Çocuklarını Okutmayın Sözü Din midir?
Kadınların eğitimine karşı çıkan bazı çevrelerde “kız çocuklarını okutmayın” şeklindeki sözler zaman zaman dinî bir tavsiye veya hüküm gibi sunulmaktadır. Oysa Kur’an’da kız çocuklarının okutulmamasını emreden bir ayet yoktur. Bu nedenle böyle bir söz din adına söylenecekse bunun Kur’an’daki delili gösterilmelidir.

Daha da dikkat çekici olan, kız çocuklarının eğitimine karşı çıkan anlayışın ihtiyaç duyduğunda eğitimli kadınlardan hizmet beklemesidir. Kız çocuklarının okutulmasına karşı çıkıp kendi eşi veya kızı için kadın doktor aramak bunun açık bir örneğidir. Kadın doktorun varlığı isteniyorsa, o doktorun eğitim almasına da imkân tanınması gerekir. Kadınların eğitimini engelleyip sonra eğitimli kadınlardan hizmet beklemek kendi içinde bir çelişkidir.

Burada mesele yalnızca toplumsal tutarlılık değildir. Bir görüş “din böyle emrediyor” diyorsa, bunun Allah’ın kitabındaki delili ortaya konulmalıdır. Din adına söylenmiş olması, bir sözü kendiliğinden dinî hüküm hâline getirmez.

Kadınların Ticaret Ve Toplum Hayatındaki Yeri
Kadınların toplum hayatından tamamen çekilmesi gerektiğini savunan anlayışın karşısında, Nebi Muhammed’in eşi Hatice’nin ticaretle uğraştığına ilişkin tarihî bilgiler de bulunmaktadır. Ancak Hatice’nin ticari faaliyetleriyle ilgili ayrıntıların önemli bölümü siyer ve tarih kaynaklarından geldiği için bunların her ayrıntısını Kur’an ayeti veya kesin dinî hüküm gibi sunmak doğru olmaz.

Bununla birlikte Kur’an’da kadınların ticaret yapmasını, çalışmasını veya toplum içinde bulunmasını genel olarak yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır. Kadın ve erkek, Allah karşısında kendi sorumluluklarını taşıyan iki insandır. Bu nedenle kadınların eğitimine, çalışmasına veya toplumun ihtiyaç duyduğu alanlarda görev almasına yönelik genel yasaklar ileri sürüldüğünde, bunların Kur’an’daki açık dayanağının gösterilmesi gerekir.

Namusun Ölçüsü Cinsiyete Göre Değişir mi?
Bir erkek eşini aldatınca “çapkın”, kadın aynı şeyi yapınca “namussuz” deniliyorsa burada namusun kendisi değil, namus anlayışı sorgulanmalıdır. Çünkü ahlâkî bir davranışın niteliği onu yapan kişinin cinsiyetine göre değişmez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü bu konuda nettir. Erkek de gözlerini haramdan sakınacak ve iffetini koruyacak, kadın da aynı sorumluluğu taşıyacaktır. Ahzâb 35’te namuslarını koruyan erkeklerle kadınların birlikte anılması da bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle “erkektir, çapkınlık yapar” anlayışı Kur’an’dan çıkarılamaz. Erkek de kendi nefsinden sorumludur. Evlilik dışı ilişkisini “erkek tabiatı” diyerek meşrulaştıramaz. Kendi davranışının sorumluluğunu kadının kıyafetine, davranışına veya varlığına yükleyemez.

Aynı şekilde kadın da kendi davranışlarından sorumludur. Kur’an kadına da gözlerini ve iffetini korumasını emretmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâk, kadını erkeğin karşısında sürekli denetlenen, erkeği ise denetleyen taraf hâline getiren bir ahlâk değildir.

Namus Ve İffet Ortak Bir Sorumluluktur
Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya bakıldığında sonuç açıktır: Namus ve iffet yalnızca kadının sorumluluğu değildir. Erkek de iffetini korumak zorundadır. Erkek de gözünü haramdan sakınmak zorundadır. Erkek de evlilikte sadakat göstermek zorundadır. Kadın da aynı sorumlulukları taşır.

Bu nedenle toplumun erkeğin iffetsizliğini “çapkınlık” adı altında hafifletmesi, buna karşılık kadının davranışını “namus” üzerinden ağır biçimde yargılaması Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz.

Kur’an’ın dikkat çektiği temel nokta, kadın bedenini sürekli denetlemek değil, hem erkeği hem kadını kendi davranışlarından sorumlu tutmaktır. Nûr 30’da erkeğe, Nûr 31’de kadına hitap edilmesi; Ahzâb 35’te ise namuslarını koruyan erkeklerle kadınların birlikte zikredilmesi bunun açık göstergesidir.

Namus, erkeğin kadın üzerinde kurduğu bir denetim alanı değildir. İffet de kadının erkeğin zaaflarından sorumlu tutulması değildir. Her insan kendi davranışından sorumludur.

Bu nedenle kendisini bir çiçekten diğerine konan kelebek gibi gören erkek, önce kendi gözünü ve nefsini sorgulamalıdır. Çünkü Kur’an’ın erkeğe söylediği şey, “Sen erkeksin, çapkınlık yapabilirsin” değildir. Söylediği şey açıktır: Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.

Kadına da aynı şekilde sorumluluk yüklenmiştir. Böylece Kur’an, erkek ve kadın için iki ayrı ahlâk değil, aynı Allah’ın karşısında ortak bir sorumluluk ortaya koymaktadır.

Asıl adalet de burada başlar. Kadından beklenen namus ve iffetin aynısı erkekten de beklenmelidir. Erkek için “çapkınlık” adı altında hoş görülen bir davranış kadın için yanlış kabul ediliyorsa, artık Kur’an’ın ahlâkından değil, toplumun çifte standardından söz ediliyor demektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ZAMANIN İÇİNDE KISA BİR HAYAT VE EBEDİYET - Özet

 ZAMANIN İÇİNDE KISA BİR HAYAT VE EBEDİYET - Özet

İnsan zamanı kendi yaşadığı hayat üzerinden ölçer. Oysa Kur’an, insanın zaman ölçüsünün mutlak olmadığını gösterir. Hac 22/47 ayetinde Rabb’imizin katındaki bir günün insanların saydığı bin yıl gibi olduğu bildirilirken, Meâric 70/4 ayetinde elli bin yıllık bir günden söz edilir. Buradaki amaç, Allah’ın zamanını dünya yıllarına çevirmek değil, insanın kendi zaman ölçüsünü mutlak kabul etmemesi gerektiğini göstermektir.

İnsan dünyada birkaç on yıllık ömrü uzun görebilir. Ancak hayat sona erdiğinde bu uzun dönemler çok kısa algılanabilir. Kur’an, insanların yeniden diriltildiklerinde dünyada “bir gün veya günün bir kısmı kadar” kaldıklarını söyleyeceklerini bildirir. (Mü’minûn, 23/113) Dünya hayatının kısa olması onu değersizleştirmez; tam tersine, sınırlı olması onu daha anlamlı hâle getirir. Çünkü insanın elindeki zaman, tercihlerinin ortaya çıktığı sınırlı bir imkândır.

Buna rağmen insan çoğu zaman birkaç on yıllık hayatını sonsuzmuş gibi yaşayabilir. Mal, makam, şöhret, üstünlük, öfke ve kırgınlıklar için yıllar tüketilebilir. Oysa geçen zaman geri getirilemez. Bu nedenle asıl mesele ne kadar yaşayacağımızdan çok, bize verilen zamanı ne için kullandığımızdır. Kıyâmet 75/36 insanın başıboş bırakılmadığını hatırlatır.

Ebediyet söz konusu olduğunda ise Allah ile insanın aynı anlamda değerlendirilmemesi gerekir. Kur’an, Rahmân 55/26-27 ayetlerinde yeryüzündeki her şeyin fânî olduğunu, Rabb’imizin zâtının ise bâki kaldığını bildirir. İnsan yaratılmıştır; Allah gibi ezelî ve kendiliğinden var olan bir varlık değildir. Ahiret hayatının sürekliliği de Allah’ın bildirdiği bir hayatın devamıdır; insanın Allah gibi mutlak ve kendinden kaynaklanan bir ebediyete sahip olması anlamına gelmez.

Dünya hayatının geçici olması, insanın çalışmasını, üretmesini, ailesini korumasını veya ihtiyaçlarını karşılamasını anlamsızlaştırmaz. Sorun geçici olanı kalıcı, araç olanı amaç hâline getirmektir. Para ve mal yeniden kazanılabilir; fakat geçen zaman geri getirilemez. Bu yüzden zaman, insanın kendisini ve tercihlerini ortaya koyduğu en değerli imkânlardan biridir.

Sonuçta Kur’an’ın zamanla ilgili ifadeleri bir takvim hesabından çok daha fazlasını düşündürür: Hayat kısa, zaman geri döndürülemez ve her geçen an ömürden eksilmektedir. İnsan, birkaç on yıllık hayatını sonsuzmuş gibi yaşamak yerine, kendisine verilen sınırlı zamanın hakkını vermeye yönelmelidir.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

 SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

Salâ Bize Ne Zaman Geldi?
Salâ denildiğinde çoğu insan bunun Nebi Muhammed döneminden beri aynı şekilde okunan, doğrudan vahye dayalı bir dinî uygulama olduğunu düşünür. Oysa burada birbirinden ayrılması gereken iki farklı şey vardır. Birincisi, Nebi Muhammed’e salât dilemek; ikincisi ise bugün camilerin minarelerinden belirli zamanlarda okunan, belli metinleri ve makamları bulunan salâ geleneğidir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda, tarih içinde oluşmuş bir uygulamayı doğrudan vahyin emriymiş gibi algılama riski ortaya çıkar.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle  verin.”
(Ahzâb, 33/56)
Burada Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilmesiyle, bugün “salâ” adı altında minarelerden okunan belirli metnin aynı şey olduğu sonucu çıkarılamaz. Ayet, müminlere Nebi Muhammed’e salât etmelerini emretmektedir; fakat hangi metnin, hangi makamda, hangi gün ve hangi vakitte minareden okunacağını belirlememektedir. Bu nedenle ayetteki emir ile tarih içerisinde ortaya çıkan salâ uygulamasını birbirinden ayırmak gerekir.

Tarihî kaynaklara bakıldığında salânın bugünkü şekliyle ilk dönem İslâm toplumunda yerleşmiş sabit bir uygulama olmadığı görülmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Salâ” maddesinde verilen bilgilere göre, cuma ezanından önce salâ verme uygulaması 700 hicrî yılında, yani 1300-1301 yıllarında Memlük Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un iradesiyle başlatılmıştır. Daha sonra 791 hicrî yılında, yani 1389’da, akşam ezanı dışında diğer ezanların ardından da salâ verilmesi uygulaması ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde farklı yerlerde ve farklı vesilelerle okunan salâlar çoğalmış; cuma, bayram, cenaze, sabah ve çeşitli dinî toplantılar için farklı salâ biçimleri meydana gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu tarih, konuyu anlamak açısından önemlidir. Çünkü hicrî 700 yılı, Nebi Muhammed’in vefatından yaklaşık yedi asır sonrasıdır. Dolayısıyla bugün camilerde “salâ” adıyla bildiğimiz belirli uygulamanın Nebi Muhammed döneminden beri hiç değişmeden devam eden bir uygulama olduğunu söylemek tarihî verilerle bağdaşmaz. Burada söz konusu olan, zaman içerisinde İslâm toplumlarında oluşmuş bir dinî kültür ve dinî mûsiki geleneğidir.

Salânın oluşumunda zaman içerisinde yalnızca metinler değil, okuma biçimleri ve makamlar da önem kazanmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi, salâyı Allah’tan Nebi Muhammed’e rahmet dilemek, onu övmek ve dua ifadeleri içeren çeşitli metinlerin belirli bir beste veya serbest okuyuşla seslendirilmesi şeklinde tanımlamaktadır. Özellikle Osmanlı kültüründe çok sayıda salâ metni ortaya çıkmış; bunlar okundukları zamana ve yere göre sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı, cenaze salâsı ve başka adlarla anılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu noktada Osmanlı döneminin de ayrıca önem kazandığını görüyoruz. Salâ, Osmanlı toplumunda yalnızca bir dua metni olarak değil, aynı zamanda cami mûsikisinin önemli formlarından biri olarak gelişmiştir. Müezzinler tarafından minarelerden okunmuş, farklı makamlarla icra edilmiş ve çeşitli dinî merasimlerin bir parçası hâline gelmiştir. Böylece başlangıçta Nebi Muhammed’e salât ve  dileme düşüncesiyle ilişkili olan ifadeler, zaman içerisinde belirli metinleri, makamları ve okuma zamanları bulunan kurumsallaşmış bir dinî geleneğe dönüşmüştür. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Cenaze salâsının tarihî gelişimi de bu açıdan dikkat çekicidir. Kaynaklarda minarelerden salâ vermenin cenazenin kaldırılacağı zamanı duyurma amacıyla kullanıldığı, bu uygulamanın Mısır’da Fâtımîler dönemine kadar götürüldüğü belirtilmektedir. Daha sonraki dönemlerde cuma salâsı ile cenaze salâsı arasında da metin bakımından yakınlık oluşmuştur. Böylece salâ, yalnızca bir övgü veya dua metni olmaktan çıkıp aynı zamanda toplumda bir haber verme ve merasim unsuru hâline gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: Bugün “salâ” dediğimiz şey tek bir metinden ve tek bir uygulamadan oluşmamaktadır. Tarih içerisinde farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı amaçlarla çeşitli salâ metinleri ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla “salâ” kelimesinin kendisiyle, bugün belirli zamanlarda minarelerden okunan belirli salâ metinlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Bu ayrım yapıldığında başka bir soru daha önem kazanıyor: Tarih içerisinde ortaya çıkan bu metinlerin sözleri nereden alınmıştır? İçerisindeki her ifade Kur’an’dan mı gelmektedir? Yoksa bazıları zaman içinde Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve saygının etkisiyle oluşturulmuş övgü cümleleri midir?

İşte bu noktada, salânın tarihinden salânın metnine geçmek gerekir. Çünkü bir uygulamanın tarihinin eski olması, içerisindeki bütün sözlerin vahiy kaynaklı olduğunu göstermez. Bir metin yüzyıllar boyunca okunmuş, toplum tarafından benimsenmiş ve dinî hayatın bir parçası hâline gelmiş olabilir. Fakat bu durum, metindeki her cümlenin Allah tarafından bildirilmiş olduğu anlamına gelmez.

Nitekim bugün yaygın olarak bilinen salâ metninde Nebi Muhammed’e “Resûlallah”, “Habîballah”, “Nûre Arşillah”, “Hayra Halkillah” ve “Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” gibi çeşitli unvanlar verilmektedir. Bu unvanların bazıları Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadelerle doğrudan ilişkilendirilebilirken, bazıları Kur’an’da bu şekilde yer almamaktadır. Dolayısıyla tarihî olarak salânın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını bilmek, metnin içeriğini değerlendirirken bizi önemli bir ayrım yapmaya zorlamaktadır: Bir şeyin dinî gelenekte yer alması ile vahiy tarafından din olarak belirlenmiş olması aynı şey midir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için artık salânın tarihinden metnin kendisine geçebilir ve kullanılan unvanların her birini Kur’an’ın ölçüleri içerisinde değerlendirebiliriz.

Geleneksel salâ metninin yaygın biçimi şöyledir:
“Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Resûlallah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Habîballah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Nûre Arşillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Hayra Halkillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn!
Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn!”

Bunun Türkçe anlamı şöyledir:
“Salât üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın sevgilisi!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın Arş’ının nuru!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı!
Salât üzerine olsun ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi!
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”

Metne ilk bakışta bile dikkat çeken bir yapı vardır. Nebi Muhammed’e art arda beş farklı unvan yöneltilmekte, Allah ise metnin sonunda anılmaktadır. Elbette bir metinde bir kişinin övülmesi tek başına şirk anlamına gelmez. Bir insanı sevmek, ona saygı göstermek veya onun güzel özelliklerini dile getirmek başka bir şeydir; ona Allah’ın vermediği kutsal nitelikler ve yetkiler yüklemek başka bir şeydir. Bu nedenle burada yapılması gereken, bütün ifadeleri toptan mahkûm etmek değil, her bir unvanın ne söylediğine ve hangi kaynağa dayandığına bakmaktır.

“Yâ Resûlallah” Ne Anlatıyor?
“Yâ Resûlallah”, yani “Ey Allah’ın Resûlü” ifadesi, salâ metnindeki diğer unvanlardan farklı olarak Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir konuma işaret eder. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir. Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmıştır. Dolayısıyla bu ifadede Allah ile elçisi arasındaki sınır korunmaktadır. Allah gönderen, Nebi Muhammed ise gönderilen elçidir.

Kur’an, Nebi Muhammed’in konumunu anlatırken onun kendisini de insan olarak tanımlamasını ister:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ifade, Nebi Muhammed’in Allah tarafından seçilmiş bir elçi olmasını küçültmez. Tam tersine onun elçiliğinin kaynağını gösterir. Ancak elçi olması, kulluk konumunu ortadan kaldırmaz. O Allah’ın elçisidir; Allah değildir. Bu ayrım, salâ metnindeki diğer unvanları değerlendirirken temel ölçülerden biri olmalıdır.

“Yâ Habîballah” Ne Anlama Geliyor?
“Yâ Habîballah”, “Ey Allah’ın sevgilisi” demektir. Allah’ın bir kulunu sevmesi elbette mümkündür. Kur’an’da Allah’ın sevdiği kullardan söz edilir. Bu nedenle yalnızca “Allah’ın sevgilisi” ifadesinin kullanılması üzerinden doğrudan bir şirk hükmü vermek doğru olmaz.

Ancak burada önemli olan, bu unvanın hangi anlamı taşıdığıdır. Nebi Muhammed’in Allah tarafından sevilen bir kul ve elçi olduğu düşünülüyorsa, bu başka bir şeydir. Fakat “Allah’ın sevgilisi” ifadesi, onu diğer kullardan tamamen farklı, özel ve insanüstü bir kutsallık makamına taşıyan bir anlayışın parçası hâline geliyorsa, o zaman mesele değişir.

Kur’an’ın Nebi Muhammed için çizdiği sınır unutulmamalıdır. O, insan olmakla birlikte Allah’ın elçisidir. Dolayısıyla ona duyulan sevginin de bu sınır içerisinde kalması gerekir. Sevgi, elçiliğe duyulan saygıyı ifade edebilir; fakat sevginin kendisi vahyin vermediği bir makam üretmenin gerekçesi olamaz.

Burada Bakara 2/285’te yer alan “Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız” ilkesi de hatırlanmalıdır:
“...O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız...”
(Bakara, 2/285)
Bu ayet, elçilerin hiçbir açıdan farklı olamayacağını söylemez. Nitekim Kur’an, Allah’ın bazı elçilerini diğerlerinden üstün kıldığını da bildirir. Buradaki temel mesele, elçilerin bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemektir. Fakat bu ilke aynı zamanda, bir elçiyi vahyin belirlediği konumun çok ötesine taşıyan geleneksel kutsallaştırmaların sorgulanmasını da gerektirir.

“Yâ Nûre Arşillah” İfadesi
Salâ metnindeki en dikkat çekici ifadelerden biri “Yâ Nûre Arşillah”, yani “Ey Allah’ın Arş’ının nuru” sözüdür. Burada Nebi Muhammed, Allah’ın Arş’ına nispet edilen özel bir nur olarak tanımlanmaktadır.

Oysa Kur’an’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” denilmektedir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
(Nûr, 24/35)
Yine Allah, “yüce Arş’ın Rabb’i” olarak tanımlanmaktadır:

“O, yüce Arş’ın Rabbidir.”
(Mü’minûn, 23/86)
Kur’an’ın bu ifadeleri karşısında dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an’da Nebi Muhammed için “Allah’ın Arş’ının nuru” şeklinde bir unvan bulunmamaktadır. Bu ifade vahyin doğrudan verdiği bir sıfat değildir. Elbette bu söz mecazî olarak Nebi Muhammed’in insanlara Allah’ın mesajını ulaştırması, onları aydınlatması veya hidayete vesile olması şeklinde yorumlanabilir. Fakat bu, metnin kendisinde açıkça bulunan bir anlam değil, sonradan yapılan bir yorumdur.

Eğer “nur” burada hidayet ve rehberlik anlamında mecaz olarak kullanılıyorsa, ifade başka türlü anlaşılır. Fakat Nebi Muhammed’in Allah’ın Arş’ına bağlı özel, ilahî veya ontolojik bir nur olduğu düşünülüyorsa, bu anlayış tevhid açısından çok daha ciddi bir sorun doğurur. Çünkü Allah’a ait olan niteliklerin yaratılmış bir varlığa taşınması, sıradan bir övgü sınırını aşabilir.

Bu nedenle “Arş’ın nuru” ifadesini yalnızca “sevgi ve saygı sözü” diyerek geçiştirmek de doğru değildir. İfadenin ne anlama geldiği ve kişide nasıl bir inanç oluşturduğu önemlidir.

“Yâ Hayra Halkillah” İfadesi
“Yâ Hayra Halkillah”, “Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” anlamına gelir. Burada Nebi Muhammed’e bütün yaratılmışlar arasında özel bir üstünlük atfedilmektedir.

Nebi Muhammed’in Allah’ın elçisi olması ve bu görev bakımından büyük bir değere sahip olması zaten Kur’an’ın ortaya koyduğu bir gerçektir. Fakat “yaratılmışların en hayırlısı” ifadesi bunun ötesinde, bütün yaratılmışlar arasında bir üstünlük iddiası taşımaktadır. Bu unvanın Kur’an’da Nebi Muhammed’e verildiği açık bir ifade yoktur.

Dolayısıyla burada da aynı ayrımı yapmak gerekir: Nebi Muhammed’in elçiliğine, güzel ahlakına ve vahyi tebliğ etmesine saygı göstermek başka; Kur’an’ın vermediği bir üstünlük makamını dinî bir gerçek olarak kabul etmek başka bir şeydir.

Bir unvan toplumda yüzyıllardır kullanılıyor olabilir. Çok güzel ve etkileyici de bulunabilir. Fakat bir sözün uzun zamandır kullanılması, onu kendiliğinden vahiy hâline getirmez. Din adına kullanılan her sözün kaynağı ayrıca sorgulanmalıdır.

“Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” İfadesi
Salâ metninin son ve en kapsamlı unvanı “Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn”dir. “Ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” şeklinde çevrilebilir.

Burada “seyyid” kelimesinin kendisini doğrudan ilahî bir sıfat olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kelime insan için de efendi, önder, ileri gelen veya saygın kişi anlamında kullanılabilir. Fakat bu ifadede kapsam oldukça geniştir. “Evvelîn ve âhirîn”, yani öncekiler ve sonrakiler denilerek bütün zamanlara yayılan bir üstünlük ve efendilik anlamı ortaya çıkmaktadır.

Burada asıl mesele kelimenin sözlük anlamından çok, ona yüklenen anlamdır. “Seyyid” bir insan için önder veya saygın kişi anlamında kullanılıyorsa başka; bütün insanlar ve bütün zamanlar üzerinde mutlak bir efendilik ve otorite anlamına getiriliyorsa başka bir durum ortaya çıkar. Çünkü Kur’an’ın temel vurgusu, mutlak Rabb’liğin ve kulluğun Allah’a ait olduğudur:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
(Fâtiha, 1/2)
Bu nedenle Nebi Muhammed’e verilen “efendi” anlamındaki unvanların hangi sınır içerisinde kullanıldığı önemlidir. Allah’ın elçisine saygı göstermekle, Allah’a ait mutlak otoriteyi bir insana taşımak aynı şey değildir.

Unvanların Birlikte Oluşturduğu Tablo
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu ifadelerin tek tek anlamlarından daha fazlasıdır. “Allah’ın Resûlü”, “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Arş’ının nuru”, “Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” ifadeleri arka arkaya geldiğinde, Nebi Muhammed hakkında oldukça geniş ve olağanüstü bir tasvir ortaya çıkmaktadır. Tek tek bazı ifadeler farklı biçimlerde yorumlanabilir; fakat hepsinin birlikte oluşturduğu tabloyu da görmezden gelemeyiz.

Üstelik metin boyunca bütün bu unvanlar Nebi Muhammed’e yöneltilirken Allah’ın adı ancak son cümlede, “Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn” ifadesiyle geçmektedir. Bu son cümle elbette Kur’an’ın diliyle uyumludur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” Fakat mesele yalnızca bu cümlenin doğru olup olmadığı değildir. Bir metni değerlendirirken, tek tek cümlelerin doğruluğu kadar, bütün olarak nasıl bir anlam ve zihinsel tablo oluşturduğuna da bakmak gerekir. Burada da şu soru karşımıza çıkmaktadır: Art arda sıralanan bu övgüler metnin ağırlık merkezini nereye taşımaktadır? Allah, bütün bu ifadelerin merkezinde mi durmaktadır; yoksa Nebi Muhammed’e yöneltilen yoğun övgülerin ardından Allah, metnin sonunda anılan isim olarak mı kalmaktadır? Asıl değerlendirilmesi gereken nokta budur.

Bu soruyu sormak, Nebi Muhammed’i sevmemek veya ona saygısızlık etmek değildir. Tam tersine, onu gerçekten Allah’ın elçisi olarak kabul ediyorsak, ona dair tasvirimizin Allah’ın vahyettiği çerçeveyi aşmaması gerekir. Çünkü Nebi Muhammed’in büyüklüğü Allah’tan bağımsız bir kutsallığa sahip olmasından değil, Allah tarafından seçilmiş ve vahyi tebliğ etmiş olmasından kaynaklanır.

Kur’an, Allah ile kul arasına kutsal aracılar yerleştirilmesi konusunda da ciddi bir uyarıda bulunur:
“Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Bu ayet, her sevgi ve saygı ifadesini otomatik olarak şirk ilan etmek için kullanılmamalıdır. Ancak Allah’a yakınlaşma düşüncesiyle başka varlıklara özel ve kutsal konumlar verilmesinin ne kadar dikkat edilmesi gereken bir alan olduğunu gösterir. Aynı şekilde Kur’an, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu bildirir:
“De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”
(Zümer, 39/44)
Dolayısıyla burada temel mesele Nebi Muhammed’i sevip sevmemek değildir. Mesele, ona verilen sevgi ve saygının hangi noktada vahyin çizdiği sınırı aştığıdır. “Yâ Resûlallah” ifadesinde Allah’ın elçiliği açıkça korunurken, diğer unvanların önemli bir bölümü Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadeler değildir. Özellikle “Arş’ın nuru”, “yaratılmışların en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” gibi unvanlar, vahyin açıkça ortaya koymadığı geniş bir kutsallık ve üstünlük alanı oluşturabilir.

Bu nedenle salâ metnini değerlendirirken ne her övgü sözünü peşinen şirk saymak ne de gelenekte yerleşmiş olduğu için her unvanı sorgulamadan kabul etmek doğru olur. Ölçü, Kur’an’ın tevhid anlayışıdır. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir, fakat Allah değildir; Allah’ın sevdiği bir kul olabilir, fakat bu sevgi onu kulluk makamının dışına çıkarmaz; insanlara rehberlik eden bir elçidir, fakat Allah’a ait mutlak otoritenin sahibi değildir. Bir insanı yüceltmenin sınırı, Allah’ın ona verdiği konumdur.

Öyleyse asıl soru şudur: Nebi Muhammed’i Allah’ın elçisi olduğu için mi yüceltiyoruz, yoksa ona vahyin vermediği unvanlarla Allah’ın kulları arasından farklı ve özel bir kutsallık mı oluşturuyoruz? Bu sorunun cevabını geleneğin yaygınlığı, toplumdaki kabulü veya yüzyıllardır tekrar edilmesi değil, Kur’an’ın tevhid ölçüsü belirlemelidir.

Ünvanları Hatırlayalım:

  1. Resûlallah — Allah’ın Resûlü / Allah’ın Elçisi
  2. Habîballah — Allah’ın sevgilisi
  3. Nûre Arşillah — Allah’ın Arş’ının nuru
  4. Hayra Halkillah — Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı
  5. Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn — Öncekilerin ve sonrakilerin efendisi

Bu ifadelerin her birini kendi bağlamında farklı biçimlerde anlamak belki mümkün olabilir. Ancak beş unvanı birlikte düşündüğümüzde karşımıza daha önemli bir soru çıkıyor: Burada yalnızca Allah’ın elçisine duyulan sevgi ve saygı mı dile getiriliyor, yoksa zaman içinde ona vahyin vermediği bir konum ve kutsallık mı yükleniyor? Bu sorunun cevabını peşinen “şirktir” diyerek vermek de, hiçbir sorgulama yapmadan “dinde sakınca yoktur” demek de kolaycılık olur. Asıl olan, bu ifadeleri Kur’an’ın tevhid ölçüsü karşısında düşünmektir. Öyleyse okuyucu, bu salânın ifadelerini Kur’an’ın ölçüleriyle karşılaştırarak, onu olduğu şekliyle sürdürmenin mi, bazı ifadelerini yeniden değerlendirmenin mi, yoksa tamamen kaldırmanın mı daha doğru olacağına kendisi karar vermelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  DİN VE OTORİTE: VAHİYDEN SAPMA Nebi İsa’nın tebliği ve tevhidin ölçüsü Nebi İsa’nın tebliğini anlamak için öncelikle insanları hangi i...