KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ
İnsan, Allah’ın kendisine gönderdiği kitapla neden arasına
mesafe koyar?
Kur’an, insanın nereden geldiğini, neden yaratıldığını,
nasıl yaşaması gerektiğini ve hayatını hangi ölçülere göre şekillendirmesi
gerektiğini anlatan bir kitaptır. İnsana yalnızca birtakım ibadetler öğretmekle
kalmaz; düşünmesini, sorgulamasını, aklını kullanmasını, adaletli davranmasını
ve yaptığı seçimlerin sorumluluğunu üstlenmesini de ister. İnsanın kendisini,
çevresini ve hayatı anlamlandırabilmesi için önüne bir ölçü koyar. Bu ölçü,
insanların zaman içinde oluşturduğu kabuller değil, Allah’ın indirdiği vahyin
rehberliğidir.
Ne var ki insanın Kur’an’la ilişkisine baktığımızda önemli
bir çelişkiyle karşılaşırız. Allah’ın kitabına inandığını söyleyen pek çok
insan, hayatını bu kitabın mesajını öğrenerek şekillendirmek yerine, kendisine
anlatılan din anlayışıyla sürdürür. Kur’an’a saygı gösterir, onu evinin en
güzel köşesinde saklar, özel günlerde okur, ayetlerini dinler; fakat kitabın
kendisine ne söylediğini, hangi davranışları istediğini ve hangi inançları
sorgulamasını beklediğini yeterince araştırmaz. Böylece Kur’an, hayatı yönlendiren
bir rehber olmaktan çıkarak saygı duyulan, fakat çoğu zaman içeriğine
başvurulmayan bir kitaba dönüşür.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bir insan,
Allah’ın kendisine gönderdiğine inandığı bir kitabın anlamını öğrenmeye neden
ihtiyaç duymaz? Allah’ın mesajını bilmeden O’nun istediği gibi yaşadığından
nasıl emin olabilir?
Bu sorular, yalnızca başkalarına yöneltilmiş eleştiriler
değildir. İnsanın önce kendisine sorması gereken sorulardır. Çünkü bir kitaba
inanmakla onun rehberliğinde yaşamak aynı şey değildir. İman, yalnızca bir
inancı kabul etmekten ibaret kalırsa insan, kabul ettiğini söylediği hakikatle
hayatı arasında büyük bir mesafe bırakabilir.
Allah’ın Mesajı İnsanla Nasıl Buluşur?
Allah’ın insanlara rehberlik etmek için vahiy göndermesi,
insanın hayatını rastgele seçimlere bırakmadığını gösterir. İnsan akıl
sahibidir; iyiyi ve kötüyü değerlendirebilir, sonuçlarını düşünerek karar
verebilir. Fakat akıl sahibi olması, her zaman doğru karar vereceği anlamına
gelmez. İstekleri, korkuları, çıkarları, alışkanlıkları ve içinde yetiştiği
toplumun kabulleri, düşüncelerini etkileyebilir. İnsan bazen kendi çıkarına
uygun olanı doğru, alıştığı davranışı doğal, çevresinde yaygın olanı da hakikat
sanabilir.
İşte vahyin rehberliği, insanın bu yanılgılar karşısında
başvurabileceği bir ölçü sunar. Kur’an, insanın yalnızca neye inanacağını
değil, inancını nasıl değerlendireceğini de öğretir. Atalarından devraldığı her
düşünceyi sorgusuz kabul etmesini istemez. Bir iddianın doğruluğunu
araştırmasını, delile dayanmasını ve bilmediği şeyin peşinden gitmemesini
ister.
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” (İsrâ,
17/36)
Bu uyarı, insanın düşünce ve inanç dünyası için son derece
önemlidir. Çünkü insanın bir şeyi uzun zamandır duyması, o şeyin doğru olduğunu
göstermez. Bir düşüncenin toplumda yaygın kabul görmesi de onun Allah’ın
bildirdiği hakikat olduğu anlamına gelmez. Bir sözün din adına aktarılması, o
sözü kendiliğinden vahyin parçası hâline getirmez.
Öyleyse Allah’ın mesajıyla buluşmak, yalnızca Kur’an’ın
varlığını kabul etmekle tamamlanmaz. İnsan, neye inandığını ve inancının hangi
kaynağa dayandığını da araştırmalıdır. Kur’an’ı anlamak için gösterilen çaba,
insanın Allah’a yakınlaşma arayışının önemli bir parçasıdır. Çünkü insan,
kendisine bildirilenleri öğrenmeden hangi düşüncesinin vahye, hangisinin
insanların yorumlarına dayandığını nasıl ayırt edebilir?
Allah’ın Kitabı Varken İnsan Neden Başka Kaynaklara
Yönelir?
İnsan, belirsizlik karşısında güven arar. Hayatın
zorluklarıyla karşılaştığında ne yapacağını bilmek, geleceğe ilişkin
kaygılarını azaltmak ve doğru yolda olduğundan emin olmak ister. Bu arayış son
derece anlaşılabilir bir durumdur. Ancak insanın güven arayışı, zaman zaman onu
kendi düşünme ve araştırma sorumluluğundan uzaklaştırır. Bir başkasının kendisi
adına karar vermesini, neye inanması gerektiğini söylemesini ve Allah katında
nasıl bir konumda bulunduğunu açıklamasını bekleyebilir.
Dinin insanlarla ilişkili bir alana dönüşmesi de burada
başlar. İnsan, Allah’ın mesajını kendisi araştırmak yerine, din konusunda
otorite kabul ettiği kişilerin açıklamalarıyla yetinebilir. Zamanla bu
açıklamalar, Kur’an’ın önüne geçebilir. Kişi, bir düşüncenin Allah’ın kitabında
karşılığı bulunup bulunmadığını araştırmak yerine, onu kimin söylediğine
bakarak doğru kabul etmeye başlayabilir.
Oysa bir insanın bilgili olması, din konusunda ileri sürdüğü
her görüşün doğru olduğunu göstermez. İyi niyetli olması da yanılmayacağı
anlamına gelmez. Geçmişte yaşamış büyük bir âlimin görüşü de günümüzdeki bir
din anlatıcısının açıklaması da doğruluğu bakımından araştırılmaya muhtaçtır.
İnsanların bilgisine başvurmakla onların sözlerini sorgulanamaz bir otoriteye
dönüştürmek arasında önemli bir fark vardır.
Kur’an, insanın başkalarının peşinden düşünmeden gitmesini
değil, kendi sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. Nitekim ahirette
insanların, kendilerine uymalarını sağlayan önderleriyle ilgili sorgulamaları
da anlatılır:
“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk
da onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb, 33/67)
Bu ayette anlatılan durum, insanın sorumluluğunu başkalarına
devretmesinin doğurabileceği sonucu düşündürür. Bir insanın yanlış
yönlendirilmiş olması, onun kendi seçimlerinden bütünüyle sorumsuz olduğu
anlamına gelmez. Çünkü insanın görevi, yalnızca birilerine uymak değil, uyduğu yolun
doğruluğunu da araştırmaktır.
Burada mesele, geçmişteki bütün din âlimlerini veya din
konusunda bilgi veren insanları reddetmek değildir. Mesele, hiçbir insanın
sözünü Allah’ın kitabından bağımsız ve sorgulanamaz bir din kaynağı hâline
getirmemektir. İnsanların bilgisi, araştırmaya ve değerlendirmeye yardımcı
olabilir; fakat Allah adına bir inanç veya hüküm ileri sürüldüğünde bunun
vahiydeki dayanağı araştırılmalıdır.
Çünkü din adına konuşan insanın yanılma ihtimali vardır.
Kur’an’ın bildirdiği hakikat ile insanlar tarafından yapılan yorumlar birbirine
karıştırıldığında ise insan, Allah’ın istediğini yaptığını düşünürken aslında
insanların oluşturduğu bir anlayışın peşinden gidiyor olabilir.
Allah’a Yakınlaşmak İçin Aracıya mı, Rehberliğe mi
İhtiyaç Var?
İnsanların Allah’a yakınlaşma isteği, dinî hayatın önemli
bir yönüdür. İnsan dua eder, bağışlanma diler, yaptığı yanlışlardan dolayı
pişmanlık duyar ve doğru yolu bulmak ister. Ancak bu arayış sırasında Allah’a
ulaşmak için özel yetkilere sahip kişilere, görünmeyen aracılara veya kendisini
Allah ile insan arasında ayrıcalıklı bir konumda gösteren kimselere ihtiyaç
duyduğunu düşünmeye başlayabilir.
Oysa Kur’an, Allah’ın insanlara yakınlığını anlatırken
insanın kendisini O’ndan uzak ve erişilmesi güç bir konumda görmesine gerek
bırakmaz.
“Ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına
karşılık veririm.” (Bakara, 2/186)
Bu ayetin verdiği mesaj açıktır: İnsan, dua etmek ve
Rabb’ine yönelmek için başka bir insanın Allah katındaki özel konumuna sığınmak
zorunda değildir. Allah’a yönelmek, insanın kendi inancı, niyeti ve
sorumluluğuyla ilgilidir.
Elbette insanlar birbirlerine yardım edebilir, bilgi
verebilir, yanlışlarını fark etmelerine katkıda bulunabilir ve zor zamanlarında
destek olabilir. Bir insanın diğerine yol göstermesiyle Allah ile insan
arasında vazgeçilmez bir aracı olarak görülmesi aynı şey değildir. İlki insan
ilişkilerinin doğal bir parçasıdır; ikincisi ise dinî bir yetkinin
sorgulanmadan kabul edilmesine yol açabilir.
Kur’an’ın rehberliği, insanın Allah’a yaklaşabilmek için
başka insanlara bağımlı bir konumda bulunmadığını gösterir. İnsan, Rabb’ine dua
edebilir, O’ndan bağışlanma dileyebilir, yaptığı yanlışları kabul edebilir ve
hayatını düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sorumluluğu başka birine
devredemez.
Burada asıl soru şudur: Allah’ın kendisine yakın olduğunu
bildirdiği insan, neden Allah’a yönelirken başka insanların kendisi üzerindeki
otoritesini vazgeçilmez görsün?
İnsanların bilgisine saygı duymak başka, onların Allah adına
vazgeçilmez yetkilere sahip olduğuna inanmak başkadır. Kur’an’ın insanla
kurduğu ilişkiyi anlamak, bu ayrımı doğru yapmayı gerektirir.
İnsan Neden Yaratılmış Olanı Yaratıcının Önüne Geçirir?
İnsan, çoğu zaman kendisini etkileyen, korkutan, sevindiren
veya ihtiyaçlarını karşılayan şeylere büyük anlamlar yükler. Para, makam, güç,
şöhret, insanlar ve çeşitli semboller zamanla onun hayatında vazgeçilmez hâle
gelebilir. Başlangıçta bir araç olarak gördüğü şey, giderek amaç hâline
dönüşebilir. İnsan, sahip olduklarını korumak uğruna doğruluktan uzaklaşabilir;
kendisine fayda sağlayan bir kişiyi eleştiremez duruma gelebilir veya toplumun
değer verdiği bir düşünceyi sorgulamaktan çekinebilir.
Bu durum yalnızca putlara tapınmakla sınırlı değildir.
İnsan, herhangi bir varlığa Allah’ın ilahlık niteliğini yakıştırmasa bile, onun
sözünü hakikatin üzerinde tutarak kendi iradesini ve ahlaki sorumluluğunu o
otoriteye teslim edebilir. Burada her güçlü bağlılığı doğrudan şirk olarak
nitelendirmek yerine, insanın bağlılıklarının kararlarını ve inançlarını nasıl
etkilediğini dikkatle değerlendirmek gerekir.
Kur’an’ın şirk eleştirisi, Allah’a ait olan ilahlık ve
kulluk konumunun başka varlıklara verilmesini hedef alır. İnsanların Allah’tan
başka varlıklara yönelmeleri, onlardan medet ummaları veya onları Allah’a ortak
koşmaları çeşitli ayetlerde eleştirilir. Bununla birlikte, her yanlış
davranışın veya her insana duyulan güvenin aynı hüküm kapsamında
değerlendirilmesi doğru değildir. İnançla ilgili meselelerde de Kur’an’ın
ortaya koyduğu ayrımları korumak gerekir.
Burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru
vardır: Hayatımda neye gereğinden fazla değer veriyorum? Hangi düşünceyi
sorgulamaktan çekiniyorum? Kimin sözü, doğruluğunu araştırmama gerek kalmadan
benim için hükme dönüşüyor?
Bu sorular, insanın yalnızca dış dünyadaki inançlarını
değil, kendi iç dünyasını da değerlendirmesine yardımcı olur. Çünkü insan bazen
Allah’a inandığını söylerken, günlük hayatındaki seçimlerini başka değerlerin
belirlemesine izin verebilir. Söylediğiyle yaşadığı arasındaki farkı
görebilmesi için de önce kendi tutumunu dürüstçe incelemesi gerekir.
“İnsan Ne Kadar Nankördür!” Uyarısı Kime Yöneliktir?
Kur’an, insanın kendisine verilen nimetleri unutmasını,
yaratılışını göz ardı etmesini ve gerçeğe karşı duyarsızlaşmasını çeşitli
ifadelerle eleştirir. Abese suresindeki şu ayet, insanın bu yönünü çarpıcı
biçimde ortaya koyar:
“Kahrolası insan! Ne kadar da nankördür!” (Abese, 80/17)
Bu ayet, insanın kendi varlığını ve kendisine sunulan
nimetleri düşünmesi için güçlü bir uyarıdır. İnsan, sahip olduğu imkânları çoğu
zaman doğal ve kendiliğinden varmış gibi görebilir. Yaşamasını, düşünmesini,
öğrenmesini, çevresindeki dünyayı tanımasını ve hayatını sürdürmesini sağlayan
şartları yeterince sorgulamayabilir. Kendisine verilenleri hatırlamak yerine,
sahip olamadıklarına odaklanabilir.
Ancak ayetin bağlamını da gözden kaçırmamak gerekir. Abese
suresinin devamında insanın yaratılışı, kendisine sunulan nimetler ve önündeki
sorumluluklar hatırlatılır. Dolayısıyla bu ifadeyi yalnızca başka varlıklara
tapınan insanlarla sınırlamak da bütün insanları tek bir davranış üzerinden
mahkûm etmek de ayetin mesajını daraltabilir.
Nankörlük, insanın kendisine verilenleri görmezden
gelmesiyle ve kendisini var eden gerçeği unutmasıyla ilişkilidir. Bu uyarı,
insanın inancını yalnızca sözlerle ifade etmesinin yeterli olmadığını da
düşündürür. Allah’a inandığını söyleyen insan, bu inancın hayatındaki
karşılığını da değerlendirmelidir. Doğruluğa bağlılığı, adalet anlayışı,
başkalarına karşı davranışları ve kendisine verilen imkânları nasıl kullandığı,
inancının yaşamına nasıl yansıdığını gösteren alanlardır.
Burada önemli olan, başkalarını nankörlükle suçlamak değil,
insanın kendi tutumunu gözden geçirmesidir. Çünkü bir ayeti okuyup onun
eleştirdiği davranışı yalnızca başkalarında aramak, ayetin insanı kendi
üzerinde düşünmeye çağıran yönünü gözden kaçırmasına neden olabilir.
Kur’an’ı Okumak mı, Anlamak mı, Hayata Taşımak mı?
Kur’an’la ilişki, yalnızca kitabı okumaktan ibaret değildir.
Okumak önemlidir; ancak okunan mesajın anlaşılması, üzerinde düşünülmesi ve
hayatla ilişkilendirilmesi de gerekir. Bir insan, Kur’an’ı defalarca okuyabilir
fakat ayetlerin kendisinden ne istediğini düşünmezse bu okumalar
davranışlarında beklenen karşılığı bulmayabilir.
Kur’an, kendisini üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap
olarak sunar:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt
alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.” (Sâd, 38/29)
Bu ayet, Kur’an’la ilişkinin merkezine düşünmeyi yerleştirir.
İnsanın yalnızca sesleri takip etmesi değil, anlamı kavramaya çalışması,
ayetlerin mesajını değerlendirmesi ve kendisine düşen sorumluluğu görmesi
beklenir.
Bir ayeti okumakla onun üzerinde düşünmek arasında,
düşünmekle hayatımıza uygulamak arasında da fark vardır. Örneğin insan adaleti
anlatan ayetleri okuyabilir; fakat çıkarı söz konusu olduğunda adaletten
uzaklaşabilir. Doğruluğun önemini kabul edebilir; fakat kendisini zor durumda
bırakacak bir gerçeği gizleyebilir. Başkalarının haklarını gözetmesi
gerektiğini bilebilir; ancak kendi menfaati için bu ölçüyü göz ardı edebilir.
Böyle durumlarda sorun, insanın doğruyu hiç duymamış olması
değildir. Sorun, bildiği doğruyu kendi davranışları için de ölçü kabul
edememesidir.
Kur’an’la gerçek bir ilişki kurmak, insanın önce
başkalarının yanlışlarını aramasından değil, kendi hayatını vahyin ölçüleri
karşısında değerlendirmesinden geçer. İnsan, bir ayetin ne anlama geldiğini
araştırırken yalnızca kendisine uygun gelen yorumla yetinmemeli; ayetin
bağlamını, Kur’an’ın bütünüyle ilişkisini ve kendi çıkarlarından bağımsız
olarak ne söylediğini anlamaya çalışmalıdır.
Böyle bir yaklaşım, insanı hazır cevaplara bağımlı olmaktan
kurtarır. Her sorunun cevabını bildiğini düşünmek yerine araştırmayı,
yanılabileceğini kabul etmeyi ve gerektiğinde düşüncesini düzeltmeyi öğretir.
Çünkü vahyin rehberliğinden yararlanmak, insanın kendi düşüncesini mutlak doğru
kabul etmemesini de gerektirir.
Allah’a Yakınlık, Sözden Çok Sorumlulukla İlgilidir
İnsan, Allah’a yakın olmak istediğini sık sık dile
getirebilir. Dua edebilir, ibadet edebilir ve inancını başkalarına anlatabilir.
Ancak Allah’a yakınlık arayışını yalnızca sözlere ve belirli davranışlara
indirgemek, bu ilişkinin ahlaki boyutunu gözden kaçırmasına neden olabilir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışında sorumluluk önemli
bir yere sahiptir. İnsan yaptığı seçimlerden, benimsediği inançlardan ve
davranışlarının sonuçlarından sorumludur. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca
kendisi için iyilik istemek değil, yanlışlarını fark etmek ve onları düzeltmek
için çaba göstermek anlamına da gelir.
İnsan başkalarına haksızlık ederken, gerçeği bile bile
çarpıtırken veya kendi çıkarını adaletin önüne koyarken yalnızca dinî ifadeler
kullanmakla bu çelişkiyi ortadan kaldıramaz. İyi niyet, davranışların
sonuçlarını düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir insanın
dinî görünümü de onun her davranışının doğru olduğunu kanıtlamaz.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ibadetlerle ahlakı
birbirinin karşısına koymak değildir. Mesele, dinî hayatın bir yönünü yerine
getirmenin diğer sorumlulukları önemsiz hâle getirdiğini düşünmemektir. İnsan,
inancının bütün hayatına nasıl yansıdığını sorgulamalıdır. Söylediğiyle yaptığı
arasındaki uyumu aramalı, yanlışını fark ettiğinde onu savunmak yerine
düzeltmeye yönelmelidir.
Kur’an’la insan arasındaki ilişki, böyle bir sorumluluk
bilinciyle anlam kazanır. İnsan, Allah’ın kendisine bildirdiği ölçüleri
öğrenmeye çalışır; öğrendiklerini kendi hayatında uygular ve yanıldığında
yeniden düşünür. Bu süreçte hiçbir insanın kusursuz olduğunu varsaymaz,
kendisini de başkalarını da sorgulanamaz bir konuma yerleştirmez.
Çünkü Allah’a yönelmek, insanın kendisini hatasız ilan
etmesi değil, hatalarıyla yüzleşebilecek bir dürüstlüğe ulaşmasıdır.
Sonuç: Kur’an İnsanla Arasındaki Mesafeyi Nasıl Kapatır?
Kur’an ile insan arasındaki mesafe, her zaman kitabın
insandan uzak olmasından kaynaklanmaz. Bazen insan, kendisine sunulan
rehberliğin anlamını öğrenmek için yeterince çaba göstermediğinden bu mesafe
büyür. Bazen alışkanlıklarını sorgulamak istemez; bazen çevresinden devraldığı
düşünceleri araştırmadan benimser; bazen de doğru bildiği şeyin yanlış
olabileceği ihtimalini kabul etmekte zorlanır.
İnsan, inandığı kitabın anlamını öğrenmeden, din adına
duyduğu her sözün kaynağını araştırmadan ve kendi davranışlarını bu kitabın
ölçüleriyle değerlendirmeden dinî hayatını sürdürdüğünde, inancıyla vahiy
arasındaki ilişki zayıflar. Böylece Kur’an’a inandığını düşünürken, gerçekte
Kur’an’ın ne söylediğini yeterince bilmediği bir din anlayışını benimsemiş
olabilir.
Bu nedenle insanın kendisine yönelteceği en önemli
sorulardan biri şudur: İnandığım dinin kaynağını gerçekten araştırdım mı, yoksa
bana öğretilenleri doğru kabul etmekle mi yetindim?
Bu soruya verilecek dürüst bir cevap, insanın kendisiyle ve
inancıyla ilişkisini yeniden değerlendirmesine yardımcı olabilir. Burada amaç,
geçmişte öğrenilen her şeyi reddetmek veya başkalarının bilgisinden
yararlanmamak değildir. Amaç, din adına benimsenen düşüncelerin doğruluğunu
araştırmak, vahyin bildirdikleriyle insanların yorumlarını birbirinden ayırmak
ve hiçbir insanın sözünü sorgulanamaz hâle getirmemektir.
Kur’an’ın rehberliği, insanın aklını devre dışı bırakmasını
değil, onu sorumluluk bilinciyle kullanmasını ister. İnsan, kendisine
bildirilenleri anlamaya çalışmalı, üzerinde düşünmeli, hayatına uygulamalı ve
gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirmelidir. Böylece inanç,
yalnızca dile getirilen bir kabul olmaktan çıkar; insanın düşüncesini,
davranışlarını ve başkalarıyla ilişkilerini etkileyen bir sorumluluğa dönüşür.
Allah’ın kitabıyla kurulan ilişki, başkalarının neye
inandığını izlemekten önce insanın kendi inancını araştırmasıyla derinleşir.
Çünkü insanın Allah’a karşı sorumluluğunu başka birine devretmesi mümkün
değildir. Başkaları yol gösterebilir, bilgi verebilir ve düşünmeye yardımcı
olabilir; fakat insanın kendi inancını araştırma ve seçimlerinin sorumluluğunu
üstlenme görevi kendisine aittir.
Kur’an’ı anlamaya yönelen insan, yalnızca Allah hakkında
bilgi edinmeye çalışmaz; kendi zaaflarını, yanılgılarını, beklentilerini ve
sorumluluklarını da daha açık görmeye başlar. Böyle bir arayış, insanın
kendisini başkalarından üstün görmesine değil, hakikat karşısında daha dikkatli
ve mütevazı olmasına katkıda bulunur.
Sonuçta asıl mesele, Kur’an’ın hayatımızda bulunup
bulunmaması değil, onun rehberliğinin hayatımızda ne kadar yer tuttuğudur. Bir
kitabı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek, onun mesajını öğrenme ve yaşama
sorumluluğunu da beraberinde getirir. Bu sorumluluk, insanın kendi inancını
sürekli gözden geçirmesini, doğruluğu araştırmasını ve hayatını bildiği
hakikatlerle uyumlu hâle getirmeye çalışmasını gerektirir.
Kur’an’a inanmak, onun anlamını öğrenme çabasıyla; onu
anlamak ise hayatımızı onun gösterdiği ölçüler doğrultusunda gözden geçirmekle
tamamlanır. İnsan bu ilişkiyi ne kadar bilinçli kurarsa, inandığı dinle
yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi kapatmak için de o kadar sağlam bir adım
atmış olur. Doğrusunu Allah bilir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com