MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR?

 MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR?

Burada önemli bir ayrımı da koruyalım: Her şeyhin veya tarikat mensubunun aynı amaçla hareket ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak keramet, gayb bilgisi, şifa verme, geleceği bilme ve insanları manevi güçlerle etkileyebilme iddiaları, doğrulukları sorgulanmadığında ciddi bir istismar alanı oluşturabilir.

Mucize Varmış Gibi Anlatılanlar Kimin Ekmeğine Tereyağı Oldu?
Bir düşünelim: Elçilere olağanüstü güçler verildiğine inanırsak, bu inancın günümüzdeki bazı dinî otoriteler açısından nasıl sonuçlar doğurabileceğini hiç sorguladık mı? Bir insanın hastaları iyileştirebildiğine, geleceği bildiğine, görünmeyen âlemden haber aldığına veya Allah katında diğer insanlardan farklı bir konumda bulunduğuna inanırsak, o insanın gözümüzdeki yeri ne olur? Söylediklerini sorgulayabilir miyiz, yoksa her sözünü özel bir bilgi ve manevi güç sahibi olmasının işareti olarak mı görürüz?

İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur. Mucize ve keramet adı altında anlatılan olağanüstü olaylar, yalnızca geçmişte yaşamış elçilerle ilgili bir inanç konusu olarak kalmamıştır. Bu anlayış, bazı dinî çevrelerde yaşayan kişilere de olağanüstü özellikler atfedilmesine zemin hazırlamıştır. Böylece bir insan, yalnızca bilgisi, tecrübesi veya ahlaki tutumuyla değil, kendisine yakıştırılan görünmez güçlerle de yüceltilmeye başlanmıştır.

Bir şeyhin geleceği bildiğine, insanların içinden geçenleri okuyabildiğine, uzaktaki bir olaya müdahale edebildiğine veya kendisine bağlananları görünmeyen tehlikelerden koruyabildiğine inanıldığında, onun çevresinde sıradan bir insan ilişkisinden çok daha farklı bir bağlılık oluşabilir. Artık karşıdaki kişi yalnızca kendisine danışılan biri değildir; hakkında ileri sürülen iddialar nedeniyle sorgulanması güç bir otoriteye dönüşebilir. Böyle bir ortamda insanlar kendi kararlarını bile onun onayına bağlayabilir, hayatlarını onun sözlerine göre düzenleyebilir ve itiraz etmeyi manevi bir tehlike olarak görebilirler.

Peki, bu durum kimin işine yarar?

Olağanüstü Güç İddiası, Sıradan Bir İnsanı Nasıl Otoriteye Dönüştürür?
Bir insanın kendisini diğer insanlardan üstün gösterebilmesinin en etkili yollarından biri, başkalarının sahip olmadığı bilgilere veya güçlere sahip olduğunu ileri sürmesidir. Çünkü insanlar bilinmeyenden etkilenir. Özellikle hastalık, ölüm, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı gibi konularda çaresiz hisseden kişiler, kendilerine kesin cevaplar verebilen birine bağlanmaya daha yatkın olabilirler.

Bir şeyhin gaybı bildiği, kendisine bağlanan insanların başına gelecekleri önceden gördüğü veya onların sorunlarını görünmeyen güçlerle çözdüğü anlatılırsa, bu iddialar onun çevresinde güçlü bir manevi otorite oluşturabilir. Üstelik bu anlatımlar zamanla büyütülüp yeni hikâyelerle desteklenirse, şeyhin gerçek davranışları ve söylediklerinin doğruluğu ikinci plana itilebilir. İnsanlar, karşılarındaki kişinin ne söylediğini ve ne yaptığını değerlendirmek yerine, onun hakkında anlatılan olağanüstü olaylara göre hüküm vermeye başlayabilir.

Böylece kişinin otoritesi, ortaya koyduğu somut delillere değil, kendisine atfedilen özel güçlere dayanır. Bu otorite bir kez sorgulanamaz hâle geldiğinde, onun sözlerini eleştirmek de kolay olmaz. İtiraz eden birine hemen saygısız, inançsız veya manevi bakımdan eksik olduğu söylenebilir. Oysa bir insanın iddiasını sorgulamakla Allah’a karşı gelmek aynı şey değildir. Din adına konuşan herkesin söyledikleri de diğer bütün iddialar gibi değerlendirilmelidir.

Şeyhin Sözü Neden Allah’ın Sözü Gibi Görülmeye Başlar?
Bir şeyhe olağanüstü güçler atfedildiğinde, onun sözleri zamanla sıradan bir insanın görüşü olmaktan çıkabilir. Söylediği bir söz, delili ve doğruluğu araştırılmadan özel bir manevi bilgi gibi kabul edilebilir. Verdiği bir karar, yanlış olma ihtimali düşünülmeden doğru sayılabilir. Hatta yaptığı bir haksızlık bile onun makamına ilişkin anlatılarla açıklanmaya çalışılabilir.

İşte tehlike burada başlar. Bir insanın dinî bilgisi olması başka, onun her söylediğinin doğru kabul edilmesi başkadır. Bir insanın başkalarına öğüt vermesi başka, insanların üzerinde sorgulanamaz bir yetki kurması başkadır. Bir kişiye saygı duymakla onun iradesini kendi irademizin önüne geçirmek de aynı şey değildir.

Kur’an, dinî otoriteyi sorgulamadan benimseme konusunda insanı düşünmeye çağırır. Tevbe suresinde şöyle bildirilir:

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...” (Tevbe, 9/31)
Bu ayet üzerinde düşünürken, bir insanı gerçekten rab edinmenin yalnızca ona ilahlık yakıştırmakla sınırlı olmadığını da değerlendirmeliyiz. Bir insanın Allah’ın koyduğu ölçülerin önüne geçirilmesi, onun sözlerinin sorgulanamaz hâle getirilmesi ve din adına belirleyici otorite kabul edilmesi de ciddi bir sorundur. Burada her dinî danışmanlığı veya her saygı ilişkisini aynı şekilde değerlendirmek değil, insanın Allah’ın ölçülerini bir başka insanın otoritesine teslim etmesini sorgulamak gerekir.

Bir şeyh, hoca veya dinî önder ne kadar tanınmış olursa olsun, onun sözleri Allah’ın vahyiyle aynı konumda değildir. İnsan yanılabilir; dinî otorite olarak görülen biri de yanılabilir. Bu nedenle hiç kimsenin makamı, söylediklerinin doğruluğunu araştırma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Gaybı Bildiğini Söylemek Kime Ne Kazandırır?
İnsanların geleceğe ilişkin kaygıları vardır. Hastalanmaktan, yakınlarını kaybetmekten, geçim sıkıntısından veya başlarına kötü bir olay gelmesinden korkabilirler. Böyle zamanlarda geleceği bildiğini söyleyen birine rastlamak, insana güven verici gelebilir. Ancak bir iddia insana umut veriyor diye doğru hâle gelmez.

Kur’an bu konuda açık bir ölçü ortaya koyar:

“Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez.” (Neml, 27/65)
Bu ayet karşısında, bir şeyhin veya başka bir kişinin kendiliğinden gaybı bildiği iddiasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bir insanın gelecekte ne olacağını bildiğini ileri sürmesi, onun gerçekten böyle bir bilgiye sahip olduğunu kanıtlamaz. Söylediklerinden bazılarının sonradan gerçekleşmesi de bütün iddialarını doğrulamaz. Belirsiz ifadeler, tahminler ve sonradan yapılan yorumlar, insanlara önceden bilinmiş kesin bilgiler gibi sunulabilir.

Bir de bu iddiaların insan ilişkileri üzerindeki etkisini düşünelim. Eğer bir kişi, kendisine bağlananların geleceğini bildiğine inandırılırsa, o insanların kararlarını etkileme imkânı kazanabilir. Kiminle evlenecekleri, hangi işi yapacakları, kimlerle görüşecekleri veya hangi kararı alacakları konusunda onun sözünü bekleyebilirler. Böylece gaybı bilme iddiası, yalnızca bir inanç meselesi olmaktan çıkarak insanların hayatları üzerinde güç kurmanın aracına dönüşebilir.

Burada sorulması gereken, o kişinin ne kadar etkileyici konuştuğu değil, iddiasını hangi delille doğrulayabildiğidir. İnsanların korkularını ve umutlarını yönetmek, gaybı bilmek anlamına gelmez. Bir kişinin kendisine bağlananlar üzerinde etkili olması da onun Allah katında özel bir yetkiye sahip olduğunu göstermez.

Keramet Anlatıları Nasıl Bir Çıkar Düzeni Oluşturabilir?
Tarikat çevrelerinde anlatılan bazı olağanüstü olaylar, zamanla şeyhin büyüklüğünü gösteren hikâyeler olarak aktarılabilir. Bir hastanın iyileşmesi, beklenmedik bir olayın gerçekleşmesi, birinin rüyasında şeyhi gördüğünü söylemesi veya şeyhin daha önceden bir şey bildiğinin anlatılması, onun özel güçlere sahip olduğunun kanıtı gibi sunulabilir.

Ancak bir olayın yaşanmasıyla o olaya yüklenen anlamı birbirinden ayırmalıyız. Bir insanın hastalığı iyileşebilir; fakat bundan belirli bir şeyhin doğa yasalarını aşan bir güç kullandığı sonucu kendiliğinden çıkmaz. Bir rüya görülebilir; fakat rüyanın görülmesi, rüyada görülen kişinin gaybı bildiğini kanıtlamaz. Beklenmedik bir olay gerçekleşebilir; ancak bu olayın belirli bir kişinin görünmeyen müdahalesiyle meydana geldiğini ileri sürmek için ayrıca delil gerekir.

Buna rağmen olağanüstü anlatılar bir kişinin itibarını artırabilir. Artan itibar, çevresindeki insanların sayısını ve bağlılığını büyütebilir. Bu bağlılık bazı ortamlarda bağışlara, maddi desteğe, ayrıcalıklara veya kararlar üzerinde daha fazla söz sahibi olmaya dönüşebilir. Böyle bir ilişkinin gerçekten çıkar amacıyla kullanılıp kullanılmadığını ise somut davranışlara bakarak değerlendirmek gerekir. Her bağışın, her manevi bağlılığın veya her tarikat mensubunun kötü niyetli olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat dinî bir iddianın maddi ya da manevi çıkar sağlamak için kullanılması da görmezden gelinemez.

Asıl sorun, bir insanın başkalarına yardım etmesi değil, yardımını kendisine olağanüstü güçler atfedilmesinin aracı hâline getirmesidir. İnsanların gönüllü desteğiyle yaşayan biriyle, insanları özel güçlere sahip olduğuna inandırarak kendisine bağımlı kılan biri arasında önemli bir fark vardır.

İnsanlar Neden Bu İddialara İnanmak İstiyor?
Bu meseleyi yalnızca iddiada bulunan kişiler üzerinden ele almak eksik olur. Çünkü bir iddianın etkili olabilmesi için ona inanan, onu başkalarına aktaran ve zamanla büyüten insanlar da vardır. İnsanlar her zaman kötü niyetle inanmazlar. Bazen ailelerinden böyle öğrendikleri için, bazen güvendikleri kişilerin anlattıklarına inandıkları için, bazen de sıkıntılarına bir çözüm aradıkları için bu tür anlatımları kabul edebilirler.

Bir insanın hayatı zorlaştığında, her şeyi kontrol edemediğini hissettiğinde veya bir yakınını kaybetme korkusu yaşadığında kesin cevaplara yönelmesi anlaşılabilir bir durumdur. Kendisine yardım edeceğini söyleyen birine güvenmek istemesi de insani bir beklentidir. Fakat iyi niyetle başlayan bir bağlılık, zamanla sorgulamayı ortadan kaldırırsa insanı istismara açık hâle getirebilir.

Bu nedenle yalnızca şeyhlerin veya dinî önderlerin iddialarını değil, bu iddiaların neden sorgulanmadan kabul edildiğini de düşünmeliyiz. Bir insanın sözünü delilden üstün tutarsak, onun yanılma ihtimalini gözden kaçırırız. Bir kişiyi eleştirmeyi inanca karşı gelmek sayarsak, yanlışları düzeltmenin önünü kapatırız. Bir makam sahibinin her davranışını haklı göstermek için gerekçeler üretirsek, dinin adalet ve doğruluk ölçülerini kişinin otoritesine feda etmiş oluruz.

Mucize Yoksa, Bu Olağanüstü Güç İddialarının Dayanağı Nedir?
Benim görüşüm açıktır: Mucize adı altında elçilere doğa yasalarını aşan güçler verildiği kabulünü benimsemiyorum. Bu nedenle bugün bazı kişilere atfedilen olağanüstü güçleri de sorgulamadan kabul edemem. Bir insanın kendisini dinî bir makamda görmesi, ona gaybı bilme veya Allah’ın yasalarını aşma yetkisi kazandırmaz.

Burada asıl mesele, geçmişte anlatılan her olayın ayrıntısını tartışmadan bugünkü iddiaları doğru kabul etmektir. Oysa bir şeyhin kendisinde olağanüstü güçler bulunduğunu ileri sürmesiyle, bu iddianın gerçekten kanıtlanmış olması farklı şeylerdir. İddia ne kadar büyükse, onu değerlendirmek için gereken dikkat de o kadar büyük olmalıdır. İddianın sahibi ne kadar saygın görülürse görülsün, sözleri sorgulanamaz hâle gelmemelidir.

Bir insanın kendisine Allah katında özel bir yer atfetmesi, o konumun gerçekten var olduğunu kanıtlamaz. Çevresindeki insanların ona bağlanması da kanıt değildir. Bir iddia, ancak dayanakları incelendiğinde değerlendirilebilir. Dinî konularda da aynı sorumluluk geçerlidir.

Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insanın Allah’a yakın olduğunu nereden biliyoruz? Onun hakkında anlatılan olağanüstü hikâyelerden mi, yoksa doğruluk, adalet, dürüstlük ve hakka riayet gibi ölçülerden mi hareket ediyoruz? Eğer bir insanın büyüklüğünü yalnızca kendisine atfedilen görünmeyen güçlerle belirliyorsak, elimizdeki ölçü son derece zayıftır. Çünkü anlatılan bir hikâye, doğruluğu araştırılmadan delile dönüşmez.

Sonuç: Mucize Anlatıları Kimin İşine Yarıyor?
Mucize ve keramet anlatıları, bazı insanları dinî otorite olarak yüceltmenin ve onların sözlerini sorgulanamaz hâle getirmenin aracı olarak kullanılabilir. Böyle bir durumda olağanüstü güç iddiası, yalnızca bir inanç olmaktan çıkar; bağlılık, itibar, maddi imkân ve insanlar üzerinde söz sahibi olma gücü sağlayabilir. Bu yüzden mucize varmış gibi anlatılanların kimin işine yaradığını sormak yerindedir.

Ancak bu sorunun cevabını verirken bütün insanları aynı niyetle suçlamak yerine, somut iddiaları ve davranışları incelemeliyiz. Gerçekten inandığı için bir anlatımı aktaran insanla, bu anlatımı kullanarak başkalarını kendisine bağlayan insanı birbirinden ayırmalıyız. Eleştirimizin hedefi, insanların samimi inançları değil; inancın delilsiz iddialarla istismar edilmesi olmalıdır.

Allah’ın elçisi olmakla Allah’a ait güçlere sahip olmak aynı şey değildir. Dinî bilgi sahibi olmakla gaybı bilmek, insanlara yardım etmekle doğa yasalarını aşan güçler kullanmak da aynı şey değildir. Hiç kimsenin unvanı, şöhreti veya çevresindeki kalabalıklar bu ayrımları ortadan kaldırmaz.

Öyleyse bir şeyhin veya din adına konuşan herhangi bir kişinin olağanüstü güçlere sahip olduğu söylendiğinde hemen inanmak yerine, iddianın neye dayandığını sormalıyız. İnsanları kendi akıllarını kullanmaktan uzaklaştıran, kendisine koşulsuz bağlılık isteyen ve delil yerine kişisel otoritesini öne çıkaran anlayışlara karşı dikkatli olmalıyız.

Çünkü asıl mesele, kimin daha çok keramet hikâyesi anlattığı değil, kimin söylediklerinin doğru olduğunun gösterilebildiğidir. Bir insanın kendisine atfedilen olağanüstü güçlerle büyütülmesi, onun haklı olduğunu göstermez. Din adına ileri sürülen iddialar da sorgulanmalı, insanlar bir kişinin otoritesine değil, hakikatin delillerine yönelmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ÇOĞUNLUĞA UYMAYIN: HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ SAYILAR DEĞİL, VAHİYDİR

 ÇOĞUNLUĞA UYMAYIN: HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ SAYILAR DEĞİL, VAHİYDİR

İnsan, çoğu zaman doğru olanı bulmak için çevresine bakar. Herkesin kabul ettiği bir düşünceyi doğru, çoğunluğun yaptığı bir davranışı normal, toplumun benimsediği bir inancı da tartışılmaz sayar. Bir düşüncenin ne kadar yaygın olduğuna bakar; fakat o düşüncenin ne kadar doğru olduğunu sorgulamayı ihmal eder. Oysa Kur’an, insanın önüne çok önemli bir ölçü koyar: Bir düşüncenin çoğunluk tarafından benimsenmesi, onun hakikat olduğu anlamına gelmez.

Peki, insanlar neden çoğunluğa uyma eğilimindedir? Çünkü çoğunluğun içinde olmak insana güven verir. İnsan, tek başına kalmaktan, dışlanmaktan ve çevresinin tepkisini çekmekten korkar. Herkesin inandığına inanmak, herkesin yaptığını yapmak çoğu zaman daha kolaydır. Böylece kişi, kendi aklını ve vicdanını kullanmak yerine toplumun kabullerine sığınır. Ancak kalabalığın sağladığı güven duygusu, insanı her zaman doğruya götürmez. Bazen insan, yalnızca başkaları da aynı yanlışı yaptığı için yanlışın içinde kalır.

Kur’an’ın çoğunlukla ilgili uyarısı tam da bu noktada önem kazanır. Allah, Nebi Muhammed’e hitaben şöyle bildirir:
“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yalnızca tahminde bulunurlar.” (En‘âm 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her durumda yanlış olduğunu söylemez. Dikkat çektiği asıl mesele, çoğunluğun görüşünü hakikatin ölçüsü hâline getirmektir. Çünkü insanların sayıca fazla olması, onların doğru bilgiye sahip olduklarını göstermez. Bir düşünce milyonlarca insan tarafından benimsenebilir; ancak bu yaygınlık, düşüncenin doğruluğunu tek başına kanıtlamaz.

Burada insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Ben bir düşünceyi gerçekten doğru bulduğum için mi savunuyorum, yoksa çevremdeki insanlar öyle düşündüğü için mi ona inanıyorum?

Bu soruyu sormak kolaydır ama cevabıyla yüzleşmek her zaman kolay değildir. Çünkü insan bazen yıllardır içinde bulunduğu topluluğun kabullerini kendi düşüncesi sanır. Ailesinden, çevresinden ve kültüründen öğrendiği inançları hiç sorgulamadan benimser. Sonra da bu kabulleri savunmayı, hakikati savunmakla bir tutar. Oysa bir düşüncenin bize öğretilmiş olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, kendisine aktarılan bilgiyi de sorgulamalı, onu Allah’ın vahyi ışığında değerlendirmelidir.

Çoğunluk Yanılgısı ve İnsanların İnançları
Kur’an, çoğunluğun yanılabileceğini yalnızca bir ayette değil, farklı bağlamlarda tekrar tekrar gündeme getirir. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, yaygın olanı doğru kabul etmesidir.

A‘râf suresinde şöyle bildirilir:
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün ayetleri görseler bile onlara inanmazlar. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler.” (A‘râf 7/146)
Bu ayet, insanın hakikate yaklaşmasının yalnızca önünde bulunan delillerle ilgili olmadığını da gösterir. Kişinin kibri, önyargıları ve yerleşmiş kabulleri, doğruyu görmesine engel olabilir. İnsan bazen gerçeği anlayamadığı için değil, kabul etmek istemediği için ondan uzak durur. Çünkü hakikati kabul etmek, kimi zaman alışkanlıkları terk etmeyi, yanlışları itiraf etmeyi ve toplumun yerleşik düşüncelerine karşı durmayı gerektirir.

İşte çoğunluğa uyma eğilimi, böyle durumlarda insanın önüne bir sığınak çıkarır. Kişi, “Herkes böyle düşünüyor” diyerek kendi inancını savunur. Oysa başkalarının aynı düşünceyi benimsemesi, kişinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İnsan, kendi inancından ve tercihlerinden kendisi sorumludur.

Kur’an, bu gerçeği En‘âm suresinde daha geniş bir çerçevede ortaya koyar:
“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez.” (En‘âm 6:116’nın anlamı)
Buradaki uyarı, insanın zanla kesin bilgiyi birbirine karıştırmaması gerektiğidir. Bir inancın kuşaktan kuşağa aktarılması, yaygın biçimde kabul edilmesi veya güçlü bir gelenek hâline gelmesi, onu kendiliğinden kesin bilgiye dönüştürmez. İnanç alanında asıl mesele, bir düşüncenin ne kadar eski veya ne kadar yaygın olduğu değil, hangi temele dayandığıdır.

Atalarımızdan Böyle Gördük Demek Yeterli mi?
Çoğunluğa uyma meselesi, geleneksel inançlar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. İnsanlar çoğu zaman bir düşünceyi neden benimsediklerini açıklamak yerine, o düşüncenin geçmişten beri var olduğunu söylerler. Onlara göre atalarının inandığı bir şeyin doğruluğunu ayrıca araştırmaya gerek yoktur.

Kur’an ise bu yaklaşımı açıkça eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları akıllarını kullanmayan ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?” (Bakara 2/170)
Bu ayet, geleneğin kendisini hakikatin ölçüsü olarak sunmasına karşı önemli bir uyarıdır. Atalara saygı duymak başka, onların her düşüncesini sorgulanamaz kabul etmek başkadır. Geçmişten gelen bir bilgi doğru olabilir; ancak yalnızca geçmişten geliyor diye doğru sayılamaz.

Bir insanın inançlarını incelemesi, ailesini veya geçmişini küçümsemesi anlamına gelmez. Tam tersine, inancını bilinçli biçimde benimsemesi anlamına gelir. Çünkü insanın sorumluluğu, başkalarının tercihlerini tekrarlamak değil, kendisine ulaşan bilgiyi değerlendirerek doğruya yönelmektir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Kur’an, insanı sırf çoğunluğa karşı çıkmaya çağırmaz. Atalardan gelen her bilgiyi de sırf eski olduğu için reddetmesini istemez. İnsandan beklenen, düşüncelerini delile göre değerlendirmesidir. Bir düşünce çoğunluğun kabul ettiği bir düşünce de olabilir, azınlığın savunduğu bir düşünce de. Önemli olan, onun hakikatle örtüşüp örtüşmediğidir.

Dolayısıyla çoğunluğa karşı çıkmak tek başına bir erdem değildir. Çoğunluğun içinde olmak da tek başına bir kusur değildir. Asıl mesele, insanın hangi ölçüye göre hareket ettiğidir.

Hakikat Sayılarla Ölçülmez
İnsanlar bazen bir inancın çok sayıda taraftarı bulunmasını onun doğruluğuna kanıt olarak gösterir. Oysa bu yaklaşım, doğru ile yaygın olanı birbirine karıştırmaktır. Bir düşüncenin geniş kitlelerce benimsenmesi, onun toplumsal gücünü gösterir; fakat doğruluğunu kanıtlamaz.

Kur’an, geçmiş toplulukların durumunu anlatırken bu gerçeğe dikkat çeker. Yûsuf suresinde şöyle bildirilir:
“Sen ne kadar istesen de insanların çoğu inanacak değildir.” (Yûsuf 12:103)
Bu ayet, hakikatin herkes tarafından kabul edilmesinin zorunlu olmadığını gösterir. Bir mesajın doğruluğu, onu kaç kişinin kabul ettiğine bağlı değildir. İnsanların bir kısmının inanmaması, mesajı kendiliğinden geçersiz kılmaz; çok sayıda insanın inanması da bir düşünceyi kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Buradan şu sonuç çıkar: Hakikati arayan insan, insanların sayısını değil, ortaya konulan delili dikkate almalıdır. Bir düşüncenin yaygınlığına bakarak karar vermek yerine, onun Allah’ın vahyiyle uyumunu ve hangi bilgiye dayandığını araştırmalıdır.

Bu yaklaşım, insanın kendi inancına da eleştirel gözle bakmasını gerektirir. Çünkü çoğunluk yanılgısı yalnızca başkalarının yaptığı bir hata değildir. İnsan, kendi çevresinde azınlıkta kalan bir düşünceyi savunurken de sırf azınlıkta olduğu için kendisini haklı görebilir. Oysa azınlıkta olmak da çoğunlukta olmak gibi, tek başına doğruluk ölçüsü değildir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, kalabalıkların büyüklüğü değil, Allah’ın bildirdiği hakikattir.

İnsan Kendi Aklını ve Sorumluluğunu Başkasına Devredemez
Çoğunluğa uyma alışkanlığının en önemli sonuçlarından biri, insanın kendi sorumluluğunu başkalarına devretmesidir. Kişi, bir davranışı herkes yaptığı için yaptığını söyleyerek kendisini haklı çıkarmaya çalışır. Bir inancı herkes benimsediği için savunduğunu ileri sürer. Böylece kararının sorumluluğunu kendi üzerinden kaldırıp topluma yükler.

Ancak Kur’an, insanın başkalarını taklit ederek sorumluluktan kurtulamayacağını ortaya koyar. Kıyâmet suresinde insanın kendi nefsine karşı da bir delil olduğu bildirilir:
“Doğrusu insan, kendi nefsine karşı bir şahittir.” (Kıyâmet 75:14)
İnsan, kendisini başkalarının davranışlarıyla aklamaya çalışsa da kendi tercihleriyle yüzleşmek zorundadır. “Herkes böyle yapıyordu” demek, yapılanın doğru olduğunu kanıtlamaz. “Bize böyle öğretildi” demek de yanlış bir inancı sürdürmek için yeterli gerekçe oluşturmaz.

Bu nedenle insanın inanç konusunda bağımsız düşünmesi önemlidir. Buradaki bağımsızlık, her bilgiyi reddetmek veya herkese karşı çıkmak değildir. İnsanların söylediklerini dinlemek, farklı görüşlerden yararlanmak ve başkalarının tecrübelerini değerlendirmek elbette mümkündür. Ancak bunların hiçbiri, kişinin kendi aklını kullanma ve doğruyu araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Vahyin insana sunduğu ölçü de budur: Başkalarının ne söylediğine bakmakla yetinme; söylenenin doğru olup olmadığını araştır.

Allah’ın Ayetleri Çoğunluğun Kabulleriyle Değişmez
Çoğunluğa uyma sorunu, özellikle Allah’ın mesajının toplumun yerleşik kabulleriyle çatıştığı durumlarda belirginleşir. İnsanlar bazen vahyin söylediğini anlamaya çalışmak yerine, vahyi kendi geleneklerine ve önceden benimsedikleri düşüncelere uydurmaya çalışırlar. Böylece ölçü olması gereken vahiy, toplumun kabullerine göre yorumlanmaya başlanır.

Oysa Allah’ın mesajını değerlendirirken ölçü, insanların neyi benimsemiş olduğu değil, vahyin ne bildirdiğidir. Bir toplumun uzun zamandır sürdürdüğü bir uygulama, yalnızca yaygın olduğu için Allah’ın onayladığı bir uygulama sayılamaz. Aynı şekilde, bir düşüncenin toplumda tepkiyle karşılanması da onun yanlış olduğunu göstermez.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kişinin kendi yorumunu doğrudan Allah’ın hükmü gibi sunmamasıdır. İnsan, vahyi anlamaya çalışırken yanılabilir. Bu nedenle kendi görüşünü de ayetlerin ışığında yeniden değerlendirebilmelidir. Çoğunluğun düşüncesini sorgulamak kadar, kendi düşüncesini sorgulamak da hakikati aramanın bir parçasıdır.

Kur’an’ın çoğunluk uyarısı, insana yalnızca çevresine karşı dikkatli olmayı değil, kendi zihinsel alışkanlıklarına karşı da dikkatli olmayı öğretir. Çünkü insan bazen başkalarının etkisinde kaldığını fark eder; bazen de kendi kanaatlerini sorgulanamaz hâle getirerek aynı hataya düşer.

Hakikate bağlılık, kişinin kendi görüşünü ne pahasına olursa olsun savunması değil, doğru olduğu ortaya çıktığında onu kabul etmesi ve yanlış olduğu anlaşıldığında ondan vazgeçebilmesidir.

Sonuç: Çoğunluğu Değil, Hakikati Ölçü Alın
Kur’an’ın “çoğunluğa uymayın” uyarısı, insanı toplumdan koparmak veya herkese karşı bir duruş sergilemeye zorlamak için değildir. Bu uyarının amacı, insanın düşünmeden taklit etmesini engellemek ve onu bilinçli bir sorumluluğa çağırmaktır.

En‘âm suresindeki uyarı, yeryüzündeki insanların çoğunluğuna sorgulamadan uymanın insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırabileceğini bildirir. Bakara suresindeki örnek ise ataların ve geleneklerin tek başına doğruluk ölçüsü olamayacağını gösterir. Bu iki uyarı birlikte düşünüldüğünde, insanın inancını yalnızca toplumsal kabullere dayandıramayacağı açıkça ortaya çıkar.

Öyleyse kendimize şu soruları sormalıyız: Bir düşünceyi doğru olduğu için mi kabul ediyoruz, yoksa herkes öyle düşündüğü için mi? Bir inancı vahye dayandığı için mi savunuyoruz, yoksa bize geçmişten böyle aktarıldığı için mi? Bir davranışı gerçekten doğru bulduğumuz için mi sürdürüyoruz, yoksa çevremizden dışlanmamak için mi?

Bu sorulara dürüstçe cevap vermek, insanın hakikat arayışında önemli bir adımdır.

Çünkü çoğunluğun kabulü hakikatin kanıtı olmadığı gibi, azınlıkta kalmak da haklılığın kanıtı değildir. Ölçü, insanların sayısı değil; Allah’ın vahyi, doğru bilgi ve bunları anlamak için gösterilen samimi çabadır.

İnsan, kalabalıkların düşüncesini kendi düşüncesi yerine koymamalı; gelenekleri sorgulanamaz hükümler hâline getirmemeli ve inancını başkalarının tercihlerine teslim etmemelidir. Kendisine ulaşan her iddiayı değerlendirmeli, kendi kanaatlerini de eleştiriye açık tutmalıdır.

Sonuçta mesele, çoğunluğa karşı olmak değil, çoğunluğa rağmen de doğru bildiğini delile dayanarak savunabilmektir. İnsanların ne dediği değişebilir, toplumların kabulleri zamanla farklılaşabilir. Fakat hakikatin ölçüsü, insanların bir düşünceyi ne kadar benimsediğine göre belirlenmez.

Hakikati arayan insanın görevi, kalabalığın peşinden gitmek değil, kalabalıkların içinde de dışında da doğru olanın izini sürmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜMİNİN ÖZELLİĞİ: ALLAH’A GÜVENMEK, AKLINI KULLANMAK VE VAHYİ ÖLÇÜ ALMAK

 MÜMİNİN ÖZELLİĞİ: ALLAH’A GÜVENMEK, AKLINI KULLANMAK VE VAHYİ ÖLÇÜ ALMAK

Mümin denildiğinde çoğumuzun aklına Allah’a inanan, ibadetlerini yerine getiren ve dinine bağlı olduğunu söyleyen bir insan gelir. Peki, bir insanın kendisini mümin olarak görmesi, onun inancının doğruluğunu ve hayatını Allah’ın istediği yönde yaşadığını göstermeye yeter mi? Bir kimse Allah’a inandığını söylediği hâlde O’nun yanında başka varlıklardan yardım bekliyor, din adına anlatılanları sorgulamadan kabul ediyor veya bir din büyüğünün sözünü Allah’ın kitabının önüne geçiriyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken bir durum yok mudur?

Kur’an, insanı yalnızca inandığını söylemeye değil, inancının gereğini yerine getirmeye çağırır. Bu nedenle müminin özelliklerini araştırırken insanların din hakkında oluşturduğu kabulleri değil, Allah’ın indirdiği vahyin ortaya koyduğu ölçüleri esas almalıyız. Çünkü asıl mesele, kendimize hangi adı verdiğimiz değil, inancımızın ve davranışlarımızın hangi temele dayandığıdır.

Allah’a İnanmak, O’ndan Başkasını Otorite Edinmemektir
Bir insan Allah’a inanabilir, O’nun evreni yarattığını kabul edebilir; fakat aynı zamanda Allah’ın yanında başka varlıklardan da medet umabilir. Kur’an, bu iki tutum arasındaki çelişkiye dikkat çeker.
“Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek olanlara yalvarandan daha sapkın kim olabilir?” (Ahkâf, 46/5)
Bu ayet, insanın kendisine karşılık veremeyecek varlıklara yönelmesini sorgulatır. Burada üzerinde durmamız gereken nokta, bir varlığa sevgi duymak veya bir insanın yaptığı iyiliği takdir etmek değildir. Asıl mesele, Allah’a ait olan bir yetkiyi başka varlıklara yüklemek ve onların insanın kaderi üzerinde özel bir güce sahip olduğuna inanmaktır.

Kur’an, Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul eden insanların bile bu kabulü her zaman doğru bir inanca dönüştüremediğini gösterir.
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.” (Zümer, 39/38). Demek ki Allah’ın yaratıcı olduğunu söylemek tek başına yeterli değildir. Önemli olan, bu inancın insanın düşüncesine ve hayatına nasıl yansıdığıdır.

Allah’a güvenen insan, O’nun yanında kendisine dinî yetki vereceği başka otoriteler aramaz. Allah’ın kendisine bildirmediği bir yetkiyi herhangi bir insana, şeyhe veya kutsallaştırılmış kişiye vermez. İnsanlardan günlük hayatın gerektirdiği yardımı istemek başka, onların görünmeyen âlem üzerinde özel güçlere sahip olduğuna inanmak başkadır. Bu ayrımı gözden kaçırmamak gerekir.

Allah’a Yaklaşmak İçin Aracıya İhtiyaç Var mı?
Bazı insanlar Allah’a inandıklarını söyledikleri hâlde O’na doğrudan yönelmeyi yeterli görmezler. Allah’a yaklaşabilmek için belirli kişileri aracı edinmek, onların Allah katında kendilerine ayrıcalık sağlayacağına inanmak isterler. Zamanla bu kişilerden yardım beklemek, onların kendilerini Allah’a daha fazla yaklaştıracağı düşüncesiyle dinî hayatın bir parçası hâline gelebilir.
Oysa Kur’an, bu anlayışı açıkça sorgular:
“Biz onlara yalnızca bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” (Zümer, 39/3)
Bu söz, ayette eleştirilen insanların kendi davranışlarını nasıl gerekçelendirdiklerini gösterir. Onlar Allah’ı bütünüyle inkâr ettiklerini söylemiyor, tersine Allah’a daha fazla yaklaşmak istediklerini ileri sürüyorlardı. Fakat iyi niyet iddiası, yanlış bir yönelişi doğru hâle getirmiyordu.

Bugün de aynı anlayışın farklı biçimlerde karşımıza çıkıp çıkmadığını düşünmeliyiz. Bir insanın Allah katında özel bir konumu bulunduğuna, onun aracılığı olmadan Allah’a yaklaşamayacağımıza veya onun bizim adımıza Allah nezdinde ayrıcalık sağlayacağına inanmak hangi vahiy ölçüsüne dayanmaktadır? Bir kimsenin bilgili, ahlaklı veya iyi bir insan olması, onu Allah ile insan arasına dinî bir aracı olarak yerleştirmeyi haklı çıkarır mı?

Mümin, Allah’a yönelirken aracı aramak yerine O’nun bildirdiği yolu öğrenmeye çalışır. Dua ederken de yardım isterken de yönelişinin temelini Allah’a duyduğu güven oluşturur. İnsanların birbirine yardım etmesi elbette başka bir konudur; Kur’an’ın eleştirdiği, insanın Allah’a ait bir yetkiyi başka varlıklara vermesi ve onlardan dinî ayrıcalık beklemesidir.

Din Adına Söylenen Her Söz Doğru mudur?
İnsan, doğduğu çevrede öğrendiklerini çoğu zaman sorgulamadan benimser. Ailesinin, toplumunun ve dinî çevresinin doğru kabul ettiği şeyler, zamanla onun için tartışılmaz hâle gelebilir. Bir düşünceyi yıllardır duymak, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Çok kişinin bir şeye inanması da o inancın Allah katında geçerli olduğunun kanıtı değildir.

Kur’an, atalarından öğrendiklerini ölçüsüzce benimseyenlerin tutumunu şöyle aktarır:
“Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara, 2/170)
Bu ayet, insanın alışkanlıklarını ve miras aldığı kabulleri sorgulamasının önemini ortaya koyar. Buradan çıkaracağımız ders, geçmişte yaşamış herkesi veya gelenek olarak aktarılan her şeyi toptan reddetmek değildir. Asıl mesele, bir düşünceyi yalnızca eskiden beri var olduğu ya da büyüklerden öğrenildiği için doğru kabul etmemektir.

Aynı ölçüyü din adına konuşan kişiler için de uygulamalıyız. Bir şeyhin, hocanın, din âliminin veya herhangi bir topluluğun önderinin söylediği söz, yalnızca o kişi tarafından dile getirildiği için dinî hükme dönüşmez. İnsanlar bilgi sahibi olabilir, açıklama yapabilir, yol gösterebilir. Ancak hiç kimsenin sözü Allah’ın vahyinin yerine geçirilemez.

Kur’an’ın rehberliğini kabul etmek, yalnızca onu saygıyla anmak değil, dinî iddiaları değerlendirirken onun ölçülerine başvurmaktır. Bir söz Kur’an’a dayanıyor mu, ayetin bağlamına uygun mu, yoksa ayete söylenmeyen bir anlam mı yükleniyor? Müminin üzerinde düşünmesi gereken sorular bunlardır.

Mümin, Hiç Kimseye Sorgusuz İtaat Etmez
İnsan, kendisine güven veren kişilerin sözlerini kolayca benimseyebilir. Özellikle din adına konuşan, çevresinde saygı gören veya kendisini Allah’a yakın biri olarak tanıtan kişilerin etkisi daha güçlü olabilir. Böyle durumlarda insan, kendi sorumluluğunu bir başkasına bırakma eğilimine girebilir. Artık doğruyu araştırmak yerine, güvendiği kişinin söylediğini doğru kabul etmeye başlar.

Kur’an, ahirette kendilerini saptıran önderleri suçlayan insanların sözlerini aktarır:
“Rabb’imiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar da bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb, 33/67)
Bu ayet, insanın başkasını takip ederken kendi sorumluluğundan kurtulamayacağını hatırlatır. Bir kimseye güvenmek, onun her söylediğini doğru kabul etmek anlamına gelmez. İnsan, din konusunda kendi aklını ve iradesini devre dışı bıraktığında yanlış bir yönelişin parçası hâline gelebilir.

Bir başkasının sözüne uymak, o sözün doğruluğunu araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. “Ben bilmiyordum, hocam öyle söyledi”, “Şeyhim böyle emretti” veya “Bizim çevremizde herkes böyle inanıyor” demek, Allah’ın verdiği aklı kullanmanın yerini tutmaz. İnsan, kime güvenirse güvensin, inancının dayanağını araştırmak zorundadır.

Müminin ölçüsü, bir insanın ünü, makamı, yaşı veya çevresindeki itibarı değildir. Ölçü, söylenen sözün Allah’ın vahyi karşısındaki durumudur. İnsanları dinlemek mümkündür; fakat hiçbir insanı sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürmek doğru değildir.

Din Birliği Bozan Gruplara Dönüşmemelidir
İnsanların farklı düşüncelere sahip olması doğaldır. Her konuda aynı sonuca ulaşmaları beklenemez. Ancak düşünce farklılıklarının zamanla dinî kimliklere, birbirini dışlayan topluluklara ve üstünlük iddialarına dönüşmesi üzerinde durulması gereken bir meseledir.

Kur’an, dinlerini parçalara ayırıp gruplara bölünenlerin tutumunu eleştirir:
“Dinlerini parçalayıp gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup, kendi yanında bulunanla sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/32)
Buradaki uyarı, her farklı düşüncenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Ayetin dikkat çektiği mesele, insanların kendi gruplarını hakikatin tek sahibi gibi görmeleri ve ayrılığı bir üstünlük sebebine dönüştürmeleridir. Kişi, içinde bulunduğu topluluğun görüşlerini sorgulamadan benimseyebilir; zamanla da başka gruplara karşı düşmanlık beslemeye başlayabilir.

Oysa Allah’a kulluk etmek, bir topluluğun kimliğini savunmakla aynı şey değildir. Bir insanın kendisini hangi mezhebe, tarikata veya dinî gruba ait gördüğünden önce, neye inandığı ve nasıl yaşadığı önemlidir. Bir grubun adı, insanı kendiliğinden doğru yolda yapmaz. Aynı şekilde bir topluluğun dışında kalmak da tek başına insanı haklı çıkarmaz.

Birlik, herkesin aynı sözü söylemesiyle değil, hakikati ararken adaleti ve dürüstlüğü korumasıyla güçlenir. Mümin, kendi çevresini savunmak uğruna yanlış gördüğünü gizlememeli; başka bir topluluğun mensubu olduğu için bir insanın hakkını da çiğnememelidir. Çünkü bağlılık, hakikatin önüne geçtiğinde insanı birleştirmek yerine böler.

Mümin, Zanna Değil Bilgiye Dayanır
Bir insanın bir şeye inanması, o şeyin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Bazen bir söz çok tekrarlanır, bazen bir olay insanların anlattıklarıyla büyütülür, bazen de duyulan bir haber araştırılmadan kabul edilir. Böylece başlangıçta yalnızca bir iddia olan şey, zamanla kesin bilgiymiş gibi aktarılmaya başlanır.

Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeylerin peşine düşmemesi gerektiğini bildirir:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Bu uyarı yalnızca günlük hayattaki söylentiler için değil, din adına ileri sürülen iddialar için de önemlidir. Bir insanın olağanüstü güçlere sahip olduğu, geleceği bildiği, uzaktaki olaylardan haberdar olduğu veya Allah katında başkalarından farklı bir yetki taşıdığı söylenebilir. Ancak bir iddianın anlatılıyor olması, onun doğruluğunu kanıtlamaz.

Mümin, duyduğu her şeyi hemen reddetmek zorunda değildir; fakat araştırmadan kabul etmek zorunda da değildir. İddianın dayanağını sorar, delilini inceler ve Allah’ın kitabında bulunmayan bir bilgiyi dinin değişmez hükmü gibi sunmaz. Böyle davranmak inançsızlık değil, sorumluluk bilincidir.

Kur’an’ın akla ve düşünmeye yaptığı vurgu da burada anlam kazanır. İnsan, kendisine sunulan bilgiyi değerlendirebilmeli, çelişkileri fark edebilmeli ve gerektiğinde yanlış bildiklerini gözden geçirebilmelidir. Mümin olmak, düşünmeyi bırakmak değil, düşüncesini hakikati bulmak için kullanmaktır.

Allah’ın Adı Anıldığında Kalbimiz Ne Hissediyor?
Kur’an, Allah’ın adı tek başına anıldığında ahirete inanmayanların kalplerinin daraldığını, Allah’ın yanında başka varlıklar anıldığında ise sevindiklerini bildirir. “
“Sana vahyedilen Kitabı tilavet et (okuyup aktar) ve namazı kıl! Şüphesiz ki namaz, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar.” (Zümer, 39/45)
Bu ayet, insanın inancında Allah’ın gerçekten merkezde olup olmadığını düşünmesi için önemli bir ölçü sunar.

Burada mesele, Allah’ın adını duyduğunda insanın mutlaka belirli bir duygu hissetmesi değildir. İnsanların duyguları, yaşadıkları ve psikolojik durumları farklı olabilir. Ayetin üzerinde durduğu konu, Allah’ın tek başına anılmasından rahatsızlık duyan, buna karşılık O’nun yanında başka varlıkların anılmasını isteyen bir anlayıştır.

Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Allah’a yönelmek bize yeterli geliyor mu, yoksa O’nun yanında mutlaka başka isimlerin de anılmasını mı istiyoruz? Dua ederken Allah’ın bizi işitmesi için bir insanın aracılığına ihtiyaç duyduğumuzu mu düşünüyoruz? Allah’ın kitabında bildirilenler yeterli gelmediği için din adına başka otoriteler mi arıyoruz?

Bu soruların amacı insanları yargılamak değil, kendi inancımızı gözden geçirmektir. Çünkü insan, zamanla neye alıştığını fark etmeyebilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaları sorgulanamaz kabul edebilir. Oysa mümin, alışkanlıklarını da inancını da Allah’ın vahyinin ışığında değerlendirmeye açık olmalıdır.

Mümin Olmak, İddia Değil Sorumluluktur

Kur’an’da anlatılan müminin özelliklerini bir araya getirdiğimizde karşımıza yalnızca belirli ibadetleri yerine getiren bir insan çıkmaz. Allah’a güvenen, O’na ait yetkileri başka varlıklara vermeyen, din adına söylenenleri araştıran, hiçbir insanı sorgulanamaz bir otorite kabul etmeyen ve kendi düşüncesini vahyin ölçüsüne göre değerlendiren bir insan görürüz.

Böyle bir insan, atalarından öğrendiği her şeyi sırf eski olduğu için doğru saymaz. Bir din büyüğünün sözünü, yalnızca o kişiye duyduğu saygı nedeniyle Allah’ın hükmü hâline getirmez. Kendisini bir grubun mensubu olarak tanımlamakla yetinmez; o grubun inançlarını da sorgular. Bilmediği konularda kesin konuşmaktan kaçınır, duyduğu iddiaları araştırır ve insanlara karşı adaleti gözetir.

Bütün bunlar, müminin hiç yanılmayacağı anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, eksik bilgiye sahip olabilir ve zaman zaman yanlış kararlar verebilir. Önemli olan, yanılma ihtimalini kabul ederek doğruyu aramaya devam etmesidir. Kendini her zaman haklı görmek yerine, yanlışını fark ettiğinde onu düzeltmeye istekli olmasıdır.

Sonuçta mesele, insanların kendilerine hangi adı verdiği değildir. Asıl mesele, Allah’a olan inançlarının hayatlarında nasıl karşılık bulduğudur. Allah’a inanmak, yalnızca O’nun varlığını kabul etmekle sınırlı kalmamalı; O’nun bildirdiği ölçülere güvenmek, aklı kullanmak ve din adına ortaya atılan her iddiayı sorgulamakla tamamlanmalıdır.

Mümin, bir insana veya topluluğa bağlılığını hakikatin önüne koymaz. Allah’ın kitabını anlamaya çalışır, öğrendiklerini düşünür ve davranışlarını bu anlayış doğrultusunda gözden geçirir. Çünkü insanın inancı, yalnızca diliyle söylediği sözlerde değil, neyi ölçü aldığı ve hayatını nasıl yaşadığı konusunda da kendini gösterir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

ATEŞİN YAKMADIĞI DEĞİL, ZULMÜN SÖNDÜREMEDİĞİ BİR HAKİKAT

 ATEŞİN YAKMADIĞI DEĞİL, ZULMÜN SÖNDÜREMEDİĞİ BİR HAKİKAT

Allah’ın koyduğu yasaların değişmezliğini kabul ediyorsak, Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssasını da bu çerçevede düşünmeliyiz. Ateşin yakıcı özelliğinin mucize adına mutlaka ortadan kalktığını varsaymak zorunda değiliz. Nebi İbrahim’in ateşte fiziksel olarak yanmış olması bile onun savunduğu hakikatin yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü bir insanın bedenini yakmakla düşüncesini çürütmek, onu susturmakla hakikati ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Bu kıssada üzerinde durmamız gereken temel mesele, ateşin yakıp yakmamasından önce, Nebi İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin girişimi ve bu girişimin Kur’an’da bildirilen sonucudur.

Kur’an kıssalarını okurken bazen ayetlerin açık ifadelerinden çok, zamanla bu olayların etrafında oluşan anlatılara odaklanıyoruz. Rivayetlerle genişletilen hikâyeler, asıl mesajın önüne geçebiliyor. Oysa önce Kur’an’ın ne söylediğini anlamalı, ardından kendi yorumlarımızı bu ifadelerden ayırmalıyız.

Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssası da tam bu noktada önem kazanıyor. Geliniz, ayetlere bakalım ve ateşin işleviyle hakikatin akıbetini birbirinden ayırarak olayı birlikte değerlendirelim.

Kur’an kıssalarını okurken bazen ayetlerin anlattığı olaylardan çok, zamanla bu olayların etrafında oluşan anlatılara odaklanıyoruz. Oysa bir kıssayı anlamak için önce Kur’an’ın ne söylediğine bakmalı, ardından kendi yorumlarımızı ayetin açık ifadelerinden ayırmalıyız. Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssası da bu açıdan yeniden düşünülmeyi hak ediyor.

Geleneksel anlatımda olayın bütün ağırlığı ateşin Nebi İbrahim’i yakmamasına verilir. Ateşin nasıl olup da yakmadığı merak edilir ve olay, fiziksel bir mucize olarak açıklanır. Peki, Kur’an’ın anlattığı bu olayı yalnızca ateşin yakıp yakmaması üzerinden değerlendirmek zorunda mıyız? Allah’ın koyduğu yasaların değişmezliğini ve hakikati susturmak isteyenlerin tutumunu da hesaba katmamız gerekmez mi?

Geliniz, önce ayetlere bakalım.

Ateşin İşlevi ve Kur’an’ın Bildirdiği Sonuç

Kur’an’da olay şöyle anlatılır:

“Dediler ki: ‘Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın ve tanrılarınıza yardım edin!’ Biz de dedik ki: ‘Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol!’ Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok kayba uğrayanlar kıldık.” (Enbiyâ 21/68-70)

Bu ayetlerde iki önemli unsur var. Birincisi, Nebi İbrahim’i ateşe atmak isteyenlerin girişimi; ikincisi, bu girişimin sonunda tuzak kuranların kayba uğratılmasıdır. Allah’ın ateşe yönelik emri de anlatının merkezinde yer alır.

Ancak ayet, Nebi İbrahim’in bedeninin yanıp yanmadığını ayrıntılı biçimde açıklamaz. Geleneksel yorum, ateşin onu yakmadığı sonucuna ulaşır. Fakat bu yorumla ayetin açıkça bildirdiği hususu birbirinden ayırmalıyız. Ayetin bildirdiği, Allah’ın ateşe serin ve esenlik olmasını emretmesi ve Nebi İbrahim’e kurulan tuzağın başarısızlığa uğramasıdır.

Burada asıl sorumuz şu olmalı: Ateşin fiziksel olarak nasıl işlediğini açıklamadan da kıssanın verdiği mesajı anlayamaz mıyız?

Bence anlayabiliriz. Çünkü ateşin yakıcı özelliğiyle Nebi İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin amacı aynı şey değildir. Ateşin ne yaptığı, fiziksel bir meseledir; onu kullanarak bir insanı susturmaya çalışmak ise ahlaki bir meseledir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda kıssanın anlamını yalnızca olağanüstü bir olayın nasıl gerçekleştiğini açıklamaya indirgemiş oluruz.

Allah’ın Yasaları Değişmez mi?

Burada önemli bir soru karşımıza çıkıyor: Allah’ın koyduğu yasalar değişmiyorsa ateşin yakıcı özelliğini nasıl değerlendirmeliyiz?

Kur’an, Allah’ın sünnetinde değişiklik bulunmayacağını bildirir. Fâtır suresinin 43. ayeti bu değişmezliğe dikkat çeker. Ayetin bağlamı Allah’ın değişmeyen uygulamalarıyla ilgilidir; onu doğrudan fizik yasalarının açıklaması olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bununla birlikte, Allah’ın yarattığı evrende düzenlilik bulunduğunu kabul etmek ve bu düzeni anlamaya çalışmak, insanın aklını kullanmasının bir gereğidir.

Ateşin yakıcı olması, gözlemlediğimiz dünyada bildiğimiz bir özelliktir. İnsan bu özelliği hesaba katarak davranır. Ateşe dokunduğunda yanabileceğini bilir; bu bilgiye göre önlem alır. Doğadaki olayları anlamamızı sağlayan da sebeplerle sonuçlar arasındaki bu düzenliliklerdir.

Öyleyse mucizeyi açıklamak adına ateşin yakıcı özelliğinin mutlaka ortadan kalktığını ileri sürmek zorunda mıyız?

Benim savunduğum düşünce şudur: Ateşin görevini yapması, Nebi İbrahim’in savunduğu hakikatin yok olduğu anlamına gelmez. Nebi İbrahim’in fiziksel olarak yanmış olması ihtimalini düşünmek, onun hakikat uğruna verdiği mücadelenin anlamını ortadan kaldırmaz. Ancak bu ihtimali de Kur’an’ın açıkça bildirdiği kesin bir olay gibi sunamayız. Ayet, onun bedeninin akıbetini ayrıntılandırmaz.

Dolayısıyla Allah’ın yasalarının değişmezliğinden hareketle bir yorum geliştirebiliriz; fakat yorumumuzu ayetin kendisiyle özdeşleştirmemeliyiz. Kur’an’ın söylemediği bir ayrıntıyı kesin hükme dönüştürmek yerine, bildirdiği olay ile bu olaydan çıkardığımız sonucu birbirinden ayırmalıyız.

İbrahim Yanmış Olsa Hakikat de mi Yanacaktı?

Şimdi meseleyi asıl yönüyle ele alalım.

Nebi İbrahim’i ateşe atmak isteyenler onun ortadan kaldırılmasını istiyorlardı. Kendi inançlarını savunmak adına onun sesini kesebileceklerini, böylece karşı çıktığı düşünceyi etkisiz hâle getirebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bir insanın bedenine zarar vermekle onun savunduğu düşünceyi çürütmek aynı şey değildir.

Diyelim ki Nebi İbrahim ateşin içinde fiziksel olarak yandı. Bu durum, onun savunduğu hakikatin de yandığı anlamına mı gelir? Bir insanın hayatını kaybetmesi, söylediği sözlerin yanlış olduğunu kanıtlar mı? Elbette hayır. Bir düşüncenin doğruluğu, onu savunan kişinin başına gelenlerle değil, dayandığı gerekçelerle değerlendirilmelidir.

İşte kıssanın üzerinde durmamız gereken yönü burada belirginleşiyor. Nebi İbrahim’e kurulan tuzağın amacı, onu ortadan kaldırmaktı. Kur’an ise bu girişimin sonucunda tuzak kuranların kayba uğratıldığını bildiriyor. (Enbiyâ 21/70)

Bu nedenle kıssanın anlamını yalnızca ateşin fiziksel etkisine bağlamamak gerekir. Bir insanın bedeni zarar görebilir; fakat onun savunduğu hakikat, bedeniyle birlikte yok olmak zorunda değildir. İnsanlık tarihi de baskının, tehdidin ve susturma girişimlerinin tek başına bir düşünceyi yanlışlayamadığını gösterir.

Burada başka bir noktayı da unutmamalıyız: Zulme uğramak, bir insanın her söylediğinin doğru olduğunu kanıtlamaz. Hakikati aramak, yalnızca baskıya karşı çıkmayı değil, savunulan düşüncenin doğruluğunu da araştırmayı gerektirir. Nebi İbrahim kıssasını anlamak, bir yandan zulmün amacını sorgularken diğer yandan kendi düşüncelerimizi de eleştiriye açık tutmamızı gerektirir.

Mucizeyi mi Arıyoruz, Mesajı mı Anlıyoruz?

Kur’an kıssalarını okurken çoğu zaman olayın nasıl gerçekleştiğini merak ediyoruz. Ateş nasıl serin olmuştur? Nebi İbrahim ateşin içinde ne yaşamıştır? Olayın fiziksel koşulları nasıldı?

Bu soruları sormak yanlış değildir. Ancak ayetin açıklamadığı ayrıntıları kesin biçimde bildiğimizi ileri sürmek doğru olmaz. Bilmediğimiz bir konuda ihtimalleri tartışabiliriz; fakat ihtimallerimizi Allah’ın kesin hükmü gibi sunamayız.

Üstelik bir kıssanın anlamını kavramak için bütün fiziksel ayrıntılarını bilmek zorunda değiliz. Enbiyâ suresindeki anlatım, Nebi İbrahim’i ateşe atmak isteyenlerin girişimini ve bu girişimin kayıpla sonuçlanmasını bildirir. Dolayısıyla ateşin nasıl işlediği üzerine düşünürken, olayın insanî ve ahlaki yönünü gözden kaçırmamalıyız.

Burada mucize kavramını da dikkatle ele almak gerekir. Allah’ın kudretini kabul etmek başka, her olağanüstü anlatımı doğa düzeninin bütünüyle askıya alınması şeklinde yorumlamak başkadır. Kur’an’ın Allah’ın sünnetine ilişkin bildirimleriyle İbrahim kıssasındaki ateş emrini birlikte düşünmeli; aralarında zorunlu bir çelişki bulunduğunu peşinen varsaymamalıyız.

Bu yaklaşım, kıssayı değersizleştirmez. Tam tersine, ayetin söylediğiyle bizim yorumladığımız şeyi birbirinden ayırarak daha sağlam bir anlayış geliştirmemizi sağlar.

Sonuç: Ateşin Değil, Hakikatin Akıbetini Düşünmek

Nebi İbrahim’in ateşe atılması kıssası, Allah’ın yasaları ve mucize meselesi üzerinde düşünmemize imkân verir. Ancak kıssayı yalnızca ateşin yakıp yakmaması sorusuna indirgemek, onun anlattığı insanî çatışmayı geri plana iter.

Allah’ın ateşe yönelik emri Kur’an’da açıkça yer alır. Nebi İbrahim’in fiziksel olarak yanıp yanmadığı ise ayetlerde ayrıntılı biçimde açıklanmaz. Bu nedenle ateşin mutlaka yakıcılığını kaybettiğini söylemek de Nebi İbrahim’in kesinlikle yandığını ileri sürmek de ayetin açık ifadesiyle aynı şey değildir.

Buna karşılık, Nebi İbrahim’e tuzak kuranların kayba uğratıldığı Kur’an’da açıkça bildirilir. Bu sonuç, olayın yalnızca fiziksel yönüne değil, Nebi İbrahim’i ortadan kaldırmak isteyenlerin girişimine de dikkat etmemizi sağlar.

Öyleyse başlığımızın ifade ettiği düşünceyi şöyle anlayabiliriz: Ateşin fiziksel işleyişi hakkında farklı yorumlar geliştirilebilir; ancak bir insanı ortadan kaldırmak, onun savunduğu hakikati kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Zulüm bedene zarar verebilir, insanı susturabilir ve düşüncelerin duyulmasını zorlaştırabilir. Fakat baskının kendisi, bir düşüncenin yanlışlığını kanıtlamaz.

Nebi İbrahim’in bedeni yanmış olsa bile savunduğu hakikat yanmış olmazdı. Çünkü insanın bedeniyle hakikat aynı şey değildir. Ateş görevini yapabilir; fakat zulmün hakikati söndürebileceği düşüncesi bundan dolayı doğru hâle gelmez.

Asıl mesele, mucizeyi tartışırken Kur’an’ın açıkça bildirdiği hususları gözden kaçırmamak ve bir insanı ortadan kaldırmakla onun savunduğu hakikati yok etmek arasındaki farkı görebilmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MEZARLIKLAR: ÖLÜLER İÇİN GÖSTERİŞ, DİRİLER İÇİN İHMAL

 MEZARLIKLAR: ÖLÜLER İÇİN GÖSTERİŞ, DİRİLER İÇİN İHMAL

Bir mezarlığa girdiğimizde yan yana sıralanmış mezarları görürüz. Kimisinin üzerinde sade bir taş, kimisinin üzerinde mermerden yapılmış büyük bir yapı vardır. Bazılarının başında pahalı taşlar, süslemeler ve yüksek duvarlar bulunur. İnsan ister istemez düşünüyor: Toprağın altındaki insanın artık hiçbir şeye ihtiyacı yokken, biz onun üzerine neden bu kadar çok şey yapma ihtiyacı duyuyoruz?

Bir zamanlar yaşayan, yiyen, içen, evler yaptıran, mal mülk edinen insanlar şimdi toprağın altındadır. Yaşarken sahip oldukları hiçbir şeyi yanlarında götürememişlerdir. Buna rağmen geride kalanlar, onların mezarlarını süslemek için büyük paralar harcayabiliyor. Hatta bazen bir mezarın diğerinden daha gösterişli olması, aileler arasında bir itibar meselesine dönüşüyor.

Peki, bütün bunları yaparken neyi amaçlıyoruz? Ölen insanın hatırasını yaşatmayı mı, yoksa yaşayan insanlara onun ne kadar değerli olduğunu göstermeyi mi? Bir insanın değeri, üzerine konulan mermerin fiyatıyla mı ölçülür? Eğer öyleyse, parası olmayan bir insanın mezarı da daha az mı değerli olacaktır?

İşte üzerinde durmamız gereken mesele budur. Ölüm karşısında herkes eşittir deriz ama mezarlıklarda bile zenginliğimizi göstermeye çalışırız. Hayattayken evimizle, arabamızla, kıyafetimizle ve servetimizle öne çıkmak isteriz; öldükten sonra da mezarımızla aynı yarışı sürdürürüz. Demek ki bazı insanlar için gösteriş, hayatın sona ermesiyle bile bitmiyor.

Oysa insanın kendisine sorması gereken çok daha önemli bir soru var: Ölüler için yaptığımız harcamalar, yaşayanların hangi ihtiyacını karşılamaktan vazgeçmemize sebep oluyor?

Kur’an Ne İstiyor, Biz Ne Yapıyoruz?
Kur’an, insanın ölümünden ve toprağa verilmesinden söz eder. Ancak mezarların mermerle kaplanmasını, yüksek yapılar hâline getirilmesini, pahalı taşlarla süslenmesini veya mezarın büyüklüğüyle insanın değerinin gösterilmesini emreden bir hüküm ortaya koymaz. Bunlar zaman içinde oluşmuş insan uygulamalarıdır. Bir uygulamanın din adına savunulabilmesi için onun gerçekten dinî bir dayanağının bulunması gerekir.

Kur’an, insanın yaratılışından ve ölümünden söz ederken şöyle bildirir:

“Sizi ondan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız.”
(Tâhâ, 20/55)
İnsanın toprağa dönüşü bu kadar açıkken, toprağın üzerine yapılan gösterişli yapıların dinin gereği olduğunu düşünmek için hangi dayanağa sahibiz? Toprağa verilen insanın üzerine bir isim levhası koymak, mezarın yerini belli etmek ve hatırasını korumak yeterli değil midir?

Bir tahta levha düşünelim. Üzerinde yalnızca ölen insanın adı yazılı olsun. Ne pahalı mermer var ne yüksek duvar ne de gösterişli süslemeler… Mezarın kime ait olduğunu anlamak için gereken bilgi mevcut. Peki, daha fazlasını yapmak zorunda mıyız? Eğer zorunda değilsek, neden daha fazlasını yapıyoruz?

Bu soruların cevabını alışkanlıklarımızda arayabiliriz. Çünkü insan bazen bir şeyi neden yaptığını düşünmeden, herkes yaptığı için yapar. Önce bir mezara taş konulur, sonra taş büyütülür, ardından mermer kaplanır, süslemeler eklenir. Bir süre sonra sade bir mezar göze yetersiz görünmeye başlar. İnsanlar da sevdiklerine duydukları bağlılığı, mezara harcadıkları parayla göstermeleri gerektiğini düşünürler.

Böylece ihtiyaç olmayan bir harcama, sanki yerine getirilmesi gereken bir görevmiş gibi algılanır. Oysa bir uygulamanın gelenek hâline gelmesi, onu dinin emri yapmaz.

Bir Mezara Harcanan Para Bir Yetimin Hayatını Değiştirebilir
Şimdi başka bir durum düşünelim. Bir aile, kaybettiği yakınının mezarını mermerle kaplatmak ve gösterişli bir hâle getirmek için önemli miktarda para harcamaya hazırlanıyor. Aynı mahallede ise okul ihtiyaçlarını karşılayamayan bir çocuk var. Bir başka evde, mutfak masrafını denkleştiremeyen bir aile yaşıyor. Belki bir öğrenci, ekonomik imkânsızlıklar yüzünden eğitimini sürdürmekte zorlanıyor.

Bir tarafta artık yiyemeyecek, giyemeyecek, barınamayacak bir insanın mezarı için yapılan harcama; diğer tarafta yaşamak, okumak, beslenmek ve geleceğini kurmak için desteğe ihtiyaç duyan insanlar…

İnsan böyle bir tablo karşısında hangisinin daha anlamlı olduğunu düşünmeden edemiyor.

Elbette ölen insanı sevmek, onun hatırasına değer vermek önemlidir. Fakat sevginin ölçüsü, mezara harcanan para olmak zorunda değildir. Bir insanı sevdiğimizi göstermek için onun mezarını pahalı taşlarla kaplatmamız mı gerekir, yoksa onun ardından yaşayan bir insanın hayatına dokunmamız da mümkün müdür?

Kur’an, ihtiyaç sahiplerini gözetmeyi ve malı yalnızca kendi çevresinde dolaşan bir zenginlik hâline getirmemeyi öğütler:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan, sevdiği ve değer verdiği şeylerden vazgeçebildiğinde, iyiliğin anlamını daha derinden kavrar. Bu ayetin doğrudan mezar harcamaları hakkında indirilmiş bir hüküm olduğunu söylemiyoruz. Ancak ayetin ortaya koyduğu ölçüyle kendi tercihlerimizi değerlendirebiliriz. Parayı yalnızca gösteriş için harcamak yerine ihtiyaç sahibinin sıkıntısını gidermek, bu ölçü üzerinde düşünmemizi sağlar.

Bir mezarın üzerine pahalı mermer koymak yerine, o parayla bir çocuğun okul masraflarını karşılamak mümkünse; bir mezarı süslemek yerine, bir yoksulun sofrasına katkıda bulunulabiliyorsa; bir aileyi gösteriş yarışına sokan harcama yerine bir hastanın tedavi masrafına destek olunabiliyorsa, insanın önünde düşünmeye değer bir tercih vardır.

Üstelik bu tercih, ölen insanın hatırasını küçültmez. Tam tersine, onun ardından yaşayan bir insana iyilik yapmak, kaybedilen insanın hatırasını daha anlamlı bir biçimde yaşatmanın yolu olabilir. Bir çocuğun eğitimine katkıda bulunmak, ihtiyaç sahibinin yükünü hafifletmek veya aç bir insanın karnını doyurmak, dünyada gerçek bir karşılığı olan davranışlardır.

Toprağın altındaki insan için gösterişe harcanan para, toprağın üstündeki bir insanın hayatını güzelleştirebilir.

Zenginlik Ölümden Sonra da Kendini Göstermek İstiyor
İnsan psikolojisinin dikkat çekici yanlarından biri, başkaları tarafından beğenilme ve takdir edilme arzusudur. Bazıları bu arzuyu evinde, arabasında veya giydiği kıyafette gösterir. Bazıları yaptığı düğünle, bazıları çocuklarının sahip olduklarıyla öne çıkmaya çalışır. Mezarlıklar da bu anlayışın dışında kalmayabilir.

Varlıklı bir insanın ailesi büyük ve pahalı bir mezar yaptırdığında, başka bir aile de kendi yakınının mezarının daha mütevazı kalmasını istemeyebilir. Böylece bir yarış başlar. Kim daha pahalı taş kullanacak, kimin mezarı daha büyük olacak, kim daha gösterişli bir yapı yaptıracak?

Peki, ölen insanın bunlardan haberi var mı? Onun mezarının yanından geçenler, bu büyüklüğe bakarak gerçekten nasıl bir insan olduğunu anlayabilir mi? Bir insanın dürüstlüğünü, merhametini, adaletini veya başkalarına yaptığı iyilikleri mezarının görünüşünden çıkarabilir miyiz?

Hayır. Çünkü mezarın büyüklüğü, insanın ahlaki değerini göstermez. Pahalı bir mezarın sahibi iyi bir insan da olabilir, kötü bir insan da. Sade bir mezarda yatan kişi de hayatını dürüstlükle geçirmiş olabilir. Taşın fiyatı ile insanın değeri arasında kurulmuş bir ölçü yoktur.

Kur’an, insanların çoklukla övünme arzusuna dikkat çeker:
“Çoklukla övünme yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” (Tekâsür, 102/1-2)
Tefsirlerde aktarılan rivayetlere göre, Mekke'deki Benî Abdümenâf ve Benî Sehm kabileleri, hangisinin daha kalabalık ve itibarlı olduğu konusunda birbirleriyle övünüyordu. Yaşayanlarının sayısıyla yetinmeyip ölülerini de sayarak üstünlük yarışı yaptıkları anlatılır.

Düşünelim: İnsanlar, ölülerinin sayısını bile üstünlük vesilesi yapabiliyorsa, bugün mezarlarının büyüklüğü ve ihtişamıyla övünmeleri bu anlayıştan gerçekten ne kadar farklıdır? O gün çoklukla övünenler, bugün gösterişli mezarlarla üstünlük kurmaya çalışanlar… Biçimler değişse de başkalarından üstün görünme arzusu devam edebiliyor.

Oysa ölüm, insanın üstünlük yarışını sürdürmesi için değil, bu yarışın anlamsızlığını anlaması için bir hatırlatmadır. Bir mezarı pahalı mermerlerle donatmak yerine o parayla bir yetimin eğitimine katkıda bulunmak, bir yoksulun ihtiyacını karşılamak veya bir insanın hayatını kolaylaştırmak mümkünken, neden gösterişi tercih edelim? Kur’an'ın çoklukla övünmeye yönelik uyarısını kendi hayatımıza taşıyacaksak, asıl sorgulamamız gereken de budur.

Ölüm, insanın gösteriş arzusunu sona erdirecek bir gerçek olması, bazen gösterişin son sahnesine dönüşür. Hayattayken kendisini başkalarından üstün görmeye alışmış bir anlayış, bu üstünlüğü mezar üzerinden de sürdürmeye çalışabilir.

Burada mesele zengin olmak değildir. İnsan çalışıp kazanabilir, varlıklı olabilir ve imkânlarını istediği gibi değerlendirebilir. Mesele, zenginliğin insanın gözünde bir üstünlük ölçüsüne dönüşmesidir. Hele bu anlayış, ihtiyaç sahiplerinin bulunduğu bir toplumda mezar gösterişine dönüşüyorsa, insanın kendi tercihini yeniden değerlendirmesi gerekir.

Arabistan'daki Sade Mezarlıklar Bize Ne Düşündürüyor?
Hac veya umreye gidenler, Mekke ve Medine'deki mezarlıklarda Türkiye'de sıkça görülen mermer kaplamalı, süslü mezarlarla aynı görünümün bulunmadığını fark edebilirler. Bu manzara, insanı kendi mezarlık anlayışı üzerine düşünmeye yöneltebilir.

Ancak mesele, Arabistan'da ne yapıldığını körü körüne örnek almak değildir. Bir toplumun uygulaması tek başına dinî hükmün kanıtı sayılamaz. Asıl mesele, Kur’an'da açık bir emir bulunmadığı hâlde neden bazı gelenekleri dinin gereğiymiş gibi benimsediğimizi sorgulamaktır.

Bir mezarı belirlemek için isim yazılı bir levha yeterliyse, daha fazlasını yapmak neden zorunlu olsun? Sırf mezarların çevresinde daha pahalı yapılar görmek istediğimiz için mi, yoksa gerçekten ihtiyaç olduğu için mi para harcıyoruz?

İnsan bu sorular üzerinde düşündüğünde, mezarlıkların yalnızca ölülerin bulunduğu yerler olmadığını anlar. Orada yaşayanların değer anlayışı da görünür hâle gelir. Bir toplum, mezarları gösterişle donatırken yoksulların ihtiyaçlarını görmezden geliyorsa, üzerinde durulması gereken bir çelişki ortaya çıkar.

Önemli olan, bütün mezarları aynı biçime sokmak için yeni bir yarış başlatmak da değildir. Asıl amaç, gereksiz harcamayı bir zorunluluk gibi görmekten vazgeçmektir. Sade bir mezar, insanın hatırasını korumak için yeterliyse, bunun ötesindeki harcamaların gerçekten neye hizmet ettiğini düşünmeliyiz.

Ölüler İçin Gösteriş Yerine, Diriler İçin İyilik
Bir yakınımızı kaybettiğimizde onu özleriz. Mezarı başında durmak, adını hatırlamak ve onunla yaşadığımız günleri düşünmek isteriz. Bu duyguların pahalı taşlara ihtiyacı yoktur. İnsan, sevdiği kişiyi kalbinde taşıyabilir; mezarını ziyaret edebilir, bakımını yapabilir ve hatırasını yaşatabilir. Bütün bunlar için servet harcaması gerekmez.

Bir tahta levhaya adını yazıp mezarın başına koymak yeterliyse, neden bununla yetinmeyelim? Bu tercih, sevdiğimiz insana daha az değer verdiğimiz anlamına mı gelir? Yoksa sevgiyi parayla ölçmekten vazgeçtiğimizin bir göstergesi mi olur?

Asıl düşünmemiz gereken budur. Çünkü gösterişe harcanan paranın bir başka yerde neye dönüşebileceğini gördüğümüzde, önceliklerimiz de değişebilir. Bir öğrencinin eğitimine, bir yoksulun sofrasına, bir hastanın ihtiyacına veya kimsesiz bir çocuğun geleceğine katkıda bulunmak, insan hayatında doğrudan bir karşılık oluşturur.

Kur’an'ın ihtiyaç sahiplerine yönelik çağrısı, insanı yalnızca kendi çıkarını düşünmekten uzaklaştırır. İyilik, gösterilmek için yapılan bir harcamadan ibaret değildir; bir insanın sıkıntısını gerçekten hafifletmektir. Bu nedenle mezara harcanacak paranın bir bölümünü bile ihtiyaç sahiplerine ayırmak, insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesine vesile olabilir.

Bunu bir yasak listesine dönüştürmeye de gerek yok. Her aile kendi imkânlarını ve sorumluluklarını düşünerek karar verebilir. Fakat şu ölçüyü gözden kaçırmamak gerekir: Ölüye saygı göstermek adına yaşayanın ihtiyacını görmezden gelmek zorunda değiliz.

Son Söz: Mezarın Değil, Hayatın Değerini Büyütelim
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. Geride bıraktığımız evler, arabalar, mallar ve gösterişli yapılar bizimle birlikte toprağın altına girmeyecek. Bütün bunların başkalarının gözünde ne kadar değerli göründüğü de ölüm gerçeğini değiştirmeyecek.

O hâlde neden ölüler için yaptığımız harcamalarda bu kadar ileri gidiyoruz? Bir mezarın sade olması, orada yatan insanın değersiz olduğu anlamına mı geliyor? Bir tahta levha üzerindeki isim, o insanın kim olduğunu hatırlatmaya yetmiyor mu? Daha fazlasını yapmak istiyorsak, bunu gerçekten kimin için ve hangi amaçla yapıyoruz?

Belki de mezarlıklara bakışımızı değiştirmek için ihtiyacımız olan şey yeni kurallar değil, doğru sorulardır. Bir mezarın ne kadar büyük olduğunu değil, o mezar için harcanan parayla kaç insanın hayatına dokunulabileceğini düşünelim. Pahalı taşların güzelliğini konuşmak yerine, o paranın bir yetimin eğitimine, bir yoksulun ihtiyacına veya çaresiz bir insanın sıkıntısına nasıl çare olabileceğini konuşalım.

Ölen insanın hatırası, mezarına konulan mermerin büyüklüğüyle ölçülmez. İnsan sevgisini ve vefasını gösterişe dönüştürmeden de yaşatabilir. Bir isim levhası yeterliyse, daha fazlasını yapmak zorunda değiliz.

Mezarlıklar, ölüler için zenginlik gösterdiğimiz yerler değil, ölümün karşısında insan olduğumuzu hatırladığımız yerler olmalı. Ölüler için gösterişe harcayacağımız parayı yaşayanlar için iyiliğe dönüştürebiliyorsak, belki de asıl yapmamız gereken budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

BAŞIMIZA GELENLER: KİMİ SUÇLAYACAĞIZ?

 BAŞIMIZA GELENLER: KİMİ SUÇLAYACAĞIZ?

Hayatta karşılaştığımız sıkıntılar, yaşadığımız kayıplar, uğradığımız haksızlıklar ve bir türlü içinden çıkamadığımız sorunlar karşısında çoğu zaman kendimize aynı soruyu sorarız: Neden bunlar benim başıma geliyor? Bazen Allah’a sitem eder, bazen insanları suçlar, bazen de yaşadıklarımızı kader diyerek kabulleniriz. Oysa insanın kendisine sorması gereken daha önemli bir soru vardır: Başımıza gelenlerin ne kadarı kendi tercihlerimizin, ne kadarı başkalarının davranışlarının, ne kadarı da bizim kontrolümüz dışında gelişen olayların sonucudur? Bu sorunun cevabını aramadan yaşadıklarımızı anlamak, sorumluluğumuzu görmek ve geleceğimizi değiştirmek kolay değildir.

Kur’an, insanı yaşadıkları üzerinde düşünmeye, olayların sebeplerini araştırmaya ve kendi sorumluluğunu görmeye çağırır. Ancak bu çağrıyı doğru anlamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntıyı kendi hatalarımıza bağlamak da her olumsuzluğu Allah’ın doğrudan bir müdahalesi olarak görmek de doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü hayat, insanın tercihleriyle birlikte başka insanların davranışlarını, toplumsal şartları, tabiat olaylarını ve insanın her zaman denetleyemediği pek çok etkeni de içerir. Kur’an’ın üzerinde durduğu temel mesele, insanın yaşadığı her olayın suçlusunu bulmasından önce, kendi sorumluluğunu dürüstçe değerlendirmesi ve değiştirebileceği şeyleri değiştirmek için çaba göstermesidir.

Yaşadıklarımız Bize Ne Anlatıyor?
İnsan, yaptığı tercihlerin sonuçlarıyla karşılaştığında çoğu zaman bu sonuçları kabullenmekte zorlanır. Yanlış bir kararın bedelini ödediğinde kararını sorgulamak yerine şartları suçlayabilir. Güvendiği bir insan tarafından aldatıldığında, kendi güveninin neden kötüye kullanıldığını düşünmek yerine kendisini bütünüyle suçlayabilir. Bir işte başarısız olduğunda bütün sorumluluğu başkalarına yükleyebilir. Bazen de hiçbir kusuru olmadığı hâlde yaşadığı sıkıntının nedenini kendisinde arayarak gereksiz yere vicdan azabı çeker.

Oysa doğru bir değerlendirme, ne insanı her şeyden sorumlu tutar ne de onu bütün sorumluluklardan kurtarır. İnsan, kendi davranışlarından ve bilinçli tercihlerinden sorumludur; fakat başkalarının işlediği kötülüklerin, haksızlıkların ve kendi iradesi dışında gelişen olayların sorumlusu değildir. Bir insanın haksızlığa uğraması, mutlaka bir yanlış yaptığı anlamına gelmez. Bazen insan doğru davrandığı hâlde haksızlığa uğrar; bazen de yaptığı bir hatanın sonuçlarını yıllar sonra yaşar.

Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran yaklaşımı, tam da burada önem kazanır. Yaşanan bir olayın ardından yalnızca yakınmak yerine sebepleri araştırmak, kendi payımızı belirlemek ve gerekiyorsa davranışlarımızı değiştirmek gerekir. Çünkü insanın kendisini sorgulaması, her olayda kendisini suçlaması demek değildir. Asıl mesele, gerçeği olduğu gibi görebilmektir.

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Sana gelen kötülük ise kendindendir.” (Nisâ, 4/79)

Bu ayet, insanın kendi sorumluluğunu düşünmesi bakımından önemlidir. Ancak ayeti, dünyada yaşanan bütün kötülüklerin kişinin kendi hatasından kaynaklandığı şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Ayetin bağlamı da dikkate alınmalıdır. Bir önceki ayette, insanların karşılaştıkları iyilik ve kötülük karşısında söyledikleri ele alınır; ardından Resul’e hitap edilerek iyilik ve kötülüğün Allah’ın izniyle gerçekleştiği, insanın karşılaştığı kötülük bakımından da kendi sorumluluğunun göz ardı edilmemesi gerektiği bildirilir.

Buradan çıkarılabilecek temel ders, insanın kendi davranışlarını ve tercihlerini hesaba katmasıdır. Yanlış bir karar vermişsek bunu kabul etmek, ihmalkâr davranmışsak ihmalimizi görmek, bir başkasına zarar vermişsek sorumluluğumuzu üstlenmek gerekir. Fakat hiçbir kusurumuz bulunmadığı hâlde başımıza gelen bir felaketten dolayı kendimizi suçlamamızın da anlamı yoktur. Kur’an’ın rehberliği, insanı gerçek sorumluluğuna yöneltmeli; onu gerçeğe dayanmayan bir suçluluk duygusuna sürüklememelidir.

Allah İnsanlara Zulmeder mi?
İnsan sıkıntıya düştüğünde, beklediği bir sonuç gerçekleşmediğinde veya hayatı ağır bir yük hâline geldiğinde şu soruyu sorabilir: Allah neden bunları yaşamama izin verdi? Bu soru, insanın yaşadığı acıyı anlamlandırma çabasından doğabilir. Ancak Allah’ın adaletini sorgularken insanın bilmediklerini de hesaba katması gerekir. Bir olayın bütün sebeplerini bilmemek, o olayın neden gerçekleştiği konusunda kesin bir hüküm vermemizi engeller.

Kur’an, Allah’ın insanlara haksızlık etmediğini açıkça bildirir.

“Allah, kullarına zulmedici değildir.” (Âl-i İmrân, 3/182)

Benzer biçimde Enfâl suresinin 51. ayetinde de insanların yaptıklarının karşılığıyla ilişki kurulurken Allah’ın kullarına zulmetmediği vurgulanır. Bu ayetler, Allah’ın adaleti bakımından temel bir ilkeyi ortaya koyar. Ancak bu ilkeyi, dünyada başımıza gelen her acının kendi hatamızın karşılığı olduğu biçiminde anlamak doğru değildir.

Bir çocuğun savaşta ailesini kaybetmesi, bir insanın başka birinin şiddetine maruz kalması veya dürüst bir insanın ağır bir hastalıkla karşılaşması, onların mutlaka bir yanlış yaptıklarını göstermez. Böyle olayları kişinin kendi hatasına bağlamak, gerçekte mağdur olan insanı bir kez daha suçlamak anlamına gelir. Üstelik bir başkasının zulmünü, mağdurun hatalarıyla açıklamak, zulmü yapanın sorumluluğunu da gölgeler.

Burada birbirinden ayırmamız gereken iki mesele vardır: Allah’ın adaleti ve insanların dünyada yaşadıkları olayların sebepleri. Allah’ın zulmetmediğine inanmak, dünyada her olayın hemen adaletli bir sonuçla karşılandığını iddia etmek değildir. İnsanlar birbirlerine zulmedebilir, haksızlık yapabilir ve başkalarının hayatlarını geri dönülmez biçimde etkileyebilir. Kur’an’ın insanlara sorumluluk yüklemesinin nedenlerinden biri de budur. İnsan, yaptığı kötülüğün sorumluluğunu Allah’a, kadere veya mağdurun davranışlarına yükleyerek kendisini temize çıkaramaz.

Dolayısıyla bir sıkıntıyla karşılaştığımızda kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bu olayda benim bir kusurum var mı? Varsa onu kabul edip düzeltmeliyim. Yoksa kendimi boş yere suçlamak yerine yaşadığım sorunun çözümüne odaklanmalıyım. Başkasının haksızlığına uğramışsam hakkımı aramalı, zararı azaltmaya çalışmalı ve aynı haksızlığın başkalarına yapılmasını önlemek için elimden geleni yapmalıyım.

İnsanın kendi sorumluluğunu kabul etmesi ne kadar önemliyse başkalarının sorumluluğunu doğru belirlemesi de o kadar önemlidir. Her şeyi kendimizden bilmek de her şeyden başkasını sorumlu tutmak da gerçeği görmemizi engeller.

Allah’a Güvenmek, Sebepleri Göz Ardı Etmek Değildir
İnsan bazen bütün çabalarına rağmen istediği sonuca ulaşamayabilir. İşini kaybedebilir, güvendiği insanlar tarafından yalnız bırakılabilir veya çözmek için uğraştığı bir sorun karşısında çaresiz hissedebilir. Böyle zamanlarda güvenilecek bir dayanak araması doğaldır. Kur’an, insanın Allah’a güvenmesini ve karşılaştığı zorluklar karşısında umudunu yitirmemesini ister.

“Allah size yardım ederse sizi yenebilecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir?” (Âl-i İmrân, 3/160)

Bu ayet, Allah’a güvenmenin önemini ortaya koyar. Bununla birlikte ayetin bağlamı, mücadele ve karşılaşılan güçlükler karşısında dayanma meselesiyle ilgilidir. Ayeti, insanın hiçbir tedbir almadan beklemesi veya istediği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğini düşünmesi biçiminde yorumlamamak gerekir.

Allah’a güvenmek, insanın yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra sonucu mutlak biçimde kontrol edemeyeceğini kabul etmesidir. Bir hastalık karşısında tıbbi yardım aramak, bir tehlikeye karşı önlem almak, bir haksızlık karşısında hakkını savunmak ve bir sorunla karşılaşıldığında çözüm yollarını araştırmak, güven duygusuna aykırı değildir. Aksine insanın aklını ve imkânlarını kullanmasının bir parçasıdır.

Örneğin bir insan işini kaybettiğinde yalnızca kendisine yeni bir kapı açılması için beklemek yerine yeni iş olanaklarını araştırabilir, eksiklerini giderebilir ve çevresinden destek isteyebilir. Bir hastalıkla karşılaştığında hem Rabb’ine güvenebilir hem de gerekli tedaviyi yaptırabilir. Bir insanın haksızlığına uğradığında sabırlı olabilir, fakat bu sabrı haksızlığı kabullenmek olarak görmeyebilir.

Burada önemli olan, insanın kendi üzerine düşeni yapması ve her sonucu kendi iradesiyle belirleyebileceği yanılgısına kapılmamasıdır. Çabalamak bizim sorumluluğumuzdur; her çabanın istediğimiz sonucu doğuracağını garanti etmek ise bizim gücümüzün dışındadır. İnsan bazen başarılı olur, bazen başarısızlıktan ders çıkarır, bazen de elinden geleni yaptığı hâlde istemediği bir sonuçla karşılaşır. Böyle durumlarda Allah’a güvenmek, yaşanan gerçeği inkâr etmek değil, o gerçeğin içinde doğru olanı yapmaya devam edebilmektir.

İnsan Yalnızca Kendisinden mi Sorumludur?
Yaşadığımız olayları değerlendirirken bireysel sorumluluğumuz üzerinde durmak önemlidir. Ancak insanın sorumluluğu yalnızca kendi hayatıyla sınırlı değildir. İnsanlar birbirlerinin hayatlarını etkiler; ailede, toplumda ve dünyada meydana gelen pek çok olay, bireysel davranışların birleşmesiyle ortaya çıkar.

Bir toplumda adaletsizlik yaygınlaşmışsa bunu yalnızca belirli kişilerin hatalarıyla açıklamak yeterli olmayabilir. Haksızlığa göz yumanlar, çıkarları uğruna gerçeği saklayanlar, sorumluluk sahibi oldukları hâlde görevlerini yerine getirmeyenler ve yanlışları alışkanlık hâline getirenler de ortaya çıkan sonuçlarda pay sahibi olabilir. Elbette herkesin sorumluluğu aynı değildir. Bir haksızlığı doğrudan yapanla ona karşı çıkma imkânı bulunmadığı için sessiz kalan insanın sorumluluğu aynı ölçüde değerlendirilemez. Yine de toplumun iyiliği veya bozulması, insanların davranışlarından bağımsız değildir.

Kur’an, insanın yalnızca kendi hayatına değil, yeryüzünde meydana gelen bozulmalara da dikkat etmesini ister.

“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rûm, 30/41)

Bu ayet, insanın yaptıklarının çevresine ve yaşadığı dünyaya etkisini düşünmesi bakımından son derece anlamlıdır. İnsan, doğanın kendisine sunduğu imkânları ölçüsüzce tükettiğinde, çevreyi kirlettiğinde, kaynakları sorumsuzca kullandığında ve kısa vadeli çıkarlarını bütün canlıların yararının önüne koyduğunda ortaya çıkan zararlar yalnızca kendisini etkilemez. Bu zararlar toplumlara, gelecek kuşaklara ve doğal yaşama da yayılır.

Aynı şekilde savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik ve toplumsal huzursuzluklar da yalnızca kendiliğinden ortaya çıkan olaylar değildir. Bunların arkasında insanların kararları, çıkar mücadeleleri, sorumsuzlukları ve yanlış uygulamaları bulunabilir. Her felaketi tek bir nedene bağlamak mümkün olmasa da insanın kendi eliyle meydana getirdiği bozulmaları görmezden gelmesi, çözüm yollarını da kapatır.

Rûm suresinin devamında insanların yaptıklarının bazı sonuçlarının kendilerine tattırılmasının, doğruya dönmeleriyle ilişkilendirildiği görülür. Burada dikkat çekici olan, bozulmanın yalnızca bir felaket olarak ele alınmamasıdır. Yaşanan sonuçlar, insanların davranışlarını yeniden değerlendirmelerine ve yanlışlarından dönmelerine vesile olabilir.

Ancak bu ifadeden, meydana gelen her depremi, seli, salgını veya başka bir doğal felaketi insanların belirli bir günahının doğrudan karşılığı olarak yorumlamak doğru değildir. Ayet, insanın ortaya çıkardığı bozulmalarla ilgilidir; her doğal olayın özel bir ilahi ceza olduğunu söylemez. Böyle bir hüküm verebilmek için elimizde yeterli bilgi bulunmaz. Asıl çıkarılması gereken ders, insanın kendi davranışlarıyla meydana getirdiği zararları fark etmesi ve bunları düzeltmek için sorumluluk üstlenmesidir.

Bir toplumda çevre kirleniyorsa yalnızca kirlenmeden yakınmak yeterli değildir; kirlenmeye neden olan davranışları değiştirmek gerekir. Adaletsizlik yaygınsa yalnızca adaletsizliğin sonuçlarını konuşmak yetmez; onu doğuran uygulamalarla mücadele etmek gerekir. İnsanlar birbirlerine karşı duyarsızlaşıyorsa bunun nedenlerini araştırmak ve daha adil ilişkiler kurmak gerekir. Çünkü sorumluluk, yalnızca yanlışın farkına varmakla değil, mümkün olduğu ölçüde onu düzeltmek için harekete geçmekle tamamlanır.

Gerçeği Görmek İstemeyen İnsan
İnsanların hata yapması kadar, yaptıkları hataları kabul etmekte zorlanmaları da önemli bir sorundur. Bir insan yanıldığını kabul ettiğinde düşüncesini değiştirmek, alışkanlıklarını sorgulamak ve gerektiğinde özür dilemek zorunda kalabilir. Bunlar her zaman kolay değildir. Bu nedenle bazı insanlar kendilerini rahatsız eden gerçeklerden uzaklaşmayı, eleştirileri dinlememeyi ve alıştıkları düşünceleri sorgulamadan sürdürmeyi tercih eder.

Bazen bir insan, önünde açıkça duran bir gerçeği görmek istemez. Çünkü o gerçeği kabul etmek, yıllardır savunduğu bir düşünceden vazgeçmesini gerektirebilir. Bazen çıkarları zarar göreceği için yanlış bir uygulamayı savunur. Bazen de içinde bulunduğu çevrenin tepkisinden çekindiği için kendi aklına ve vicdanına uygun bir değerlendirme yapmaktan kaçınır. Böylece insan, gerçeği öğrenemediği için değil, öğrendiği gerçeğin gerektirdiği değişimi istemediği için yanlışta ısrar edebilir.

Kur’an, aklını kullanmayan ve kendilerine ulaşan uyarılar üzerinde düşünmeyen insanları ağır bir dille eleştirir.

“Allah katında canlıların en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfâl, 8/22)

Bu ayetteki sağır ve dilsiz nitelemesi, fiziksel engeli bulunan insanları aşağılamak için kullanılmaz. Ayetin bağlamında, gerçeği işitme ve anlama imkânına sahip oldukları hâlde bundan yararlanmayan, kendilerine yapılan uyarılar üzerinde düşünmeyen ve akıllarını kullanmayan kimseler eleştirilir. Buradaki asıl mesele, insanın fiziksel özellikleri değil, kendisine verilen anlama ve değerlendirme imkânlarını nasıl kullandığıdır.

İnsan, kendisine sunulan her düşünceyi doğru kabul etmek zorunda değildir. Hatta duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmesi, aklını kullanması anlamına da gelmez. Önemli olan, bir iddiayı kim söyledi diye değil, hangi gerekçelere dayandığına bakarak değerlendirmektir. Bir düşünce kendi inançlarımızla örtüşüyorsa bile onu sorgulamaktan kaçınmamalıyız. Çünkü yalnızca hoşumuza giden sözleri kabul edip bizi rahatsız eden gerçekleri reddetmek, hakikati aramak değil, kendi düşüncelerimizi korumaktır.

Bu yaklaşım din konusunda daha da önem kazanır. İnsan, çocukluğundan itibaren öğrendiği inançları sorgulanamaz kabul ederse, zamanla öğrendikleriyle doğru olanı birbirinden ayırmakta zorlanabilir. Bir düşüncenin yaygın biçimde kabul edilmesi, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. Bir sözün yıllardır tekrarlanması da onu kendiliğinden hakikat hâline getirmez. Bu nedenle insan, dinî bir iddiayla karşılaştığında onun dayanağını araştırmalı, Kur’an’ın ilgili ayetlerini bağlamları içinde incelemeli ve aklını kullanarak değerlendirme yapmalıdır.

Ancak burada da ölçüyü korumak gerekir. İnsanların bir düşünceye katılmaması, farklı yorum yapması veya bir konuda yanılması, onların mutlaka gerçeği bile bile reddettikleri anlamına gelmez. Bazen bilgi eksikliği, bazen yanlış öğrenme, bazen de olayları değerlendirmedeki yetersizlik insanı hataya sürükleyebilir. Gerçeği bilerek reddetmekle gerçeğe ulaşmakta zorlanmak aynı şey değildir. Sağlıklı bir değerlendirme, bu ayrımı gözetmeyi gerektirir.

Aklı kullanmak, başkalarını küçümsemek veya kendisini herkesten üstün görmek için bir araç değildir. Öncelikle insanın kendi düşüncelerini denetlemesini, hatalarını kabul etmesini ve öğrendikçe kendisini yenilemesini sağlayan bir sorumluluktur. Kendisini sorgulamayan insan, başkalarının hatalarını kolaylıkla görürken kendi yanlışlarını fark etmekte zorlanabilir. Oysa insanın gerçeğe yaklaşması, önce kendi düşüncelerini de sorgulanabilir kabul etmesiyle mümkündür.

Başımıza Gelen Her Şeyi Değiştirebilir miyiz?
İnsanın kendi davranışlarını sorgulaması ve sorumluluklarını üstlenmesi önemlidir. Ancak buradan, insanın başına gelen her şeyi kendi çabasıyla değiştirebileceği sonucu çıkarılmamalıdır. Hayatın içinde insanın denetleyemediği olaylar vardır. Başka insanların kararlarını, geçmişte yaşanmış olayları, doğal şartları veya hayatın bütün belirsizliklerini kontrol etmek mümkün değildir.

İnsan bazen bütün tedbirleri alır, dikkatli davranır ve elinden geleni yapar; buna rağmen istemediği bir sonuçla karşılaşabilir. Böyle bir durumda kendisini sonsuz bir sorgulamaya mahkûm etmek, yaşadığı sıkıntıyı daha da ağırlaştırabilir. Sorumluluk sahibi olmak, insanın gücünün sınırlarını da tanımasını gerektirir.

Bu nedenle yaşadığımız bir olay karşısında üç noktayı birbirinden ayırmak yararlı olacaktır. Öncelikle, olayın meydana gelmesinde benim hangi davranışımın veya kararımın etkisi olduğunu araştırmalıyım. İkinci olarak, başkalarının sorumluluğunu ve dış şartların etkisini göz önünde bulundurmalıyım. Son olarak da geçmişte değiştiremeyeceğim şeylerle bugün değiştirme imkânına sahip olduklarımı birbirinden ayırmalıyım.

Örneğin insan, geçmişte yaptığı yanlış bir yatırımın sonucunda maddi kayba uğramış olabilir. Bu durumda kararının yanlışlığını kabul etmesi, benzer hataları önlemek için bilgi edinmesi ve yeni bir yol belirlemesi gerekir. Fakat bir dolandırıcının kasıtlı davranışı yüzünden parasını kaybetmişse, bütün suçu kendisinde araması doğru olmaz. Kendi tedbirlerini değerlendirebilir; ancak dolandırıcının sorumluluğunu da göz ardı etmemelidir.

Bir insanın hastalığı karşısında da aynı ayrım geçerlidir. Sağlığını korumak için yapılabilecekleri araştırmak ve gerekli önlemleri almak insanın sorumluluğudur. Fakat her hastalığın insanın bir hatasından kaynaklandığını söylemek doğru değildir. Hastalık yaşayan birini, yaşadığı durumdan dolayı suçlamak yerine ona destek olmak, gerekli yardımı almasını sağlamak ve elden geleni yapmak gerekir.

Dolayısıyla kendimizi sorgulamak, kendimize haksızlık etmek değildir. Başımıza gelen her olayın sorumluluğunu üstlenmek zorunda değiliz. Fakat kendi payımızı görmezden gelerek hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi düşünmek de doğru değildir. İnsan, kontrol edemediği olayları kabullenmeyi öğrenirken kontrol edebildiği davranışlar konusunda sorumluluk almalıdır.

Suçlu Aramak mı, Çözüm Aramak mı?
Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak çoğu zaman daha kolay gelir. Çünkü sorumluluğu başka birine yüklediğimizde kendimizi sorgulamak zorunda kalmayız. Başarısızlığımızın nedenini şartlarda, yaşadığımız sıkıntının nedenini insanlarda, toplumdaki bozulmanın nedenini yalnızca başkalarının davranışlarında arayabiliriz. Böylece kendi payımızı görmeden rahatlamış oluruz.

Elbette gerçekten sorumlu olan kişilerin belirlenmesi ve yaptıklarının hesabını vermesi önemlidir. Haksızlık yapanı eleştirmek, hakkını aramak ve adaletin gerçekleşmesini istemek yanlış değildir. Sorun, suçluyu belirleme çabasının insanın kendi sorumluluğunu görmesine engel olmasıdır. Bir başkasının hatalı olması, bizim hatalarımızı ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bizim bir hata yapmış olmamız da başkasının bize haksızlık etmesini haklı çıkarmaz.

Kur’an’ın insanı düşünmeye çağıran yaklaşımı, insanın kendisini her türlü eleştiriden muaf tutmasını değil, gerçeği adaletle değerlendirmesini gerektirir. Kendi lehimize olduğunda bir ölçü, başkalarının aleyhine olduğunda başka bir ölçü kullanamayız. Başkasının hatasını değerlendirirken gösterdiğimiz titizliği kendi davranışlarımızı incelerken de gösterebilmeliyiz.

Bir tartışmada haksız olduğumuzu fark ettiğimizde bunu kabul etmek, insanın değerini azaltmaz. Aksine, gerçeği kişisel çıkarlarının önünde tutabildiğini gösterir. Birine zarar verdiğimizde özür dilemek ve mümkünse zararı gidermek, sorumluluktan kaçmak yerine onu üstlenmektir. Yanlış bir karar verdiğimizde aynı yanlışı sürdürmemek, geçmişteki hatanın geleceğimizi yönetmesine izin vermemektir.

İnsan, her sıkıntının ardından kendisine yalnızca “Bunu kim yaptı?” diye sormakla yetinmemelidir. “Bu olayın sebepleri neler? Benim burada bir sorumluluğum var mı? Varsa neyi değiştirebilirim? Başkasının sorumluluğu varsa adil biçimde nasıl hareket etmeliyim? Aynı sorunun yeniden yaşanmaması için ne yapabilirim?” sorularını da sormalıdır. Bu sorular, insanı yalnızca geçmişin hesabını tutan biri olmaktan çıkarıp geleceğini daha bilinçli biçimde kurmaya yöneltir.

Sonuç: Önce Gerçeği, Sonra Kendi Payımızı Görelim
Başımıza gelenler karşısında kimi suçlayacağımızı düşünürken aceleci hükümlere varmamak gerekir. Her sıkıntı kendi hatamızın sonucu değildir; her başarısızlık başkalarının suçu olmadığı gibi her haksızlık da kader diyerek geçiştirilemez. İnsan bazen kendi yanlışlarının sonuçlarını yaşar, bazen başkalarının davranışlarından zarar görür, bazen de denetleyemediği olaylarla karşılaşır. Önemli olan, bu ihtimalleri birbirine karıştırmadan gerçeği anlamaya çalışmaktır.

Kur’an, insanı kendi sorumluluğundan kaçmamaya, aklını kullanmaya, yapılan yanlışlardan dönmeye ve yeryüzündeki bozulmalara karşı duyarlı olmaya çağırır. Bu çağrı, insanın her acıyı kendi suçu sayması için değil, sorumluluğunu doğru yerde görmesi içindir. Allah’ın adaletine güvenmek, insanlara yapılan haksızlıkları görmezden gelmek anlamına gelmez. Allah’a dayanmak, tedbiri terk etmek değildir. Sabırlı olmak, zulme boyun eğmek değildir. Kendini sorgulamak da her olayda kendini suçlamak değildir.

Asıl mesele, insanın kendisine karşı dürüst olabilmesidir. Yanlış yaptığında bunu kabul etmek, başkasının haksızlığına uğradığında hakkını aramak, değiştiremeyeceği bir durumla karşılaştığında kendisini tüketmeden yoluna devam etmek ve değiştirebileceği şeyler için çaba göstermek gerekir. Bazen çözüm, davranışlarımızı değiştirmekte; bazen bir yanlışa karşı çıkmakta; bazen yardım istemekte, bazen de elimizden geleni yaptıktan sonra kontrolümüz dışında kalan sonucu kabullenmektedir.

Hayatımızdaki her sorunun cevabını hemen bulamayabiliriz. Fakat sorularımızı doğru sormayı öğrenebiliriz. Başımıza gelenlerin sorumluluğunu belirlerken ne kendimize haksızlık etmeli ne de başkalarının sorumluluğunu örtmeliyiz. Gerçeği görmek için aklımızı, doğruyu yanlıştan ayırmak için vicdanımızı, yolumuzu belirlemek için de Rabb’imizin rehberliğini esas almalıyız.

Çünkü insanı ileriye taşıyan, yalnızca yaşadıklarından yakınması veya suçlayacak birini bulması değildir. İnsanı değiştiren, yaşadıklarından doğru sonuçlar çıkarabilmesi; hatasını kabul edebilmesi ve bugün yapabileceği doğruyu yarına bırakmamasıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ

 KUR’AN VE İNSAN İLİŞKİSİ

İnsan, Allah’ın kendisine gönderdiği kitapla neden arasına mesafe koyar?

Kur’an, insanın nereden geldiğini, neden yaratıldığını, nasıl yaşaması gerektiğini ve hayatını hangi ölçülere göre şekillendirmesi gerektiğini anlatan bir kitaptır. İnsana yalnızca birtakım ibadetler öğretmekle kalmaz; düşünmesini, sorgulamasını, aklını kullanmasını, adaletli davranmasını ve yaptığı seçimlerin sorumluluğunu üstlenmesini de ister. İnsanın kendisini, çevresini ve hayatı anlamlandırabilmesi için önüne bir ölçü koyar. Bu ölçü, insanların zaman içinde oluşturduğu kabuller değil, Allah’ın indirdiği vahyin rehberliğidir.

Ne var ki insanın Kur’an’la ilişkisine baktığımızda önemli bir çelişkiyle karşılaşırız. Allah’ın kitabına inandığını söyleyen pek çok insan, hayatını bu kitabın mesajını öğrenerek şekillendirmek yerine, kendisine anlatılan din anlayışıyla sürdürür. Kur’an’a saygı gösterir, onu evinin en güzel köşesinde saklar, özel günlerde okur, ayetlerini dinler; fakat kitabın kendisine ne söylediğini, hangi davranışları istediğini ve hangi inançları sorgulamasını beklediğini yeterince araştırmaz. Böylece Kur’an, hayatı yönlendiren bir rehber olmaktan çıkarak saygı duyulan, fakat çoğu zaman içeriğine başvurulmayan bir kitaba dönüşür.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bir insan, Allah’ın kendisine gönderdiğine inandığı bir kitabın anlamını öğrenmeye neden ihtiyaç duymaz? Allah’ın mesajını bilmeden O’nun istediği gibi yaşadığından nasıl emin olabilir?

Bu sorular, yalnızca başkalarına yöneltilmiş eleştiriler değildir. İnsanın önce kendisine sorması gereken sorulardır. Çünkü bir kitaba inanmakla onun rehberliğinde yaşamak aynı şey değildir. İman, yalnızca bir inancı kabul etmekten ibaret kalırsa insan, kabul ettiğini söylediği hakikatle hayatı arasında büyük bir mesafe bırakabilir.

Allah’ın Mesajı İnsanla Nasıl Buluşur?

Allah’ın insanlara rehberlik etmek için vahiy göndermesi, insanın hayatını rastgele seçimlere bırakmadığını gösterir. İnsan akıl sahibidir; iyiyi ve kötüyü değerlendirebilir, sonuçlarını düşünerek karar verebilir. Fakat akıl sahibi olması, her zaman doğru karar vereceği anlamına gelmez. İstekleri, korkuları, çıkarları, alışkanlıkları ve içinde yetiştiği toplumun kabulleri, düşüncelerini etkileyebilir. İnsan bazen kendi çıkarına uygun olanı doğru, alıştığı davranışı doğal, çevresinde yaygın olanı da hakikat sanabilir.

İşte vahyin rehberliği, insanın bu yanılgılar karşısında başvurabileceği bir ölçü sunar. Kur’an, insanın yalnızca neye inanacağını değil, inancını nasıl değerlendireceğini de öğretir. Atalarından devraldığı her düşünceyi sorgusuz kabul etmesini istemez. Bir iddianın doğruluğunu araştırmasını, delile dayanmasını ve bilmediği şeyin peşinden gitmemesini ister.

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” (İsrâ, 17/36)

Bu uyarı, insanın düşünce ve inanç dünyası için son derece önemlidir. Çünkü insanın bir şeyi uzun zamandır duyması, o şeyin doğru olduğunu göstermez. Bir düşüncenin toplumda yaygın kabul görmesi de onun Allah’ın bildirdiği hakikat olduğu anlamına gelmez. Bir sözün din adına aktarılması, o sözü kendiliğinden vahyin parçası hâline getirmez.

Öyleyse Allah’ın mesajıyla buluşmak, yalnızca Kur’an’ın varlığını kabul etmekle tamamlanmaz. İnsan, neye inandığını ve inancının hangi kaynağa dayandığını da araştırmalıdır. Kur’an’ı anlamak için gösterilen çaba, insanın Allah’a yakınlaşma arayışının önemli bir parçasıdır. Çünkü insan, kendisine bildirilenleri öğrenmeden hangi düşüncesinin vahye, hangisinin insanların yorumlarına dayandığını nasıl ayırt edebilir?

Allah’ın Kitabı Varken İnsan Neden Başka Kaynaklara Yönelir?

İnsan, belirsizlik karşısında güven arar. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığında ne yapacağını bilmek, geleceğe ilişkin kaygılarını azaltmak ve doğru yolda olduğundan emin olmak ister. Bu arayış son derece anlaşılabilir bir durumdur. Ancak insanın güven arayışı, zaman zaman onu kendi düşünme ve araştırma sorumluluğundan uzaklaştırır. Bir başkasının kendisi adına karar vermesini, neye inanması gerektiğini söylemesini ve Allah katında nasıl bir konumda bulunduğunu açıklamasını bekleyebilir.

Dinin insanlarla ilişkili bir alana dönüşmesi de burada başlar. İnsan, Allah’ın mesajını kendisi araştırmak yerine, din konusunda otorite kabul ettiği kişilerin açıklamalarıyla yetinebilir. Zamanla bu açıklamalar, Kur’an’ın önüne geçebilir. Kişi, bir düşüncenin Allah’ın kitabında karşılığı bulunup bulunmadığını araştırmak yerine, onu kimin söylediğine bakarak doğru kabul etmeye başlayabilir.

Oysa bir insanın bilgili olması, din konusunda ileri sürdüğü her görüşün doğru olduğunu göstermez. İyi niyetli olması da yanılmayacağı anlamına gelmez. Geçmişte yaşamış büyük bir âlimin görüşü de günümüzdeki bir din anlatıcısının açıklaması da doğruluğu bakımından araştırılmaya muhtaçtır. İnsanların bilgisine başvurmakla onların sözlerini sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürmek arasında önemli bir fark vardır.

Kur’an, insanın başkalarının peşinden düşünmeden gitmesini değil, kendi sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. Nitekim ahirette insanların, kendilerine uymalarını sağlayan önderleriyle ilgili sorgulamaları da anlatılır:

“Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb, 33/67)

Bu ayette anlatılan durum, insanın sorumluluğunu başkalarına devretmesinin doğurabileceği sonucu düşündürür. Bir insanın yanlış yönlendirilmiş olması, onun kendi seçimlerinden bütünüyle sorumsuz olduğu anlamına gelmez. Çünkü insanın görevi, yalnızca birilerine uymak değil, uyduğu yolun doğruluğunu da araştırmaktır.

Burada mesele, geçmişteki bütün din âlimlerini veya din konusunda bilgi veren insanları reddetmek değildir. Mesele, hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabından bağımsız ve sorgulanamaz bir din kaynağı hâline getirmemektir. İnsanların bilgisi, araştırmaya ve değerlendirmeye yardımcı olabilir; fakat Allah adına bir inanç veya hüküm ileri sürüldüğünde bunun vahiydeki dayanağı araştırılmalıdır.

Çünkü din adına konuşan insanın yanılma ihtimali vardır. Kur’an’ın bildirdiği hakikat ile insanlar tarafından yapılan yorumlar birbirine karıştırıldığında ise insan, Allah’ın istediğini yaptığını düşünürken aslında insanların oluşturduğu bir anlayışın peşinden gidiyor olabilir.

Allah’a Yakınlaşmak İçin Aracıya mı, Rehberliğe mi İhtiyaç Var?

İnsanların Allah’a yakınlaşma isteği, dinî hayatın önemli bir yönüdür. İnsan dua eder, bağışlanma diler, yaptığı yanlışlardan dolayı pişmanlık duyar ve doğru yolu bulmak ister. Ancak bu arayış sırasında Allah’a ulaşmak için özel yetkilere sahip kişilere, görünmeyen aracılara veya kendisini Allah ile insan arasında ayrıcalıklı bir konumda gösteren kimselere ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlayabilir.

Oysa Kur’an, Allah’ın insanlara yakınlığını anlatırken insanın kendisini O’ndan uzak ve erişilmesi güç bir konumda görmesine gerek bırakmaz.

“Ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm.” (Bakara, 2/186)

Bu ayetin verdiği mesaj açıktır: İnsan, dua etmek ve Rabb’ine yönelmek için başka bir insanın Allah katındaki özel konumuna sığınmak zorunda değildir. Allah’a yönelmek, insanın kendi inancı, niyeti ve sorumluluğuyla ilgilidir.

Elbette insanlar birbirlerine yardım edebilir, bilgi verebilir, yanlışlarını fark etmelerine katkıda bulunabilir ve zor zamanlarında destek olabilir. Bir insanın diğerine yol göstermesiyle Allah ile insan arasında vazgeçilmez bir aracı olarak görülmesi aynı şey değildir. İlki insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır; ikincisi ise dinî bir yetkinin sorgulanmadan kabul edilmesine yol açabilir.

Kur’an’ın rehberliği, insanın Allah’a yaklaşabilmek için başka insanlara bağımlı bir konumda bulunmadığını gösterir. İnsan, Rabb’ine dua edebilir, O’ndan bağışlanma dileyebilir, yaptığı yanlışları kabul edebilir ve hayatını düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sorumluluğu başka birine devredemez.

Burada asıl soru şudur: Allah’ın kendisine yakın olduğunu bildirdiği insan, neden Allah’a yönelirken başka insanların kendisi üzerindeki otoritesini vazgeçilmez görsün?

İnsanların bilgisine saygı duymak başka, onların Allah adına vazgeçilmez yetkilere sahip olduğuna inanmak başkadır. Kur’an’ın insanla kurduğu ilişkiyi anlamak, bu ayrımı doğru yapmayı gerektirir.

İnsan Neden Yaratılmış Olanı Yaratıcının Önüne Geçirir?

İnsan, çoğu zaman kendisini etkileyen, korkutan, sevindiren veya ihtiyaçlarını karşılayan şeylere büyük anlamlar yükler. Para, makam, güç, şöhret, insanlar ve çeşitli semboller zamanla onun hayatında vazgeçilmez hâle gelebilir. Başlangıçta bir araç olarak gördüğü şey, giderek amaç hâline dönüşebilir. İnsan, sahip olduklarını korumak uğruna doğruluktan uzaklaşabilir; kendisine fayda sağlayan bir kişiyi eleştiremez duruma gelebilir veya toplumun değer verdiği bir düşünceyi sorgulamaktan çekinebilir.

Bu durum yalnızca putlara tapınmakla sınırlı değildir. İnsan, herhangi bir varlığa Allah’ın ilahlık niteliğini yakıştırmasa bile, onun sözünü hakikatin üzerinde tutarak kendi iradesini ve ahlaki sorumluluğunu o otoriteye teslim edebilir. Burada her güçlü bağlılığı doğrudan şirk olarak nitelendirmek yerine, insanın bağlılıklarının kararlarını ve inançlarını nasıl etkilediğini dikkatle değerlendirmek gerekir.

Kur’an’ın şirk eleştirisi, Allah’a ait olan ilahlık ve kulluk konumunun başka varlıklara verilmesini hedef alır. İnsanların Allah’tan başka varlıklara yönelmeleri, onlardan medet ummaları veya onları Allah’a ortak koşmaları çeşitli ayetlerde eleştirilir. Bununla birlikte, her yanlış davranışın veya her insana duyulan güvenin aynı hüküm kapsamında değerlendirilmesi doğru değildir. İnançla ilgili meselelerde de Kur’an’ın ortaya koyduğu ayrımları korumak gerekir.

Burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Hayatımda neye gereğinden fazla değer veriyorum? Hangi düşünceyi sorgulamaktan çekiniyorum? Kimin sözü, doğruluğunu araştırmama gerek kalmadan benim için hükme dönüşüyor?

Bu sorular, insanın yalnızca dış dünyadaki inançlarını değil, kendi iç dünyasını da değerlendirmesine yardımcı olur. Çünkü insan bazen Allah’a inandığını söylerken, günlük hayatındaki seçimlerini başka değerlerin belirlemesine izin verebilir. Söylediğiyle yaşadığı arasındaki farkı görebilmesi için de önce kendi tutumunu dürüstçe incelemesi gerekir.

“İnsan Ne Kadar Nankördür!” Uyarısı Kime Yöneliktir?

Kur’an, insanın kendisine verilen nimetleri unutmasını, yaratılışını göz ardı etmesini ve gerçeğe karşı duyarsızlaşmasını çeşitli ifadelerle eleştirir. Abese suresindeki şu ayet, insanın bu yönünü çarpıcı biçimde ortaya koyar:

“Kahrolası insan! Ne kadar da nankördür!” (Abese, 80/17)

Bu ayet, insanın kendi varlığını ve kendisine sunulan nimetleri düşünmesi için güçlü bir uyarıdır. İnsan, sahip olduğu imkânları çoğu zaman doğal ve kendiliğinden varmış gibi görebilir. Yaşamasını, düşünmesini, öğrenmesini, çevresindeki dünyayı tanımasını ve hayatını sürdürmesini sağlayan şartları yeterince sorgulamayabilir. Kendisine verilenleri hatırlamak yerine, sahip olamadıklarına odaklanabilir.

Ancak ayetin bağlamını da gözden kaçırmamak gerekir. Abese suresinin devamında insanın yaratılışı, kendisine sunulan nimetler ve önündeki sorumluluklar hatırlatılır. Dolayısıyla bu ifadeyi yalnızca başka varlıklara tapınan insanlarla sınırlamak da bütün insanları tek bir davranış üzerinden mahkûm etmek de ayetin mesajını daraltabilir.

Nankörlük, insanın kendisine verilenleri görmezden gelmesiyle ve kendisini var eden gerçeği unutmasıyla ilişkilidir. Bu uyarı, insanın inancını yalnızca sözlerle ifade etmesinin yeterli olmadığını da düşündürür. Allah’a inandığını söyleyen insan, bu inancın hayatındaki karşılığını da değerlendirmelidir. Doğruluğa bağlılığı, adalet anlayışı, başkalarına karşı davranışları ve kendisine verilen imkânları nasıl kullandığı, inancının yaşamına nasıl yansıdığını gösteren alanlardır.

Burada önemli olan, başkalarını nankörlükle suçlamak değil, insanın kendi tutumunu gözden geçirmesidir. Çünkü bir ayeti okuyup onun eleştirdiği davranışı yalnızca başkalarında aramak, ayetin insanı kendi üzerinde düşünmeye çağıran yönünü gözden kaçırmasına neden olabilir.

Kur’an’ı Okumak mı, Anlamak mı, Hayata Taşımak mı?

Kur’an’la ilişki, yalnızca kitabı okumaktan ibaret değildir. Okumak önemlidir; ancak okunan mesajın anlaşılması, üzerinde düşünülmesi ve hayatla ilişkilendirilmesi de gerekir. Bir insan, Kur’an’ı defalarca okuyabilir fakat ayetlerin kendisinden ne istediğini düşünmezse bu okumalar davranışlarında beklenen karşılığı bulmayabilir.

Kur’an, kendisini üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap olarak sunar:

“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.” (Sâd, 38/29)

Bu ayet, Kur’an’la ilişkinin merkezine düşünmeyi yerleştirir. İnsanın yalnızca sesleri takip etmesi değil, anlamı kavramaya çalışması, ayetlerin mesajını değerlendirmesi ve kendisine düşen sorumluluğu görmesi beklenir.

Bir ayeti okumakla onun üzerinde düşünmek arasında, düşünmekle hayatımıza uygulamak arasında da fark vardır. Örneğin insan adaleti anlatan ayetleri okuyabilir; fakat çıkarı söz konusu olduğunda adaletten uzaklaşabilir. Doğruluğun önemini kabul edebilir; fakat kendisini zor durumda bırakacak bir gerçeği gizleyebilir. Başkalarının haklarını gözetmesi gerektiğini bilebilir; ancak kendi menfaati için bu ölçüyü göz ardı edebilir.

Böyle durumlarda sorun, insanın doğruyu hiç duymamış olması değildir. Sorun, bildiği doğruyu kendi davranışları için de ölçü kabul edememesidir.

Kur’an’la gerçek bir ilişki kurmak, insanın önce başkalarının yanlışlarını aramasından değil, kendi hayatını vahyin ölçüleri karşısında değerlendirmesinden geçer. İnsan, bir ayetin ne anlama geldiğini araştırırken yalnızca kendisine uygun gelen yorumla yetinmemeli; ayetin bağlamını, Kur’an’ın bütünüyle ilişkisini ve kendi çıkarlarından bağımsız olarak ne söylediğini anlamaya çalışmalıdır.

Böyle bir yaklaşım, insanı hazır cevaplara bağımlı olmaktan kurtarır. Her sorunun cevabını bildiğini düşünmek yerine araştırmayı, yanılabileceğini kabul etmeyi ve gerektiğinde düşüncesini düzeltmeyi öğretir. Çünkü vahyin rehberliğinden yararlanmak, insanın kendi düşüncesini mutlak doğru kabul etmemesini de gerektirir.

Allah’a Yakınlık, Sözden Çok Sorumlulukla İlgilidir

İnsan, Allah’a yakın olmak istediğini sık sık dile getirebilir. Dua edebilir, ibadet edebilir ve inancını başkalarına anlatabilir. Ancak Allah’a yakınlık arayışını yalnızca sözlere ve belirli davranışlara indirgemek, bu ilişkinin ahlaki boyutunu gözden kaçırmasına neden olabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu insan anlayışında sorumluluk önemli bir yere sahiptir. İnsan yaptığı seçimlerden, benimsediği inançlardan ve davranışlarının sonuçlarından sorumludur. Bu nedenle Allah’a yönelmek, yalnızca kendisi için iyilik istemek değil, yanlışlarını fark etmek ve onları düzeltmek için çaba göstermek anlamına da gelir.

İnsan başkalarına haksızlık ederken, gerçeği bile bile çarpıtırken veya kendi çıkarını adaletin önüne koyarken yalnızca dinî ifadeler kullanmakla bu çelişkiyi ortadan kaldıramaz. İyi niyet, davranışların sonuçlarını düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir insanın dinî görünümü de onun her davranışının doğru olduğunu kanıtlamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ibadetlerle ahlakı birbirinin karşısına koymak değildir. Mesele, dinî hayatın bir yönünü yerine getirmenin diğer sorumlulukları önemsiz hâle getirdiğini düşünmemektir. İnsan, inancının bütün hayatına nasıl yansıdığını sorgulamalıdır. Söylediğiyle yaptığı arasındaki uyumu aramalı, yanlışını fark ettiğinde onu savunmak yerine düzeltmeye yönelmelidir.

Kur’an’la insan arasındaki ilişki, böyle bir sorumluluk bilinciyle anlam kazanır. İnsan, Allah’ın kendisine bildirdiği ölçüleri öğrenmeye çalışır; öğrendiklerini kendi hayatında uygular ve yanıldığında yeniden düşünür. Bu süreçte hiçbir insanın kusursuz olduğunu varsaymaz, kendisini de başkalarını da sorgulanamaz bir konuma yerleştirmez.

Çünkü Allah’a yönelmek, insanın kendisini hatasız ilan etmesi değil, hatalarıyla yüzleşebilecek bir dürüstlüğe ulaşmasıdır.

Sonuç: Kur’an İnsanla Arasındaki Mesafeyi Nasıl Kapatır?

Kur’an ile insan arasındaki mesafe, her zaman kitabın insandan uzak olmasından kaynaklanmaz. Bazen insan, kendisine sunulan rehberliğin anlamını öğrenmek için yeterince çaba göstermediğinden bu mesafe büyür. Bazen alışkanlıklarını sorgulamak istemez; bazen çevresinden devraldığı düşünceleri araştırmadan benimser; bazen de doğru bildiği şeyin yanlış olabileceği ihtimalini kabul etmekte zorlanır.

İnsan, inandığı kitabın anlamını öğrenmeden, din adına duyduğu her sözün kaynağını araştırmadan ve kendi davranışlarını bu kitabın ölçüleriyle değerlendirmeden dinî hayatını sürdürdüğünde, inancıyla vahiy arasındaki ilişki zayıflar. Böylece Kur’an’a inandığını düşünürken, gerçekte Kur’an’ın ne söylediğini yeterince bilmediği bir din anlayışını benimsemiş olabilir.

Bu nedenle insanın kendisine yönelteceği en önemli sorulardan biri şudur: İnandığım dinin kaynağını gerçekten araştırdım mı, yoksa bana öğretilenleri doğru kabul etmekle mi yetindim?

Bu soruya verilecek dürüst bir cevap, insanın kendisiyle ve inancıyla ilişkisini yeniden değerlendirmesine yardımcı olabilir. Burada amaç, geçmişte öğrenilen her şeyi reddetmek veya başkalarının bilgisinden yararlanmamak değildir. Amaç, din adına benimsenen düşüncelerin doğruluğunu araştırmak, vahyin bildirdikleriyle insanların yorumlarını birbirinden ayırmak ve hiçbir insanın sözünü sorgulanamaz hâle getirmemektir.

Kur’an’ın rehberliği, insanın aklını devre dışı bırakmasını değil, onu sorumluluk bilinciyle kullanmasını ister. İnsan, kendisine bildirilenleri anlamaya çalışmalı, üzerinde düşünmeli, hayatına uygulamalı ve gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirmelidir. Böylece inanç, yalnızca dile getirilen bir kabul olmaktan çıkar; insanın düşüncesini, davranışlarını ve başkalarıyla ilişkilerini etkileyen bir sorumluluğa dönüşür.

Allah’ın kitabıyla kurulan ilişki, başkalarının neye inandığını izlemekten önce insanın kendi inancını araştırmasıyla derinleşir. Çünkü insanın Allah’a karşı sorumluluğunu başka birine devretmesi mümkün değildir. Başkaları yol gösterebilir, bilgi verebilir ve düşünmeye yardımcı olabilir; fakat insanın kendi inancını araştırma ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenme görevi kendisine aittir.

Kur’an’ı anlamaya yönelen insan, yalnızca Allah hakkında bilgi edinmeye çalışmaz; kendi zaaflarını, yanılgılarını, beklentilerini ve sorumluluklarını da daha açık görmeye başlar. Böyle bir arayış, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine değil, hakikat karşısında daha dikkatli ve mütevazı olmasına katkıda bulunur.

Sonuçta asıl mesele, Kur’an’ın hayatımızda bulunup bulunmaması değil, onun rehberliğinin hayatımızda ne kadar yer tuttuğudur. Bir kitabı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek, onun mesajını öğrenme ve yaşama sorumluluğunu da beraberinde getirir. Bu sorumluluk, insanın kendi inancını sürekli gözden geçirmesini, doğruluğu araştırmasını ve hayatını bildiği hakikatlerle uyumlu hâle getirmeye çalışmasını gerektirir.

Kur’an’a inanmak, onun anlamını öğrenme çabasıyla; onu anlamak ise hayatımızı onun gösterdiği ölçüler doğrultusunda gözden geçirmekle tamamlanır. İnsan bu ilişkiyi ne kadar bilinçli kurarsa, inandığı dinle yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi kapatmak için de o kadar sağlam bir adım atmış olur. Doğrusunu Allah bilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

  MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR? Burada önemli bir ayrımı da koruyalım: Her şeyhin veya tarikat mensubunun aynı amaçla...