KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR?

 KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR?

Salat kelimesi denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan namaz gelir. Oysa Kur’an’a bütünlük içinde bakıldığında, salat kelimesinin her geçtiği yerde yalnızca bugünkü anlamıyla namazı ifade etmediği görülür. Hatta bazı ayetlerde salata “namaz” anlamı vermek, ayetin vermek istediği mesajı oldukça daraltır.

Bunun en açık örneklerinden biri Ahzâb Suresi’dir. Allah’ın da, meleklerin de Nebi Muhammed’e salat ettiği bildiriliyor ve ardından inanıp güvenenlere de ona salat etmeleri emrediliyor. Buradaki salatı yalnızca “namaz” diye anlamlandırmak zaten mümkün değildir. Allah’ın bir Nebi için namaz kılması düşünülemeyeceğine göre kelimenin bağlama göre başka bir anlam taşıdığı açıktır.
Allah ve melekleri, Nebi'ye salât ediyorlar (destek veriyorlar). Ey iman edenler! Siz de ona salât edin (destek verin) ve tam teslimiyet gösterin!
(Ahzâb, 33/56)

Öyleyse mesele, “Salat namaz mıdır, değil midir?” şeklinde kurulursa yanlış bir başlangıç yapılmış olur. Asıl soru şudur: Kur’an salat kelimesini hangi anlam alanında kullanmaktadır ve namaz bu anlam alanının neresindedir?

Salatın Arkasında Durmak Anlamı
Salat kelimesinin kök anlamı üzerinde düşünüldüğünde, bir şeyin arkasında olmak, onu desteklemek ve ondan yüz çevirmemek anlamlarıyla karşılaşılır. Bu anlam, Kur’an’daki birçok kullanımın anlaşılmasına yardımcı olur.

Kıyamet suresinde insanın ölüm anı anlatılırken onun gerçeği kabul etmediği, salat etmediği, yalanı benimseyip yüz çevirdiği bildirilir. Burada “salat etmedi” ifadesini yalnızca “namaz kılmadı” şeklinde anlamak, ayetin hemen yanında bulunan “yüz çevirdi” ifadesiyle kurduğu anlam ilişkisini zayıflatır. Çünkü bir tarafta gerçeği kabul etmek ve salat etmek, diğer tarafta yalanı benimsemek ve yüz çevirmek karşı karşıya getirilmiştir.
(İnkârcı kişi, gerçeği) onaylamamış, (Allah'ın dinine) destek olmamıştı.(31) Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti.(32)
(Kıyamet, 75/31-32)

Buradan hareketle salatın, insanın Allah’ın gösterdiği doğru yolun arkasında durması, O’nun belirlediği görevleri yerine getirmesi ve bu görevlerden yüz çevirmemesi anlamında kullanıldığı söylenebilir.

Burada “salat”ı aynı kelimeyle fakat bağlama uygun biçimde düşünmek gerekir. Allah’ın Nebi’nin arkasında olması, onu desteklemesi; meleklerin onun yanında yer alması; müminlerin de onun getirdiği vahyin arkasında durmaları şeklindeki anlam bütünlüğü ortaya çıkar.

Kur’an’da Allah’ın müminlere salat etmesinden de söz edilir. Allah ve melekleri müminlere salat eder; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya yönelen bir destek ve rahmet söz konusudur. Ahzâb’da salatı Burada da “namaz” olarak anlamlandırmak mümkün değildir. Allah’ın müminler için namaz kılması söz konusu olamayacağına göre, kelimenin destekleme, sahip çıkma ve doğru yola yöneltme anlam alanında kullanıldığı anlaşılır.
O ve melekleri sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât ediyor (destek veriyor). (Allah) müminlere karşı çok merhametli olandır.
(Ahzâb, 33/43)

Bu noktada önemli bir sonuç ortaya çıkar: Salat, yalnızca belli hareketlerden oluşan bir ibadetin adı olarak değil, Allah’ın belirlediği doğruların arkasında durmayı ve onları hayatın içine taşımayı anlatan daha geniş bir kavram olarak karşımıza çıkar.

Kulluk görevinin bütünlüğü
Mearic suresinde salat kavramının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Burada insanın bencil ve sabırsız yapısından söz edildikten sonra, salat edenlerin bu özelliklerden nasıl ayrıldıkları anlatılır.

Bu insanların mallarında ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeleri, hesap gününe inanmaları, Allah’ın karşısında sorumlu olduklarının bilincinde olmaları, cinsel sınırlarını korumaları, emanetlerine ve sözlerine bağlı kalmaları ve şahitliklerini doğru yapmaları sıralanır. Ardından onların salatlarına devam ettikleri ve salatlarını korudukları tekrar vurgulanır.
Şüphesiz ki insan çok hırslı yaratılmıştır.(19) Başına bir kötülük geldiğinde çok sızlanır.(20) Bir hayra (zenginliğe) ulaşınca da çok cimri kesilir.(21)    Ancak salât (ibadet) edenler hariç! (22) Onlar salâtlarında (ibadetlerinde) devamlı olanlardır.(23)  Onlar mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen(ler) için bilinen bir hak bulunanlardır.(24, 25) Onlar hesap gününe inananlardır.(26) Onlar Rabb’lerinin azabından korkanlardır.(27)  Şüphesiz ki Rabb’lerinin azabı(na karşı) güvende olunamaz.(28)  Onlar namuslarını koruyanlardır.(29) Ancak eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kişiler hariç. Şüphesiz ki onlar, (eşleriyle ilişkilerinde) kınanmazlar.(30) Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise haddini aşanların ta kendileridir.(31) Onlar emanetlerine ve sözlerine uyanlardır.(32) Onlar şahitliklerini yerine getirenlerdir.(33) Onlar bütün ibadetlerini koruyanlardır.(34) İşte onlar cennetlerde ağırlanacaklardır.(35)
(Mearic, 70/19-35)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Salat eden insanların özellikleri anlatılırken yalnızca belli vakitlerde yapılan bir ibadetten söz edilmez. Aksine insanın bütün hayatını ilgilendiren ahlaki ve toplumsal sorumluluklar arka arkaya sıralanır.

Malından ihtiyaç sahibine hak ayıran insan salatın içindedir. Emanete sahip çıkan insan salatın içindedir. Sözünü tutan insan salatın içindedir. Doğru şahitlik yapan insan salatın içindedir. Sınırlarını koruyan insan salatın içindedir. Bütün bunların ortak noktası, Allah’ın belirlediği ölçülerin arkasında durmaktır.

Dolayısıyla salatı yalnızca namaza indirgemek, Kur’an’ın oluşturduğu bu geniş çerçeveyi daraltır. Ancak buradan “Kur’an’da namaz yoktur” sonucu da çıkarılamaz. Tam tersine Kur’an’da belirli vakitleri bulunan, ayakta durmayı, rükû ve secdeyi içeren bir salat ibadeti de vardır. Mesele, namazın salat kelimesinin bütün anlamını tüketip tüketmediğidir.

Namaz Salatın İçinde Nasıl Yer Alır?
Kur’an’da salatın belirli zamanlarda yerine getirilmesi gerektiğini gösteren ayetler vardır. Hûd Suresi’nde gündüzün iki tarafına ve gecenin gündüze yakın bölümlerine işaret edilir. İsra Suresi’nde ise güneşin tepe noktasını geçmesinden gecenin karanlığına kadar olan dönem ile sabahın aydınlanma zamanından söz edilir.
Gündüzün iki bölümünde (öğle ve ikindi) ve gecenin de (gündüze) yakın bölümlerinde (akşam, yatsı ve sabah) namaz kıl! Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu, (gerçeği) hatırlamak isteyenlere bir hatırla(t)madır.
(Hûd, 11/114)

Güneşin (batıya) yönelip gecenin karanlığı bastırıncaya kadar ve tan vaktinin (sabah ışıklarının) toplanması (vaktinde) namaz kıl! Şüphesiz ki tan vaktinin (sabah ışıklarının) toplanmasına şahit olunmaktadır.
(İsra, 17/78)
Bu ayetler, Kur’an’da belirli vakitlere bağlı bir salat ibadetinin bulunduğunu göstermektedir. Fakat ayetlerden hareketle bütün ayrıntıları rivayetlerden alıp Kur’an’ın üzerine koymak başka bir konudur. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu ile sonradan aktarılan uygulamaları birbirinden ayırmak gerekir.

Salatın belirli vakitlere bağlı olduğu Nisa Suresi 103 ayette açıkça görülür. Salatın inanıp güvenenler üzerine vakitleri belirlenmiş bir yükümlülük olduğu bildirilir. Bu nedenle salatı tamamen soyut bir “iyi insan olma” kavramına dönüştürmek de doğru değildir.
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfir olanların size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size herhangi bir günah (sorumluluk) yoktur. Şüphesiz ki kâfirler, sizin için apaçık düşmandır.(101)
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza durup, silahlarını alsınlar (kuşansınlar); böylece secde ettiklerinde (namazı kıldıklarında diğerleri) arkanızda olsunlar! (Ardından henüz) namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namazı kılsın, onlar da önlemlerini ve silahlarını alsınlar! O kâfir olanlar sizin silahlarınızdan ve eşyanızdan habersiz olmanızı ve üstünüze birden baskın yapmayı isterler. Size yağmurdan (dolayı) bir eziyet dokunur veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size herhangi bir vebal yoktur. (Yine de) önleminizi alın! Şüphesiz ki Allah kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamış (olacak)tır.(102)
Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı hatırlayın! Güvene kavuşunca namazı (tam) kılın! Şüphesiz ki namaz, müminler üzerine vakitle yazılmış (bir farz)dır.(103)
(Nisa, 4/101-103)

Bu ayetlerde dikkat çekici olan, savaş gibi son derece olağanüstü bir durumda bile namazın vaktinin terk edilmemesidir. Düşmanın saldırma ihtimali vardır, askerlerin bir kısmı silahlarıyla nöbet tutmaktadır ve diğer kısmı namaz kılmaktadır. İlk grup namazını tamamladıktan sonra ikinci grup gelir ve onlar da aynı şekilde namazlarını kılarlar. Yani savaş şartları namazın vaktini ortadan kaldırmıyor; sadece namazın nasıl ve hangi tedbirlerle kılınacağını değiştiriyor.

Daha da önemlisi, ayetin sonunda namazın “vakitleri belirlenmiş bir farz” olduğu özellikle belirtiliyor. Namaz belirli bir vakit için farz kılınmıştır. O vakit geçtiğinde, Kur’an’ın “kaçırılan namazı daha sonra kılın” şeklinde bir hüküm getirmemesi dikkat çekicidir. Kur’an’da namazın kazasına ilişkin açık bir emir bulunmadığı için, sonradan ortaya çıkan kaza uygulamasını Kur’an’ın emri gibi göstermek mümkün değildir.

Burada bir istisna üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Uyuma veya unutma gibi insanın iradesi dışında meydana gelen durumlarla ilgili olarak Kur’an’da özel bir kaza hükmü bulunmaması, böyle bir durumda insanın sorumlu tutulacağı anlamına gelmez. Çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediği bir sorumluluk yüklemez. Ancak bunun dışında, vaktinde kılınmayan namazların daha sonra topluca kılınmasını emreden bir ayet yoktur.

Nisa 4/101-103 ayetleri savaş hâlindeki namazın nasıl kılındığını göstermesi bakımından da son derece önemlidir. Çünkü burada namazın şekli, içinde bulunulan tehlikeye göre azaltılmaktadır. Düşman saldırısı ihtimali bulunan savaş ortamında askerlerin bir bölümü Nebi Muhammed’in arkasında namaza duruyor, diğer bölümü ise güvenliği sağlamak üzere bekliyor. Birinci grup namazını tamamladıktan sonra ikinci grup geliyor ve onlar da namaza katılıyor.

Bu ayetlerden ayrıca korku hâlindeki namazın bir rekât olarak kılındığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü savaşan askerlerden her grup Nebi Muhammed’in arkasında namaza duruyor ve bir grup secdesini yaptıktan sonra diğer grubun önüne geçmesine imkân sağlanıyor. Burada namaz, normal şartlardaki tam şekliyle değil, savaşın gerektirdiği en kısa biçimde yerine getiriliyor.

Nebi Muhammed’in normal şartlarda namazı iki rekât kıldırması ile savaş hâlinde askerlerin birer rekât kılması birlikte düşünüldüğünde, farz namazın normal şartlarda iki rekât olduğu, korku namazının ise bir rekât olarak kılındığı anlaşılmaktadır. Böylece savaş hâlindeki namaz, normal namazın tamamen ortadan kaldırılması değil, tehlikeye göre kısaltılması anlamına gelmektedir.

Burada “namazı kısaltmak” ifadesinin de üzerinde durmak gerekir. Nisa 4/101’de yolculuk sırasında namazın kısaltılmasından söz edilir. Hemen ardından 102. ayette savaş şartlarında namazın nasıl kılınacağı anlatılır. Demek ki Kur’an, namazın özünü ortadan kaldırmıyor; şartlara göre yerine getirilmesini kolaylaştırıyor.

Nisa Suresi 103. Ayette ise namaz tamamlandıktan sonra Allah’ın ayakta, otururken ve yanlar üzerinde yatarken hatırlanması emrediliyor ve güvenli ortama dönüldüğünde namazın tam olarak kılınması isteniyor. Bu da namazın şartlara göre kolaylaştırılabileceğini, fakat namaz yükümlülüğünün ortadan kalkmadığını gösteriyor.

Buradan önemli bir sonuç daha çıkıyor: Namazın vakti geldiğinde savaş hâlinde bile namaz kılınıyorsa, “vaktinde kılamadım, sonra kılarım” anlayışının Kur’an’da bir dayanağı bulunup bulunmadığı ayrıca sorgulanmalıdır. Çünkü Allah, en ağır şartlardan birinde bile namazı vaktinde yerine getirecek bir düzenleme yapmış; namazı sonraya bırakmayı değil, şartlara uygun biçimde o anda kılmayı göstermiştir.

Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo oldukça açıktır: Namaz belirli vakitlerde yerine getirilen bir farzdır. Vakit, namazın ayrılmaz parçasıdır. Şartlar ağırlaştığında namaz terk edilmez; kısaltılır veya şartlara uygun hâle getirilir. Ancak vaktinde kılınamayan namazların sonradan kaza edilmesini emreden açık bir Kur’an hükmü bulunmaz.

Böylece burada iki ayrı kullanım alanını birlikte görmek gerekir. Birincisi, Allah’ın belirlediği kulluk görevlerinin bütünü anlamındaki geniş salat; ikincisi ise belirli vakitlerde yerine getirilen ibadet olarak salattır.

Bu ayrım yapıldığında salatın Kur’an’daki geniş anlamı ile namazın bu geniş kulluk anlayışı içindeki özel yeri birbirine karıştırılmamış olur.

Dua da Salatın İçindedir
Salat konusunu ele alırken bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekir: Dua da salatın içindedir. Rabb’ine yönelmek, O’na yakarmak, O’ndan yardım ve bağışlanma istemek elbette salatın kapsamındadır. Bu nedenle dua ile salatı birbirinden tamamen ayırmak doğru değildir.

Ancak buradan salatın yalnızca dua olduğu sonucu da çıkarılamaz. Salat, insanın Rabb’iyle bağını canlı tutan daha geniş bir yöneliştir. Dua bu yönelişin önemli bir parçasıdır. İnsan Rabb’ine dua ederken O’na yönelir; fakat bu yönelişin gerçekliği yalnızca diliyle söylediklerinde değil, hayatındaki karşılığında da ortaya çıkar.

Bu yüzden salatı anlatırken duayı dışarıda bırakmamak, fakat salatı da yalnızca duaya indirgememek gerekir. Dua salatın bir parçasıdır; salat ise duadan daha geniş bir kulluk ve yöneliş bütünüdür.

Salatın Sürekliliği Ne Anlatıyor?
Mearic suresinde salat edenlerin salatlarına devam ettikleri ve onu korudukları iki ayrı yerde vurgulanır.
Bu ifadeleri yalnızca “namazı kaçırmamak” şeklinde düşünmek mümkündür; fakat ayetlerin çevresindeki bütünlük daha geniş bir sorumluluğa işaret eder. Çünkü aynı bölümde maldan hak ayırmak, emanete riayet etmek, sözünde durmak ve doğru şahitlik yapmak gibi davranışlar da salat eden kişinin özellikleri arasında sayılır.

Salatını koruyan insan, Allah ile kurduğu kulluk bağını hayatının herhangi bir alanında terk etmeyen insandır. Namazını kılar ama ticaretinde hile yaparsa, ibadetini yerine getirir ama emanete ihanet ederse, Allah’ın istediği kulluk bütünlüğünden söz etmek zorlaşır.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ibadet ile ahlak birbirinden kopuk değildir.

Bu nedenle “Ben namazımı kılıyorum, gerisi beni ilgilendirmez” anlayışı Kur’an’ın salat kavramıyla uyuşmaz. Çünkü salat, insanın Allah’ın gösterdiği yolun arkasında durmasını gerektirir.

Salatını Terk Edenlerin Problemi Nedir?
Kur’an, salat etmeyenlerin durumunu anlatırken meseleyi yalnızca namazın terk edilmesine bağlamaz. Tam tersine, salatı terk etme ile insanın gerçeğe karşı tavrı, toplumsal sorumlulukları ve hesap gününe bakışı arasında güçlü bir bağ kurar.
Hayır! Doğrusu siz çabucak geçeni (dünyayı) seviyorsunuz.(20)
Ahireti bırakıyorsunuz.(21) O gün bazı yüzler, Rablerini(n kararını) beklerken ışıl ışıl olacaktır. (22, 23) O gün bazı asık yüzler de vardır ki bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını anlayacaktır.(24-25)
(Kıyamet, 75/20-25)


Kıyamet suresinin devamında, insanın gerçeği kabul etmemesi, salat etmemesi ve yüz çevirmesi birlikte anlatılır.(31) (İnkârcı kişi, gerçeği) onaylamamış, (Allah'ın dinine) destek olmamıştı.
Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti.(32) Sonra da kibirlenerek kendi ailesine gitmişti.(33) Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!(34) Evet, yazık sana yazık, sen hak ettin.(35)
(Kıyamet, 75/31-35)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “salat etmedi” ifadesinin tek başına değerlendirilmemesidir. Aynı insanın gerçeği tasdik etmediği, yalanladığı ve yüz çevirdiği de açıkça belirtilmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın anlattığı problem, yalnızca belirli bir ibadetin yerine getirilmemesi değildir. Salatı terk etmek, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve hakikate karşı tutumunu gösteren daha geniş bir bütünün parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu bağlantı Müddessir suresinde çok daha açık biçimde görülür. Sakar’a girenlere bunun sebebi sorulduğunda, verdikleri cevap yalnızca “salat etmiyorduk” değildir. Birkaç farklı davranış aynı bütünlük içerisinde sıralanır:
“Her nefis, kazandığına karşılık rehindir.(38) Ancak sağın adamları başka.(39) Cennetlerdeyken "Sizi ateşe sürükleyen nedir?" diye suçluların durumundan soracaklar. (40-41-42) (Onlar da) şöyle diyecekler: "Biz salât (ibadet) edenlerden değildik.(43)
Yoksulu doyurmazdık.(44) Boş şeylere dalanlarla birlikte biz de boş şeylere dalardık.(45) Hesap gününü yalanlardık.(46)
(Müddessir, 74/38-46)

Bu ayetlerde çok önemli bir bütünlük vardır. Sakar’a götüren sebepler arasında salat etmemekle birlikte, çaresiz ve muhtaç insanı doyurmamak, boş işlere dalmak ve hesap gününü yalanlamak da sayılmaktadır. Kur’an, bunları birbirinden kopuk davranışlar olarak değil, insanın hayat anlayışını ortaya koyan bir bütün olarak sunmaktadır.

Öyleyse burada “Salat etmiyorduk” ifadesini yalnızca “Namaz kılmıyorduk” şeklinde daraltarak anlamak, ayetlerin hemen ardından sıraladığı diğer sorumlulukları görmezden gelmek olur. Çünkü aynı insanların yoksulu gözetmediği, boş işlere daldığı ve hesap gününü yalanladığı özellikle belirtilmektedir. Demek ki Kur’an açısından salat, insanın Rabb’i ile ilişkisini olduğu kadar insanlara karşı sorumluluğunu da içine alan bir anlam bütünlüğüne sahiptir.

Bu nedenle Kur’an’da salatın terk edilmesini sadece namazın terk edilmesi üzerinden okumak yeterli değildir. Namaz, salatın içinde yer alan önemli bir uygulama olmakla birlikte, salat kavramının Kur’an’daki bütünlüğü insanın Rabb’ine yönelişini, sorumluluk bilincini ve hayatını Allah’ın gösterdiği doğrultuda düzenlemesini de kapsayan daha geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır.

Buradaki asıl problem, insanın yalnızca namaz kılıp kılmaması değil; Rabb’ine karşı sorumluluğunu terk etmesi, hakikati reddetmesi, ihtiyaç sahibi insanlara karşı duyarsızlaşması ve hesap vereceği gerçeğini hayatından çıkarmasıdır. Kur’an’ın dikkat çektiği bütünlük tam olarak budur.

Gösteriş İçin Yapılan Salat
Mâûn suresi, konuyu daha da çarpıcı hâle getirir. Surede dini yalanlayan kişinin yetimi itip kakması, yoksulu doyurmaya teşvik etmemesi ve salat edenlerden olduğu hâlde yaptığı salata karşı duyarsız davranması anlatılır. Ardından gösteriş yapan ve en küçük yardımı bile engelleyenlerden söz edilir.
Dini (hesap gününü) yalanlayanı gördün mü?(1)
İşte o, yetimi itip kakandır.(2) Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.(3) Yazıklar olsun o salât (ibadet) edenlere.(4) Ki onlar (yaptıklarını sandığı) salâtlarından (ibadetlerinden) habersizdir.(5) Onlar gösteriş yaparlar.(6) (En ufak) yardıma (bile) engel olurlar.(7)

(Mâûn, 107/1-7)

Burada çok önemli bir ölçü vardır: Bir insanın ibadet görüntüsü vermesi, onun Allah’ın istediği kulluğu yerine getirdiğini göstermeye yetmez.

Eğer insanın ibadeti onu yetime, yoksula, çaresize ve topluma karşı sorumluluktan uzaklaştırıyorsa ortada Kur’an’ın istediği kulluk anlayışı yoktur.

Nisa Suresi’nde de münafıkların salata isteksizce kalktıkları, insanlara gösteriş yaptıkları ve Allah’ı ancak az hatırladıkları bildirilir. Demek ki dış görünüşte salat varmış gibi görünmek, gerçek kulluk için yeterli değildir.
Şüphesiz ki münafıklar, Allah'ı aldat(tıklarını san)ıyorlar; (Oysa) O onları(n kendilerini) aldat(masını sağlayand)ır. Onlar namaza kalktıkları zaman insanlara gösteriş yaparak üşenerek kalkarlar; azı hariç Allah'ı hatırlamazlar.
(Nisa 4/142)

Salatın değeri, insanın hayatında meydana getirdiği değişimle anlaşılır.

Allah’ın Salatı İle İnsanın Salatı Aynı Şey Değildir
Burada bir başka önemli ayrım ortaya çıkar. Kur’an Allah’ın da salat ettiğini, meleklerin de salat ettiğini, insanların da salat ettiğini bildiriyor.

Ahzâb 33/43’te Allah’ın ve meleklerin müminlere salat ettiği bildirilirken, Ahzâb 33/56’da Allah’ın ve meleklerin Nebi’ye salat ettiği, müminlerin de ona salat etmesinin istendiği ifade edilir.
Allah ve melekleri, Nebi'ye salât ediyorlar (destek veriyorlar). Ey iman edenler! Siz de ona salât edin (destek verin) ve tam teslimiyet gösterin!
(Ahzâb, 33/56)

Aynı kelimenin farklı varlıklar için kullanılması, kelimenin tek ve dar bir anlama hapsedilemeyeceğini gösterir. Allah’ın salatı ile insanın salatı aynı fiil olamaz. Bağlama göre anlam belirlenir.

Bu nedenle “salat sadece namazdır” demek, Kur’an’daki bütün kullanımları açıklamakta yetersiz kalır.

İnsanın Salatı, Allah’ın Gösterdiği Yolun Arkasında Durmaktır
Kur’an’ın birçok yerinde insanın başarıya ulaşması için yalnızca istemesinin yetmediği görülür. Sabır ve salat birlikte zikredilir.

Bakara Suresi’nde inanıp güvenenlere sabırla ve salatla yardım istemeleri emredilir. Ardından korku, açlık, mal ve can kaybı gibi imtihanlardan söz edilir; böyle durumlarda duruşunu bozmayanlara Allah’ın desteği ve rahmeti bildirilir.
Ey iman edenler! Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.(153)
Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler' demeyin! Aslında onlar diridir ancak siz anlayamazsınız.(154) Şüphesiz ki sizi biraz korku ve açlık; (ayrıca) mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma (fakirlik) ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!(155) Onlar (sabredenler), kendilerine bir musibet geldiği zaman "Biz Allah'a aidiz ve biz elbette yalnızca O'na döneceğiz"derler.(156) İşte Rabb’lerinden salavat (destekler) ve merhamet hep onların üzerinedir; doğru yolu bulanlar da onlardır.(157)
(Bakara, 2/153-157)
Buradaki salatı yalnızca namaz olarak anlamak, ayetin oluşturduğu ilişkiyi eksiltir. Çünkü insanın bir sıkıntı karşısında Allah’tan yardım istemesi, aynı zamanda üzerine düşen görevi yerine getirmesini, doğru tavrını korumasını ve mücadeleden vazgeçmemesini gerektirir.

Bakara Suresi’nde yardımın sabır ve salatla aranması istenir ve bunun, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımayanlara ağır geleceği belirtilir.
Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki o (sabır ve fedakârlık), saygı duyanlar dışındakilere ağır gelir.(45)
Onlar, Rabb’lerine kavuşacaklarına ve O'na döneceklerine kesin olarak iman eden kişilerdir.(46)
(Bakara, 2/45-46)

Burada çok basit fakat önemli bir gerçek vardır: Dua etmek insanın isteğini ortaya koyar; salat ise o isteğin gerektirdiği sorumluluğun arkasında durmasını sağlar.

Bir insan başarı ister ama çalışmazsa, adalet ister ama kendisi adaletsizlik yaparsa, toplumun düzelmesini ister ama kendi sorumluluğunu yerine getirmezse yalnızca dilekte bulunmuş olur.

Kur’an’ın istediği ise dilekle birlikte sorumluluk üstlenmektir.

Salat, İnsanın Allah’ın Koyduğu Ölçülerle Hayat Kurmasıdır
Kur’an’a bütünlük içinde baktığımızda salatın yalnızca camide veya belirli vakitlerde yerine getirilen bir ibadet olmadığını anlarız.

Salat; Allah’ın emrine sırt çevirmemek, O’nun gösterdiği doğruyu sahiplenmek, kulluk görevlerini yerine getirmek ve bu görevlerin arkasında durmaktır. Namaz bu kulluğun önemli bir parçasıdır. Ancak kulluğun tamamı değildir. Bir insan namazını kılıp başkalarına karşı haksızlıklara düşebilir; emanete ihanet edebilir; sözünde durmayabilir; yoksulun hakkını gözetmeyebilir; şahitliğini değiştirebilir. Böyle bir hayatın yalnızca namaz üzerinden “salatını yerine getiren bir hayat” olarak değerlendirilmesi Kur’an’ın bütünlüğüyle bağdaşmaz.

Mearic suresinde salat edenlerin özellikleri anlatılırken bunun neden böyle olduğu açıkça görülür. Salat eden insanın malında başkasının hakkını gözetmesi, emanete ve söze bağlı kalması, doğru şahitlik yapması tesadüfen aynı listeye konulmamıştır. Çünkü salat insanın Allah karşısındaki duruşudur. Bu duruş, hayatın her alanına yansımak zorundadır.

Resûlün İnsanlara Salatı Ne Demektir?
Tevbe Suresi, salat kavramının anlaşılması bakımından son derece açıklayıcıdır. Nebi Muhammed’e, insanlardan alınan sadakalardan onların arındırılması ve geliştirilmesi için yararlanması ve onlar için salat etmesi bildirilir. Ayetin devamında onun salatının insanlar için bir huzur ve güven kaynağı olduğu belirtilir.
Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arındırırsın. Onlara salât et (destek ol)! Şüphesiz ki senin salâtın (desteğin) onlar için huzur ve güven (kaynağı)dır. Allah duyandır, bilendir.
(Tevbe, 9/103)
Buradaki salatı “onlara namaz kıl” diye çevirmek mümkün değildir.

Burada Nebi’den istenen, toplumdan alınan ekonomik kaynakların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ve insanların desteklenmesidir. Dolayısıyla salatın “birinin arkasında durmak, onu desteklemek” anlamı burada açık biçimde kendini gösterir.

Sadakaların nerelere harcanacağı da Tevbe Suresi’nde açıklanır. Fakirler, miskinler, sadaka işinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak kimseler, özgürlüğünü kaybetmiş olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar bu kaynaklardan yararlanacak gruplar arasında sayılır.
Sadakalar Allah'tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılmış olanlara, (özgürleşmek isteyen) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolcuya mahsustur. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
(Tevbe, 9/60)

Böyle bakıldığında ekonomik dayanışma da salatın toplumsal boyutlarından biri hâline gelir.

Bir toplumda insanlar birbirinin arkasında duruyorsa, güçsüzün yanında yer alıyorsa, borçluyu ayağa kaldırıyorsa, yolda kalmışı koruyorsa ve özgürlüğünden mahrum bırakılmış insanı kurtarmak için kaynak ayırıyorsa, orada Kur’an’ın salat anlayışının toplumsal karşılığı ortaya çıkmış olur.

Musallâ Sadece Bir Taş Değildir
Kur’an’da “musallâ” kelimesi de geçer. Bakara Suresi’nde Makam-ı İbrahim’in musallâ edinilmesinden söz edilir.
Hani Evi (Kâbe'yi) insanlara toplanma yeri ve güven (mekânı) kılmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin! İbrahim'e ve İsmail'e "Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tutun!" diye emretmiştik.
(Bakara, 2/125)

Buradaki ifadeyi yalnızca Kâbe’nin yanında bulunan belirli bir taşla özdeşleştirmek, ayetin anlam alanını daraltabilir. “Makam” kelimesi durulan, bulunulan veya konum alınan yer anlamlarıyla bağlantılıdır. Musallâ ise salatın yerine getirildiği yer olarak anlaşılır.

Bu nedenle Kur’an’ın kavramlarını daha sonra oluşmuş kültürel kabullerden bağımsız biçimde değerlendirmek gerekir.

Salat Kelimesini Tek Bir Anlama Sıkıştırmanın Sonucu
Kur’an’ın tamamına bakmadan, salat kelimesinin geçtiği her yerde otomatik olarak “namaz” kelimesini kullanmak bazı ayetlerde ciddi anlam sorunları doğurur.

Örneğin Bakara 2/1-5’te doğru yolda olanların özellikleri sayılırken salat, infak, vahye iman ve ahiret inancı aynı bütünlük içinde ele alınır. Burada salatı yalnızca namaz olarak düşünmek mümkün olmakla birlikte, kelimenin daha geniş kulluk sorumluluğunu da kapsadığını gözden kaçırmamak gerekir.

Daha açık örnek ise Ahzâb 33/56’dır. Allah’ın ve meleklerin Nebi’ye salat etmesi, ardından müminlerin de ona salat etmesinin istenmesi, kelimenin bağlama göre “destek olmak, arkasında durmak” anlamında anlaşılmasını zorunlu kılar.

Böylece Kur’an’ın farklı ayetleri birbirini açıklamaya başlar.

Bir ayette insanın salatı, başka bir ayette Allah’ın salatı, başka bir ayette Nebi’nin insanlara salatı söz konusu olduğunda kelimeyi her defasında aynı dar anlamda kullanmak yerine, ortak anlam çekirdeğini görmek gerekir.

O ortak çekirdek, arka çıkmak, desteklemek, sahiplenmek ve yüz çevirmemektir.

Salatın Gerçek Anlamı Hayatta Görünür
Kur’an’ın salat anlayışını yalnızca namaza indirgemek de, namazı salatın dışına çıkarmak da aynı ölçüde eksik olur.

Kur’an’da namaz vardır. Belirli vakitlerde yerine getirilen bir salat vardır. Korku hâlinde nasıl yapılacağına ilişkin düzenlemeler vardır. Yolculuk ve savaş şartlarında nasıl kolaylık sağlandığı anlatılır. Nisa 4/101-103 ve Bakara 2/239 bu konuda açık örneklerdir.

Ancak aynı Kur’an, salatı insanın bütün kulluk hayatını kapsayan daha geniş bir kavram olarak da kullanır.

Bu nedenle salatı anlamanın en sağlıklı yolu, onu tek bir kelimeye mahkûm etmek değil, geçtiği ayetin bağlamına bakmaktır.

Bazen salat namazdır. Bazen Allah’ın bir kuluna desteğidir. Bazen bir insanın başka bir insanın arkasında durmasıdır. Bazen insanın Allah’ın emirlerini yerine getirme sorumluluğudur. Bazen de bütün bunların ortak noktasını oluşturan kulluk duruşudur.

Kur’an’ın kavramlarını anlamanın yolu, onları önceden belirlenmiş kalıplara sokmak değil, Kur’an’ın onları nasıl kullandığını görmektir.

Sonuç: Salat, Hayatın Allah’ın Yanında Yer Almasıdır
Salat kelimesini yalnızca “namaz” olarak anlamak, Kur’an’ın birçok ayetinde karşımıza çıkan anlam zenginliğini ortadan kaldırır. Fakat “salat namaz değildir” demek de Kur’an’daki açık namaz hükümlerini görmezden gelmek olur.

Doğru olan, ikisini birbirine karşı koymadan anlamaktır.

Kur’an’da salat, insanın Allah’ın belirlediği kulluk yolunun arkasında durmasıdır. Bu geniş anlamın içinde belirli vakitlerde yerine getirilen namaz da vardır. Rabb’ine yönelmek, O’na yakarmak, O’ndan yardım ve bağışlanma dilemek anlamındaki dua da bu yönelişin önemli bir parçasıdır. Ancak salat ne yalnızca namazdan ne de yalnızca duadan ibarettir.

Gerçek salat, insanın namazda Allah’ın karşısında durup hayatın geri kalanında O’nun gösterdiği ölçülerden yüz çevirmesiyle tamamlanmış olmaz. Aynı şekilde dua eden, fakat duasının gerektirdiği sorumluluklardan uzak duran bir insanın da salatın bütünlüğünü kavradığı söylenemez.

Salat; namazda, duada, ticarette, aile hayatında, komşulukta, emanette, şahitlikte, yoksula karşı davranışta, adalette ve insanlarla ilişkide kendini göstermelidir.

Kur’an’ın istediği insan, yalnızca ibadet eden değil; Allah’ın gösterdiği doğruların arkasında duran insandır. Dua ederken Rabb’ine yönelen, namaz kılarken O’na kulluğunu ortaya koyan ve hayatının diğer alanlarında da O’nun ölçülerine bağlı kalan insan, salatı hayatının bütünlüğü içinde yaşamış olur.

Bu yüzden salat, hayatın belli dakikalarına sıkıştırılabilecek bir görev değildir. Namaz vakti geldiğinde yerine getirilen bir ibadet olduğu gibi, dua ile Rabb’e yönelmeyi ve hayatın tamamına yayılan bir kulluk sorumluluğunu da kapsar.

İnsan Allah’ın emrinin arkasında durduğu sürece salatın içindedir. Yüz çevirdiğinde ise salatın anlamından uzaklaşır.

Kur’an’ın bize öğrettiği asıl mesele de budur: Allah’a yönelmek yalnızca O’nun karşısında durmak, O’na dua etmek veya belli vakitlerde namaz kılmak değildir. Asıl mesele, bütün bunların hayatımızda karşılık bulması ve Allah’ın gösterdiği yolun arkasında durmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SİGORTANIN HER TÜRLÜSÜ HARAM MI?

 SİGORTANIN HER TÜRLÜSÜ HARAM MI?

“Sigorta haramdır” sözüyle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat bu cümleyi duyduğumuzda hemen kabul etmek yerine, önce “Hangi sigorta ve neden haram?” diye sormamız gerekir. Çünkü bugün sigorta adı altında birbirinden oldukça farklı uygulamalar bulunmaktadır. Bir insan aracını, evini, iş yerini veya sağlık giderlerini güvence altına alabiliyor; bir başka sistemde ise insanların ödedikleri primler çeşitli yatırımlarda değerlendiriliyor. Dolayısıyla bütün bu uygulamaları tek bir başlık altında toplayıp “sigortanın tamamı haramdır” demek, önce sigortanın ne olduğunu ve nasıl işlediğini ortaya koymayı gerektirir.

Aslında sigortanın temelindeki düşünce oldukça anlaşılırdır. İnsan gelecekte başına ne geleceğini bilemez. Bir trafik kazası, yangın, doğal afet veya başka bir olay, insanın yıllarca çalışarak oluşturduğu birikimi bir anda yok edebilir. Özellikle ağır bir kazada ortaya çıkan maddi zarar, kişinin hayatını uzun yıllar boyunca etkileyebilir. İnsanlar da böyle bir risk karşısında, “Birimizin başına büyük bir zarar geldiğinde bu yükü birlikte karşılayalım” düşüncesiyle ortak bir güvence sistemi oluşturabilirler. Bunun amacı, bir başkasının parasını haksız biçimde almak değil, ortaya çıkabilecek büyük bir zararın tek kişinin üzerinde kalmasını önlemektir. Böyle bir dayanışmanın neden doğrudan haram kabul edilmesi gerektiği ise ayrıca açıklanmalıdır.

Kur’an’ın yardımlaşma konusundaki temel ilkesi açıktır:
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”
(Maide, 5/2)
Bu ayet, insanların birbirlerine ekonomik veya sosyal anlamda destek olmalarını yasaklamamakta, aksine iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmayı emretmektedir. Elbette bu ayetten “Her sigorta helaldir” sonucu çıkarılamaz. Çünkü bir sigorta sisteminin içinde faiz, kumar, haksız kazanç, aldatma veya başka bir haram unsur bulunabilir. Ancak bunun tersi de doğrudur: Bir sistemin adına sigorta deniliyor diye onun bütün çeşitlerini kendiliğinden haram kabul etmek de Kur’an’dan çıkarılmış bir hüküm değildir.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken konu, haramın kaynağını doğru belirlemektir. Kur’an, Allah’ın kulları için helal kıldığı şeylerin insanlar tarafından keyfî biçimde haramlaştırılmasını açıkça sorgular:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?”
(A‘raf, 7/32)
Bu ayetin hemen ardından gelen mesaj da oldukça önemlidir. Allah, insanların kendi kanaatlerini Allah’ın hükmü gibi sunmalarını doğru bulmaz. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurur:
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin; Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.”
(Nahl, 16/116)
Bu nedenle “sigorta haramdır” diyen kişiye kızmak veya tartışmayı kişiselleştirmek yerine, çok basit bir soru sormak gerekir: “Sigortayı haram yapan şey nedir ve bu haram Kur’an’ın hangi hükmüne dayanmaktadır?” Eğer cevap faiz ise, faiz olan bölüm gösterilmelidir. Kumar olduğu söyleniyorsa, kumar niteliğinin nerede bulunduğu açıklanmalıdır. Haksız kazançtan söz ediliyorsa, kimin malının hangi yolla haksız olarak alındığı ortaya konmalıdır. Çünkü bir işlemin içinde haram bir unsur bulunması ile o işlemin bütün çeşitlerini ve her şart altındaki uygulamalarını haram saymak aynı şey değildir.

Sigorta Faiz midir?
Sigorta konusunda en önemli tartışmalardan biri faiz meselesidir. Allah şöyle buyurur:
“Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.”
(Bakara, 2/275)
Kur’an’ın faiz konusundaki hükmü açıktır. Bu nedenle sigorta şirketlerinin topladığı paraları faizli işlemlerde değerlendirmesi söz konusuysa, burada faiz ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat bir sigorta sisteminde faiz bulunabilmesi ile sigortanın kendisinin faiz olduğunu söylemek aynı şey değildir. Bir işlemin içinde faiz bulunması, o işlemin hangi bölümünün faiz olduğunu araştırmayı gerektirir.

Örneğin bir insan aracını kazaya karşı güvence altına almak amacıyla bir sigorta sözleşmesi yapıyor olabilir. Sigorta şirketinin topladığı parayı daha sonra faizli bir yatırım aracında değerlendirmesi ise başka bir işlemdir. Birincisini ikincisiyle özdeşleştirmek yerine, her iki işlemin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde insanların katkılarıyla oluşturulan bir fonun faizsiz biçimde işletilmesi ve meydana gelen zararların bu fondan karşılanması da ayrıca ele alınmalıdır.

Kur’an’ın faiz yasağı açıktır; fakat bu açık yasağı kullanarak Kur’an’da adı geçmeyen bütün ekonomik uygulamaları faiz kapsamına sokmak doğru değildir. Yeni ortaya çıkan her ekonomik sistem, içinde hangi işlemleri barındırdığına göre değerlendirilmelidir.

Sigorta Kumar mıdır?
Sigortaya yöneltilen bir başka itiraz da kumar meselesidir. “Kaza yaparsam sigorta şirketi bana para verecek, kaza yapmazsam ödediğim prim bende kalmayacak; bu kumara benzemiyor mu?” deniliyor. Gerçekten de gelecekte ne olacağının bilinmemesi bakımından bir benzerlik kurulabilir. Ancak iki işlemin aynı olduğunu söyleyebilmek için yalnızca belirsizliğin bulunması yeterli değildir.

Kur’an kumarı açıkça yasaklamıştır:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”
(Maide, 5/90)
Kumarın temelinde, tarafların bir oyun veya bahis üzerinden birbirlerinin kaybından kazanç elde etmesi vardır. Sigortanın temelindeki amaç ise belirli bir risk gerçekleştiğinde meydana gelen zararı sözleşmede belirtilen şartlar çerçevesinde karşılamaktır. Bir sigorta sistemi gerçekten kumar mantığıyla çalışıyorsa elbette bu yönüyle değerlendirilir. Fakat gelecekte bir olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin bilinmemesi, tek başına o işlemi kumar hâline getirmez. İnsan yarın hastalanıp hastalanmayacağını, aracının kaza yapıp yapmayacağını veya evinde yangın çıkıp çıkmayacağını bilemez. Belirsizlik hayatın kendisinde vardır; önemli olan, yapılan işlemin bu belirsizliği nasıl kullandığıdır.

Karşılıklı Rıza ve Malın Korunması
Kur’an ekonomik ilişkilerde insanların mallarının haksız biçimde yenilmesini yasaklarken, karşılıklı rızaya dayanan ticari ilişkileri bütünüyle yasaklamaz:
“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması başka.”
(Nisa, 4/29)
Sigorta sözleşmesinde de tarafların karşılıklı rızası söz konusudur. İnsan belirli bir bedel ödemeyi, karşılığında da sözleşmede belirtilen risklerden birinin gerçekleşmesi hâlinde belirli bir güvence elde etmeyi kabul eder. Burada önemli olan, sözleşmenin haksızlık içerip içermediğidir. Şirketin müşteriyi aldattığı, sözleşmede açıkça belirtilmeyen kesintiler yaptığı veya hak ettiği ödemeyi haksız biçimde engellediği bir durumda elbette mesele değişir. Çünkü burada artık sadece sigortadan değil, haksızlıktan söz edilmektedir.

Kur’an’ın ekonomik ilişkilerde ayrıntılı düzenlemeler getirmesi de bize önemli bir şey gösterir. Bakara 282. ayette borç ilişkilerinin yazılması, tarafların haklarının korunması ve şahitlik gibi konular ayrıntılı biçimde anlatılır. Demek ki insanlar arasında ekonomik güvence oluşturmak, hakları kayıt altına almak ve gelecekte çıkabilecek sorunlara karşı tedbir almak Kur’an’ın yabancı olduğu davranışlar değildir. Tam tersine, hakların korunması önemsenmektedir.

Nebi Muhammed Döneminde Dayanışma Var mıydı?
Bugünkü anlamıyla sigorta şirketlerinin Nebi Muhammed döneminde bulunmadığını elbette biliyoruz. Fakat buradan “O dönemde sigorta yoktu, o hâlde bugün sigorta haramdır” sonucu çıkarılamaz. Çünkü İslam’ın hüküm koyduğu alan ile sonradan ortaya çıkan araçların isimleri birbirinden farklıdır. Bugün kullandığımız pek çok ekonomik ve teknolojik araç o dönemde yoktu. Önemli olan, yeni ortaya çıkan uygulamanın Allah’ın açıkça yasakladığı bir fiili içerip içermediğidir.

Klasik İslam hukukunda “âkile” adı verilen dayanışma uygulaması bu açıdan dikkat çekicidir. Özellikle öldürme veya yaralama sonucunda ortaya çıkan diyet gibi mali sorumlulukların belirli bir dayanışma grubu tarafından paylaşılması konusu, klasik fıkıh kaynaklarında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Serahsî’nin el-Mebsût adlı eserinde “Kitâbü’l-Akıle” bölümünde, İbn Hümâm’ın Fethü’l-Kadîr adlı eserinde de benzer konular işlenmiştir.

Elbette âkile sistemini bugünkü ticari sigortanın aynısı kabul etmek doğru değildir. Hukuki yapıları ve ortaya çıkış şartları farklıdır. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken nokta başkadır: İnsanların karşılaşabilecekleri bazı mali sorumlulukları topluluk olarak paylaşmaları, İslam toplumunun tamamen yabancı olduğu bir anlayış değildir. Bu nedenle bugünkü sigortayı değerlendirirken “Geçmişte böyle bir şirket yoktu” demek yerine, “Bugünkü sistem hangi ilkelere dayanıyor?” sorusunu sormak daha doğru olur.

“Bana Kur’an’dan Bahsetme” Diyenlere
Bazen bir mesele hakkında Kur’an’dan delil getirdiğinizde, “Bana Kur’an’dan bahsetme; fıkıh kitaplarına bak” denildiğini duyuyoruz. Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken temel bir çelişki vardır. Bir şeyin Allah tarafından haram kılındığını söylüyorsak, Allah’ın bu yasağını nerede bildirdiğini göstermek zorundayız. Fıkıh kitapları elbette incelenebilir. Geçmiş âlimlerin görüşleri elbette öğrenilebilir. Fakat bir âlimin görüşü Allah’ın ayeti değildir. Bir fıkıh kurulunun kararı da Kur’an’ın yerine geçmez.

Nitekim Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi, sigorta konusunda bütün uygulamaları tek bir başlık altında değerlendirmemiş; ticari sigorta ile karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan sigorta arasında ayrım yapmıştır. Akademinin kararlarında, insanların katkılarıyla oluşturulan ortak bir fondan ihtiyaç hâlinde zarar gören kişiye ödeme yapılmasına dayanan kooperatif ve dayanışma esaslı sigorta anlayışının ayrıca değerlendirildiği görülmektedir. Bu bile bize, “sigorta” kelimesini duyduğumuz anda bütün ayrıntıları bir kenara bırakıp tek bir hüküm vermenin ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da sigorta konusunda çeşitli değerlendirmeler yapmıştır. Bu görüşler, çağdaş ekonomik uygulamaların fıkıh açısından nasıl değerlendirildiğini görmek bakımından önemlidir; ancak bunları Allah’ın kitabındaki kesin hükümlerle aynı seviyeye koymamak gerekir. Bir kurulun görüşü, sonuçta bir insan değerlendirmesidir. Müslümanın görevi bu görüşleri öğrenmek, fakat onları Kur’an’ın yerine koymamaktır.

Dayanışma ile Ticari Kazanç Arasındaki Fark
Şimdi iki farklı sistemi düşünelim. Birinci sistemde insanlar belirli miktarlarda katkıda bulunuyor, bu paralar ortak bir fonda toplanıyor ve katılımcılardan birinin sözleşmede belirtilen bir zarara uğraması hâlinde ortak fondan onun zararı karşılanıyor. Burada temel düşünce dayanışmadır. İkinci sistemde ise şirket, primleri topluyor, kendi ticari faaliyetini sürdürüyor, riskleri hesaplıyor ve bundan ticari kazanç elde ediyor. Bu iki sistemin aynı hukuki ve ekonomik yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu nedenle “Sigorta haramdır” demek yerine, “Hangi sigorta sistemi, hangi şartları nedeniyle haram kabul ediliyor?” diye sormak gerekir. Çünkü hükmü belirleyen yalnızca işlemde kullanılan isim değildir. İşlemin gerçek niteliği, tarafların hakları, paranın nasıl kullanıldığı, kazancın nasıl elde edildiği ve sözleşmenin hangi şartları içerdiği de önemlidir.

Burada Maide 2. ayetteki ölçü yeniden karşımıza çıkıyor: İyilik ve takva üzerinde yardımlaşmak başka, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmak başkadır. Eğer bir sistem insanların uğradığı zararları paylaşmaya yardımcı oluyor, tarafların haklarını koruyor ve haram bir unsur içermiyorsa, bunun sadece “sigorta” adı taşıdığı için haram olduğunu söylemek ayrıca delil gerektirir. Buna karşılık sistem faiz, kumar, aldatma veya haksız kazanç içeriyorsa, o unsurlar Kur’an’ın ölçüleriyle değerlendirilmelidir.

Tevekkül Tedbir Almaya Engel midir?
Sigortaya karşı bazen “Allah’a güvenen insan sigorta yaptırmaz” şeklinde bir yaklaşım da ortaya konuyor. Oysa tevekkül ile tedbir birbirinin karşıtı değildir. İnsan hastalandığında doktora gider, evinin kapısını kilitler, aracının bakımını yaptırır, yangına karşı önlem alır ve parasını korumaya çalışır. Bunların hiçbirisi Allah’a güvenmemek anlamına gelmez. İnsan elinden gelen tedbiri alır, sonucu ise Rabb’ine bırakır.

Kur’an insanı sorumluluktan kaçmaya değil, aklını kullanmaya ve elindeki imkânları doğru değerlendirmeye yönlendirir. Dolayısıyla bir insanın gelecekte karşılaşabileceği büyük bir zarara karşı ekonomik tedbir alması, tek başına tevekkülsüzlük olarak görülemez. Burada da asıl soru, alınan tedbirin hangi yöntemle gerçekleştirildiğidir.

Sonuçta Ne Söyleyebiliriz?
Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, “Sigortanın her türü haramdır” şeklinde genel bir hükmün Kur’an’dan doğrudan çıkarılması mümkün görünmüyor. Çünkü Kur’an’da bugünkü anlamıyla sigorta diye bir uygulama bulunmamaktadır. Kur’an’ın yaptığı ise ekonomik ilişkilerde hangi ilkelerin korunacağını ortaya koymaktır. Faiz yasaktır, kumar yasaktır, haksız kazanç yasaktır, aldatma ve haksızlık yasaktır. Buna karşılık iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma teşvik edilmekte, karşılıklı rızaya dayanan ticari ilişkiler bütünüyle yasaklanmamaktadır.

Bu nedenle sigorta konusunda yapılması gereken, kelimenin kendisine hüküm vermek değil, uygulamanın içeriğini Kur’an’ın ölçüleriyle değerlendirmektir. Bir sigorta sözleşmesinde faiz varsa faiz ayrıca ele alınmalıdır. Kumar niteliğinde bir işlem varsa kumar ayrıca değerlendirilmelidir. Haksız kazanç veya aldatma varsa bunlar ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat bunların bulunmadığı ve insanların karşılaşabilecekleri zararları paylaşmak amacıyla karşılıklı rızaya dayanan bir güvence sistemi oluşturulduğu durumda, sırf adına sigorta denildiği için bunun tamamını haram ilan etmek için ayrıca Kur’an’dan bir delil göstermek gerekir.

Çünkü mesele aslında sigortadan çok daha büyüktür. Mesele, Allah’ın haram kıldığı şeylerle insanların haram kabul ettikleri şeyleri birbirinden ayırabilmektir. Bir şeyi Allah haram kıldıysa elbette haramdır. Fakat Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi, insanların kendi kanaatleriyle Allah’ın hükmüymüş gibi haramlaştırmaları da Kur’an’ın uyardığı bir davranıştır.

Bu yüzden sigorta konusunda sorulması gereken en doğru soru şudur: “Sigortanın adı mı haram, yoksa sigortanın içinde Allah’ın haram kıldığı bir şey mi var?”

Bu sorunun cevabını ararken önce insanların söylediklerine değil, Allah’ın kitabındaki ölçülere bakmak gerekir. Çünkü bir şeyi “haram” ilan etmek kolaydır; asıl önemli olan, “Allah bunu haram kıldı” diyebilecek kadar sağlam bir delile sahip olmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

 KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

İslam toplumunda çok sık kullanılan “Kelime-i Şehadet” ifadesi, çoğumuz için dinin en temel kavramlarından biridir. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” denildiğinde, bunun Müslüman olmanın ilk ve vazgeçilmez şartı olduğu öğretilmiştir. Hatta ölüm döşeğinde bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceğini bildiren rivayetler de yaygın biçimde aktarılmıştır.

Fakat konu Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele alındığında, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntı ortaya çıkar: Kur’an, Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmiş bir “Kelime-i Şehadet” formülü ortaya koymaz. Bu ifade, Kur’an’ın belirlediği bir ibadet veya iman töreni olarak yer almaz. Buna karşılık Kur’an, tevhidi açık ve kesin bir biçimde ortaya koyar.
“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Âl-i İmrân, 3/18)
Bu ayette şahitliğin konusu açıktır: Allah’tan başka ilah yoktur. Yani dinin temelinde insanın herhangi bir kişiye bağlanması değil, Allah’ın tek ilah olduğunun kabul edilmesi vardır. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu temel esas açısından “Kelime-i Tevhid” ifadesi, “Kelime-i Şehadet” anlayışından daha açıklayıcı bir yere oturmaktadır. “Lâ ilâhe illallah” sözü, Kur’an’ın başından sonuna kadar işlediği tevhid anlayışının özlü bir ifadesidir.

Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir gerçektir. Kur’an, “Muhammed Allah’ın elçisidir” der. Ancak Muhammed’in elçiliğine iman etmek ile bunu, Allah’ın diğer elçilerine iman gerçeğinden ayrı ve yalnızca Muhammed’in adının yer aldığı özel bir iman formülü hâline getirmek aynı şey değildir. Kur’an, bütün elçilere iman etmeyi ve onları birbirinden ayırmamayı emreder.Kur’an bu konuda da oldukça açıktır:
“De ki: Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rabb’leri tarafından verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
(Bakara, 2/136)
Burada iman yalnızca Muhammed’e indirgenen bir anlayış olarak ortaya konmaz. Allah’ın gönderdiği bütün elçilere ve onlara verilen vahye inanmak, Kur’an’ın iman anlayışının bir parçasıdır. Elçilerden birini kabul edip diğerlerini reddetmek doğru değildir.

Aynı anlam başka bir ayette daha açık biçimde ifade edilir:
“Allah’a ve elçilerine iman eden, onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlara Allah ödüllerini verecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/152)
Öyleyse “Kelime-i Şehadet” adı altında yalnızca “Allah” ve “Muhammed” şeklinde iki unsuru bir araya getirerek bunu Kur’an’ın belirlediği iman formülü olarak sunmak, Kur’an’ın daha geniş çerçevesini daraltmaktadır. Muhammed’in elçiliğine iman etmek elbette gereklidir; fakat Allah’ın diğer elçilerini iman alanının dışında bırakan bir anlayış Kur’an’ın bütünlüğüyle bağdaşmaz.

Bir başka önemli mesele de bu sözün ölüm anında söylenmesine yüklenen anlamdır. Rivayetlerde, ölmek üzere olan kimseye “Lâ ilâhe illallah Muhammed’en resulullah” sözünün telkin edilmesi ve bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceği yönünde ifadeler bulunmaktadır. Bu anlayış zamanla, insanın hayatındaki bütün yanlışları ölüm anında söyleyeceği bir cümleyle telafi edebileceği düşüncesine kadar genişletilmiştir.

Oysa Kur’an’da Firavun’un yaşadığı son anlar bu konu üzerinde ciddi biçimde düşünmemizi gerektirir.

Firavun, denizde boğulmak üzere olduğunu anlayınca iman ettiğini söyler:
“İsrailoğullarının inandığı ilah dışında ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım.”
(Yûnus, 10/90)
Dikkat edelim: Firavun yalnızca bir söz söylemiyor. Allah’ın ilah olduğunu kabul ediyor ve kendisinin Müslümanlardan olduğunu söylüyor. Fakat Rabb’imizin ona verdiği cevap son derece dikkat çekicidir:
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”
(Yûnus, 10/91)
Buradaki “Şimdi mi?” ifadesi, ölümün eşiğine gelindiğinde söylenen sözün, kişinin bütün hayatını ve yaptıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmadığını gösteren önemli bir uyarıdır. Kur’an, Firavun’un son anda söylediği sözü bir kurtuluş formülü olarak sunmaz.

Bu olay, “Ölüm anında Kelime-i Şehadet getiren mutlaka cennete girer” şeklindeki anlayışın Kur’an açısından yeniden düşünülmesini gerektirir. Çünkü Firavun da ölümün kaçınılmaz olduğunu gördüğünde iman ettiğini ve teslim olduğunu söylemiştir. Buna rağmen Rabb’imiz onun geçmişteki inkârını ve isyanını hatırlatmıştır.

Buradan şu sonucu çıkarmak daha doğru olur: Kur’an’da kurtuluş, ölüm anında söylenecek belirli bir cümlenin taşıdığı sihirli bir güce bağlanmamıştır. İman, insanın hayatından kopuk bir söz değildir. Allah’a teslimiyet, kişinin düşüncesine, davranışlarına ve hayatına yansıyan bir bütünlük içinde ele alınır.

Bu nedenle “Kelime-i Şehadet” ile “Kelime-i Tevhid” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. “Kelime-i Şehadet” adıyla sonradan belirli bir kalıp oluşturulmuş olabilir. Bu kalıbın içinde yer alan “Allah’tan başka ilah yoktur” ve “Muhammed Allah’ın elçisidir” ifadelerinin anlamları Kur’an’a aykırı değildir. Ancak bu kalıbı Kur’an’ın belirlediği bir iman şartı, Müslümanlığa giriş töreni veya ölüm anında cenneti garanti eden bir söz olarak görmek için Kur’an’dan delil gerekir.

Kur’an’ın merkezine baktığımızda ise karşımıza çok daha kapsamlı bir gerçek çıkar: Tevhid. “Lâ ilâhe illallah” yalnızca söylenecek bir cümle değildir. Allah’tan başka ilah kabul etmemek; O’na ortak koşmamak, din adına O’nun söylemediğini O’na söylettirmemek ve hüküm koyma yetkisini Allah’tan başkasına vermemek demektir.

İşte tevhid burada bir söz olmaktan çıkar, hayatın merkezine yerleşir.

Kur’an’ın bütün elçileri aynı temel çağrıyı getirmiştir: Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamak. Elçilerin dönemleri, toplumları ve kendilerine verilen görevlerin ayrıntıları farklı olabilir; fakat getirdikleri dinin özü birdir.

Bu nedenle mesele “Muhammed’i mi, diğer elçileri mi?” şeklinde kurulamaz. Kur’an böyle bir tercih yaptırmaz. Bütün elçiler Allah’ın elçileridir. Mümin, Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez ve aralarında iman bakımından ayrım yapmaz.

Asıl mesele, elçilerin tamamının getirdiği ortak çağrıyı kavrayabilmektir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu cümle söylendiğinde değil, gerçekten benimsendiğinde tevhid anlam kazanır. Çünkü Allah’tan başka ilah olmadığına inanıp sonra din adına Allah’ın söylemediği hükümleri O’nun adına koymak, tevhidin anlamını yalnızca dile indirgemek olur.

Belki de üzerinde yeniden düşünmemiz gereken asıl soru şudur: Biz gerçekten “Lâ ilâhe illallah” diyerek neyi kabul ediyoruz?

Eğer yalnızca dilimiz söylüyor, hayatımız başka ölçülerle şekilleniyorsa, ortada söylenmiş bir söz vardır; fakat tevhidin hayatımıza yansıması yoktur. Kur’an’ın istediği ise yalnızca bir cümleyi ezberlemek değil, Allah’ı tek ilah kabul eden bir bilinçle yaşamaktır.

Bu yüzden mesele “Kelime-i Şehadet söyledim, Müslüman oldum” kadar basit değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu iman, bir cümleye sığdırılamayacak kadar kapsamlıdır. Kelime-i Tevhid ise bu kapsamlı anlayışın merkezini gösterir: Allah’tan başka ilah yoktur.

Bütün bunlar, “Kelime-i Şehadet” olarak bilinen sözün içindeki ifadelerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Allah’ın tek ilah olduğuna ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerdir. Ancak bu doğru ifadelerin sonradan belirlenmiş belirli bir kalıp içinde, Kur’an’ın Müslüman olmak için koyduğu zorunlu bir şart veya ölüm anında kurtuluş sağlayan özel bir formül olarak sunulması ayrıca değerlendirilmelidir.

Kur’an’ın açıkça vurguladığı temel ise tevhiddir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu inanç, bütün elçilerin ortak çağrısının merkezindedir. Mümin de Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez; onları birbirinden ayırmadan iman eder.

Öyleyse mesele bir kelimeyi söyleyip söylememekten çok, o sözün ifade ettiği gerçeği nasıl anladığımız ve hayatımıza nasıl taşıdığımızdır. “Lâ ilâhe illallah” demek, Allah’ın tek ilah olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, yalnızca dilde kalan bir söz değil, insanın Allah karşısındaki konumunu ve din anlayışını belirleyen temel bir inançtır.

Sonuç olarak, Kelime-i Şehadet ifadesini bütünüyle yanlış saymak da, ona Kur’an’da bulunmayan dinî sonuçlar yüklemek de doğru bir yaklaşım değildir. Yapılması gereken, kullanılan kavramları Kur’an’ın ölçüleriyle yeniden değerlendirmek ve hangi sözün gerçekten Kur’an tarafından dinin vazgeçilmez bir şartı olarak ortaya konduğunu ayırt etmektir. Bu açıdan Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu tevhid gerçeği, tartışmanın en sağlam başlangıç noktasıdır.

 

ÖLMÜŞLERİMİZE SEVAP GÖNDEREBİLİR MİYİZ?

ÖLMÜŞLERİMİZE SEVAP GÖNDEREBİLİR MİYİZ?

Bir yakınımızı kaybettiğimizde onun için bir şeyler yapmak isteriz. Ölüm, elimizden çok şeyi alır ama geride “Acaba onun için ne yapabilirim?” duygusunu bırakır. İşte burada toplumda yerleşmiş birçok uygulama devreye girer. Ölünün yedisi yapılır, kırkı yapılır, mevlit okutulur, Kur’an hatmedilir, kurban kesilir, sadaka verilir. Hatta ölen kişinin yerine hac yapılabileceği söylenir. Bütün bunların altında da çoğu zaman aynı düşünce vardır: Yaptığımız ibadetlerin veya hayırların sevabını ölen yakınımıza gönderebilir miyiz?

Bu düşüncenin insani tarafını anlamak zor değil. Sevdiğimiz insan artık yanımızda değildir ama onun için hâlâ bir şeyler yapabileceğimizi bilmek isteriz. “Onun için Kur’an okudum, kurban kestim, hayır yaptım; sevabını da ona gönderdim” demek, ölüm karşısında insana bir teselli verebilir. Fakat burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir şeyin bizi rahatlatması başka, Allah’ın onu din olarak belirlemiş olması başka.

Öyleyse alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp Kur’an’ın ölçüsüne bakalım. Kur’an, insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu çok açık biçimde ortaya koyuyor:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”
(Necm, 53/38-41)
Burada dikkat çekilen şey insanın kendi çalışmasıdır. Aynı anlayışı başka bir ayette de görüyoruz:
“Her insanın kazandığı yalnız kendi lehinedir; her insanın kazandığı da yalnız kendi aleyhinedir.”
(Bakara, 2/286)
Kur’an’ın bu genel çerçevesi bize önemli bir soru sorduruyor: Eğer insan kendi kazancından sorumluysa, başka bir insanın yaptığı ibadetin sevabının onun hesabına aktarılacağını nereden biliyoruz?

İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü Kur’an, ölenler için dua etmeyi bize zaten öğretiyor. Haşr sûresinde, kendilerinden önce iman etmiş olanlar için dua eden insanların sözleri şöyle aktarılıyor:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”
(Haşr, 59/10)
Demek ki ölmüş veya bizden önce yaşamış iman sahiplerini unutmak söz konusu değil. Onlar için Allah’tan bağışlanma dilemek Kur’an’ın bize gösterdiği bir davranış.

Ama dikkat edelim: Ayet dua etmekten söz ediyor. “Onların adına ibadet edin”, “okuduğunuz Kur’an’ın sevabını onlara gönderin” veya “yaptığınız hayırları onların amel hanesine aktarın” demiyor.

Dolayısıyla ölü için dua etmek ile sevap transferi aynı şey değildir.

Bu ayrım önemli. “Rabbim, ölmüş annemi babamı bağışla, ona rahmet et” dediğimizde Allah’a dua ediyoruz. Fakat “Ben şu ibadeti yaptım, sevabını da onun ruhuna gönderdim” dediğimizde, yaptığımız ibadetin karşılığının başka bir insana aktarılabileceğini ileri sürmüş oluyoruz. Bu ikinci iddia için Kur’an’dan açık bir dayanak aramamız gerekir.

Üstelik Kur’an ölümün insan açısından ne anlama geldiğini de oldukça çarpıcı biçimde anlatıyor. Ölüm geldiğinde insan dünyaya dönüp yeniden iyilik yapmak isteyecek ama buna izin verilmeyecek:
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim! Beni geri gönder; belki terk ettiğim dünyada salih bir amel işlerim’ der. Hayır! Bu onun söylediği boş bir sözdür. Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”
(Mü’minûn, 23/99-100)
Dikkat edersek insanın isteği çok anlamlı: “Beni geri gönder, salih amel işleyeyim.” Yani insan, ölümden sonra yeni bir amel yapma fırsatı arıyor. Fakat dünya hayatına dönüş yok.

Bu da bize şunu düşündürüyor: Amel etme fırsatı yaşayan insana verilmiştir. Öyleyse asıl fırsatı ölümden sonraki merasimlerde değil, insanın kendi hayatında aramak gerekir.

Burada ölünün yedisi, kırkı gibi uygulamalar da gündeme geliyor. Kur’an’da bir insanın ölümünün yedinci veya kırkıncı gününde yapılması gereken özel bir ibadet bulunmuyor. Ailelerin belli günlerde toplanması, yemek vermesi, fakire yardım etmesi veya ölen kişiyi anması elbette sosyal bir tercih olabilir. Fakat bunu Allah’ın belirlediği bir ibadet şekli olarak kabul etmek ayrı bir meseledir.

Çünkü din adına bir hüküm koyuyorsak bunun kaynağını göstermek zorundayız. Kur’an’ın bu konudaki uyarısı oldukça nettir:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal saydığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Bu ayet bize önemli bir ölçü veriyor: Allah’ın helal veya haram kılmadığı bir şeyi O’nun adına dinî hüküm haline getirmek kolay bir iş değildir.

Aynı şeyi Kur’an okumak konusunda da düşünmemiz gerekiyor.

Bugün bir insan öldüğünde onun adına hatimler indirilmesi oldukça yaygın. Fakat Kur’an’ın kendisine baktığımızda, kitabın temel amacının yalnızca okunmak olmadığını görüyoruz:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)

Başka bir ayette de:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Burada insanın durup düşünmesi gerekiyor. Kur’an, yaşayan insanı değiştirmek için indirilmişken biz onu anlamadan okuyup sevabını ölmüş bir yakınımıza göndermeye yoğunlaşıyorsak, kitabın asıl maksadını biraz tersine çevirmiş olmuyor muyuz?

Mesele Kur’an okumayı küçümsemek değil. Tam tersine, Kur’an’ı hayattayken anlamaya çalışmanın değerini hatırlamak. Çünkü Kur’an’ın muhatabı yaşayan insandır. Onun uyarıları, emirleri, yasakları ve öğütleri bizim hayatımıza yön versin diyedir.

Kurban ve sadaka konusunda da benzer bir durum var. Bir insan kurban kesebilir, fakire yardım edebilir, ihtiyaç sahibine el uzatabilir. Bunların kendisi hayırdır. Fakat “Ben bunu ölen kişinin adına yaptım, sevabı kesin olarak ona ulaştı” dediğimizde artık başka bir iddiada bulunuyoruz.

Kur’an hayır yapmayı teşvik ederken şöyle buyuruyor:
“Hayır olarak ne harcarsanız kendi iyiliğiniz içindir. Siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir ve haksızlığa uğratılmazsınız.”
(Bakara, 2/272)
Burada da insanın yaptığı iyilik ile onun karşılığı arasındaki ilişki kuruluyor.

Hac konusunda da aynı soruyu sormak gerekir. Başkasının yerine hac yapılması konusunda fıkıh geleneğinde farklı görüşler ve ayrıntılı hükümler vardır. Bu konu ayrıca ele alınabilir. Fakat Kur’an merkezli baktığımızda temel soru yine değişmiyor: Ölen bir insanın yapamadığı ibadetlerin yaşayan biri tarafından tamamlanıp sevabının ona aktarılması Kur’an’da genel bir ilke olarak ortaya konmuş mudur?

Bu sorunun cevabını gelenekten değil, delilden aramak gerekir.

Belki burada daha önemli bir noktaya geliyoruz. Ölen insan için yapılan bütün bu uygulamalar gerçekten ölen kişiye mi yöneliktir, yoksa biraz da yaşayanların yasına mı?

Bunu küçümsememek gerekir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde bir şey yapmak ister. Elinden hiçbir şey gelmediğini düşünmek ağırdır. Bir hatim okutmak, yemek vermek, kurban kesmek veya bir merasim düzenlemek insana “Onun için bir şey yaptım” duygusu verebilir. Böylece acısını biraz daha taşınabilir hale getirir.

Fakat insanın kendisini rahatlatması ile Allah’ın bir ibadeti emretmesi aynı şey değildir. Hatta belki bazen en önemli şeyi kaçırıyoruz: İnsan öldükten sonra onun adına ne yaptığımızı düşünürken, o insan hayattayken ona karşı ne yaptığımızı unutuyoruz.

Kur’an anne babaya karşı sorumluluğu anlatırken şöyle buyuruyor:
“Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
(İsrâ, 17/23)
Dikkat edelim: Emir, anne babamız hayattayken karşımıza çıkıyor.

Annemiz hayattayken onun gönlünü alabildik mi? Babamız hayattayken yanında olabildik mi? İhtiyacı olduğunda yardım ettik mi? Hakkını gözetebildik mi?

Sonra insan öldüğünde büyük bir merasim düzenleyip “Onun için gerekeni yaptık” demek, hayattayken yerine getirmediğimiz sorumlulukların yerini tutar mı?

Sanırım asıl mesele burada.

Kur’an insanı sürekli kendi hayatına döndürüyor. “Sen ne yaptın?” diye soruyor. “Sen nasıl yaşadın?” diye soruyor. “Sen ne kazandın?” diye soruyor.

Nitekim:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, insanın yaptığı hiçbir şeyin önemsiz olmadığını hatırlatıyor. Dolayısıyla ölümden sonra başkasının yapacağı ibadetlere güvenmekten önce, yaşayan insanın kendi hayatına bakması gerekiyor.

Öyleyse ölmüşlerimizi unutmayalım. Onlar için dua edelim. Rabb’imizden bağışlanmalarını ve rahmetine kavuşmalarını dileyelim. Onların güzel taraflarını yaşatalım, bıraktıkları iyilikleri sürdürelim. Bir hayır yapmak istiyorsak hayır yapalım.

Ama bütün bunları yaparken geleneği din, teselliyi hüküm, arzuyu da Allah’ın emri haline getirmeyelim.

Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede insanın kendi çalışması önemlidir. Bizden önce iman etmiş olanlar için dua etmek vardır. Fakat yaptığımız her ibadetin sevabını istediğimiz kişiye gönderebileceğimizi söylemek için Kur’an’dan açık bir delile ihtiyaç vardır.

Belki de ölümün ardından kendimize sormamız gereken en doğru soru şu:

“Ölmüşlerimize ne gönderebiliriz?” den önce, “Allah bize hayattayken ne yapmamızı söyledi ve biz ne kadarını yaptık?”

Çünkü insan için asıl fırsat, ölümden sonra başkasının onun adına yapacağı şeyler değil; hayattayken kendi adına yaptığı seçimlerdir.

“Eski Köye Yeni Âdet mi Getiriyorsun?”

“Eski köye yeni âdet mi getiriyorsun? Atalarımızdan beri bu uygulamalar yapılıyor. Sen şimdi kalkmış, insanların inandığı şeyleri sorguluyorsun. Herkes mi yanlış biliyor?”

Böyle bir itirazla karşılaşmak mümkün. Fakat bir uygulamanın eskiden beri yapılıyor olması, onun mutlaka Allah’ın emri olduğunu göstermez. Din söz konusu olduğunda ölçümüz, insanların geçmişten bugüne ne yaptıkları değil, Allah’ın kitabının ne söylediği olmalıdır.

Kur’an, atalarının yolunu sorgulamadan takip edenleri eleştirir. Çünkü hakikat, çok kişi tarafından kabul edildiği veya uzun yıllardır uygulandığı için hakikat olmaz. Bir düşüncenin doğruluğu, onun deliline bağlıdır.

Biz yeni bir din icat etmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, din adına zamanla eklenen anlayışları Kur’an’ın ölçüsüne sunmaya çalışıyoruz. Eğer bir uygulama Allah’ın kitabında açık bir temele sahipse onu kabul ederiz. Fakat yalnızca “Eskiden beri böyle yapılıyor.” denilerek savunuluyorsa, onu sorgulamaktan da çekinmeyiz.

Belki de mesele, eski köye yeni âdet getirmek değil; eski köyde din adına yerleşmiş bazı âdetlerin gerçekten Allah’ın dinine ait olup olmadığını anlamaktır. Çünkü hakikat, eski olduğu için değil, delile dayandığı için değerlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

 NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan canlanıyor? Allah’ın kitabını insanlara ulaştıran bir Elçi mi, yoksa hakkında yüzyıllar boyunca anlatılmış rivayetlerin toplamından oluşan bir şahsiyet mi? Bu sorunun cevabı yalnızca Nebi Muhammed’i nasıl tanıdığımızı değil, dini hangi kaynaktan öğrendiğimizi de ortaya koyar.

İslam tarihinde Nebi Muhammed’in hayatına dair çok sayıda anlatı ve rivayet aktarılmıştır. Bunların bir kısmı ibadetlerden günlük yaşama, aile hayatından yeme içme alışkanlıklarına kadar uzanır. Hatta bazı rivayetlerde tuvalete hangi ayakla girileceğinden yatış şekline, özel hayatın en mahrem ayrıntılarından bedenî özelliklere kadar pek çok ayrıntı anlatılır. Zamanla bu anlatıların bir bölümü dinî hükümlerin dayanağı hâline getirilmiştir.

Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Allah’ın insanlara gönderdiği din gerçekten bu tür ayrıntılar üzerine mi kuruludur?

Bir insanın nasıl yemek yediği, hangi ayağıyla bir yere girdiği veya özel hayatına ilişkin ayrıntılar tarih açısından merak konusu olabilir. Ancak bunları dinin temel ölçüleri hâline getirdiğimizde, Nebi’nin Allah’tan getirdiği mesaj ile onun beşerî hayatına ilişkin sonradan aktarılan anlatılar birbirine karışmaya başlar. Oysa din söz konusu olduğunda asıl belirleyici olan, Nebi’nin Allah’tan aldığı vahiydir.
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Nebi’nin temel görevini açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştıran bir Elçidir. Dolayısıyla Nebi’yi tanımaya çalışırken ilk başvurulması gereken kaynak, onun getirdiği Kitap olmalıdır.

Rivayetlerin Çokluğu Güvenilirlik Anlamına Gelir mi?
Yüzyıllar boyunca pek çok söz, olay ve anlatı nesilden nesile aktarılmış, daha sonra derlenmiş ve çeşitli ölçütlerle değerlendirilmiştir. Fakat sonuçta bunlar insan aktarımıdır. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması, onun Allah’ın hükmü olduğunu göstermez. Bir rivayetin bir kitapta yer alması da onu Kur’an’la aynı konuma getirmez.

Asıl sorulması gereken şudur: Rivayetlerin dinî hüküm oluşturma yetkisi nereden gelmektedir?

Eğer bir rivayet Kur’an’da bulunmayan yeni bir dinî hüküm getiriyorsa, bu hükmün Allah tarafından konulduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz? Eğer ölçü olarak yine başka rivayetlere başvuruyorsak, kendi içinde dolaşan bir doğrulama sistemi ortaya çıkar. Oysa Allah’ın dinini belirleyecek temel ölçünün açık olması gerekir.

Kur’an kendisini rehber ve ölçü olarak tanıtır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlar için bir rehberdir.”
(Bakara, 2/2)
Bu nedenle din konusunda belirleyici olan, insanlardan aktarılan sözlerin çokluğu değil, Allah’ın kitabının ortaya koyduğu ölçüdür.

Nebiyi Anlamak İçin Rivayetlerin Peşine mi Düşmeliyiz?
Nebi Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetleri aynı değerde kabul ettiğimizde başka bir sorun daha ortaya çıkar. Aynı konuda farklı rivayetler bulunduğunda hangisini din kabul edeceğiz? Bir rivayetin diğerinden daha güvenilir olduğunu hangi ölçüyle belirleyeceğiz? Sonunda yine insan değerlendirmesine başvurmak zorunda kalmayacak mıyız?

Bu durum, rivayetlerin tarihsel değerini bütünüyle yok saymak anlamına gelmez. Geçmişi araştıran biri elbette farklı kaynaklardan yararlanabilir. Fakat tarihsel bilgi ile dinî hüküm aynı şey değildir. Bir olayın rivayet edilmiş olması, onun Allah tarafından din olarak emredildiği anlamına gelmez.

Üstelik rivayetlerde Nebi’nin özel hayatının en küçük ayrıntılarına kadar girilirken, günlük dinî hayatı ilgilendiren bazı meselelerde bile ortak bir hüküm ortaya çıkmamıştır. Kanamanın abdesti bozup bozmadığı konusundaki farklı değerlendirmeler bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Bir tarafta Nebi’nin hangi ayağıyla tuvalete girdiğine ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunurken, diğer tarafta ibadet hayatını ilgilendiren bir konuda farklı hükümler ortaya çıkabiliyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Allah’ın insanlardan istediği din gerçekten bu kadar çok rivayet arasından doğru olanı seçmeye mi bağlıdır?

Eğer dinin anlaşılması için yüzyıllar sonra aktarılmış binlerce rivayeti birbirinden ayırmak, güvenilirlik derecelerini belirlemek ve hangisinin dinî hüküm olduğunu tespit etmek zorundaysak, Allah’ın insanlara gönderdiği kitabın rehberliği nerede kalmaktadır?

Nebinin Sözü Denilen Her Söz Din midir?
“Bu Nebinin sözüdür” denildiğinde çoğu zaman tartışmanın sona erdiği düşünülür. Oysa tam tersine, din açısından asıl soru burada başlamalıdır. Bir sözün Nebi’ye ait olduğunun iddia edilmesi başka şeydir, o sözün Allah tarafından din olarak konulmuş olması başka şeydir.

Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve Elçisidir. Onun görevi Allah’ın dinini kendi adına üretmek değil, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildirmektir. Kur’an onun vahiy karşısındaki konumunu şöyle bildirir:
“Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkâf, 46/9)
Nebi’nin dinî ölçüsü vahiy olduğuna göre, onun adına aktarılan sözlerin de vahiy karşısında değerlendirilmesi gerekir. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa kabul edilemez; Kur’an’ın hükmünü değiştiremez ve Kur’an’da bulunmayan yeni bir din oluşturamaz. Kur’an’ın önüne geçirilmiş hiçbir insan sözü, Allah’ın kitabının yerine konulamaz.

Bu nedenle “hadis” veya “rivayet” adı verilmesi, bir sözün kendiliğinden Allah katından olduğu anlamına gelmez. Din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an Nebiyi Zaten Tanıtıyor
Nebi Muhammed’i yalnızca rivayetler üzerinden tanımaya çalıştığımızda, zaman içinde onun etrafında oluşmuş anlatıların içinde kaybolabiliriz. Oysa Kur’an’a baktığımızda onun nasıl bir Elçi olduğunu doğrudan görürüz.

Kur’an’da Nebi; Allah’a kulluk eden, vahye uyan, vahyi tebliğ eden, insanları Allah’ın yoluna çağıran, sıkıntılar karşısında sabreden, insanlara karşı merhametli ve kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşıyan bir Elçi olarak karşımıza çıkar.

Onun değerini belirleyen, özel hayatının ayrıntıları değil, Allah’ın mesajını taşıma sorumluluğudur. Bu nedenle Nebi Muhammed’i sevmek ve ona değer vermek, onun adına söylenmiş her rivayeti sorgulamadan kabul etmek yanlıştır. Asıl bağlılık, onun getirdiği vahye sahip çıkmak ve Nebiyi Allah’ın kitabının anlattığı şekliyle tanımaya çalışmaktır.

Nebi’yi doğru anlamanın yolu, onu rivayetlerin arasında kaybetmek değil, getirdiği vahyin içinde tanımaktır. Çünkü Nebinin görevi kendi adına bir din oluşturmak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmektir.

Rivayetlerin Mihenk Taşı Kur’an Olmalıdır
Burada mesele “rivayetlerin tamamı doğrudur” veya “rivayetlerin tamamı yanlıştır” şeklinde basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele, din konusunda son sözün kime ait olduğudur.

Allah’ın kitabı mı belirleyicidir, yoksa insanlar tarafından aktarılan sözler mi?

İmanımız Allah’ın kitabına ise, kitabın belirleyiciliğini başka kaynaklarla sınırlandıramayız. Rivayetler tarihsel açıdan incelenebilir, doğru veya yanlış oldukları araştırılabilir. Ancak hiçbir rivayet Kur’an’ın üzerine çıkarılamaz ve Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın hükmü hâline getiremez.

Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırı olan bir anlatıyı, sırf “Nebi şöyle demiş” denilerek dinin önüne koymak mümkün değildir. Çünkü böyle yapıldığında Nebi’nin getirdiği vahyin önüne, Nebi adına aktarılan insan sözleri geçirilmiş olur.

Nebi Muhammed’i tanımak istiyorsak önce onun Rabb’inden aldığı mesaja bakmalıyız. Onun kimliğini belirleyen en temel unsur, Allah’ın Elçisi olmasıdır. Onu rivayetlerin arasında aramak yerine Kur’an’ın içinde tanımaya başladığımızda, asıl görevi daha açık biçimde ortaya çıkar: Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak ve kendisi de bu vahye uymak.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Aksi hâlde zaman içinde Nebi adına anlatılmış sözleri Nebinin kendisi, insan yorumlarını Allah’ın hükmü, geleneği de din zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Sonuçta mesele gelip şu temel noktada düğümlenir: Nebi’yi tanımak, onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği vahyi anlamaktır. Din adına söylenen her söz Kur’an’ın ölçüsünden geçirilmelidir. Çünkü Nebi’nin gerçek konumunu belirleyen, insanlar tarafından onun adına aktarılan rivayetler değil, Allah’ın ona indirdiği Kitap’tır.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Çünkü Nebi’nin kimliğini ve görevini belirleyen, onun adına sonradan anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden aldığı vahiydir. Nebi’yi rivayetlerin arasında aramak, onun getirdiği mesajı ikinci plana itmek anlamına gelir. Oysa Nebi’nin bize taşıdığı mesajın merkezinde kendi sözleri değil, Allah’ın sözü vardır.

Nebi’ye bağlılık, onun adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul etmek değildir. Asıl bağlılık, onun uğruna mücadele ettiği vahye bağlı kalmaktır. Onu yüceltmenin yolu, Allah’ın kitabının yanına veya önüne insan sözleri koymak değil, onun getirdiği Kitabın rehberliğini hayatın merkezine almaktır.

Bu nedenle din adına söylenen her söz delil istemelidir. “Nebi şöyle söyledi” denilmesi, bir sözün kendiliğinden din hâline gelmesi için yeterli değildir. Rivayetler ne kadar eski, ne kadar yaygın veya ne kadar çok aktarılmış olursa olsun, dinin ölçüsü olabilmeleri için Allah’ın kitabıyla çelişmemeleri gerekir. Kur’an’ın açık hükmünün karşısına hiçbir insan sözü geçirilemez.

Çünkü Allah bize dinini emanet etmiş, onu insan rivayetlerinin insafına bırakmamıştır. Nebi de kendi adına bir din kurmamış, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmıştır. Öyleyse Nebiyi gerçekten tanımak istiyorsak, onun adına konuşanların sözlerine değil, onun Rabb’inden getirdiği Kitaba yönelmeliyiz.

Son söz belki de burada söylenmelidir: Nebi’yi rivayetlerde ararsak, insanlar tarafından anlatılan Nebiyi buluruz; Kur’an’da ararsak, Allah’ın tanıttığı Nebiyi görürüz. Bir Müslümanın ölçüsü de insanların Nebi hakkında ne anlattığı değil, Allah’ın Nebi’ye ne indirdiğidir.

Çünkü Nebi’nin bize bıraktığı en büyük miras, kendisi hakkında anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden getirdiği vahiydir. O hâlde Nebiyi sevmenin, ona uymanın ve onu doğru anlamanın en sağlam yolu; onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği Kitaba sımsıkı sarılmaktır. Nebi’nin izini sürmek istiyorsak, onun getirdiği vahyin izini sürmeliyiz.

 

  KUR’AN’A GÖRE SALAT NEDİR? Salat kelimesi denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan namaz gelir. Oysa Kur’an’a bütünlük içinde bakıldığında...