NEDEN ÖNCE KUR'AN?

 

NEDEN ÖNCE KUR'AN?

Bir insan dinini öğrenmeye nereden başlamalıdır?

Bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Dini gönderen Allah olduğuna göre, önce O'nun kitabını okumalıdır. Çünkü Allah, insanları doğru yola ulaştırmak için indirdiği kitabı anlaşılmaz, şifreli veya sadece belirli kişilerin anlayabileceği bir hâlde göndermez.

Kur'an kendisini "apaçık" olarak tanımlar:

"Andolsun, size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir." (Mâide, 5/15)

Yine Kur'an'ın kolaylaştırıldığını bildirir:

"Andolsun, Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer, 54/17)

Ayrıca Rabb'imiz, Kur'an'ın ayetlerinin açıklanmış olduğunu bildirir:

"Bu, ayetleri bilen bir topluluk için Arapça okunmuş, ayetleri ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır." (Fussilet, 41/3)

Eğer Kur'an gerçekten insanların anlayamayacağı bir kitap olsaydı, Allah insanların anlayamadıkları bir kitaptan dolayı onları nasıl sorumlu tutacaktı? Böyle bir düşünce, Allah'ın adaletiyle bağdaşmaz.

Kur'an yaklaşık bin dört yüz yıl önce indirildi. O gün yaşayan insanlar onu anlıyorlardı. Bugün de anlaşılır, yarın da anlaşılacaktır. Çünkü onu indiren Allah, zamanı ve insanı en iyi bilendir. Hükmü de, rehberliği de bütün çağları kuşatmaktadır.

Peki Nebi Muhammed'in vefatından yaklaşık iki asır sonra derlenmeye başlayan hadis kitapları hiç okunmayacak mı?

Önce şu temel ilkeyi kabul etmeliyiz: Allah, dini eksik bırakmamıştır.

"...Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim..." (Mâide, 5/3)

Yine şöyle buyurur:

"...Sana bu Kitabı her şeyi açıklayan, hidayet, rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik." (Nahl, 16/89)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:

"...Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık..." (En'âm, 6/38)

Allah dini tamamladığını, Kitabın her şeyi açıkladığını ve eksik bırakılmadığını bildiriyorsa, dini öğrenmeye elbette önce Kur'an'dan başlamalıyız.

Hadis kitapları okunabilir mi?

Okunabilir. Fakat önce Kur'an bilinmelidir. Çünkü Kur'an bizim ölçümüzdür. Okuduğumuz her sözü onunla karşılaştırmalıyız.

Allah şöyle buyurur:

"De ki: Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitabı ayrıntılı olarak indiren O'dur." (En'âm, 6/114)

Öyleyse din adına söylenen her söz Kur'an'ın hakemliğine sunulmalıdır. Eğer Kur'an onaylıyorsa bir problem yoktur. Ancak Kur'an'a aykırıysa, o sözün Resule ait olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü Resul, Allah'ın vahyine aykırı konuşmaz.

Kur'an bunu açıkça bildirir:

"O, hevâsından konuşmaz. O(nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir." (Necm, 53/3-4)

Peki siyer kitaplarına hiç bakmayacak mıyız?

Elbette bakabiliriz. Tarihi olayları öğrenmek, ayetlerin indiği ortamı tanımak ve dönemin şartlarını anlamak faydalı olabilir. Ancak siyer de, tarih de, rivayetler de Kur'an'ın üzerine çıkarılamaz. Çünkü hüküm koyan yalnız Allah'tır.

Kur'an şöyle buyurur:

"Hüküm yalnız Allah'ındır..." (Yûsuf, 12/40)

Bir başka ayette ise Rabb'imiz şöyle seslenir:

"Bilgin yoksa onun ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur." (İsrâ, 17/36)

Demek ki araştıracağız, sorgulayacağız, düşüneceğiz. Duyduğumuz her sözü doğru kabul etmeyeceğiz. Delil isteyeceğiz. Çünkü Kur'an, körü körüne taklidi değil, aklederek imanı ister.

Nitekim Rabb'imiz defalarca:

"Hâlâ akletmez misiniz?" (Bakara, 2/44)

ve

"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?" (Muhammed, 47/24)

diye sorar.

İşte bunun için önce Kur'an...

Çünkü Kur'an temel olursa, diğer bütün bilgiler onun süzgecinden geçirilir. Böylece insan, Allah'ın indirdiği dini, insanların dine sonradan eklediklerinden ayırabilir. Sağlam bir temel olmadan doğru bir din anlayışı inşa etmek mümkün değildir.

KÜTÜB-İ SİTTE'Yİ KİMLER DERLEDİ?

 KÜTÜB-İ SİTTE'Yİ KİMLER DERLEDİ?

Bugün milyonlarca Müslümanın din adına başvurduğu hadis kitaplarını kimlerin derlediğini hiç düşündün mü? Bu kişilerin Nebi Muhammed'i gördüklerini, onunla birlikte yaşadıklarını veya vahye şahit olduklarını sananlar bile vardır. Oysa tarih bize bambaşka bir tablo göstermektedir.

Önce tarihleri hatırlayalım.
Nebi Muhammed yaklaşık 571 yılında doğmuş, 632 yılında vefat etmiştir.
Şimdi ise Kütüb-i Sitte olarak bilinen altı hadis kitabının müelliflerine bakalım.

Müellif

Doğum

Ölüm

Doğum Yeri

İmam Buhari

810

870

Buhara

İmam Müslim

821

875

Nişabur

İmam Ebû Dâvûd

817

889

Sicistan

İmam Tirmizî

824

892

Tirmiz

İmam İbn Mâce

824

887

Kazvin

İmam Nesâî

829

915

Nesâ (Horasan)

Görüldüğü gibi bu altı muhaddisin hiçbiri Nebi Muhammed döneminde yaşamamıştır. En erken doğan Buhari bile Resul'ün vefatından yaklaşık 178 yıl sonra dünyaya gelmiştir.

Dolayısıyla bu kişiler, Resul'den doğrudan hadis dinlememişlerdir. Kendilerine ulaşan rivayetleri, isnat zincirlerini ve ravileri inceleyerek eserlerini meydana getirmişlerdir.

Hadis usulü kaynaklarında aktarıldığına göre, bu âlimler yüz binlerce rivayet toplamış, ancak bunların çok büyük kısmını güvenilir bulmayarak eserlerine almamıştır.

Hadis Derleyicilerinin Rivayetleri Değerlendirme Oranları

Müellif

Ulaştığı Rivayet (Yaklaşık)

Kitabına Aldığı (Tekrarsız Yaklaşık)

Kabul Oranı

Buhari

600.000

2.602

%0,43

Müslim

300.000

3.033

%1,01

Ebû Dâvûd

500.000

4.800

%0,96

Tirmizî

300.000

3.956

%1,32

İbn Mâce

400.000

4.341

%1,09

Nesâî

200.000

5.761

%2,88

Not: Bu sayılar klasik biyografi ve hadis usulü eserlerinde yer alan yaklaşık rakamlardır. Farklı kaynaklarda küçük farklılıklar bulunabilir.

Şimdi burada durup düşünelim. Hadis âlimlerinin kendileri bile kendilerine ulaşan rivayetlerin yaklaşık yüzde doksan dokuzunu güvenilir bulmamış ve eserlerine almamıştır. Yani duydukları her sözü "hadistir" diyerek kabul etmemişlerdir. Peki bugün neden Kur'an ölçüsünü esas alarak rivayetleri değerlendiren insanlar "hadis inkârcısı" olmakla suçlanmaktadır?

Biz, hadis âlimlerinden farklı bir yöntem önermiyoruz. Sadece onların ravilere uyguladığı incelemeye ilave olarak, Allah'ın kitabını en üstün ölçü kabul ediyoruz.

Çünkü raviler yanılabilir. Hafızalar unutabilir. İnsanlar hata edebilir. Fakat Allah'ın vahyi korunmuştur. Rabb'imiz şöyle buyuruyor:
"Allah kuluna yetmez mi?"
(Zümer, 39/36)

"De ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim." (Zümer, 39/38)

"Rabb’in vekil olarak yeter."
(İsrâ, 17/65)

"Allah hesap görücü olarak yeter."
(Nisâ, 4/6)

"Allah bilen olarak yeter."
(Nisâ, 4/70)
Kur'an'ın bu açık beyanları ortadayken, Resul'den yaklaşık iki asır sonra derlenen rivayetleri Allah'ın koruduğu vahyin önüne geçirmek doğru olabilir mi?

Üstelik Kütüb-i Sitte'nin kendi içinde aynı konuda farklı rivayetler bulunduğu gibi, Kur'an'ın açık hükümleriyle bağdaşmayan rivayetler de bulunmaktadır. Böyle bir durumda mümin için en güvenilir ölçü, Allah'ın koruması altında bulunan Kur'an'dır. Rabb'imiz son sözü söylemektedir:
"İşte bunlar Allah'ın sana gerçek olarak okuduğumuz ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?"
(Câsiye, 45/6)

Kur'an elimizdeyken hidayet için başka bir temel aramaya ihtiyaç yoktur. Mümin için asıl güvenilecek kaynak Allah'ın indirdiği Kitap'tır.

Kaynak

  1. İbn Hacer el-Askalânî, Hedyü's-Sârî Mukaddimetü Fethu'l-Bârî.
  2. Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ.
  3. Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd.
  4. İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-A'yân.
  5. Muhammed Mustafa el-A'zamî, Studies in Early Hadith Literature.
  6. Jonathan A. C. Brown, The Canonization of al-Bukhari and Muslim.
  7. TDV İslâm Ansiklopedisi: "Buhârî", "Müslim", "Ebû Dâvûd", "Tirmizî", "Nesâî", "İbn Mâce".

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

İnsan, hayatı boyunca mutlaka birilerine tâbi olur. Kimi anne ve babasının izinden gider, kimi toplumun benimsediği anlayışı sorgulamadan kabul eder, kimi de bir lideri, bir hocayı, bir şeyhi veya bir topluluğu kendisine rehber edinir. Hiç kimse tamamen bağımsız bir hayat yaşamaz. Asıl mesele, kime tâbi olduğumuzdur. Çünkü tâbi olunan yol, sonunda varılacak yeri de belirler.

Kur'an, bu sorunun cevabını açık ve net bir şekilde vermektedir. Rabb'imiz, Elçisine şöyle buyurur:
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)
Bu ayet, Resûl'ün hayatındaki en önemli ölçüyü ortaya koymaktadır. O, kendi düşüncelerine göre hareket etmemiş, insanların beklentilerine göre konuşmamış, gelenekleri din edinmemiştir. Onun tek rehberi Allah'ın vahyi olmuştur.
Başka bir ayette ise Rabb'imiz şöyle buyurur:
"Rabb'inden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh yoktur." (En'âm, 6/106)
Demek ki Resûl'ün tâbi olduğu kaynak yalnızca vahiydir. Öyleyse bugün Resûl'e tâbi olmak isteyen herkesin de onun tâbi olduğu vahye, yani Kur'an'a tâbi olması gerekir.

Muhammed hayattayken insanlar onu görüyor, Kur'an'ı onun yaşayışında gözlemliyorlardı. O, vahyin yaşayan örneğiydi. İnsanları kendisine çağırmıyor, yalnızca Rabb'inin indirdiği vahye çağırıyordu. Kendisini dinin kaynağı olarak değil, Allah'ın mesajını eksiksiz ulaştıran bir elçi olarak tanıtıyordu. Bu sebeple ona tâbi olmak, aslında onun bağlı olduğu vahye tâbi olmak demekti.

Ne var ki zaman içerisinde Kur'an'ın dışında Nebi Muhammed'e de din koyucu nitelikte vahiyler geldiği anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu anlayışa göre Kur'an'ın yanında ikinci bir vahiy kaynağı daha vardır ve hadisler de bu vahyin bir parçası kabul edilmektedir. Hatta bu düşünceyi daha da ileri götürerek, "Hadis ile ayet çelişirse hadis esas alınır." diyebilenler bile çıkmıştır.

Oysa Kur'an, Resûl'ün görevini ve bağlı olduğu kaynağı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)

"Rabb'inden sana vahyedilene uy." (En'âm, 6/106)
Bu ayetler ortadayken, Resûl'ün Kur'an dışında din adına başka bir vahye tâbi olduğunu söylemek, Kur'an'ın kendi beyanıyla bağdaşmamaktadır. Resûl, kendisine indirilen vahyin dışına çıkmamış, insanları da yalnızca o vahye çağırmıştır. Bu sebeple Kur'an ile çeliştiği iddia edilen bir rivayeti Kur'an'ın önüne geçirmek, Resûl'e tâbi olmak değil; Resûl'ün tâbi olduğu vahyin önüne başka bir otorite koymaktır.

Bugün ise birçok insan Kur'an'a tâbi olmak yerine, çeşitli kişi ve yapılara tâbi olmayı din zannetmektedir. Kimi mezhebinin görüşlerini sorgulanamaz kabul etmekte, kimi şeyhinin sözlerini Allah'ın hükmü gibi görmektedir. Kimileri bir tarikatın, kimileri bir cemaatin, kimileri de din adına konuşan bazı kişilerin söylediklerini Kur'an'ın önüne geçirebilmektedir. Böylece bağlılık Allah'a ve O'nun kitabına değil, insanlara yönelmektedir.

Elbette ilim sahibi kimselerden faydalanılır, onların bilgi ve tecrübelerinden istifade edilir. Ancak hiçbir insan masum değildir ve hiçbir insanın sözü Allah'ın sözüyle aynı değerde değildir. Kur'an, körü körüne bağlılığı değil; akletmeyi, araştırmayı ve delile göre hareket etmeyi emretmektedir.

İslâm dünyasının bugün bu kadar parçalanmış olmasının sebeplerinden biri de budur. Aynı Kur'an'a inandığını söyleyen insanlar, farklı mezhep, tarikat ve cemaat bağlılıklarını dinin merkezine yerleştirmiş; ortak ölçü olan Kur'an ise çoğu zaman ikinci plana itilmiştir. Oysa Rabb'imiz birlik istiyorsa, bu birliğin temeli de tek bir kaynak olmalıdır.

Resûl, insanları kendi etrafında toplamamış, Allah'ın kitabı etrafında toplamıştır. Çünkü insanlar hata yapabilir, değişebilir ve vefat ederler; fakat Allah'ın kelâmı değişmez. Bu sebeple gerçek tâbi oluş, bir insanın peşinden gitmek değil, o insanın tâbi olduğu hakikatin peşinden gitmektir.

Bugün Resûl'e bağlılığın en samimi göstergesi, onun bağlı kaldığı Kur'an'a bağlı kalmaktır. Bir mümin, duyduğu her sözü Kur'an'ın ölçüsüne vurmalıdır. Kur'an'a uygun olanı kabul etmeli, uygun olmayanı ise kim söylemiş olursa olsun kabul etmemelidir.

Sonuç
Tâbi olmak, bir insanı yüceltmek veya onun adına söylenen her sözü sorgusuz kabul etmek değildir. Gerçek tâbi oluş, Allah'ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir. Resûl'ün bütün hayatı bunun en güzel örneğidir. O, insanları kendisine değil, Rabb'ine çağırmış; kendi sözünü değil, Allah'ın vahyini tebliğ etmiştir.

Bugün de Resûl'e gerçekten tâbi olmak isteyen kimsenin yapacağı şey bellidir: Onun izlediği yolu izlemek. O yol ise yalnızca Kur'an'ın yoludur.

Bir mümin; şeyhini, hocasını, mezhebini, tarikatını, cemaatini veya herhangi bir âlimi Allah'ın kitabının önüne geçiremez. Her söz Kur'an'ın ölçüsüne vurulmalı; ona uygun olan alınmalı, uygun olmayan ise kimden gelirse gelsin terk edilmelidir. Çünkü mutlak doğru yalnızca Allah'ın sözüdür.

Resûl'e tâbi olmak, onun adını sıkça anmakla değil; onun ömrü boyunca bağlı kaldığı vahye bağlı kalmakla mümkündür. O, kendisine değil, Rabb'inin kitabına çağırdı. Bugün de ona tâbi olmak isteyenler, aynı çağrıya uymalıdır.
"De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız..." (Yûsuf, 12/108)
Resûl'ün yolu budur. Ona tâbi olmak isteyenlerin yolu da budur: İnsanlara değil Allah'a, rivayetlere değil vahye, zanlara değil Kur'an'a tâbi olmak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

 KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

Kur'an-ı Kerim, insan hayatını en üstün değerlerden biri olarak kabul eder. Canı veren de alan da Allah'tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah'ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.

Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya konulan bazı anlayışlar, Allah'ın kitabında bulunmayan ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. "Dinden döneni öldürün", "recm edin", "namaz kılmayanı öldürün" gibi hükümler, Kur'an'ın değil; sonradan dine eklenen anlayışların ürünüdür. Kur'an ise bu konuda son derece açıktır.
"...Kim haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..."
(Mâide, 5/32)
Bu ayet, insan hayatının ne kadar büyük bir emanet olduğunu ortaya koymaktadır. Allah, haksız yere cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle bir tutmaktadır.

Kur'an, dinden dönen kimselerden de söz eder; ancak onlar için dünyada uygulanacak bir ölüm cezası bildirmez.
"...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada ebedî kalacaklardır."
(Bakara, 2/217)
Dikkat edilirse ayet, dinden dönen kişinin hükmünü Allah'a bırakmaktadır. Ahiretteki karşılığını bildirirken, dünyada insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezasından söz etmemektedir. Eğer Allah böyle bir ceza takdir etmiş olsaydı, bunu açıkça bildirirdi. Çünkü insan hayatına son vermek, üstü kapalı bırakılacak bir mesele değildir.

İşte bu nedenle, Allah'ın bildirmediği ölüm cezalarını dine mal etmek, Kur'an'ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmamaktadır.

KUR'AN'IN DİNİ HAYATI KORUR, UYDURULMUŞ DİN CAN ALIR

İnsan hayatı, Allah'ın insana verdiği en büyük emanetlerden biridir. Bu nedenle Kur'an, haksız yere bir cana kıymayı en ağır suçlardan biri olarak tanımlar. Canı veren de alan da Allah'tır. Bu sebeple hiç kimse, Allah'ın açıkça hüküm vermediği bir konuda bir insanın hayatına son verme yetkisine sahip değildir.

Buna rağmen tarih boyunca din adına ortaya çıkan bazı anlayışlar, Allah'ın indirmediği ölüm cezalarını dinin bir parçası hâline getirmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, "Dinden döneni öldürün." sözüdür. Oysa Kur'an'a baktığımızda, dinden dönen kimse için insanlar tarafından uygulanacak herhangi bir ölüm cezası bulunmaz. Rabb'imiz şöyle buyurur:
"...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları dünyada da ahirette boşa gitmiştir. Onlar ateş halkıdır; orada sürekli kalacaklardır."
(Bakara, 2/217)
Ayet dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dinden dönmenin cezası insanlar tarafından değil, Allah tarafından verilmektedir. Dünyada uygulanacak bir idam cezasından söz edilmez. Çünkü iman kalbin tercihidir; kalplerin hükmünü ise yalnız Allah bilir.
Kur'an'ın temel ilkelerinden biri, inancın baskıyla değil özgür tercihle oluşmasıdır.
"Dinde zorlama yoktur..."
(Bakara, 2/256)
Bir insanı, inancını değiştirdiği için ölümle tehdit etmek, onu iman etmeye değil, inanıyormuş gibi yaşamaya zorlar. Böyle bir anlayış ihlas üretmez; riyakârlık üretir. Oysa Allah gösterişi değil, samimi imanı ister. Kur'an, Maide Suresinde insan hayatının değerini de açıkça ortaya koymaktadır. Bir tek masum insanın hayatını bütün insanlık kadar değerli gören bir kitabın, inancını değiştiren bir insanın öldürülmesini emretmesi düşünülemez.

Ne yazık ki zamanla Allah'ın indirmediği bazı hükümler dine eklenmiş, ardından bunlar Nebi Muhammed'e isnat edilmiştir. Böylece rahmet elçisi olan Nebi, sanki din adına ölüm cezaları veren biriymiş gibi tanıtılmıştır. Oysa Kur'an, Nebi'nin görevini çok açık biçimde bildirir:
"Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin."
(Ğâşiye, 88/21-22)

"Resule düşen ancak apaçık tebliğdir."
(Nûr, 24/54)
Nebi Muhammed'in görevi insanları zorlamak veya öldürmek değil, Allah'ın mesajını eksiksiz ulaştırmaktı. İnsanların iman edip etmemelerinin hesabı ise yalnız Allah'a aittir. Bu nedenle Kur'an'a aykırı ölüm hükümlerini Nebi Muhammed'e isnat etmek, ona yapılabilecek en büyük iftiralardan biridir. Bugün her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben dinimi Allah'ın koruduğu Kur'an'dan mı öğreniyorum, yoksa sonradan oluşturulmuş rivayetlerden mi? Çünkü bir tarafta insan hayatını koruyan Allah'ın hükümleri, diğer tarafta ise Allah'ın kitabında bulunmayan ölüm fetvaları vardır.

HÜKÜM KOYMA YETKİSİ KİMİNDİR?

Bir ülkede kanun yapma yetkisi kime aitse, cezaları da o belirler. Hiçbir hâkim, kanunda bulunmayan bir suça ceza veremez. Çünkü hüküm koyma yetkisi kişilere değil, kanunu koyana aittir.

Allah'ın dini için de değişmeyen ilke budur. Dinin sahibi Allah'tır. Helali de haramı da, ibadetleri de cezaları da belirleme yetkisi yalnız O'na aittir. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir:
"...Hüküm yalnız Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez."
(Yûsuf, 12/40)
Bu ayet, hüküm koyma yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı gerçek başka bir ayette de vurgulanır:
"...Hüküm yalnız Allah'ındır. O gerçeği anlatır ve hüküm verenlerin en hayırlısıdır." (En'âm, 6/57)
Kur'an, Allah'ın izin vermediği hükümleri dine sokanları da şöyle uyarır:
"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine din kılan ortakları mı var?" (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına söylenen her sözün Allah'tan kaynaklanmadığını göstermektedir. Bir hükmün yüzyıllardır uygulanıyor olması veya çoğunluk tarafından benimsenmesi, onu Allah'ın hükmü yapmaz. Ölçü yalnız Allah'ın kitabıdır. Rabb'imiz bu konuda son noktayı koymaktadır:
"...O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez."
(Kehf, 18/26)
Öyleyse her Müslüman kendisine şu soruyu sormalıdır: Bir hükmün Allah'a ait olduğunu nereden biliyorum? Eğer cevabı Kur'an'da açıkça bulunmuyorsa, o hükmü yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü Allah, dinini insanların yorumlarına değil, koruması altındaki kitabına emanet etmiştir.

İşte bu nedenle kitabın bundan sonraki sayfalarında ele alınacak her konuda tek ölçümüz Kur'an olacaktır. Allah'ın bildirdiği hüküm kabul edilir; Allah'ın bildirmediği hiçbir hüküm O'nun dinine nispet edilemez.

RECM: ALLAH'IN HÜKMÜ MÜ, İNSANLARIN HÜKMÜ MÜ?

Kur'an zina suçunun cezasını açıkça bildirmiştir. Bu nedenle cevaplanması gereken soru, "Recm var mı?" değil; "Allah zina cezasını nasıl belirlemiştir?" sorusudur.

Rabb'imiz şöyle buyurur:
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dini konusunda onlara karşı acıma duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun." (Nûr, 24/2)
Bu ayette dikkat çeken üç husus vardır. Birincisi, ceza kadın ve erkek için aynıdır. İkincisi, evli-bekâr ayırımı yapılmamıştır. Üçüncüsü, bildirilen ceza yüz değnektir. Taşlayarak öldürmeden söz edilmez. Kur'an, zina isnadını da ağır şartlara bağlamıştır.
"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun..."
(Nûr, 24/4)
Böylece hem suçun ispatı zorlaştırılmış hem de insanların namus ve haysiyeti korunmuştur. Allah zina cezasını açıkça belirlemişken, recm hükmü nereden gelmektedir? Kur'an'da bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü Kur'an'da recm cezasını emreden tek bir ayet bulunmaz. Bir Müslüman için ölçü Allah'ın kitabıdır. Allah'ın bildirdiği hüküm esas alınır; Allah'ın bildirmediği bir ceza ise O'nun dinine nispet edilemez.

Bu sebeple zina konusunda Kur'an'ın hükmü esas alınmalı, din adına ileri sürülen her görüş de bu hükme göre değerlendirilmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN'A GÜVENMEYEN İNSAN, KUR'AN'A İMAN ETTİĞİNİ SÖYLESE DE ÇELİŞKİ İÇİNDEDİR

 KUR'AN'A GÜVENMEYEN İNSAN, KUR'AN'A İMAN ETTİĞİNİ SÖYLESE DE ÇELİŞKİ İÇİNDEDİR

Hayatım boyunca din üzerine sayısız insanla konuştum. Farklı yaşlardan, farklı eğitim seviyelerinden, farklı mezhep ve cemaatlerden insanlarla uzun sohbetler yaptım. Yıllar içerisinde dikkatimi çeken ortak bir durum var. Atalarından devraldığı dini sorgulamadan yaşayan insanların büyük çoğunluğuyla Kur'an merkezli bir sohbeti uzun süre devam ettirmek neredeyse mümkün olmuyor.

İlk dakikalarda konuşma oldukça sakin ilerliyor. Ancak konu Kur'an'ın söylediklerine geldiğinde sohbetin yönü değişmeye başlıyor. Deliller ortaya konuldukça ses tonu yükseliyor, sabır azalıyor, öfke artıyor. Hatta bazı insanlar hakaret etmeye, alay etmeye veya karşısındakini küçümsemeye kadar gidebiliyor.

Oysa Kur'an bize bunun tam tersini öğretiyor. Yüce Allah, Firavun gibi yeryüzünün en azgın zalimlerinden birine gönderdiği Musa ve Harun'a şöyle buyuruyor:
"Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar."
(Tâhâ, 20/44)
Dikkat edelim. Karşıdaki kişi Firavun... Kendisini ilah ilan etmiş bir zalim... Buna rağmen Allah'ın emri yumuşak konuşmaktır. Bugün ise Kur'an'dan bir ayet okunduğunda, birçok insan öfkesine hâkim olamıyor. Çünkü tartışmanın merkezinde artık Allah'ın kitabı değil, yıllardır sorgulamadan doğru kabul ettiği bilgiler bulunuyor.

Sohbetlerimde sürekli aynı tabloyla karşılaşıyorum. Arkadaşım konuşuyor... Bir iddia ortaya koyuyor. Ben yalnızca şunu söylüyorum: "Kur'an'da bunun karşılığını göremiyorum." Başka bir delil getiriyor. Yine aynı cevabı veriyorum: "Kur'an bunu söylemiyor." Farklı bir konuya geçiyor. Yine aynı cevap: "Kur'an böyle demiyor." Saatler geçiyor... Konu değişiyor... Örnekler değişiyor... Fakat verilen cevap değişmiyor. Çünkü benim ölçüm bellidir. Allah'ın kitabında olmayanı din adına Allah'a isnat edemem.

İşin en düşündürücü tarafı ise şudur: Karşımdaki insan bir kez olsun durup, "Peki Kur'an bu konuda ne diyor?" diye sormuyor. İşte asıl problem burada başlıyor. Çünkü gerçekten Kur'an'ı ölçü kabul eden biri, ilk önce Allah'ın ne söylediğini öğrenmek ister. Bir konuda anlaşmazlık yaşandığında yapılacak ilk iş, Allah'ın kitabına dönmektir.
Kur'an da zaten bunu emreder.
"Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resulüne götürün..."
(Nisâ, 4/59)
Resul hayattayken mesele ona götürülüyordu. Resul vefat ettikten sonra ise geriye onun tebliğ ettiği vahiy kalmıştır. Çünkü Resul, insanları kendi sözlerine değil, Allah'ın indirdiği kitaba çağırmıştır. Ne var ki birçok insanın zihninde farklı bir sistem oluşmuştur.

Kur'an vardır... Ama onun yanında vazgeçilmez kabul edilen başka kitaplar da vardır. Hatta çoğu zaman bu kitaplar Kur'an'ın önüne geçirilmektedir. İnsanlara açıkça, "Kur'an yeterlidir." dediğinizde rahatsız oluyorlar. Fakat, "Falanca kitap da dinin vazgeçilmez kaynağıdır."

dediğinizde hiçbir problem yaşamıyorlar. Bu durum insanı ister istemez şu soruyla baş başa bırakıyor: Gerçek güven nerede? Kur'an'da mı? Yoksa Kur'an dışındaki kaynaklarda mı?

Hiç kimse çıkıp, "Ben Kur'an'a iman etmiyorum." demez. Çünkü bunu söylemenin ne kadar ağır bir söz olduğunu bilir. Ama fiilî durum bazen sözden çok daha açıktır. Bir insan,
"Kur'an eksik açıklamıştır." diyorsa... "Bu konu Kur'an'da yok ama başka kitap tamamlıyor." diyorsa... "Kur'an'ın söylediğinin aksini rivayet söylüyorsa rivayet tercih edilir." diyorsa... Artık burada ciddi bir problem vardır. Bu sadece bir yorum farklılığı değildir. Bu, güvenin yön değiştirmesidir. Nitekim bazı din adamlarının, "Kur'an bir konuda bir şey söylüyorsa, hadis onun aksini söylüyorsa hadis alınır." şeklindeki ifadeleri bunun en açık örneklerinden biridir.

Bu söz üzerinde sakin bir şekilde düşünelim. Kur'an Allah'ın kelamıdır. Hadis ise insanlara Nebi Muhammedim ölümünden 200-250yıl sonra rivayet yoluyla ulaşmıştır. Eğer rivayet, Allah'ın kitabının önüne geçiriliyorsa bunun anlamı nedir? Bu durumda tercih edilen Allah'ın sözü değil, rivayet olmaktadır.

Böyle bir anlayışın Kur'an'dan onay alması mümkün değildir. Çünkü Allah kendi kitabı hakkında şöyle buyurur:
"Rabb’inin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur."
(En'âm, 6/115)

Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

"Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve Müslümanlar için müjde olarak indirdik."
(Nahl, 16/89)
Kur'an kendisini "her şeyi açıklayan" olarak tanıtıyorsa, bir müminin ilk güveneceği kaynak da yine Kur'an olmak zorundadır. Allah'ın eksik bıraktığını iddia etmek, farkında olmadan Allah'ın kitabına güvenmemek anlamına gelir. Çoğu insan bunu bilinçli yapmaz. Çünkü çocukluğundan itibaren aynı anlayışın içinde yetişmiştir. Dedesinden, babasından, mahallesinden, cemaatinden, hocasından ne öğrendiyse onu din zannetmiştir.

Kur'an ise çoğu zaman sadece mezarlıklarda okunan, sevap kazanmak için tilavet edilen kutsal bir kitap olarak kalmıştır. Anlamını öğrenmek ikinci plana itilmiştir. İşte bu yüzden insanlar, Allah'ın kitabını değil; kendilerine öğretilmiş dini savunmaktadır. Kur'an konuşulduğunu zannederler; aslında konuşulan, mezhep kültürü, gelenek, rivayet ve alışkanlıklardır.

Kur'an'a gerçekten iman eden insanın tavrı ise farklı olmalıdır.

Bir ayet okuduğunda, daha önce öğrendiği bilgiyle çelişiyorsa hemen savunmaya geçmek yerine kendisine şu soruyu sormalıdır: "Ben bugüne kadar yanlış öğrenmiş olabilir miyim?" İşte hidayetin kapısı tam da burada açılır. Çünkü hakikati arayan insan, önce kendi doğrularını sorgulama cesareti gösterir. Kur'an defalarca, "Düşünmez misiniz?", "Akletmez misiniz?", "Hiç ibret almaz mısınız?" diye sorarken, aslında insanı körü körüne taklitten kurtarmayı hedeflemektedir. Ne yazık ki birçok insanın önündeki en büyük engel inkâr değil, şartlanmışlıktır. Kur'an'a inanmadığını söylemez. Fakat Kur'an'ın hükmü ile atalarından öğrendiği bilgi çatıştığında tercih ettiği şey, çoğu zaman Allah'ın kitabı değil, alışkanlıkları olur. İşte asıl üzerinde düşünülmesi gereken mesele budur. Kur'an'a gerçekten iman etmek, onu sadece öpmek, yüksek bir rafa koymak veya güzel sesle okumak değildir.

Gerçek iman; Allah'ın kitabını dinin tek mutlak ölçüsü kabul etmek, onun hükmünü bütün diğer sözlerin üzerinde tutmak ve gerektiğinde yıllardır doğru bildiği bütün yanlışları Kur'an'ın önünde terk edebilmektir.

İnsan bunu başarabildiği gün, Allah'ın kitabına gerçekten güvenmeye başlamış olacaktır.

 

ÖZE DÖNÜŞ: KUR'AN'LA YAŞAMAK

 ÖZE DÖNÜŞ: KUR'AN'LA YAŞAMAK

Ben, insanları dini Kur'an'ın özüne dönerek anlamaya ve yaşamaya davet ediyorum. Çünkü inanıyorum ki Rabb'imiz dinini eksiksiz indirmiş, onu koruması altına almış ve kulları için tek rehber olarak Kur'an'ı bırakmıştır. Bu sebeple dini mezheplerden, rivayetlerden veya insanların yorumlarından değil, doğrudan Kur'an'dan öğrenmek gerektiğine inanıyorum.

Bu anlayışım nedeniyle bana ve benim gibi düşünenlere zaman zaman "Vahhabi", "Selefi", "Harici", "Deist", hatta "Nebi inkârcısı" gibi çeşitli ithamlarda bulunuluyor. Oysa bu etiketlerin hiçbirinin benim inancımla ilgisi yoktur. İnsanların yakıştırmaları hakikati değiştirmez. Aksine, Kur'an'a daha sıkı sarılma kararlılığımı güçlendirir.

Benim yaptığım, Resul'ün yaptığı davetin aynısını yapmaya çalışmaktır. Rabb'imiz şöyle buyurmaktadır:
"De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a davet ederiz..."
(Yusuf, 12/108)
Resul, insanları kendisine, bir mezhebe veya insanların oluşturduğu din anlayışına değil; yalnızca Allah'a davet etmiştir. Yine Rabb'imiz, Resul'e insanları Kur'an ile uyarmasını emretmiştir.
"Bu Kur'an bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi."
(En'âm, 6/19)
Kur'an, Resul'ün yalnızca kendisine vahyedilene uyduğunu da açıkça bildirmektedir.
"De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyedilene uyarım."
(Yûnus, 10/15)
Kur'an baştan sona Nebi'nin ve Resul'ün örnekliğini anlatmaktadır. Böyle olduğu hâlde, yalnızca Kur'an'a bağlı kalmaya çalışan birine "Nebi inkârcısı" demek büyük bir haksızlıktır. Çünkü Nebi'yi gerçekten örnek almak, onun bağlı olduğu vahye bağlı kalmakla mümkündür.

Ben inanıyorum ki dinin adı İslam'dır ve İslam'ın tek kaynağı Kur'an'dır. Rabb'imizin dini; insanların yüzyıllar boyunca oluşturduğu mezheplerin, geleneklerin ve rivayetlerin toplamı değildir. Kur'an, bizi atalarımızın dinini sorgulamaya ve yalnızca vahye yönelmeye çağırmaktadır. Bu sebeple dini Kur'an'dan öğrenmek, din adına söylenen her sözü de Kur'an'ın ölçüsüyle değerlendirmek zorundayız.

Bana "Deist" denilmesini de doğru bulmuyorum. Çünkü ben vahyi reddetmiyorum; tam aksine yalnızca Rabb'imizin vahyine sarılıyorum. Benim inandığım, savunduğum ve yaşamaya çalıştığım din; Rabb'imizin indirdiği İslam'dır.

Ben yalnızca Rabb'imin rızasını gözetmeye çalışan, Rabb'imin miras olarak bıraktığı Kitab'a sahip çıkmaya gayret eden bir mü'minim.
"Sonra Kitab'ı kullarımız arasından seçtiklerimize miras bıraktık..."
(Fatır, 35/32)
Benim hedefim bir mezhep oluşturmak, insanları kendime bağlamak veya bir grubun öncüsü olmak değildir. Bütün gayretim, Kur'an'ın rehberliğinde yaşamaya çalışmak ve insanları da yalnızca Kur'an'a davet etmektir.

İnsanlar benim hakkımda ne söylerse söylesin, hangi sıfatı yakıştırırsa yakıştırsın, bunların benim için hiçbir değeri yoktur. Benim için önemli olan, Rabb'imin huzuruna çıktığım gün O'nun rızasına ulaşabilmektir. Çünkü insanların hükmü geçicidir; kalıcı olan yalnızca Rabb'imizin hükmüdür.

Rabb'imden niyazım; beni de Kur'an'ı tek rehber edinen bütün mü'minleri de dosdoğru yolundan ayırmaması, kalplerimizi Kitab'ına bağlı kılması ve bizi yalnızca O'na kulluk edenlerden eylemesidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

YAŞANAN DİNDE GÜNAH ÇIKARMA SEANSLARI

 YAŞANAN DİNDE GÜNAH ÇIKARMA SEANSLARI

İnsan, hata yapabilen bir varlıktır. Kur'an da bunu kabul eder. Ancak Kur'an'ın gösterdiği çözüm, günahın üzerini birtakım dinî ritüellerle örtmek değil; samimi bir dönüş, yanlışın terk edilmesi, hakkın yerine getirilmesi ve salih amellerle yeni bir hayat kurmaktır. Ne yazık ki yaşanan din anlayışında bu gerçek çoğu zaman tersine çevrilmiştir.

İnsanlara öyle bir din anlatılmıştır ki, sanki günah işlemek çok büyük bir problem değildir. Çünkü belirli zamanlarda yapılacak bazı uygulamalarla bütün hesaplar sıfırlanacaktır.

Böyle düşünülünce ortaya şu tablo çıkıyor:

  1. Hangi vaktin salatını (namazını) yerine getiriyorsanız, bir önceki vakitten bu yana işlediğiniz bütün günahların silineceği söyleniyor.
  2. Beş vakit salatı (namazı) yerine getirmiyorsanız ama cuma günleri gidiyorsanız, bir haftalık günahınızın affedileceği anlatılıyor.
  3. Bunu da yapmıyorsanız, Ramazan ayında tuttuğunuz oruçla bir yıllık günahınızın temizleneceği söyleniyor.
  4. Oruç da tutamadınız; Kâbe'ye gidip Arafat'a çıkarsanız anadan doğmuş gibi tertemiz olacağınız söyleniyor.
  5. Bunları da yapamadınız; önemli değil, sizi kurtaracak şefaatçiler olduğu anlatılıyor.
  6. Bir de mübarek kabul edilen gecelerde yapılan ibadetlerle geçmiş günahların bağışlanacağı söyleniyor.
  7. Hiçbirini yapamadınız mı? Ölüm anında birkaç kelime söylemeniz yeterli deniliyor.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Eğer bütün bunlar doğru olsaydı, insanların kötülükten uzak durmaları için hangi sebep kalırdı?

Hırsızlık yapan da... Rüşvet alan da... hakkı hukuku çiğneyenyen de... İftira atan da...
Faizle insanları ezen de... Yetimin hakkını gasp eden de... Nasıl olsa belli zamanlarda günahlarını sildireceğini düşünmez miydi? Hiç fark ettiniz mi? Böyle bir din anlayışında günah işlememek değil, günahı sildirmek önemli hâle geliyor.

Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu din tam tersidir. Allah, insanı sorumluluk sahibi olarak yaratmıştır. Hiç kimse yaptığı kötülüğün hesabından kaçamaz. Hiçbir ibadet, zulmün üzerini örten bir perde değildir.
"Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah dileyeni (layık gördüğünü) temize çıkarır ve onlar hurma çekirdeğinin üzerindeki ince iplik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar."
(Nisa, 4/49)
Dikkat edin... Ayette insanlar kendilerini temize çıkarıyorlar. Yani "Ben zaten affoldum.", "Ben kurtuldum.", "Ben cennetliğim." diyerek kendilerine güven veriyorlar. Allah ise bunu reddediyor. Temize çıkarma yetkisi yalnız Allah'a aittir. İnsan kendi hakkında hüküm veremez. Bugün birçok kişi yaptığı ibadetleri adeta bir af belgesi gibi görüyor. Oysa Kur'an'da ibadet, insanı kötülükten uzaklaştırdığı sürece anlam kazanır.
"Sana vahyedilen Kitabı oku ve salatı (namazı) yerine getir. Çünkü salat (namaz) hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar..."
(Ankebut, 29/45)
Burada çok önemli bir ölçü veriliyor. Bir insan yıllarca namazını yerine getiriyor fakat hâlâ yalan söylüyor, insanları aldatıyor, hak yiyor, kibirleniyor, adaletsizlik yapıyorsa ortada ciddi bir problem vardır.

Çünkü Kur'an'a göre namazın amacı sadece belirli hareketleri yapmak değildir. İnsanı değiştirmektir. İnsanın ahlakını güzelleştirmektir. İnsanı Allah'ın koyduğu ölçülere yaklaştırmaktır. Kur'an hiçbir yerde "İbadet ettin, artık istediğin gibi yaşayabilirsin." demez. Tam tersine her ibadetin insanı daha duyarlı, daha adaletli ve daha merhametli hâle getirmesini ister. Düşünün... Bir doktor size ağır bir hastalık için ilaç verdi. Siz ilacı her gün düzenli içiyorsunuz ama hastalık giderek ağırlaşıyor. Bu durumda ne dersiniz? "İlaç görevini yapmıyor." İşte ibadet de böyledir. Hayatı değiştirmiyorsa, insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa kişi kendisini sorgulamalıdır. Kur'an'ın anlattığı tevbe de çok farklıdır. Tevbe yalnızca "Allah'ım beni affet." demek değildir. Yanlışı terk etmektir. Zarar verdiysen telafi etmektir. Kul hakkı yediysen geri vermektir. Adaletsizlik yaptıysan düzeltmektir. Hayatı değiştirmektir.
"Ey iman edenler! Allah'a içten ve samimi bir tevbe ile yönelin..."
(Tahrîm, 66/8)
Samimi tevbe, aynı yanlışta ısrar ederek af beklemek değildir. Kur'an'da affedilme ümidi vardır ama bu ümit sorumluluktan kaçış kapısı değildir. Allah hem çok bağışlayandır hem de hesabı en iyi görendir. Kur'an'da dikkat çeken başka bir gerçek de şudur: Hiç kimse bir başkasının yükünü taşıyamaz. Hiç kimse bir başkasını kurtaramaz. Hiç kimse başkasının günahını silemez.
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez..."
(En'âm, 6/164)
Bu ilke, din adına ortaya atılan birçok inancı tek başına değerlendirmeye yeterlidir. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir makam... Hiçbir kişi... Hiçbir din büyüğü... Hiçbir veli... Hiçbir şeyh... Hiçbir cemaat... Hiçbir mezhep... İnsanı Allah'ın huzurunda hesap vermekten kurtaramaz.

Kur'an insanı doğrudan Allah ile muhatap yapar. Araya hiçbir kurtarıcı koymaz. İnsanların çoğu, Allah'ın affediciliğini konuşur; fakat O'nun adaletini konuşmayı ihmal eder. Oysa Kur'an'da bu iki özellik birlikte zikredilir. Allah bağışlayandır. Ama aynı zamanda mutlak adalet sahibidir. Hiç kimsenin hakkını kimseye bırakmaz. Hiçbir zulmü karşılıksız bırakmaz. Hiçbir iyiliği de zayi etmez.
"Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür."
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, bütün insanlık için değişmeyen bir ilkedir. Ne ibadetler kötülüğü görünmez hâle getirir... Ne de günahlar yapılan iyilikleri tamamen yok eder. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Kur'an'ın oluşturduğu bilinçte insan, affedilmeyi umarken aynı zamanda hesap gününden de korkar. Bu denge kaybolduğunda din, sorumluluk olmaktan çıkar; güvence belgesine dönüşür. İşte bugün yaşanan problemlerden biri de budur. İnsanlar Allah'ın dinini yaşamak yerine, kendilerini rahatlatan din anlayışlarını yaşamayı tercih edebiliyorlar.

Oysa Allah'ın dini, insanı değiştirmek için vardır; vicdanı susturmak için değil. Şunu hiçbir zaman unutmayın: Kur'an, günah işlemeyi kolaylaştıran değil, günahı terk ettiren bir kitaptır. Kur'an, insanı sahte güven duygusuna değil, bilinçli kulluğa çağırır. Kur'an, "Nasıl olsa affedilirim." düşüncesini değil; "Rabb’imin huzuruna yüz akıyla çıkabilir miyim?" endişesini öğretir.

Son olarak kendimize şu soruyu soralım: Ben gerçekten Allah'ın indirdiği dini mi yaşıyorum, yoksa bana öğretilen din anlayışını mı? Çünkü insan, inancını hangi kaynaktan alıyorsa hayatını da o kaynak şekillendirir.

Eğer yaşadığınız din, Kur'an'ın yanında başka kitapların belirlediği hükümler üzerine kurulmuşsa, hayatınızı yönlendiren otorite de o kitapların sahipleri olur. Allah ise insanı yalnızca kendi vahyine çağırmaktadır.
"Rabb’inizden size indirilene uyun. O'ndan başka velilerin peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz."
(A'râf, 7/3)
Kur'an'ın çağrısı açıktır. Kurtuluş; günah çıkarma seanslarında değil, Allah'a yönelen bilinçli bir hayat yaşamaktadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  NEDEN ÖNCE KUR'AN? Bir insan dinini öğrenmeye nereden başlamalıdır? Bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Dini gönderen Allah olduğun...