Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine karmaşayı dağıtmak, insanı net bir yola çağırmak için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran 19)

 

Buradaki “İslam” bir mezhebin adı değil. Bir grubun etiketi değil. “İslam”, teslimiyet demektir. Kula kulluğu bırakıp Allah’a yönelmek demektir. Yani dinin özü; aidiyet değil, teslimiyettir.

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir çizgide buluşturur. Nebi Musa da bu dine çağırdı, Nebi İsa da, Nebi Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, coğrafyalar değişti; ama çağrı değişmedi. Çünkü çağrı Allah’a idi.

 

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar yorucu, bu kadar tartışmalı hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı tek bir kelimede saklı: terk etmek.

 

Ama burada bahsettiğimiz terk etmek, kitabı inkâr etmek değil. Daha tehlikelisi: Kitap dururken onu merkeze almamak.

 

 

Vahyin İniş Amacı: Karmaşayı Bitirmek

Kur'an kendisini nasıl tanımlar?

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara 242)

 

Kolaylaştırılmış.
Apaçık.
Düşünülsün diye indirilmiş.

 

Bu ifadeler çok güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabı bir sır kitabı değil. Bir bilmece değil. Sadece seçilmiş bir sınıfın anlayabileceği kapalı bir metin değil. Aksine doğrudan muhatap alan bir kitaptır.

Şimdi dürüst bir soru soralım: Eğer kitap apaçık ve düşünülsün diye indirilmişse, neden bugün birçok insan “Kur’an’ı herkes anlayamaz” cümlesiyle karşılaşıyor?

Bu cümle nereden çıktı?

Allah “düşünen yok mu?” diye sorarken, biz “anlamaya kalkma” diyorsak burada bir terslik yok mu?

 

 

İnsan Sözü Nasıl Öne Geçer?

Tarih boyunca aynı şey oldu. Kitap indi. İnsanlar onu okudu. Sonra kitabın yanına açıklamalar geldi. Açıklamalar çoğaldı. Yorumlar üretildi. Zamanla o yorumlar o kadar büyüdü ki, kitap arka planda kaldı.

 

Allah bu eğilimi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara 170)

 

Bu ayet sadece geçmiş kavimlere ait değil. Bu, insan psikolojisidir. Alışılmış olan güvenlidir. Gelenek sorgulanmaz. Oysa vahiy, insanı konfor alanından çıkarır.

Bugün biri sana bir ayet okuduğunda, eğer hemen ardından “ama bizim mezhepte böyle değil” cümlesi geliyorsa, o ayetin muhatabı hâlâ biziz demektir.

Burada mesele mezhep düşmanlığı değil. Mesele ölçü meselesi. Ölçü kim? Allah mı, yoksa atalar mı?

 

Nebi Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah, Nebi Musa’ya vahiy verdi. Tevrat indirildi. İlahi bir kitap vardı ortada. Ama Allah, onların yaptığı bir hatayı Kur’an’da anlatır:

Allah tarafından kendilerine, beraberlerindekini doğrulayıcı bir elçi gelince, kitap ehlinden bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına attılar.“ (Bakara 101)

Bu ayette çok çarpıcı bir ifade var: “Arkalarına attılar.”

 

İnkâr etmediler.
Yok demediler.
Ama hayatın önünden çektiler.

Kitap raftaydı ama hüküm verirken başka ölçüler devredeydi.

 

Sonra şu uyarı geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe 31)

“Rabb” kelimesi burada çok önemli. Rabb; terbiye eden, yönlendiren, hüküm koyan otorite demektir. Birine secde etmek zorunda değilsin ki onu rabb edinmiş olasın. Onun helal-haram belirlemesini sorgusuz kabul ediyorsan, fiilen onu ölçü yapmışsındır.

 

Şimdi kendi hayatımıza bakalım.

Bir konuda Kur’an açık bir hüküm ortaya koyuyor. Ama biz “falanca hoca böyle demedi” diye o hükmü geri plana atıyorsak, tarihsel bir hatayı tekrar etmiyor muyuz?

 

 

Nebi İsa’dan Sonra Yaşananlar

Nebi İsa insanları Allah’a çağırdı. Teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj saf hâliyle kalmadı. Kur’an bu süreci de anlatır:

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minun 53)

 

Bu ayeti okurken insan ürperiyor. Çünkü bu sadece bir tarih anlatımı değil; bir uyarı.

“Her grup kendinde olanla sevindi.”

Yani herkes kendi yorumunu hakikat ilan etti. Herkes kendi çevresini merkeze koydu. Ortak ölçü kayboldu.

 

Bugün de aynı tablo yok mu? Herkes kendi yapısının, kendi cemaatinin, kendi çevresinin doğrularını “tek hakikat” gibi savunuyor. Ama çok az kişi dönüp “Kur’an ne diyor?” diye soruyor.

 

 

Son Vahiy ve Açık Uyarı

Allah son vahiy olarak Kur’an’ı indirdi ve şu teminatı verdi:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr 9)

 

Bu, çok büyük bir lütuf. Artık metnin kaybolması, değiştirilmesi mümkün değil. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkün: Onu hayatın dışına itmek.

Ve Kur’an’da çok sarsıcı bir ayet var:

“Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan 30)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Şikâyet ettiği şey ne? Kur’an’ın inkâr edilmesi değil; terk edilmesi.

 

Terk etmek ne demek?

Okuyup hüküm almamak.
Sevip ölçü yapmamak.
Saygı duyup merkeze koymamak.

Bir kitabı baş tacı yapıp hayat rehberi yapmamak da terktir.

 

 

Resule İtaat Meselesi

Burada önemli bir noktaya geliyoruz. Çünkü bazıları şöyle der: “Biz zaten resule itaat ediyoruz.”

Kur’an bu konuda nettir:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

 

Bu ayet çok açıktır. Ama doğru anlaşılması gerekir.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul vahyi tebliğ eder. Kendi hevasından konuşmaz. Nitekim Kur’an’da Nebi Muhammed için şöyle denir:

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 3-4)

 

O hâlde resule itaat; vahye itaattir. Resul bağımsız bir otorite değildir. Mesajın taşıyıcısıdır.

Bir elçi düşün. Devlet başkanının mektubunu getiriyor. Mektuba uyman, elçinin şahsına değil; mesajın sahibine itaattir.

Dolayısıyla resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, resulden bağımsız bir din üretmek anlamına gelmez.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda son derece net bir çizgi çizer:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.” (En’am 159)

Bu ayetin muhatabı Nebi Muhammed’dir. Yani Allah, dini bölenlerle elçisini yan yana getirmiyor.

Bir başka ayette:

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmran 103)

 

Allah’ın ipi nedir?

Vahiydir.
Kur’an’dır.
İlahi rehberdir.

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek.

Ama insanlar ipleri çoğalttı. Etiketler çoğaldı. Kimlikler çoğaldı. Sonunda ortak zemin kayboldu.

 

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah açıkça uyarıyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Taha 124)

 

Bu ayet bireysel ve toplumsal bir yasadır. İlahi rehberden uzaklaşma, karmaşa üretir.

Bugün Müslüman toplumlara bak. Bölünmeler, çatışmalar, huzursuzluklar… Sorun gerçekten çok karmaşık mı? Yoksa rehber merkezde olmadığı için mi bu hâle geldik?

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmran 138)

Açıklama dururken, belirsizlik neden?
Hidayet dururken, yönsüzlük neden?

 

 

Son Söz: Sıra Bizde

Allah çizgiyi net çeker:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmran 85)

Buradaki İslam, etiket değil. Teslimiyettir. Allah’a yöneliştir.

Teslimiyetin adresi vahiydir.
Vahyin adı Kur’an’dır.

 

Tarih boyunca hata hep aynıydı: Kitap geldi, sonra arka plana itildi. Yerine insan sözü büyüdü.

Bugün önümüzde iki yol var:

Ya vahyi merkeze koyacağız.
Ya da onu saygıyla anıp pratikte başka ölçülere göre yaşayacağız.

Kur’an duruyor. Açık. Korunmuş.


Soru şu:

Biz onu gerçekten rehber mi edindik, yoksa rafımıza mı kaldırdık?

 

Gerçek olan Allah’ın lütfudur. Hata ise bizim aczimizdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.

aydinorhon.com

 

Şahitlik Nedir

 Şahitlik Nedir?

Kur’an’da “şehadet” kelimesi, rastgele söylenen bir söz değildir. Şahitlik bilgiye dayanır. Görmeye, bilmeye, kesinliğe dayanır.

Kur'an şöyle der:

“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik etti). O, adaleti ayakta tutandır. O’ndan başka ilah yoktur.” (Âl-i İmran 18)

Burada dikkat edelim. Şahitlik eden kim?

Allah.
Melekler.
İlim sahipleri.

Şahitlik bilgiye dayanır. Allah şahitlik eder çünkü bilir. Melekler şahitlik eder çünkü görür. İlim sahipleri şahitlik eder çünkü delille kavrar.

Peki biz?

Biz gerçekten “şahitlik” mi ediyoruz, yoksa bir formülü mü tekrar ediyoruz?

Bir mahkemede hâkim sana sorsa: “Bu olayı gördün mü?”
“Hayır.”
“Biliyor musun?”
“Hayır.”
“O zaman niye şahitlik ediyorsun?”

İşte Kur’an’daki şahitlik, mahkeme ciddiyetindedir. Dil alışkanlığı değildir.

 

“Allah’tan Başka İlah Yoktur” Yetmez mi?

Kur’an’a baktığımızda iman tarif edilirken sürekli şu vurguyu görürüz:

“Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman etti. O’nun resullerinden hiçbirini ayırmayız…” (Bakara 285)

Burada iman bir bütündür. Allah’a iman var. Kitaplara iman var. Resullere iman var. Ve özellikle şu vurgu:

“Hiçbirini ayırmayız.”

Şimdi düşünelim.
Bir insan “Ben sadece Nebi Muhammed’e inanırım, diğerlerini bilmem” dese ne olur?
Kur’an’a göre bu iman mıdır?

Hayır.

Bir insan “Ben Nebi İsa’yı kabul ederim ama Nebi Muhammed’i kabul etmem” dese?
Kur’an buna da iman demez.

Çünkü ayırmak yasaktır.

Peki biz kelime-i şahadet dediğimizde ne yapıyoruz?

Sadece bir ismi özellikle zikrediyoruz.

Bu noktada mesele şudur:
Kur’an’ın iman bütünlüğü ile sonradan oluşmuş formül arasında fark var mı?

Bu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor.

 

Şahitliği Daraltmak

Kur’an’da Allah’a şahitlik eden sadece insanlar değil. Allah’ın kendisi şahitlik eder. Melekler şahitlik eder. İlim sahipleri şahitlik eder.

Ama Kur’an hiçbir yerde bir ismin özellikle şahitlik formülüne eklenmesini “Müslüman olmanın şartı” olarak sunmaz.

Kur’an’da iman, “tanıklık cümlesi ezberlemek” olarak tarif edilmez. İman; teslimiyet, güven, bağlanma ve doğrulamadır.

Bir insan düşün. Dağın başında, Kur’an’ı okuyor. Allah’ın birliğini görüyor. Resullerin zincirini görüyor. Nebi Muhammed’i de Nebi İsa’yı da aynı zincirin halkası olarak kabul ediyor.

Ama kimse ona “şu formülü söylemezsen Müslüman olamazsın” dememiş.

Bu insan Müslüman değil mi?

Kur’an’a göre Müslüman, Allah’a teslim olan kişidir.

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir…” (Âl-i İmran 85)

İslam ne demek?
Teslimiyet.

Bu teslimiyet bir cümleyle mi olur, yoksa kalbin yönelişiyle mi?

 

“Resule İtaat” Meselesi

Burada hemen bir itiraz yükselir:
“Kur’an resule itaati emrediyor!”

Evet, emrediyor.

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

Bu ayeti görmezden gelemeyiz. Ama doğru anlamak zorundayız.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul kendi hevasından konuşmaz.
Çünkü resul vahyi iletir.
Çünkü resul Allah’ın mesajını taşır.

Resul = mesaj taşıyan elçi.

Eğer bir elçi devlet başkanının mektubunu getiriyorsa, o mektuba uymak başkana uymaktır. Elçiye ayrı bir otorite yüklediğin için değil; mesajın sahibine itaat ettiğin için.

Kur’an’da resule itaat, Allah’tan bağımsız bir itaate dönüşmez. İtaatin kaynağı Allah’tır. Resul, vahyin tebliğcisidir.

Bu yüzden Kur’an’da sürekli şu vurguyu görürüz:

“De ki: Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım.” (Ahkaf 9)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Kendisi vahye tabi olduğunu söylüyor. Bağımsız yasa koyucu değil.

O hâlde resule itaat; vahye itaattir.

Resulün şahsına değil, getirdiği mesaja bağlılıktır.

 

İsim Üzerinden Din Kurmak

Şimdi asıl meseleye dönelim.

Bir insan Müslüman olmak için neden özellikle “Nebi Muhammed” ismini söylemek zorunda bırakılıyor?

Kur’an iman ederken resulleri ayırmamayı emrederken, neden formül sadece bir isim üzerine kuruluyor?

Kur’an’da hiçbir yerde “Müslüman olabilmek için şu cümleyi söyleyin” diye bir kalıp yok.

Bu önemli.

Kur’an iman çağrısı yapar. Allah’a teslimiyeti ister. Şirki reddetmeyi ister. Vahyi doğrulamayı ister.

Ama iman, bir slogan değildir.

Bir düşün. Bir çocuk doğuyor. Ailesi kulağına bir cümle fısıldıyor. Çocuk büyüyor ve o cümleyi tekrar ediyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetini hiç okumamış. Resulleri hiç tanımamış.

Bu şahitlik mi?

Şahitlik bilgiye dayanır.

Kur’an şöyle uyarır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp… hepsi ondan sorumludur.” (İsra 36)

Bilmediğin bir konuda tanıklık etmek, Kur’an’a göre doğru değildir.

O hâlde mesele sadece bir cümleyi söylemek değil; o cümlenin içini doldurmaktır.

 

“Abduhu ve Resuluhu” Ne Demek?

Şimdi kelime-i şahadetin ikinci kısmına bakalım:

“…Muhammed’en abduhu ve resulüh.”

Abd: kul demek.
Resul: elçi demek.

Bu ifade aslında doğru bir bilgidir. Nebi Muhammed Allah’ın kuludur ve resulüdür.

Ama sorun burada değil.

Sorun, bu ifadeyi Kur’an’ın iman bütünlüğünün önüne koymakta.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e verilen rol nedir?

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab 40)

Burada iki kavram var:
Resul.
Nebi.

Nebi: kendisine vahiy gelen kişi.
Resul: vahyi tebliğ eden elçi.

Kur’an’da Nebi Muhammed’in misyonu; vahyi tebliğ etmek, açıklamak ve yaşamak.

Ama hiçbir yerde “ona özel bir iman formülü üretin” denmez.

 

İman Ayetiyle Çelişmek

Tekrar Âl-i İmran 18’e dönelim.

Allah kendisi şahitlik ediyor.
Melekler şahitlik ediyor.
İlim sahipleri şahitlik ediyor.

Şahitlik edilen şey ne?

“Allah’tan başka ilah yoktur.”

Bu cümle Kur’an’da merkezdir.

Peki neden “Allah’tan başka ilah yoktur” yeterli görülmüyor?

Eğer bir insan Allah’ın birliğine, resullerine, kitaplarına iman ediyorsa; Kur’an’a göre iman etmiş değil midir?

Kur’an iman tanımını geniş ve bütüncül yaparken, biz neden onu dar bir kalıba indiriyoruz?

 

Günlük Hayattan Bir Örnek

Bir ülkeye girmek istiyorsun. Sana diyorlar ki: “Bu ülkenin yasalarını kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Anayasayı kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Devlet başkanının yetkisini kabul ediyor musun?”

“Evet.”

Ama sonra bir grup çıkıp diyor ki: “Hayır, giriş için ayrıca şu özel cümleyi de söylemen lazım.”

O cümle anayasada yazmıyor.

Şimdi hangisi bağlayıcı?

Anayasa mı, sonradan konmuş şart mı?

Kur’an Müslümanlığın anayasasıysa, şartları da orada aramak zorundayız.

 

Resulleri Ayırmamak

Kur’an bir başka yerde daha açık konuşur:

“Allah’ı ve resullerini inkâr edenler ve Allah ile resullerinin arasını ayırmak isteyenler… işte onlar gerçek kâfirlerdir.” (Nisa 150-151)

Ayırmak ne demek?

Birini öne çıkarıp diğerlerini geri plana atmak.
Birine özel statü verip diğerlerini ikinci plana itmek.

Kur’an’ın çizdiği tablo şu:
Hepsi Allah’ın elçisi.
Hepsi vahiy taşıyıcısı.
Hepsi aynı zincirin halkası.

Nebi İsa da elçi.
Nebi Musa da elçi.
Nebi Muhammed de elçi.

Birini merkeze koyup diğerlerini gölgede bırakmak, Kur’an bütünlüğüyle uyumlu değildir.

 

İman Bir Slogan Değildir

İman kalbin yönelişidir.
Aklın ikna oluşudur.
Hayatın değişmesidir.

Bir cümleyle başlar belki. Ama cümleyle bitmez.

Kur’an’da mümin tarif edilirken; namazından, infakından, adaletinden, sabrından söz edilir. Hiçbir yerde “şu cümleyi söylediler ve iş bitti” denmez.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Biz gerçekten Allah’a mı teslim olduk, yoksa bir formüle mi?

Kur’an’a mı bağlandık, yoksa geleneğe mi?

 

Acı Gerçek

Bir insan düşün. Ömrü boyunca kelime-i şahadet getiriyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetlerini hiç düşünmemiş. Resullerin ortak mesajını hiç anlamamış.

Bu insan gerçekten şahit mi?

Yoksa tekrar mı ediyor?

Şahitlik, bilmeden olmaz.

Allah’ın birliğine şahitlik etmek; hayatın merkezini değiştirmektir.

O zaman belki asıl mesele şu:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” dediğimizde gerçekten şahit miyiz?

Eğer şahitsek, hayatımız değişmeli.

Eğer değişmiyorsa, cümle sadece sestir.

 

Son Söz

Bu mesele bir cümleyi inkâr meselesi değil.
Mesele, Kur’an’ın iman anlayışını merkeze alıp almama meselesi.

Allah’ın kitabında Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmemiş bir formülü, dinin giriş kapısı yapmak doğru mu?

Resule itaat Allah’a itaattir. Çünkü resul vahyi getirir.
Ama iman; Allah’a teslimiyettir.

Ve Kur’an’da iman; slogan değil, bilinçtir.

Belki yeniden düşünmeliyiz.

Şahitlik nedir?
İman nedir?
Teslimiyet nedir?

Ve en önemlisi…

Gerçekten neye tanıklık ediyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Barış Yurdu Nedir? “Dârü’s-Selâm”ın İzinde Bir Yolculuk

 Barış Yurdu Nedir? “Dârü’s-Selâm”ın İzinde Bir Yolculuk

İnsan ne ister? Çok para mı, uzun ömür mü, güçlü olmak mı? Biraz durup içimize baktığımızda çoğumuzun aradığı şey aslında daha sade: Huzur. İçimizin sakin olması. Gece başımızı yastığa koyduğumuzda korkusuz, huzurlu uyuyabilmek. Kimseye haksızlık etmeden, kimsenin haksızlığına uğramadan yaşayabilmek.

Kur’an bu arayışı görmezden gelmez. Tam tersine, insanın kalbindeki o derin özlemi bir kavramla ifade eder: “Dârü’s-Selâm” yani barış yurdu.

“Selâm” Ne Demek?

Önce kelimenin kendisini anlayalım. “Selâm” sadece savaşın olmaması değildir. Selâm; esenliktir, güvenliktir, iç huzurdur, korkusuzluktur. Birine “selâm” verdiğimizde aslında “Sana benden zarar gelmez” demiş oluruz. Daha derin anlamıyla: “Sen benim yanımda güvendesin.”

Kur’an’da Allah’ın isimlerinden biri de “Es-Selâm”dır:

“O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur; Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır…” (Haşr 59:23)

Burada Selâm olan Allah’tır. Yani gerçek güvenliğin ve esenliğin kaynağı O’dur. O halde barış yurdu, Selâm olan Allah’ın koruması altında olan bir hayat demektir.

En’am 127: Rabb’lerinin Katında Barış Yurdu

En’am suresinde şöyle buyrulur:

“Onlar için Rabb’lerinin katında barış yurdu vardır. O, yaptıkları sebebiyle onların velisidir.” (En’am 6:127)

Bu ayet iki önemli noktaya dikkat çeker.

Birincisi: Barış yurdu “Rabb’lerinin katındadır.” Yani gerçek ve kalıcı huzur, insanın kurduğu geçici sistemlere değil; Rabb’inin hükmüne dayanır.

İkincisi: “Yaptıkları sebebiyle…” ifadesidir. Bu, barış yurdunun rastgele verilmediğini gösterir. İnsan, yaptığı tercihlerle o yurda yönelir ya da ondan uzaklaşır.

Bir çiftçi düşünelim. Tarlaya ne ekerse onu biçer. Arpa ekip buğday beklemez. Kur’an da aynı hakikati söyler: Huzur tohumu ekmeyen, huzur hasadı beklemesin.

Yunus 25: Allah Barış Yurduna Çağırır

Kur’an’da barış yurdu sadece bir ödül olarak değil, bir davet olarak da geçer:

“Allah barış yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru yola iletir.” (Yunus 10:25)

Bu çok çarpıcıdır. Allah insanı sadece emirlerle sıkıştırmaz; bir yere çağırır. Davet edilen yer ise barış yurdudur.

Bu çağrı Kur’an’dır. Çünkü Kur’an’ın kendisi insanı iç çatışmadan, zulümden, haksızlıktan çıkarıp adalete yöneltir. İsra suresinde şöyle denir:

“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir…” (İsra 17:9)

Demek ki barış yurduna giden yol, doğru yol; doğru yol da vahyin rehberliğidir.

Ahiretteki Barış Yurdu

Barış yurdunun bir boyutu ahirettir. Kur’an, takva sahipleri için hazırlanmış cenneti anlatırken huzur dilini özellikle kullanır.

Hicr suresinde şöyle buyrulur:

“Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya selametle ve güven içinde girin.” (Hicr 15:45-46)

Dikkat edelim: “Selametle ve güven içinde…” İşte barış yurdu budur. Korkunun, kıskançlığın, düşmanlığın olmadığı bir ortam.

Devamındaki ayet daha da derindir:

“Biz onların göğüslerindeki kini çıkarıp atarız; kardeşler olarak karşılıklı tahtlar üzerindedirler.” (Hicr 15:47)

Demek ki barış yurdu sadece dış şartların düzelmesi değil; kalbin temizlenmesidir. İçinde kin taşıyan bir insan sarayda da huzursuzdur. Ama kalbi arınmış biri, sade bir evde bile huzur bulabilir.

Furkan suresinde Rahman’ın kulları anlatılır ve sonunda şöyle denir:

“İşte onlar sabretmelerine karşılık yüksek derecelerle ödüllendirilecek, orada esenlik ve selamla karşılanacaklardır.” (Furkan 25:75)

Burada sabır vurgusu önemlidir. Bu dünyada adaletsizlikle karşılaşan, haksızlığa sabreden ama zulme sapmayan insanlar; ahirette selamla karşılanacaktır.

Peki Bu Dünya Ne Olacak?

Barış yurdu sadece ahirete ertelenmiş bir hayal midir? Kur’an’ın dili buna izin vermez.

Nahl suresinde şöyle buyrulur:

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız…” (Nahl 16:97)

“Güzel hayat” ifadesi dikkat çekicidir. Bu, dünyadaki huzuru işaret eder. Yani barış yurdu sadece ölümden sonraya ait değildir; burada da başlar.

Bir mahalle düşünün. İnsanlar birbirine güveniyor, kimse kimsenin malına el uzatmıyor, çocuklar korkmadan oynuyor. Bu, küçük bir barış yurdudur.

Kur’an adaleti emreder:

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder…” (Nahl 16:90)

Adaletin olmadığı yerde barış olmaz. Zulüm, barış yurdunun zıddıdır. Çünkü zulüm güveni yıkar. Güven yıkıldığında toplum içten içe çürür.

İman ve Güven İlişkisi

En’am suresinde çok önemli bir ölçü verilir:

“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır; doğru yolu bulanlar da onlardır.” (En’am 6:82)

Burada iman ile güven arasında doğrudan bağ kurulmuştur. Zulüm karışmamış bir iman, güven üretir. Hem bireysel hem toplumsal güven.

Zulüm nedir? Hakkı yerinden etmek. Bir şeyi ait olmadığı yere koymak. İnsan kendini ilah yerine koyduğunda da zulüm yapar; başkasının hakkını yediğinde de.

Barış yurdu, zulmün terk edilmesiyle başlar.

Nebi Muhammed ve Barış İnşası

Nebi Muhammed’in getirdiği vahiy, insanları kabile savaşlarından çıkarıp tek bir ümmet bilincine yöneltmiştir. Kur’an şöyle der:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Ali İmran 3:103)

Ayrılık, düşmanlık üretir. Vahyin etrafında birleşmek ise barış üretir. Buradaki “Allah’ın ipi” vahiydir. İpe tutunan düşmez; vahye tutunan dağılmaz.

Yine Enfal suresinde müminler arasındaki bağ anlatılır:

“O, onların kalplerini birleştirdi…” (Enfal 8:63)

Kalpleri birleştiren Allah’tır; fakat bu birlik vahyin etrafında gerçekleşir. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitabı ölçü alan insanlar arasında ortak bir zemin oluşur.

Barış Yurdunun İç Mimarı: Takva

Kur’an barış yurdunu en çok takva ile ilişkilendirir. Takva; Allah bilinciyle yaşamak, O’nun sınırlarını gözetmek demektir.

Hucurat suresinde şöyle buyrulur:

“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı en takvalı olanınızdır.” (Hucurat 49:13)

Takva arttıkça zulüm azalır. Zulüm azaldıkça güven artar. Güven arttıkça barış yurdu genişler.

Bir baba düşünün. Evde adaletli, merhametli ve tutarlı. Çocuklar o evde huzur bulur. Ama keyfi davranan, öfkesine yenilen bir baba varsa ev huzursuz olur. Allah’ın koyduğu sınırları gözetmeyen insan da hem kendine hem çevresine huzursuzluk taşır.

İç Barış Olmadan Dış Barış Olmaz

Ra’d suresi çok temel bir hakikati söyler:

“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” (Ra’d 13:28)

Zikir, dilde tekrar değildir; Allah’ı merkeze almak demektir. Kalbi Allah’tan kopuk bir insanın dış dünyada kurduğu barış kırılgandır. Çünkü içi fırtınalıdır.

Barış yurdu önce kalpte kurulur. Kalp sükûna erdiğinde davranış da yumuşar. Yumuşayan insan, çevresine güven verir.

Sonuç: Barış Yurdu Bir Mekân mı, Bir Yol mu?

Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda barış yurdu üç katmanlıdır:

  1. Kalpte başlar – Zulümsüz iman ve Allah bilinciyle.
  2. Toplumda görünür olur – Adalet, merhamet ve birlikle.
  3. Ahirette kemale erer – Korkusuz, kinsiz, ebedî huzurla.

Allah barış yurduna çağırır (Yunus 10:25). Bu çağrıya kulak veren, vahyin rehberliğinde yürüyen, zulmü terk eden insan hem dünyada “güzel hayat”a (Nahl 16:97) hem de ahirette “selamet ve güven”e (Hicr 15:46) ulaşır.

Barış yurdu uzak bir hayal değildir. Her adaletli davranışta, her affedişte, her hakkı yerine koyuşta biraz daha yaklaşır.

Ve sonunda insan şunu anlar:
Gerçek barış, Allah’ın hükmüne teslim olan kalpte başlar. O kalp çoğaldıkça, yeryüzü de bir barış yurduna dönüşür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Cumartesi Halkı Kimlerdir?

 Cumartesi Halkı Kimlerdir?

Bir Günün Hikâyesi, Bir Toplumun Sınavı

Kur’an bazen bir kavmi anlatır ama aslında insanı anlatır. Bir olayı aktarır ama aslında bir karakteri ortaya koyar. “Cumartesi halkı” dediğimiz mesele de böyledir. Bu sadece tarihî bir olay değildir; bir zihniyetin fotoğrafıdır.

Önce şunu netleştirelim: Cumartesi halkı kimdir?

Kur’an’ın anlattığına göre onlar, İsrailoğulları içinden bir topluluktur. Allah onlara Cumartesi gününü bir sınav günü olarak belirlemiştir. Bugün, dünyevî kazançtan uzak durmaları gereken bir gündür. Fakat onlar bu sınavı aşmak yerine, sınavın etrafından dolaşmayı tercih etmişlerdir.

Mesele bir gün meselesi değildir.
Mesele itaatin ruhudur.

 

1. Olay Nerede Anlatılır?

Allah şöyle buyurur:

“Andolsun ki siz, içinizden cumartesi konusunda haddi aşanları elbette bilmektesiniz. Biz de onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ demiştik.” (Bakara 2:65)

Bir başka yerde ise şöyle denir:

“Onlara, deniz kıyısındaki o şehir halkını sor. Hani onlar cumartesi günü haddi aşıyorlardı. Cumartesi günleri balıkları akın akın geliyordu; cumartesi olmayan günlerde ise gelmiyordu. İşte onları, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.” (Araf 7:163)

Bak şimdi…
Balıklar özellikle Cumartesi günü bol geliyor. Diğer günlerde görünmüyor. Bu bir tesadüf değil. Ayet açıkça söylüyor: “Onları imtihan ediyorduk.”

Demek ki mesele rızık değil.
Mesele sabır.

 

2. Cumartesi Yasağı Nedir?

Burada bir kavramı açıklayalım: Sınır (hudud).

Allah bazı konularda sınır koyar. Bu sınır, insanı kısıtlamak için değil; terbiye etmek içindir. Kur’an’da sık sık “Allah’ın hududunu aşmayın” ifadesi geçer (Bakara 2:229).

Cumartesi yasağı da böyle bir sınırdı. O gün balık avlamayacaklardı. Dinlenecek, dünyevî kazancı bırakacaklardı. Bu, onların söz verdikleri bir ahitti.

Allah, İsrailoğulları’na hitaben şöyle buyurur:

“Sizden kesin söz almıştık…” (Bakara 2:63)

Yani mesele sadece yasak değil; verilen sözün arkasında durmaktı.

 

3. Onlar Ne Yaptı?

Ayetler şunu anlatır:
Balıklar Cumartesi günü geliyordu. Onlar da doğrudan avlamıyorlardı. Ama Cuma günü ağ kuruyor, Pazar günü topluyorlardı.

Şimdi soruyorum sana:
Bu itaat midir?

Görünüşte yasağı çiğnemiyorlar. Ama yasağın ruhunu çiğniyorlar.

İşte burada bir kavram daha devreye giriyor: Hileli itaat.

Yani dışarıdan bakıldığında kurala uyuyor gibi görünmek; ama aslında onu delmek.

Bu, sadece o topluma özgü bir şey mi? Hayır.

Bugün de bir insan vergiden kaçmak için “yasal boşluk” aradığında, aynı zihniyet çalışmıyor mu?
Bir çalışan, mesai saatini doldurup iş yapmadığında ama teknik olarak kurallara uyduğunda, aynı mantık yok mu?

Cumartesi halkı sadece balık avlayan insanlar değildir.
Cumartesi halkı, sınırı dolanarak aşan zihniyettir.

 

4. Allah’ın Tepkisi Neden Bu Kadar Sert?

“Maymunlar olun” ifadesi (Bakara 2:65) çok ağırdır. Bu bir teşbihtir; aşağılanmayı ve karakter dönüşümünü ifade eder.

Neden bu kadar ağır?

Çünkü mesele sadece bir günün ihlali değildir.
Mesele, bilinçli bir başkaldırıdır.

Araf suresinde olayın devamı anlatılır. Toplum üç gruba ayrılır:

  1. Yasağı çiğneyenler
  2. Onları uyaranlar
  3. “Bırakın, zaten helak olacaklar” diyenler

Uyarıcı grup şöyle der:

“Rabbinize karşı mazeretimiz olsun ve belki sakınırlar diye.” (Araf 7:164)

Bu çok önemli. Demek ki toplum içinde sorumluluk sadece bireysel değildir. Kötülüğe karşı ses çıkarmak gerekir.

Bugün bir iş yerinde haksızlık yapıldığında susan biri, o üçüncü gruba benzemiyor mu?

 

5. Buradan Bize Ne Mesaj Var?

Kur’an tarih kitabı değildir.
Olay anlatır ama amaç ders vermektir.

Cumartesi halkının kıssası bize şunu öğretir:

1. Allah’ın koyduğu sınırlar oyun değildir.

Sınırın etrafından dolaşmak, sınırı çiğnemektir.

2. Rızık bahanesi geçerli değildir.

Balık çoktu. Ama rızık Allah’tandır. Sabır göstermeleri gerekiyordu.

Kur’an başka bir yerde şöyle der:

“Kim Allah’a karşı takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talak 65:2-3)

Demek ki rızık için hileye gerek yok.

3. Toplumsal sorumluluk vardır.

Kötülüğe sessiz kalmak da bir tercihtir.

 

6. Nebilerle Bağlantı

Burada önemli bir nokta var. İsrailoğulları’na birçok nebi gönderilmiştir. Nebi Musa onlara kitabı getirmiş, ahdi hatırlatmıştır. Ama zamanla söz unutulmuş, şekil kalmış, ruh gitmiştir.

Kur’an sık sık İsrailoğulları’na verilen nimetleri hatırlatır (Bakara 2:47). Fakat nimet arttıkça sorumluluk da artmıştır.

Nebi Muhammed’e gelen vahiy ise bu kıssayı bize aktararak aynı hataya düşmememiz için uyarır.

Resule itaat konusunu burada doğru anlamak gerekir. Allah şöyle buyurur:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4:80)

Bu ayet şunu gösterir: Resul, Allah’ın sınırlarını iletir. Ona itaat, Allah’ın koyduğu sınırlara itaattir. Bu, ayrı bir otoriteye bağlılık değil; vahyin kaynağına bağlılıktır.

Resulün görevi apaçık tebliğdir (Nur 24:54). Yani mesajı duyurmak. Mesajın özü ise Allah’ın hudududur.

Cumartesi halkının hatası, vahyin bildirdiği sınırı ciddiye almamaktı.

 

7. Günümüz Cumartesileri

Şimdi dürüst olalım.

Bizim Cumartesimiz ne?

Belki riba konusunda “ama sistem böyle” diyerek sınırı eğip bükmek.
Belki hakkı, hukuku, adaleti “küçük bir şey” diye görmezden gelmek.
Belki ibadeti şekle indirip ahlakı ihmal etmek.

Kur’an şöyle der:

“Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmayın.” (Bakara 2:41)

Yani ilkeyi menfaate değişmeyin.

Cumartesi halkı balığı seçti. İlkeyi bıraktı.

Biz neyi seçiyoruz?

 

8. Bu Darb-ı mesel Korkutmak İçin mi?

Hayır. Uyarı için.

Kur’an bir başka yerde şöyle der:

“Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.” (Yusuf 12:111)

İbret nedir?
Başkası düşmeden önce çukuru görmek.

Cumartesi halkının hikâyesi şunu söyler:
Allah’ın sınırlarıyla zekâ yarıştırılmaz.
İtaat şekil değil, niyet ve sadakattir.
Rızık için ilkeyi satmak uzun vadede kazanç değildir.

 

9. Sonuç: Cumartesi Halkı Bir Kavim mi, Bir Karakter mi?

Evet, tarihsel olarak İsrailoğulları içinden bir topluluktur.
Ama ahlaki olarak bir karakterdir.

Kur’an geçmişi anlatırken bugünü hedefler.

Cumartesi halkı;
Sınırı dolanan,
Ruhu boşaltıp şekli tutan,
Menfaati ilkenin önüne koyan zihniyettir.

Ve Kur’an bize şunu hatırlatır:

“Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara 2:190)

Hududu aşmak bazen açık isyanla olur, bazen kurnazlıkla. Ama sonuç değişmez.

Mesele gün değil.
Mesele sadakat.

Allah sınır koyduğunda, o sınırın etrafında dolaşmak değil; o sınırın içinde kalmak gerekir.

Cumartesi halkı bunu yapamadı.

Biz yapabilecek miyiz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Kur’an Eksik mi, Anlaşılmaz mı?

 Kur’an Eksik mi, Anlaşılmaz mı?

Tarih, Günlük ve Modern Hayat Perspektifiyle

Bazen bir cümle duyarsın ve içinde bir şey takılır kalır:
“Kur’an tek başına yetmez.”
“Onu herkes anlayamaz.”
“O dönem içindi.”

Bu sözler kulağa sıradan gelebilir. Ama aslında çok büyük bir iddia taşır. Çünkü bu cümlelerin her biri, Allah’ın kendi kitabı hakkında söylediklerinin tersini ima eder.

Gelin meseleyi baştan, sakin sakin düşünelim. Kur’an kendisi hakkında ne söylüyor? İnsanlar ne diyor? Ve hayatın içinde hangisi doğru çıkıyor?


1. “Din Tamamlandı” Diyen Bir Kitap Eksik Olabilir mi?

Allah şöyle buyurur:

“Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide 5:3)

Burada çok net bir ifade var: kemale erdirdim ve tamamladım.

Kemal nedir?
Eksiksiz olmak. Olgunlaşmak. Tam hâline gelmek.

Şimdi dürüstçe soralım:
Tamamlandığı ilan edilen bir din, nasıl olur da “eksik” denebilir?

Eğer dinin anlaşılması için sonradan başka bağlayıcı kaynaklara ihtiyaç olsaydı, bu ayet nasıl “tamamladım” diyebilirdi? Allah eksik bir yapıya “tamam” der mi?

Kur’an bir başka yerde şöyle der:

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am 6:38)

Burada geçen “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesi, dinin rehberlik boyutuna işaret eder. Yani insanın doğru yolu bulması için gerekli ilkeler, ölçüler, temel esaslar eksik değildir.

Bu, Kur’an’ın içinde araba kullanma talimatı var demek değildir. Ama adalet, sorumluluk, emanet, ölçü, dürüstlük gibi insan hayatının omurgasını oluşturan ilkeler eksiksizdir.

Bir ev düşün.
Temeli sağlam, kolonları yerinde, çatısı tamam.
İç dekorasyonu değişebilir ama iskelet eksik değildir.

Kur’an o iskelettir.


2. “Her Şey Açıklandı” Ne Demek?

Allah şöyle buyurur:

“Sana bu kitabı, insanlar için her şeyi açıklayan, bir hidayet, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl 16:89)

Buradaki “her şeyi açıklayan” ifadesi, dinin ana ilkeleri, doğru ile yanlışın ölçüsü ve insanın kurtuluş yoluna dair gerekli esaslar içindir.

Bir navigasyon cihazı düşün.
Sana şehirdeki her taşı tek tek göstermez. Ama hedefe nasıl gideceğini açıkça gösterir.

Kur’an da böyledir.
Hedef: Allah’ın rızası.
Yol: Adalet, takva, dürüstlük, merhamet, sabır, infak, tevhid.

Bu temel ilkeler açıkça ortaya konmuştur.


3. “Anlaşılmaz” Sözü Nereden Çıkıyor?

Allah defalarca şunu söyler:

“Andolsun ki biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” (Kamer 54:17)

Bu ayet sadece bir kere değil, aynı sure içinde tekrar tekrar geçer. Sanki Allah insana şöyle seslenir:

“Ben kolaylaştırdım. Sen gerçekten anlamak istiyor musun?”

Burada iki ihtimal vardır:

  1. Kişi gerçekten anlamak istemez.
  2. Kişi anlamayı başkasına devretmek ister.

Tarih boyunca bazı insanlar bilgi üzerinden otorite kurmak istemiştir. “Sen anlayamazsın, ben açıklarım” diyerek dini kendi tekelinde tutmaya çalışmıştır.

Oysa Kur’an şöyle der:

“Bu, insanlar için bir açıklamadır; takva sahipleri için bir hidayet ve öğüttür.” (Âl-i İmran 3:138)

Dikkat et:
“Din adamları için” demiyor.
“İnsanlar için” diyor.


4. Resule İtaat Meselesi: Allah’a İtaat Nasıl Olur?

Bazıları şöyle bir denklem kurar:
“Kur’an yetmez çünkü resule itaat var.”

Doğru. Kur’an resule itaati emreder. Ama bu itaatin ne anlama geldiğini yine Kur’an açıklar.

Allah şöyle buyurur:

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4:80)

Bu ayet çok nettir. Resule itaat, Allah’a itaattir.

Peki neden?

Çünkü resul kendi adına konuşmaz. Allah şöyle der:

“O, hevasından konuşmaz. O söyledikleri, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 53:3-4)

Resulün görevi nedir?

“Resule düşen sadece apaçık tebliğdir.” (Nur 24:54)

Yani görev:
Vahyi iletmek.

Burada önemli bir kavramı açıklayalım:

Nebi Nedir?

“Nebi”, Allah’tan vahiy alan kişidir.

Resul Nedir?

“Resul”, kendisine verilen mesajı insanlara ulaştıran elçidir.

Bir kişi hem nebi hem resul olabilir. Nitekim Nebi Muhammed hem nebi hem resuldür. Aynı şekilde Nebi İsa da vahiy almış ve mesajı iletmiştir.

Resule itaat, onun şahsına değil; getirdiği vahye itaattir. Çünkü vahiy Allah’tandır.

Bu yüzden Allah şöyle buyurur:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran 3:31)

Burada uyulan şey, elçinin keyfi sözleri değil; Allah’ın vahyidir.

Bu yüzden resule itaat ile Allah’a itaat arasında bir kopukluk yoktur. İki ayrı otorite yoktur. Tek otorite vardır: Allah. Resul ise vahyin taşıyıcısıdır.


5. Kur’an Sadece Araplara mı Geldi?

Bir başka iddia:
“O kitap Arap toplumuna hitap ediyordu.”

Allah şöyle buyurur:

“Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe 34:28)

“Bütün insanlara.”

Dil Arapça olabilir. Ama mesaj evrenseldir.

Adalet Araplara özgü müdür?
Dürüstlük bir coğrafyaya mı aittir?
Merhamet sadece bir ırka mı hitap eder?

Kur’an’ın temel ilkeleri insan fıtratına hitap eder.

Bir çocuk dünyanın neresinde doğarsa doğsun, adaletsizliği hisseder. Bu evrenselliktir.


6. Günlük Hayatta Kur’an Gerçekten Yeterli mi?

Diyelim ki iş yerindesin.
Bir imza atacaksın. Yapacağınız küçük bir hileyi kimse fark etmeyecek.

Kur’an ne diyor?

“Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran 3:57)

Bir başka yerde:

“Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın.” (En’am 6:152)

Bu iki ilke, modern ticaret hukuku kitaplarından daha temel bir ölçü koyar:
Zulmetme.
Haksızlık yapma.

Bir aile içi tartışma düşün. Öfke yükselmiş.

Kur’an ne diyor?

“Öfkeyi yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmran 3:134)

Bu ilke, bugün psikoloji kitaplarında anlatılan öfke kontrolünün özüdür.

Modern hayat değişti ama insan değişmedi.
İnsanın zaafları, korkuları, arzuları hâlâ aynı.

Kur’an da tam buraya hitap ediyor.


7. Modern Dünya ve Kur’an’ın İlkeleri

Teknoloji çağındayız.
Yapay zekâ, dijital para, sosyal medya…

Kur’an bunların adını vermez. Ama temel ilkeleri verir.

Mesela sosyal medyada iftira atmak?

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” (İsra 17:36)

Dijital dolandırıcılık?

“Birbirinizin mallarını aranızda batıl yollarla yemeyin.” (Bakara 2:188)

Mahremiyet ihlali?

“Birbirinizin gizlisini araştırmayın.” (Hucurat 49:12)

Görüyor musun?
İsimler değişiyor.
Ama ilkeler hâlâ canlı.

Kur’an zaman üstü bir rehberdir çünkü insanın özüne hitap eder.


8. Asıl Sorun Anlaşılmazlık mı, Samimiyet mi?

Kur’an şöyle sorar:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa 4:82)

Burada davet var:
Düşünmeye.

Kur’an kendini kapalı bir metin olarak sunmaz. Aksine insanı akletmeye çağırır.

Bir düşün:
Gerçekten düzenli, bütüncül, önyargısız bir şekilde Kur’an’ı baştan sona okuyan kaç kişi “anlaşılmaz” demiştir?

Çoğu zaman insanlar metni değil, duyduklarını tartışır.


9. Tarih Boyunca Çarpıtma Çabaları

Allah şöyle buyurur:

“Onlardan bir grup, kitabı dilleriyle eğip bükerler ki siz onu kitaptan sanasınız.” (Âl-i İmran 3:78)

Demek ki çarpıtma yeni değil.

Ama Allah aynı zamanda şunu da söyler:

“Şüphesiz zikri biz indirdik ve onu mutlaka koruyacak olan da biziz.” (Hicr 15:9)

Korunan nedir?
Mesajın kendisi.

Tarih boyunca insanlar yorum üretmiş olabilir. Ama metin korunmuştur.


10. Sonuç: Kur’an mı Eksik, İnsan mı?

Mesele şurada düğümleniyor:

Kur’an eksik değil.
İnsan isteksiz olabilir.
Kur’an anlaşılmaz değil.
İnsan düşünmek istemeyebilir.

Allah kitabını şöyle tanımlar:

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.” (Şuara 26:2)

Apaçık.

Eğer Allah “apaçık” diyorsa, bizim “kapalı” dememiz ne kadar doğru olur?

Din tamamlanmıştır.
Mesaj korunmuştur.
Rehberlik ilkeleri eksiksizdir.
Resule itaat, Allah’a itaattir çünkü getirilen vahiy Allah’tandır.
Mesaj evrenseldir.
İlkeler zamansızdır.

Geriye ne kalıyor?

Samimiyetle okumak.
Düşünmek.
Hayata taşımak.

Kur’an bir süs kitabı değildir.
Bir tören metni değildir.
Bir kültürel miras değildir.

O, yaşayan bir rehberdir.

Ve rehber, yürümek isteyen için yeterlidir.

 

Çağlar Üstü Rehber: Kur’an’ın Tarih ve Evrensellik Dengesi


 

Çağlar Üstü Rehber: Kur’an’ın Tarih ve Evrensellik Dengesi

Bir kitabı gerçekten anlamak için önce şu soruyu sormak gerekir: Bu kitap kime konuşuyor? Sadece ilk muhataplarına mı, yoksa her okuyana mı? Kur’an söz konusu olduğunda bu soru daha da önem kazanır. Çünkü Kur’an bir tarih kitabı değildir; ama tarihin içinden konuşur. Bir hukuk metni değildir; ama hayatın bütün alanlarına temas eder. Bir felsefe eseri değildir; ama insanın varoluş sorularına cevap verir.

Kur’an hem indiği dönemin insanlarına doğrudan hitap etmiş hem de çağlar boyunca geçerliliğini koruyan bir hakikat taşımıştır. İşte bu iki yönü birlikte görmek gerekir: Tarihin içinde olmak ve zamanın üstünde kalmak.

Kur’an’ın kendisini tanıtırken kullandığı ifadeler bu dengeyi açıkça gösterir. Mesela Kur'an, Hicr 9’da “Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz” buyurur. Bu ifade, metnin sadece indirildiği döneme ait olmadığını, ilahi koruma altında olduğunu ve kıyamete kadar muhafaza edileceğini bildirir. Eğer bir söz korunuyorsa, bu onun sadece belirli bir zaman dilimi için değil, tüm zamanlar için rehber olacağının işaretidir.

Ama burada önemli bir incelik var: Kur’an gökten boşluğa bırakılmış soyut bir metin değildir. İnsanların yaşadığı gerçek sorunlara, ticarete, aileye, savaşa, barışa, adalete, ahlaka temas eder. Yani hayatın içindedir. Bu yüzden bazı ayetler doğrudan Arap yarımadasındaki sosyal şartlara hitap eder. Fakat bu, mesajın sadece o toplumla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Çünkü ayetin indiği olay yerel olabilir; fakat verdiği ilke evrenseldir.

Bunu günlük hayattan bir örnekle düşünelim. Bir baba, çocuğuna “Yalan söyleme” dediğinde, bu söz belki o gün yaşanan bir olay üzerine söylenmiştir. Ama o öğüt sadece o ana ait değildir. İlke kalıcıdır. İşte Kur’an da böyledir. Olay tarihsel olabilir; fakat hakikat zaman üstüdür.

Kur’an’ı Tarihe Hapsetme Eğilimi

Tarih boyunca bazı insanlar Kur’an’ı sadece indiği dönemin şartlarına sıkıştırmak istemiştir. “O ayetler o zamana aitti, bugün artık geçerli değil” diyen yaklaşımlar aslında yeni değildir. Fakat burada gizli bir kabul vardır: Kur’an beşerî bir metindir ve zamanla eskir.

Oysa Kur’an kendisini “hak ile indirilmiş” bir kitap olarak tanımlar. Eğer Allah’ın kelamıysa, zamanın eskitemeyeceği bir kaynaktır. Çünkü zamanı yaratan Allah’tır. Zamanın sahibi olanın sözü zamana mahkûm olmaz.

Şunu açıkça konuşalım: Eğer Kur’an sadece 7. yüzyıla ait bir metinse, o zaman bugün bize ne söyleyebilir? Modern hayatın karmaşasında, dijital çağın ahlaki problemlerinde, ekonomik sistemlerin adaletsizliğinde nasıl yol gösterebilir?

Fakat tam tersine şunu görüyoruz: İnsan değişmiyor. Teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor, araçlar değişiyor; ama insanın kibri, hırsı, kıskançlığı, merhameti, adalet arayışı değişmiyor. İşte Kur’an tam da bu değişmeyen insan fıtratına hitap ediyor.

İnsanın İç Çatışması: İlk Kıssa, İlk Uyarı

Kur’an’ın anlattığı ilk dramatik olaylardan biri, Maide 27–31’de geçen iki kardeş kıssasıdır. Bu kıssa, insanlık tarihinin özeti gibidir. Biri takvayı seçer, diğeri nefsine yenilir. Sonuç: Kıskançlık, cinayet, pişmanlık.

Burada anlatılan sadece geçmişte yaşanmış bir aile dramı değildir. Her insanın içinde iki eğilim vardır: Allah’a yönelen taraf ve nefsine boyun eğen taraf. Bugün iş yerinde bir haksızlık yaparken, bir çıkar uğruna gerçeği gizlerken ya da bir başkasının başarısını kıskanırken o kıssa yeniden yaşanır.

Demek ki Kur’an tarih anlatmıyor; insanı anlatıyor. O kıssa bitmedi. Her gün yeniden yazılıyor.

İman ve Salih Amel: Ayrılmaz Bir Bütün

Kur’an’ın evrensel ilkelerinden biri iman ile salih amelin birlikte anılmasıdır. Kur’an’da bu iki kavram sık sık yan yana gelir. Bu tesadüf değildir.

İman, kalbin yönelişidir. Salih amel ise bu yönelişin hayata yansımasıdır. Eğer iman bir ağacın köküyse, amel onun meyvesidir. Kök olmadan meyve olmaz. Meyve olmadan da kökün sağlıklı olduğu söylenemez.

Bakara 264’te şöyle uyarılır: “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın.” Burada çok net bir ilke var: Gösteriş için yapılan iyilik, iyilik değildir.

Düşün; birine yardım ediyorsun ama sonra her fırsatta bunu hatırlatıyorsun. O yardım, yardım olmaktan çıkar; bir üstünlük aracına dönüşür. İşte Kur’an, amelin değerini niyete bağlar. Bu ilke dün de geçerliydi, bugün de geçerli, yarın da geçerli olacak.

Hüküm Kime Ait?

Modern dünyada en çok tartışılan konulardan biri şudur: “Din zamana göre değişmeli mi?”

Kur’an bu soruya net bir sınır çizer. Şura 10’da “Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde hüküm Allah’a aittir” buyrulur. Bu ayet, hüküm koyma yetkisinin insana ait olmadığını gösterir.

Elbette yeni meseleler çıkacaktır. Teknoloji, ekonomi, tıp, siyaset… Bunların hepsi gelişir. Fakat gelişen alanlar, değişmeyen ilkelerle değerlendirilir. Adalet, dürüstlük, infak, salat, merhamet gibi ilkeler zamanla eskimez.

Bir mimarı düşün. Yeni bir bina tasarlıyor. Malzemeler değişebilir, teknoloji gelişebilir. Ama yerçekimi değişmez. Eğer yerçekimini yok sayarak bina yaparsa, o bina çöker. İşte Kur’an’ın ilkeleri de böyledir. Onları yok sayarak kurulan sistemler sonunda çöker.

Sekülerleşme ve Dünyevileşme Meselesi

Modern anlatı, dini hayatın dışına iterek insanı özgürleştirdiğini iddia eder. Fakat Kur’an perspektifinden bakınca insanın Rabbani rehberden uzaklaşması özgürlük değil, savrulmadır.

İnsan kendi hevasını ölçü haline getirdiğinde adalet kaybolur. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen ortaya çıkar. Kur’an’ın tarih boyunca uyardığı şey tam da budur: Hevayı ilah edinmek.

Furkan 43’te “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” diye sorulur. Bu soru sadece geçmiş toplumlara değil, bize de yöneliktir.

Bugün insan “Ben böyle istiyorum” diyerek sınırları kendisi çizmek ister. Ama herkes kendi sınırını koyarsa ortak bir adalet nasıl sağlanır? İşte Kur’an’ın evrenselliği burada ortaya çıkar. O, insanı kendi keyfinden kurtarıp ilahi ölçüye bağlar.

Nebilerin Görevi ve Son Rehber

Tarih boyunca Allah insanlara nebiler göndermiştir. Her biri kendi kavmine hakikati hatırlatmıştır. Nebi Nuh sabrı, Nebi Musa direnişi, Nebi İsa merhameti, Nebi Muhammed ise vahyin tamamlanışını temsil eder.

Ahzab 40 ayeti, Nebi Muhammed’in nebilerin sonuncusu olduğunu bildirir. Bu, insanlığın artık yeni bir vahiy beklememesi gerektiğini gösterir. Rehber tamamlanmıştır.

Bu noktada önemli bir denge var: Resule itaat Allah’a itaattir; fakat resulün görevi vahyi iletmektir. Yani bağlanılan şey şahıs değil, vahiydir. Şahıs, vahyin taşıyıcısıdır.

Bu dengeyi kaybettiğimizde iki uç ortaya çıkar:

  1. Resulü devre dışı bırakmak.
  2. Nebiyi vahyin önüne geçirmek.

Kur’an bu iki aşırılığı da reddeder.

İçtihat: Sınırlar İçinde Düşünmek

Hayat değişiyor. Yeni sorular çıkıyor. Peki ne yapacağız?

İşte burada içtihat devreye girer. Ama içtihat, Kur’an’ın temel ilkelerine bağlı kalarak yapılır. Bir ayeti iptal etmek, “artık geçerli değil” demek içtihat değildir. Bu, sınırı aşmaktır.

Kur’an’ın ruhu korunarak yapılan yorum, canlılığı gösterir. Çünkü Kur’an donmuş bir metin değil; yaşayan bir rehberdir.

Bir bahçıvan düşün. Ağacı budar ama köküne zarar vermez. Eğer kökü keserse ağaç ölür. İşte içtihat budama gibidir; kökü kesmek değil.

Kur’an’ın Canlılığı

Kur’an okuyan herkes şunu fark eder: Aynı ayeti yıllar sonra tekrar okuduğunda farklı bir derinlik hisseder. Çünkü insan değişir, tecrübe artar, kalp olgunlaşır.

Kur’an yaşayan bir kitaptır. O, her çağda yeniden anlaşılır; fakat yeniden yazılmaz. Mesaj sabittir, anlayış derinleşir.

Bir insan gençken adalet ayetlerini okur, belki fazla etkilenmez. Ama bir gün haksızlığa uğradığında o ayetler kalbine başka türlü iner. Demek ki Kur’an sadece bilgi vermez; insanın hayatına dokunur.

Son Söz: Mesajı Bugüne Taşımak

Kur’an’ı tarihe hapsetmek onu susturmaktır. Onu sadece geçmişte bırakmak, bugünü karanlıkta bırakmaktır.

Kur’an hem tarihin içindedir hem zamanın üstündedir. İndiği dönemin şartlarına cevap vermiştir; ama insanın değişmeyen fıtratına hitap ettiği için bugün de aynı canlılıktadır.

Çağ değişir, araçlar değişir, kelimeler değişir. Ama hakikat değişmez. Adalet değişmez. Tevhid değişmez. Sorumluluk değişmez.

Kur’an’ın evrenselliği tam da burada yatar: O, insanı zamana değil; zamanı insana göre değerlendirmeyi öğretir. İnsan Rabb’ine bağlı kaldıkça çağın karmaşasında kaybolmaz.

Ve unutma: Rehber arayan için Kur’an hâlâ konuşuyor. Onu susturan zaman değil; kulaklarını kapatan insandır.

 

Kur’an’a Göre Salat Nedir?

 Kur’an’a Göre Salat Nedir?

1. Salat kelimesinin Kur’an’daki temel anlamları
“Salat” kelimesi Arapça kökenli olup sözlükte “bağlanmak, destek olmak, yönelmek, yakınlık göstermek, dua etmek” gibi anlamlar içeriyor. Kur’an’da da bu kök üzerine farklı kullanımlar var:

  • Allah için kullanıldığında: Allah’ın kullarına “salat” etmesi, onlara rahmet, destek ve yardım etmesi demektir. (Bak mesela Ahzab 43: “O’dur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize salât eder.”)
  • Melekler için kullanıldığında: Meleklerin salatı, müminler için, destek ve hizmetinde olmalarıdır (Ahzab 56).
  • Müminler için kullanıldığında: Müminlerin birbirine salat etmesi, birbirini desteklemesi, yardım etmesi anlamındadır (Tevbe 103).
  • Resul için kullanıldığında: Resul’ün salatı, müminleri desteklemesi, onlar için dua etmesi demektir (Tevbe 103).

Yani “salat” kelimesi sadece “ibadet” anlamında kullanılmıyor; bağlama göre “dua, destek, yardım, rahmet” gibi manalar taşıyor.


2. Salat’ın “ibadet” anlamındaki kullanımı
Kur’an’da salat aynı zamanda Allah’a yönelme, O’nu anma, O’nunla bağ kurma anlamında ibadet olarak da geçiyor. Bu bağlamda salat, düzenli yapılan bir kulluk eylemi. Örneğin:

  • “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” (Bakara 43)
  • “Salatı dosdoğru kılın, çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 45)

Burada “salat”ın bireysel ve toplumsal boyutu olan bir ibadet olduğu açık. Ama bu ibadetin detayları Kur’an’da “namaz” formatında (rekât sayısı, rükû, secde biçimi vs.) anlatılmıyor.


3. Namaz kelimesi Kur’an’da geçiyor mu?
“Namaz” kelimesi Kur’an’da hiç geçmiyor. Bu Farsça kökenli bir kelime. Dolayısıyla Kur’an’ın bahsettiği ibadet, Arapça’daki “salat”tır. Bizim bugün “namaz” dediğimiz şey, aslında tarih içinde şekillenmiş bir ibadet pratiği. Ama Kur’an’a göre “salat”ın özü şu ayetlerde belirtiliyor:

  • Allah’ı anmak için yapılır (Taha 14: “Salatı beni anmak için ikame et”).
  • İnsanları kötülükten uzaklaştırır (Ankebut 45).
  • Belli vakitlerde yapılır (Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır”).

4. O halde Kur’an’a göre salatı/namazı nasıl anlamalıyız?
Kur’an’da “salat”ın amacı çok açık: Allah’ı anmak, O’nunla bağ kurmak, ahlaki ve toplumsal bir bilinç geliştirmek. Şekilsel ayrıntılar (kaç rekât, hangi dualar okunacak vs.) Kur’an’da yok. Bu yüzden aslında önemli olan, salatın insanı kötülükten alıkoyan, Allah’ı sürekli hatırlatan bir bilinç ve eylem olması.

Başka bir deyişle, Kur’an’a göre “namaz” salt ritüelden ibaret değil; salat, kişinin Allah’la sürekli bağını diri tutması ve bu bilinci hayatına yansıtmasıdır.


Şimdi sana bir önerim var: İstersen bir sonraki adımda “salat geçen ayetleri tek tek inceleyelim” Hadi, Mesela önce Allah’ın salatı, sonra meleklerin salatı, sonra müminlerin salatı, en sonunda da kulluk ibadeti olarak salat. Böylece çok net bir tablo çıkar.

1. Allah’ın salatı

Kur’an’da birkaç yerde Allah’ın kullarına salat ettiği belirtiliyor. Bu, Allah’ın rahmeti, desteği ve aydınlatması demektir:

  • Ahzab 43: “O’dur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize salât eder; melekleri de (sizin için) dua eder. Müminlere karşı çok merhametlidir.”
  • Ahzab 56: “Allah ve melekleri Nebi’ye salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”

Burada Allah’ın salatı, “rahmet ve destek”; meleklerin salatı, “destek”tir.


2. Meleklerin salatı

Müminler için destek anlamında geçiyor:

  • Ahzab 43 (yukarıda geçti).
  • Ahzab 56 (yukarıda geçti).

Yani melekler, Allah’ın emriyle insanları destekler. İnsanlara secde etmesi hizmetinde olması anlamı taşır.


3. Resul’ün salatı

Resul’ün salatı destek ve dua anlamında:

  • Tevbe 103: “Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlersin, onları arındırırsın. Onlara salât et (destek ol)! Şüphesiz ki senin salâtın (desteğin) onlar için huzur ve güven (kaynağı)dır. Allah duyandır, bilendir.”

Burada Resul’ün salatı, “müminleri desteklemesi ve onlar için dua etmesi”dir.


4. Müminlerin birbirine salatı

Müminlerin salatı da destek ve dua anlamında kullanılabiliyor:

  • Tevbe 99: “Bedevilerden öyleleri vardır ki Allah’a ve ahiret gününe inanır, infak ettiklerini Allah katında yakınlıklar ve Resul’ün salâtı olarak görür.”

Yani salat, burada da destek ve yakınlık anlamı taşıyor.


5. İbadet anlamında salat (bizim “namaz” dediğimiz)

Kur’an’da salat çoğu yerde Allah’a yöneliş, anma, bilinç tazeleme ve düzenli yapılan bir kulluk eylemi olarak geçiyor. Bu kısım çok önemli çünkü bizim asıl tartışma konumuz burası:

  • Bakara 43: “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.”
  • Bakara 238: “Salatlara ve orta salata özen gösterin; Allah için saygıyla boyun eğerek durun.”
  • Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
  • Ankebut 45: “Kitaptan sana vahyedileni oku ve salatı dosdoğru kıl. Çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyüktür.”
  • Taha 14: “Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni anmak için salatı dosdoğru kıl.”

Burada “salat”, Allah’la bağ kuran, kötülükten uzaklaştıran, Allah’ı anmayı merkezine alan düzenli bir ibadet olarak anlatılıyor.


6. Sonuç (şimdiye kadar gördüklerimizden)

  • Salat tek anlamlı değil; bağlama göre “rahmet, destek, dua, yardım” anlamına da geliyor.
  • İbadet anlamında salat, Kur’an’da var; bu, insanı kötülükten uzaklaştıran, Allah’ı anmaya dayalı bir ibadettir.
  • “Namaz” kelimesi ise Kur’an’da yok, Farsça kökenli. Bizim “namaz” dediğimiz şey aslında Kur’an’daki salat ibadetinin tarihsel bir uygulaması.

1. Kur’an’da salatın vakitleri

Kur’an’da salatın belli zamanlarda yapılması gerektiği çok net bir şekilde ifade ediliyor. Bu, salatın günlük hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor.

  • Nisa 103: “Salat, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
    (Bu ayet, salatın rastgele değil, belirli vakitlere bağlı olduğunu söylüyor.)

Peki bu vakitler nelerdir? İşte ayetlere göre:

  • Hud 114: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı dosdoğru kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.”
    → Burada en az üç vakit işaret ediliyor: sabah (gündüzün başı), akşamüstü/ikindi (gündüzün ikinci tarafı) ve gece (yakın vakti).
  • İsra 78: “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar salatı dosdoğru kıl, bir de sabah salatını; çünkü sabah salatı şahitlidir.”
    → Burada da öğle-ikindi-akşam-yatsı aralığı (güneşin batıya kayması ile gecenin kararması arası) + ayrıca sabah salatı vurgulanıyor.
  • Nur 58: “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz ergenlik çağına ulaşmamış olanlar, günün üç vakti sizden izin istesinler: sabah salatından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı salatından sonra...”
    → Burada doğrudan isim verilerek sabah ve yatsı salatı anılıyor; ortada da öğle vurgusu var.
  • Taha 130: “Onların söylediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin hamdiyle salat et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün iki tarafında da (O’nu) tesbih et ki hoşnutluğa eresin.”
    → Burada sabah (güneş doğmadan önce), akşam (batmadan önce), ayrıca gece ve gündüzün iki tarafı işaret ediliyor.

2. Ayetlerden çıkan tablo

Kur’an’a baktığımızda, salatın beş vakitte işaret edildiğini görüyoruz:

  • Sabah
  • Öğle
  • İkindi
  • Akşam
  • Yatsı

Bunların isimleri doğrudan geçmese de, vakitleri gayet açık bir şekilde belirtiliyor.


3. Geleneksel namazla bağlantı

Bugün Müslümanların uyguladığı beş vakit namazın temel kaynağı aslında Kur’an’daki bu ayetler. Yani vakit konusunda Kur’an ile gelenek büyük oranda örtüşüyor. Fakat Kur’an’da rekât sayısı, hangi surelerin okunacağı, duaların sırası gibi ayrıntılar yok. Bunlar daha sonraki tarihsel süreçte şekillenmiş.

1. Kur’an’daki salatın özelliği

Kur’an’a göre salat:

  • Allah’ı anmak içindir → “Salatı beni anmak için ikame et.” (Taha 14)
  • Kötülükten alıkoyar → “Salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut 45)
  • (Namaz adıyla uygulanan) vakitlere bağlıdır → “Salat müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa 103)
  • Toplumsal boyutu vardır → “Salatı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara 43)

Yani salat sadece bireysel bir ritüel değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk ve ahlaki bilinçle bağlantılı bir ibadet.


2. Gelenekteki namazın özellikleri

  • Beş vakit uygulanır → Bu, Kur’an’daki işaretlerle örtüşür.
  • Rekât sayıları (sabah 2, öğle 4, ikindi 4, akşam 3, yatsı 4) → Bu ayrıntılar Kur’an’da yok. (Nisa 101-103’ e göre her vakit 2)
  • Belirli dualar okunur (Fatiha, ardından başka sure) → Kur’an’da salatın özü Allah’ı anmak olduğu halde, hangi surenin okunacağına dair bir zorunluluk yok.
  • Namazın şekli (kıyam, rükû, secde, oturuş) → Kur’an’da rükû ve secde geçtiği için “bedensel yöneliş” var, ama detaylı form (mesela oturuş gibi) yok.

3. Temel fark

  • Kur’an’daki salat amaç merkezlidir: Allah’ı anmak, ahlakı korumak, kötülükten alıkoymak.
  • Gelenekteki namaz ritüel merkezlidir: Okunacak dualar, hareket sırası.

Bir başka deyişle:
Kur’an’da salat = içerik (Allah’ı anmak, bilinç tazelemek)
Gelenekte namaz = şekil (hareketler, rakamlar, formüller)


4. Önemli bir nokta

Kur’an’da hiçbir yerde namazı, şu dua ile başlayın, şu sözle bitirin” gibi bir detay yok. Bunun yerine “salatı dosdoğru ikame edin” emri var. Yani salat, ihmal edilmemesi, özüne uygun olarak yapılması gereken bir kulluk görevi.


5. Ara sonuç

  • Kur’an: Salat = Allah’ı anma + kötülükten uzaklaşma + toplumsal bilinç.
  • Gelenek: Namaz = Ayrıntıları insan eliyle şekillenmiş ritüel.

İşte bu yüzden salatı sadece “namaz kılmak” diye daraltmak doğru değil. Namaz, salatın bir uygulamasıdır ama salatın özü, Allah ile bağ kurmaktır.


Buraya kadar salatın anlamını, vakitlerini ve namazla farklarını gördük. Şimdi son aşamada şu soruya geçebiliriz

1. Salatın temel gayesi

Kur’an’a göre salat, sırf belli hareketlerden ibaret değil; asıl gayesi şu:

  • Allah’ı sürekli hatırlamak (Taha 14)
  • İnsanı kötülükten uzaklaştırmak (Ankebut 45)
  • Kulluk bilincini canlı tutmak (Hud 114)
  • Toplumsal dayanışma ve arınma (Tevbe 103)

Yani salat, hayatın sadece belli dakikalarına sıkışmış bir ritüel değil; insanın varoluşunu Allah’a bağlayan bir ibadet.


2. Vakitler meselesi

Salatın vakitleri Kur’an’da açıkça belirtiliyor: sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı.
Ama önemli olan şu: Salat, bu vakitlerde sadece sözleri tekrar etmek değil; Allah’ı bilinçle anmak. Yani vakitleri yerine getirmek, bir “hatırlatma” ve “durup düşünme” imkânı.


3. Şekil mi, öz mü?

Kur’an’da rükû ve secde geçtiği için, salatın bir bedensel yöneliş içerdiğini biliyoruz. Ama detay (kaç rekât, hangi dua, hangi oturuş) yok. Burada amaç şekle değil, öze vurgu yapmak.

  • Eğer kişi sadece şekli yerine getirip özü kaybederse, Kur’an’a göre salat görevini yapmış sayılmaz.
  • Ama kişi özü kavrayıp Allah’ı anıyorsa, şekli sade olsa da salatı yerine getirmiş olur.

4. Bugün biz nasıl yaşamalıyız?

  • Salatı Allah’a yöneliş olarak görmeliyiz. Yani Allah’ı anma, O’nu tek otorite bilme ve O’na teslimiyet.
  • Vakitleri gözetmeliyiz. Çünkü bu, hayatımızda Allah’ı unutmayalım diye konmuş hatırlatma noktalarıdır.
  • Anlamı bilinçle kavramalıyız. Arapça kelimeleri ezberden okumak yerine, salatın ne dediğini bilerek yapmak gerekir.
  • Salatı hayata taşımak. Sadece vakitte yapılan bir ritüel değil; her an Allah’ı anmak, kötülükten uzak durmak, iyiliği desteklemek salatın ruhudur.

5. Sonuç

Kur’an’a göre salat = hem düzenli ibadet vakitleri hem de hayatı Allah bilinciyle yaşamak.
Gelenekteki namaz, bu salatın bir biçimidir; ama asıl mesele biçime takılıp özünü kaybetmemektir. Çünkü Allah bize şunu söylüyor:

  • “Salatı dosdoğru kılın; çünkü salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyüktür.” (Ankebut 45)

Buraya kadar namaza daha çok geleneksel bir olgu olarak yaklaştım. Bu yaklaşım, Kur’an ayetlerinden anladıklarımı samimiyetle kaleme dökme çabamın bir sonucudur. Ancak buradan “Kur’an’da namaz yoktur” gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Böyle bir söylemi dillendirenler olsa da ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü bu iddia kabul edildiğinde, Kur’an’da cevapsız bırakılmış çok sayıda ayetle karşı karşıya kalırız.

Özellikle abdest ayeti bu bağlamda son derece belirleyicidir. Maide Suresi 6. ayet, açık biçimde salât öncesi arınmayı konu edinir. Trafik kazası geçirmiş, kan kaybeden bir yaralıya acil müdahale gerekirken “bekle, önce abdest alayım” denilemeyeceği açıktır. Bu ayet, günlük hayatın her anına değil, doğrudan salât (namaz) fiiline yöneliktir. Dolayısıyla abdest emrinin, özel bir ibadet bağlamında indiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca Nebi Muhammed döneminde, Kur’an’da namazın detayları henüz inmeden önce dahi namazın bilinen ve uygulanan bir ibadet olduğu tarihsel olarak bilinmektedir. Bu nedenle Kur’an’da namazın nasıl kılınacağının ayrıntılı biçimde anlatılmaması, onun yokluğuna değil, bilinirliğine işaret eder.

Buna rağmen, bir an için “namaz yoktur” varsayımını bile kabul etsek, salât kavramının içinde dua anlamının bulunduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Duayı kıyam, rükû ve secdeyle; yani bedenin, aklın ve kalbin birlikte yönelişiyle yaparsak, Allah’ın bunu sorgulamayacağından emin olabiliriz. Çünkü samimi yöneliş esastır.

Ve yine de şu ihtimali göz ardı edemeyiz:
Ya namaz varsa?

  Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süsle...