Topluma Göre Elçi Gönderilmesi: İlahi Hikmetin İnsanla Buluştuğu Yer

 Topluma Göre Elçi Gönderilmesi: İlahi Hikmetin İnsanla Buluştuğu Yer

Kur’an’ı gerçekten dikkatle okuduğunda şunu fark ediyorsun: Allah insanı tanıyor. Hem de bizim kendimizi tanıdığımızdan çok daha iyi tanıyor. Zayıflıklarımızı, korkularımızı, alışkanlıklarımızı, direnç noktalarımızı… İşte bu yüzden Allah’ın rehberliği soyut değil; tam aksine, hayatın tam ortasında, insanın gündelik gerçekliğinin içinde şekilleniyor.

Elçi gönderilmesi meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Çünkü Kur’an, elçilerin “rastgele” seçilmediğini, her toplumun kendi içinden, kendi diliyle konuşan, kendi şartlarını yaşayan kişilerle muhatap edildiğini defalarca vurguluyor.

Bak, Allah bu gerçeği çok net bir şekilde ifade ediyor:

“Biz her elçiyi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıkça anlatsın.”
(İbrahim, 4)

Bu ayet tek başına bile uzun uzun düşünmeyi hak ediyor. Allah “kendi kavminin dili” diyor. Sadece konuşulan lisan değil bu; kültür, alışkanlık, düşünme biçimi, korkular, beklentiler… Yani elçi, hitap ettiği toplumun tam içinden biri.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor:
Eğer Allah mesajını meleklerle, soyut varlıklarla, insanüstü figürlerle göndermiş olsaydı, biz bugün “Bu hayatın içinde uygulanabilir değil” deme bahanesine sahip olmaz mıydık?

İşte Allah bu bahaneyi daha baştan insanın elinden alıyor.

 

Elçi ve Toplum Arasındaki Psikolojik Gerilim

Elçi gönderilmesi sadece bir “bilgi aktarımı” değildir. Elçi, toplumun en hassas yerine dokunur. Çünkü elçi; yanlışları söyler, bozulmuş düzenleri sarsar, kutsallaştırılmış alışkanlıkları sorgular.

Bu yüzden Kur’an, elçilerin karşılaştığı tepkileri anlatırken aslında insan psikolojisini de önümüze koyar.

Fussilet suresi bu durumu çarpıcı bir sahneyle anlatır:

“Onlara, ‘Rabbinizden bir elçi geldi’ denildiğinde, ‘Biz sizinle gönderilene inanmıyoruz’ dediler.”
(Fussilet, 14)

Dikkat et… Burada bir bilgi eksikliğinden söz edilmiyor. “Anlamadık” demiyorlar. “İnanmıyoruz” diyorlar. Çünkü sorun bilgi değil, alışkanlık. Sorun akıl değil, konfor alanı.

İnsan, kendini güvende hissettiği düzeni kaybetmek istemez. Yanlış bile olsa… Kur’an bunu başka bir ayette şöyle anlatır:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.”
(Bakara, 170)

Bu ayeti okurken geçmiş toplumları düşünme kar. Bugünü düşün. Çünkü bu cümle hâlâ canlı. Bugün de insanlar Kur’an’dan bir ayet duyduğunda, eğer alıştığı düzene ters düşüyorsa hemen savunmaya geçiyor.

Elçi işte tam bu savunma duvarına çarpar.

 

“Neden Melek Değil de İnsan?” Bahaneleri

Toplumların elçiye direnirken en sık kullandığı bahanelerden biri şudur:
“O da bizim gibi bir insan.”

Kur’an bu itirazı defalarca kayda geçirir. İsra suresinde şöyle anlatılır:

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların iman etmelerine engel olan şey şuydu: ‘Allah bir insanı mı elçi gönderdi?’ demeleri.”
(İsrâ, 94)

Bu itiraz çok tanıdık değil mi?
Sanki elçi insan olunca mesaj değersizleşiyor gibi…

Ama Allah hemen bu bahaneyi yerle bir eder:

“De ki: Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik.”
(İsrâ, 95)

Bu ayet, ilahi hikmetin özeti gibidir. Allah diyor ki:
“Size kim uygunsa, onu gönderdim.”

İnsan için örnek, insan olur. Melek günah işlemez, yorulmaz, nefsiyle mücadele etmez. Ama insan; düşer, kalkar, zorlanır, mücadele eder. İşte elçinin insan olması, yaşanabilir bir örneklik sunar.

Allah bunu başka bir ayette daha da netleştirir:

“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 110)

Elçi “sizin gibiyim” diyor. Yani:
Aynı sokakta yürüdüm, aynı dertleri yaşadım, aynı nefisle mücadele ettim.

 

Elçi: Toplumun Aynası ve Sınavı

Elçi sadece rehber değildir; aynı zamanda aynadır. Toplum, elçiye bakarak kendini görür. Bu yüzden elçilerin varlığı, toplum için ciddi bir sınavdır.

Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Biz bir elçi göndermedikçe azap edici olmadık.”
(İsrâ, 15)

Bu ayet bize şunu söylüyor: Elçi, mazeretleri ortadan kaldırır. Artık “bilmiyorduk” deme hakkı kalmaz.

Ama işte tam bu noktada toplum ikiye ayrılır. Kur’an bu ayrımı şöyle anlatır:

“İnsanlardan kimi Allah’a iman eder, kimi de inkâr eder.”
(Teğabün, 2)

Elçi geldiğinde herkes aynı tepkiyi vermez. Çünkü elçi, insanın içindekini açığa çıkarır. Kim samimi, kim çıkarcı, kim korkak, kim cesur… Hepsi ortaya dökülür.

Bu yüzden elçi, toplumun huzurunu bozan biri gibi görülür. Oysa bozulan şey huzur değil, yalancı dengedir.

 

Elçilerin Mücadelesi Neden Bu Kadar Zordu?

Kur’an’da neredeyse hiçbir elçinin “rahat” bir tebliğ süreci yaşamadığını görürüz. Alay edildiler, dışlandılar, tehdit edildiler, hatta öldürüldüler.

Allah bunu çok açık söyler:

“Ne zaman onlara bir elçi geldiyse, bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.”
(Mâide, 70)

Bu ayet insanın içini ürpertiyor. Çünkü sorun elçinin yanlış olması değil; sorun toplumun hesap vermek istememesi.

Elçi gelince insanlar şunu fark eder:
Artık yanlışlarını kutsayamazlar.

İşte bu yüzden direnç başlar.

 

Bugüne Bakan Yönü

Şimdi dürüst olalım. Elçiler artık gelmiyor. Ama Kur’an elimizde. Ve Kur’an, elçilerin yaptığı şeyi bugün de yapıyor:
Rahatsız ediyor. Sorgulatıyor. Konforu bozuyor.

Allah Kur’an için ne diyor?

“Bu Kur’an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
(İbrahim, 1)

Karanlık her zaman cehalet değildir. Bazen karanlık, alışılmış yanlışlardır.

Bugün biri Kur’an’la yüzleştiğinde rahatsız oluyorsa, bu tesadüf değildir. Çünkü vahiy, insanı yerinden oynatır.

 

Sonuç: İlahi Adalet ve Hikmet

Kur’an’ın bize öğrettiği temel ilke şudur:
Allah kimseye haksızlık yapmaz.

“Allah insanlara zerre kadar zulmetmez.”
(Nisâ, 40)

Elçilerin toplumların içinden seçilmesi, işte bu adaletin bir sonucudur. Kimse “Beni anlamayan biriyle sınandım” diyemesin diye…

Her toplum kendi içinden biriyle uyarıldı. Her insan, anlayabileceği bir dille muhatap oldu.

Şimdi soru şu:
Bu kadar adil bir çağrıya rağmen insan neden hâlâ direniyor?

Belki de cevap çok basit:
Değişmek zor geliyor.

Ama Kur’an bize şunu hatırlatıyor:

“Şüphesiz Allah, bir toplumu onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.”
(Ra’d, 11)

Elçi gelir, mesaj gelir, uyarı gelir.
Ama adım atmak insana kalır.

İşte bu yüzden, elçilerin topluma göre gönderilmesi sadece tarihsel bir bilgi değil; bugün de bizi sorgulayan ilahi bir derstir.

Ve bu ders hâlâ önümüzde duruyor.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine, karmaşayı bitirmek için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat kendisi söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19)

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir cümlede birleştiriyor. Musa da bu dine çağırdı, İsa da, Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, zaman değişti; ama din değişmedi. Çünkü din, Allah’a teslimiyetti.

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar karmaşık, bu kadar yorucu hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı, Kur’an’ı terk etme hikâyesidir.

 

Vahyin Yerine İnsan Sözünün Geçmesi

Allah kitabını indirdiğinde, onun anlaşılmaz olmasını istemedi. Aksine, defalarca anlaşılır olduğunu vurguladı:

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer, 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara, 242)

Ama insan, apaçık olanla yetinmedi. Çünkü apaçık olan, otorite kurmaya izin vermez. Kitap doğrudan muhatap alır. Aracı istemez. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca insanlar kitabın yanına söz ekledi. Önce “açıklama” dediler, sonra “yorum” dediler, en sonunda o yorumlar kitabın önüne geçti.

Allah bu tehlikeyi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara, 170)

Bu ayet sadece geçmişi anlatmıyor. Bugün de biri Kur’an’dan bir ayet okuduğunda, hemen arkasından şu cümle gelmiyor mu?

“Ama bizim mezhepte böyle değil…”
“Hocamız bunu farklı açıklıyor…”
“Asırlardır böyle gelmiş…”

Allah’ın indirdiği ölçü, insan geleneğiyle tartıya çıkartılıyor. Ve çoğu zaman kaybeden vahiy oluyor.

 

Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah Tevrat’ı indirdi. Ama Tevrat’ın indirilmiş olması, kitabın merkezde kalacağını garanti etmedi. Nitekim Allah bunu Kur’an’da açıkça anlatır:

“Onlar Allah’ın kitabını arkalarına attılar; sanki bilmiyorlarmış gibi.” (Bakara, 101)

Bak dikkat et: “İnkâr ettiler” demiyor. “Arkalarına attılar” diyor. Yani kitap vardı, ama hayatın önünde değildi. Hüküm verirken başka kaynaklar devreye girmişti.

Sonra ne oldu? Allah’ın kitabı değil, din adamlarının sözleri belirleyici hâle geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe, 31)

Bu ayet indiğinde sahabe şaşırmıştı. “Biz onlara tapmıyorduk” dediler. Rasulullah şu açıklamayı yaptı:
“Onlar haramı helal, helali haram kıldığında siz de uyuyordunuz ya; işte bu onları rabb edinmektir.”

Şimdi bir durup dürüstçe düşünelim:
Eğer bugün bir konuda Kur’an “helaldir” dediği hâlde, biz “ama bizim hocamız buna caiz demiyor” diyorsak; o zaman geçmişte kitabı bırakıp insan sözünü öne alanlardan gerçekten ne farkımız kalıyor?

 

İsa’nın Mesajı ve Sapmanın Derinleşmesi

Nebi İsa da insanları Allah’a teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj yine bozuldu. Kur’an bunu da haber verir:

“Aralarındaki düşmanlığı ve kini kıyamet gününe kadar aralarına saldık.” (Mâide, 64)

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minûn, 53)

Bu ayet sanki bugünü anlatıyor değil mi? Her grup kendi doğrusu ile mutlu. Kimse “Allah ne diyor?” diye sormuyor. Herkes “biz ne diyoruz?” derdinde.

 

Son Vahiy, Son Uyarı

Ve sonra Kur’an geldi. Korunmuş olarak:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr, 9)

Artık bahane kalmadı. Kitap kaybolmayacak, değişmeyecek. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkündü: Terk edilmesi.

Ve ne acıdır ki Rasulullah’ın ağzından bu şikâyet yükseldi:

“Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan, 30)

Bu ayet sadece Mekke müşriklerini anlatmıyor. Çünkü müşrikler zaten inkâr ediyordu. Bu ayet, Kur’an’ı kabul ettiğini söyleyip onu hayattan dışlayanları anlatıyor.

Kur’an okunuyor ama hüküm alınmıyor.
Kur’an seviliyor ama ölçü olmuyor.
Kur’an hatim ediliyor ama merkeze konmuyor.

İşte bu, terk etmektir.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda çok net. En’âm 159:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.”

Bu ayetin muhatabı kim? Rasulullah.
Yani Allah, dini parçalayanlarla nebiyi bile yan yana getirmiyor.

Buna rağmen bugün din; mezhep mezhep, cemaat cemaat, tarikat tarikat bölünmüş durumda. Herkes kendi etiketini “hak” ilan ediyor.

Oysa Allah ne diyor?

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân, 103)

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek. O da vahiydir.

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah, kitabı terk etmenin bir bedeli olduğunu söylüyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ, 124)

Bugün Müslüman toplumların hâlini düşün. Kargaşa, huzursuzluk, çatışma… Sebep çok mu karmaşık? Yoksa rehber terk mi edildi?

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmrân, 138)

Rehber dururken, başka haritalara bakan kaybolur.

 

Son Nokta

Allah son çizgiyi burada çekiyor:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân, 85)

İslam burada mezhep değil, teslimiyettir.
Teslimiyetin adresi de Kur’an’dır.

Soru çok net artık:
Allah’ın ipi elimizdeyken, başka ipleri niye kutsayalım?
Vahiy dururken, insan sözünü niye merkeze alalım?

Tarih aynı hatayı defalarca yazdı.
Kur’an bu hatayı tekrarlamamak için indi.

Sırada biz varız.

Formun Üstü

Formun Altı

Formun AltıGerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun:
aydinorhon.comFormun Üstü

Formun Altı

 

Aklın Perdelendiği Yer

 Aklın Perdelendiği Yer

Kur’an’da Sukr Kavramı ve Bilincin Kaybı

1. Kur’an’ın Temel Şartı: Bilinçli Muhatap Olmak

Kur’an, insanı muhatap alırken tek bir ön şart koyar:
akıl.

Bu yüzden Kur’an’da emirlerden önce çoğu zaman şu soru gelir:

“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“İbret almaz mısınız?”

Bu sorular süs değildir. Kur’an’ın insanla kurduğu ilişkinin temelidir. Çünkü Kur’an, reflekslere değil bilince, alışkanlıklara değil idrak sahibi tercihe seslenir.

Tam da bu yüzden Kur’an’da “aklın devre dışı kaldığı hâller” özellikle işaretlenir. Bunlardan biri de سُكْر / sukr kavramıdır.

İlk bakışta bu kelime “sarhoşluk” gibi görünür. Ama Kur’an’ın kullandığı bağlamlara baktığında şunu fark edersin:
Kur’an “sukr” ile alkolü değil, bilincin kaybını hedef alır.

Bunu anlamak için kelimenin geçtiği ayetlere tek tek bakmamız gerekir.

 

2. Namaz Ayeti: Bilinç Yoksa İbadet Yok

Kur’an’da sukr kelimesinin geçtiği en doğrudan ayetlerden biri Nisâ Suresi’dir:

“Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”
(Nisâ 4:43)

Bu ayet genelde fıkhî bir yasak olarak okunur. Doğrudur; içki içmiş birinin namaz kılmaması gerektiğini bildirir.
Ama ayetin gerekçesine dikkat edelim:

“Ne söylediğinizi bilinceye kadar…”

Demek ki mesele içki değil, bilmemek.
Yani dil konuşuyor ama akıl orada değil.
Beden ayakta ama bilinç kapalı.

Kur’an, böyle bir hâli namazla bağdaşmaz buluyor.

Burada çok temel bir ilke ortaya çıkıyor:

Bilinçsiz ibadet, ibadet değildir.

Şimdi durup kendimize şu soruyu sormak zorundayız:

  • Ben namazdayken gerçekten ne söylediğimi biliyor muyum?
  • Yoksa ayık bir bedenle, ama dağınık bir zihinle mi duruyorum?

Çünkü ayet, sarhoşluğu sadece alkole bağlamıyor. Sarhoşluğun tanımını yapıyor:
Ne söylediğini bilmemek.

İşte Kur’an’da “sukr” tam olarak budur:
Aklın, sözle bağını kaybetmesi.

 

3. Aynı Kelime, Başka Bir Sahne: Kıyamet Günü

Kur’an, aynı kelimeyi bambaşka bir bağlamda tekrar kullanır. Hac Suresi’nde:

“İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değildir. Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
(Hac 22:2)

Bu ayet, bizi sarsmak için bilerek böyle kurulmuştur.
Çünkü ortada bir çelişki var gibi durur:

  • Sarhoşlar
  • Ama sarhoş değiller

Peki bu nasıl olur?

Devamındaki sahneye bakalım:

“Her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her gebe kadın yükünü düşürür.”

Yani insanın en temel refleksleri bile devre dışı kalıyor.
Anne çocuğunu unutuyor.
Beden, bilincin komutunu almıyor.

Kur’an bu hâli tarif etmek için yine aynı kelimeyi seçiyor: sukr.

Burada artık kesinleşiyor:
Kur’an’a göre sarhoşluk, maddesel bir durum değil; zihinsel bir çöküştür.

Kıyamet, insanın bütün hayatı boyunca ertelediği hakikatle yüzleştiği andır. Ve bu yüzleşme, hazırlıksız olan için bilinci felç eder.

İşte Kur’an buna “sarhoş gibiler” der.

 

4. Üçüncü Sahne: Ölüm Anı

Kur’an, sukr kelimesini üçüncü kez ölüm bağlamında kullanır:

“Ölümün sarhoşluğu gerçekten gelir de: ‘İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!’ denir.”
(Kaf 50:19)

Bu ayette geçen ifade çok çarpıcıdır:
“Sakratü’l-mevt” – ölümün sarhoşluğu

Ölüm anı, insanın bütün kontrol mekanizmalarının çöktüğü andır. Beden çözülür, zaman algısı kaybolur, dünya ile bilinç arasındaki bağ kopar.

Kur’an bu hâli romantize etmez.
“Ruh huzurla çıkar” gibi yumuşatmaz.
Sarhoşluk der.

Çünkü insan o anda artık yönetemez; yaşar.
Ve çoğu zaman da hazırlıksız yakalanır.

Burada durup düşünelim:

  • İçki
  • Kıyamet
  • Ölüm

Üçü de farklı bağlamlar.
Ama Kur’an hepsinde aynı kelimeyi kullanıyor.

Bu tesadüf değil.

 

5. Kur’an’ın Kurduğu Ortak Zemin

Şimdi ayetleri yan yana koyalım:

  • Nisâ 4:43 → Ne söylediğini bilmemek
  • Hac 22:2 → Bilincin dehşetle çözülmesi
  • Kaf 50:19 → Ölümle gelen şuur kaybı

Ortak nokta açık:

Aklın devre dışı kalması

Kur’an’ın “sukr” dediği şey budur.

Ve burada çok kritik bir mesaj var:
Kur’an, aklı kaybetmeyi istisnai bir felaket olarak anlatır.
Ama aynı zamanda şunu da ima eder:

İnsan, farkında olmadan da sukr hâline girebilir.

 

6. Ayetlerin Işığında Günlük Hayat

Kur’an bize sadece kıyameti ve ölümü anlatmak için bu kelimeyi kullanmaz.
Bizi bugün uyarmak için kullanır.

Çünkü aklı örten şeyler sadece içki değildir.

Kur’an başka ayetlerde şunu söyler:

“Onların kalpleri vardır ama onunla anlamazlar.”
(A‘raf 7:179)

Bu ne demektir?

Kalp var.
Akıl var.
Ama işlev yok.

Bu, modern zamanların en yaygın “sukr” hâlidir.

İnsan ayıktır ama farkında değildir.
Konuşur ama düşünmez.
İnanır ama sorgulamaz.

Ve Kur’an tam burada sesini yükseltir:

“Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.”

Çünkü hayvan akılsızdır, insanda akıl vardır ama insan aklını kapatmıştır.

 

7. Son Ayetle Yüzleşme

Kur’an’ın bu konudaki son uyarısını bir ayetle bağlayalım:

“Allah pisliği, aklını kullanmayanların üzerine bırakır.”
(Yunus 10:100)

Bu ayet çok serttir.
Çünkü burada “inkâr” değil, akılsızlık merkezdedir.

Aklını kullanmayan insan, bilincini kapatan insan, farkında olmadan sukr hâlinde yaşar.

Ve belki de en tehlikelisi şudur:

Bu sarhoşluk normalleşir.

Dünyevî Tutkular ve Sukr

Kur’an’ın Uyardığı Ayık Sanılan Sarhoşluklar

Kur’an, sarhoşluğu sadece içkiyle anlatmaz. Hatta dikkatle baktığında şunu görürsün: Kur’an’ın asıl üzerinde durduğu sarhoşluk, normalleşmiş olandır. İnsanların “ben iyiyim” diyerek yaşadığı, ama aklın devrede olmadığı hâller…

Bunun en güçlü kaynaklarından biri de dünyevî tutkulardır.

Kur’an bu tutkuları tek tek sayar, ama asıl yaptığı şey şudur:
Bu tutkuların insanın aklını nasıl örttüğünü gösterir.

1. Hevâ: Aklın Yerine Geçen İstek

Kur’an, dünyevî tutkunun en temel formunu tek bir kelimeyle anlatır: hevâ.

“Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?”
(Câsiye 45:23)

Bu ayet sarsıcıdır. Çünkü burada inkâr eden biri anlatılmaz.
Burada anlatılan kişi isteklerini merkeze alan kişidir.

Ayete dikkat et:
“İlah edindi” diyor. Yani yön veren, belirleyen, hüküm koyan bir otorite hâline gelmiş.

Peki bu neyle ilgilidir?

Devamına bakalım:

“Allah onu bir bilgiye göre saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözünün üzerine perde çekmiştir.”

İşte burada “sukr”ın başka bir yüzü ortaya çıkar.

  • Bilgi var
  • Göz var
  • Kulak var

Ama perde inmiş.

Bu, içkiyle gelen bir sarhoşluk değildir.
Bu, arzunun aklı bastırmasıyla oluşan bir sarhoşluktur.

İnsan artık düşünmez, sadece ister.
İsterken de kendini haklı görür.

Şimdi dur ve kendine sor:

Ben bir şeyi çok istediğimde, hâlâ düşünebiliyor muyum?

2. Mal ve Güç: Göz Kamaştıran Sarhoşluk

Kur’an, mal ve gücün insanı nasıl sarhoş ettiğini defalarca anlatır. Ama bunu yasak listesi gibi değil, bilinç kaybı olarak sunar.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ile evlatta çoğalma yarışıdır.”
(Hadîd 57:20)

Bu ayette sayılan şeylerin hiçbiri başlı başına haram değildir.
Ama sorun şuradadır:
Bunlar oyun hâline geldiğinde.

Oyun ne demektir?
Ciddiyetin kaybolması.

İnsan oynarken düşünmez, kendini kaptırır.
İşte bu da bir “sukr” hâlidir.

Devamındaki benzetmeye dikkat et:

“Bir yağmur gibidir; bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider…”

Hoşuna gider.
Gözünü alır.
Ve tam burada akıl geri çekilir.

Nice insan, gücü eline aldığında adaleti unutur.
Nice insan, parayı bulduğunda sınırı unutur.

Bu bir ayıksızlıktır.

3. Çokluk Sarhoşluğu: “Hepimiz Böyleyiz”

Kur’an, kalabalık olmanın da insanı sarhoş ettiğini söyler:

“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(En‘âm 6:116)

Bu ayet şunu ima eder:
Çokluk, hakikatin ölçüsü değildir.

Ama insan kalabalıkta kendini güvende hisseder.
“Yanlış yapıyor olsak bu kadar kişi yapmazdı” der.

Bu da bir tür “sukr”dır.
Çünkü kişi artık kendi aklını devre dışı bırakmıştır.

Düşünmez.
Sorgulamaz.
Sorumluluğu dağıtır.

Kur’an buna razı olmaz.

4. Öfke ve Korku: Anlık Sarhoşluklar

Kur’an’da öfke ve korku doğrudan “sukr” kelimesiyle anılmaz ama sonuçları aynıdır: bilinç kaybı.

“Öfkelerini yutarlar.”
(Âl-i İmrân 3:134)

Neden yutmak?

Çünkü öfke konuştuğunda akıl susar.
Öfkeli insan sonradan “ben ne yaptım?” der.

Bu cümle tanıdık değil mi?

İşte bu da ayık sanılan bir sarhoşluktur.

Aynı şekilde korku:

“Onlar insanlardan korkarlar; hâlbuki Allah’tan korkmaları daha uygundur.”
(Tevbe 9:13)

Korku, insanın yönünü değiştirir.
Yanlışı savunur, doğruyu gizler.

Bu da bir bilinç kaybıdır.

5. Alışkanlık: En Sessiz Sukr

Kur’an’ın en tehlikeli gördüğü şeylerden biri alışkanlıktır:

“Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz.”
(Zuhruf 43:23)

Bu cümle Kur’an’da defalarca tekrar eder.

Çünkü alışkanlık, düşünmenin yerini alır.
İnsan artık neden yaptığını bilmez.

Bu, süreklileşmiş bir sukr hâlidir.

Ayık görünür, ama bilinç yoktur.

6. Kur’an’ın Son Uyarısı

Bütün bu ayetler bize tek bir şey söylüyor:

Sarhoşluk sadece içkiyle olmaz.

Dünya insanı sarhoş eder.
İstekler sarhoş eder.
Kalabalık sarhoş eder.
Öfke sarhoş eder.
Alışkanlık sarhoş eder.

Ve Kur’an bu yüzden tekrar tekrar uyarır:

“Akletmez misiniz?”

Çünkü akıl, korunması gereken bir emanettir.
Kaybedildiğinde insan, ayakta kalsa bile düşmüştür.

İbadet: Aklı Ayakta Tutan Direnç

Kur’an’da Sukr’a Karşı Bilinç İnşası

Kur’an, insanın sarhoş olabileceğini kabul eder.
Ama onu bu hâle terk etmez.

Çünkü Kur’an’a göre ibadet, Allah’ın insanı kontrol etme aracı değil; insanın kendini kaybetmemesi için kurulmuş bir bilinç sistemidir. Eğer ibadet sukr’dan korumasaydı, Kur’an’da bu kadar merkezde olmazdı.

Burada önemli bir ayrım var:
İbadet yapılan bir şey değil, insanı yapan bir süreçtir.

1. Namaz: Bilinci Gün İçinde Yeniden Ayarlamak

Kur’an namazı anlatırken ilk vurgusu hareket değil, etkidir:

“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût 29:45)

Bu ayet çok nettir.
Namaz, insanı alıkoyar. Yani bir şeyin önüne set çeker.

Peki neyin?

Kontrolsüz arzunun.
Dalgınlığın.
Hevânın.

Eğer namaz bu etkiyi üretmiyorsa, Kur’an’a göre sorun namazda değil; bilinçle kurulmamış olmasındadır.

Hatırla:

“Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisâ 4:43)

Bu ayetle birlikte okuduğunda şunu anlarsın:
Namaz, sukr hâlinde yapılacak bir şey değil; sukr’ı dağıtması gereken bir ibadettir.

Namaz, günün içinde insanı tekrar tekrar kendine getiren bir duraktır.

Şimdi durup kendine sorman gereken soru şudur:

Namaz beni durduruyor mu?

2. Zikir: Bilincin Sabit Noktası

Kur’an’da zikir, sadece dilde tekrarlanan sözler değildir. Zikir, hatırlama hâlidir.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.”
(Ra‘d 13:28)

Tatmin, burada çok kritik bir kelimedir.
Çünkü sukr hâlinin temelinde doyumsuzluk vardır.

İnsan ister, ister, ister…
İstedikçe aklı geri çekilir.

Zikir ise insanı merkeze döndürür.
Neyi niçin yaptığını hatırlatır.

Başka bir ayet:

“Rabbini unutma, yoksa O da sana kendini unutturur.”
(Haşr 59:19)

Bu ayet çok serttir.
Çünkü “kendini unutmak”, Kur’an’da bilinç kaybıdır.

Zikir, insanın kendini unutmasına karşı bir dirençtir.
Yani zikir, sukr’ın panzehiridir.

3. Oruç: Arzuyu Eğitmek

Kur’an orucu tanımlarken açlıktan bahsetmez.
Hedefi söyler:

“Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı… umulur ki takvâ sahibi olursunuz.”
(Bakara 2:183)

Takvâ nedir?
Dikkat hâlidir.
Sınır bilincidir.

Oruç, insanın en güçlü dürtüsünü yeme, içme, arzuyu bilinçle askıya almasıdır.

Bu çok önemli bir şeydir. Çünkü sukr, tam da burada başlar:
İstekler kontrolü ele geçirdiğinde.

Oruç, “isteyebilirim ama yapmayabilirim” demeyi öğretir.
Bu, aklın tekrar direksiyona geçmesidir.

Kur’an’ın mantığı nettir:
Arzusunu yönetemeyen, aklını da yönetemez.

4. İnfak: Sahip Olma Sarhoşluğunu Dağıtmak

Mal, insanı sarhoş eden en güçlü unsurlardan biridir. Kur’an bunu bildiği için infakı merkeze alır:

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân 3:92)

Bu ayet, insanın mal ile kurduğu bağa müdahaledir.
Çünkü sukr, sahip olma hissiyle beslenir.

İnsan malı tuttuğunda aklı daralır.
Paylaştığında ise genişler.

Başka bir ayet:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur, Allah ise size bağışlanma ve lütuf vadeder.”
(Bakara 2:268)

Korku, sukr üretir.
İnfak, bu korkuyu kırar.

5. Kur’an Okumak: Bilinci Sürekli Canlı Tutmak

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Bu, kalplerde olanlara bir şifadır.”
(Yunus 10:57)

Şifa, bir hastalığın varlığını kabul eder.
Kur’an’a göre o hastalık, gaflettir.

Gaflet, sukr’ın kalıcı hâlidir.

Kur’an okumak, sadece bilgi almak değil; bilinci uyarma eylemidir.

“Bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar.”
(Müzzemmil 73:19)

6. Son İlke: İbadet Bilinç Üretmiyorsa Tehlikelidir

Kur’an çok net bir uyarı yapar:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler.”
(Maûn 107:4–5)

Bu ayet, sukr’ın ibadetle bile örtülebileceğini gösterir.
Yani ibadet, bilinç üretmiyorsa koruyucu değil, perdeleyici olur.

Bu yüzden Kur’an ibadeti nicelikle değil, etkiyle ölçer.

 

Son Soru

Şimdi bütün bu ayetlerin ardından şu soruyla baş başa kalıyoruz:

İbadet beni ayıklaştırıyor mu,
yoksa ayıksızlığımı mı gizliyor?

Kur’an’ın istediği cevap nettir.
İbadet, insanı Allah’a yaklaştırırken kendine de yaklaştırmalıdır.

Aksi hâlde sukr devam eder.
Sadece daha dindar bir kılıkla.

 

ÂDEM: KUR’AN PERSPEKTİFİNDE İNSANLIĞIN MODELİ

ÂDEM: KUR’AN PERSPEKTİFİNDE İNSANLIĞIN MODELİ

Âdem Meselesini Baştan Konuşalım

Âdem denince çoğumuzun zihninde aynı sahne canlanır:
Bir erkek yaratılır, sonra onun kaburga kemiğinden bir kadın… Ardından cennet, yasak elma, şeytan, kovulma… Ve bütün insanlık bu tek çiftin çocukları olarak yeryüzüne dağılır.

Peki, durup hiç sorduk mu:
Kur’an gerçekten bunu mu söylüyor?
Yoksa biz Kur’an’a, yüzyıllardır anlatılan bir hikâyeyi mi okuyoruz?

İlk düzeltmemiz gereken yer tam burasıdır.

Kur’an’da hiçbir ayette “Âdem yaratıldı, sonra eşi onun bir parçasından yaratıldı” diye bir ifade yoktur. Bu anlatım, Kur’an’dan değil; daha çok İsrailiyat kaynaklı kültürel kabullerden beslenir. Kur’an’ın dili ise bambaşkadır ve çok daha derindir.

Âdem Neden Yaratıldıysa, Eşi de Ondan Yaratıldı

Kur’an, insanın yaratılış amacını net bir şekilde ortaya koyar:

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara 2/30)

Burada dikkat edelim:
Allah “bir erkek yaratacağım” demiyor.
“Bir biyolojik birey” de demiyor.
Bir halife, yani sorumluluk taşıyan, irade sahibi, yeryüzünde emanet yüklenen bir varlıktan söz ediyor.

İşte Âdem kavramı burada devreye giriyor.

Âdem, Kur’an’da yalnızca tek bir erkek ismi değildir. Âdem, insan türünü, daha doğru bir ifadeyle sorumluluk sahibi insanlığı temsil eden bir kavramdır. Nitekim Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken çoğu yerde çoğul bir dil kullanır:

“Sizi bir tek nefisten yaratan…” (Nisâ 4/1)

Buradaki “nefisten” kasıt, bir beden değil; aynı öz, aynı sorumluluk bilinci, aynı imtihan zeminidir.

Dolayısıyla şunu net olarak söylemek gerekir:
Âdem neden yaratıldıysa, eşi de ondan yaratılmıştır.
Biri diğerinin devamı değil; ikisi de aynı sorumluluğun muhatabıdır.

Kur’an bütünlüğü içinde düşündüğümüzde daha da önemli bir noktaya geliriz.

Tek Çift Anlayışı Ciddi Bir Sorunu Doğurur

Eğer insanlık yalnızca tek bir erkek ve tek bir kadından türemiş olsaydı, kaçınılmaz bir sonuç ortaya çıkardı:
Kardeş evlilikleri.

Oysa Allah, bu meseleyi en kesin ifadelerle yasaklamıştır. (Nisâ 4/23)
Allah’ın haram kıldığı bir şeyi, insanlığın başlangıcına zorunlu bir kader olarak yüklemek, Kur’an mantığıyla bağdaşmaz.

Bu nedenle Kur’an’a sadık bir okuma şunu gerektirir:
Âdemler ve eşleri yaratılmıştır.
Yani insanlık, aynı özden, aynı sorumluluk bilinciyle yaratılmış bir topluluk olarak sahneye çıkmıştır.

Âdem burada bir özel isim olmaktan çok, bir insanlık kimliğidir.

Yasak Ağaç: Bir Botanik Meselesi Değil

Gelelim en çok yanlış anlaşılan konulardan birine:
Yasak ağaç meselesi.

Halk anlatımında bu, neredeyse türü belli bir meyveye indirgenmiştir. Elma mıydı, armut muydı, portakal mıydı… Oysa Kur’an, böyle bir detaya hiç girmez. Çünkü anlatmak istediği şey bu değildir.

Kur’an’da yasak ağaç, bir darb-ı meseldir.
Yani somut bir örnek üzerinden soyut bir hakikati anlatma yöntemidir.

Yasak ağaç, insana sunulan bütün yasakların temsili ifadesidir.

İnsan, özgür bırakıldığı alanlarla sınırlı alanlar arasında karar verir.
İşte bu karar anı, sorumluluğun başladığı yerdir.
Kur’an’ın anlattığı imtihan, insanın iradesini kullanma biçimiyle ilgilidir;
yoksa onu tuzağa düşürmek için konmuş bir yasaklar listesi değildir.

Âdem kıssası bize şunu öğretir:
İnsan, yasakla karşı karşıya kaldığında tercih yapar.
Bu tercih bazen doğru olur, bazen yanlış.

Cennetten Kovulma Meselesini Yeniden Düşünmek

Bir başka yaygın yanlış da şudur:
Âdem ve eşi “cennetten kovulmuştur.”

Bu ifade Kur’an’ın ruhuna uygun değildir.

Çünkü Kur’an’a göre cennet imtihan yeri değildir.
İmtihan olan yerde kalıcılık yoktur, hata ihtimali vardır.
Cennet ise mükâfat yurdudur.

Dolayısıyla burada anlatılan şey, fiziksel bir mekândan sürgün edilme değil; yasaya uymamanın sonucunda nimet alanının dışına çıkılmasıdır.

Başka bir ifadeyle Kur’an şunu söyler:
Allah’ın yasalarına uymayan, cenneti hak edemez.

Bu anlatım, bütün insanlığa yöneliktir.
Sadece Âdem’e değil, hepimizedir.

Hata Kaçınılmazdır, Tevbe Kapısı Açıktır

Kur’an, insanı melekleştirmez.
İnsan hata yapabilir.
Unutabilir.
Yanılabilir.

“Andolsun, Âdem’e daha önce buyurmuştuk; fakat unuttu.” (Tâhâ 20/115)

Bu ayet, insanın zaafını değil; insanlığını anlatır.

Ama Kur’an burada durmaz.

“Âdem, Rabb’inden kelimeler aldı ve tevbe etti. Allah da onun tevbesini kabul etti.” (Bakara 2/37)

İşte asıl mesaj budur.

İmtihan anında hata yapmamız kaçınılmaz görünüyor olabilir.
Ama tevbe kapısının açık olması, insanı umutsuzluktan kurtarır.

Kur’an’a göre sorun, hata yapmak değil;
hatasında ısrar etmektir.


Halifelik: Yetki Değil, Emanet

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara 2/30)

Bu cümle, Kur’an’da insanla ilgili söylenmiş en ağır cümlelerden biridir. Çünkü bu ayet, insana verilen değeri değil, insana yüklenen sorumluluğu anlatır. Biz halifelik kelimesini çoğu zaman yanlış yerden okuruz. Güç, yetki, hâkimiyet gibi algılarız. Oysa Kur’an’ın dili bambaşkadır.

Halife, yerine geçen demektir. Ama kimin yerine?
Allah’ın mı? Hâşâ…
Allah’ın yeryüzünde boşalttığı bir makam mı vardı?

İşte burada durup düşünmek gerekir.

Halifelik Allah’ın Yerine Geçmek Değildir

Kur’an perspektifinde halifelik, Allah’ın yerine hükmetmek değildir. Allah, hükmünü hiçbir zaman devretmez. Halifelik, Allah’ın koyduğu yasalar doğrultusunda yeryüzünü imar etme ve koruma sorumluluğudur.

Yani insan, yeryüzünün sahibi değil; emanetçisidir.

Bu ayrımı yapmadığımızda, halifelik kavramı insanın kibrini besleyen bir unvana dönüşür. Oysa Kur’an’ın anlattığı halifelik, insanı yük altına sokar. Çünkü emanet, hesap gerektirir.

Meleklerin Sorusu ve Meselenin Ciddiyeti

Melekler bu görevi duyduklarında şaşırırlar:

“Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” (2/30)

Bu soru bir itiraz değil; bir endişedir. Melekler, insanın potansiyelini görür. İrade, özgürlük ve seçim hakkı olan bir varlığın yanlış yapma ihtimalini de görürler.

Allah’ın cevabı ise çok manidardır:

“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”

Bu cümle, insanın sadece hata potansiyeline değil; öğrenme, gelişme ve doğruyu seçme kapasitesine işaret eder.

Bilgi, Halifeliğin Temelidir

Ardından Allah, Âdem’e isimleri öğretir. (2/31)

Bu, halifeliğin temel şartını ortaya koyar: bilgi.

Buradaki “isimler”, nesnelerin etiketleri değildir. Varlığı tanıma, ayırt etme, ilişkilendirme ve anlamlandırma yeteneğidir. Yani insan:

  • Doğayı tanır
  • Sebep–sonuç ilişkisi kurar
  • Sonuçlarından sorumlu olur

Bilgi olmadan halifelik olmaz. Bilgi yoksa güç zulme dönüşür.

Secde: İnsana Değil, İnsandaki Yeteneğe

Meleklerin Âdem’e secdesi, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu secde, bir insana tapınma değildir. Secde, Allah’ın insana verdiği bilinç, irade ve sorumluluk kapasitesinin kabulüdür.

İblis’in reddi de tam burada anlam kazanır. İblis, insanın topraktan yaratılmasını küçümser. Yani maddeye takılır, emaneti göremez. Bu yüzden kibirlenir ve sınırı aşar.

Halifelik ve İmtihan Arasındaki Bağ

Halifelik, imtihansız olmaz. Çünkü sorumluluk, sınav gerektirir. İnsan, yeryüzünde:

  • Adalet mi kuracak, zulüm mü?
  • Emaneti mi koruyacak, sömürecek mi?
  • Bilgiyi mi çoğaltacak, nefsine mi hizmet ettirecek?

İmtihan tam olarak buradadır.

Bu yüzden Kur’an, Âdem kıssasını bir “geçmiş hikâye” olarak anlatmaz. Bugüne konuşur. Çünkü her insan, kendi çağında bir halife adayıdır.

Halifelik Bireysel Değil, Toplumsaldır

Halifelik sadece bireysel ahlak meselesi değildir. Toplumla, düzenle, hukukla ilgilidir. Bu yüzden Kur’an, Âdem’i yalnız bir figür olarak değil; insan soyunun temsilcisi olarak sunar.

Ademler ve eşleri, bu sorumluluğun ortaklarıdır.
Biri diğerinin gölgesi değil, yük ortağıdır.

Bugüne Düşen Pay

Bugün dünyada yaşanan adaletsizlikler, çevre felaketleri, savaşlar ve sömürü düzenleri bize şunu sordurur:
Halifelik görevini gerçekten yerine getiriyor muyuz?

Eğer yeryüzünü talan ediyorsak,
Eğer güçlüyü haklı sayıyorsak,
Eğer emaneti yok sayıyorsak,

Sorun Âdem’de değil; bizdedir.

Çünkü Kur’an’a göre Âdem, bir kişide bitmiş bir hikâye değil;
her insanla yeniden başlayan bir sorumluluktur.

Âdem Kıssası Bugün Bize Ne Söylüyor?

Kur’an’daki Âdem kıssasını çoğu zaman şöyle okuruz:
“Bir zamanlar olmuş, bitmiş bir olay…”

Oysa Kur’an, geçmişi anlatırken bile bugünü hedef alır. Eğer Âdem kıssası sadece ilk insanlara ait bir hikâye olsaydı, bugün bize söyleyecek pek bir şeyi olmazdı. Ama Kur’an, bu darb-ı meseli defalarca tekrar ediyorsa, durup düşünmemiz gerekir:
Bu anlatım kimin için?

Cevap basit ama sarsıcıdır:
Bizim için.

Âdem, Her Çağda Yeniden Başlayan Bir Hikâyedir

Kur’an’da Âdem, bir müze figürü değildir. Onu vitrine koyup bakmamız istenmez. Aksine, her insanın hayatında yeniden sahneye çıkan bir modeldir. Çünkü Âdem darb-ı meselinde anlatılanlar, insanın değişmeyen özellikleridir:

  • Bilgiyle donatılmak
  • İrade sahibi olmak
  • Sınırlarla karşılaşmak
  • Hata yapmak
  • Tevbe edebilmek

Bunların hiçbiri tarihsel değildir. Hepsi bu günündür.

Bilgi Verilen Ama Serbest Bırakılan İnsan

Allah, Âdem’e isimleri öğretti. Yani insana dünyayı anlama, tanıma ve anlamlandırma yeteneği verdi. Ama dikkat edelim:
Allah, insana bilgiyi verdiği gibi zorunlu doğruyu vermedi.

İnsan, bilgiyi nasıl kullanacağı konusunda özgür bırakıldı. Bugün de durum farklı değil. Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgi bizi otomatik olarak doğruya götürmüyor. Bilgi, irade ile birleşmediğinde insanı daha adil değil, daha tehlikeli de yapabiliyor.

Âdem darb-ı meseli bize şunu hatırlatıyor:
Bilgi bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.

Yasak Ağaç Bugün Karşımızda Nerede Duruyor?

Kur’an’daki yasak ağaç, bir bahçe detayı değildir. Bugün o ağaç:

  • Güçle sınanan insanın önünde durur
  • Parayla sınanan insanın önünde durur
  • Makamla, şehvetle, öfkeyle sınanan insanın önünde durur

Yani yasak ağaç, her çağda başka bir isimle karşımıza çıkar. Değişen şey ağacın adı değil; insanın tercihleridir.

Âdem kıssası bize şunu söyler:
Sınırlar, insanı kısıtlamak için değil; insanı korumak için vardır.

Hata Kaçınılmaz, Israr Tehlikelidir

Kur’an, insanın hatasız olduğunu iddia etmez. Aksine, Âdem’in unutmasını özellikle vurgular. Bu, insanı suçlamak için değil; insanı gerçekçi bir zemine oturtmak içindir.

Bugün de aynıyız. Yanılıyoruz, unutuyoruz, yanlış kararlar alıyoruz. Ama asıl ayrım burada başlar:

  • İblis, hatasında ısrar etti.
  • Âdem, hatasını sahiplendi.

İşte insan ile şeytan arasındaki fark tam da buradadır.

Tevbe: Umudu Ayakta Tutan Kapı

Âdem darb-ı meselinin belki de en güçlü mesajı şudur:
Tevbe kapısı kapanmaz.

Kur’an’da Âdem, hatasından sonra yok sayılmaz. Aksine, Rabbinden kelimeler öğrenir. Yani insan, hata yaptıktan sonra bile yeniden öğrenme ve yeniden yönelme imkânına sahiptir.

Bugün bu mesaj çok daha kıymetlidir. Çünkü modern insan, ya kendini kusursuz sanıyor ya da hatasıyla tamamen değersiz hissediyor. Kur’an ise üçüncü bir yol sunar:
Sorumluluk al ama umudu kaybetme.

Cennet Bir Mekân Değil, Bir Sonuçtur

Âdem kıssası, cenneti masalsı bir mekân olarak değil; itaatin ve uyumun sonucu olarak anlatır. Allah’ın yasalarıyla uyum içinde yaşanmadığında, cennet zaten mümkün değildir.

Bu yüzden “cennetten kovulma” anlatımı, bugüne şu mesajı verir:
Allah’ın koyduğu düzenle çatışan bir hayat, insanı huzurdan uzaklaştırır.

Bu, dün olduğu gibi bugün de geçerlidir.

Halifelik Bugün Ne Anlama Geliyor?

Bugün insan, yeryüzünde büyük bir güç sahibi. Ama bu güçle birlikte büyük bir tahribat da üretiyor. Doğayı yok ediyor, adaleti zedeliyor, zayıfı eziyor.

Âdem darb-ı mesele bu noktada sorar:
Bu güç, emanet bilinciyle mi kullanılıyor, yoksa sahiplik iddiasıyla mı?

Halifelik, gücün sınavıdır. Ve bu sınav hâlâ devam ediyor.

Sonuç Yerine Bir Soru

Kur’an, Âdem darb-ı meselini anlatıp kapatmaz. Topu bize atar.
Bugün her birimize şu soruyu sorar:

Sen, hangi Âdem’sin?
Hatasında direnen mi, tevbesiyle yol bulan mı?
Emaneti koruyan mı, tüketen mi?
Sınırı gözeten mi, aşan mı?

Âdem darb-ı meseli bitmedi.
Çünkü insan bitmedi.

Son Bir Durak: Darb-ı Mesel Bitmedi, Soru Bitti mi?

Âdem kıssası, Kur’an’da bir hikâye gibi başlar ama hikâye gibi bitmez. Çünkü Kur’an, insanı masalla avutmaz; insanla konuşur. Bizi geçmişe götürürken aslında bugüne getirir. Ve sonunda topu elimizde bırakır.

Şimdi dürüst olalım.
Biz bu darb-ı meseli okurken gerçekten neyi konuşuyoruz?

Bir zamanlar yaratılmış bir insanı mı?
Yoksa her sabah aynada gördüğümüz hâlimizi mi?

Kur’an’ın anlattığı Âdem, toprağın içinden çıkıp orada kalmaz. O, hayatın tam ortasında durur. İrade verilen, sınırla karşılaşan, hata yapan, ama ayağa kalkma imkânı tanınan bir insan olarak… Yani bizim gibi.

Yasak ağaç hâlâ orada duruyor.
Sadece adı değişti.
Bazen güç oluyor, bazen para, bazen haklı olma hırsı…
Bazen de “herkes böyle yapıyor” bahanesi.

İblis de hâlâ sahnede.
Ama artık ateşten yaratıldığını söylemiyor.
Bugün kibir, üstünlük duygusu ve “ben daha iyi bilirim” cümlesiyle konuşuyor.

Ve cennet…
Bir bahçeden ibaret değil.
Allah’ın yasalarıyla uyum içinde yaşanan bir hâl.
Adaletin, ölçünün, emanete sadakatin adı.

Kur’an, Âdem kıssasıyla şunu fısıldamaz; yüksek sesle söyler:
İnsan, hata yapacaktır.
Ama insan, hatasında ısrar etmek zorunda değildir.

İşte fark burada başlar.
İblis ile Âdem arasındaki fark da buradadır.

Bugün insanlık büyük bir güç taşıyor.
Ama aynı ölçüde büyük bir sorumluluğu da sırtında.
Yeryüzü bize miras değil; emanettir.
Ve emanet, sonunda mutlaka sorulur.

Bu yüzden Âdem darb-ı mneseli kapanmaz.
Bir son cümleyle bitmez.
Çünkü her yeni insanla, her yeni tercihle yeniden yazılır.

Kur’an, bu darb-ı meseli anlatıp çekilmez.
Sessizce şunu sorar:

Sen, emaneti nasıl taşıyorsun?
Sınırla karşılaştığında ne yapıyorsun?
Hata yaptığında, İblis gibi mi konuşuyorsun,
yoksa Âdem gibi mi dönüyorsun?

Cevap, bir ayette değil.
Bir kitapta da değil.

Cevap, yaşadığımız hayatta.

Ve işte tam burada, darb-ı mesel biter…
Sorumluluk başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Dinde Aşırılıktan Sakınmak ve Orta Yolu Korumak

Orta Yolun Sessiz Çağrısı

İnsan, eline bir şey geçirdi mi onu ya fazlasıyla sıkar ya da büsbütün gevşetir. Ölçüyü tutturmak zordur. Hele konu din olunca… İşte asıl imtihan oradadır. Çünkü din, insanın en hassas yerine dokunur: inancına, korkularına, umutlarına ve ebediyet arzusuna. Böyle olunca, din ya ihmal edilir ya da aşırıya taşınır. Oysa Kur’an’ın çağrısı nettir: denge.

Dinde aşırı gitmek, çoğu zaman “daha dindar olma” niyetiyle başlar. Ama niyetin iyi olması, yolun doğru olduğu anlamına gelmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Hristiyanlık tarihi, Yahudi geleneği, felsefi akımlar, ruhbanlık anlayışı… Hepsi bize şunu fısıldar: Vahyin önüne başka şeyler geçtiğinde, din saf kalamaz.

Başkasının Etkisiyle Değişen İnanç

Hristiyanlar, Yahudi kültürünün ve Yunan felsefesinin etkisi altında kalmışlardır. Yahudiler Nebi Üzeyir için “Allah’ın oğlu” dediler. Bu düşünce, daha sonra Hristiyanlara da sirayet etti. Onlar da Nebi İsa’yı ilahlaştırdılar. Tevhidin berrak öğretisi, felsefenin soyut tartışmaları içinde kayboldu. Oysa olması gereken şuydu: Vahiy, düşünceye yön vermeliydi; düşünce, vahye değil.

Ne oldu peki? Din, insan ürünü yorumlarla şekillendi. Saflık bozuldu. Allah’ın indirdiği ile insanların ekledikleri birbirine karıştı. Bugün dönüp baktığımızda “Nasıl oldu da buraya gelindi?” diye soruyoruz. Ama aynı soruyu kendimize sormaktan kaçıyoruz. Çünkü cevap rahatsız edici olabilir.

Ümmetin Ölçüsü: Vasat Olmak

Bakara Suresi 143. ayet tam da bu noktada durur:

“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik…”

Vasat ümmet… Ne aşırı ne gevşek. Ne katı ne umursamaz. Peki biz gerçekten bu noktada mıyız? Yoksa bir ucundan tutup diğer ucunu mu kaçırıyoruz?

Denge, sadece ibadette değil; düşüncede, davranışta, hüküm vermede, insanlara bakışta da gerekir. Aşırı olan, kendinden olmayanı dışlar. Ölçülü olan ise hakikati arar.

Aşırılık Nerede Başlar?

Hristiyanların yaptığı en büyük hata neydi? Allah hakkında olmayan şeyleri uydurmak. (4/171) Allah’tan başkasını kutsallaştırmak. Ruhbanlığı dinin içine sokmak. Oysa Allah bunu farz kılmamıştı. (57/27)

Burada durup kendimize sormamız gerekmez mi?

Biz Allah’ın farz kılmadığı neleri dinin parçası haline getirdik?
Hangi alışkanlıkları “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kutsadık?

İslam, insanı zora sokmak için gelmedi. Taha Suresi 2. ayet açıkça söyler:

“Biz sana bu Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.”

Ama biz bazen dini, insanların üzerinden kamçı gibi kullanıyoruz. Kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor, ölçüyü kaçırıyoruz.

Zorlama Dinin Neresinde?

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256)

Bu ayeti kaç kez okuduk? Peki kaç kez içselleştirdik?

Bu ayet, Müslüman olmuş Ensar’ın, çocuklarını zorla Müslüman yapmak istemesi üzerine indi. Yani mesele teorik değil, pratikti. Allah, imanın zorla olmayacağını net bir şekilde bildirdi. Çünkü iman, kalbin işidir.

Allah kimseye gücünün yetmediğini yüklemez. En’am 152 bunu hatırlatır. Ölçü, adalet, sorumluluk… Hepsi insanın kapasitesine göredir.

Kur’an Dışına Taşınca…

Dinde aşırıya gitmemenin yolu, Kur’an’ın sınırları içinde kalmaktan geçer. Hakikat, Allah’ın vahyidir. Bunun dışındaki her şey, insan yorumudur. İnsan yorumu ise sınırlıdır.

Nevaya uymak, insanı Allah’ın yolundan saptırır. (38/26)
Nebi Muhammed’in en önemli özelliği, nevasından konuşmamasıdır. (53/3)

Burada durup düşünelim:
Biz kimi dinliyoruz?
Allah’ın kitabını mı, yoksa insanların yorumlarını mı?

Rivayetle Din Yaşanır mı?

Haramlardan kaçmak ve farzlara sarılmak esastır. Ama rivayetlerle din inşa etmeye kalktığımızda, ölçü kaybolur. Farzlar ihmal edilir, detaylarda boğulunur.

Yakınlarının geçimini ihmal eden biri, ne kadar ibadet ederse etsin, Kur’an’a göre sorumluluğunu yerine getirmiş sayılmaz. Din, sadece bireysel ritüellerden ibaret değildir.

Kitap Ehline Uyarı, Bize Ayna

Maide Suresi 77. ayet Kitap Ehli’ne seslenir ama aslında bize de ayna tutar:

“Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin.”

Bu ayetleri sadece “onlar” için okursak, mesajı kaçırırız. Kur’an, başkalarının hatalarını anlatırken bizi uyarır: Aynı yoldan gitmeyin.

Helal ve Haram Sınırları

Kur’an’ın ana amaçlarından biri, helal ve haram çizgisini belirlemektir. Allah’ın helal kıldığını kimse haram kılamaz. Maide 87 bu konuda çok nettir:

“Allah’ın helal kıldığı temiz şeyleri haram etmeyin.”

Helali haram yapmak da aşırılıktır. Bu, sınırı ihlal etmektir.

Din Tamamlandı mı?

Evet. (5/3)
Kur’an’la din tamamlanmıştır.

Bu cümle çok şey söyler ama biz çoğu zaman duymak istemeyiz. Çünkü tamamlanmış bir din, ekleme yapma alanı bırakmaz. Oysa insan eklemek ister. Detaylandırmak, kontrol etmek, hükmetmek ister.

Akıl verilmiştir ama akıl, vahyin sınırlarını aşmak için değil, vahyi anlamak içindir. Nefis devreye girdiğinde, akıl da şaşar.

Gereksiz Sorular, Gereksiz Yükler

Maide 101. ayet, yersiz soruların nasıl yük haline geldiğini anlatır. Allah’ın açıklamadığı şeyler, muaf tutulmuştur. Biz ise bazen muaf olduğumuz alanları kendimize zindan ederiz.

Kur’an’ın Denge Öğretisi

Furkan 67:
Ne israf, ne cimrilik. Orta yol.

Lokman Suresi:
Yürüyüşte bile denge. Seste bile ölçü.

Demek ki denge, hayatın her alanında.

Parçalanmış Din Anlayışı

Bugün en büyük aşırılıklardan biri de gruplara ayrılmaktır. “Ben Hanefiyim, ben Şii’yim…” Peki neden? Hiç düşündük mü?

“Anamız babamız Yahudi olsaydı ne olurduk?” sorusu rahatsız eder ama gereklidir.

En’am 159 uyarır:
Dini parçalayanlarla senin bir ilişkin yoktur.

Son Söz Yerine: Cevap Anahtarı

Yaşadığımız dini, Kur’an’la kontrol etmeliyiz. O, cevap anahtarıdır. Eğer yaşamımız onunla örtüşüyorsa yoldayız. Örtüşmüyorsa, cesur olmalıyız ve kendimizi düzeltmeliyiz.

Çünkü dinde aşırı gitmek, hakikatten uzaklaşmaktır.
Ve hakikat, dengeyi sever.

Rabbim bizleri aşırılıktan, taassuptan ve ölçüsüzlükten korusun.
Orta yolu görebilen, düşünebilen ve Kur’an’la yürüyebilen kullarından eylesin.

Formun Üstü

 

 

İNSANLAR ELİYLE GELEN CEZALAR VE EVRENİN DEĞİŞMEZ YASALARI

 İNSANLAR ELİYLE GELEN CEZALAR VE EVRENİN DEĞİŞMEZ YASALARI

Biraz önce şuraya kadar gelmiştik:
Kur’an’a göre dünya, anında ceza verilen bir mahkeme değil; süresi olan bir imtihan alanı. Eğer her yanlışın bedeli hemen ödetilseydi, yeryüzünde kimse kalmazdı. Bu, Kur’an’ın açık ifadesi.

Şimdi buradan devam edelim.

Allah Neden Hemen Müdahale Etmez?

Bu soru, belki de en çok sorulan sorulardan biri. Zulüm var, adaletsizlik var, masumlar acı çekiyor… Peki Allah neden hemen devreye girmiyor?

Kur’an bu soruya duygusal değil, sistemli bir cevap verir.

Rabbimiz, dünya hayatını insanın özgür iradesiyle anlam kazanacağı bir alan olarak kurmuştur. Eğer Allah her zulüm anında müdahale etseydi, insanın sorumluluğu diye bir şey kalmazdı. İyilik de anlamsızlaşırdı, kötülük de.

Bu yüzden Kur’an, yeryüzündeki adaletin  insanlar eliyle sağlandığını söyler. Daha önce okuduğumuz ayet bunu çok net ifade ediyordu:

“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…” (22/40)

Burada geçen “engelleme”, ilahi bir elin gökten inmesi değil; insanların, zalime karşı durmasıdır. Yani Allah, adaleti doğrudan değil; sorumluluk vererek sağlar.

Bu bakış açısı değişmeden Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.

Dünya Hayatında Hükmün Ertelenmesi

Kur’an, defalarca şunu söyler:
Eğer hüküm hemen verilseydi, herkes kaybederdi.

  1. surede bu konu tekrar gündeme gelir:

“Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi.” (42/14)

Buradaki “söz”, imtihan süresidir. Allah bu süreyi baştan belirlemiştir. O süre dolmadan nihai hüküm verilmez.

Bu yüzden Kur’an’da sıkça geçen bir vurgu vardır:
Asıl hesap ahirettedir.

Dünya hayatı, sonuçların tam olarak toplandığı yer değil; sürecin yaşandığı yerdir.

“Helak” Nedir, Ne Değildir?

Burada artık “helak” kavramını netleştirmeden ilerleyemeyiz. Çünkü helak yanlış anlaşıldığında, Allah algısı da yanlış kuruluyor.

Helak, Kur’an’da anlatıldığı gibi, ani ve sebepsiz bir yok ediliş değildir. Helak, uzun süreli bir bozulmanın doğal çöküşüdür.

Nuh toplumunu düşün.
Lut toplumunu düşün.
Semud’u, Medyen’i düşün.

Bu toplumlar bir sabah uyanıp yok olmadılar. Öncesinde uzun bir süreç vardı:
Uyarılar vardı.
Israr vardı.
İnkâr vardı.
Zulmü savunma vardı.

Sonunda ne oldu?
Kendi kurdukları düzen, kendi kendini imha etti.

Kur’an bunu şöyle anlatır:

“Başlarına gelenler, Allah’ın onlara zulmetmesi değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (3/117 anlam bütünlüğü)

Bu cümle çok kritiktir.
Allah zulmetmez.
İnsan kendine zulmeder.

Helak, bu zulmün bir noktadan sonra taşınamaz hâle gelmesidir.

Evrenin Değişmez Yasaları: Sünnetullah

Şimdi ikinci büyük başlığa geliyoruz.

Kur’an, Allah’ın evreni keyfî bir şekilde yönetmediğini söyler. Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzene Kur’an’da Sünnetullah denir.

Sünnetullah, Allah’ın evrene koyduğu değişmez yasalar demektir. Fizik, biyoloji, toplum, ekonomi… Hepsi bu yasaların içindedir.

Ve bu yasalar, kim olduğuna bakmaz.
İmanlı mısın, değil misin…
Bu yasalar için fark etmez.

Deprem örneğini tekrar düşünelim ama bu kez biraz daha derin bakalım.

Bir bölgede fay hattı var. Bu biliniyor. Buna rağmen dayanıksız binalar yapılıyor. Sonra deprem oluyor ve insanlar ölüyor.

Şimdi soralım:
Bu Allah’ın özel bir cezalandırması mı?

Hayır.
Bu, ihmalin sonucudur.
Bu, bilginin ciddiye alınmamasının sonucudur.

Deprem, mümin seçmez. Fizik yasalarıyla çalışır.

Kur’an bunu çok sade bir dille ifade eder:

“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (33/62)

Yani Allah’ın koyduğu düzen değişmez. Kim bu düzene uyarsa sonuç alır, kim uymazsa bedelini öder.

Günlük Hayattan Bir Örnek

Bir düşün:
Bir çocuk var. Sobaya elini sürüyor. Yanıyor.

Bu yanma, Allah’ın çocuğa kızması mı?
Hayır. Isının yasası bu.

Anne çocuğa kızmaz, sobayı suçlamaz. Çocuğa şunu öğretir:
“Dokunma.”

Kur’an da insanlığa bunu öğretir.
“Dokunma.”
“Bu düzen böyle çalışıyor.”

Rızık, Emek ve Sonuç

Dünya hayatında rızık meselesi de bu yasalarla bağlantılıdır. Kur’an, rızkın gökten rastgele düşmediğini söyler. Emekle, çabayla, sistemle bağlantılıdır.

42/20 bu yüzden çok çarpıcıdır:

“Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz…”

Burada iman şartı yok.
İstemek, çalışmak, emek vermek var.

Bir çiftçi düşün. Toprağı tanıyor, zamanında ekiyor, suluyor. İnancı ne olursa olsun, ürün alır. Çünkü toprağın bir yasası vardır.

Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça söyler:
Dünya hayatında karşılık, dünya yasalarına göre verilir.

Resul, Nebi ve İtaat Meselesi

Burada çok hassas bir noktaya geliyoruz.

Kur’an, resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlar. Ama bu, resulün kişiliğine değil; taşıdığı vahye itaattir.

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)

Bu ayet, resulü merkeze almaz; mesajı merkeze alır. Çünkü resul, mesajın taşıyıcısıdır.

Bu yüzden Kur’an, nebiye körü körüne bağlılık öğretmez. Aksine, nebinin getirdiği vahye bilinçli teslimiyet ister.

Nebi Muhammed, Nebi İsa, Nebi Musa… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Hepsi Allah’ın yasalarını hatırlatmıştır. Hiçbiri bu yasaların dışına çıkmamıştır.

İnsan Eliyle Gelen Cezalar

Kur’an’a göre bazı sonuçlar, doğrudan insan eliyle gelir. Zulmeden toplumlar, başka insanlar tarafından durdurulur. Bu da ilahi düzenin bir parçasıdır.

9/52 bunu açıkça söyler:

“Biz Allah’ın ya kendi katından ya da bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz.”

Burada “bizim elimizle” ifadesi çok önemlidir. Çünkü Kur’an, adalet mücadelesini pasif bir bekleyiş olarak görmez. İnsanları sorumluluk almaya çağırır.

Zalimlerin durdurulması, gökten beklenen bir mucize değildir. İnsanların vicdanıyla, cesaretiyle ve mücadelesiyle olur.

Son Bir Düşünceyle Bitirelim

Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvuru şudur:
Keyfine göre cezalandıran bir ilah değil;
Yasa koyan, süre tanıyan, sorumluluk yükleyen bir Rabb.

Bu gerçeği anlamadan, Kur’an’daki kıssaları, darb-ı meselleri ve sembolleri sağlıklı okumak mümkün değildir.

Nebi Musa’nın denizi geçmesi meselesi de tam burada anlam kazanır. O olay, doğa yasalarının askıya alındığı bir masal değil; Allah’ın koyduğu düzen içinde, hakikatin batılı yenmesinin güçlü bir anlatımıdır.

Ama oraya gelmeden önce şunu içselleştirmemiz gerekir:
Allah dünyayı yasalarla yönetir.
Ve bu yasalar, adaletlidir.

SONUÇ: CEZAYI DEĞİL SORUMLULUĞU OKUMAK

Buraya kadar anlattıklarımızın hepsi, aslında tek bir noktada birleşiyor:
Kur’an, insanı korkutarak değil; sorumlu kılarak eğitir.

Eğer Kur’an’da anlatılan Allah, dünyada her yanlışı anında cezalandıran bir ilah olsaydı, insanın iradesinden söz edemezdik. Oysa Kur’an, ısrarla şunu söyler: Dünya, sonuçların hemen dağıtıldığı bir yer değildir. Hüküm ertelenmiştir. Çünkü bu hayat, bir imtihan sürecidir.

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları hemen yakalayıverecek olsaydı…” (35/45)

Bu ayet, meseleyi kapatır. Allah acele etmez. Süre tanır. Bu süre, insanın kendini fark etmesi içindir.

Bu yüzden Kur’an’da yaşanan felaketleri, toplumsal çöküşleri, bireysel kayıpları okurken ilk refleksimiz “ceza” kelimesi olmamalıdır. Önce şuna bakmalıyız:
İnsan ne yaptı?
Hangi yasa ihlal edildi?
Hangi sorumluluk görmezden gelindi?

Çünkü Kur’an’a göre yeryüzündeki zulmün büyük kısmı, Allah’ın doğrudan müdahalesiyle değil; insanların ihmaliyle büyür. Zalimlerin önünde duran bir duvar yoksa, o duvarı insanların örmesi gerekir. Allah, adaleti çoğu zaman insan eliyle sağlar:

“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…” (22/40)

Bu ayet, pasif bir bekleyişi değil; aktif bir sorumluluğu anlatır. Kur’an, insanı seyirci yapmaz. Taraf yapar.

Aynı şekilde evrende işleyen düzen de böyledir. Allah, dünyayı mucizelerle değil; yasalarla ayakta tutar. Bu yasalar değişmez. Kim bu düzeni ciddiye alırsa karşılığını alır, kim hafife alırsa bedelini öder.

“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (33/62)

Deprem örneği, rızık örneği, emek örneği… Hepsi bize şunu söyler: Dünya hayatında sonuçlar, iman etiketine göre değil; davranışa göre ortaya çıkar. Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça ilan eder.

Bu noktada resul meselesi de yerli yerine oturur. Kur’an’ın resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlaması, bir kişiye bağlılık üretmek için değil; vahyin merkeze alınması içindir:

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)

Nebi Muhammed’in, Nebi İsa’nın, Nebi Musa’nın yaptığı şey; bu yasaları askıya almak değil, insanlara hatırlatmaktır. Hiçbiri evrenin düzenine karşı bir din anlatmadı. Aksine, Allah’ın kurduğu düzenle uyumlu bir hayat çağrısı yaptı.

Bu yüzden Kur’an’da anlatılan “helak” kıssaları, gökten inen ani bir öfkenin hikâyesi değildir. Onlar, uzun süre görmezden gelinen uyarıların, ihlal edilen yasaların ve taşınamaz hâle gelen zulmün sonuçlarıdır. Helak, bir anda gelen bir ceza değil; ertelenmiş bir çöküştür.

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde şunu net bir şekilde söyleyebiliriz:
Kur’an, insanı korkuyla değil; bilinçle dönüştürmek ister.
“Başına ne gelir?” sorusundan önce,
“Ne yapıyorsun?” sorusunu sordurur.

Ve belki de en önemlisi şudur:
Kur’an, Allah’ı sorumsuzluklarımızın arkasına saklanabileceğimiz bir mazeret hâline getirmez. Tam tersine, Allah inancı, insanın omzuna daha fazla sorumluluk yükler.

Çünkü bu dünyada bozulan şeylerin büyük kısmı, gökten inmedi.
İnsan eliyle yapıldı.
Ve yine insan eliyle onarılmak zorunda.

İşte bu bakış açısını kazanmadan, ne geçmiş kavimleri doğru anlayabiliriz ne de bugün yaşadıklarımızı. Ve bu bakış olmadan, Kur’an’ın anlattığı mucizeleri de masaldan öteye taşıyamayız.

Bir sonraki adımda, Nebi Musa ve deniz anlatısını bu çerçevede ele aldığımızda, aslında Kur’an’ın neyi mucize olarak sunduğunu da çok daha berrak göreceğiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.comFormun Üstü

 

 

  Topluma Göre Elçi Gönderilmesi: İlahi Hikmetin İnsanla Buluştuğu Yer Kur’an’ı gerçekten dikkatle okuduğunda şunu fark ediyorsun: Allah i...