ADEM KISSASINA NEREDEN BAKIYORUZ?

 ADEM KISSASINA NEREDEN BAKIYORUZ?

Kur’an’da geçen bazı kıssalar vardır ki, yüzeyden okunduğunda basit gibi görünür ama derinlerine indikçe insanın varoluşuna dair çok büyük hakikatler anlatır. “Adem’e bütün isimlerin öğretilmesi” meselesi de bunlardan biridir.

Çoğu zaman bu olay, sanki tarihte yaşamış tek bir insana verilen özel bir ders gibi anlatılır. Allah, Adem’e bazı kelimeler öğretmiş, sonra da meleklerle bir bilgi yarışı yapılmış gibi algılanır. Oysa Kur’an’ın dili böyle dar bir okumaya izin vermez. Kur’an, kıssaları şahıs merkezli değil, insanlık bilinci merkezli anlatır.

Kur’an şöyle der:
“Ve Adem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip dedi ki: ‘Eğer doğruysanız, haydi bana bunların isimlerini söyleyin.’ Dediler ki: ‘Sen yücesin, bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.’”
(Bakara, 2/31–32)

Burada anlatılan şey, sadece Adem isimli bir bireyin bilgilenmesi değildir. Burada anlatılan şey, insanın neyle donatıldığıdır.

Adem Kimdir, Neyi Temsil Eder? Kur’an’da Adem çoğu zaman tek bir kişi olarak değil, insan türünün başlangıç noktası ve temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Zaten Kur’an’ın başka ayetleri de bunu açıkça destekler:
“Andolsun biz Ademoğullarını üstün kıldık…”
(İsrâ, 17/70)

Dikkat edersen ayet “Adem’i” değil, “Ademoğullarını” merkeze alır. Yani mesele bir şahıs değil, bir soydur. Bir türdür. Bir bilinç seviyesidir. Bu yüzden “Adem’e isimlerin öğretilmesi”, aslında insana isimlerin öğretilmesidir. Yani bütün insanlığa…“İsim” Ne Demektir?

Burada kilit kavram “isim”dir. Çünkü Kur’an’da “isim” dediğimiz şey, günlük hayatta kullandığımız basit etiketlerden ibaret değildir. Biz bugün bir şeye isim verdiğimizde çoğu zaman sadece ayırt etmek için veririz. Ama Kur’an’daki “isim” kavramı çok daha derindir: Tanım yapabilme, kavram üretebilme, anlamlandırma, varlığın niteliğini kavrama, sebep-sonuç ilişkisi kurma ani “isim”, bilginin kapısıdır.

Bir şeyi tanımlayamıyorsan, onunla ilişki de kuramazsın. Mesela bir çocuk düşün. İlk defa ateşe dokunuyor. Ona “bu ateştir, yakar” denildiğinde, çocuk sadece bir kelime öğrenmez. Aynı zamanda bir bilinç kazanır. Ateşle nasıl ilişki kuracağını öğrenir. İşte Adem’e öğretilen isimler de böyledir. İnsana varlığı okuma, çözme, anlamlandırma yeteneği verilmiştir.

Kur’an bunu başka bir yerde şöyle açıklar:
“Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”
(Rahmân 55:1–4)

“Beyan” sadece konuşmak değildir. Beyan; anlamak, anlatmak, anlam üretmek demektir. Yani insan, yaratılıştan itibaren boş bir varlık değildir. Bilgiye açık, anlam üretmeye yatkın bir varlıktır.

Melekler ve İnsan Arasındaki Fark
Bakara suresindeki kıssada çok önemli bir karşılaştırma yapılır. Melekler, kendilerine sorulan isimleri bilemezler ve şöyle derler:
“Bizim senin öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur.”
(Bakara, 2/32)
Bu cümle çok şey anlatır. Melekler, kendilerine verilen bilgiyle sınırlıdır. Yeni bilgi üretmezler. Sorgulamazlar. Deneme-yanılma yapmazlar. İnsan ise öyle değildir. İnsan öğrenir, unutsa bile yeniden öğrenir. Yanılır, düzeltir. Dener, geliştirir. Bu yüzden insan, bilgi üretme kabiliyetiyle diğer varlıklardan ayrılır. İşte secde meselesinin arka planı da burasıdır. İnsan bedeni için değil, insana verilen bilinç için secde edilmiştir.

Kur’an bu farkı şu ayetle de pekiştirir:
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
(Zümer, 39/9)

Bilgi Bir Lütuf mu, Sorumluluk mu?
Buraya kadar anlattıklarımız kulağa çok hoş geliyor. İnsan üstün, insan bilgili, insan değerli… Ama Kur’an burada durmaz. Çünkü bilgi aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Kur’an bilgiyi överken, onu başıboş bırakmaz. Bilginin yönünü belirler. Çünkü bilgi, eğer hikmetten koparsa zulme dönüşebilir.

Allah şöyle buyurur:
“Allah bunları hak ile yaratmıştır.”
(Yunus, 10/5)

حق” yani “hak” kelimesi burada çok önemlidir. Bilgi, hak üzere olmalıdır. Hak üzere olmayan bilgi, insanı yüceltmez; aksine insanı bozar.

Bugün modern dünyaya baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Bilgi arttı. Teknoloji gelişti. Ama aynı bilgiyle: Atom bombası yapıldı. Doğa talan edildi. İnsan insanın kurdu haline getirildi. Demek ki mesele bilginin kendisi değil, bilginin yönüdür.

Vahiy Olmadan Bilgi Ne Olur?
Bilgi, vahiyden kopunca pusulasını kaybeder. Aklın yolu vardır ama hedefi vahiy belirler.

Bir arabayı düşün. Motoru çok güçlü olabilir. Ama direksiyon yoksa o güç felakete dönüşür. İşte vahiy, bilginin direksiyonudur.

Kur’an bu yüzden insanı sürekli uyarır. Bilgiyle kibirlenen, bilgiyi putlaştıran, kendini ilah yerine koyan toplumların nasıl helak olduğunu anlatır. Firavun da bilgiliydi. Nemrut da güçlüydü. Ama vahiyden kopuk bilgi, onları hakikate değil, zulme götürdü.

Sanat, Bilgi ve Anlam Üretme
İnsana verilen “isimleri bilme” kabiliyeti sadece bilimle sınırlı değildir. Sanat da bunun bir parçasıdır. İnsan resim yapar, şiir yazar, müzik üretir. Bunlar da anlam üretme çabasıdır. Ama sanat da vahiyden koparsa, insanı yücelteceğine nefsin oyuncağı haline gelir.

Oysa vahyin rehberliğinde yapılan sanat, insana şunu hatırlatır: “Bu evren sahipsiz değil.”

Kur’an şöyle der:
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.”
(Enbiyâ, 21/16)

Sanat da, bilgi de, akıl da bu hakikati işaret ettiğinde yerini bulur.

Günlük Hayatta “İsimlerin Öğretilmesi” Aslında bu ilahi düzeni her gün yaşıyoruz. Farkında olsak da olmasak da… Yeni doğan bir çocuğa isim verdiğinde, ona sadece seslenme aracı vermiyorsun. Ona bir kimlik, bir anlam, bir yön veriyorsun.

Bir doktor hastalığa isim koyduğunda, tedavinin kapısı açılıyor. Bir mühendis bir problemi tanımladığında, çözüm başlıyor. İşte bu, Adem’e öğretilen isimlerin bugün hâlâ hayatımızda canlı olduğunu gösteriyor.

Son Söz Yerine: Halifelik Bilinçle Başlar
Kur’an’da “Adem’e isimlerin öğretilmesi” meselesi, insanın neden yeryüzünde halife kılındığının cevabıdır.
İnsan; Bilgiyle yaratıldı. Anlam üretme kabiliyetiyle donatıldı.Vahye muhatap olacak seviyeye yükseltildi. Ama bu bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Eğer insan bilgiyi vahyin rehberliğinde kullanırsa, yeryüzünü imar eder. Eğer bilgiyi nefsine hizmet ettirirse, yeryüzünü ifsat eder.

Kur’an’ın bu kıssayla bize söylediği şey şudur: İnsan, bilinçle yaratılmıştır. Ama bu bilinç, vahiy ile birleşmediği sürece eksiktir. İşte bu yüzden Adem kıssası sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, bugün de devam eden bir çağrıdır.

İsim Bilgisi ve Sorumluluk Bilinci
İnsana “isimlerin öğretilmesi” sadece zihinsel bir kapasite meselesi değildir. Bu aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluk demektir. Çünkü bir şeyi tanımak, onu bilmek; onunla nasıl ilişki kurulacağını da belirler.

Mesela bir insan karşısındakini sadece “bir beden” olarak görürse, ona istediği gibi davranabilir. Ama onu “kul”, “emanet”, “can” olarak görürse davranışı değişir. İşte isim bilgisi burada ahlâka dönüşür. Kur’an bu yüzden bilgiyi hep ahlâk ile birlikte anar. Bilginin, insanı Allah’a yaklaştırması gerekir. Yaklaştırmıyorsa orada bir kopukluk vardır.
“Allah’tan kulları içinde ancak âlimler hakkıyla korkar.”
(Fâtır, 35/28)

Dikkat et: Ayet “çok bilenler” demiyor, “âlimler” diyor. Çünkü Kur’an’da âlim, bilgiyi hikmete dönüştüren kişidir. Bilgi arttıkça kibirlenen değil, sorumluluğu artan insandır.

İsim Vermek: Hükmetmek mi, Emanet Almak mı?
İnsan tarihine baktığında şunu görürsün: Bir şeye isim vermek çoğu zaman hâkimiyet kurmak anlamına gelmiştir. Topraklara isim verilmiş, halklara isim verilmiş, sınıflandırmalar yapılmıştır. Ama Kur’an’ın öğrettiği isim verme anlayışı böyle değildir. Kur’an’da isim vermek, hükmetmek değil; emanet bilinciyle tanımaktır.

Allah, Adem’e isimleri öğretirken ona “her şey senindir” demedi. Aksine, her şeyin bir ölçüsü, bir hikmeti olduğunu öğretti.
“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54/49)

Bu ayet bize şunu söyler: İnsan, varlığı tanır ama keyfine göre kullanamaz. Bilir ama zulmedemez. Tanımlar ama bozamaz.

Bugün modern insanın en büyük problemi burada başlıyor. Bilgi var ama emanet bilinci yok. Tanıyor ama saygı duymuyor. Çözüyor ama tahrip ediyor.

Bilgi Arttıkça İnsanın İmtihanı Ağırlaşır
Kur’an’da bilgi, insanın yükünü hafifletmez; aksine ağırlaştırır. Çünkü bilen insanın mazereti azalır.
Bir çocuk ateşe dokunduğunda mazur görülebilir. Ama ateşin yaktığını bilen biri aynı hatayı yaparsa, sorumludur.

Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”
(İsrâ, 17/36)

Bu ayet, insanın bilerek yaptığı yanlışların altını çizer. Bilgi, insanı masum yapmaz; hesap verir hale getirir.

İşte Adem kıssasının burada çok önemli bir boyutu ortaya çıkar: İnsana bilgi verilmiş ama bu bilgi, serbestlik değil, hesap bilinci doğurmuştur.

İsim Bilgisi ve Dil Meselesi
İsimlerin öğretilmesi aynı zamanda dil meselesidir. İnsan, dili olan bir varlıktır. Düşünce dil ile şekillenir. Dil bozulursa düşünce de bozulur.

Kur’an’da kelimelerin içinin boşaltılmasına, anlamların kaydırılmasına sık sık dikkat çekilir. Çünkü kelime bozulduğunda hakikat gizlenir.
“Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar.”
(Mâide, 5/13)

Bugün bunu yaşamıyor muyuz? Zulme “özgürlük”, sömürüye “ekonomi”, haksızlığa “sistem” deniliyor. İsimler değişince gerçek de görünmez oluyor. İşte Adem’e öğretilen isimler, kelimelerin hakikatle bağının kopmaması için verilmiş bir bilinçtir.

İsimleri Bilmek ve Kendini Tanımak
İnsan sadece dış dünyayı değil, kendini de tanımak zorundadır. Kur’an’da insanın iç dünyasına yapılan vurgu çok güçlüdür.
“İnsan kendisinin aleyhine şahittir.”
(Kıyâme, 75/14)
İnsana isimlerin öğretilmesi, aynı zamanda nefsini tanıma kabiliyetidir. Kendi zaaflarını, sınırlarını, sorumluluklarını fark etme bilincidir. Kendini tanımayan insan, bildiğini de yanlış kullanır.

Bilgi – Vahiy – Halifelik İlişkisi
Kur’an’da halifelik meselesi, güçle değil; bilgi ve ahlâkla ilişkilendirilir.
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara, 2/30)
Bu cümle, Adem’e isimlerin öğretilmesinden bağımsız değildir. Halife, emanet taşıyandır. Emanet ise bilinç ister. Bilgi + vahiy + ahlâk birleştiğinde insan halife olur. Bilgi + nefis birleştiğinde insan zalim olur.

Bugüne Bakan Yönüyle Adem Kıssası
Bugün bu kıssa bize şunu soruyor: “Bildiklerin seni nereye götürüyor?” Daha adil mi yapıyor? Daha merhametli mi kılıyor? Yoksa daha kibirli mi?

Kur’an’ın Adem kıssası, insanın kendini sorgulaması için anlatılır. Tarih bilgisi olsun diye değil, hayat rehberi olsun diye.

Son Bir Hatırlatma
Kur’an’ın anlattığı insan modeli; çok bilen değil, çok konuşan değil, çok iddia eden değil; bildiğiyle sorumluluk alan insandır.
“Size verilen ilim pek azdır.”
(İsrâ, 17/85)
Bu ayet, insanı küçültmek için değil, tevazuya çağırmak için söylenmiştir.

Buradan Sonra Nereye Bakacağız?
Adem’e öğretilen isimler meselesi bize şunu gösterdi: İnsan, boş bir varlık olarak yaratılmadı. Bilgiyle, kavramlarla, anlam üretme kabiliyetiyle donatıldı. Ama aynı Kur’an bize şunu da fısıldadı: Bu bilgi başıboş bırakılmadı. Vahiy ile yönlendirildi, ahlâk ile sınırlandı, sorumluluk ile ağırlaştırıldı.

Buraya kadar hep şunu konuştuk: İnsan neyi bildi? Peki şimdi asıl soru geliyor: İnsan bildiğiyle ne yaptı?

Çünkü Kur’an’da mesele bilginin verilmesiyle bitmez. Asıl imtihan, bilginin hayata nasıl taşındığıdır. Adem kıssasından hemen sonra başlayan insanlık hikâyesi, bize bunun örnekleriyle dolu bir tablo sunar. Kimi bildiğiyle yeryüzünü imar etti, kimi bildiğiyle yeryüzünü ifsat etti.

Kur’an bu ayrımı çok net yapar:
“Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.”
(Bakara, 2/11)

Demek ki insan bazen bozar ama adını “ıslah” koyar. Bazen zulmeder ama adını “bilim” koyar. Bazen sömürür ama adını “medeniyet” koyar. İşte burada isimlerin doğru bilinmesi meselesi yeniden karşımıza çıkar. Çünkü yanlış isimlendirme, yanlış hayat üretir.

Bir sonraki adımda artık şunu konuşmak zorundayız: İnsan, kendisine öğretilen bu isimlerle nasıl bir dünya kurdu? Bilgi, vahiyden koptuğunda nereye savruldu? Aklın tek başına ilah haline getirildiği yerde ne oldu?

Kur’an bu süreci sadece teorik anlatmaz; örnekler verir, tipler çizer, uyarılar yapar. Âlim görünen ama zulmedenleri anlatır. Bilgiyle kibirlenenleri ifşa eder. Ve bize şunu hatırlatır:
“İnsan gerçekten çok zalim, çok nankördür.”
(Ahzâb, 33/72)

Ama aynı Kur’an umudu da diri tutar. Çünkü insanın fıtratında sadece sapma yoktur; dönüş de vardır. Yanlış yapan ama tövbe eden Adem’in kendisi bunun ilk örneğidir.
“Sonra Rabb’i onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Tâhâ, 20/122)

İşte buradan sonra artık şu sorunun peşine düşeceğiz: Bilgiyle donatılan insan, neden sapıyor? Vahiy varken neden yolunu kaybediyor? Ve en önemlisi: Bu sapma bir kader mi, yoksa bir tercih mi?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

 

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT NASIL OLUŞTU?

 EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT NASIL OLUŞTU?

Bugün İslam dünyasında oldukça yaygın biçimde kullanılan Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı, çoğu zaman sanki Nebi Muhammed döneminde ortaya çıkmış, o günden beri aynı inanç ve uygulamalarla varlığını sürdüren belirli bir topluluğun adıymış gibi anlatılır. Oysa tarihî sürece bakıldığında böyle tek bir başlangıç noktasından ve hiç değişmeden devam eden bir yapıdan söz etmek kolay değildir. “Ehl-i sünnet” anlayışı, İslam’ın ilk dönemlerinde yaşanan siyasî ve itikadî ayrışmaların ardından zaman içerisinde şekillenmiş, farklı âlimlerin yorumlarıyla sistemleşmiş ve sonraki yüzyıllarda geniş bir dinî şemsiye hâline gelmiştir. Bu nedenle önce kavramın ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıktığına, ardından da bu anlayışın kendisini meşrulaştırmak için başvurduğu temel delillerin Kur’an açısından ne ifade ettiğine bakmak gerekir.

Ehl-i Sünnet Kavramının Tarihî Oluşumu
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar arasında yaşanan ayrışmaların önemli bir bölümü siyasî olaylarla başlamış, zaman içerisinde itikadî ve hukukî tartışmalara dönüşmüştür. Hz. Osman’ın öldürülmesi, Hz. Ali ile Muâviye arasındaki mücadele, Sıffîn Savaşı ve hakem olayı gibi gelişmeler, Müslüman toplumunda ciddi ayrışmalara yol açmıştır. Bu siyasî ayrışmaların ardından Haricîlik ve Şîa gibi gruplar belirginleşmiş; daha sonra kader, iman, büyük günah, Allah’ın sıfatları ve benzeri konularda farklı görüşleri savunan çeşitli ekoller ortaya çıkmıştır. Bu süreç içerisinde kendisini “sünnet” ve “cemaat” kavramlarıyla tanımlayan çevreler de giderek belirginleşmiştir.

Dolayısıyla bugünkü anlamıyla Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kimliğini, Nebi Muhammed döneminde adı konulmuş ve bütün ayrıntıları belirlenmiş bir topluluk olarak değerlendirmek tarihî süreci fazlasıyla basitleştirir. Kavramın kökleri erken dönemlere kadar götürülebilse de, geniş kapsamlı bir itikadî kimlik olarak belirginleşmesi ve sistematik hâle gelmesi sonraki yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Özellikle Abbâsîler dönemindeki Mihne süreci, “sünnet” anlayışını savunan çevrelerin kendilerini daha belirgin biçimde tanımlamalarında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonraki dönemlerde Ehl-i sünnet çatısı altında Selefiyye, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye gibi farklı itikadî gelenekler; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî gibi farklı fıkıh mezhepleri yer almıştır. Bu tablo bile Ehl-i sünnetin tek bir dönemde ortaya çıkmış, bütün ayrıntıları değişmez biçimde belirlenmiş tek bir yapı olmadığını göstermektedir.

Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta ise tarihî oluşumun kendisinden daha önemlidir. Bir anlayışın yüzyıllar içerisinde oluşması veya geniş kitleler tarafından benimsenmesi, onun Allah katındaki doğruluğunun delili olabilir mi? Bir görüşün çok eski olması, çok sayıda insan tarafından kabul edilmesi veya büyük âlimler tarafından savunulması, onu kendiliğinden Allah’ın dini hâline getirir mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye bakıldığında bunun mümkün olmadığı görülür.

“Çoğunluk” Hakikatin Ölçüsü Değildir
Kur’an, insanların çoğunluğunun her zaman doğruyu bulamayacağını açıkça bildirir: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü son derece önemlidir. Bir düşüncenin yaygın olması ile doğru olması aynı şey değildir. Çoğunluk tarafından benimsenmesi, bir görüşü vahiy hâline getirmez. Aynı şekilde azınlıkta kalmak da bir görüşün yanlış olduğunu göstermez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değil, Allah’ın ortaya koyduğu delildir.

Kur’an, insanların atalarından devraldıkları inançları sorgulamadan sürdürmelerini de eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Buradaki mesele yalnızca geçmişte yaşamış insanların yanlışları değildir. Din konusunda gelenek oluşturmanın temel mantığı da burada sorgulanmaktadır. Bir uygulamanın eski olması, onun Allah tarafından emredildiğini göstermez. Bir toplumun yüzyıllar boyunca aynı şeyi yapması da onu vahiy hâline getirmez. Çünkü dinin kaynağı tarihî devamlılık değil, Allah’ın bildirdiğidir.

“Sünnet” Denildiğinde Ne Anlaşılmalıdır?
Ehl-i sünnet kavramının merkezinde “sünnet” kelimesi bulunduğu için bu kelimenin Kur’an’daki kullanımına bakmak gerekir. Bugün “sünnet” denildiğinde çoğunlukla Nebi Muhammed’in sözleri ve davranışlarıyla ilgili hadis rivayetleri anlaşılmaktadır. Ancak Kur’an’da sünnet kelimesi yalnızca insan davranışlarını ifade etmek için kullanılmaz. Allah’ın değişmeyen uygulaması ve yasası için de kullanılır.
“Allah’ın öteden beri uygulanan sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 48/23)

Başka bir ayette şöyle buyurulur:
“Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkındaki sünneti budur. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilen bir kaderdir.”
(Ahzâb, 33/38)
Bu kullanım, sünnet kelimesinin Kur’an’da yalnızca “Nebi Muhammed’in hadislerde aktarılan davranışları” anlamında kullanılmadığını göstermektedir. Dolayısıyla “sünnet” kavramını doğrudan hadis külliyatıyla özdeşleştirmek yerine, önce Kur’an’ın bu kelimeye yüklediği anlam alanını dikkate almak gerekir.

Eğer Nebi Muhammed’in sünnetinden söz ediliyorsa, onun Allah’ın Elçisi olarak yerine getirdiği görevin ne olduğuna bakmak gerekir. Kur’an’ın anlattığı Nebi Muhammed, kendisine vahyedilene uyan bir Elçidir:
“Sana Rabb’inden vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir.”
(En‘âm, 6/106)

Bir başka ayette kendisine şöyle söylemesi emredilir:
“De ki: Ben ona uyacak değilim. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Yûnus, 10/15)
Bu ifadeler üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Nebi Muhammed’in örnekliği, Allah’ın vahyinden bağımsız kişisel bir din üretmesinden değil, Allah’tan gelen vahye uymasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla onu örnek almak ile onun adına daha sonra oluşturulan rivayetleri dinin ikinci kaynağı kabul etmek aynı şey değildir.

Ahzâb 21 ve “Güzel Örnek” Meselesi
Ehl-i sünnet anlayışının Nebi Muhammed’in sünnetine uyma konusundaki en önemli dayanaklarından biri Ahzâb Suresi’nin 21. ayetidir:
“Allah’ın Elçisi’nde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Ayetin “güzel örnek” anlamındaki üsve-i hasene ifadesi gerçekten önemlidir. Ancak burada yapılması gereken, ayeti önceden kabul edilmiş bir anlayışı doğrulamak için kullanmak değil, ayetin kendisinin ne söylediğine bakmaktır. Ayet, Nebi Muhammed’in güzel örnek olduğunu bildirir; fakat “hadis kitaplarında yer alan bütün rivayetler dinin bağlayıcı ikinci kaynağıdır” şeklinde bir hüküm içermez.

Üstelik Kur’an, aynı “güzel örnek” ifadesini Nebi İbrahim ve onunla birlikte olanlar için de kullanmaktadır:
“İbrahim’de ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar toplumlarına şöyle demişlerdi: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinizden uzağız. Sizi reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a iman edinceye kadar sürecek bir düşmanlık ve öfke ortaya çıkmıştır.’”
(Mümtehine, 60/4)

Ardından tekrar şöyle buyurulur:
“Andolsun, onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Mümtehine, 60/6)
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer “güzel örnek” olmak, mutlaka o elçinin söz ve davranışlarının hadisler yoluyla aktarılmış olmasını ve bunların dinî kaynak kabul edilmesini gerektiriyorsa, Nebi İbrahim’in güzel örnekliğini hangi hadis külliyatından öğreneceğiz? İbrahim’in binlerce sözünü ve günlük hayatının ayrıntılarını aktaran bir hadis kitabı bulunmamaktadır. Buna rağmen Kur’an onu açıkça güzel örnek olarak göstermektedir.

Demek ki Kur’an’ın “güzel örnek” kavramı, bir insanın hayatındaki her ayrıntıyı sonradan rivayetlerle öğrenmek anlamına gelmemektedir. Asıl örneklik, Allah’a bağlılıkta, tevhidde, vahye teslimiyette, hak karşısında kararlı duruşta ve Allah’ın emirlerini hayatına taşımada ortaya çıkmaktadır.

İbrahim’in güzel örnekliği, Allah’tan başkasına kulluk etmeyi reddetmesinde ve tevhid konusunda taviz vermemesindedir. Nebi Muhammed’in güzel örnekliği de Allah’ın vahyine uymasında, kendisine verilen tebliğ görevini yerine getirmesinde, Allah’a güvenmesinde ve vahyin ortaya koyduğu ölçüler içerisinde yaşamasında görülür. Bu örnekliklerin temel kaynağı ise Kur’an’dır.

Elçilerin Örnekliği Nereden Öğrenilir?
Kur’an, elçilerin hayatlarından örnekler verirken onların Allah’a teslimiyetlerini ve vahye bağlılıklarını öne çıkarır. Elçilerin ortak özelliği, kendi adlarına bir din kurmaları değil, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmalarıdır. Nebi Muhammed’e de bu çerçevede görev verilmiştir:
“Sana da Kitab’ı, önündekini doğrulayıcı ve onu gözetip koruyucu olarak hak ile indirdik. O hâlde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılarak onların arzularına uyma.”
(Mâide, 5/48)
Burada Elçi’nin görevi açık biçimde Allah’ın indirdiği ile hareket etmektir. Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle denilir:
“De ki: Ben yalnızca Rabb’ime kulluk ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.”
(Cin, 72/20)
Dolayısıyla Nebi Muhammed’i örnek almak, onu Allah’ın yanında veya Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu konumuna yükseltmek değildir. Tam tersine, onun Allah’a kulluğunu ve vahye bağlılığını örnek almaktır.

“Resûle İtaat” Hadislere İtaat Anlamına mı Gelir?
Bu konuda en çok kullanılan ifadelerden biri de “Resûle itaat”tir. Kur’an şöyle buyurur:
“Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisâ, 4/80)
Bu ayetten hareketle, hadis kitaplarında bulunan bütün rivayetlerin Allah’ın Elçisi tarafından konulmuş bağlayıcı hükümler olduğu ileri sürülebilmektedir. Oysa ayetin kendisi böyle bir bağlantı kurmaz. Elçi’ye itaatin Allah’a itaat sayılması, onun Allah’ın Elçisi olmasından kaynaklanır. Elçi, Allah adına konuştuğu ve Allah’ın mesajını tebliğ ettiği için ona itaat, Allah’ın mesajına itaattir.

Nitekim Kur’an, Elçi’nin görevini vahiyden bağımsız bir otorite olarak değil, kendisine verilen mesajı tebliğ etmek olarak ortaya koyar:
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Burada belirleyici olan, Elçi’nin Allah’tan aldığı mesajdır. Bu nedenle “Resûle itaat” ifadesini kullanarak daha sonraki dönemlerde derlenmiş bütün rivayetleri otomatik olarak Allah’ın dini konumuna yükseltmek, ayrıca delillendirilmesi gereken bir iddiadır. Bir rivayetin tarihî olarak Nebi Muhammed’e nispet edilmesi başka şeydir; o rivayetin Allah tarafından dinî hüküm kaynağı olarak yetkilendirilmiş olması başka şeydir.

Cemaatin Çokluğu Hakikati Belirler mi?
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat isminde bulunan “cemaat” kavramı da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Bir topluluğun geniş kitlelere ulaşması, uzun süre varlığını sürdürmesi ve toplumun büyük bölümünü temsil etmesi, onun bütün görüşlerinin doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın çoğunluk konusunda koyduğu ölçü zaten açıktır. Hakikati belirleyen insanların sayısı değil, Allah’ın delilidir.
“Onların çoğu ancak zanna uyar. Şüphesiz zan, hak karşısında hiçbir şey ifade etmez.”
(Yûnus, 10/36)

Bu nedenle bir Müslüman için “Bunu Ehl-i sünnet kabul ediyor” cümlesi, araştırmayı bitiren bir delil değil, araştırmayı başlatan bir bilgi olabilir. Bunun ardından “Peki bunun Kur’an’daki delili nedir?” sorusu gelmelidir. Eğer bir hüküm Kur’an’a dayanıyorsa delili ortaya konur. Kur’an’da bulunmuyorsa hangi kaynağa dayandığı açıklanır. O kaynağın dinî hüküm koyma yetkisinin nereden geldiği ayrıca araştırılır. Böylece isimler ve gelenekler ölçü olmaktan çıkar, delil ölçü hâline gelir.

Kur’an, din adına ileri sürülen iddialarda delil istemeyi de açıkça ortaya koyar:
“Eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin.”
(Bakara, 2/111)
Bu ilke yalnızca başka dinlere veya başka topluluklara karşı kullanılabilecek bir ilke değildir. İslam adına konuşan herkes için geçerlidir. Bir görüşün sahibi kim olursa olsun, o görüş Allah’ın dini adına ileri sürülüyorsa delile ihtiyaç vardır.

Din Allah’ın mı, Geleneğin mi?
Asıl mesele burada ortaya çıkmaktadır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat tarih içerisinde oluşmuş geniş bir dinî gelenektir. Bu geleneğin içerisinde Kur’an’a uygun birçok anlayış bulunabilir; fakat bir görüşün Ehl-i sünnet tarafından benimsenmiş olması, onun Allah tarafından emredildiğini tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde Ehl-i sünnet içinde bulunmayan bir görüşün de sırf başka bir gruba ait olduğu için yanlış kabul edilmesi doğru değildir. Ölçü, grupların isimleri değil, delildir.

Kur’an bu konuda hükmün kaynağını açıkça gösterir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din adına ortaya konulan her görüşün Allah’ın kitabıyla karşılaştırılması gerekir. “Bu bizim mezhebimizin görüşüdür”, “Ehl-i sünnet böyle kabul eder”, “Büyük âlimler böyle söylemiştir” veya “Yüzyıllardır böyle uygulanmaktadır” ifadeleri tarihî veya mezhebî bilgi olabilir; fakat bunların hiçbiri kendiliğinden Allah’ın hükmü değildir.

Kur’an’ın istediği şey, insanın geçmişten devraldığı her bilgiyi sorgulamadan kabul etmesi değil, söyleneni dinleyip en güzeline uymasıdır:
“Onlar sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler bunlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)
Bu ayet, din konusunda aklı ve düşünmeyi devre dışı bırakmayan bir yaklaşım ortaya koymaktadır. İnsan önüne konulan bilgileri incelemeli, delillerini değerlendirmeli ve hakikate ulaştığı kanaatine vardığı şeye uymalıdır.

Kur’an’ın Örnekliği
Kur’an’ın elçileri anlatmasının amacı, onların hayatlarını birer tarih bilgisi olarak aktarmak değildir. Onların Allah karşısındaki duruşlarından ders çıkarılması istenir. İbrahim’in örnekliği, tevhid konusunda gösterdiği kararlılıktır. Nebi Muhammed’in örnekliği, Allah’ın vahyine teslimiyetidir. Diğer elçilerin örnekliği de Allah’ın mesajına bağlılıklarında ortaya çıkar.

Kur’an, bütün bu örnekliğin temelinde vahyi gösterir:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Öyleyse Nebi Muhammed’i gerçekten örnek almak, onun adına oluşturulmuş bütün rivayetleri sorgusuz sualsiz din hâline getirmek değil; onun Allah’ın vahyine gösterdiği teslimiyeti anlamaktır. İbrahim’i örnek almak da onun adına oluşturulmuş bir gelenek aramak değil, Kur’an’ın onun hayatından ortaya koyduğu tevhid mücadelesini anlamaktır.

Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar: Elçinin örnekliği ile elçiye sonradan nispet edilenler aynı şey değildir. Elçinin Allah’tan aldığı mesaj Kur’an’dır. Elçinin bu mesaj karşısındaki tutumu ve Kur’an’da anlatılan hayatı da örnekliğinin temelini oluşturur. Daha sonraki dönemlerde insanlar tarafından nakledilen, derlenen, sınıflandırılan ve yorumlanan bilgiler ise ayrıca incelenmesi gereken tarihî malzemelerdir. Bunların doğruluğu veya değeri hakkında farklı kanaatler bulunabilir; fakat bunları doğrudan Allah’ın dini hâline getirmek için Kur’an’dan ayrıca bir delil gerekir.

Sonuç Olarak
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramının tarihî oluşumunu doğru anlamak, Nebi Muhammed’i veya sahabeyi değersiz görmek anlamına gelmez. Tam tersine, Nebi Muhammed’e nispet edilenlerle onun gerçekten getirdiği vahyi birbirinden ayırabilmek için tarih ile vahyi birbirine karıştırmamak gerekir. Ehl-i sünnet, tarih içerisinde şekillenmiş önemli bir İslamî gelenektir; ancak hiçbir tarihî gelenek, sırf uzun bir geçmişe sahip olduğu için Allah’ın diniyle özdeşleştirilemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü çok daha sağlamdır. Hakikat bir topluluğun adına, çoğunluğuna, geçmişine veya otoritesine göre belirlenmez. Bir hükmün doğru olup olmadığı, Allah’ın kitabındaki deliliyle değerlendirilir. Nebi Muhammed’in güzel örnekliği de onun Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu olmasında değil, Allah’ın vahyine bağlı bir Elçi olmasındadır. Nitekim Kur’an, onu da diğer elçiler gibi Allah’a teslim olmuş bir kul ve Elçi olarak tanıtır.

Bu nedenle mesele, “Ehl-i sünnet haklı mı, haksız mı?” sorusuna indirgenmemelidir. Daha temel soru şudur: Ehl-i sünnet adına ortaya konulan hangi görüş gerçekten Kur’an’a dayanıyor, hangisi tarih içerisinde oluşmuş yorum ve geleneklerden geliyor? Bu ayrım yapılmadan, tarih boyunca oluşmuş her şeyi Allah’ın dini kabul etmek de, tarihî geleneğin tamamını bir kalemde reddetmek de sağlıklı bir yöntem değildir.

Sonunda dönüp dolaşıp aynı temel ölçüye gelinir: Din Allah’ındır ve din adına hüküm koyma yetkisi de Allah’a aittir. İnsanların oluşturduğu isimler, mezhepler ve gelenekler ancak Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulduğu zaman anlam kazanır. Çünkü Müslümanın bağlılığı önce bir cemaate, mezhebe veya tarihî kimliğe değil, Rabb’inin indirdiği vahyedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

 MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

Kur’an’a bakıldığında müşriklerin Allah’ı bütünüyle inkâr eden insanlar olmadıkları açıkça görülür. Onların asıl problemi, Allah’ın varlığını kabul edip O’nu hayatın tek hâkimi ve tek yetkili mercii olarak kabul etmemeleriydi. Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını, rızkı verdiğini, hayatı yönettiğini biliyorlar; fakat buna rağmen Allah’ın yanına başka varlıklar, aracılar ve ortaklar koyuyorlardı. İşte Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu çelişki tam olarak budur. Demek ki yalnızca “Allah’a inanıyorum” demek, insanı şirkten çıkaran yeterli bir iman değildir. Asıl mesele, bu inancın hayat karşısında ne ifade ettiğidir.

Kur’an, müşriklerin Allah hakkındaki inançlarını birçok yerde açıkça ortaya koyar. Onlara gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda verecekleri cevap bellidir:
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: ‘Bütün övgüler Allah’a mahsustur.’ Fakat onların çoğu bilmez.”
(Lokmân, 31/25)
Burada dikkat çekici olan, onların Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmeleridir. Fakat bu kabul, hayatlarında Allah’ı tek otorite hâline getirmeye yetmemiştir. Allah’ı yaratıcı kabul etmek başka, O’na hiçbir ortak koşmadan yalnız O’na kulluk etmek başka bir meseledir. Kur’an’ın şirk eleştirisi de tam burada başlar.

Yûnus Suresi’nde bu gerçek daha da açık biçimde ortaya konur:
“De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? İşitme ve görme yeteneklerini kim yönetiyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Her işi kim düzenliyor? ‘Allah’ diyecekler. De ki: Öyleyse O’na karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”
(Yûnus, 10/31)
Bu ayetin ortaya koyduğu tablo son derece düşündürücüdür. Sorulan soruların tamamına “Allah” cevabı verilmektedir. Fakat hemen ardından “Öyleyse sakınmıyor musunuz?” denilerek asıl mesele ortaya konmaktadır. Çünkü Allah’ın yaratıcı ve yönetici olduğunu söylemek, bu bilginin gereğini yerine getirmedikçe tek başına yeterli değildir. İnsan Allah’ın varlığını kabul ettiği hâlde Allah’ın hükmünü bırakıp başka ölçülere bağlanabilir, Allah’a ait olan yetkileri başkalarına verebilir ve O’nun yanında başka mercileri din adına belirleyici kabul edebilir. Böyle bir durumda söz ile hayat arasında büyük bir çelişki oluşur.

Kur’an’ın müşrikler hakkındaki anlatımında en dikkat çekici noktalardan biri de budur: Allah’ı inkâr etmiyorlar; fakat Allah’a ortak koşuyorlar. Yani problem “Allah var mı, yok mu?” sorusundan daha ileridedir. Problem, “Allah varsa O’nun yanında başka ilahlar, aracılar, koruyucular ve kendilerine mutlak anlamda itaat edilecek başka otoriteler neden vardır?” sorusudur.

Zümer Suresi bu anlayışı doğrudan ortaya koyar:
“Bilinmeli ki halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Müşriklerin savunması son derece dikkat çekicidir. Onlar Allah’ı tamamen terk ettiklerini söylemiyorlar. Tam tersine, kulluk ettikleri varlıkların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını ileri sürüyorlar. Böylece şirk, kendileri açısından Allah’a karşı bir isyan gibi değil, Allah’a ulaşmanın bir yolu gibi görülmektedir. Kur’an ise bu mantığı kabul etmemektedir. Çünkü Allah’a ulaşmak için Allah’ın belirlemediği aracılar oluşturmak, Allah’ın dinine insanları ortak etmektir.

Bu nedenle şirk yalnızca putların önünde eğilmekten ibaret değildir. Şirkin temelinde, Allah’a ait olan yetkiyi Allah’ın dışında bir varlığa veya makama vermek vardır. Bir insan Allah’ı yaratıcı kabul edip din konusunda Allah’ın kitabı dışında kesin hükümler koyan kaynakları Allah’ın önüne geçiriyorsa burada ciddi bir çelişki ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın dini konusunda son sözü söyleme yetkisi Allah’a aittir.

Kur’an, Allah’ın insanlar üzerindeki hâkimiyetini anlatırken şöyle bildirir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Yûsuf, 12/40)
Buradaki mesele yalnızca ibadetlerin kime yapılacağı değildir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” ifadesi, din konusunda belirleyici olanın da Allah olduğunu gösterir. İnsanların Allah’a inanması fakat din adına Allah’ın söylemediği şeyleri Allah söylemiş gibi kabul etmesi, sözde iman ile gerçek bağlılık arasındaki kopukluğu gösterir.

Müşriklerin Allah’a olan inançları özellikle sıkıntı anlarında daha da belirginleşir. İnsan rahatlık içinde kendisine farklı dayanaklar oluşturabilir. Fakat gerçek bir tehlikeyle karşılaştığında, bütün sahte güçlerin nasıl bir anda etkisiz kaldığı ortaya çıkar. Kur’an, gemide denize açılan insanların durumunu örnek verir:
“Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında bir de bakarsın ki Allah’a ortak koşuyorlar.”
(Ankebût, 29/65)
İnsan hayatında da bunun benzerlerini görmek mümkündür. Sıkıntı geldiğinde bütün hesaplar bir anda değişir. İnsan kendisini koruyacağını düşündüğü imkânlara güvenemez hâle gelir ve doğrudan Allah’a yönelir. Fakat sıkıntı geçince çoğu zaman o samimiyet de kaybolur. Kur’an’ın anlattığı müşrik tipi, işte böyle bir tutarsızlığın açık örneğidir. Tehlike karşısında Allah’a yönelmek, güvenliğe çıkınca yeniden ortaklara dönmek, Allah’ın varlığını kabul etmekle Allah’a gerçekten teslim olmak arasındaki farkı gösterir.

Bu durum yalnızca geçmişte yaşamış insanların problemi olarak görülmemelidir. Çünkü insanın tabiatında bulunan bir zaafı anlatmaktadır. Sıkıntı anında Allah’a yönelip rahatladığında yeniden dünyaya, güce, makama, servete veya başka insanlara aşırı güvenmek, insanın gaflete ne kadar kolay düşebildiğini gösterir. Kur’an’ın amacı geçmişteki müşrikleri anlatıp konuyu kapatmak değil, insanın kendi hâlini sorgulamasını sağlamaktır.

Nitekim Rûm Suresi’nde insanların başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allah’a yönelmeleri, sonra kendilerine bir rahmet tattırıldığında Allah’ın ayetlerine karşı farklı bir tutum içine girmeleri anlatılır:
“İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler; kendi ellerinin yaptıkları sebebiyle başlarına bir kötülük geldiğinde ise hemen ümitsizliğe düşerler.”
(Rûm, 30/36)

Bir başka ayette ise insanın denizdeki hâli daha ayrıntılı biçimde anlatılır:
“Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Siz gemilerde bulunduğunuz ve gemiler güzel bir rüzgârla onları götürdüğü sırada yolcular bununla sevindikleri anda şiddetli bir fırtına gelir, dalgalar her taraftan üzerlerine gelir ve kuşatıldıklarını anlarlar. İşte o zaman dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na dua ederler.”
(Yûnus, 10/22)
Fakat Kur’an’ın dikkat çektiği nokta yalnızca korku anında Allah’a yönelmek değildir. Asıl mesele, korku ortadan kalktıktan sonra ne olduğudur. Çünkü iman, yalnızca çaresizlik anında ortaya çıkan bir sığınma biçimi değildir. İnsan Allah’ı yalnızca dara düştüğünde hatırlıyorsa, rahatlık zamanında O’nun emirlerini ve kitabını göz ardı ediyorsa burada kalıcı bir bilinçten söz etmek zordur.

İşte gaflet tam da burada ortaya çıkar. Gaflet, insanın hiçbir şey bilmemesi değildir. Bazen insan gerçeği bilir, fakat bildiği gerçeğin üzerinde düşünmez. Bazen görür, fakat gördüğünden sonuç çıkarmaz. Bazen işitir, fakat işittiğini hayatına taşımaz. Kur’an’ın A‘râf Suresi’nde anlattığı gaflet de böyle bir durumdur:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için var ettik. Onların kalpleri vardır, fakat onlarla kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
(A‘râf, 7/179)
Burada kalbin, gözün ve kulağın bulunması yeterli görülmemektedir. Kalp vardır ama gerçeği kavramıyorsa, göz vardır ama hakikati görmüyorsa, kulak vardır ama hakikati işitmiyorsa insan sahip olduğu imkânların hakkını vermemiş olur. Demek ki gaflet, organların görevini yapmaması değil, insanın sahip olduğu akıl, irade ve idrak imkânlarını hakikate kapatmasıdır.

Bu nedenle insanın “Ben Allah’a inanıyorum” demesi tek başına ölçü değildir. Sorgulayalım: Bu inanç insanın düşüncesini, kararlarını, değerlerini ve hayatını değiştiriyor mu? Allah’ın varlığına inanıp O’nun kitabını hayatın dışında bırakmak; Allah’ın rızkı verdiğini kabul edip rızkı yalnız maddi güçlerden bilmek; Allah’ın hüküm sahibi olduğunu söyleyip din konusunda insanların sözlerini Allah’ın sözlerinin önüne geçirmek; Allah’ın her şeyi gördüğünü kabul edip davranışlarını buna göre düzenlememek, iman ile hayat arasındaki kopukluğun göstergeleridir.

Kur’an, böyle bir çelişkinin temelinde Allah’ı gerektiği gibi takdir edememenin bulunduğunu da bildirir:
“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzünün tamamı O’nun hâkimiyeti altındadır; gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.”
(Zümer, 39/67)
Allah’ı gereği gibi takdir etmek, yalnızca O’nun büyüklüğünü sözle anlatmak değildir. Allah’ın Allah olduğunu bilmek ve bunun gereğini kabul etmektir. O yaratıcıysa, yaratılmış olanlar O’na ortak olamaz. O rızık veriyorsa, gerçek anlamda minnet O’nadır. O hüküm sahibiyse, din konusunda son söz O’nundur. O her şeyi biliyor ve görüyorsa, insanın gizli ve açık bütün davranışları O’nun bilgisi dâhilindedir.

Kur’an’ın müşriklere yönelttiği soru bu nedenle çok nettir:
“Göklerin ve yerin Rabb’i kimdir?”
“Allah’tır.”
(Mü’minûn, 23/84-89 anlamı)
Fakat cevap “Allah” olduğu hâlde hayatın başka yönlerinde Allah’ın yanında başka güçler belirleyici hâle geliyorsa, sorun Allah’ın varlığını kabul edip etmemekten çıkıp Allah’a ait olan konumu başkalarıyla paylaşmaya dönüşmektedir.

Müşriklerin bir başka özelliği de Allah’ın nimetlerini bilmelerine rağmen şükür ve bağlılık konusunda tutarsız davranmalarıdır. Kur’an, insanın nimet karşısındaki tavrının da bir imtihan olduğunu bildirir. Rızık genişlediğinde insan kendisini yeterli görmeye, sıkıntı geldiğinde ise Allah’ı hatırlamaya başlayabilir. Oysa gerçek bağlılık yalnızca ihtiyaç zamanına ait değildir. Allah’a güvenmek, O’nu yalnızca ihtiyaçların gidericisi olarak görmekten çok daha derin bir teslimiyettir.

Dünya hayatına aşırı bağlanmak da bu gafletin önemli sebeplerinden biridir. İnsan önündeki hayatı tek gerçek kabul ettiğinde, ahireti ve hesap gününü geri plana atar. Kur’an, Ankebût Suresi’nde dünya hayatının niteliğini şöyle açıklar:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût, 29/64)
Buradaki ifade, dünya hayatının tamamen değersiz olduğu anlamına gelmez. Asıl vurgu, insanın geçici olanı kalıcı sanmaması üzerinedir. İnsan dünyada yaşar, çalışır, kazanır, aile kurar, üretir ve sorumluluklarını yerine getirir; fakat bütün bunları hayatın nihai amacı hâline getirdiğinde gaflete düşer. Dünya araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir. O zaman insanın Allah’la kurduğu bağ da çıkar ilişkisine dönüşebilir.

Kur’an’ın anlattığı müşrik anlayışında Allah çoğu zaman zor zamanlarda hatırlanan, fakat rahat zamanlarda geri plana itilen bir varlık hâline getirilmiştir. Oysa Allah’ın istediği bağlılık, insanın yalnızca korktuğunda değil, her durumda Allah’ı hesaba katmasıdır. Bollukta da darlıkta da, güçlüyken de güçsüzken de, insanlar tarafından desteklenirken de yalnız kalırken de Allah’ın ölçüsünden ayrılmamaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın müşriklerle ilgili anlatımlarını yalnızca tarihî bir olay gibi okumak doğru değildir. Asıl önemli olan, onların yaşadığı çelişkinin bugün hangi biçimlerde ortaya çıkabileceğini fark etmektir. Çünkü şirk yalnızca taş veya tahta bir putun önünde eğilmek şeklinde ortaya çıkmaz. İnsan Allah’ın yanında başka varlıklara olağanüstü yetkiler yüklediğinde, Allah’ın vermediği bir yetkiyi herhangi bir insana verdiğinde veya Allah’ın kitabının belirlemediği bir hükmü Allah’ın diniymiş gibi kabul ettiğinde de aynı temel problem gündeme gelir: Allah’a ait olan yetkinin Allah’ın dışına taşınması.

Kur’an bu konuda insanın kendi kendisine şu soruyu sormasını gerektiren bir ölçü koyar: Allah’ın söylediği nerede, insanların söylediği nerede? Bir söz Allah’a nispet ediliyorsa bunun gerçekten Allah’tan geldiğinin delili nedir? Bir uygulama din adına yapılıyorsa Kur’an’da bunun dayanağı var mıdır? Bir kişi din konusunda mutlak otorite kabul ediliyorsa bu yetkiyi ona kim vermiştir? Çünkü Allah’ın dinine insan sözlerini eklemek, sadece bilgi hatası değildir; Allah adına konuşma iddiasına dönüşebilecek çok daha ciddi bir meseledir.

Kur’an, Allah’ın dışında hüküm koyucu arayışına karşı şöyle sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu soru, konunun merkezini ortaya koymaktadır. Din Allah’a aitse, dinin belirleyicisi de Allah olmalıdır. İnsanların din adına söyledikleri ise Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulmalıdır. Böylece insan, “Kim söyledi?” sorusundan önce “Allah bunu söyledi mi?” sorusunu sormayı öğrenir.

Sonuçta müşriklerin problemi Allah’a hiç inanmamaları değildi. Onların problemi, Allah’a inandıkları hâlde O’nun yanında başka güçleri ve aracılıkları kabul etmeleri, sıkıntı anında yalnız Allah’a yönelip rahatladıklarında yeniden ortaklarına dönmeleri ve sahip oldukları bilgiyle hayatları arasında bağ kuramamalarıydı. Kur’an’ın “gaflet” dediği durum da tam olarak budur: Gerçeğin işaretleri ortadayken onu görmezden gelmek, bilinen hakikatin gereğini yerine getirmemek ve geçici olanı kalıcı sanarak asıl hayatı unutmaktır.

Bu açıdan bakıldığında mesele sadece “Allah’a inanıyor musun?” sorusuyla bitmez. Asıl soru şudur: Allah’a inanmak, hayatında neye karşılık geliyor? O’nu yaratıcı olarak kabul etmekle yetiniliyor mu, yoksa O’nun din konusunda tek belirleyici olduğu da kabul ediliyor mu? Sıkıntıya düşünce yalnız O’na yönelmek kolaydır; asıl imtihan, sıkıntı geçtikten sonra da aynı bağlılığı sürdürebilmektir. Allah’ı anmak kolaydır; asıl mesele Allah’ın sözünü hayatın ölçüsü hâline getirmektir.

Kur’an’ın müşrikler üzerinden verdiği en önemli uyarılardan biri belki de budur: İman, yalnızca dilde kabul edilen bir bilgi değil, insanın hayatına yön veren bir bilinçtir. Allah’ın varlığını kabul edip O’na ait olan yetkileri başkalarıyla paylaşmak, Allah’ı bilmekle Allah’ı gereği gibi takdir etmek arasındaki farkı ortaya çıkarır. Gaflet ise çoğu zaman bilgisizlikten değil, bilinen gerçeğin üzerinin alışkanlıklarla, çıkarlarla, korkularla ve geleneklerle örtülmesinden doğar.

İnsan kendisini bu gafletten kurtarmak istiyorsa önce inancını yeniden sorgulamalıdır. Allah’a gerçekten inanmak ne demektir? Allah’ın kitabı hayatımızda nerede durmaktadır? Din adına kabul ettiklerimizin hangisi Allah’ın kitabından, hangisi insanların aktardıklarından gelmektedir? Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah söylemiş gibi kabul ediyor olabilir miyiz? İşte gerçek sorgulama burada başlar.

Çünkü Allah’a inanmak, yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Allah’a inanmak, O’nun tek olduğunu bilmek, O’na ortak koşmamak, din konusunda O’nun sözünü esas almak ve hayatı O’nun gösterdiği hakikat doğrultusunda yaşamaya çalışmaktır. Bunun dışındaki her inanç, insanı Allah’a inandığını sanarken Allah’ın yanında başka dayanaklar aramaya götürebilir. Kur’an’ın müşrikler hakkındaki uyarıları bu yüzden yalnızca geçmişi anlatmaz; insanın bugün kendi imanını, kendi gafletini ve kendi bağlılıklarını sorgulaması için önüne tutulmuş güçlü bir aynadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’IN YETERLİLİĞİ VE KULUNA OLAN YARDIMI

ALLAH’IN YETERLİLİĞİ VE KULUNA OLAN YARDIMI

İnsan hayatında zaman zaman öyle sıkıntılar yaşanır ki kendisini çaresiz, yalnız ve güçsüz hissedebilir. Böyle anlarda insanın ilk olarak nereye yöneldiği, aslında neye güvendiğini de gösterir. Kur’an’ın ortaya koyduğu temel gerçeklerden biri şudur: Allah kuluna yeterlidir. İnsan bütün kapıların kapandığını düşündüğü anda bile Rabb’inin kapısının kapandığını düşünmemelidir. Çünkü Allah yalnızca varlığı kabul edilen bir ilah değil, kulunun güvenip dayanabileceği yegâne mutlak güçtür.

Kur’an bu gerçeği çok açık bir soruyla ortaya koyar:
“Allah kuluna kâfi değil mi?”
(Zümer, 39/36)
Bu soru, insanın güven anlayışını yeniden gözden geçirmesini gerektirir. Eğer Allah kuluna yeterliyse, insanın Allah’ın yanında başka varlıkları da ilahî güç sahibiymiş gibi görmesine, onlardan medet ummasına veya onları Allah ile kendisi arasında aracılar hâline getirmesine gerek yoktur. Allah’ın yeterliliğine inanmak, yalnızca sıkıntıya düştüğümüzde O’nu hatırlamak değil, hayatın tamamında güvenilecek mutlak gücün Allah olduğunu bilmektir.

Burada tevekkül kavramının doğru anlaşılması büyük önem taşır. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan oturup Allah’tan bir sonuç beklemek değildir. İnsan aklını kullanır, çalışır, tedbirini alır, imkânlarını değerlendirir ve elinden geleni yapar. Fakat bütün bunları yaptıktan sonra sebepleri mutlak güç olarak görmez. Sonucun meydana gelmesini sağlayanın Allah olduğunu bilir ve kalbini O’na bağlar. Yani tevekkül, tedbiri terk etmek değil, tedbire güvenmemektir; sebepleri kullanmak fakat sebeplere teslim olmamaktır.

Kur’an’da bu anlayış şöyle ifade edilir:
“Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.”
(Talâk, 65/3)
Bu nedenle Allah’a güvenen insan, sorumluluğunu yerine getirirken sonucu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Bir insan hastalandığında tedavi olur; bir iş kurduğunda çalışır, plan yapar ve tedbir alır; bir tehlike karşısında gerekli önlemleri alır. Fakat bunların hiçbirini mutlak güç olarak görmez. Doktor bir sebep olabilir, insan çalışarak rızkını arayabilir, alınan tedbirler tehlikeyi azaltabilir; ancak bunların hiçbirisi Allah’tan bağımsız bir güç değildir.

Tevekkül eden kişi mücadele eder fakat neticeye kulluk etmez. Elinden geleni yapar fakat sonucu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Başarırsa Allah’ın lütfunu bilir, başarısız olduğunda ise yaşadığı olayın kendisi için ne ifade ettiğini düşünür. Çünkü onun güveni sonuca değil, Allah’adır.

Allah’a güvenmek, insanın bütün sıkıntılarının mutlaka istediği biçimde ortadan kaldırılacağı anlamına da gelmez. Hayat bir imtihandır. Bazen beklenen problem ortadan kalkabilir, bazen insan o problem karşısında dayanma gücü kazanabilir, bazen de yaşadığı olay onu daha doğru bir yola yöneltebilir. Kulun görevi Allah’ın yardımının şeklini belirlemek değil, O’na güvenerek doğru olanı yapmaktır.

Bu güven insanı hem korkudan hem de insanlara aşırı bağımlı olmaktan kurtarır. İnsanların sevgisi değişebilir, dostluklar sona erebilir, makamlar elden gidebilir, maddi imkânlar azalabilir. Fakat Allah’ın yeterliliği bunların hiçbirine bağlı değildir. Kur’an bunu şu ifadeyle dile getirir:

“Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.”
(Tevbe, 9/129)

İnsanlardan Yardım Almak ve Allah’a Güvenmek

Allah’a güvenmek, insanlardan hiçbir şekilde yardım alınmayacağı anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır ve insanlar birbirlerine yardım ederler. Bir kimsenin doktora gitmesi, bir ustadan yardım alması, bir arkadaşından destek istemesi veya zor durumda bir başkasının yardımına başvurması Allah’a güvenmeye aykırı değildir. Buradaki temel ayrım, insandan alınan yardım ile Allah’a ait mutlak yardım ve kudretin birbirine karıştırılmamasıdır.

İnsan bir sebep olabilir fakat mutlak güç sahibi değildir. Bir doktor tedavi eder ama şifanın mutlak sahibi değildir. Bir insan maddi yardım yapabilir ama rızkın sahibi değildir. Bir dost sıkıntılı zamanda yanında olabilir ama kulun mutlak sığınağı değildir. Sebeplerden yararlanmak mümkündür; fakat hiçbir sebebi Allah’ın yerine koymak doğru değildir.

Fatiha sûresinde her gün tekrar edilen:

“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)

ayeti bu konuda temel ölçüyü ortaya koyar. Buradaki yardım talebini, insanların birbirlerine yaptığı sıradan yardımlarla karıştırmamak gerekir. Ayetin ortaya koyduğu esas, Allah’a ait olan mutlak yetki ve kudretin hiçbir yaratılmışa verilmemesidir. İnsanlardan yardım alınabilir; fakat insanlara Allah’ın sahip olduğu güç ve yetkiler yüklenemez.

İşte Allah ile kul arasına aracı koyma meselesi de burada ortaya çıkar. Allah’ın kuluna yakınlığı, O’na yönelmek için insanlar arasında özel aracılar edinmeye gerek olmadığını gösterir. Kur’an bu ilişkiyi doğrudan kurar:

“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.”
(Bakara, 2/186)

Allah’ın kuluna yakın olduğunu bildirmesi, kulun Rabb’ine yönelmek için başka bir insanın makamına ihtiyaç duymadığını gösterir. Dua doğrudan Allah’a yapılır. Kulun Rabb’i ile arasındaki bağ, başka insanların onayına veya aracılığına bağlı değildir. Bir insanın güzel söz söylemesi, doğruyu hatırlatması veya maddi anlamda yardım etmesi başka; kendisini Allah ile kul arasında vazgeçilmez bir makam olarak göstermesi bambaşka bir şeydir.

Kur’an, Allah’ın dışında dost ve şefaatçi arama anlayışına da dikkat çeker:

“O nefis için Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi.”
(En‘âm, 6/70)

Burada mesele, Allah’ın kullarının birbirlerine destek olmasını reddetmek değildir. Mesele, insanın kurtuluşunu Allah’ın dışında bir kimsenin manevi gücüne bağlamasıdır. Bir insanın kendisini Allah’a ulaşmanın zorunlu yolu, duaların kabul edilmesini sağlayan özel bir makam veya kulların kurtuluşuna hükmeden bir merci olarak göstermesi, kulun doğrudan Rabb’ine yönelmesinin önüne geçer.

Kur’an şefaat konusunda da ölçüyü açıkça ortaya koyar:

“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?’ De ki: ‘Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.’”
(Zümer, 39/43-44)

Burada belirleyici ifade “Şefaat tümüyle Allah’a aittir” sözüdür. Dolayısıyla herhangi bir insanın kendisini bağımsız bir şefaat makamına yerleştirmesi veya Allah ile kul arasında vazgeçilmez bir aracı gibi göstermesi Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz. Şefaat konusunda yetki Allah’ındır; hiçbir insan bu yetkiyi kendiliğinden sahiplenemez.

Allah’tan başka varlıklara yönelmenin ne anlama geldiğini Kur’an başka bir ayette de soruyla ortaya koyar:

“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek şeylere mi yalvaralım?”
(En‘âm, 6/71)

Bu soru, insanın güven ve yardım anlayışını yeniden düşünmesini gerektirir. İnsanlardan yardım almak hayatın doğal ilişkilerindendir; fakat hiçbir insan gaybı bilme, mutlak biçimde fayda ve zarar verme veya Allah’ın yerine geçme yetkisine sahip değildir. Kul sebeplerden yararlanır, insanlarla dayanışma içinde olur; fakat kalbini sebeplere değil, sebepleri var eden Rabb’ine bağlar.

Allah’ın yeterliliği tam da burada anlam kazanır. İnsan çalışır, tedbir alır, mücadele eder, gerektiğinde insanlardan yardım alır; fakat bütün bunların sonucunu kendi gücünün garantisi olarak görmez. Çünkü insanın elindeki imkânlar sınırlı, Allah’ın kudreti sınırsızdır.

Kur’an şöyle bildirir:

“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.”
(Âl-i İmrân, 3/160)

Bu ayet, Allah’ın yardımını hayatın merkezine koyarken insanın sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz. Kul doğruyu arar, çalışır, tedbir alır ve elinden geleni yapar. Fakat sonucun kendi gücünün garantisi olduğunu düşünmez. Gerçek güven, insanın elindeki imkânların çokluğunda değil, bütün imkânların sahibi olan Rabb’ine dayanmasındadır.

Mesele yalnızca “Allah bana yardım eder mi?” sorusu değildir. Daha temel soru şudur: İnsan gerçekten kime güveniyor? Sıkıntıya düştüğünde ilk olarak kime yöneliyor? Çözümü insanların makamında mı, maddi gücünde mi, manevi olduğunu düşündüğü kişilerin aracılığında mı arıyor; yoksa bütün sebeplerin üzerinde Allah’ın bulunduğunu mu biliyor?

Allah’ın yeterliliğine iman eden insan, yalnız kaldığında gerçekten yalnız olmadığını, gücü tükendiğinde bütün gücün kendi gücünden ibaret olmadığını bilir. Çıkış yolu göremediğinde Rabb’inin gördüğünü, ne yapacağını bilemediğinde Rabb’inin bildiğini hatırlar. Bu güven, insanı hayattan koparmaz; tam tersine onu daha güçlü hâle getirir.

Gerçek tevhid de burada kendisini gösterir. Allah’ın tek ilah olduğunu söylemek, yalnızca dil ile söylenen bir inanç cümlesi değildir. Bunun hayatımıza yansıması gerekir. Kulluğumuzda yalnız Allah’a yönelmek, duamızda O’na sığınmak, mutlak gücün O’na ait olduğunu bilmek ve hiçbir insanı Allah ile kul arasına zorunlu bir aracı olarak koymamak gerekir.

İnsanların kapıları kapanabilir, imkânlar tükenebilir, hesaplar bozulabilir, beklenen yardım gelmeyebilir. Fakat kul bütün bunların ötesinde, kendisini var eden ve her hâlini bilen Rabb’inin bulunduğunu bilirse, hiçbir kayıp onu bütünüyle sahipsiz bırakamaz. Asıl güven, hiçbir sıkıntının yaşanmayacağına inanmak değildir. Asıl güven, sıkıntının ortasında bile Rabb’inin yeterli olduğunu bilmektir.

Kulun yapacağı şey bellidir: Doğruyu aramak, elinden geleni yapmak, sebeplere başvurmak, gerektiğinde insanlardan yardım almak ve bütün bunların üzerinde Rabb’ine güvenmek. Çünkü insanın gücü bir yere kadar, bilgisi bir yere kadar, imkânları bir yere kadardır. Allah’ın kudreti ise hiçbir sınırla kuşatılamaz.

Bu nedenle gerçek teslimiyet, hayattan çekilmek değil; hayatın bütün şartları içinde Rabb’inden kopmamaktır. İnsan yürürken de, beklerken de, kazanırken de, kaybederken de O’na güvenebilir. Çünkü güvenilecek en sağlam dayanak, insanın elindeki imkânlar değil, bütün imkânların sahibi olan Allah’tır.

İnsan her şeyi kaybedebilir; fakat Rabb’ine güvenini kaybetmediği sürece gerçekten kaybetmiş değildir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

DUA VE KALBİN DÜZELMESİ

 DUA VE KALBİN DÜZELMESİ

Dua, insanın Rabb’ine yönelmesidir. İnsan dua ederken yalnızca bir isteğini dile getirmez; kendi gücünün sınırlı olduğunu, hayatın bütününü kontrol edemediğini ve gerçek anlamda yardımın Allah’tan geldiğini kabul eder. Bu yönüyle dua, insanın Allah karşısındaki konumunu fark etmesini sağlayan önemli bir kulluk biçimidir. Fakat dua, zaman içinde yalnızca bir dileğin gerçekleşmesi veya bir sıkıntının ortadan kalkması için söylenen sözlere indirgenmiştir. Özellikle hastalık, maddi sıkıntı, iş, evlilik veya başka bir beklenti söz konusu olduğunda dua, sanki istenilen sonuca ulaşmanın özel bir yolu gibi görülmeye başlanmıştır. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede dua, insanın hayatından bağımsız bir talep mekanizması değildir.

Fâtiha Suresi’nde her gün tekrar edilen bir ifade, dua ile kulluk arasındaki ilişkiyi oldukça açık biçimde ortaya koyar:
“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.”
(Fâtiha, 1/5)
Bu cümlede dikkat çeken nokta, yardım istemenin kulluktan ayrılmamasıdır. İnsan Allah’tan yardım isterken aynı zamanda Allah’a kulluk etmektedir. Dolayısıyla dua, sorumlulukların yerine getirilmesini gereksiz hâle getiren bir davranış değildir. İnsan elinden geleni yapmadan, yanlışlarını düzeltmeden, gerekli tedbirleri almadan yalnızca dua ederek sonuç beklerse duayı kendi sorumluluğunun yerine koymuş olur. Oysa Kur’an’ın genel anlayışında insanın iradesi, tercihi ve yaptığı işler önemlidir. Allah’tan yardım istemek, insanın kendi üzerine düşeni yapmasına engel değildir; aksine, doğru olanı yapma çabasına eşlik eder.

Allah’ın duaya verdiği önem de açıktır:
“Rabb’iniz şöyle dedi: Bana dua edin, size karşılık vereyim. Şüphesiz bana kulluk etmekten büyüklenenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
(Mü’min, 40/60)
Burada dua ile kulluğun aynı bağlam içinde ele alınması anlamlıdır. Ayetin devamında “bana kulluk etmekten büyüklenenler” ifadesinin yer alması, duanın yalnızca bir istekte bulunmaktan ibaret olmadığını gösterir. Allah’a yönelmek, O’na karşı kulluk bilinci taşımayı da gerektirir. Bu nedenle dua eden insanın yalnızca ne istediğine değil, nasıl yaşadığına da bakması gerekir. Allah’tan doğruluk isteyen insanın kendi davranışlarında doğruluğu gözetmesi, merhamet isteyen insanın merhameti hayatına taşıması, bağışlanma isteyen insanın yanlışlarından dönmeye çalışması gerekir. Dua ile hayat arasında hiçbir bağ kurulmadığında, söz ile davranış arasında bir kopukluk ortaya çıkar.

Duanın bu yönü, onun insanın iç dünyası üzerindeki etkisini de önemli hâle getirir. İnsan bazen dışındaki şartların değişmesini isterken asıl değişmesi gerekenin kendisi olduğunu fark etmeyebilir. Oysa insanın hayatındaki birçok problem yalnızca dış şartlardan kaynaklanmaz; yanlış tercihler, hırs, öfke, bencillik, kibir, çıkarcılık ve gerçeğe karşı direnme de insanın hayatını etkiler. Bu nedenle dua, insanın kendisini Allah’ın huzurunda sorgulamasına da vesile olabilir. “Rabb’im bunu neden vermedi?” sorusunun yanında “Ben neyi yanlış yapıyorum, neyi değiştirmem gerekiyor?” sorusunun da sorulması gerekir.

Kur’an, insanın başına gelenlerle kendi tercihleri arasındaki ilişkiye dikkat çeker:
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”
(Nisâ, 4/79)
Bu ayet, insanın kendi sorumluluğunu başkasına yüklememesi gerektiğini hatırlatır. İnsan yaptığı tercihlerin sonuçlarıyla karşılaşabilir. Bu durum sağlık konusunda da göz ardı edilmemelidir. İnsan kendisine verilen bedeni istediği gibi kullanabileceği sınırsız bir mülk olarak değil, sorumluluğunu taşıdığı bir emanet olarak görmelidir. Sağlığa zarar veren alışkanlıkları sürdürüp ortaya çıkan sonuçları yalnızca “Allah böyle imtihan ediyor” diyerek açıklamak, insanın kendi payını görmezden gelmesine yol açabilir. Sigara, alkol, aşırı ve düzensiz beslenme, hareketsizlik veya bedenin ihtiyaçlarını sürekli ihmal etme gibi davranışların sonuçları vardır. İnsan bu sonuçlardan korunmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.

Burada dua ile tedbir arasında bir çatışma olmadığı özellikle görülmelidir. Hastalanan insan doktora gidebilir, tedavi olabilir, ilaç kullanabilir, beslenmesine dikkat edebilir ve aynı zamanda Rabb’ine dua edebilir. Bunlardan birini yapmak diğerini gereksiz hâle getirmez. Ancak duayı tıbbi tedavinin alternatifi hâline getirmek doğru değildir. Belirli bir hastalık için belirli bir duanın okunmasıyla hastalığın mutlaka ortadan kalkacağı, bazı dua metinlerinin adeta doktor reçetesi gibi kullanılabileceği anlayışının Kur’an’dan doğrudan çıkarılması mümkün değildir. Dua, insanın Allah’a yönelişidir; tıbbi tedavi ise hastalığın gerektirdiği bilgi ve imkânlardan yararlanılmasıdır.

Bu ayrım yapılmadığında insan, kendi sorumluluğunu yerine getirmek yerine bütün beklentisini duaya bağlayabilir. Hastalığın tedavisi için gerekenleri yapmak yerine yalnızca dua etmek, insanın sahip olduğu imkânları kullanmaması anlamına gelir. Oysa Allah’ın insana akıl vermesi, düşünme ve araştırma imkânı tanıması da hayatın bir parçasıdır. İnsan hastalandığında hem Rabb’ine yönelmeli hem de kendisine sunulan imkânlardan yararlanmalıdır.

Duanın karşılığının ne zaman ve nasıl olacağı konusunda da insanın kendi ölçülerini Allah’a dayatmaması gerekir. İnsan çoğu zaman yaptığı duanın sonucunu hemen görmek ister. Bir isteğin gerçekleşmesini duanın kabulü, gerçekleşmemesini ise duanın karşılıksız kalması olarak değerlendirebilir. Fakat insanın bilgisi sınırlıdır. Bir şeyin gerçekleşmesini istemesi, onun kendisi için gerçekten iyi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir sıkıntının hemen ortadan kalkmaması, Allah’ın insanı görmediği veya duasını duymadığı anlamına gelmez.

Kur’an, insanlara tanınan sürenin ve karşılıkların Allah’ın belirlediği ölçü içinde olduğunu bildirir:
“Eğer Allah insanları yaptıkları yüzünden hemen hesaba çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Süreleri dolduğunda ise şüphesiz Allah kullarını görmektedir.”
(Fâtır, 35/45)
Bu ayet doğrudan “duaların karşılığı şu zamanda verilir” dememektedir. Ancak insanın yaptıklarının karşılığının hemen ortaya çıkmamasının, Allah’ın onları görmediği anlamına gelmediğini göstermektedir. Bu nedenle dua konusunda da insanın kendi zaman ölçüsünü kesin bir ölçü hâline getirmemesi gerekir. Bana göre insanın dualarının karşılığını yalnızca dünya hayatında ve hemen ortaya çıkacak sonuçlarla sınırlamak doğru değildir. Allah’ın neyi, ne zaman ve hangi ölçüde karşılıklandıracağını Allah bilir. Benim kanaatim, insanın Rabb’ine yönelişinin ve yaptığı duaların gerçek karşılığının Allah’ın belirlediği ölçü içerisinde ortaya çıkacağı yönündedir. Doğrusunu Rabb’im bilir.

Duanın kalp üzerindeki anlamı ise burada daha belirgin hâle gelir. Kur’an’da kalbin düzelmesi, insanın hakikate karşı tutumuyla ilişkilidir. Kalbin açık olması, Allah’ın ayetlerine karşı duyarlı olmak; kalbin katılaşması ise gerçeğe karşı direnmek ve hakikatten uzaklaşmak anlamında ele alınır.
“Allah’ın göğsünü İslam’a açtığı ve böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi katılaşmış kimse gibi midir? Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedir.”
(Zümer, 39/22)
Bu ayette söz konusu edilen mesele, bedensel bir hastalık değil, insanın hakikate karşı durumudur. Kalbin açılması, insanın Allah’ın gösterdiği hakikati kabul etmeye hazır hâle gelmesiyle; kalbin katılaşması ise gerçeğe karşı duyarsızlaşmasıyla ilgilidir. Bu nedenle dua ile şifa arasındaki ilişkiyi yalnızca beden üzerinden kurmak, duanın insan hayatındaki daha önemli boyutlarından birini gözden kaçırabilir.

İnsan bedenindeki bir hastalığın iyileşmesini isteyebilir. Bunun için dua etmesi de son derece anlaşılırdır. Fakat Kur’an’ın üzerinde durduğu asıl şifa, insanın hakikatten uzaklaşmış iç dünyasının yeniden doğru yöne gelmesiyle de ilgilidir. Vahiy, insana neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterir; insan da bu gösterilen doğrular karşısında kendi konumunu belirler. Kalbin düzelmesi, yalnızca güzel sözler söylemekle değil, insanın düşüncesini, niyetini ve davranışlarını hakikate göre değiştirmesiyle mümkün olur.

Bu nedenle dua, insanın kendisini değiştirme sorumluluğunu Allah’a devretmesi değildir. “Rabb’im beni düzelt” demek kolaydır; fakat insanın kendisine düşen payı yerine getirmesi gerekir. Öfkesini kontrol etmeyen, haksızlık yapmaya devam eden, yalan söyleyen, başkasının hakkına riayet etmeyen veya yanlış olduğunu bildiği hâlde davranışını değiştirmeyen bir insanın yalnızca dilindeki duanın kalbini değiştirmesini beklemesi yeterli değildir. Dua, insanın değişme iradesiyle birleştiğinde anlam kazanır.

Burada duanın önemli bir yönü daha ortaya çıkar: Dua insanın yalnızlığını ve sınırlılığını fark ettirirken aynı zamanda onu umutsuzluktan korur. İnsan her şeyi kendi gücüyle gerçekleştiremeyeceğini kabul eder. Ancak bu kabul, pasifleşmek anlamına gelmez. Aksine insan, yapabileceği şeyleri yapar ve yapamayacağı şeyleri Rabb’ine bırakır. Böylece dua, insanı hem sorumluluğa hem de teslimiyete yönelten bir denge oluşturur. Sorumluluk insana, teslimiyet ise haddini bilmeyi öğretir.

Sonuçta duanın değeri, kaç kez tekrar edildiğiyle veya hangi hastalık için hangi sözlerin söylendiğiyle ölçülemez. Duanın asıl değeri, insanın Rabb’iyle kurduğu ilişkide ve bu yönelişin hayatına yansımasında ortaya çıkar. Dua eden insan, Allah’tan yardım isterken kendi sorumluluğunu da unutmamalıdır. Hastalandığında tedbirini almalı, yanlış yaptığında düzeltmeli, sahip olduğu emaneti korumalı, kendisini sorgulamalı ve vahyin gösterdiği doğrultuda yaşamaya çalışmalıdır.

Kalbin gerçek anlamda düzelmesi de burada başlar. İnsan yalnızca bedeninin iyileşmesini değil, düşüncesinin, niyetinin ve davranışlarının da doğru yönde olmasını istemelidir. Çünkü bedenin geçici rahatsızlıkları kadar, hakikate karşı katılaşmış bir kalp de insan için ciddi bir problemdir. Dua, insanı bu gerçeğin farkına vardırdığı ölçüde anlamlı bir kulluk hâline gelir. Vahyin ışığında kendisini değiştirmeye başlayan insan için dua artık yalnızca bir şey istemek değil, Rabb’ine yönelerek doğru olanı aramak ve bu doğrultuda yaşamaya çalışmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

 MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

“Meal okumayın, imanınız sarsılır” anlayışını sık sık duyuyoruz. Hatta bazı çevrelerde insanlara Kur’an’ın mealini okumamaları, yalnızca Arapça metni okumaları veya Kur’an’ı mutlaka bir din görevlisinin açıklamasıyla anlamaları gerektiği söyleniyor. Peki gerçekten meal okumak insanın imanını sarsar mı? Allah’ın kitabını kendi dilinde anlamaya çalışmak neden tehlikeli olsun?

Bu sorunun cevabını insanların söylediklerinde değil, öncelikle Kur’an’ın kendisinde aramak gerekir. Çünkü din konusunda belirleyici olan insanların alışkanlıkları, korkuları, yorumları veya yüzyıllar içerisinde oluşmuş kabuller değil, Rabb’imizin kitabıdır.

Kur’an kendisini insanların okuyup anlaması, üzerinde düşünmesi ve hayatlarına rehber edinmesi için gönderilmiş bir kitap olarak tanıtır. Rabb’imiz Kur’an’ın Arapça indirilmesinin amaçlarından birini açıkça şöyle bildirir:
“Şüphesiz Biz onu, akledesiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Zuhruf, 43/3)
Buradaki “akledesiniz diye” ifadesi son derece önemlidir. Kur’an’ın amacı yalnızca seslendirilmesi değil, mesajının anlaşılması ve üzerinde düşünülmesidir. İnsan, anlamadığı bir metin üzerinde nasıl düşünebilir? Bir mesajın kendisine ne söylediğini bilmeden o mesajdan nasıl öğüt alabilir?

Arapça bilen bir insan Kur’an’ın Arapça metnini okuyarak doğrudan anlamaya çalışabilir. Arapça bilmeyen insanın ise Rabb’imizin mesajını anlayabilmesi için kendi dilindeki çevirilerden yararlanması son derece doğaldır. Bu noktada meal önemli bir imkân sunar.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Meal Kur’an’ın kendisi değildir. Kur’an Rabb’imizin vahyidir; meal ise bir insanın bu vahyi başka bir dile aktarma çabasıdır. Dolayısıyla hiçbir meal mutlaklaştırılmamalıdır. Çeviride bir kelimenin anlamı daralabilir, genişleyebilir veya çevirmenin tercihinden etkilenebilir. Bu nedenle farklı mealleri karşılaştırmak, kelimelerin anlamlarını araştırmak, ayetin öncesine ve sonrasına bakmak ve ilgili ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmek gerekir.

Ancak “Meal Kur’an’ın kendisi değildir, dikkatli okunmalıdır” demek ile “Meal okumayın, imanınız bozulur” demek aynı şey değildir. Birincisi anlaşılabilir bir uyarıdır; ikincisi ise insanı Kur’an’ın mesajından uzaklaştırabilecek bir anlayıştır.

Üstelik Kur’an insanı, kendisine anlatılanları sorgulamadan kabul etmeye değil, Allah’ın indirdiğine uymaya çağırmaktadır:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şeyi akletmiyor ve doğru yolu bulamamışlarsa?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor. İnsan, çocukluğundan beri öğrendiği bilgileri kolaylıkla doğru kabul edebilir. Çevresinden duyduğu sözleri din zannedebilir. Bir süre sonra da alıştığı din anlayışını Allah’ın gönderdiği din ile özdeşleştirebilir. Oysa Kur’an, insanın bu kabulleri sorgulamasını ve Allah’ın indirdiğini ölçü almasını istemektedir.

İşte insan Kur’an’ı kendi dilinde okumaya başladığında önemli bir şey gerçekleşir: Kendisine anlatılan din ile Kur’an’ın anlattığı dini karşılaştırma imkânı bulur. Yıllardır din adına duyduğu bazı bilgilerin Kur’an’da bulunmadığını fark edebilir. Allah’ın emri olarak anlatılan bazı uygulamaların gerçekten Allah tarafından emredilip edilmediğini araştırmaya başlayabilir. Bazı kabullerin ayetlerle uyuşmadığını görebilir.

Belki de “Meal okumak tehlikelidir” anlayışının arkasındaki asıl endişe burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü insan Kur’an’ı anlamaya başladığında, yalnızca Kur’an’ı öğrenmiş olmaz; aynı zamanda kendisine öğretilen din anlayışını Kur’an’ın ölçüsüne vurmaya başlar.

Kur’an, din adına insanların sözlerini sorgusuz sualsiz kabul etme konusunda da ciddi bir uyarıda bulunur:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabbler edindiler…”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele yalnızca belirli kişilere tapınmak değildir. İnsanların Allah’ın dini konusunda kendilerine mutlak bir otorite vermeleri de üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bir insanın sözü, Allah’ın kitabının önüne geçirildiğinde dinin kaynağı konusunda ciddi bir problem ortaya çıkar.

Elbette herkes Kur’an’daki bütün incelikleri tek başına çözemez. Arapça bilgisi, kelime kökleri, dil özellikleri ve ayetlerin bağlamı bazı konuların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bilen insanlardan bilgi almak da yanlış değildir. Fakat burada ölçüyü doğru koymak gerekir. İnsanlardan bilgi alınabilir; fakat onların sözleri Allah’ın kitabının yerine geçirilemez. Kur’an okunacak, araştırılacak, farklı açıklamalar değerlendirilecek ve sonunda bütün bunlar Rabb’imizin kitabının ölçüsüne vurulacaktır.

Çünkü Kur’an insanın düşünmesini özellikle ister:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)

Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Şimdi kendimize samimi bir soru soralım: Rabb’imiz Kur’an’ın ayetleri üzerinde düşünmemizi ve onlardan öğüt almamızı istiyorsa, bunun için öncelikle Kur’an’ın ne söylediğini anlamamız gerekmiyor mu?

Kur’an’ı anlamaya çalışmak imanımıza zarar verecek bir davranış değildir. Tam tersine, imanımızın neye dayandığını görmemize yardımcı olur. Eğer bir insanın inancı yalnızca kendisine anlatılanlara dayanıyorsa, Kur’an’ı okuyup sorgulaması elbette bazı kabullerini sarsabilir. Fakat burada sarsılan şey iman mı olacaktır, yoksa Kur’an’a dayanmayan kabuller mi?

Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir. Bir insan Kur’an’ı okuduğunda daha önce öğrendiği bazı bilgilerin yanlış olduğunu fark edebilir. Bazı geleneklerin vahiy olmadığını görebilir. Bazı dinî uygulamaların Kur’an’da karşılığını bulamayabilir. Böyle bir durumda “İmanım sarsıldı” demek yerine, “Benim Rabb’imin kitabına dayanmayan bir kabulüm sarsıldı” demek daha doğru değil midir?

Çünkü sağlam iman, insan sözlerinden değil, Rabb’imizin vahyinden beslenmelidir. Kur’an’ın kendisi de insanları doğru yola yönlendiren bir rehber olduğunu bildirir:
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir…”
(İsrâ, 17/9)

Öyleyse Kur’an insanı doğru yola iletmek için gönderilmişse, onu anlamaya çalışmak neden tehlikeli olsun?

Burada asıl sorgulanması gereken, mealin kendisi değil, meal okumayı neden tehlikeli gösterdiğimizdir. Bir meali mutlak doğru kabul etmek elbette doğru değildir. Fakat meal okumayı bütünüyle yasaklamak da Kur’an’ın insanı düşünmeye, akletmeye ve ayetler üzerinde düşünmeye çağıran yaklaşımıyla bağdaşmaz.

Üstelik yanlış anlama tehlikesi yalnızca mealde bulunmaz. İnsan Arapça metni okurken de yanlış anlayabilir. Bir tefsiri okurken de yanılabilir. Bir din görevlisinin açıklamasını dinlerken de hata yapılabilir. Çünkü insan hata yapabilen bir varlıktır. Dolayısıyla çözüm, insanı Kur’an’dan uzaklaştırmak değil; Kur’an’ı daha dikkatli, daha bilinçli ve daha bütüncül okumaktır.

Bu yüzden meal konusunda doğru yaklaşım ne “Her meal kesinlikle doğrudur” demektir ne de “Meal okumak tehlikelidir” diyerek insanları Kur’an’ın anlamından uzaklaştırmaktır. Doğru yaklaşım, meali bir anlama aracı olarak kullanmak, farklı çevirileri karşılaştırmak, ayetleri Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirmek ve hiçbir insan yorumunu Allah’ın sözüyle eşitlememektir.

Sonuçta mesele meal değildir. Mesele, dinin kaynağının ne olduğudur. Eğer din Rabb’imizin diniyse, onun kaynağını Rabb’imizin kitabında aramak gerekir. İnsanların sözleri, yorumları, alışkanlıkları ve yüzyıllar içerisinde oluşmuş kabuller ancak Kur’an’ın ölçüsüne vurularak değerlendirilebilir.

Bu nedenle bir insanın Kur’an’ı kendi dilinde okuyup “Rabb’im burada bana ne söylüyor?” diye sorması tehlikeli değildir. Tehlikeli olan, bu sorunun sorulmasından korkmak ve insanları Rabb’imizin kitabından uzaklaştırmaktır.

Sarsılması gereken iman değildir. Sarsılması gereken, Kur’an’a dayanmayan yanlış kabullerdir. Asıl tehlike meal okumak değil, Kur’an’ı okumadan din hakkında hüküm vermektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’IN EMİRLERİ VE MEZHEPLERİN UYGULAMALARI

 ALLAH’IN EMİRLERİ VE MEZHEPLERİN UYGULAMALARI

Din konusunda üzerinde düşünmemiz gereken en temel sorulardan biri şudur: Bir şeyin helal veya haram olduğuna kim karar verir? Cevap açıktır: Helali ve haramı belirleme yetkisi Allah’a aittir. Ancak bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Tarih boyunca Müslümanlar, Allah’ın kitabını anlamak ve karşılaştıkları yeni meseleleri çözmek amacıyla çeşitli yorumlar geliştirmişlerdir. Mezhepler de büyük ölçüde bu çabanın sonucunda ortaya çıkan fıkhî düşünce ekolleridir. Dolayısıyla mezheplerin varlığını, insanların dini anlama gayretinin tarihsel bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Asıl tartışılması gereken konu, bu insanî yorumların Allah’ın değişmez ve kesin hükümleriyle aynı seviyeye çıkarılıp çıkarılmadığıdır.

Çünkü bir insanın veya bir âlimin Allah’ın kitabından hareketle bir mesele hakkında görüş ortaya koyması başka, kendi görüşünü Allah’ın kesin hükmü olarak sunması başkadır. İnsan yorum yapabilir, yanılabilir, farklı bir sonuca ulaşabilir. Aynı konuda farklı âlimlerin farklı görüşlere ulaşması da bunun doğal bir sonucudur. Nitekim mezhepler arasındaki farklılıklar, birçok meselenin Kur’an’da ayrıntılı biçimde hükme bağlanmadığını ve insanların bu alanlarda kendi yöntemleriyle değerlendirmeler yaptığını göstermektedir.

Önce Rabb’imizin açıkça bildirdiği hükümlere bakalım. Mâide Suresi’nde haram kılınan yiyecekler açık biçimde bildirilmektedir:
“Ölü hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olanlar —henüz canlıyken yetişip kestikleriniz hariç— dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır. Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim. Kim şiddetli bir açlıkta, günaha yönelmeksizin çaresiz kalırsa, şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”
(Mâide, 5/3)
Ayetin dikkat çekici yönlerinden biri, Rabb’imizin haram kıldığı şeyleri açıkça bildirmesidir. Bunun yanında zaruret durumunda bir ruhsat bulunduğu da aynı ayette belirtilmektedir. Buradan hareketle, Allah’ın koyduğu hüküm ile insanların bu hüküm üzerine yaptıkları yorumların birbirinden ayrılması gerektiğini anlayabiliriz.

Nahl Suresi’nde ise Allah adına helal ve haram belirleme konusunda çok daha açık bir uyarı vardır:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise kurtuluşa eremezler.”
(Nahl, 16/116)
Bu ayet üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Bir insanın “Ben bunu doğru bulmuyorum” demesiyle “Allah bunu haram kılmıştır” demesi aynı şey değildir. Bir insanın kendi takvası gereği bir şeyden uzak durması mümkündür. Bir âlimin bir konuda ihtiyatlı davranmayı önermesi de mümkündür. Fakat kişisel veya fıkhî bir değerlendirmeyi Allah’ın kesin hükmü olarak sunmak farklı bir iddiadır.

Rabb’imiz insanlara geniş bir helal alan bırakmıştır:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.”
(Bakara, 2/168)

Ardından şöyle buyurur:
“O size ancak kötülüğü, çirkinliği ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
(Bakara, 2/169)
Burada yalnızca yiyeceklerden söz edilmemektedir. Allah hakkında bilmediğimiz şeyleri söylemememiz de açıkça bir ilke olarak ortaya konmaktadır.

Yûnus Suresi’nde de insanların helal ve haram konusunda kendi değerlendirmelerini Allah’a nispet etmeleri eleştirilir:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal yaptığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Bu ayet, helal ve haram konusunda son sözün Allah’a ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Fakat burada mezhepler konusunda adil bir değerlendirme yapmamız gerekir. Mezheplerin ortaya koyduğu her hükmü “Allah’ın haram kılmadığını haramlaştırmak” şeklinde değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü fıkıh âlimleri birçok konuda doğrudan “Allah bunu haram kılmıştır” iddiasıyla hareket etmemiş, Kur’an’daki hükümleri, mevcut bilgileri, dil kurallarını, dönemin şartlarını ve karşılaştıkları meseleleri değerlendirerek kendi içtihatlarını ortaya koymuşlardır. Bu nedenle mezhep görüşlerinin tamamını aynı kategoride değerlendirmek yerine, hangi hükmün açık bir Kur’an hükmü, hangisinin yorum ve içtihat olduğunu ayırt etmek gerekir.

Nitekim mezhepler arasında bulunan farklılıklar da bunu göstermektedir. Yiyeceklerden kıyafetlere, abdestten namaza, zekâttan hacca kadar birçok konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bir mezhepte bir uygulama farz veya vacip kabul edilirken başka bir mezhepte farklı bir hükümle değerlendirilmiş; bir meselede bir âlimin tercih ettiği görüş başka bir âlim tarafından benimsenmemiştir. Bu farklılıklar, insanların aynı kaynakları farklı yöntemlerle yorumlayabildiklerini göstermektedir.

Örneğin geleneksel fıkıh literatüründe bazı hayvanların etleri, deniz ürünleri, çeşitli kıyafetler, müzik aletleri ve oyunlar hakkında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Abdestin ayrıntıları, abdesti bozan durumlar, namazın bazı uygulamaları, zekâta tabi mallar ve hac ibadetinin bazı şartları konusunda da mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Bu farklılıkların varlığı, mezheplerden birinin mutlaka kötü niyetli olduğunu göstermez. Tam tersine, bunların önemli bir bölümü fıkhî yorum ve içtihat farklılıklarıdır.

Burada bizim açımızdan önemli olan, bu görüşlerin hangi statüde olduğudur. Bir fıkıh âliminin “Bu konuda benim kanaatim budur” demesi ile “Allah’ın kesin hükmü budur” demesi aynı şey değildir. İlkinde insanî bir yorum vardır; ikincisinde ise Allah adına kesin bir hüküm iddiası söz konusudur.

Bu ayrım özellikle günlük hayatın ayrıntılarında önem kazanmaktadır. Bir insan belirli bir kıyafeti giymeyi uygun görmeyebilir. Bir âlim belirli bir davranışı mekruh kabul edebilir. Başka bir âlim aynı davranış konusunda farklı düşünebilir. İnsanlar bu görüşlerden birini benimseyebilir. Fakat bunların Allah tarafından açıkça farz veya haram kılınıp kılınmadığını ayrıca araştırmak gerekir.

Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı?”
(A‘râf, 7/32)
Bu ayet bize önemli bir ölçü verir. Bir şeyin Allah tarafından haram kılındığını söylemek ciddi bir iddiadır. Dolayısıyla bir insanın kişisel tercihi, toplumun alışkanlığı veya bir âlimin fıkhî değerlendirmesi doğrudan Allah’ın hükmü olarak görülmemelidir.

Abdest konusunda da benzer bir ayrım yapılabilir. Rabb’imiz Mâide Suresi’nde namaza hazırlık sırasında yapılacakları açıkça bildirir:
Ey iman edenler! Salâta (namaza) kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi (kollarınızı) yıkayın; başlarınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı mesh edin! Cünüp olduysanız temizlenin (yıkanın)! Hastaysanız veya yolculuktaysanız veya sizden biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara (cinsel olarak) dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprak arayın ve yüzlerinizi de ellerinizi de ondan (onunla) mesh edin!  Allah size herhangi bir güçlük (çıkarmak) istemez fakat sizi tertemiz kılmak ve size (verdiği) nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.
(Mâide, 5/6)
Bu ayetin çevresinde tarih boyunca ayrıntılı fıkhî değerlendirmeler yapılmıştır. Abdestin farzları, sünnetleri, sırası, tekrar sayıları ve abdesti bozan durumlar hakkında mezhepler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşleri tarihsel fıkıh çalışmaları olarak incelemek mümkündür. Ancak bunların Kur’an’da açıkça bildirilen hükümlerle aynı seviyede görülüp görülmeyeceği ayrıca değerlendirilmelidir.

Namaz konusunda da benzer bir durum vardır. Namazın nasıl uygulanacağı konusunda Müslüman toplumlarda tarih boyunca çeşitli uygulamalar gelişmiş ve âlimler bunları farklı biçimlerde sistemleştirmişlerdir. Fâtiha’nın okunması, sure eklenmesi, rükû ve secdelerdeki uygulamalar, namaz sırasında meydana gelen bazı durumların namaza etkisi gibi konularda farklı mezhep görüşleri ortaya çıkmıştır. Bu farklılıkları yalnızca ayrışma olarak görmek yerine, İslam hukukunun tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan içtihat farklılıkları olarak değerlendirmek daha adil olacaktır.

Ancak burada başka bir tehlikeye de dikkat etmek gerekir: Bir mezhebin görüşünün zamanla o mezhebe bağlı insanlar tarafından dinin değişmez ve tartışılmaz hükmü olarak görülmesi. İşte sorun burada başlamaktadır. Çünkü insanın yaptığı yorum ile Allah’ın hükmü arasındaki sınır ortadan kalktığında, mezhep görüşü eleştirilemez hale gelebilmekte ve Kur’an’ın önüne geçirilebilmektedir.

Oysa bir Müslüman için herhangi bir âlimin görüşü ne kadar değerli olursa olsun, Allah’ın kitabıyla aynı seviyede değildir. Âlimin bilgisine saygı göstermek başka, onun görüşünü vahiy seviyesine yükseltmek başkadır. Mezheplerden yararlanmak başka, mezhebi dinin kendisi olarak görmek başkadır.

Bu nedenle mesele “Mezhepler doğru mudur, yanlış mıdır?” şeklinde tek cümlelik bir tartışmaya indirgenmemelidir. Daha sağlıklı soru şudur: Mezheplerin ortaya koyduğu görüşleri hangi ölçüyle değerlendireceğiz? Eğer ölçümüz Allah’ın kitabı ise, mezhep görüşleri de bu ölçü içerisinde ele alınabilir. Kur’an’da açıkça bildirilen bir hüküm varsa onu esas alırız. Kur’an’ın ayrıntılı hüküm vermediği bir konuda ise ortaya konmuş fıkhî görüşleri insanî yorumlar olarak değerlendirir, onları Allah’ın kesin hükmüyle karıştırmayız.

Resulün helal ve haram konusundaki konumunu değerlendirirken de aynı hassasiyet gerekir. A‘râf Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Onlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırır; temiz şeyleri onlara helal, pis şeyleri onlara haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.”
(A‘râf, 7/157)
Bu ayeti, Resul’ün Allah’tan bağımsız bir hüküm koyduğu şeklinde anlamak doğru değildir. Resul, Allah’ın kendisine bildirdiği vahiy doğrultusunda hareket eder. Dolayısıyla Resul’ün dinî konulardaki bildirimi Allah’ın vahyiyle bağlantılıdır. Buradan hareketle Resul ile daha sonraki insanların fıkhî yorumlarını aynı konumda değerlendirmemek gerekir.

Sonuç olarak mezhepler konusunda dengeli bir yaklaşım, ne onları bütünüyle yok saymak ne de bütün görüşlerini Allah’ın değişmez hükümleri olarak kabul etmektir. Mezhepler, Müslümanların tarih boyunca dinî meseleleri anlamaya ve çözmeye yönelik önemli fıkhî birikimleridir. Bu birikimden yararlanılabilir, âlimlerin görüşleri incelenebilir, hangi delillerle hangi sonuçlara ulaştıkları araştırılabilir. Fakat bütün bunlar yapılırken insan yorumunun insan yorumu olduğu unutulmamalıdır.

Çünkü din Allah’ındır. İnsanların dini anlama çabaları ise insanlara aittir. Bir mezhebin görüşü, onu benimseyen insanlar için değerli ve yol gösterici olabilir; fakat bu görüş Allah’ın açık hükmüyle aynı seviyeye getirilemez. Aynı şekilde bir mezhebi eleştirmek de o mezhebin bütün âlimlerini veya bütün tarihsel birikimini değersiz görmek anlamına gelmez.

Rabb’imiz dinin tamamlandığını bildiriyor:
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
(Mâide, 5/3)
Öyleyse bizim görevimiz, Allah’ın tamamladığı dine insan yorumlarını vahiy seviyesinde eklemek değil; Rabb’imizin kitabını merkeze alarak dinimizi anlamaya çalışmaktır. Geçmişte oluşmuş ilmî birikimden yararlanabilir, mezheplerin görüşlerini öğrenebilir ve farklı içtihatları karşılaştırabiliriz. Ancak nihai ölçüyü insanların isimleri ve mezhep aidiyetleri değil, Allah’ın kitabı olarak belirlemeliyiz.

Böyle baktığımızda mesele artık “Hanefî ne diyor, Şafiî ne diyor, Malikî ne diyor, Hanbelî ne diyor?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Önce “Rabb’imiz ne diyor?” diye sorarız. Ardından insanların bu ilahî mesajı tarih boyunca nasıl anladıklarını, hangi yorumları yaptıklarını ve hangi sonuçlara ulaştıklarını inceleriz. Böylece hem Kur’an’ı merkeze almış hem de geçmişteki ilmî çabaları hakkaniyetle değerlendirmiş oluruz.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İnsanların din hakkındaki yorumları değerli olabilir; fakat hiçbir insan yorumu Allah’ın sözü değildir. Din ile din anlayışı arasındaki bu ayrımı koruduğumuz sürece, hem Rabb’imizin kitabına bağlı kalabilir hem de Müslümanların tarih boyunca oluşturduğu fıkhî mirasa daha adil ve sağlıklı bir gözle bakabiliriz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ADEM KISSASINA NEREDEN BAKIYORUZ ? Kur’an’da geçen bazı kıssalar vardır ki, yüzeyden okunduğunda basit gibi görünür ama derinlerine indi...