HAC SADECE BİR İBADET YOLCULUĞU MUYDU?
Hac denildiğinde zihnimizde çoğu zaman belirli ibadetlerin
art arda yapıldığı bir yolculuk canlanır. Kâbe’nin etrafında dolaşmak,
Arafat’ta bulunmak, kurban kesmek ve belirli günlerde belirli görevleri yerine getirmek…
Oysa Kur’an’ın hacla ilgili ayetlerine dikkatle bakıldığında bundan daha geniş
bir çerçeveyle karşılaşırız. Kur’an, insanların hac için gelmelerini yalnızca
birtakım ritüelleri yerine getirmeleriyle açıklamaz; onların “kendileri için
birtakım menfaatlere şahit olmalarından” da söz eder.
“İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak, gerekse uzak yoldan
gelen binekler üzerinde sana gelsinler! Kendilerine ait birtakım yararlara
şahit olsunlar.” (Hac, 22/27-28)
Buradaki “menâfi” yani menfaatler ifadesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü ayet,
insanların hac yolculuğuna çıkmalarının sebeplerinden biri olarak çeşitli
faydalara şahit olmalarını göstermektedir. Kur’an bu menfaatleri tek tek
saymadığı için “menâfi sadece ticarettir” demek de, dünyevî bütün faydaları
dışarıda bırakıp yalnızca uhrevî kazançlardan söz etmek de ayetin kapsamını
daraltabilir.
Hac, Kur’an’ın ortaya koyduğu şekliyle öncelikle Allah’a
yöneliş ve kullukla ilgili bir ibadettir. Fakat ibadet olması, insan hayatının
diğer alanlarından tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez. İnsanlar bir ibadet
vesilesiyle aynı yerde toplanabilir, birbirleriyle karşılaşabilir, alışveriş
yapabilir, haberleşebilir, farklı bölgelerden gelen insanlarla tanışabilir ve
çeşitli ihtiyaçlarını karşılayabilirler. “Menâfi” kelimesi bütün bunların kesin
olarak ayette kastedildiğini söylememize izin vermez; fakat hac ortamının
yalnızca bireysel ritüellerden ibaret düşünülmemesi gerektiğini göstermektedir.
Menâfi Neleri Kapsıyor?
“Menâfi” kelimesinin anlam alanı geniştir. Fayda, yarar ve insanların elde
ettiği çeşitli kazanımlar anlamına gelir. Bu nedenle Hac 22/28’de geçen ifadeyi
yalnızca ekonomik kazançla sınırlandırmak doğru olmayabilir. İnsan hac için
gelirken Allah’a yönelir, ibadetini yerine getirir, başka insanlarla karşılaşır
ve hayatın farklı ihtiyaçlarını da karşılayabilir. Bunların hangisinin “menâfi”
kelimesinin içine ne ölçüde girdiği konusunda kesin bir sınır çizmek yerine,
Kur’an’ın kullandığı geniş ifadeyi korumak daha isabetli görünmektedir.
Üstelik Kur’an, aynı sûrede “menfaat” kavramını başka bir
yerde de kullanır:
“Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar birtakım yararlar vardır. Sonra
bunların varacakları yer, Eski Ev'e (Kâbe'ye) kadardır.”
(Hac, 22/33)
Bu ayette söz konusu olan hayvanlardır. Dolayısıyla “menfaat” kelimesinin tek
bir alana sıkıştırılamayacağı anlaşılmaktadır. Bir şeyden yararlanmak, onun
sağladığı farklı faydalardan istifade etmek anlamına gelebilir.
Buradan hareketle hacdaki “menâfi”yi sadece ticarete
indirgemek yerine, insanların hac vesilesiyle elde edebilecekleri çeşitli
dünyevî ve uhrevî faydaların bulunduğunu kabul etmek daha dengeli
görünmektedir. Ticaret bunlardan biri olabilir; fakat ayetin bütününü ticarete
eşitlemek mümkün değildir.
Hac Ve Ticaret Birbirinden Ayrı mıydı?
Kur’an, hac döneminde insanların dünyevî ihtiyaçlarını karşılamalarını
yasaklayan bir anlayış ortaya koymaz. Tam tersine Bakara Suresi’nde hacla
ilgili hükümlerin arasında Rabb’in lütfundan aranmasında bir sakınca olmadığı
belirtilir:
“Rabbinizden gelecek bir lütfu aramanızda size herhangi bir günah yoktur.
(Bakara, 2/198)
Hac ibadetinin anlatıldığı bu bağlamda insanın Allah’ı
anması da ayrıca vurgulanmaktadır:
“Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha
da güçlü bir şekilde Allah'ı hatırlayın!”
(Bakara, 2/200)
Bu iki ifade birlikte düşünüldüğünde, hac sırasında Allah’a yönelmekle hayatın
doğal ihtiyaçlarını karşılamanın birbirine engel olmadığı görülmektedir.
Bu durum ibadetin değerini azaltmaz. Tam tersine Kur’an’ın
insan hayatını bir bütün olarak ele aldığını gösterir. İnsan Allah’a kulluk
ederken çalışabilir, ticaret yapabilir, ihtiyaçlarını karşılayabilir ve
toplumla ilişkilerini sürdürebilir. İbadet, hayatın dışına çıkarılmış ayrı bir
alan değildir.
Hac Mevsimindeki Pazarlar Sadece Alışveriş Yeri miydi?
Tarihî bilgiler de hac döneminin çevresinde oluşan hareketliliği anlamamıza
yardımcı olabilir. İslam öncesi Arabistan’da Ukâz, Zülmecâz ve başka bazı
pazarların yalnızca mal alışverişi yapılan yerler olmadığı; anlaşmaların
yapılması, ittifakların kurulması ve çeşitli toplumsal ilişkilerin
geliştirilmesi gibi işlevler de taşıdığı belirtilmektedir.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bu
faaliyetlerin tamamını doğrudan hac ibadetinin bir parçası saymak doğru olmaz.
Hacla aynı dönem veya çevrede gerçekleşen sosyal ve ekonomik faaliyetlerle
haccın kendisini birbirinden ayırmak gerekir.
O dönemde bugünkü anlamda ulus devletler, diplomatik
konferanslar veya uluslararası kuruluşlar bulunmuyordu. Bu nedenle haccı modern
anlamda bir “dünya konferansı” olarak tanımlamak tarihî gerçekliği aşar. Ancak
farklı bölgelerden insanların aynı merkezde toplanmasının çeşitli sosyal
ilişkiler doğurması son derece tabiîdir.
Dolayısıyla “Hac bir konferanstı” demek yerine, hac ve hac
mevsimi çevresinde oluşan ortamın insanların karşılaştığı, ihtiyaçlarını
karşıladığı ve çeşitli ilişkiler kurduğu geniş bir buluşma alanı olduğunu
söylemek daha doğru görünmektedir.
Kur’an’ın “İnsanlar İçin Toplanma Yeri” İfadesi
Kur’an’ın Beyt ile ilgili kullandığı ifadeler de bu açıdan dikkat çekicidir:
“Hani Evi (Kâbe'yi) insanlara toplanma yeri ve güven (mekânı) kılmıştık.
(Bakara, 2/125)
Buradaki “toplanma” ifadesi önemlidir. Çünkü Beyt yalnızca kişinin tek başına
ibadet ettiği bir mekân olarak tanımlanmamakta; insanların toplandığı ve güven
bulduğu bir yer olarak gösterilmektedir.
Buradan “mutlaka şu siyasî toplantılar yapılıyordu” gibi
kesin sonuçlar çıkarmak doğru değildir. Kur’an böyle ayrıntılar vermemektedir.
Ancak insanların bir araya gelmesinin, tanışmasının, ihtiyaçlarını
karşılamasının ve çeşitli ilişkiler kurmasının önünde de bir engel yoktur.
Hatta uzak bölgelerden gelen büyük bir insan topluluğunun
aynı merkezde buluşmasının sosyal sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bu nedenle
Beyt’in “insanlar için toplanma yeri” olarak nitelenmesi, hac ibadetinin
insanları bir araya getiren yönünü de düşünmemize imkân vermektedir.
Hac, İnsanları Birbirinden Haberdar Eden Bir Buluşma
Alanı Olabilir miydi?
Bugün iletişim araçları sayesinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen
olaydan kısa sürede haberdar olabiliyoruz. Geçmiş toplumlarda ise uzak bölgeler
arasındaki bilgi aktarımı son derece sınırlıydı. İnsanların yüz yüze gelmesi,
haberleşmenin en önemli yollarından biriydi.
Kur’an, hac için insanların uzak yollardan geldiğini
özellikle belirtmektedir:
“Gerek yaya olarak, gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde
sana gelsinler.” (Hac, 22/27)
Uzak bölgelerden gelen insanların aynı merkezde buluşması, farklı toplulukların
birbirinden haberdar olmasına ve çeşitli bilgilerin taşınmasına imkân
verebilirdi.
Bunun Hac 22/28’deki “menâfi” ifadesinin kesin anlamı
olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat tarihî şartlar açısından bakıldığında,
böyle büyük bir insan hareketliliğinin ekonomik ve sosyal olduğu kadar bilgi
alışverişi bakımından da faydalar doğurması tabiîdir.
Kurban Sadece Kesmek İçin mi?
Hac denildiğinde üzerinde en fazla durulan konulardan biri de kurbandır.
Geleneksel anlatımlarda kurban çoğu zaman yalnızca kesilmesi gereken bir hayvan
şeklinde ele alınır. Oysa Kur’an, kurbanı anlatırken hayvanın kesilmesinden
sonra ne yapılacağını da açıkça belirtmektedir:
“Onlardan yiyin ve sıkıntı içindeki yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)
Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:
“Yanları yere düştüğünde onlardan yiyin; kanaat eden yoksulu da isteyen
yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/36)
Kur’an’ın bu ifadeleri, kurbanın yalnızca kesme eyleminden ibaret olmadığını
göstermektedir. Kurban edilen hayvandan insanların yemesi ve ihtiyaç
sahiplerinin doyurulması istenmektedir.
Fakat burada önemli bir denge vardır. Kurbanın amacı
yalnızca insanları doyurmak değildir. Çünkü Kur’an hemen ardından daha temel
bir noktaya dikkat çeker:
“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan sizin
takvanızdır.”
(Hac, 22/37)
Kurbanın bir yönünde Allah’ı anmak ve takva, diğer yönünde ise Allah’ın verdiği
rızıktan yararlanmak ve ihtiyaç sahiplerini doyurmak vardır. Bu iki yönü
birbirinden koparmamak gerekir.
Dolayısıyla “kurban sadece insanları doyurmak için
kesiliyordu” demek de doğru değildir; “kurbanın insanlara yönelik hiçbir sosyal
yönü yoktur” demek de Kur’an’ın açık ifadeleriyle bağdaşmaz.
Yoksulu Doyurmak Neden Hac Bağlamında Anlatılıyor?
Kur’an’ın hac ibadetini anlattığı yerde yoksulların doyurulmasına özellikle yer
vermesi dikkat çekicidir. Çünkü hac, çok sayıda insanın aynı ortamda buluştuğu
bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda insanların ihtiyaçlarının görünür hâle
gelmesi de tabiîdir.
Kur’an, kurban etinden hem yenilmesini hem de yoksulların
doyurulmasını ister. Üstelik yalnızca isteyen yoksuldan değil, “kanaat eden
yoksul”dan da söz eder. Böylece yardım, yalnızca gelip isteyen kişiye
bırakılmaz; ihtiyacı olan insanın durumunun gözetilmesi de istenir.
Bu, ibadetin toplumsal boyutunu gösteren önemli bir
ayrıntıdır. İnsan Rabb’ine yönelirken insanlardan kopmamaktadır. Allah’a
yaklaşma düşüncesi, başkasının ihtiyacını görmezden gelmeyi gerektirmemektedir.
Hacda İnsanların Birbirine Yaklaşması
İnsanların aynı yerde toplanması yalnızca ekonomik ilişkiler doğurmaz. İnsanlar
tanışır, konuşur, birbirlerini görür ve farklı toplulukların varlığından
haberdar olur. Bu karşılaşmalar toplumlar arasındaki ilişkilerin gelişmesine de
zemin hazırlayabilir.
Tarihî kaynaklarda Arabistan’daki büyük pazarların ticaretin
yanında çeşitli sosyal işlevler taşıdığı belirtilmektedir. Fakat bunları
doğrudan hac ibadetinin farzları veya şartları olarak görmek mümkün değildir.
Bunlar, hac ve hac mevsimi çevresinde oluşan sosyal ortamın sonuçları olarak
değerlendirilmelidir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü hacı yalnızca birkaç ritüele
indirgemek, onun oluşturduğu geniş insan hareketliliğini görmemize engel olur.
Öte yandan haccı siyasî veya ekonomik bir toplantıya dönüştürmek de ibadetin
merkezini kaybettirir.
Kur’an’ın çizdiği tablo bu iki uçtan da uzaktır.
Hac Bir Ticaret Fuarı Değildi
Hac ortamında ticaretin bulunması, haccın bir ticaret fuarı olduğu anlamına
gelmez.
Hac, Allah’a yöneliş merkezli bir ibadettir. Beyt; Allah’ın adıyla, kullukla,
güvenle ve insanların toplanmasıyla birlikte ele alınmaktadır. Ticaret ise
insan hayatının doğal ihtiyaçlarından biridir.
Bu ikisini birbirine rakip hâle getirmek gereksizdir. Bir
insan hac görevini yerine getirirken ihtiyacı olan bir malı satın alabilir, bir
tüccar hac döneminde ticaret yapabilir, farklı bölgelerden gelen insanlar
birbirleriyle tanışabilir, yoksullar doyurulabilir ve çeşitli ihtiyaçlar
karşılanabilir. Bunların hiçbiri haccın Allah’a yönelen temel niteliğini
ortadan kaldırmaz.
Hac Ve Barış Ortamı
Hacla ilgili bir başka önemli nokta da güvenliktir. Kur’an, Beyt’i “güven yeri”
olarak tanımlamaktadır. Bu ifade, insanların belirli bir mekânda güven içinde
bulunabilmesinin önemini ortaya koyar.
Geçmiş Arabistan toplumunda kabileler arasında çatışmaların
yaşandığı düşünüldüğünde, insanların belirli dönemlerde güven içinde hareket
edebilmeleri önemli bir toplumsal değer taşımaktadır. Tarihî bilgiler de bazı
kutsal zamanların ve bunlarla bağlantılı pazarların insanların daha güvenli
biçimde bir araya gelmesine imkân verdiğini göstermektedir.
Fakat buradan “hac sırasında bütün savaşlar kesin olarak
duruyordu” veya “bütün anlaşmalar burada yapılıyordu” gibi kesin sonuçlar
çıkarmak doğru olmaz. Tarihî süreçler bundan daha karmaşıktır.
Daha temkinli ifade etmek gerekirse, kutsal zamanlar ve
kutsal mekânlar insanların güven içinde hareket edebilmesine ve farklı
toplulukların bir araya gelmesine önemli imkânlar sağlamış olabilir.
Hac Sadece Bireysel Bir İbadet Değildir
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde hacca daha geniş bir pencereden bakmak mümkün
hâle gelir.
Hac, insanın Rabb’ine yöneldiği bir ibadettir; fakat aynı
zamanda insanları aynı merkezde buluşturan büyük bir insan hareketidir. Kâbe
ortak merkezdir. İnsanlar uzak bölgelerden gelir, aynı mekânda bulunur ve aynı
ibadet merkezinin çevresinde toplanırlar.
Böyle bir buluşmanın sosyal sonuçlar doğurması tabiîdir.
İnsanlar birbirlerini görür, ihtiyaçlarını karşılar, ticaret yapar, haber
paylaşır, farklı bölgelerden gelen insanlarla tanışır ve yoksulların
ihtiyaçlarını görebilirler.
Bunların tamamını Kur’an’ın “menâfi” kelimesine kesin
biçimde yüklemek doğru olmaz. Fakat Kur’an’ın bu kelimeyi kullanması ve hac
için uzak bölgelerden insanların geldiğini belirtmesi, haccın insan hayatından
tamamen kopuk bir ritüel alan olarak düşünülmemesi gerektiğini göstermektedir.
Haccın Merkezinde Ne Var?
Bütün bu sosyal ve ekonomik boyutlara rağmen haccın merkezini unutmamak
gerekir.
Kur’an insanları Beyt’e çağırırken onları Allah’a
yöneltmektedir. Kurban konusunda et ve kanın Allah’a ulaşmayacağını, O’na
ulaşanın takva olduğunu bildirmektedir. İnsanlardan Allah’ı anmaları
istenmektedir.
Dolayısıyla haccın merkezinde ticaret yoktur. Siyaset
yoktur. Sosyal ilişkiler yoktur. Merkezde Allah’a kulluk vardır.
Fakat Allah’a kulluk da insanı hayattan koparmamaktadır.
İnsan Rabb’ine yönelirken yoksulu görür. Kurbanından yer ve başkasını doyurur.
Hac için gelirken Allah’ın lütfundan yararlanabilir. Beyt’in çevresinde
toplanırken başka insanlarla karşılaşır.
İşte burada Kur’an’ın yaklaşımı dikkat çekmektedir: İbadet
ile hayat birbirinin karşıtı değildir.
“Menâfi” Kelimesi Bize Ne Söylüyor?
Belki de bu konunun en dikkat çekici tarafı “menâfi” kelimesidir. Kur’an,
insanların hac için gelmelerini anlatırken onların “kendileri için birtakım
menfaatlere şahit olmaları”ndan söz etmektedir.
Bu ifade, hac ibadetinin insan hayatına dokunan yönlerinin
bulunduğunu düşündürmektedir. Ancak kelimenin kapsamını bizim kesin biçimde
doldurmamız doğru olmaz. Kur’an “şu menfaatlerdir” diyerek ayrıntılı bir liste
vermemektedir.
Bu nedenle ticareti, sosyal ilişkileri, bilgi alışverişini
veya başka toplumsal faaliyetleri ayetin kesin anlamı olarak sunmak yerine,
bunları “menâfi” kavramının mümkün sonuçları arasında değerlendirmek daha
temkinli olacaktır.
Özellikle tarihî bilgiler bu ihtimalleri anlamamıza yardımcı
olabilir; fakat tarihî bilgi hiçbir zaman Kur’an ayetinin yerine geçmez.
Tarihî Bilgi İle Kur’an’ı Birbirine Karıştırmamak
Burada önemli bir yöntem meselesi ortaya çıkıyor. Kur’an bize haccın hangi
ilkeler çerçevesinde ele alındığını bildirir. Tarih ise insanların bu ibadeti
hangi sosyal ortamda gerçekleştirdikleri hakkında bilgi verebilir.
Mesela Kur’an’ın “menâfi” demesi vahyin bilgisidir. İslam
öncesi Arabistan’da bazı pazarların bulunduğunu ve bu pazarların ticaretin
yanında çeşitli sosyal işlevler taşıdığını söylemek ise tarihî bilgidir.
İkincisi birincisini anlamamıza yardımcı olabilir; fakat
onun yerine geçmez. Bu ayrım korunduğunda hem Kur’an’a hem de tarihe karşı daha
sağlıklı bir yaklaşım ortaya çıkar.
Hac Döneminin Geniş İnsan Hareketliliği
Kur’an’ın “uzak yollardan gelen” insanlardan söz etmesi, hac hareketliliğinin
yalnızca yerel bir toplulukla sınırlı olmadığını göstermektedir. Farklı
bölgelerden insanların aynı merkezde buluşması, doğal olarak çeşitli
karşılaşmaları da beraberinde getirir.
Bu karşılaşmalar ekonomik ve sosyal ilişkilerin yanı sıra
bilgi alışverişine de imkân sağlayabilir. Bir bölgede meydana gelen bir olay
başka bir bölgeden gelen insanlar tarafından öğrenilebilir; insanlar kendi
bölgelerindeki gelişmeleri başkalarına aktarabilirlerdi.
Bunun Hac 22/28’deki “menâfi” ifadesinin kesin anlamı
olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat böyle büyük bir insan hareketliliğinin
çeşitli faydalar doğurması hayatın doğal akışına uygundur.
Bu nedenle hacı yalnızca “bir insanın Kâbe’ye gidip birkaç
ibadeti yerine getirmesi” şeklinde düşünmek, Kur’an’ın çizdiği geniş tabloyu
daraltabilir.
Kurbanın Etinden Kimler Yararlanıyor?
Kurban konusunda Kur’an’ın açık ifadelerine yeniden bakıldığında ibadet ile
toplumsal sorumluluk arasındaki bağ daha belirgin hâle gelir.
“Onlardan yiyin ve sıkıntı içindeki yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)
Burada “kendiniz yiyin” ile “yoksulu doyurun” ifadelerinin aynı bağlamda
bulunması dikkat çekicidir.
Kur’an, insanın kendi ihtiyacını gidermesiyle başkasının
ihtiyacını karşılamasını birbirine karşıt görmemektedir. Kurban kesilir, ondan
yenilir ve ihtiyaç sahibi de doyurulur.
Böylece hac, insanı yalnızca kendi ibadetine kapanan bir
birey hâline getirmez. Kendisinin sahip olduğu nimeti başkalarıyla paylaşmasını
da hatırlatır.
Kurbanın Asıl Değeri Takvadır
Fakat bütün bunların üzerinde daha temel bir gerçek vardır:
“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan sizin
takvanızdır.”
(Hac, 22/37)
Hayvanın eti Allah’a gitmez, kan Allah’a ulaşmaz. Asıl değer, insanın Allah
karşısındaki bilinç ve sorumluluğudur.
Bu nedenle kurbanın iki yönü birlikte düşünülmelidir. İnsan
Allah’ın adını anarak kurbanını yerine getirir; ardından Allah’ın verdiği
rızıktan kendisi yer ve ihtiyaç sahiplerini doyurur. Böylece ibadet, insanın
Allah ile ilişkisini olduğu kadar insanlarla ilişkisini de etkiler.
Hac Bir “Hayattan Kaçış” Değil
Belki de hac konusunda yapılabilecek yanlışlardan biri, ibadeti hayatın dışına
taşımaktır. Sanki insan hac için gittiğinde bütün ilişkilerini bırakacak,
insanî ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyecek ve yalnızca ritüellerden oluşan kapalı bir
alana girecekmiş gibi düşünmek, Kur’an’ın çizdiği tabloyla tam olarak örtüşmez.
Kur’an insanı hayatın içinde Allah’a kulluk eden bir varlık
olarak ele alır. Hac sırasında insan ibadet eder, yer, içer, yürür, dinlenir,
insanlarla karşılaşır, ihtiyaçlarını karşılar ve yoksulları doyurur.
Bu nedenle hac, hayattan kaçış değil; hayatın içinde Allah’a
yöneliştir.
Hac Bir Konferans Değil, Fakat Büyük Bir Buluşmadır
Hac, bugünkü anlamıyla bir konferans değildir. İnsanların devlet temsilcileri
olarak bir araya gelip gündem belirlediği modern bir toplantı sistemi yoktur.
Dolayısıyla haccı böyle bir kavramla tanımlamak doğru olmaz.
Fakat hac, çok geniş bir insan hareketliliğinin
gerçekleştiği ibadet merkezli bir buluşma ortamıdır. İnsanlar uzak bölgelerden
gelir, Beyt’in çevresinde toplanır ve hayatın çeşitli ihtiyaçlarını karşılar.
Hac mevsimiyle bağlantılı sosyal ve ekonomik hareketlilik de bu büyük
buluşmanın çevresinde ortaya çıkabilir.
Bu nedenle haccı ne bir ticaret fuarı ne de modern anlamda
bir konferans olarak görmek gerekir. Hac, merkezinde Allah’a kulluğun bulunduğu
büyük bir buluşmadır. İnsan hayatı ise bu merkezin çevresinde bütün yönleriyle
devam etmektedir.
Sonuç Yerine
Kur’an’a baktığımızda haccın yalnızca dışarıdan görülen birkaç ritüelden ibaret
olmadığını fark ediyoruz. İnsanlar uzak yollardan Beyt’e çağrılıyor, kendileri
için birtakım menfaatlere şahit olmaları söyleniyor. Beyt, insanlar için bir
toplanma ve güven yeri olarak tanımlanıyor. Hac bağlamında Allah’ın lütfundan
yararlanılmasında sakınca görülmüyor. Kurban edilen hayvanlardan yenilmesi ve
yoksulların doyurulması isteniyor. Sonra bütün bunların ötesinde, Allah’a
ulaşanın et veya kan değil, takva olduğu bildiriliyor.
Bütün bu ifadeler birlikte düşünüldüğünde hac, Allah’a
yöneliş merkezli bir ibadet olmakla birlikte insan hayatından kopuk bir
faaliyet değildir.
İnsan Rabb’ine yönelirken başka insanlarla karşılaşır. Kendi
ihtiyacını karşılarken başkasının ihtiyacını da gözetir. Kurbanından yer ve
yoksulu doyurur. Uzak bölgelerden gelen insanlarla aynı merkezde buluşur. Hac
mevsimi çevresinde oluşan ekonomik ve sosyal hareketlilik de bu büyük
buluşmanın doğal sonuçlarından biri olabilir.
Tarihî bilgiler, özellikle hac mevsimi çevresindeki
pazarların yalnızca ticaret yapılan yerler olmadığını, çeşitli sosyal
ilişkilerin de burada geliştiğini göstermektedir. Ancak bunların tamamını
doğrudan hac ibadetinin bir parçası saymak doğru değildir. Bunlar hac mevsimi
ve onun çevresinde oluşan sosyal hayatın unsurları olarak değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla haccı ne yalnızca ticarete indirgemek ne de
insan hayatından tamamen koparılmış dar bir ritüel alanına hapsetmek doğru
görünmektedir. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu çerçevede insanlar hac için
gelir, Allah’ı anar, birtakım menfaatlere şahit olur, Allah’ın verdiği rızıktan
yararlanır, kurbanlarından yer ve ihtiyaç sahiplerini doyurur.
Belki de hac ibadetinin dikkat çekici yönlerinden biri tam
da budur: İnsan Rabb’ine yönelmek için çıktığı yolculukta insanlardan kopmaz.
Aksine insanlarla karşılaşır, onların ihtiyaçlarını görür ve kendisine verilen
nimetleri paylaşır.
Hac, Allah’a yönelişle başlayan fakat insan hayatına dokunan
geniş bir buluşma hâline gelir.
Haccın “menâfi” ifadesiyle anlatılan bütün boyutlarını kesin
sınırlarıyla belirlemek ise mümkün değildir. Kur’an’ın açıkça söyledikleri
bellidir; tarih bize dönemin sosyal şartları hakkında önemli bilgiler
sunmaktadır. Bunların ötesinde hangi faydaların ne ölçüde bu kapsamda
bulunduğunu Allah daha iyi bilir.