AHLÂK NEREDE?

 AHLÂK NEREDE?

Yıllardır din adına bazı uygulamaların belirli günahları bağışlatacağına dair anlayışlar anlatılmaktadır. “İki namaz arasındaki günahlar affedilir”, “Cuma namazına gidenin bir haftalık günahları bağışlanır”, “Şu gecede ibadet edenin günahları affedilir”, “Hacca giden annesinden doğduğu günkü gibi günahsız döner” veya “Son nefesinde kelime-i tevhidi söyleyen kurtulur” şeklindeki ifadeler, insanda ibadetleri bir tür günah temizleme aracı olarak görme düşüncesi oluşturabilir. Oysa Kur’an’ın insanın sorumluluğuna ilişkin ortaya koyduğu ölçü çok daha farklıdır. İnsan yaptığı her davranışın karşılığını göreceğinin bilincinde olmalıdır:
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu anlayış, insanın yaptığı kötülükleri bir kenara bırakıp daha sonra gerçekleştireceği bir ibadetle bütün sorumluluğunun ortadan kalkacağını düşünmesine izin vermez. Rabb’imiz elbette bağışlayandır ve insan hata yaptığında tövbe edebilir. Ancak Kur’an’daki tövbe anlayışı, kötülüğü sürdürürken insanın kendisini rahatlatacağı bir formül değildir. İnsan yanlışını fark etmeli, pişman olmalı, kötülüğü terk etmeli ve Rabb’ine yönelmelidir. Dolayısıyla mesele yalnızca günahın bağışlanmasını istemek değil, insanın davranışını değiştirmesidir.

Kur’an’da ibadet ile ahlâk birbirinden koparılmaz. Salât bunun açık örneklerinden biridir:
“Sana vahyedilen Kitabı tilavet et (okuyup aktar) ve namazı kıl! Şüphesiz ki namaz, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût, 29/45)

Bu ayet, salâtın insan hayatında bir karşılığı olması gerektiğini gösterir. Salâtı ikame eden (namazı kılan) kişinin davranışlarında hiçbir değişiklik meydana gelmiyorsa, burada ibadetin amacı ile yaşanan hayat arasında bir kopukluk bulunduğu düşünülebilir. İnsan salâtını yerine getirirken aynı zamanda zulmediyor, haksızlık yapıyor, yalan söylüyor veya insanları aldatıyorsa, yalnızca ibadetin şekline bakmak yeterli olmayacaktır.

Kur’an, iyiliği de yalnızca ritüellerin yerine getirilmesine indirgemez:
“İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebilere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara veren; salâtı ikame eden, zekâtı veren; söz verdiğinde sözünü yerine getiren; sıkıntı, darlık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerin yaptığıdır.”
(Bakara, 2/177)
Bu ayette iman, salât ve zekâtın yanında ihtiyaç sahibine yardım etmek, sözünde durmak ve sıkıntılar karşısında sabretmek de iyiliğin unsurları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle Kur’an bütünlüğünde ibadet ile ahlâkı birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. İman ve ibadet, insanın davranışlarına yansıyan bir sorumluluk bilinci oluşturmalıdır.

Mâûn Suresi de bu konuda dikkat çekici bir ölçü ortaya koyar:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o salât edenlere ki onlar salâtlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile engellerler.”
(Mâûn, 107/1-7)
Burada yalnızca ibadet görüntüsünün yeterli olmadığı görülmektedir. Yetimin, yoksulun ve ihtiyaç sahibinin durumuna duyarsız kalan; gösterişe yönelen ve iyiliği engelleyen bir anlayış eleştirilmektedir. Bu da ibadetlerin insanın ahlâkına ve toplumsal davranışlarına yansımasının önemini ortaya koyar.

Bu açıdan “Hacı” gibi unvanların da kişinin ahlâkının ölçüsü olarak görülmemesi gerekir. Hacca gitmiş olmak, kişinin ibadetini yerine getirdiğini gösterir; fakat onun her konuda doğru, adaletli veya güvenilir olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Bir insanın güvenilirliği davranışlarıyla ortaya çıkar. Kur’an’ın ölçüsü de insanların verdiği unvanlardan ziyade takvadır:
“Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en çok takva sahibi olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Benzer şekilde adalet de yalnızca güzel bir söz olarak bırakılmamıştır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Buradaki ölçü oldukça açıktır: İnsan, hoşlanmadığı kişilere karşı bile adaleti korumalıdır. Dolayısıyla dinî hayatın değerlendirilmesinde yalnızca kişinin ne kadar ibadet ettiği değil, adaletli olup olmadığı, insanlara nasıl davrandığı, verdiği sözleri tutup tutmadığı ve başkalarının haklarına nasıl yaklaştığı da dikkate alınmalıdır.

Asıl problem, ibadetlerin insanın ahlâkî sorumluluğunun yerine geçirilmesidir. “Nasıl olsa ibadet ederim ve günahlarım silinir” düşüncesinin yaygınlaşması, insanın kötülükten uzaklaşma çabasını zayıflatır. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk anlayışında insan, yaptığı kötülüğün hesabını düşünmeli ve hayatını buna göre düzenlemelidir. Bağışlanma ümidi, kötülükte ısrar etmenin gerekçesine dönüşmemelidir.

Bu nedenle toplumda ibadetlerin yaygınlığı ile ahlâkî durum arasında mutlaka aynı oranda bir gelişme olduğu varsayılmamalıdır. Bir toplumda insanlar namaz kılabilir, oruç tutabilir, hacca gidebilir ve dinî ifadeleri sıkça kullanabilir. Fakat bunun yanında yalan, haksızlık, şiddet, dolandırıcılık, rüşvet veya başkalarının haklarına tecavüz gibi davranışlar da devam edebilir. Böyle bir tablo karşısında yalnızca insanların ibadetlerini artırmasını istemek yerine, ibadetlerin Kur’an’daki amacı ve insan üzerindeki etkisi yeniden düşünülmelidir.

Din insanın vicdanını susturan değil, uyandıran bir anlayış olmalıdır. “Günahımı nasıl sıfırlarım?” sorusundan önce “Yanlış yaptığımda ne yapmalıyım ve hayatımı nasıl düzeltmeliyim?” sorusu sorulmalıdır. İnsan Rabb’inden bağışlanma dilemeli, fakat yanlışını düzeltmek için de çaba göstermelidir. Dua etmeli, fakat başkasına yaptığı haksızlığı sürdürmemelidir. Namazı kılmalı ve bunun kendisini kötülükten uzaklaştırmasına izin vermelidir. Hacca gitmeli, fakat bunu bir üstünlük unvanına dönüştürmemelidir. Allah’ı zikretmeli, fakat zikrin hayatında güzel davranışlara dönüşmesini sağlamalıdır.

Burada dinin kaynağı meselesi de önem kazanmaktadır. Kur’an’ın din konusunda temel ölçü olarak kabul edilmesi hâlinde, din adına ileri sürülen bütün iddiaların Kur’an açısından değerlendirilmesi gerekir. Muhammed’in vefatından sonraki dönemlerde derlenen rivayet ve dinî eserlerin, Kur’an’ın yanında hangi konumda bulunduğu da bu çerçevede sorgulanmalıdır. Bir sözün veya uygulamanın dinî hüküm hâline gelmesi için yalnızca geçmişten aktarılmış olması yeterli görülmemelidir. Öncelikli ölçünün Allah’ın kitabı olması gerektiği düşünülmelidir.

Bu bakımdan “Hoca ne diyor?”, “Şeyh ne diyor?”, “Mezhep ne diyor?” sorularından önce “Kur’an ne diyor?” sorusunun sorulması önemlidir. Çünkü din adına ortaya konulan herhangi bir görüş, ne kadar yaygın veya eski olursa olsun Kur’an’ın ölçüsünden bağımsız biçimde kesin doğru kabul edilmemelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların bütçeleri ve personel sayıları da ayrıca tartışılabilir. Ancak burada asıl mesele rakamlardan çok, verilen din hizmetinin niteliğidir. Din hizmetinin amacı insanları yalnızca birtakım ibadetlerin şekline yönlendirmek değil, Allah’ın kitabını anlayan, sorumluluk bilinci taşıyan, adaletli, dürüst ve merhametli insanlar yetiştirmek olmalıdır. Bir insanın yaptığı dinî hizmet karşılığında ücret alması Kur’an’a göre yanlıştır; asıl sorgulanması gereken, bu hizmetin hangi anlayışı aktardığı ve insanları hangi kaynağa yönlendirdiğidir.

Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, insanın yalnızca dindar görünmesini değil, inancının hayatına yansımasını gerektirmektedir. İman, salât, zekât, sabır, adalet, doğruluk, merhamet ve hakka riayet birbirinden tamamen kopuk alanlar değildir. İbadetlerin insanı daha dürüst, daha adaletli, daha merhametli ve daha güvenilir hâle getirmesi beklenir. Bu gerçekleşmiyorsa, yalnızca ibadetlerin sayısını değil, ibadet anlayışını da yeniden düşünmek gerekir.

Bu nedenle “Günahlarım nasıl sıfırlanır?” sorusunun yerine “Ben nasıl daha doğru ve sorumlu bir insan olurum?” sorusunu koymak daha anlamlıdır. Bir insanın dinî unvanı, dış görünüşü veya yerine getirdiği ibadetlerin sayısı onun ahlâkının kesin ölçüsü değildir. Asıl önemli olan, Rabb’imizin huzurunda nasıl bir insan olduğudur. Çünkü insanın karşısına çıkacak olan şey, kendisine verilen unvanlardan önce kendi yaptıklarıdır.

Öyleyse üzerinde düşünülmesi gereken temel soru şudur: İbadetler insanı kötülükten uzaklaştırmıyor, adaleti güçlendirmiyor, merhameti çoğaltmıyor ve dürüstlüğünü geliştirmiyorsa, yaşanan din anlayışında neyin eksik olduğu sorgulanmalıdır. Belki de yıllardır cevabı aranması gereken en önemli soru budur: AHLÂK NEREDE?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİNİMİZ: ÖTENAZİ VE KÜRTAJ

 DİNİMİZ: ÖTENAZİ VE KÜRTAJ

İnsan, dünyaya kendi isteğiyle gelmediği gibi ne zaman ve nasıl öleceğine de mutlak anlamda kendisi karar veren bir varlık değildir. Hayat da ölüm de insanın kendi mülkü değildir. İnsan, kendisine verilmiş bir bedenin ve ömrün sahibinden çok emanetçisidir. Bu sebeple insan hayatı üzerinde konuşurken önce şu temel gerçeği anlamamız gerekir: Hayat, insanın ürettiği, dilediğinde başlatıp dilediğinde sona erdirebileceği bir şey değildir. Hayat, Rabb’imizin verdiği bir emanettir.

Bugün modern dünyada insanın hayatı üzerinde mutlak söz sahibi olduğu düşüncesi giderek yaygınlaşmaktadır. “Bu benim bedenim”, “Bu benim hayatım”, “Bu benim kararım” denilmektedir. İlk bakışta bu sözler kişisel özgürlüğün ifadesi gibi görünmektedir. Fakat Kur’an açısından meseleye baktığımızda insanın kendisi üzerinde bile sınırsız bir mülkiyet hakkına sahip olmadığı görülür. Çünkü insan kendisini yaratmamıştır. Sahip olduğu bedeni, aklı, kalbi ve hayatı kendisi üretmemiştir.

Rabb’imiz şöyle buyurur:
“O, diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesini sağlar. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
(Mü’minûn, 23/80)
Hayatı veren Rabb’imizdir. Ölümü yaratan da O’dur. İnsan, hayatın sahibi değil, hayatın içinde sınanan bir varlıktır. Bu nedenle insanın kendi hayatını veya başka bir insanın hayatını sona erdirme konusunda mutlak bir yetkiye sahip olduğunu düşünmesi, emaneti mülk zannetmek anlamına gelir.

Hayat Bir Mülk Değil, Emanettir
İnsanın en temel yanılgılarından biri, kendisine verilen şeyleri kendi mülkü zannetmesidir. Oysa insan dünyaya gelirken yanında hiçbir şey getirmemiştir. Bedeni kendisinin tercihiyle oluşmamıştır. Hangi anne ve babadan doğacağını, hangi coğrafyada dünyaya geleceğini, gözlerinin rengini, kalbinin çalışmasını kendisi belirlememiştir.

İnsan, kendisine verilmiş olan hayatın içine gözlerini açar. Bir süre yaşar ve vakti geldiğinde bu dünyadan ayrılır. Kur’an bu gerçeği şöyle hatırlatır:
“Sizi topraktan yaratması, sonra birden bire yeryüzünde yayılan insanlar olmanız O’nun ayetlerindendir.”
(Rûm, 30/20)
Dolayısıyla insanın “Benim hayatım, istediğimi yaparım” demesi, mutlak anlamda doğru bir anlayış değildir. Bir şeyi yaratmayanın, onun üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkına sahip olduğunu söylemek de mümkün değildir.

Bu durum sadece başkasının hayatı için değil, kişinin kendi hayatı için de geçerlidir. İnsan kendi canına kıyamaz. Çünkü kendi canı da kendisine ait sınırsız bir mülk değildir.

Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”
(Nisâ, 4/29)
Bu ayet, insanın kendi hayatı üzerinde bile sınırsız bir yetkiye sahip olmadığını göstermektedir. İnsan zor durumda kaldığında, acı çektiğinde, hastalandığında veya hayatının anlamını kaybettiğini düşündüğünde kendi hayatını sona erdirme hakkına sahip değildir. Çünkü hayatın değeri, insanın o an hissettiği mutluluk veya mutsuzlukla ölçülmez.

İnsan bazen yaşamak istemeyebilir. Ağır bir hastalığın içinde olabilir. Dayanılmaz acılar çekiyor olabilir. Umutsuzluğa düşmüş olabilir. Fakat insanın o anki ruh hâli, hayatın sona erdirilmesine karar verme yetkisini insana vermez.

Tam da burada ötenazi meselesi karşımıza çıkmaktadır.

Ötenazi: Acıya Son Vermek Mi, Hayata Son Vermek Mi?
Ötenazi, genel anlamıyla ağır hastalık, dayanılmaz acı veya tedavisi mümkün olmayan bir durum karşısında kişinin hayatının tıbbi yollarla sona erdirilmesi anlamına gelmektedir. Bu konuda genellikle şu soru sorulur: “Bir insan zaten iyileşmeyecekse, büyük acılar çekiyorsa ve kendisi de ölmek istiyorsa, neden hayatına son vermesine izin verilmesin?”

Bu soru, ilk bakışta merhametli gibi görünmektedir. Çünkü kimse bir insanın acı çekmesini istemez. Ancak burada birbirinden tamamen farklı iki şey vardır: Acıyı azaltmak ile hayatı sona erdirmek.

Bir hastanın acısını dindirmek için tedavi uygulamak başka şeydir. Hastaya destek olmak, ağrılarını azaltmak, yanında bulunmak ve insan onuruna uygun bir bakım sağlamak başka şeydir. Fakat “Bu insan artık yaşamamalıdır” diyerek hayatını bilinçli biçimde sona erdirmek bambaşka bir şeydir.

İnsan, acıya çare aramalıdır; fakat çareyi insanı ortadan kaldırmakta bulmamalıdır. Bir insanın hastalığı tedavi edilemiyor diye hayatı değersiz hâle gelmez. Bir insan yürüyemiyor diye yaşam hakkını kaybetmez. Bir insan konuşamıyor, hareket edemiyor veya başkasının yardımına muhtaç yaşıyor diye artık hayatının gereksiz olduğuna kim karar verebilir? İşte ötenazi tartışmasının en tehlikeli noktası burada başlamaktadır.

Bir insan kendi hayatı hakkında karar verdiğini düşünse bile, toplum zamanla şu soruyu sormaya başlayabilir: “Bu insanın yaşamasının ne anlamı var?”

Bu soru insanlık açısından son derece tehlikelidir. Çünkü hayatın değerini sağlıkla, üretkenlikle, ekonomik faydayla veya başkasına yük olup olmamakla ölçmeye başladığınız anda insan hayatının dokunulmazlığını zedelemeye başlarsınız.

Bugün yaşlı olduğu için, yarın engelli olduğu için, başka bir gün tedavisi pahalı olduğu için bir insanın hayatının sona erdirilmesini normal görmeye başlayan bir anlayış, insan hayatını fayda hesabına indirgemiş olur.

Oysa Kur’an, insan hayatını ekonomik değer üzerinden değerlendirmez. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da Biz rızıklandırıyoruz.”
(En’âm, 6/151)
Bu ayet yalnızca çocuk öldürme meselesiyle ilgili değildir. Aynı zamanda insanın ekonomik kaygılarla hayat hakkında karar verme anlayışına da önemli bir cevap vermektedir. Rızkı veren insan değildir. İnsan, “Bu kişinin bakımı pahalı”, “Bu çocuk bana yük olacak”, “Bu insanın tedavisi çok masraflı” diyerek hayatın değeri üzerinde hesap yapmaya başladığında, kendisini rızkın sahibi yerine koymuş olur.

Ölümün Yaklaşması Hayatın Değerini Azaltmaz
Bir insanın ölüme yaklaşmış olması, onun hayatının artık değersiz olduğu anlamına gelmez. Hepimiz ölüme doğru yürümekteyiz. Bir insanın ölümüne bir gün kalmış olabilir, bir yıl kalmış olabilir veya elli yıl kalmış olabilir. Fakat ölümün yakınlığı, insanın yaşam hakkını ortadan kaldırmaz.

Doktorlar bir hastaya “Artık yapacak bir şey yok” diyebilirler. Tıp açısından tedavi imkânlarının tükendiğini söyleyebilirler. Ancak insan bilgisinin sona erdiği yerde Rabb’imizin kudretinin sona erdiğini söylemek mümkün değildir.

Kur’an'da insanın umut kesmemesi gerektiği tekrar tekrar hatırlatılır.
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
Burada mesele, mutlaka her hastanın iyileşeceğini iddia etmek değildir. Elbette her insanın dünyadaki ömrü sınırlıdır ve vakti geldiğinde ölüm gerçekleşecektir. Fakat insanın ne zaman öleceğine doktorun, ailenin, devletin veya hastanın kendisinin karar vermesi başka bir şeydir; ölüm gerçekleşene kadar insana merhametle yaklaşmak ise başka bir şeydir.

İnsan, ölümü hızlandırmaya değil, hayatı mümkün olduğu kadar onurlu ve merhametli biçimde yaşamaya çalışmalıdır.

Bir Canı Öldürmenin Ağır Sorumluluğu
Kur’an insan hayatı konusunda son derece hassas bir ölçü ortaya koymaktadır.

Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Kim, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.”
(Mâide, 5/32)
Bu ayetin temel mesajlarından biri şudur: İnsan hayatı sıradan bir şey değildir.

Bir insanı öldürmek sadece bir bedeni ortadan kaldırmak değildir. Bir insanın geçmişini, geleceğini, ailesini, ilişkilerini ve Rabb’imiz tarafından kendisine verilmiş hayat sürecini kesintiye uğratmaktır.

Aynı ayetin devamındaki “bir hayat kurtarmak” vurgusu da son derece önemlidir. İnsanlığın görevi hayatı ortadan kaldırmak değil, mümkün olduğu kadar hayatı korumaktır. Bu nedenle tıbbın temel amacı da insanı öldürmek değil, yaşatmaktır. Doktorun görevi ölüm kararı vermek değil, hastayı iyileştirmeye veya mümkün olduğu ölçüde acısını azaltmaya çalışmaktır.

Bir insanın tedavisi mümkün değilse yapılması gereken, “Öyleyse hayatını bitirelim” demek değildir. Yapılması gereken, o insanı yalnız bırakmamak, acısını azaltmak, bakımını sağlamak ve insanlık onurunu korumaktır. Merhamet, acı çeken insanı öldürmek değildir. Merhamet, acı çeken insanın yanında olmaktır.

Kürtaj Meselesine Kur’an Açısından Bakmak
Ötenazi konusunda hayatın sonlandırılması tartışılırken, kürtaj konusunda henüz doğmamış olan bir insanın hayatı üzerinde karar verme meselesi karşımıza çıkmaktadır.

Modern anlayışta sıkça şöyle denilmektedir: “Bu benim bedenim. Çocuk benim çocuğum. Dolayısıyla doğurup doğurmamaya ben karar veririm.” Elbette annenin bedeni, sağlığı ve hamilelik süreci son derece önemlidir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken temel soru şudur:

Anne karnındaki canlı sadece annenin bedeninin bir parçası mıdır, yoksa kendisine ait gelişim süreci olan ayrı bir yaratılış mıdır? Kur’an insanın yaratılış sürecini anlatırken anne rahmindeki gelişimi dikkatle ele almaktadır.
“Andolsun, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karar yerinde bir nutfe yaptık. Sonra nutfeyi alaka yaptık, alakayı bir çiğnem et yaptık, bir çiğnem eti kemiklere dönüştürdük ve kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla oluşturduk. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.”
(Mü’minûn, 23/12-14)
Bu ayetlerde anne rahmindeki insan gelişiminin sıradan bir biyolojik olay olarak anlatılmadığını görmekteyiz. Bir yaratılış sürecinden söz edilmektedir.

İnsan anne rahmine düştüğü andan itibaren gelişigüzel oluşan bir madde değildir. Rabb’imizin yaratma sürecinin içindedir. Bu nedenle kürtaj meselesini sadece “kadının tercihi” şeklinde ele almak yeterli değildir. Çünkü ortada yalnızca bir kişinin bedeniyle ilgili karar değil, gelişmekte olan başka bir hayatın geleceği de bulunmaktadır.

Geçim Korkusuyla Hayata Son Vermek
Kur’an'da çocukların öldürülmesi konusunda En’âm Suresi’nde de benzer şekilde vurgulanan önemli uyarılardan biri İsrâ Suresi’nde şöyle yer almaktadır:
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz onları öldürmek büyük bir günahtır.”
(İsrâ, 17/31)
Bu ayet, insanlığın çok eski bir korkusuna cevap vermektedir: Gelecek korkusu. “Bu çocuğa nasıl bakacağım?” “Ekonomik durumum yeterli değil.” “Bir çocuk daha büyütemem.” “Hayatımız zorlaşacak.”

İnsan çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin korkusuyla karar verir. Kur’an ise insanı geleceğin korkusuyla hayatı sona erdirmemesi konusunda uyarmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur: Kur’an, önce insanın ekonomik kaygısını ortadan kaldırmaya çalışmakta ve rızkın yalnızca insanın hesaplarıyla sınırlı olmadığını hatırlatmaktadır.

Bugün bir çocuk dünyaya gelmeden önce onun ne kadar masraf çıkaracağı hesaplanmaktadır. Fakat o çocuğun beraberinde hangi imkânları, hangi güzellikleri ve hangi rızıkları getireceğini insan bilemez. İnsan geleceği bilmediği hâlde, geleceğin korkusuyla geri dönüşü olmayan kararlar verebilmektedir.

İstenmeyen Çocuk Kavramı Üzerinde Düşünmek
Bir çocuk için “istenmeyen çocuk” ifadesini kullanmak bile üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Çocuğun dünyaya gelmesini anne veya baba istemeyebilir. Hamilelik plansız gerçekleşmiş olabilir. Aile kendisini hazır hissetmeyebilir. Fakat insanın istememesi ile o hayatın değersiz olması aynı şey değildir. Bir insanın varlığı, başka insanların onu isteyip istememesine bağlı hâle getirildiğinde son derece tehlikeli bir anlayış ortaya çıkar.

Yeni doğmuş bir çocuk anne ve babası tarafından istenmiyorsa ne olacaktır? Yaşlı bir insan ailesi tarafından yük olarak görülüyorsa ne olacaktır? Engelli bir insan toplum tarafından istenmiyorsa ne olacaktır? İnsan hayatının değerini “isteniyor olmak” üzerinden belirlemeye başladığımızda, hayatın dokunulmazlığı ortadan kalkar.

Bir insanın hayatı, başkasının ona duyduğu sevgi veya fayda beklentisiyle ölçülemez.

“Benim Bedenim, Benim Kararım” Sözü Mutlak Mıdır?
İnsan modern çağda özgürlük kavramını çoğu zaman sınırsızlık şeklinde anlamaktadır. Oysa özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilmesi demek değildir.

İnsan özgürdür; fakat sorumsuz değildir. İnsan tercih yapabilir; fakat yaptığı tercihin sonuçlarından bağımsız değildir. İnsan kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunabilir; fakat bedenini kendisinin yarattığını iddia edemez. Bir insanın “Bu benim bedenim” demesi biyolojik anlamda doğrudur. Ancak “Beden benim olduğu için onun üzerinde sınırsız yetkim vardır” demesi başka bir iddiadır.

İnsan kendi kalbinin çalışmasını bile kontrol edemez. Uyurken nefes almayı bilinçli olarak yönetmez. Hücrelerinin nasıl çoğaldığını, yaralarının nasıl iyileştiğini kendisi belirlemez. İnsan bedeni üzerinde mutlak bir egemenlik sahibi olduğunu düşünürken aslında kendi bedeninin en temel işleyişinden bile habersiz yaşamaktadır.

Kur’an insanın bu sınırlılığını şöyle hatırlatır:
“Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve gönüller verendir. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
(Mülk, 67/23)

Verilen bir şey, sahibinden bağımsız düşünülmemelidir. Hayat bize verilmiştir. Beden bize verilmiştir. Akıl bize verilmiştir. Bunların hiçbiri bizim tarafımızdan yaratılmamıştır. Bu nedenle insanın görevi sahip olduğu her şeyi istediği gibi tüketmek değil, kendisine verilen emanete karşı sorumluluk bilinciyle yaşamaktır.

Anne Hayatı ve Zorunluluk Meselesi
Kürtaj konusunda bütün durumları birbirine karıştırmamak gerekir. Bir tarafta sırf ekonomik kaygı, sosyal baskı veya hayat planlarının değişmesi sebebiyle hamileliğin sona erdirilmesi vardır. Diğer tarafta ise annenin hayatını doğrudan tehdit eden çok ağır tıbbi durumlar bulunabilir.

Kur’an'ın temel ilkelerinden biri hayatı korumaktır. Bu nedenle iki hayatın ciddi biçimde karşı karşıya geldiği ve annenin hayatının kesin bir tehlike altında olduğu olağanüstü durumlar, sıradan bir tercih meselesi gibi değerlendirilemez.

Burada insanların keyfî kararlarından değil, gerçek ve zorunlu bir hayat tehlikesinden söz edilmektedir. Kur’an'ın ortaya koyduğu genel ilke, insanı zor durumda bırakmak değil, hayatı ve hakkı korumaktır.

Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
(Bakara, 2/286)
Bu nedenle ötenazi ve kürtaj konularında konuşurken hayatın kutsallığını savunmak kadar, insanların karşılaştığı gerçek ve ağır zorunlulukları da birbirinden ayırmak gerekir.

Ancak zorunluluk ile keyfî tercih birbirine karıştırılmamalıdır. İnsan hayatını korumak başka, hayatı kolaylıkla sona erdirilebilir bir nesne hâline getirmek başkadır.

Doğmamış İnsan Değersiz Bir Hayat Mıdır?
Kürtaj tartışmalarında çoğu zaman gelişmekte olan insanın sesi duyulmaz. Karar verenler yetişkinlerdir. Konuşanlar yetişkinlerdir. Hukuk yapanlar yetişkinlerdir. Fakat hakkında karar verilen canlı, kendisini savunabilecek durumda değildir.

İşte tam da bu noktada güçlünün güçsüz üzerindeki sorumluluğu ortaya çıkar. Bir insan kendisini savunamadığı için değersiz kabul edilemez. Yeni doğmuş bir bebek kendisini savunamaz. Ağır engelli bir insan kendisini savunamayabilir. Yaşlı ve yatağa bağımlı bir insan konuşamayabilir. İnsanın savunmasızlığı, onun hayatının daha az değerli olduğu anlamına gelmez. Aksine güçlünün görevi güçsüzü korumaktır.

Kur’an'ın hayat anlayışı, güçlü olanın zayıf olan üzerinde istediği gibi karar vermesine dayalı değildir. Rabb’imiz insanı yaratırken onun hangi aşamada neye dönüşeceğini bilmektedir. İnsan ise yaratılışın sadece küçük bir bölümünü görebilmektedir.
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.”
(Âl-i İmrân, 3/6)
Bu ayet, insanın anne rahmindeki yaratılışının Rabb’imizin bilgisi ve yaratması dışında olmadığını göstermektedir.

Ölüm Kararını Kim Verebilir?
Ötenazi ve kürtaj tartışmalarının temelinde aslında aynı soru bulunmaktadır:

Bir insanın hayatının başlayıp başlamayacağına veya devam edip etmeyeceğine kim karar verebilir?

İnsan kendisine verilen teknolojik güç arttıkça hayat üzerinde daha fazla kontrol sahibi olduğunu düşünmektedir. Fakat bir şeyi yapabilmek ile onu yapmaya yetkili olmak aynı şey değildir. Tıp bugün birçok şeyi yapabilmektedir. Bir insanın hayatına konfor verebilmektedir. Bir embriyoyu laboratuvarda inceleyebilmektedir. Hamileliği sonlandırabilmektedir. Bir hastanın ölümünü hızlandırabilmektedir.

Fakat teknolojinin bir şeyi mümkün kılması, o şeyin ahlaki olarak doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan gücü arttıkça sorumluluğu da artmalıdır.

Kur’an'ın insanlığa verdiği temel ölçülerden biri şudur:
“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.”
(İsrâ, 17/33)
Bu ayet, insanın hayat karşısındaki sınırını belirlemektedir. İnsan hayat üzerinde sınırsız bir karar verici değildir. Hayatı korumak esastır.

Öldürmeyi normalleştirmek ise insanlığı tehlikeli bir noktaya götürür.

Merhametin Gerçek Anlamı
Ötenaziyi savunanların en önemli gerekçelerinden biri merhamettir. Ağrı çeken bir insanın acısına son vermek istediklerini söylerler. Fakat burada şu soruyu sormamız gerekir: Bir insanın acısına son vermek için o insanın hayatına son vermek gerçekten merhamet midir? Bir insan yoksulluk çekiyorsa onu öldürmek yoksulluğu ortadan kaldırır. Fakat buna merhamet denilebilir mi? Bir insan yalnızlık çekiyorsa onu öldürmek yalnızlığını sona erdirir. Fakat buna merhamet denilebilir mi?

Bir insan hastalık çekiyorsa onu öldürmek hastalığını ortadan kaldırır. Fakat hastayı ortadan kaldırmak tedavi değildir. Merhamet, problemi ortadan kaldırmak adına insanı ortadan kaldırmak değildir. Gerçek merhamet, insanın acısını azaltmak için çaba göstermektir.

Ötenazi konusunda insanlığın yapması gereken, hastayı yalnızlığa terk etmek değil; onun ağrısını azaltacak, psikolojik ve sosyal desteğini sağlayacak imkânları geliştirmektir.

Kürtaj konusunda yapılması gereken de yalnızca doğmamış çocuğun hayatını savunmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda çaresiz anneleri desteklemek, ekonomik zorluk yaşayan ailelere yardımcı olmak ve insanları “Bu çocuğa bakamam” korkusuyla baş başa bırakmamaktır.

Hayatı savunmak, sadece “öldürmeyin” demek değildir. Hayatı savunmak, yaşamanın şartlarını da iyileştirmektir.

Hayatın Sahibi Rabb’imizdir
Ötenazi ve kürtaj konusunda temel mesele aslında şudur: İnsan hayatın sahibi olduğunu mu düşünmektedir, yoksa hayatın kendisine emanet edildiğini mi? Eğer insan hayatı kendi mülkü olarak görürse, “İster devam ettiririm ister bitiririm” deme noktasına gelir. Fakat hayatı Rabb’imizin emaneti olarak görürse mesele tamamen değişir.

Emanet sahibi tarafından verilmiştir ve emanete karşı sorumluluk vardır. Rabb’imiz şöyle buyurur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.”
(Mülk, 67/2)
Dikkat edilirse ayette hayat ve ölüm birlikte zikredilmektedir. Her ikisi de yaratılmıştır. İnsan hayatı yaratmadığı gibi ölümü de yaratmamaktadır.

İnsanın görevi hayatın ve ölümün sahibi olmaya çalışmak değildir. İnsanın görevi, kendisine verilen hayatı en güzel şekilde yaşamaktır. Bazen insan sağlıklı olur, bazen hasta olur. Bazen güçlü olur, bazen güçsüzleşir. Bazen mutlu olur, bazen büyük acılar yaşar. Bütün bunlar insan hayatının imtihan sürecinin parçalarıdır. Bu nedenle insanın hayatının sadece rahat olduğu zaman değerli olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır.

Acı çeken insanın da hayatı değerlidir. Engelli insanın da hayatı değerlidir. Yaşlı insanın da hayatı değerlidir. Anne rahmindeki gelişimini sürdüren insanın da hayatı değerlidir.

İnsan hayatının değeri, onun ne kadar güçlü, sağlıklı, üretken veya başkalarına faydalı olduğuyla ölçülemez.

Sonuç
Ötenazi ve kürtaj, biçimleri ve ortaya çıktıkları şartlar bakımından birbirinden farklı meselelerdir. Ancak ikisinin de merkezinde insan hayatı üzerinde karar verme sorusu bulunmaktadır.

Kur’an'ın ortaya koyduğu temel ilke, hayatın korunmasıdır. İnsan hayatı, ekonomik hesaplara kurban edilemez. İnsan hayatı, başkalarına yük olup olmamasına göre değerlendirilemez. İnsan hayatı, hastalığın ağırlığına göre değersiz kabul edilemez. İnsan hayatı, istenip istenmemesine göre anlam kazanmaz.

İnsan kendi hayatının mutlak sahibi değildir. Başkasının hayatının da sahibi değildir. Hayat Rabb’imizin verdiği bir emanettir. Bu nedenle ağır hastalık karşısında yapılması gereken hastayı öldürmek değil, onun acısını azaltmaya çalışmaktır. Çaresizlik yaşayan bir anne karşısında yapılması gereken onu yalnız bırakmak değil, ona destek olmaktır. Yoksulluk korkusuyla hayatı sona erdirmek yerine, yoksulluğu ortadan kaldıracak çözümler üretmek gerekir.

Kur’an'ın insanlığa öğrettiği şey hayatı kolayca sona erdirmenin yollarını aramak değildir. Tam tersine, hayatı korumak, yaşatmak ve insana verilen emanete sahip çıkmaktır. “Kim bir canı yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (5/32)

Belki de bu iki meseleye bakarken unutulmaması gereken en temel ölçü budur:
İnsan, hayatın sahibi değildir. İnsan, hayatın emanetçisidir. Ve emanetçiye düşen, kendisine teslim edilen hayatı keyfî biçimde sona erdirmek değil, gücü yettiğince korumaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

 İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan nasıl yaratıldı? Hayat hangi aşamalardan geçerek meydana geldi? Bu sorular, tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiş, her toplum kendi bilgi ve inanç dünyasına göre cevaplar üretmiştir. Kimi yaratılışı sadece efsaneler üzerinden anlamaya çalışmış, kimi yalnızca bilimsel verilerle açıklamaya yönelmiş, kimi de geleneksel anlatıları sorgulamadan kabul etmiştir. Kur’an ise insanı, yaratılış konusunda hem düşünmeye hem de Rabb’inin kudreti karşısında kendi bilgisinin sınırlarını fark etmeye çağırır.

Nebi İsa ve Âdem konusu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü bu iki isim üzerinden yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, Kur’an'ın ne söylediğinden çok insanların ayetlere önceden yükledikleri anlamlar etrafında şekillenmektedir. Bir tarafta Âdem'in yaratılışı, diğer tarafta Meryem oğlu Nebi İsa'nın dünyaya gelişi vardır. Kur’an, bu iki yaratılış hadisesini aynı ayette yan yana getirerek insanın dikkatini önemli bir noktaya çeker:
“Şüphesiz Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.”
(Âl-i İmrân, 3/59)
Bu ayeti okuduğumuzda hemen şu soruyu sormamız gerekir: Kur’an burada neyi anlatmaktadır? İsa'nın yaratılış biçiminin Âdem ile biyolojik olarak birebir aynı olduğunu mu, yoksa Allah'ın yaratma kudretinin insanların alıştıkları sebeplerle sınırlanamayacağını mı?

Ayetin bağlamı bize ikinci noktayı düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü Âdem ile Nebi İsa'nın dünyaya geliş şartlarının aynı olduğu zaten söylenemez. Âdem'in bir anne ve babadan doğduğuna dair Kur’an'da bilgi yoktur. İsa ise Meryem'in oğludur. Dolayısıyla “İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir” ifadesini, iki insanın yaratılış süreçlerinin bütün ayrıntılarıyla aynı olduğu şeklinde anlamak doğru olmaz. Buradaki benzetmenin dikkat çektiği temel nokta, yaratmanın Rabb’imize ait olmasıdır.

İnsan, çoğu zaman alıştığı düzeni fark eder ama bu düzenin Rabb’imizin koyduğu değişmez sünnetullah olduğunu yeterince düşünmez. Oysa evrende rastgelelik yoktur. Güneşin doğuşundan mevsimlerin dönüşüne, bir tohumun filizlenmesinden insanın yaratılışına kadar her şey Allah'ın koyduğu ölçü ve yasalar içinde gerçekleşmektedir. İnsan da bu düzenin dışında değildir. Sebepler vardır ve sonuçlar bu sebepler çerçevesinde meydana gelir. Allah'ın sünnetinde değişiklik bulunmaz. İnsan, sebepleri inkâr ederek değil, sebeplerin de Rabb’imizin koyduğu değişmez düzenin bir parçası olduğunu anlayarak yaratılışa bakmalıdır. Asıl mesele, gördüğümüz bu düzenin kendi kendine var olduğunu sanmak değil; değişmeyen sünnetullahın arkasındaki kudreti ve hikmeti görebilmektir.

Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken onun geçirdiği aşamalara dikkat çeker:
“Ey insanlar! Eğer dirilişten kuşku içindeyseniz, bilin ki Biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık. Size açıklamak için...”
(Hac, 22/5)

Başka bir ayette de insanın ana rahmindeki gelişim sürecine dikkat çekilir:
“Sonra onu sağlam bir karar yerinde bir damla su yaptık. Sonra o damlayı alak haline getirdik; ardından alak'ı bir çiğnem et parçası yaptık; sonra o çiğnem et parçasını kemiklere dönüştürdük ve kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla meydana getirdik.”
(Mü’minûn, 23/13-14)
Bu ayetler bize yaratılışta bir düzen olduğunu göstermektedir. İnsan hayatı başıboş değildir. Evrende rastgelelik değil, ölçü vardır. Gece ve gündüz ölçüyledir. Gök cisimleri ölçüyledir. Yağmurun yağması, bitkinin topraktan çıkması, insanın ana rahmindeki gelişimi bir düzen içindedir.

Kur’an bu düzeni Allah'ın ayetleri olarak insanın önüne koyar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Allah'ın evrende koyduğu düzeni görmek başka şeydir, o düzeni Allah'ın kudretine sınır çizmek için kullanmak başka şeydir.

Biz, “Allah'ın sünnetinde değişiklik bulamazsın” ayetini okurken de aynı hassasiyeti göstermeliyiz:
“Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.”
(Fâtır, 35/43)
Allah'ın sünneti vardır. Evrende ölçü vardır. Sebep ve sonuç ilişkisi vardır. Fakat insanın gözlemlediği her olaydan hareketle, “Allah ancak benim gördüğüm şekilde yaratır” sonucuna ulaşması doğru değildir. Çünkü sünnetullahı koyan Allah'tır. İnsan ise o sünnetullahın tamamını kuşatabilecek bir bilgiye sahip değildir.

İsa'nın yaratılışı konusundaki tartışmalarda da asıl dikkat edilmesi gereken nokta budur. Kur’an bize Meryem'in bir çocuk dünyaya getirdiğini açıkça bildirir. İsa'nın annesi Meryem'dir. Ancak Kur’an, insanların merak ettiği her biyolojik ayrıntıyı tek tek açıklama amacı taşımaz. Bu nedenle Kur’an'ın söylemediği bir ayrıntıyı kesin bilgi haline getirmek ne kadar doğru değilse, geleneksel yorumları Kur’an'ın açık hükmü gibi kabul etmek de o kadar doğru değildir.

İnsan burada dürüst olmalıdır. Kur’an'ın söylediğini Kur’an'ın söylediği kadar söylemeli, söylemediği yerde ise kendi yorumunu Allah'ın sözü haline getirmemelidir.

İsa'nın doğumu anlatılırken Kur’an'da dikkatimizi çeken önemli kavramlardan biri “ruh” kavramıdır. Meryem Suresinde şöyle buyrulur:
“Kitap'ta Meryem'i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla kendi arasına bir perde koymuştu. Biz de ona ruhumuzu gönderdik. O, ona düzgün bir beşer şeklinde göründü.”
(Meryem, 19/16-17)
Burada Kur’an'ın açıkça söylediği şey, Meryem'e “ruhun” gönderildiği ve onun Meryem'e düzgün bir insan görünümünde göründüğüdür. Fakat “ruh” kelimesinin Kur’an'daki bütün kullanımlarını birlikte düşünmeden, bu kavrama tek bir anlam yüklemek doğru değildir.

Kur’an'da “ruh”, vahiy ile bağlantılı olarak da kullanılmaktadır:
“İşte böylece sana da emrimizden bir rûh (Kur'an'ı) vahyettik. Sen o Kitabı ve (esasları belirlenmiş) o imanı bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi (layık olanı) kendisiyle doğru yola ulaştırdığımız bir nûr (ışık) kıldık. 
(Şûrâ, 42/52)
Bu ayet, “ruh” kavramının Kur’an'da sadece insanların zihninde oluşmuş tek boyutlu bir anlama indirgenemeyeceğini göstermektedir. Ruh, Allah'ın emriyle, vahiy ve hidayetle ilişkili bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Meryem'e gönderilen “ruh” hakkında konuşurken de ayetlerin açık sınırlarını aşmamak gerekir.

Kur’an, Meryem'e gelen varlığın sözlerini şöyle aktarır:
“Ben sadece Rabb’inin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için geldim.”
(Meryem, 19/19)

Meryem'in şaşkınlığı ise son derece dikkat çekicidir:
“Meryem dedi ki: Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben kötü yola düşmüş biri değilken benim nasıl çocuğum olabilir?”
(Meryem, 19/20)

Bu soru, Meryem'in yaşadığı şaşkınlığı açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü onun zihnindeki alışılmış insan yaratılış biçimine göre çocuk sahibi olmanın bilinen bir sebebi vardır. Fakat aldığı cevap, insanı yaratılış konusunda kendi sınırlı bilgisine mahkûm olmamaya çağırmaktadır:
“Dedi ki: İşte böyle. Rabb’in buyurdu ki: Bu Benim için kolaydır. Onu insanlar için bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız. Bu hükme bağlanmış bir iştir.”
(Meryem, 19/21)
Burada özellikle “Bu Benim için kolaydır” ifadesi üzerinde düşünmek gerekir. Allah için zor ve kolay kavramları insanın anladığı anlamda değildir. İnsan için imkânsız görünen bir şey, Allah için imkânsız değildir. İnsan, yaratılışın nasıl gerçekleştiğini anlamakta zorlanabilir; fakat anlamakta zorlanması, o şeyin Allah'ın kudreti dışında olduğu anlamına gelmez.

Zaten Âl-i İmrân Suresindeki Âdem ile Nebi İsa benzetmesinin temel mesajı da burada ortaya çıkmaktadır. İnsan, “Bu nasıl olabilir?” diye sorarken kendi tecrübesini ölçü almaktadır. Kur’an ise insana, “Yaratmayı gerçekleştiren sen değilsin” gerçeğini hatırlatmaktadır.

Âdem konusunda da aynı durum vardır. İnsanlığın başlangıcındaki yaratılışı bugün laboratuvarda tekrar edemiyoruz diye, Âdem'in yaratılışı hakkında Allah'ın bildirdiğinin dışına çıkamayız. Aynı şekilde Nebi İsa'nın doğumuyla ilgili olarak da kendi çağımızın bilgilerini ayetlere zorla yerleştiremeyiz. Kur’an ne söylüyorsa onu esas almalı, söylemediği ayrıntılarda ise kesin hüküm vermekten kaçınmalıyız.

Bu noktada Meryem'in şahsiyeti de son derece önemlidir. Kur’an onu sıradan bir insan olarak anlatmaz. Onun seçildiğini, arındırıldığını ve Rabb’ine bağlı bir kadın olduğunu bildirir:
“Hani melekler demişti ki: Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.”
(Âl-i İmrân, 3/42)

Meryem'in hayatında dikkat çeken şey, olağanüstü bir olay yaşaması değil sadece; böyle büyük bir imtihan karşısında Rabb’ine teslimiyetini kaybetmemesidir. Çünkü Nebi İsa'nın doğumu, Meryem açısından sadece bir doğum hadisesi değildir. Aynı zamanda toplumun karşısına çıkacağı büyük bir imtihandır.

Nitekim çocuğunu kucağına alarak toplumuna döndüğünde karşılaştığı tepki bunu gösterir:
“Çocuğu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: Ey Meryem! Gerçekten şaşılacak bir şey yaptın.”
(Meryem, 19/27)
İnsanların ilk tepkisi, olayı anlamaya çalışmak değil, kendi alışkanlıklarına göre hüküm vermek olmuştur. Çünkü onlar gördükleri olayın kendi zihinlerindeki kalıba uymadığını düşünmüşlerdir.

Aslında burada sadece Meryem'in yaşadığı bir olay anlatılmıyor. İnsanlığın değişmeyen bir zaafı da gözler önüne seriliyor. İnsan, bilmediği bir şeyle karşılaştığında önce onu anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman bildiği kalıplarla yargılıyor. Meryem'e yapılan itham da bunun bir sonucudur.

Kur’an'ın birçok kıssasında aynı durumla karşılaşırız. Elçiler toplumlarına Allah'ın mesajını getirdiklerinde insanlar çoğu zaman mesajın doğruluğunu araştırmak yerine, “Biz atalarımızı böyle bulduk” demişlerdir. Çünkü alışkanlık, insan için bazen hakikatten daha güçlü hale gelir.

Nebi İsa'nın doğumu konusundaki tartışmalar da aslında aynı tehlikeyi taşımaktadır. Bir grup, geleneksel anlatının dışına çıkmayı imansızlık gibi görür. Başka bir grup ise modern bilgiyle açıklayamadığı bir şeyi kabul etmek istemez. Oysa Kur’an'ın öğrencisi, ne geleneğin ne de çağdaş bilginin önünde teslimiyet gösterir. Onun ölçüsü Allah'ın kitabıdır.

Bilim, insanın evrende işleyen düzeni keşfetme çabasıdır. Bu çaba değerlidir. İnsan ana rahmindeki gelişimi inceler, hücreleri araştırır, genleri çözer ve yaratılıştaki muazzam düzeni görür. Fakat bilim insanın gözlemlediği mekanizmaları açıklar; Allah'ın kudretini sınırlandıran bir kitap değildir. Aynı şekilde din adına söylenmiş geleneksel yorumlar da Allah'ın kitabına ilave edilmiş kesin hükümler haline getirilemez.

Kur’an'ın üzerinde durduğu asıl mesele, insanın yaratılışın her ayrıntısını teknik olarak çözmesi değildir. Asıl mesele, insanın yaratılmış olduğunu fark etmesidir.

İnsan nasıl başladı? Bir damla sudan hangi kudretle işiten, gören, düşünen, seven, üzülen ve sorgulayan bir varlık meydana geldi? Ana rahminde küçücük bir başlangıçtan insan nasıl oluştu? Topraktan beslenen bitkiler nasıl insan bedeninin bir parçası haline geldi? Ölü gibi görünen bir toprak, yağmurla nasıl canlandı?

Kur’an sürekli insanın dikkatini bu sorulara çeker. Çünkü yaratılışı düşünmek, sadece geçmişi merak etmek değildir. Yaratılışı düşünmek, insanın kendisini tanımasıdır.
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı.”
(Târık, 86/5-6)

İnsan kendisine baktığında, aslında her gün gerçekleşen bir mucizenin içinde yaşadığını görür. Bir insanın doğumu o kadar alışılmış bir olaydır ki çoğu zaman onun ne kadar büyük bir ayet olduğunu fark etmeyiz. Her gün çocuklar dünyaya geliyor diye yaratılış sıradanlaşmaz. Alışmak, mucizeyi ortadan kaldırmaz.

Belki de Nebi İsa ve Âdem kıssalarının bize verdiği en önemli derslerden biri budur. İnsan, alıştığı yaratılış biçimlerini normal, alışmadıklarını ise imkânsız kabul etmektedir. Oysa normal dediğimiz şey de Allah'ın ayetidir. Ana rahminde gerçekleşen süreç de ayettir, ilk insanın yaratılışı da ayettir, Meryem'in Nebi İsa'yı dünyaya getirmesi de ayettir.

Kur’an'da Nebi İsa'nın kendisi de bir ayet olarak tanımlanır:
“Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız.”
(Meryem, 19/21)

Burada “ayet” kelimesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Ayet sadece Kur’an'ın içindeki cümleler değildir. Ayet; işaret, delil, belge ve insanı hakikate götüren göstergedir. Göklerin yaratılışı ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Yağmur ayettir. İnsan ayettir. Nebi İsa'nın doğumu da insanlara gösterilen bir ayettir.

O halde Nebi İsa'nın doğumunu konuşurken asıl sorumuz, sadece “Bu biyolojik olarak nasıl gerçekleşti?” olmamalıdır. Asıl soru, “Allah bu olayla insanlara neyi göstermektedir?” sorusu olmalıdır.

Kur’an'ın verdiği cevap açıktır: İnsan, Allah'ın kudretini kendi bilgisiyle sınırlandıramaz.

Nebi İsa'nın daha sonra üstlendiği görev de onun dünyaya gelişinden bağımsız değildir. O da kendisinden önceki vahyi doğrulamak ve insanlara Rabb’inin mesajını ulaştırmak üzere gönderilmiş bir elçidir. Kendisine verilen görev, insanları kendisine bağlamak değil, Allah'a yöneltmektir.

Nebi İsa şöyle der:
“Şüphesiz Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.”
(Meryem, 19/36)
İsa'nın mesajının merkezinde kendisi yoktur. Merkezde Allah vardır. Bu, bütün elçilerin ortak çağrısıdır. İnsanlar tarih boyunca elçileri yüceltmiş, zaman zaman onları Allah ile insan arasında farklı bir konuma yerleştirmişlerdir. Oysa elçilerin temel görevi, insanları kendilerine değil Rabb’lerine çağırmaktır.

İsa'nın doğumunu anlamaya çalışırken onun getirdiği mesajı unutmak büyük bir çelişki olur. İnsanlar yüzyıllardır “Nasıl doğdu?” sorusunu tartışırken, İsa'nın açıkça söylediği “Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz Allah'tır” mesajını ikinci plana itebilmektedir.

Kur’an ise bizi tartışmanın merkezini değiştirmeye çağırmaktadır. Yaratılışın teknik ayrıntılarında kesin bilgi sahibi olmadığımız konularda birbirimizle mücadele etmek yerine, yaratılışın bize gösterdiği hakikati anlamalıyız.

Âdem de yaratılmıştır, Nebi İsa da yaratılmıştır, biz de yaratıldık. Aramızdaki zaman farkı, yaratılmış olma gerçeğini değiştirmez. İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi bilgiye ulaşırsa ulaşsın, kendi kendisini yaratmış değildir.

Belki insanın en büyük yanılgısı da budur. Bilgisi arttıkça Rabb’ine daha fazla hayran olması gerekirken, bazen bilgisi arttıkça kendisini yaratılışın sahibi gibi görmeye başlamaktadır. Oysa insan ne kadar araştırırsa araştırsın, ulaştığı her yeni bilgi onu yeni bir bilinmeyenin kapısına götürmektedir.

Nebi İsa ve Âdem kıssası, işte bu noktada insanın karşısında duran büyük bir yaratılış dersidir. Âdem'in nasıl yaratıldığı, İsa'nın dünyaya gelişinin hangi ayrıntılarla gerçekleştiği üzerine düşünmek elbette mümkündür. Fakat Kur’an'ın açıkça bildirmediği ayrıntıları iman konusu haline getirmek doğru değildir.

Bizim görevimiz, Rabb’imizin bildirdiği kadarını kesin bilgi kabul etmek, bunun dışındaki yorumları ise yorum olarak bırakmaktır.

Çünkü Kur’an'a iman etmek, sadece ayetleri okumak değildir. Aynı zamanda ayetin söylemediğini de Allah'a isnat etmemeyi gerektirir.

Nebi İsa'nın yaratılışı Âdem'in yaratılışıyla yan yana getirildiğinde karşımıza çıkan büyük hakikat şudur: Yaratılışın sahibi Allah'tır. İnsan, kendi alışkanlıklarını ölçü kabul ederek Allah'ın kudretine sınır çizemez. Sebepleri yaratan O'dur, sonuçları yaratan O'dur. İnsan bilgisi arttıkça yaratılışın sırlarını daha çok görebilir; fakat hiçbir zaman Rabb’inin ilmini kuşatamaz.

İşte burada her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz Kur’an'ı okurken gerçekten ayetin bize söylediğini mi anlamaya çalışıyoruz, yoksa daha önceden kabul ettiğimiz düşünceleri ayetlere mi söyletiyoruz?

Nebi İsa'nın doğumu konusunda da Âdem'in yaratılışı konusunda da asıl imtihan belki budur. Bilmediğimiz yerde “bilmiyoruz” diyebilmek, yorum yaptığımız yerde bunu kesin hüküm haline getirmemek ve Rabb’imizin açıkça bildirdiği hakikate teslim olmak... Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır. Rabb’imizin bilgisi ise sınırsızdır. Yaratılışın bütün sırlarını çözmek zorunda değiliz. Fakat yaratılmış olduğumuzu unutmamak zorundayız.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MÜMİN KİŞİ KİMİNLE EVLENMELİ?

MÜMİN KİŞİ KİMİNLE EVLENMELİ?

Evlilik, iki insanın yalnızca aynı evi paylaşması değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler açısından evlilik; hayatı, değerleri, sorumlulukları ve geleceği birlikte taşıma anlamına gelir. Bu nedenle bir müminin kiminle evleneceği sorusu, sadece güzellik, zenginlik, soy, makam veya toplumsal çevre üzerinden cevaplanamaz. Asıl soru şudur: Hayatını Allah’ın rehberliğine göre kurmaya çalışan bir insan, hayatını hangi inanç ve anlayış üzerine kurmuş biriyle evlenmelidir?

Kur’an’a bütünlüğü içinde baktığımızda bunun temel cevabı açıktır: Mümin için en sağlam ve doğal evlilik, başka bir müminle yapılan evliliktir. Çünkü iman yalnızca dil ile söylenen bir söz değil, insanın hayatını Allah’ın rehberliğine göre şekillendirmesidir. Evlilik ise bu hayatın en yakın paylaşım alanlarından biridir.

Kur’an’da iman ile teslimiyet birbirinden kopuk iki kimlik gibi sunulmaz. Bir topluluk, “iman ettik” dediğinde Allah onlara şöyle cevap vermiştir:
“Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz; fakat ‘teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.’”
(Hucurât, 49/14)

Bu ayet bize iman iddiasının tek başına yeterli olmadığını gösterir. İman, insanın içine yerleşen ve hayatına yansıyan bir bağlılıktır. Allah katında dinin İslam olduğu da açıkça bildirilmiştir:
“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.”
(Âl-i İmrân, 3/19)
Dolayısıyla mümin kavramını yalnızca “Allah’ın var olduğuna inanıyorum” şeklinde daraltmak doğru değildir. Mümin, Allah’a güvenen, O’na ortak koşmayan, O’nun rehberliğini kabul eden ve hayatını bu rehberlik doğrultusunda yaşamaya çalışan kişidir. Bu nedenle evlilikte ilk aranması gereken özellik, insanın Rabb’ine karşı konumudur.

Kur’an bu konuda önemli bir sınır da koyar:
“Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle de onlar iman edinceye kadar kadınlarınızı evlendirmeyin. İman eden bir köle, hoşunuza gitse de müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır.”
(Bakara, 2/221)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın evlilik konusunda yalnızca dış görünüşe veya dünyevî ölçülere bakılmasını istememesidir. Müşrik kadın ve erkeklerle evlilik konusunda açık bir sınır getirilmiş, iman eden kişinin değerinin dünyevî ölçülerden üstün olduğu bildirilmiştir. Bunun gerekçesi de çok dikkat çekicidir: “Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise... cennete ve bağışlanmaya çağırır.”

Demek ki eş seçimi, insanın yalnızca bugünkü hayatını değil, hangi yöne doğru yürüdüğünü de ilgilendirmektedir.

Burada karşımıza Ehl-i Kitap konusu çıkar. Çünkü Kur’an, Ehl-i Kitap’ın tamamını aynı özelliklere sahip tek bir topluluk olarak değerlendirmez. Tam tersine çok önemli bir ayrım yapar:
“Ehl-i Kitap’ın hepsi bir değildir. Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secde eden bir topluluk vardır. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar ve hayırlarda yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.”
(Âl-i İmrân, 3/113-114)
Bu ayet, Ehl-i Kitap hakkında yapılacak değerlendirmede son derece önemlidir. Çünkü “Ehl-i Kitap” ifadesi, onların tamamının aynı inanç ve ahlak seviyesinde olduğunu göstermemektedir. Kur’an’ın kendi ifadesiyle “hepsi bir değildir.”

Bir tarafta Allah’a ortak koşan, Allah hakkında yanlış inançlar taşıyan ve tevhidi bozan Ehl-i Kitap vardır. Kur’an bunların bazı inançlarını açıkça eleştirir:
“Andolsun, ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kesinlikle küfre girmiştir.”
(Mâide, 5/17)

“Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kesinlikle küfre girmiştir.”
(Mâide, 5/73)

Diğer tarafta ise Allah’ın ayetlerini okuyan, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran Ehl-i Kitap’tan söz edilmektedir. Dolayısıyla Ehl-i Kitap kavramını kullanarak bütün insanları tek bir inanç kategorisine yerleştirmek Kur’an’ın kendi yaklaşımına aykırıdır.

İşte Mâide suresindeki evlilik hükmünü de bu bütünlük içinde değerlendirmek gerekir:
“Bugün size temiz olanlar helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâldir, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Müminlerden iffetli kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini verdiğiniz, iffetli olmak, zina etmemek ve gizli dost edinmemek şartıyla size helâldir.”
(Mâide, 5/5)
Bu ayet, mümin erkeklere kendilerinden önce kitap verilenler arasındaki iffetli kadınlarla evlenme konusunda özel bir izin vermektedir. Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Ayet “Ehl-i Kitap’ın bütün kadınlarıyla evlenebilirsiniz” dememektedir. İffetli kadınlardan söz etmektedir.

Daha da önemlisi, “iffetli” olmak ile “mümin” olmak aynı şey değildir. İffet, insanın cinsel ahlakıyla ilgili bir niteliktir. İman ise Allah’a güvenmek, O’nu birlemek, O’nun rehberliğini kabul etmek ve bu bağlılığı hayatına taşımaktır. Bir kadının iffetli olması, onun otomatik olarak mümin olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir erkeğin iffetli olması da onun iman sahibi olduğunu göstermez.

Bu nedenle Mâide 5/5'i, “İffetli olan herkesle evlenilebilir” şeklinde genellemek doğru değildir. Ayetin getirdiği özel hüküm, belirli bir çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

Kur’an bütünlüğünden hareketle burada Ehl-i Kitap içinde bir ayrım yapmak mümkündür. Şirke bulaşmış, Allah’a ortak koşmuş veya Allah hakkında Kur’an’ın reddettiği inançları benimsemiş olanları, Âl-i İmrân 3/113-114'te anlatılan; geceleri Allah’ın ayetlerini okuyup secde eden, Allah’a ve ahiret gününe iman eden Ehl-i Kitap ile aynı konuma koyamayız.

Bu nedenle Mâide 5/5'teki izni, Ehl-i Kitap’ın tamamına yönelik sınırsız ve koşulsuz bir evlilik izni olarak görmek yerine, Kur’an’ın olumlu niteliklerle tanımladığı Ehl-i Kitap kesimini de dikkate alarak değerlendirmek daha isabetlidir. Bu, ayetin açıkça “yalnızca şu grubu kasteder” demesi değil, Kur’an’ın Ehl-i Kitap hakkında yaptığı ayrımların birlikte değerlendirilmesinden çıkan bir sonuçtur.

Buradan şu temel sonuca ulaşabiliriz: Mümin bir insanın evlilikte öncelikli tercihi mümin bir insan olmalıdır. Çünkü aynı Rabb’e yönelmek, aynı ilahi rehberliği kabul etmek ve hayatı Allah’ın ölçüleriyle anlamlandırmak, evliliğin en güçlü ortak zeminidir.

Bir mümin erkek ile mümin bir kadın arasındaki evlilikte yalnızca duygusal bir birliktelik değil, aynı zamanda ortak bir yöneliş vardır. İkisi de hayatın merkezine Allah’ı koymaya, Allah’ın kitabını rehber edinmeye, doğru ile yanlışı O’nun ölçüleriyle ayırt etmeye çalışır. Böyle bir evlilikte eşler birbirlerinin Rabb’e yönelişini destekleyebilir.

Kur’an eşleri birbirleri için birer “elbise” olarak tanımlar:
“Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.”
(Bakara, 2/187)

Bu benzetme evliliğin derinliğini göstermektedir. Elbise insanı örter, korur ve ona yakın olur. Eşler de birbirlerinin hayatında böylesine yakın ve koruyucu bir konumdadır. Böyle bir yakınlığın inanç ve hayat anlayışındaki uyumla güçlenmesi son derece önemlidir.

Ancak burada bir başka ayrımı da dürüstçe yapmak gerekir. Kur’an, Bakara 2/221'de müşriklerle evliliği açıkça yasaklamıştır. Mâide 5/5 ise mümin erkeklere Ehl-i Kitap’tan iffetli kadınlarla evlenme konusunda özel bir izin vermiştir. Bu nedenle “Mümin olmayan herkesle evlenmek kesinlikle haramdır” şeklindeki genelleme, ayetlerin ortaya koyduğu ayrımları yok sayabilir. Kur’an’ın açıkça yasakladığı kategori ile özel olarak hüküm getirdiği kategori birbirinden ayrılmalıdır.

Özellikle mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evlenmesi konusunda Mâide 5/5'te mümin erkeklere verilen iznin aynısı bulunmamaktadır. Ayet, açık biçimde mümin erkeklerin kendilerinden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlarla evlenmesine izin vermektedir. Bu ayetten hareketle mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evlenmesinin caiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat aynı konuda Kur’an’da açık bir yasak bulunmadığı halde, sırf ayette izin verilmemiş olmasını “Allah kesinlikle haram kılmıştır” şeklinde sunmak da Allah’ın kitabında olmayan bir hükmü Allah’a isnat etmek olur.

Burada ölçümüz nettir: Allah’ın yasakladığını yasak, izin verdiğini izin, açıkça hükme bağlamadığını ise Allah’ın adına hükme dönüştürmemek.

Bütün bunların sonunda “Mümin kişi kiminle evlenmeli?” sorusunun cevabı daha anlaşılır hale gelir. Kur’an’ın genel yönlendirmesi, müminin hayat arkadaşını seçerken imanını, tevhidini, ahlakını ve iffetini esas almasıdır. Bunun en sağlam karşılığı da müminin müminle evlenmesidir.

Çünkü evlilik sadece iki bedenin değil, iki hayatın birleşmesidir. İnsan, en yakınındaki kişinin inancından, değerlerinden, dünya görüşünden ve hayata bakışından ister istemez etkilenir. Çocukların yetişmesi, aile içindeki değerlerin oluşması ve hayatın zorluklarının birlikte karşılanması da bu ortak zeminden etkilenir.

Bu nedenle bir mümin için “Güzel mi?”, “Zengin mi?”, “Soyu sopu nasıl?”, “Toplumdaki yeri ne?” sorularından önce sorulması gereken soru şudur: “Bu insan Rabb’ine karşı nasıl bir konumdadır?”

Mümin kişi, kendisi için Allah’ı hayatının merkezine koymuşsa, eşini de bu ortak zeminde aramalıdır. Çünkü aynı Rabb’e yönelen iki insanın evliliği, yalnızca dünya hayatının değil, iman yolculuğunun da ortaklığıdır.

Sonuç olarak Kur’an bize evlilik konusunda tek bir kelimeyle bütün ayrıntıları açıklamasa da temel ölçüleri açıkça vermektedir. Müşriklerle evlilik konusunda sınır vardır. Ehl-i Kitap içinde herkesin aynı olmadığı bildirilmiştir. Mâide 5/5'te mümin erkeklere Ehl-i Kitap’tan iffetli kadınlarla ilgili özel bir izin verilmiştir. Bu izin, iffet ile imanı birbirine eşitlemez ve Ehl-i Kitap’ın tamamını aynı kategoriye koymayı gerektirmez. Mümin kadınların Ehl-i Kitap erkeklerle evliliği konusunda ise bu ayetten bir izin çıkarılamaz; açık bir yasak da bulunmadığı için Allah’ın söylemediğini Allah adına söylememek gerekir.

Bütün bu ölçülerin merkezinde ise şu gerçek vardır: Mümin, hayatını Allah’ın rehberliğine göre yaşayan ve Rabb’ine teslim olan kişidir. Böyle bir insan için en uygun hayat arkadaşı da aynı iman ve teslimiyet yolunda yürüyen başka bir mümindir.

Mümin müminle evlenebilir; hatta Kur’an’ın ortaya koyduğu iman merkezli hayat anlayışı açısından, evlilikte en sağlam ortak zemin budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR'AN BÜTÜNLÜĞÜNDE KURBAN VE BAYRAM KAVRAMI

 KUR'AN BÜTÜNLÜĞÜNDE KURBAN VE BAYRAM KAVRAMI

Geleneksel olarak her yıl büyük bir coşkuyla kutladığımız, akrabaları ziyaret edip kurbanlar kestiğimiz o dönemi düşünelim. Zihnimizdeki tüm kültürel kodları, çocukluğumuzdan beri bize anlatılan rivayetleri bir an için kenara bırakıp sadece elimizdeki rehbere, yani Kur'an'a odaklansak karşımıza nasıl bir tablo çıkar? Acaba Kur'an, bugün anladığımız ve uyguladığımız şekliyle bir "Kurban Bayramı" kurumu inşa ediyor mu, yoksa kurban ibadetini çok daha farklı bir bütünlük içinde mi ele alıyor?

Şöyle bir zihin jimnastiği yapalım: Kur'an metnini baştan sona okuduğumuzda, içinde "Ramazan Bayramı" veya "Kurban Bayramı" gibi fıkhi ve kurumsal bayram isimlerinin açıkça zikredilmediğini fark ederiz. Kur'an'da bayram anlamına gelen "ıyd" kelimesi sadece bir yerde, o da Nebi İsa'nın gökten bir sofra indirilmesi talebiyle ilgili olarak, "bizim için bir bayram ve bir delil olsun" anlamında geçmektedir. Peki, o halde bugün milyonlarca Müslümanın hayatının merkezinde yer alan bu ibadetin aslı ve Kur'an'daki yeri tam olarak nedir?

Kurban Kelimesinin Gerçek Anlamı: Yakınlaşmak
Zihnimizdeki kalıpları yıkıp Kur'an kelimelerinin köklerine indiğimizde, "kurban" kavramının sınırlarının sadece hayvan kesmekle daraltılamayacağını çok net görürüz. Arapça kökeni itibarıyla kurban, "yaklaşmak, yakın olmak, yakınlaşmaya vesile olan şey" demektir. Dolayısıyla Kur'an bütünlüğünde kurban; insanın Yaratıcısına yakınlaşmak, O'nun rızasını kazanmak ve O'na olan bağını güçlendirmek için feda ettiği, sunduğu her türlü salih amelin, değerin ve adanmışlığın genel adıdır.
“Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) 'Andolsun seni öldüreceğim' demişti. O da: 'Allah, ancak muttakilerden kabul eder' demişti.”
(Maide, 5/27)

Bu ayeti dikkatle incelediğimizde, Nebi Adem'in çocuklarının sunduğu kurbanların mahiyeti hakkında Kur'an bize hayvan kestiklerine dair bir detay vermez. Burada sunulan şey bir tarım ürünü de olabilir, emek de olabilir, başka bir değer de olabilir. Kur'an'ın odaklandığı yer sunulan nesnenin türü değil, o sunumu yaparken kalpte taşınan niyet, yani yine takvadır. Dolayısıyla insan sadece malından veya hayvanından değil; zamanından, emeğinden, sevdiklerinden ve hatta yeri geldiğinde kendi nefsinden fedakarlık ederek Allah'a yaklaşır.

Kurbanın Tarihsel Kökleri ve Adanmışlık
Kur'an bize kurban pratiklerinin çok eski toplumlardan beri var olduğunu anlatır. Ancak bu pratiklerin temel amacı, hayvanların kanını akıtmaktan ziyade, insanın yaratıcısına karşı gösterdiği teslimiyet ve takva bilincidir. Bu bilincin en berrak örneğini Nebi İbrahim ve oğlunun kıssasında görürüz. Babasının gördüğü bir rüya üzerine gösterdikleri o muazzam teslimiyet, Kur'an'da bize bir zirve noktası olarak sunulur.

“Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, biz ona: 'Ey İbrahim!' diye seslendik. 'Sen rüyayı gerçekleştirdin. Şüphesiz biz, güzel davrananları böyle ödüllendiririz.' Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanlığı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 37/103-107)
Dikkat ettin mi, buradaki temel vurgu bir bayram kutlaması yapmak değil, sadakat ve teslimiyet testini geçmektir. Allah, İbrahim elçinin bu samimi yönelişini karşılıksız bırakmamış ve ona bir kurbanlık fidye vererek bu sembolü insanlık tarihine köklü bir ibadet bilinci olarak miras bırakmıştır.

Hac İbadeti ve Kurbanın Ayrılmaz Bağı
Kur'an bütünlüğünde hayvanların kurban edilmesi ibadetinin en yoğun şekilde işlendiği, kurallara bağlandığı yer Hac sürecidir. Hac ayları belirlidir ve bu süreçte Allah'ın adı anılarak kurbanlar kesilir. Kur'an, kesilen bu kurbanların toplumsal ve ekonomik boyutuna çok büyük bir vurgu yapar.
“Kendilerine ait bir takım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belirlenmiş günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık onlarden yiyin ve eli darda olan yoksulu da doyurun.”
(Hac, 22/28)

Bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Allah bize kurbanın amacını açıklarken neye odaklanmamızı istiyor? Belirlenmiş günlerde O'nun adını anmaya, o rızıktan kendimiz yemeye ve en önemlisi, ihtiyacı olan yoksulları doyurmaya. Buradan anlıyoruz ki kurban, bireysel bir dindarlık gösterisi olmanın çok ötesinde, toplumun alt kesimleriyle bağ kurmayı sağlayan dinamik bir sosyal adalet mekanizmasıdır.

Etler ve Kanlar Kime Ulaşır?
Peki, kurban kesilirken zihnimizden ne geçmeli? Geleneksel olarak bazen işin şekilsel boyutuna, hayvanın büyüklüğüne veya etin paylaşım oranlarına o kadar çok odaklanıyoruz ki, ibadetin özünü kaçırabiliyoruz. Kur'an bu tehlikeye karşı bizi çok net ve sarsıcı bir uyarıyla baş başa bırakır.
“Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz için onları böylece sizin hizmetinize verdi. Güzel davrananları müjdele.”
(Hac, 22/37)

Bu ayet, ibadetin kalbini ortaya koyuyor. Yaratıcının bizim keseceğimiz hayvanın etine de kanına da ihtiyacı yoktur. O'na ulaşacak tek şey, bizim kalbimizdeki o derin sorumluluk bilinci, yani takvadır. Eğer kurban keserken içimizde bu takva bilinci yoksa, yaptığımız eylem sadece ekonomik bir faaliyetten ibaret kalacaktır.

Kevser Suresi ve Yalnızca Allah'a Yönelmek
Kurban ibadetini anlarken karşımıza çıkan bir diğer önemli durak da Kevser Suresi'dir. Mekke'nin o daraltıcı, baskıcı ortamında, Resul'ün soyunun kesik olduğunu iddia eden müşriklere karşı bir teselli ve duruş manifestosu olarak inen bu sure, ibadetin yönünün kime olması gerektiğini ilan eder.
“Rabbin için salât (ibadet) et ve kurban kes!”
(Kevser, 108/2)

Ayet bize çok net bir rota çiziyor: Ne yapacaksan, hangi ibadeti yerine getireceksen sadece ve sadece "Rabbin için" yap. Müşriklerin kendi sahte ilahları, putları veya dünyevi menfaatleri için kurban kestikleri, gösteriş yaptıkları bir dünyada; müminlerin ibadetlerini, namazlarını ve kurbanlarını yalnızca tek olan Allah'a has kılmaları istenir.

Hayatın Kendisini Kurban Kılmak
Kur'an mantığında, bir müminin hayatını bütünüyle Allah'a adama bilinci, kurban kavramının zirve noktasıdır. Hiç fark ettin mi, Kur'an insanın tüm yaşam serüvenini aslında bir yakınlaşma çabası olarak görür.
“De ki: "Şüphesiz ki benim salâtım (desteğim), ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir.”
(En'am, 6/162)

Bu ayette geçen "nüsük" kelimesi, hem kurbanlık hayvanları hem de Allah'a yakınlaşmak için yapılan tüm kulluk ritüellerini kapsar. Gördüğün gibi Kur'an, insanın salatından ölümüne kadar olan tüm sürecini tek bir amaca bağlar: Allah'a yakınlaşmak. Düşün... Bir yetimin başını okşamak, hak yolda bir zorluğa göğüs germek, adaleti ayakta tutmak için menfaatlerinden vazgeçmek de aslında insanı Allah'a yaklaştıran birer kurban değil midir? Hayvan kurbanı, bu büyük ve geniş adanmışlık bilincinin sadece sembolik ve sosyal bir boyutudur.

Sonuç Yerine: Bayram Nerede Başlar?
Tüm bu ayetleri uç uca ekleyip büyük resme baktığımızda ne görüyoruz? Kur'an bize belirli isimlerle sınırlandırılmış statik bir tatil veya eğlence bayramı tarifi yapmıyor. Aksine, müminlerin bir araya geldiği, yardımlaştığı, Allah'ın adını yücelttiği ve yoksulların doyurulduğu o paylaşım anlarını bizzat coşkuya ve bir tür "süreç bayramına" dönüştürüyor.

Kurban, bizi Nebi İbrahim'in teslimiyetine, Nebi Muhammed'in dik duruşuna ve Hac ibadetinin o muazzam eşitlik iklimine bağlayan kopmaz bir köprüdür. Eğer bizler de kurban dönemlerini sadece bir et tüketimi veya tatil fırsatı olarak görmekten sıyrılıp, ayetlerin satır aralarında gizlenen o takva ve sosyal adalet bilincini hayatımıza taşıyabilirsek, işte o zaman Kur'an'ın hedeflediği gerçek bayramı yaşamış oluruz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayarak öldürme, yani recm cezası canlanıyor. Özellikle geleneksel din anlayışında recm, evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde uygulanması gereken dinî bir hüküm gibi anlatılıyor. Oysa burada çok daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Bir hükmün dinî hüküm olabilmesi için kaynağı nedir? Toplumların yüzyıllar boyunca oluşturduğu uygulamalar mı, sonraki dönemlerde kaleme alınmış rivayet kitapları mı, mezheplerin yorumları mı, yoksa Allah’ın indirdiği vahiy mi?

Benim için bu sorunun cevabı açıktır: Din adına bir hüküm ortaya konulacaksa onun ölçüsü Kur’an olmalıdır. Çünkü hüküm koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu Kur’an açıkça bildirir. İnsanların zaman içerisinde oluşturduğu gelenekler, uygulamalar ve yorumlar ise vahyin yerine geçirilemez. Bir uygulamanın geçmişte yapılmış olması, onun Allah tarafından emredildiği anlamına gelmez.

Kur’an’a baktığımızda zina konusunda karşımıza çıkan temel hüküm son derece açıktır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına tanık olsun.”
(Nûr, 24/2)
Bu ayette ilk dikkat çeken nokta, zina eden kadın ile zina eden erkek arasında herhangi bir ceza farklılığı yapılmamasıdır. Ayet her ikisini de aynı hüküm içerisinde ele almaktadır. İkinci ve daha önemli nokta ise cezanın açıkça belirtilmiş olmasıdır: yüz değnek.

Burada recm yoktur. Taşlayarak öldürme yoktur. Ayette zina eden evli kişi için ayrı, bekâr kişi için ayrı bir ceza da belirtilmemiştir. Kur’an’ın bu açık hükmünü esas aldığımızda, elimizde bulunan ölçü yüz değnektir.

Cezanın müminlerden bir topluluğun huzurunda uygulanmasının istenmesi de ayrıca önemlidir. Bu, cezanın kişilerin kendi başlarına uygulayacağı bir intikam yöntemi olmadığını gösterir. Burada hukuk, delil, yetki ve toplumsal sorumluluk söz konusudur. Hiç kimse kendi kanaatine dayanarak bir başkasını cezalandırma hakkına sahip değildir.

Fakat Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca cezanın miktarından ibaret değildir. Kur’an bir taraftan zina fiiline karşı yaptırım belirlerken diğer taraftan insanların birbirlerini kolayca zina ile suçlamalarının da önünü kapatmaktadır. Çünkü bir insanı zina ile suçlamak son derece ağır bir ithamdır. Böyle bir suçlamanın delilsiz ve keyfî biçimde yapılması, toplumda zina fiilinden daha büyük yaralar açabilecek iftiralara yol açabilir.

Bu nedenle Kur’an, özellikle iffetli insanlara yönelik zina isnadında dört şahit getirilmesini şart koşmaktadır:

“İffetli kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.”
(Nûr, 24/4)

Burada çok önemli bir denge kurulmaktadır. Bir tarafta zina fiiline karşı açık bir yaptırım vardır; diğer tarafta ise insanların birbirlerini delilsiz biçimde zina ile suçlamalarının önü kesilmektedir. Yani Kur’an yalnızca “Suçun cezası nedir?” sorusuna cevap vermemekte, aynı zamanda “Bir insan nasıl suçlanabilir?” sorusuna da cevap vermektedir.

Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo açıktır: Zina cezası şüphe, dedikodu, kanaat veya kişisel düşmanlık üzerinden uygulanabilecek bir ceza değildir. Ortada ağır bir suçlama vardır ve bu suçlamanın hukuki bir zemine dayanması gerekir. Kur’an’ın dört şahit şartı, insanların namus ve itibarlarının gelişigüzel suçlamalarla yok edilmesini önleyen güçlü bir güvence niteliğindedir.

Nisâ Suresi’nde yer alan iki ayet de zina konusu değerlendirilirken ayrıca dikkate alınmalıdır:
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onların canlarını alıncaya veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun.”
(Nisâ, 4/15)

“İçinizden bu işi yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve kendilerini düzeltirlerse artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/16)

Bu ayetlerde geçen “fuhuş” ifadesinin kapsamı ve ayetlerin tarihsel bağlamı ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple Nisâ 4/15-16’yı doğrudan Nûr 24/2’deki yüz değnek hükmünün aynısı olarak göstermek doğru olmaz. Ancak ayetlerde dikkat çekici bir başka husus vardır: Dört şahit, yanlışın düzeltilmesi, tövbe ve ıslah.

Bu da bize Kur’an’ın insanı yalnızca cezalandırılacak bir varlık olarak görmediğini göstermektedir. Yanlış yapan insanın kendisini düzeltmesi, Rabb’ine yönelmesi ve tövbe etmesi için kapı açık bırakılmıştır. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tövbe hakkının bulunması ile dünyadaki hukuki cezanın uygulanıp uygulanmaması aynı konu değildir. Tövbe, insanın Rabb’i ile ilişkisi bakımından ayrı; toplum düzeni içerisinde uygulanacak hukuki yaptırım ise ayrı bir meseledir.

Üstelik tövbe hakkı belirli kişilere mahsus değildir. Kur’an bütün insanlara tövbe kapısının açık olduğunu bildirir:
“Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Furkan, 25/70)

Yine Rabb’imiz şöyle buyurur:
“De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)
Dolayısıyla zina etmiş bir insan için de tövbe ve ıslah kapısı açıktır. Günah işlemiş olmak, insanın Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesini gerektirmez. Ancak bu durum, dünyadaki hukuki düzen ile ahiretteki bağışlanma meselesinin birbirine karıştırılmasını da gerektirmez.

Buradan recm meselesine geçebiliriz. Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık Nûr Suresi’nin ikinci ayetinde zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurulması açıkça belirtilmektedir. Öyleyse Kur’an’da bulunmayan recm cezasını Kur’an’ın hükmü olarak nasıl kabul edebiliriz?

Bu sorunun cevabı, dinî hüküm konusunda hangi kaynağı esas aldığımızla doğrudan ilgilidir. Eğer Allah’ın kitabını temel ölçü kabul ediyorsak, Kur’an’da bulunmayan bir cezayı Allah’ın emriymiş gibi sunamayız. Tarihte bir uygulamanın yapılmış olması, o uygulamanın mutlaka vahiy kaynaklı olduğunu kanıtlamaz.

Burada özellikle “evli-bekâr ayrımı” üzerinde de durmak gerekir. Geleneksel hukuk anlayışında zina eden evli kişi ile bekâr kişi arasında farklı cezalar bulunduğu kabul edilir ve evli kişi için recm savunulur. Fakat Nûr 24/2’de böyle bir ayrım yapılmamıştır. Ayet zina eden kadın ve zina eden erkek için ortak bir hüküm ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık hükmünü esas aldığımızda, evlilik statüsünün Nûr 24/2’de ayrıca bir ceza sebebi olarak gösterildiğini söylemek mümkün değildir. Ayetin söylediği açıktır: Zina eden kadın ve zina eden erkek için yüz değnek.

Cariyeler konusunda ise Kur’an’ın ayrıca bir düzenleme yaptığını görüyoruz:
“Sizden kim, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, ellerinizin altında bulunan mümin genç kızlarınızdan alsın... Evlendikleri zaman bir fuhuş yaparlarsa, hür kadınlara verilen cezanın yarısı onların üzerinedir.”
(Nisâ, 4/25)
Bu ayet, dönemin toplumsal yapısı içerisindeki farklı statülere ilişkin özel bir düzenleme ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetin “hür kadınlara verilen cezanın yarısı” ifadesini kullanmasıdır. Nûr 24/2’de zina için yüz değnek bulunduğuna göre, Nisâ 4/25’teki yarım ceza üzerinden elli değnek sonucuna ulaşılabilir.

Bu nokta recm iddiası açısından da dikkat çekicidir. Eğer hür kadın için zina cezasının taşlanarak öldürülme olduğu ileri sürülürse, bunun yarısının nasıl uygulanacağı açıklanmak zorunda kalır. Buna karşılık Nûr 24/2’deki yüz değnek esas alındığında, yarısı elli değnektir ve Nisâ 4/25’teki “yarısı” ifadesiyle doğrudan anlamlı bir bağlantı kurulabilir.

Kur’an’da ayrıca Nebi Muhammed’in hanımları hakkında özel bir hüküm bulunmaktadır:
“Ey Nebi’nin hanımları! Sizden kim açık bir fuhuş yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”
(Ahzâb, 33/30)
Bu ayet de zina cezası tartışmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Nûr 24/2’de zina eden kadın ve erkek için genel ceza yüz değnek olarak açıklandığına göre, Ahzâb 33/30’da Nebi’nin hanımları için belirtilen “azabın iki katına çıkarılması” hükmü, bu genel ceza üzerinden değerlendirildiğinde iki yüz değnek sonucunu ortaya koymaktadır.

Yani genel hüküm yüz değnektir; Nebi’nin hanımları için ise özel hüküm iki katıdır. Bu durumda iki katı yüz değnek, iki yüz değnektir. Ayet rakam olarak “iki yüz değnek” dememekte, “azabı iki katına çıkarılır” demektedir. İki yüz sonucuna, genel hüküm olan yüz değneğin iki katı alınarak ulaşılmaktadır.

Aynı ayet grubunun devamında Rabb’imiz Nebi’nin hanımlarının iyi davranışları için de farklı bir karşılık bulunduğunu bildirir:
“Sizden kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder ve salih amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Onun için güzel bir rızık hazırlamışızdır.”
(Ahzâb, 33/31)
Burada da dikkat çekici bir denge vardır. Olumsuz davranış için iki kat ceza, iyi davranış için iki kat mükâfat söz konusudur. Bu, Nebi’nin hanımlarına yüklenen sorumluluğun diğer insanlardan farklı olduğunu göstermektedir.

Ancak burada da tövbe meselesini gözden kaçırmamak gerekir. Nebi’nin hanımları için özel sorumluluk bulunması, diğer insanların tövbe hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. Kur’an’ın tövbe çağrısı bütün insanları kapsar. Bir insanın günah işlemesiyle Rabb’ine dönme imkânı ortadan kalkmaz. Tövbe, iman ve ıslah bütün insanlar için açıktır.

Zina konusunda bir başka önemli nokta da şahitlik meselesidir. Nûr 24/4, zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenler hakkında açık bir yaptırım belirlemektedir. Bu hüküm, Kur’an’ın insan onurunu ve toplumdaki adaleti korumaya verdiği önemi gösterir.

Bir toplum düşünelim: İnsanlar birbirleri hakkında hiçbir delile dayanmadan “zina yaptı” demeye başlasın. Böyle bir toplumda yalnızca zina problemi ortaya çıkmaz; iftira, düşmanlık, ailelerin dağılması, insanların itibarlarının yok edilmesi ve toplumsal güvensizlik de yayılır. İşte Kur’an, dört şahit şartıyla bu kapıyı son derece daraltmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın zina konusundaki sistemi yalnızca “yüz değnek” cümlesinden ibaret değildir. Suç vardır, fakat suç isnadının da şartları vardır. Şahitlik vardır, fakat şahitliğin de sorumluluğu vardır. Ceza vardır, fakat iftiranın da cezası vardır. Yanlış yapan insan vardır, fakat tövbe ve ıslah imkânı da vardır.

Günümüz açısından burada başka bir mesele daha ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle kamera görüntüleri, dijital kayıtlar, yazışmalar ve çeşitli belgeler delil olarak kullanılabilmektedir. Ancak bunların Kur’an’daki dört şahit şartının doğrudan yerine geçtiğini söylemek ayrı bir hukuk tartışmasıdır. Kur’an’ın açık biçimde ortaya koyduğu şey, zina isnadının gelişigüzel yapılmaması ve insanların delilsiz suçlanmamasıdır. Bu nedenle modern hukuk sistemleriyle Kur’an hükümlerini birbirinin aynısı kabul etmek yerine, her iki sistemdeki delil, adalet ve suç isnadı ilkelerini kendi bağlamları içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Bir başka yanlış da “Nebi döneminde recm vardı, daha sonra Kur’an bunu kaldırdı” şeklindeki anlatımdır. Bu yaklaşım Kur’an’dan değil, daha sonraki rivayet ve tarih anlatılarından hareket eder. Kur’an merkezli düşündüğümüzde ise temel soru çok daha açıktır: Allah’ın kitabında zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesi emrediliyor mu?

Cevap açıktır: Hayır. Kur’an’da recm cezasını emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık zina konusunda açık bir hüküm bulunmaktadır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)

Dolayısıyla “Önceden vardı, sonra kaldırıldı” şeklindeki bir açıklamayla Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına mal etmek mümkün değildir. Böyle bir iddia ortaya atılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delille ortaya konulması gerekir. Kur’an ise zina konusunda yüz değnek hükmünü bildirmiş, recm konusunda herhangi bir hüküm bildirmemiştir.

Tarih boyunca bazı toplumlarda taşlama uygulanmış olabilir. Bazı yöneticiler böyle bir ceza vermiş olabilir. Bazı hukukçular bunu kendi hukuk anlayışları içerisinde savunmuş olabilir. Ancak tarihî bir uygulamanın varlığı, onun vahiy kaynaklı olduğunu göstermez.

Nitekim Kur’an, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini ister:
“Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak Kitabı hak ile indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet...”
(Mâide, 5/48)
Buradaki ölçü son derece açıktır: Allah’ın indirdiği ile hükmetmek. Öyleyse geçmiş toplumların uygulamalarını, sonraki dönemlerin hukuk anlayışlarını veya din adına oluşturulmuş gelenekleri doğrudan Kur’an’ın hükmü sayamayız. Bir uygulamanın yüzlerce yıl devam etmiş olması, onu Allah’ın hükmü hâline getirmez.

Bugün bazı toplumlarda zina ettiği ileri sürülen insanların taşlanarak öldürülmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir insanın hayatını sona erdiren böylesine ağır bir cezanın Allah’ın hükmü olarak sunulabilmesi için Allah’ın kitabında açık bir dayanağının bulunması gerekir. Oysa Kur’an’da zina için recm hükmü bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde insanların birbirlerini keyfî biçimde suçlamalarına izin verilmemektedir. Dört şahit şartı, zina isnadını son derece ağır bir delil sorumluluğuna bağlamaktadır. Bu nedenle bir grubun, cemaatin, aşiretin veya herhangi bir kişinin kendi anlayışına göre zina cezası uygulaması Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın getirdiği hüküm, insanların adalet yetkisini kendi ellerine alması değildir. Bir ceza hükmünden söz ediyorsak bunun hukuk düzeni içerisinde, yetkili merciler tarafından ve delil esasına göre değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey adalet değil, kişisel veya toplumsal şiddet olur.

Kur’an’ın zina konusundaki temel tablosunu artık açık biçimde görebiliriz. Zina yasaklanmış ve ciddi bir ahlaki sorun olarak ele alınmıştır. Zina için açıkça yüz değnek hükmü getirilmiştir. Nûr 24/2’de kadın ve erkek arasında ceza farklılığı yapılmamıştır. Zina suçlamasının delilsiz yapılmasına izin verilmemiş, dört şahit şartı getirilmiştir. İftira edenler için ayrıca yaptırım öngörülmüştür. Tövbe ve ıslah kapısı açık tutulmuştur. Cariyeler için özel bir düzenleme yapılmış ve hür kadınlara verilen cezanın yarısından söz edilmiştir. Nebi’nin hanımları için ise özel sorumluluk ve iki kat ceza hükmü getirilmiştir. Buna karşılık Kur’an’da recm cezasına yer verilmemiştir.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca “ceza” üzerinden okunamaz. Burada aynı zamanda adalet, delil, şahitlik, iftiranın önlenmesi, toplumsal düzen, sorumluluk, tövbe ve ıslah gibi ilkeler birlikte bulunmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın açık hükmünü bırakıp tarih boyunca bazı toplumlarda uygulanmış cezaları dinin değişmez hükmü hâline getirmek doğru değildir.

Bir Müslüman için asıl soru “Geçmişte kim ne yaptı?” değil, “Allah bu konuda ne buyurdu?” sorusudur.

Geçmişte bir hükümdar recm uygulamış olabilir. Bir toplum taşlamayı gelenek hâline getirmiş olabilir. Bir hukukçu bunu kendi hukuk anlayışının hükmü olarak kabul etmiş olabilir. Bir kitapta bu uygulamaya ilişkin rivayetler bulunabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran temel ölçü Kur’an’dır.

Kur’an’da zina için yüz değnek hükmü vardır.

Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Kur’an’da insanların delilsiz biçimde zina ile suçlanmasına izin yoktur. Kur’an’da iftiraya karşı açık yaptırım vardır. Kur’an’da tövbe ve ıslah kapısı vardır. Kur’an’da ayrıca farklı toplumsal statüler ve özel sorumluluklar için farklı düzenlemeler de bulunmaktadır.

Öyleyse mesele aslında düşündüğümüzden daha açıktır. Sorun çoğu zaman Kur’an’ın ne söylediğini anlamakta değil, Kur’an’ın söylediğiyle tarih boyunca oluşturulmuş dinî anlayışları birbirinden ayırabilmektedir.

Allah’ın hükmü ile insanların hükmünü birbirine karıştırdığımız zaman, insanların tarih boyunca yaptığı uygulamaları Allah’ın dini zannetmeye başlarız. Recm meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Din adına bir hüküm ortaya koyacaksak, önce kaynağına bakmalıyız: Bu hüküm Kur’an’da var mı? Allah böyle bir hüküm bildirmiş mi? Yoksa bu hüküm daha sonra insanlar tarafından mı oluşturulmuş?

Benim için ölçü bellidir: Allah’ın kitabında açıkça bulunan hüküm alınır; bulunmayan bir hüküm Allah’a isnat edilmez.

Zina konusunda Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü de budur. Ceza vardır; fakat cezanın yanında delil vardır. Şahitlik vardır. İftiraya karşı koruma vardır. Tövbe ve ıslah vardır. Kadın ve erkek için açık bir ortak hüküm vardır. Özel durumlar için ayrıca düzenlemeler vardır. Fakat recm yoktur.

Sonuç olarak Kur’an’a göre zina konusunda yapılması gereken, geçmiş toplumların uygulamalarını sorgulamadan tekrar etmek değil, Allah’ın indirdiği ölçüyü esas almaktır. Taşlayarak öldürme gibi ağır bir cezayı Kur’an’da bulunmadığı hâlde Allah’ın hükmü olarak sunmak, vahyin açık ölçüsünü başka kaynakların önüne geçirmek anlamına gelir.

Din söz konusu olduğunda en önemli soruyu en başta sormak zorundayız: “Bu hüküm nereden geliyor?” Eğer cevap Allah’ın kitabıysa üzerinde düşünür, anlamaya çalışır ve ona göre hareket ederiz. Eğer cevap insanların tarih boyunca oluşturduğu uygulamalar, yorumlar ve rivayetlerse, onları Allah’ın hükmüyle aynı seviyeye koyamayız.

Çünkü dinin sahibi insanoğlu değil, Allah’tır. Hüküm koyma yetkisi de O’na aittir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

Kur’an’ı Türkçe okuyan insanın imanının sarsılacağı, hatta meal okumanın insanı yanlış yollara götüreceği şeklinde bazı sözler söyleniyor. “Meal okumayın”, “Kur’an’ı herkes anlayamaz”, “Meal okuyan kafir olur” gibi ifadelerle insanların Kur’an’ın anlamından uzak tutulduğu görülüyor. Peki gerçekten Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını sarsar mı? Bu sorunun cevabını insanların sözlerinde değil, Allah’ın kitabında aramak gerekir.

Allah, ayetlerinin mümin üzerindeki etkisini açıkça bildiriyor:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O’nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanlarını artırır ve yalnızca Rabb’lerine güvenirler.”
(Enfâl, 8/2)

Bu ayet, Kur’an’ın okunmasının iman üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın ayetleri müminin imanını azaltan veya sarsan bir unsur olarak değil, imanını artıran bir unsur olarak tanımlanıyor. Öyleyse Kur’an’ı anlayarak okuyan bir insanın imanının sarsılacağını söylemek, Kur’an’ın kendi ifadesiyle çelişmektedir.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ı okuyan insanın imanı değil, bazı inançları sarsılabilir. İnsan yıllarca doğru zannettiği bazı bilgilerin Kur’an’da bulunmadığını gördüğünde şaşırabilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaların Allah’ın kitabındaki karşılığını bulamayabilir. Daha önce kutsal kabul ettiği bazı sözlerin Kur’an’ın ölçüleriyle uyuşmadığını fark edebilir. İşte böyle bir durumda sarsılan şey iman değil, yanlış veya temelsiz kabullerdir.

Kur’an insanı böyle bir sorgulamadan uzaklaştırmaz; tam tersine düşünmeye çağırır:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)

Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamadan yalnızca seslendirmek, Kur’an’ın mesajını kavramanın yerine geçmez. Kur’an’ın insan hayatına rehber olabilmesi için insanın onun ne söylediğini anlaması gerekir.

Allah, Kur’an’ı anlayabilmemiz için indirdiğini de açıkça bildiriyor:

“Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Zuhruf, 43/3)

Burada Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması ile herkesin Arapça bilmek zorunda olması birbirine karıştırılmamalıdır. Kur’an Arapça indirilmiştir; fakat bütün insanlığa gönderilmiştir. Arapça bilen insan onu Arapça okuyup anlayabilir. Arapça bilmeyen insan ise kendi dilindeki çevirilerden yararlanarak Allah’ın mesajını anlamaya çalışır.

Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumların anlayabileceği dille gönderilmiştir:

“Biz her elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin diliyle gönderdik.”
(İbrâhîm, 14/4)

Buradaki temel amaç mesajın anlaşılmasıdır. İnsanların anlayamadıkları bir dille karşı karşıya bırakılması değil, Allah’ın mesajının açıkça kavranmasıdır. Bu nedenle Türkçe konuşan bir insanın Kur’an’ın Türkçe mealini okuması, Kur’an’dan uzaklaşmak değil, onun mesajına ulaşma çabasıdır.

Ancak meal ile Kur’an’ın kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Meal, Kur’an’ın başka bir dile aktarılmasıdır ve hiçbir meal Allah’ın kelamının kendisi değildir. Çeviri yapan insan, kelimelere kendi anlayışı doğrultusunda karşılık verebilir. Bu nedenle tek bir meali mutlak doğru kabul etmek yerine farklı mealleri karşılaştırmak, kelimelerin Kur’an’daki diğer kullanımlarını araştırmak ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmek gerekir.

Allah Kur’an’ı öğüt alınabilen bir kitap olarak tanıtır:

“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)

Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak yasaklanacak bir davranış değil, teşvik edilmesi gereken bir çabadır. Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışan insanın bazı düşüncelerinin değişmesi de bir eksiklik değildir. Eğer o düşünceler Kur’an’ın ölçüsüne uymuyorsa değişmesi zaten gerekir.

Asıl tehlike Kur’an’ı okumak değildir. Asıl tehlike, Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmak ve insanların din adına söylediklerini Allah’ın kitabının önüne geçirmektir. Çünkü insan Kur’an’ı okumadığında, kendisine anlatılan dini sorgulama imkânını da kaybedebilir. Oysa Allah, insanların kendisine ulaşmasını başkalarının dinî otoritesine mahkûm etmemiştir.

Kur’an, ataların ve geçmişten devralınan anlayışların sorgulanmadan kabul edilmesini eleştirir:

“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları hiçbir şeyi akletmemiş ve doğru yolu bulamamış idiyseler?
(Bakara, 2/170)

Bu nedenle insan, “Bana böyle öğretildi” demekle yetinmemeli; “Allah’ın kitabı bu konuda ne söylüyor?” diye sormalıdır.

Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını yıkmaz. Aksine insanın imanını Allah’ın kitabıyla sınamasına imkân verir. Eğer okuduğumuzda bazı düşüncelerimiz sarsılıyorsa, bundan korkmak yerine neden sarsıldığını araştırmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmanın yolu, sahip olduğumuz bütün kabulleri Kur’an’ın önüne koymak değil, bütün kabullerimizi Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirmektir.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine, “Kur’an’ı oku, anlamaya çalış, düşün, araştır ve öğrendiklerini Kur’an’ın bütünü içinde değerlendir” demek gerekir.

İmanı sarsan Kur’an değildir. Kur’an, imanı sağlamlaştırırken Kur’an’a dayanmayan inançları sarsabilir.

MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

“Meal okumayın” anlayışının arkasında yalnızca dil tartışması yoktur. Asıl mesele, insanın Kur’an ile doğrudan ilişki kurmasıdır. Çünkü Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamaya başlayan insan, din adına kendisine anlatılanları Kur’an’ın ölçüsüne vurma imkânı elde eder. O zaman da yıllardır doğru kabul ettiği birçok sözün, uygulamanın ve inancın Kur’an’da karşılığının bulunmadığını görebilir. İşte asıl rahatsızlık burada başlar.

Kur’an, insanları herhangi bir dinî otoritenin sözlerine körü körüne bağlanmaya değil, Allah’ın indirdiğine uymaya çağırır:
“Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış insanların bir tutumunu anlatmıyor; insanın hakikati araştırmadan geleneğe teslim olma eğilimine dikkat çekiyor. “Biz böyle gördük, böyle öğrendik, büyüklerimiz böyle söyledi” anlayışı, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Bir sözün doğru olup olmadığını belirleyen, onu söyleyen kişinin makamı veya toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla uyumudur.

Kur’an, insanların din adına söylediklerini sorgulamadan kabul etmeyi de eleştirir:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din bilginlerine danışması değildir. Asıl mesele, Allah’ın hüküm koyma yetkisini insanlara devretmesidir. Bir insanın “Allah böyle buyurdu” diyerek kendi yorumunu Allah’ın hükmü hâline getirmesi, ardından insanların da bunu sorgulamadan din kabul etmesi ciddi bir problemdir. Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştıran anlayışlar, böyle bir otorite düzenini güçlendirebilir.

Bu nedenle “Sen Kur’an’ı anlayamazsın, meal okuma, yalnızca bize sor” anlayışı üzerinde düşünmek gerekir. Elbette Kur’an’ı anlamak kolay bir iş değildir. Arapçanın incelikleri, kelimelerin farklı kullanımları, ayetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Fakat bunların hiçbiri insanı Kur’an’dan uzaklaştırmanın gerekçesi olamaz. Tam tersine, insan Kur’an’a daha çok yaklaşmalı, farklı mealleri karşılaştırmalı, kelimeleri araştırmalı ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmelidir.

Allah, Kur’an’ı yalnızca belirli bir sınıfın anlayabileceği gizli bir kitap olarak göndermemiştir. Onu insanlara öğüt ve rehber olarak sunmuştur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Arapça bilmeyen bir insanın Türkçe meal okuması bu sorumluluğun doğal bir sonucudur. Üstelik Kur’an, kendisini düşündürmek ve üzerinde akıl yürütmek için gönderilmiş bir kitap olarak tanıtır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamak için de insanın okuduğu metnin ne söylediğini bilmesi gerekir. Sadece Arapça seslendirmek, anlamanın yerine geçmez. Kur’an’ın sesini duymak başka, mesajını kavramak başkadır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Meal okumak ile mealde yazılan her şeyi doğru kabul etmek aynı şey değildir. Meal okunmalıdır; fakat meal de sorgulanmalıdır. Çünkü meal, Allah’ın kelamının kendisi değil, bir insanın o kelamı başka bir dile aktarma çabasıdır. Bir kelimenin karşılığı konusunda farklı tercihler yapılabilir. Bu nedenle tek bir meale bağlı kalmak yerine farklı çeviriler karşılaştırılmalı, gerektiğinde kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakılmalı ve ayetin anlamı Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirilmelidir.

Asıl yanlış, meal okumak değil; okuduğunu araştırmadan kabul etmektir. Aynı şekilde Arapça bilmek de tek başına doğru anlamanın garantisi değildir. Arapça bilen bir insan da Kur’an’ı kendi ön kabullerine göre yorumlayabilir. Arapça bilmeyen bir insan da farklı mealleri karşılaştırarak, ayetlerin bağlamını inceleyerek ve Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate alarak önemli bir anlama çabası ortaya koyabilir.

Kur’an’ın anlaşılmasını istemeyen veya insanları Kur’an’dan uzak tutan her yaklaşım şu soruyla karşı karşıya bırakılmalıdır: Allah insanlara anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi? Eğer cevap hayır ise, insanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoymanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Üstelik Kur’an, kendisine başka sözlerin ölçü olarak konulmasını da sorgulatır:
“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Câsiye, 45/6)
Bu ayet, din konusunda ölçünün ne olması gerektiği üzerinde düşünmemizi sağlar. İnsanların sözleri elbette dinlenebilir, araştırılabilir ve değerlendirilebilir. Fakat hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Sonuçta mesele Arapça bilip bilmemek değildir. Mesele, Allah’ın mesajına ulaşma iradesidir. Arapça bilen Kur’an’ı Arapça okuyabilir; bilmeyen kendi dilindeki meallerden yararlanabilir. Her iki durumda da amaç aynıdır: Allah’ın ne söylediğini anlamak ve hayatı buna göre düzenlemek.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine insanlara “Kur’an’ı oku, anla, düşün, araştır, farklı mealleri karşılaştır ve hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabının önüne geçirme” denilmelidir.

Çünkü Kur’an’dan uzaklaştırılan insan, başkalarının anlattığı dine mahkûm olur. Kur’an’la buluşan insan ise anlatılan dini Kur’an’ın ölçüsünde sorgulamaya başlar. İşte gerçek tehlike Kur’an okumak değil; Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

  AHLÂK NEREDE? Yıllardır din adına bazı uygulamaların belirli günahları bağışlatacağına dair anlayışlar anlatılmaktadır. “İki namaz arası...