ALLAH NEDEN İZİN VERİYOR? İNSANA VERİLEN GÖREVİ KİM
YERİNE GETİRECEK?
Dünyadaki Açlığın, Zulmün ve Güçsüzlüğün Ardındaki
Sorumluluğumuz
Dünyaya baktığımızda insanın yüreğini sızlatan bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Bir tarafta ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayan, bolluk içinde yaşayan ve sahip
olduklarını artırmaya devam eden insanlar var. Diğer tarafta bir lokma ekmeğe,
temiz suya, güvenli bir eve ve çocuklarının geleceğine ulaşabilmek için
mücadele eden milyonlarca insan bulunuyor. Birileri sofralarında ne yiyeceğini
düşünürken, birileri o gün çocuklarına yiyecek bulup bulamayacağını düşünüyor.
Birileri servetini nereye yatıracağını hesaplarken, birileri yaşadığı yeri terk
etmek zorunda kalıyor.
Savaşlar, işgaller, ekonomik sömürü, yoksulluk, baskı ve
adaletsizlik dünyanın farklı yerlerinde insanların hayatını etkiliyor. Müslüman
olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı da bu acıların içinde yaşıyor. İnsanlar
öldürülüyor, evlerinden sürülüyor, çocuklar anne babalarını kaybediyor, aileler
dağılıyor. Dünyanın güçlü devletleri ve imkân sahibi toplumları ise bütün bu
yaşananlar karşısında kimi zaman etkisiz kalıyor, kimi zaman kendi çıkarlarını
öne çıkarıyor, kimi zaman da olup biteni yalnızca izlemekle yetiniyor.
Böyle bir dünyada insanın aklına şu soruların gelmesi
kaçınılmazdır: Allah bütün bunları görmüyor mu? Mazlumların feryadını işitmiyor
mu? Allah adaleti emrediyorsa neden dünyada bu kadar adaletsizlik var? Neden
bazı insanlar açlık içinde yaşarken bazıları büyük bir refah sürüyor? Neden
Müslümanım diyen toplumlar çoğu zaman zulüm, savaş ve yoksullukla mücadele
ediyor? Allah neden zulme hemen müdahale etmiyor?
Bu sorulara cevap ararken yalnızca yaşanan felaketlere
bakmak yeterli değildir. Kur’an’ın insanlara verdiği görevleri de hatırlamamız
gerekir. Çünkü bazen Allah’ın neden bir şey yapmadığını sorarken, bize ne yapma
sorumluluğu verildiğini unutuyoruz. Allah’ın adaletini sorgularken insanın
adalet sorumluluğunu, Allah’ın yardımını beklerken insanın elindeki imkânları,
dünyadaki eşitsizlikleri konuşurken paylaşma ve hakka riayet görevini gözden
kaçırabiliyoruz.
Oysa meseleye Kur’an’ın bütünlüğü içinde baktığımızda,
insanın yalnızca inanan ve ibadet eden bir varlık olarak değil, aynı zamanda
sorumluluk taşıyan, adaleti gözetmekle yükümlü olan ve kendisine verilen
imkânları doğru kullanması gereken bir varlık olarak ele alındığını görürüz.
Allah İnsanlara Zulmetmez, İnsanlar Birbirlerine Zulmeder
Kur’an’ın temel ilkelerinden biri, Allah’ın insanlara zulmetmediğidir. Bu
ilkeyi anlamadan dünyadaki adaletsizlikleri değerlendirmek mümkün değildir.
“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar
kendilerine zulmederler.”
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet, insanların yaşadığı haksızlıklar karşısında önemli bir ölçü ortaya
koyar. İnsanların birbirlerine zulmetmesi, Allah’ın zulmü onayladığı anlamına
gelmez. Bir yöneticinin halkına haksızlık etmesi, zengin bir insanın başkasının
hakkını gasp etmesi, güçlü bir devletin zayıf bir topluma saldırması veya bir
toplumun başka insanları sömürmesi, Allah’ın bu davranışları doğru bulduğunu
göstermez.
Fakat burada düşünmemiz gereken bir başka gerçek daha
vardır. Allah insanlara zulmetmiyorsa, insanların birbirlerine yaptıkları zulüm
karşısında sorumluluk kime aittir? Bir çocuk açlıktan ölüyorsa, onun hayatını
kurtarabilecek imkâna sahip insanlar ne yapmıştır? Bir toplum savaşla
yıkılıyorsa, bu savaşı başlatanlar ve sürdürülmesine katkıda bulunanlar hangi
sorumluluğu taşımaktadır? İnsanlar kendi çıkarları için başkalarının hayatını
hiçe sayıyorsa, bütün bunları yalnızca Allah’ın müdahale etmemesi üzerinden
açıklamak doğru olur mu?
Kur’an’ın insanı sorumlu tutan yaklaşımı, bu soruların
üzerinde durmayı gerektirir. Çünkü Allah’ın insanlara zulmetmemesi, insanların
birbirlerine karşı sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, insanın
yaptığı haksızlıkların kendisine ait olduğunu ve başkalarının hakkını gözetmesi
gerektiğini hatırlatır.
Burada mazlumun durumunu da doğru anlamak gerekir. Bir
insanın zulme uğraması, onun mutlaka Allah’ın gazabına uğradığını veya kendi
hatası yüzünden cezalandırıldığını göstermez. Dünyada insan, kendi
tercihlerinin yanı sıra başkalarının kararları ve içinde bulunduğu şartlar
nedeniyle de acı çekebilir. Bu yüzden yoksulu, savaş mağdurunu veya zulme
uğrayan insanı yaşadığı acıdan dolayı suçlamak, adalet anlayışını tersine
çevirmek olur.
Allah’ın adaleti, mazlumun suçlu ilan edilmesini değil,
zulmün ve haksızlığın sorgulanmasını gerektirir.
İhtiyaç Fazlası Paylaşılmadığında
Dünyadaki açlık ve yoksulluk üzerine düşünürken Kur’an’ın mal ve paylaşım
konusundaki ölçülerini göz ardı edemeyiz. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca
kazanmalarını, biriktirmelerini ve kendi refahlarını artırmalarını söylemiyor.
Sahip oldukları imkânların başkalarına karşı sorumluluk doğurduğunu da
bildiriyor.
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü, ihtiyaç sahibinin yalnızca birinin gönlünden
kopacak yardımı bekleyen kişi olarak görülmemesidir. İhtiyaç sahibinin malda
bir hakkı olduğu bildirilmektedir. Bu yaklaşım, insanın sahip olduğu malı
değerlendirme biçimini değiştiren önemli bir ilkedir.
Şimdi burada kendimize dürüstçe bir soru soralım: Bir
toplumda herkes ihtiyaç fazlasını Allah’ın gösterdiği ölçüler içinde paylaşsa,
ihtiyaç sahiplerinin durumu bugünkü gibi olur muydu? Her yoksulluğun yalnızca
paylaşım eksikliğinden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Savaşlar, ekonomik
düzenler, kaynakların dağılımı, işsizlik, eğitim imkânları ve yönetim
anlayışları da yoksulluğu etkiler. Fakat ihtiyaç sahibinin hakkı gözetilse,
israf azaltılsa, mal yalnızca biriktirilmek için değil, sorumluluk bilinciyle kullanılsa,
toplumdaki birçok mağduriyetin azalması mümkün olmaz mı?
Bir insanın ihtiyacından fazlasına sahip olması, tek başına
onun suçlu olduğunu göstermez. Sorun, sahip olunan imkânların nasıl
kullanıldığıdır. İnsan kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra çevresindeki
insanların temel ihtiyaçlarını görmezden geliyor, elindeki imkânları yalnızca
gösteriş ve tüketim için kullanıyor, yoksulluğun varlığını bildiği hâlde hiçbir
sorumluluk üstlenmiyorsa, bu davranışı Kur’an’ın ölçüleriyle sorgulamak
gerekir.
Mâûn Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya
teşvik etmez.”
(Mâûn, 107/1-3)
Burada yalnızca bireysel yardımın öneminden söz edilmez. Yetime karşı tavır,
yoksula yönelik sorumluluk ve insanın çevresindeki ihtiyaç sahiplerine
yaklaşımı, dini tutumuyla birlikte ele alınır. Bir insanın kendisini dindar
olarak tanımlaması, yoksulun hakkını gözetmediği sürece tek başına yeterli bir
ölçü değildir.
İnsan, sahip olduğu imkânları Allah’ın kendisine verdiği bir
emanet ve sorumluluk alanı olarak değerlendirmelidir. Malın yalnızca kişisel
rahatlık için kullanılması, başkalarının hakkının unutulması ve ihtiyaç
sahiplerinin görmezden gelinmesi, Kur’an’ın adalet ve paylaşım ilkeleriyle
birlikte düşünülmelidir.
Zenginlik Bir Üstünlük Ölçüsü Değildir
Dünyada bazı insanların refah içinde, bazılarının ise yoksulluk içinde
yaşaması, çoğu zaman yanlış bir değerlendirmeye de yol açıyor. Zengin olanın
Allah tarafından sevildiği, yoksul olanın ise değersiz görüldüğü gibi bir
anlayış ortaya çıkabiliyor. Oysa Kur’an, insanın değerini yalnızca sahip olduğu
mal ve imkânlarla belirleyen bir ölçü ortaya koymaz.
“Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok
sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Bu ayet, insanın değerini soy, makam, toplumsal konum veya maddi imkânlar
üzerinden belirlemememiz gerektiğini ortaya koyar. Zenginlik, insanın Allah
katındaki üstünlüğünü otomatik olarak kanıtlamaz. Yoksulluk da insanın Allah
katında değersiz olduğu anlamına gelmez.
Ancak bu ölçüyü doğru anlamak gerekir. Yoksulluğu kutsamak
veya insanların yoksulluk içinde yaşamalarını değişmez bir kader olarak görmek
de Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. İnsanların temel ihtiyaçlarını
karşılayabilecekleri bir hayat sürmeleri, haklarının korunması ve haksızlığa
uğramamaları için çaba göstermek gerekir.
Bir toplumda zenginlik ve güç belirli ellerde toplanırken,
geniş kesimler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, bu durumun sebepleri
sorgulanmalıdır. İnsanların sahip olduğu imkânların nasıl dağıldığı, kimlerin
hangi haklardan yararlandığı ve adaletin nasıl sağlandığı önemlidir. Allah’ın
insana verdiği akıl ve imkânlar, bu sorunlar karşısında düşünmek ve çözüm
üretmek için de kullanılmalıdır.
Allah’ın Verdiği Görev: Adaleti Ayakta Tutmak
Kur’an’da insanın adalet karşısındaki sorumluluğu açık biçimde ortaya konur:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden
kimseler olun. Bu, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile
olsa…”
(Nisâ, 4/135)
Bu ayet, adaletin yalnızca kendi çıkarlarımızı koruduğu sürece savunulacak bir
ilke olmadığını bildirir. İnsan, adalet kendi aleyhine olsa bile onu gözetmekle
yükümlüdür. Yakınına, dostuna, kendi toplumuna veya kendi çıkarına dokunduğunda
adaletten vazgeçmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz.
Buradan hareketle dünyadaki zulme bakmamız gerekir. Bir
toplum kendi insanına yapılan haksızlığı görmezden geliyor, başka toplumlara
yapılan zulüm karşısında ise yalnızca kendi çıkarını düşünüyorsa, bu tutum
adalet ilkesiyle nasıl bağdaşır? Bir devlet kendi gücünü korumak için başka
insanların haklarını ihlal ediyor, bir yönetici yakınlarını kayırıyor, bir
insan kendi kazancı uğruna başkasının hakkını görmezden geliyorsa, burada
adaletin hangi ölçüyle uygulandığını sormak gerekir.
Adalet, yalnızca güçlülerin işine yarayan bir araç değildir.
Adaletin gerçek anlamı, güçlü olduğu hâlde haksızlık yapmamak, güçsüzün hakkını
korumak ve kendi çıkarı uğruna doğruyu değiştirmemektir.
Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında yalnızca
Allah’ın müdahalesini beklemek yeterli değildir. Allah’ın bize verdiği adalet
sorumluluğunu da yerine getirmemiz gerekir. Çünkü insanın görevi, gücü
ölçüsünde haksızlığı önlemek ve hakkı gözetmektir.
Güçlü Olmak Neden Gereklidir?
Kur’an, insanlara yalnızca paylaşmayı ve adaleti değil, toplumun kendisini
koruyacak gücü hazırlamasını da emreder. Enfâl Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Onlara karşı gücünüz yettiğince kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar
hazırlayın; bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka
sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz. Allah yolunda
ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve size haksızlık yapılmaz.”
(Enfâl, 8/60)
Ayetin doğrudan bağlamı, savaş ve savunma hazırlığıyla ilgilidir. O dönemde
atlar, savaş gücünün önemli unsurlarından biriydi. Bugün ayetin anlamını
düşünürken bu tarihsel bağlamı dikkate almak gerekir. Ancak ayetin ortaya
koyduğu güç hazırlama ilkesini yalnızca geçmişte kullanılan araçlarla
sınırlamak da doğru olmaz.
Bir toplumun kendisini koruyacak imkânlara sahip olması, dış
saldırılar karşısında savunmasız bırakılmaması ve insanların güvenliğinin
gözetilmesi önemlidir. Güç, yalnızca askerî araçlardan ibaret değildir. Eğitim,
bilim, üretim, ekonomi, teknoloji, sağlık, toplumsal dayanışma ve yönetim
kapasitesi de toplumun gücünü oluşturur.
Burada sorulması gereken soru şudur: Kendimizi korumak için
bize verilen imkânları ne kadar doğru kullanıyoruz? Eğitimimizi, üretimimizi,
bilimimizi, ekonomimizi ve savunma kapasitemizi geliştirmek için ne kadar çaba
gösteriyoruz? Bir toplumun bütün gücünü tüketim ve gösterişe ayırması, buna
karşılık kendi geleceğini koruyacak imkânları ihmal etmesi, sorumluluk
açısından nasıl değerlendirilmeli?
Güçlü olmak, başkalarına saldırmak veya onları ezmek için
bir ruhsat değildir. Kur’an şöyle buyurur:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat aşırı gitmeyin. Şüphesiz
Allah aşırı gidenleri sevmez.”
(Bakara, 2/190)
Bu ayet, savaş bağlamında sınırların bulunduğunu ortaya koyar. Savunma için güç
hazırlamak ile saldırganlık ve zulüm arasında ayrım yapılmalıdır. Gücün amacı,
başkalarına haksızlık etmek değil, insanların güvenliğini ve toplumun varlığını
korumak olmalıdır.
Bir toplum kendisini savunabilecek güce sahip değilse,
başkalarının saldırılarına karşı daha kırılgan hâle gelebilir. Bu nedenle güç
hazırlamak, yalnızca siyasi bir tercih değil, toplumun güvenliği ve sorumluluğu
açısından da düşünülmesi gereken bir konudur.
Müslüman Toplumlar Neden Güçsüz Bırakılıyor?
Bugün Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı, savaşlar, ekonomik
bağımlılık, yoksulluk, baskı ve dış müdahalelerle mücadele ediyor. Bu durumun
nedenlerini yalnızca tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Tarihsel
süreçler, sömürgecilik, siyasi kararlar, yönetim anlayışları, ekonomik
tercihler ve dış güçlerin müdahaleleri farklı toplumlarda farklı sonuçlar
doğurmuştur.
Ancak dış etkenleri konuşurken kendi sorumluluklarımızı da
görmemiz gerekir. Kur’an’ın bize verdiği görevleri yerine getirmeden, bütün
güçsüzlüğümüzün nedenini yalnızca başkalarının düşmanlığında aramak, kendi
eksiklerimizi görmemize engel olabilir.
Bir toplum eğitimini ihmal ediyorsa, bilimsel üretimini
geliştiremiyorsa, ekonomik kaynaklarını adaletli ve verimli kullanamıyorsa,
yolsuzluk ve kayırmacılık yaygınlaşıyorsa, hukuk güvenliği zayıflıyorsa, bütün
bunların sonuçları üzerinde düşünmek gerekir.
Kur’an’ın insanlara verdiği sorumluluk, yalnızca belli
ibadetlerin yerine getirilmesiyle sınırlı değildir. Adalet, emanet, hakka
riayet, dayanışma, çalışma, bilgi ve güç hazırlama gibi konular da insanın
hayatıyla ilgilidir.
Bir toplumun Müslüman olduğunu söylemesi, o toplumdaki bütün
uygulamaların Kur’an’a uygun olduğunu kanıtlamaz. İsim ile gerçeklik arasında
fark bulunabilir. İnsanlar kendilerini belirli bir inançla tanımlayabilirler;
fakat o inancın adalet ve sorumluluk ölçülerini hayatlarına ne kadar
taşıdıkları ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu sorgulama, bütün Müslüman toplumları tek bir kalıba
sokmak anlamına gelmez. Her toplumun tarihi, şartları ve sorumlulukları
farklıdır. Ancak hangi toplum olursa olsun, adaletin, hakkın, emanetin ve insan
hayatının korunması gibi Kur’an’ın temel ilkeleri göz ardı edilemez.
Allah’ın Mühleti, Bizim Görevimizi Ortadan Kaldırmaz
Fâtır Suresi’nin 45. ayetini yeniden hatırlayalım:
“Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandırsaydı,
yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar
erteler.”
(Fâtır, 35/45)
Bu ayet, Allah’ın insanları yaptıkları yüzünden hemen cezalandırmadığını
bildirir. İnsanlar yanlış yapar, zulmeder, haksızlık eder ve buna rağmen
yaşamlarını sürdürürler. Fakat bu durum, yapılanların doğru kabul edildiği
anlamına gelmez.
Allah’ın mühlet vermesi, insanın kendi görevini ertelemesi
için bir gerekçe değildir. İnsan, başkasının zulmü karşısında “Allah neden
müdahale etmiyor?” diye sorarken, kendisine düşen sorumluluğu da düşünmelidir.
Çünkü Allah’ın insanlara adalet, merhamet, paylaşma ve güç hazırlama gibi
görevler vermesi, bu görevlerin yerine getirilmesini gerektirir.
Bir insanın veya toplumun uzun süre varlığını sürdürmesi,
Allah’ın onların bütün davranışlarından razı olduğu anlamına gelmez. Bir
yönetimin güçlü olması, adaletli olduğunu kanıtlamaz. Bir insanın
zenginleşmesi, Allah katında üstünlüğünü göstermez. Aynı şekilde bir toplumun
yoksulluk çekmesi veya zulme uğraması, onun mutlaka Allah tarafından
cezalandırıldığını da göstermez.
Dünyada yaşanan olayların her birini ilahî ceza veya ödül
olarak yorumlamak, insanın bilmediği bir konuda hüküm vermesine neden olabilir.
Kur’an’ın bize verdiği ölçü, insanın kendi sorumluluğunu yerine getirmesi ve
başkalarının hakkını gözetmesidir.
Savaşlarda Ölenler ve Dünyanın Seyirci Kalması
Müslümanların veya başka inançlara mensup insanların savaşlarda öldürülmesi,
evlerinden edilmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılması, insanlığın
ortak sorumluluğunu gündeme getirir. Bir çocuğun savaşta ölmesi, bir ailenin
evini kaybetmesi veya bir toplumun yıllarca yoksulluk içinde yaşaması, yalnızca
o insanların yaşadığı bir sorun olarak görülemez.
Bir insanın kendi ülkesinde veya toplumunda yaşanan
haksızlığa karşı çıkması ne kadar önemliyse, başka bir yerde yaşanan zulmü de
insanlık açısından önemsemesi gerekir. Kur’an’ın adalet ilkesi, insanın
yalnızca kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaleti savunmasını gerektirmez.
Fakat dünyanın bütün devletlerini veya toplumlarını aynı
sorumluluk düzeyinde değerlendirmek de doğru değildir. Devletlerin kararları,
insanların imkânları ve sorumlulukları birbirinden farklıdır. Bir devletin
savaşta aldığı kararlarla sıradan bir insanın sahip olduğu imkânlar aynı
değildir. Bununla birlikte, herkes kendi gücü ve imkânı ölçüsünde zulme karşı
tavır geliştirmekle sorumludur.
Kur’an’ın adalet çağrısı, insanın kendi çıkarını aşarak
hakkı gözetmesini gerektirir. Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında
sessiz kalmak, imkânı olduğu hâlde hiçbir çaba göstermemek veya yalnızca kendi
grubunun acısını önemsemek, üzerinde düşünülmesi gereken tutumlardır.
Mazlumun Acısını Kendi Sorumluluğumuzdan Ayırmamak
Kur’an, insanın adalet sorumluluğunu ortaya koyarken mazlumun durumunu da göz
önünde bulundurur. Bir insanın zulme uğraması, onun değersiz olduğu veya
yaşadığı acının kendi suçu olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle mazlumun acısını
açıklarken onu suçlamak, adalet anlayışını zedeler.
Özellikle savaşlarda ve yoksulluk içinde yaşayan insanların
durumunu düşünürken, “Onlar neden böyle yaşıyor?” sorusunu yalnızca mağdurun
üzerine yöneltmek doğru değildir. Asıl soruların arasında şunlar da
bulunmalıdır: Bu insanlar hangi şartlarda bu duruma geldi? Kimler bu şartların
oluşmasına katkıda bulundu? Hangi imkânlar kullanılmadı? Kimlerin sorumluluğu
vardı? Adaletin sağlanması için neler yapılabilir?
Bu sorular, insanın yalnızca sonuçlara değil, sebeplere ve
sorumluluklara da bakmasını sağlar. Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın olayları
kendi çıkarı üzerinden değil, hak ve sorumluluk ölçüleriyle değerlendirmesini
gerektirir.
Dünyadaki Acılar Karşısında Ne Yapmalıyız?
Buraya kadar anlattıklarımızı bir araya getirdiğimizde, dünyadaki açlık,
yoksulluk ve zulüm karşısında insanın sorumluluğunun birden fazla boyutu
olduğunu görüyoruz.
Öncelikle insan, kendisine verilen imkânları yalnızca
kişisel çıkarları için kullanmamalıdır. İhtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli,
paylaşma ve dayanışma sorumluluğunu yerine getirmelidir. Kur’an’ın mal ve
ihtiyaç sahipleriyle ilgili ölçüleri, insanın sahip olduğu imkânların toplumsal
sorumluluk doğurduğunu hatırlatır.
İkinci olarak toplumlar, kendilerini koruyacak güçleri
hazırlamalıdır. Eğitim, bilim, üretim, ekonomi, sağlık ve savunma gibi alanlar,
insanların güvenliği ve geleceği açısından önemlidir. Güçsüz bırakılan
toplumların dış saldırılar ve baskılar karşısında daha kırılgan hâle
gelebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Üçüncü olarak adalet, yalnızca kendi çıkarımızı
koruduğumuzda savunacağımız bir ilke olmamalıdır. Kendi aleyhimize olsa bile
adaleti gözetmek, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir sorumluluktur. İnsan,
kendi toplumunun veya kendi grubunun çıkarlarını başkalarının hakkının önüne
koymamalıdır.
Dördüncü olarak insan, Allah’ın mühlet vermesini kendi
görevini terk etmek için bir gerekçe olarak görmemelidir. Dünyada her olayın
hemen karşılık bulmaması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine
insan, kendisine verilen süre içinde ne yaptığına ve hangi ölçülerle yaşadığına
dikkat etmelidir.
Sonuç: Allah’ın Verdiği Görevi Kim Yerine Getirecek?
Dünyada neden açlık var, neden bazı insanlar büyük bir refah içinde yaşarken
başkaları temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, neden Müslüman olduğunu söyleyen
toplumların bir kısmı zulüm ve güçsüzlük içinde yaşıyor, neden masum insanlar
öldürülürken dünya çoğu zaman seyirci kalıyor diye soruyoruz.
Bu soruların cevabını ararken Allah’ın adaletini ve hükmünü
düşünmek elbette önemlidir. Fakat Kur’an’ın bize verdiği görevleri de
unutmamalıyız. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca inanmalarını değil, adaleti
ayakta tutmalarını, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmelerini, zulme karşı
durmalarını ve kendilerini koruyacak gücü hazırlamalarını da bildirmiştir.
Bir toplumda ihtiyaç fazlası paylaşılmıyorsa, yoksulun hakkı
gözetilmiyorsa, güçlü olan zayıfı eziyorsa, eğitim ve üretim ihmal ediliyorsa,
savunma ve güvenlik sorumluluğu yerine getirilmiyorsa, bütün bu sorunları Allah’ın
neden müdahale etmediği üzerinden açıklamak yanlış olur.
Allah’ın insanlara verdiği mühlet, insanın görevini
ertelemesi için değildir. Fâtır 35/45 ayeti, Allah’ın insanları yaptıkları
yüzünden hemen cezalandırmadığını bildirir. Bu gerçek, dünyada yaşanan olayın
ilahî ceza olarak açıklanamayacağını ve insanların sorumluluklarını yerine
getirmesi gerektiğini hatırlatır.
Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın yalnızca hakkını değil,
başkalarının hakkını da gözetmesini gerektirir. İhtiyaç sahibinin malda hakkı
varsa, bu hak gözetilmelidir. Adalet emrediliyorsa, kendi çıkarımıza
dokunduğunda da adaleti savunmalıyız. Güç hazırlamak emrediliyorsa, toplumun
güvenliğini ve geleceğini koruyacak imkânları geliştirmeliyiz.
Bütün bunlar yerine getirilmeden, dünyadaki
adaletsizliklerin nedenini yalnızca Allah’ın müdahale etmemesinde aramak, kendi
sorumluluğumuzu görmemize engel olur. Allah’ın adaletini sorgularken insanın
kendi görevini de sorgulaması gerekir.
Bu nedenle soruyu biraz değiştirmeliyiz. Yalnızca “Allah
neden izin veriyor?” demek yerine, “Allah’ın bize verdiği görevi biz ne kadar
yerine getiriyoruz?” diye sormalıyız.
Çünkü dünyada açlık varsa, paylaşma ve adalet sorumluluğu
vardır. Zulüm varsa, zulme karşı çıkma sorumluluğu vardır. Toplumlar güçsüz
bırakılıyorsa, güç hazırlama ve kendini koruma sorumluluğu vardır. İnsanlar
birbirlerinin hakkını çiğniyorsa, hakka riayet etme ve adaleti ayakta tutma
sorumluluğu vardır.
Bunlar, Allah’ın insanlara verdiği görevlerdir. Bu
görevlerin yerine getirilmesi, dünyadaki bütün sorunları kendiliğinden ortadan
kaldıracak basit bir formül olarak görülmemelidir. Fakat bu sorumluluklar ihmal
edildiğinde, insanların kendi elleriyle oluşturdukları haksızlıkların ve
güçsüzlüklerin büyümesine katkıda bulunabilecekleri de unutulmamalıdır.
Kur’an’a göre yaşamak, yalnızca Müslüman olduğunu söylemekle
tamamlanmaz. İnancın gerektirdiği adalet, paylaşım, hakka riayet, dayanışma ve
sorumluluk hayatın içinde karşılık bulmalıdır. İnsan, Rabb’inin kendisine
verdiği imkânları nasıl kullandığını sorgulamalıdır.
Dünyadaki mazlumların acısı karşısında Allah’ın adaletine
güvenmek, insanın kendi sorumluluğunu bırakması anlamına gelmez. Aksine insan,
gücü ölçüsünde adaleti savunmalı, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli ve
zulme karşı durmalıdır. Ahiret hesabının varlığı, dünyadaki görevlerimizi
ortadan kaldırmaz. Allah’ın nihai hükmü Rabb’imize aittir; bizim sorumluluğumuz
ise bize verilen görevleri yerine getirmektir.
Asıl soru şudur: Allah’ın adaletini konuşurken, Allah’ın
bize emrettiği adaleti hayatımıza ne kadar taşıyoruz?
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com