ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

 ÖLÜYE VERİLEN KOPYA

Cenaze defnedilir. Toprak atılır, dualar edilir. İnsanlar taziye için yavaş yavaş mezarın başından uzaklaşır. Herkes görevini yapmış olmanın huzuruyla evine doğru giderken, mezarın başında bambaşka bir sahne başlar.

Hoca, sanki birazdan önemli bir sınav yapılacakmış gibi ölen kişinin başına geçer ve ona bazı soruların cevaplarını hatırlatmaya başlar. Adeta cenaze töreninin sonunda “son dakika kopyası” verilmektedir.

“Rabbin kim? Dinin ne? Nebin kim?” gibi soruların cevapları ölünün kulağına söylenir. Üstelik cevaplar Arapçadır.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ölen kişi Arapça bilmiyorsa ne olacak? Kopya Arapça verilmiş. Sınav Türkçe mi, Arapça mı belli değil! Bizim deyimimizle, Arapça bilmiyorsa yandı keten helva!

Bir an için ölünün Arapça bildiğini kabul edelim. Bu defa başka sorular ortaya çıkıyor. Rivayete göre mezarda ölüyü sorgulayacak iki melek vardır. Öyleyse onlar da oradadır. Hoca soruların cevaplarını ölünün kulağına fısıldarken, melekler bu konuşmayı duymuyor mu? Yoksa onlar da “Bu cevapları biz duymayalım, sınavın heyecanı kaçmasın” diye biraz uzak mı duruyorlar?

Üstelik burada daha büyük bir soru var.

Bütün bu anlatımın merkezine insanın aklını koyduğumuzda, gözden kaçan çok daha önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: Allah, insana şah damarından daha yakındır.
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf, 50/16)
Allah insanın içinden geçeni, söylemediğini, hatta kendi kendine fısıldadığını bile bilmektedir. Böyle bir Allah tasavvurunda, insanın ölümünden sonra mezarın başında birilerinin ona cevap ezberletmesine neden ihtiyaç olsun?

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mesele yalnızca telkinin yapılıp yapılmaması değildir. Mesele, Allah’ın insanla ilişkisini nasıl tasavvur ettiğimizdir.

Sanki Allah, kulunun neye inandığını bilmiyormuş; sanki kulun vereceği cevabı öğrenebilmesi için dışarıdan birinin ona cevapları öğretmesi gerekiyormuş gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Oysa Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvurunda böyle bir ihtiyaç yoktur.

Allah insanın yaptıklarını da bilir, söylediklerini de bilir, kalbinden geçirdiklerini de bilir.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.”
(Bakara, 2/284)
Öyleyse insanın ölümünden sonra mezarın başında ona cevap öğretmek nasıl bir ihtiyaçtan doğmaktadır?

Daha da önemlisi, insanın dünya hayatındaki imanını, ahlakını ve amellerini birkaç cümlelik bir ezberle değiştirmek mümkün müdür?

Diyelim ki kişi hayatı boyunca Allah’ı gerektiği gibi tanımadı. İnsanlara haksızlık etti, emanete riayet etmedi, kibirlendi, yalan söyledi, zulmetti, kötülük yaptı. Fakat öldükten sonra mezarın başında biri geldi ve ona:

“Rabbin Allah, dinin İslam, Nebin Muhammed…” diye cevapları hatırlattı. Şimdi bütün mesele çözülmüş mü oluyor? İnsanın dünya hayatındaki tercihleri bir tarafa bırakılıp, ölümünden sonra birkaç cümlelik bir telkinle imtihanın sonucu değiştirilebilir mi?

Kur’an’ın anlattığı insan anlayışında böyle bir kolaycılık görülmez. İnsan, ne söylediğinden önce ne yaptığıyla ve neyi tercih ettiyse onunla karşılaşır.
“İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Burada başka bir çelişki daha ortaya çıkıyor. Telkinin mantığı, ölen kişiye cevapları hatırlatmak üzerine kuruluyorsa, neden bu cevapların daha hayattayken öğretilmesi yeterli görülmemektedir? İnsan henüz dünyadayken Allah’ı tanıyabilecek, düşünebilecek, sorgulayabilecek, tercih yapabilecek durumdadır. Asıl anlamlı olan da budur.

Ölümden sonra insanın artık tercih yapma imkânı kalmamıştır.

Bu yüzden Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, insanın hayat boyunca yaptığı tercihler önem kazanır. Ölümden sonra mezarın başında verilen bir “kopya” değil, hayat boyunca ortaya konulan gerçekler belirleyicidir.

Üstelik telkin uygulamasında çok dikkat çekici bir durum daha vardır. Ölünün duyduğu kabul ediliyor. Meleklerin sorgulayacağı kabul ediliyor. Hoca da ölünün duyacağı düşüncesiyle cevapları ona aktarıyor.

Peki, bütün bunların arasında Allah nerede?

Hâlbuki Allah’ın bilgisi ne mezarla sınırlıdır ne de insanın duyabildiği sözlerle. Allah için mezarın içinde olmakla dışında olmak arasında bir uzaklık söz konusu değildir. İnsan daha dünyadayken onunla beraberdir; öldüğünde de yaptıklarından haberdardır.
“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
(Hadîd, 57/4)
Dolayısıyla burada asıl sorgulanması gereken, “Hoca telkin verir mi, vermez mi?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur:
Allah’ın bilmediği bir şeyi kula öğretmeye mi çalışıyoruz?
Eğer cevap hayır ise, o zaman mezarın başında verilen kopyanın ne işe yaradığı sorusu kendiliğinden ortaya çıkar.

Belki de bu uygulamanın en düşündürücü tarafı budur. İnsan, Allah’ın insanı her yönüyle bildiğini söylerken bir taraftan da ölümden sonra kula cevap ezberletmeye çalışmaktadır. Böylece Allah’ın bilgisi sanki mezarın başındaki telkine ihtiyaç duyuyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Oysa Allah’ın bilgisi için ne hocaya ihtiyaç vardır ne telkine ne de cevap kâğıdına.

İnsan daha ağzını açmadan Allah onun söyleyeceğini bilir. İnsan kendi içinde bir düşünceyi henüz kelimelere dökmeden Allah onu bilir. İnsan bir iyiliği veya kötülüğü kimse görmeden yaptığında Allah onu görür.
“O, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir.”
(Mü’min, 40/19)
Böyle bir Allah’ın karşısında, ölümden sonra verilen kopyanın anlamı gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Üstelik burada mizahi görünen ayrıntılar, aslında ciddi bir din anlayışı problemini göstermektedir. Arapça bilmeyen ölünün Arapça cevapları nasıl vereceği, meleklerin neden sadece ölüyü sorgulayıp mezarın başındaki telkini dikkate almadığı gibi sorular bir yana; bütün bunların ötesinde, insanın Allah ile ilişkisini araya başka unsurlar koymadan düşünmek gerekir.

Kur’an’ın anlattığı Allah, insanın kendisine ulaşabilmesi için mezarın başında bir tercümana veya cevap öğretmenine ihtiyaç duyduğu bir Allah değildir.

Allah zaten yakındır. Hem de insanın şah damarından daha yakın.

Bu nedenle insanın ölümünden sonra mezarın başında verilen telkin üzerinde düşünürken, belki de ilk yapılması gereken şey ölüye cevap öğretmek değil, hayattakilerin kendilerine şu soruyu sormasıdır: Biz bu cevapları gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece ezberliyor muyuz?

Çünkü mesele, ölümden sonra doğru cevabı söyleyebilmekten önce, hayattayken o cevabın gereğini yerine getirip getirmemektir.

Mezarın başında verilen kopya birkaç dakikada bitebilir. Fakat insanın dünya hayatında yaptığı tercihler, birkaç dakikalık bir telkinle ortadan kalkmaz. Belki de bu yüzden asıl telkin ölünün kulağına değil, hayattaki insanın kalbine verilmelidir.

Çünkü sınav devam ederken verilen öğüt anlamlıdır. Sınav bittikten sonra cevapları fısıldamanın ne kadar anlamlı olduğu ise ayrıca düşünülmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

DOĞRU YOLDA OLDUĞUNU SANANLAR


İnsan için en tehlikeli yanılgılardan biri, yanlış bir yolda olduğunu fark etmeden doğru yolda yürüdüğünü sanmasıdır. Çünkü insan yanlış yaptığını biliyorsa kendisini sorgulayabilir ve hatasından dönebilir. Asıl tehlike, yanlışın doğru olduğuna inanılmasıdır. Böyle bir durumda kişi kendisini düzeltmesi gerektiğini düşünmez; aksine, doğru yaptığını zannederek aynı yönde ilerlemeye devam eder.

Zuhruf sûresinin 36. ayeti, bu yanılgının nasıl başladığına dikkat çeker:
“Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun ayrılmaz bir arkadaşı olur.”
(Zuhruf, 43/36)
Burada önce bir uzaklaşmadan söz edilir: Rahmân’ın zikrinden yüz çevirmek. Ardından bu uzaklaşmanın insanı ne hâle getirdiği bildirilir. İnsan Allah’ın hatırlatmasından uzaklaştıkça, onu doğru yoldan uzaklaştıracak etkilere açık hâle gelir. Ayetin “ayrılmaz bir arkadaş” ifadesiyle dikkat çektiği nokta da budur. Yanlış yönlendirme artık dışarıdan gelip geçen bir etki olmaktan çıkar, insanın yanında sürekli bulunan bir etkiye dönüşür.

  1. ayet ise bu etkinin en tehlikeli sonucunu gösterir:

“Şüphesiz bunlar, onları yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”
(Zuhruf, 43/37)
Dikkat edelim: Ayet yalnızca “yoldan alıkoyarlar” demiyor. Hemen ardından, “onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” diyerek çok daha derin bir yanılgıya işaret ediyor. Sorun yalnızca insanın yönünün değişmesi değildir; yönü değiştiği hâlde bunu fark edememesidir.

İşte ayetin bu ikinci kısmı, insanın kendi durumunu sorgulaması açısından son derece önemlidir. Çünkü insan her zaman yanlış yaptığını bilerek yanılmaz. Bazen yanlış yönlendirilir ve bunu doğru zanneder. Böyle olunca da kendisini düzeltme ihtiyacı hissetmez. Kendi kanaatini doğru kabul ettiği için karşısındaki uyarıyı da gereksiz görmeye başlayabilir.

Buradan hareketle insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Ben gerçekten doğru yolda mıyım, yoksa doğru yolda olduğumu mu sanıyorum?”

Bu soru, insanı başkalarını değil önce kendisini sorgulamaya götürür. Çünkü bir şeye samimiyetle inanmak, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. İnsan kendi kanaatlerinin, çevresinin ve alışkanlıklarının etkisinde kalabilir. Bu yüzden yalnızca “Ben neye inanıyorum?” sorusu yeterli değildir; “İnandığım şeyin doğru olduğunu nereden biliyorum?” sorusu da sorulmalıdır.

Ayetlerin devamı, bu yanılgının nereye varabileceğini göstererek konuyu daha da çarpıcı hâle getirir:
“Nihayet bize geldiği zaman, ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar uzaklık bulunsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!’ der.”
(Zuhruf, 43/38)
Burada artık dünyadaki yanılgının sonucu ortaya çıkmaktadır. Dünyadayken kendisini doğru yolda sanan insan, gerçeği gördüğü zaman kendisini yanlış yönlendiren etkiden uzak olmayı dilemektedir. Fakat artık dileğin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bir noktaya gelmiştir.

Böylece 36. ayette başlayan süreç, 37. ayette insanın yanılgısıyla, 38. ayette ise bu yanılgının doğurduğu pişmanlıkla tamamlanır:
Allah’ın zikrinden yüz çevirme, yanlış yönlendirmeye açık hâle gelme, yanlış yolda olduğu hâlde doğru yolda olduğunu sanma ve sonunda gerçeği fark ederek pişman olma.
Ayetlerin ortaya koyduğu bu tablo, insana önemli bir sorumluluk yükler. İnsan yalnızca kendisini yanlış yönlendiren etkilerden sakınmakla yetinmemeli; kendi düşüncelerini de sürekli hakikat ölçüsünde değerlendirmelidir. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi kanaatini hakikatin kendisi zannetmesidir.

Özellikle din konusunda bu mesele daha da önemlidir. İnsan Allah’ın zikrinden ve kitabından uzaklaştığında, kendisine aktarılan düşünceleri hakikatin kendisi sanabilir. Bir inancın yaygın olması, uzun zamandır aktarılması veya birçok insan tarafından benimsenmesi, onu kendiliğinden doğru hâle getirmez. Ölçü, insanların ne kadar inandığı değil, Allah’ın ne söylediğidir.

Bu nedenle insan zaman zaman kendi inancına dışarıdan bakabilmelidir. “Ben bunu gerçekten Allah’ın bildirdiği için mi kabul ediyorum, yoksa bana böyle öğretildiği için mi doğru olduğunu düşünüyorum?” diye sormalıdır. Böyle bir sorgulama imanı zayıflatmak değil, hakikate karşı samimi olmanın bir gereğidir.

Zuhruf 36-38’in asıl uyarısı da burada bütün ağırlığıyla ortaya çıkar: İnsan yalnızca yanlış yola götürülebilir değildir; yanlış yola götürüldüğü hâlde kendisini doğru yolda sanabilir. Bu nedenle insanın güvenmesi gereken şey, kendi kanaatinin kesinliği değil, Allah’ın gösterdiği ölçüdür.

Çünkü yanlış yolda olduğunu bilen insanın dönüş ihtimali vardır. Fakat yanlış yolda olduğu hâlde doğru yolda olduğunu sanan insan, dönmesi gerektiğini bile düşünmez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

NAMUS VE İFFET SADECE KADININ SORUMLULUĞU MU?

 NAMUS VE İFFET SADECE KADININ SORUMLULUĞU MU?

Namus ve iffet denildiğinde toplumun zihninde çoğu zaman ilk olarak kadın belirir. Kadının nasıl giyineceği, kiminle konuşacağı, nereye gideceği, nasıl davranacağı ve hatta bazen nasıl güleceği bile namus meselesi yapılır. Erkek söz konusu olduğunda ise aynı hassasiyet çoğu zaman ortadan kalkar. Kadın için “namussuz” veya “iffetsiz” denilen bir davranış, erkek yaptığında “çapkınlık” olarak adlandırılabilir. Böylece aynı davranış kadın için ahlâksızlık, erkek için ise hayatın doğal bir parçası hâline getirilir.

Oysa Kur’an’a bakıldığında böyle bir çifte standardın bulunmadığı görülür. Kur’an, iffet konusunda önce erkeklere, ardından kadınlara sorumluluk yükler:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.”
(Nûr, 24/30)

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar...”
(Nûr, 24/31)
Burada dikkat çekici olan, Kur’an’ın kadının iffeti hakkında konuşmadan önce erkeğin bakışını ve iffetini gündeme getirmesidir. Dolayısıyla erkeğin kendi nefsini kontrol etmesi onun sorumluluğudur. Kadının varlığı, kıyafeti veya davranışı erkeğin bu sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Erkek kendi gözünden, kendi arzusundan ve kendi davranışından sorumludur. Aynı şekilde kadın da kendi davranışından sorumludur.

İffet Kadına Özgü Bir Sorumluluk Değildir
Kur’an’ın başka bir ayetinde erkek ve kadın, namuslarını koruma konusunda birlikte anılır:
“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkeklerle Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle Allah’ı çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
(Ahzâb, 33/35)
Kur’an burada namuslarını koruyan erkeklerden de açıkça söz etmektedir. Dolayısıyla “namus kadının meselesidir” anlayışının Kur’an’da bir karşılığı yoktur. İffet, erkeğin de kadının da ahlâkî sorumluluğudur.

Buna rağmen günlük hayatta “namussuz erkek” ifadesi neredeyse hiç kullanılmazken, kadınlar için bu ifade çok kolay kullanılabilmektedir. Evli olduğu hâlde başka kadınlarla ilişki kuran erkek “çapkın” diye anılabilir. Aynı davranışı yapan kadın ise “namussuz” ilan edilir. Böylece davranışın kendisi değil, davranışı yapan kişinin cinsiyeti belirleyici hâle gelir.

Kur’an’ın ölçüsünde ise böyle bir ayrıcalık yoktur. Bir davranış ahlâken yanlışsa, onu yapan kişinin erkek veya kadın olması davranışın niteliğini değiştirmez.

“Çapkınlık” Ahlâkî Bir Ayrıcalık Değildir
“Bir çiçekle ömür biter mi?” sözü, erkeğin evlilik dışındaki ilişkilerini hafife alan anlayışın özeti gibidir. Kendini bir çiçekten diğerine konan kelebek gibi gören erkek, bunu erkekliğin doğal bir sonucu olarak görebilir. Fakat aynı erkek, eşi başka bir erkekle ilişki kurduğunda aynı özgürlüğü kadına tanımayacaktır. Bu kez kadın “namussuz” olacaktır.

Buradaki sorun yalnızca evlilik dışı ilişki değildir. Asıl sorun, aynı davranışın erkek ve kadın için farklı ahlâk ölçüleriyle değerlendirilmesidir. Erkek yaptığında “çapkınlık” denilen davranış kadın yaptığında “namussuzluk” olarak görülüyorsa ortada iki ayrı ahlâk standardı vardır.

Kur’an ise erkeği nefsinin peşinden gitmekte serbest bırakmaz. Ona gözlerini haramdan sakınmasını ve iffetini korumasını emreder. Bu nedenle erkeğin cinsel arzularını kontrol edememesini “erkek tabiatı” diyerek normalleştirmek, Kur’an’ın erkeğe yüklediği sorumluluğu hafife almak olur.

Kadının Namusu Neden Erkeğin Şerefi Sayılıyor?
Geleneksel anlayışta kadının namusu çoğu zaman babasının, ağabeyinin veya kocasının şerefiyle ilişkilendirilir. Kadının davranışı erkeğin itibarı üzerinden değerlendirilir. Bunun sonucunda kadın sürekli denetlenen, erkek ise denetleyen taraf hâline gelir.

Oysa Kur’an insanı öncelikle kendi sorumluluğuyla değerlendirir. Ahzâb 35’te erkek ve kadınların imanından, doğruluğundan, sabrından, ibadetinden, sadakasından, orucundan, iffetinden ve Allah’ı anmasından ayrı ayrı söz edilmesi bunun açık göstergesidir. Kadının iffeti erkeğin sahip olduğu bir değer değildir; kadının Allah karşısındaki kendi sorumluluğudur. Aynı şekilde erkeğin iffeti de kadının sorumluluğu değildir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir kadının davranışını “erkeğin namusu” olarak görmek, kadının kendi iradesi ve sorumluluğu bulunan bağımsız bir insan olduğu gerçeğini ikinci plana itebilir. Kur’an’ın yaklaşımında ise erkek de kadın da kendi davranışlarından sorumludur.

Erkeğin Bakışını Kadının Kıyafetiyle Açıklamak
Kadınların kıyafeti konusunda yapılan tartışmalarda sıkça erkeğin bakışı gerekçe gösterilir. “Kadın böyle giyinirse erkek bakar” denilir ve erkeğin davranışının sorumluluğu kadının üzerine taşınabilir. Oysa Kur’an erkeğe doğrudan kendi gözünü kontrol etmesini emretmektedir: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (24/30) Bu ayetin ardından kadınlara da kendi sorumlulukları bildirilir. Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu düzen, bir tarafın diğer tarafın davranışından sorumlu tutulduğu bir düzen değildir. Erkek kendi gözünü koruyacak, kadın da kendi sınırlarını koruyacaktır.

Bu durum kadınların davranışlarıyla ilgili hiçbir ölçü bulunmadığı anlamına gelmez. Nûr 31’de kadınlara da açık sorumluluklar verilmiştir. Fakat kadının sorumluluğunu anlatırken erkeğin sorumluluğunu ortadan kaldırmak, ayetlerin birlikte ortaya koyduğu dengeyi bozmak olur.

Evlilik Yalnızca Erkeğin Hoşnutluğu İçin Değildir
Kadın ve erkek ilişkilerindeki çifte standardın başka bir boyutu da erkeğin hoşnutluğunun merkeze alınmasıdır. Rivayet literatüründe kadının kocasına itaati ve onu hoşnut etmesi konusunda oldukça ağır ifadeler taşıyan rivayetler bulunmaktadır. Tirmizî’de yer alan bir rivayette, bir kimseye başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydı kadına kocasına secde etmesini emredeceği anlamında bir ifade aktarılır. İbn Mâce’de de kocanın cinsel isteğini geri çeviren kadın hakkında ağır bir ifade içeren bir rivayet bulunmaktadır.

Bu rivayetler hadis kaynaklarında yer alıyor ve bazı hadis âlimlerince sahih kabul ediliyor olabilir. Ancak bir rivayetin hadis ilmindeki sıhhat değerlendirmesi ile Allah’tan gelen vahiy olması aynı şey değildir. Bir rivayetin tarihsel aktarımının güvenilir kabul edilmesi, onun Kur’an’dan bağımsız bir din hükmü hâline gelmesini gerektirmez.

Kur’an’ın evlilik anlayışına baktığımızda ise eşler arasındaki ilişkiyi huzur, sevgi ve merhamet üzerinden tanımlayan bir yapı görülür:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
(Rûm, 30/21)
Bu ayette evlilik, bir tarafın diğer taraf üzerindeki mutlak hâkimiyeti olarak anlatılmıyor. Huzur, sevgi ve merhamet ön plana çıkarılıyor. Bunlar yalnızca erkeğin ihtiyaçları değildir. Kadın da evlilik içinde huzur, sevgi, saygı ve merhamet görmelidir.

Kadının Hoşnutluğu Neden Aynı Ölçüde Konuşulmuyor?
Erkeğin hoşnut edilmesi dinî bir görev olarak anlatılırken kadının hoşnutluğu ikinci plana atılıyorsa burada ciddi bir dengesizlik ortaya çıkar. Kadının da duyguları, ihtiyaçları ve iradesi vardır. Evlilik yalnızca erkeğin cinsel veya duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı bir ilişki değildir.

Kur’an’ın şu emri de bu açıdan önemlidir:
“Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.”
(Nisâ, 4/19)
Burada erkeklere eşleriyle iyi geçinmeleri söylenmektedir. Bir erkeğin eşinde hoşlanmadığı bir özellik bulunması, ona kötü davranmasının gerekçesi yapılmamaktadır. Bu yaklaşım, kadını yalnızca erkeğin hoşnutluğunu sağlamakla yükümlü bir konuma yerleştiren anlayıştan farklıdır.

Üstelik rivayet literatüründe erkeğin eşine iyi davranmasını öne çıkaran rivayetler de vardır. Sahih Müslim’de, mümin erkeğin eşinin bir özelliğinden hoşlanmıyorsa başka bir özelliğinden hoşlanabileceği anlamındaki rivayet yer almaktadır. Tirmizî’de ise ailesine karşı en hayırlı olan kimsenin en hayırlı insanlardan olduğu anlamındaki rivayet aktarılmaktadır.

Bunlar dikkate alındığında, rivayet literatürünün kendi içinde de tek yönlü bir aile anlayışının bulunmadığı görülür. Ancak hangi rivayetin dinî hüküm olarak kabul edileceği konusunda temel ölçünün Kur’an olması gerektiği düşüncesi ayrıca korunmalıdır.

“Sahih Hadis” ile “Vahiy” Aynı Şey Değildir
Burada önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir. “Bu hadis sahih midir?” sorusu ile “Bu Allah’ın vahyi midir?” sorusu aynı soru değildir. Birinci soru, rivayetin tarihsel aktarımının güvenilirliğiyle ilgilidir. İkinci soru ise sözün kaynağının Allah olup olmadığıyla ilgilidir.

Hadis kaynaklarında sahih kabul edilen bir rivayet, Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına ekleyen bağımsız bir vahiy hâline gelemez. Çünkü din adına konulacak hükmün Allah’a ait olduğunun delili gerekir.

Bu nedenle kadın-erkek ilişkileri konusunda rivayetler değerlendirilirken de aynı ölçü kullanılmalıdır. Bir rivayet kadını erkeğin mutlak itaati altında gösteriyorsa, bunun Kur’an’ın kadın ve erkek için ortaya koyduğu sorumluluklarla nasıl bağdaştığı sorgulanmalıdır. Kur’an erkeğe de iffet emrediyor, kadına da. Erkeğe de gözünü korumasını söylüyor, kadına da. Evliliği de sevgi ve merhamet temeli üzerinde anlatıyor.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık ilkeleriyle bağdaşmayan bir anlayışı sırf bir rivayette bulunduğu için dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın ölçü olma konumunu zayıflatır.

Kız Çocuklarını Okutmayın Sözü Din midir?
Kadınların eğitimine karşı çıkan bazı çevrelerde “kız çocuklarını okutmayın” şeklindeki sözler zaman zaman dinî bir tavsiye veya hüküm gibi sunulmaktadır. Oysa Kur’an’da kız çocuklarının okutulmamasını emreden bir ayet yoktur. Bu nedenle böyle bir söz din adına söylenecekse bunun Kur’an’daki delili gösterilmelidir.

Daha da dikkat çekici olan, kız çocuklarının eğitimine karşı çıkan anlayışın ihtiyaç duyduğunda eğitimli kadınlardan hizmet beklemesidir. Kız çocuklarının okutulmasına karşı çıkıp kendi eşi veya kızı için kadın doktor aramak bunun açık bir örneğidir. Kadın doktorun varlığı isteniyorsa, o doktorun eğitim almasına da imkân tanınması gerekir. Kadınların eğitimini engelleyip sonra eğitimli kadınlardan hizmet beklemek kendi içinde bir çelişkidir.

Burada mesele yalnızca toplumsal tutarlılık değildir. Bir görüş “din böyle emrediyor” diyorsa, bunun Allah’ın kitabındaki delili ortaya konulmalıdır. Din adına söylenmiş olması, bir sözü kendiliğinden dinî hüküm hâline getirmez.

Kadınların Ticaret Ve Toplum Hayatındaki Yeri
Kadınların toplum hayatından tamamen çekilmesi gerektiğini savunan anlayışın karşısında, Nebi Muhammed’in eşi Hatice’nin ticaretle uğraştığına ilişkin tarihî bilgiler de bulunmaktadır. Ancak Hatice’nin ticari faaliyetleriyle ilgili ayrıntıların önemli bölümü siyer ve tarih kaynaklarından geldiği için bunların her ayrıntısını Kur’an ayeti veya kesin dinî hüküm gibi sunmak doğru olmaz.

Bununla birlikte Kur’an’da kadınların ticaret yapmasını, çalışmasını veya toplum içinde bulunmasını genel olarak yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır. Kadın ve erkek, Allah karşısında kendi sorumluluklarını taşıyan iki insandır. Bu nedenle kadınların eğitimine, çalışmasına veya toplumun ihtiyaç duyduğu alanlarda görev almasına yönelik genel yasaklar ileri sürüldüğünde, bunların Kur’an’daki açık dayanağının gösterilmesi gerekir.

Namusun Ölçüsü Cinsiyete Göre Değişir mi?
Bir erkek eşini aldatınca “çapkın”, kadın aynı şeyi yapınca “namussuz” deniliyorsa burada namusun kendisi değil, namus anlayışı sorgulanmalıdır. Çünkü ahlâkî bir davranışın niteliği onu yapan kişinin cinsiyetine göre değişmez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü bu konuda nettir. Erkek de gözlerini haramdan sakınacak ve iffetini koruyacak, kadın da aynı sorumluluğu taşıyacaktır. Ahzâb 35’te namuslarını koruyan erkeklerle kadınların birlikte anılması da bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle “erkektir, çapkınlık yapar” anlayışı Kur’an’dan çıkarılamaz. Erkek de kendi nefsinden sorumludur. Evlilik dışı ilişkisini “erkek tabiatı” diyerek meşrulaştıramaz. Kendi davranışının sorumluluğunu kadının kıyafetine, davranışına veya varlığına yükleyemez.

Aynı şekilde kadın da kendi davranışlarından sorumludur. Kur’an kadına da gözlerini ve iffetini korumasını emretmektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâk, kadını erkeğin karşısında sürekli denetlenen, erkeği ise denetleyen taraf hâline getiren bir ahlâk değildir.

Namus Ve İffet Ortak Bir Sorumluluktur
Kur’an’ın ortaya koyduğu tabloya bakıldığında sonuç açıktır: Namus ve iffet yalnızca kadının sorumluluğu değildir. Erkek de iffetini korumak zorundadır. Erkek de gözünü haramdan sakınmak zorundadır. Erkek de evlilikte sadakat göstermek zorundadır. Kadın da aynı sorumlulukları taşır.

Bu nedenle toplumun erkeğin iffetsizliğini “çapkınlık” adı altında hafifletmesi, buna karşılık kadının davranışını “namus” üzerinden ağır biçimde yargılaması Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz.

Kur’an’ın dikkat çektiği temel nokta, kadın bedenini sürekli denetlemek değil, hem erkeği hem kadını kendi davranışlarından sorumlu tutmaktır. Nûr 30’da erkeğe, Nûr 31’de kadına hitap edilmesi; Ahzâb 35’te ise namuslarını koruyan erkeklerle kadınların birlikte zikredilmesi bunun açık göstergesidir.

Namus, erkeğin kadın üzerinde kurduğu bir denetim alanı değildir. İffet de kadının erkeğin zaaflarından sorumlu tutulması değildir. Her insan kendi davranışından sorumludur.

Bu nedenle kendisini bir çiçekten diğerine konan kelebek gibi gören erkek, önce kendi gözünü ve nefsini sorgulamalıdır. Çünkü Kur’an’ın erkeğe söylediği şey, “Sen erkeksin, çapkınlık yapabilirsin” değildir. Söylediği şey açıktır: Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.

Kadına da aynı şekilde sorumluluk yüklenmiştir. Böylece Kur’an, erkek ve kadın için iki ayrı ahlâk değil, aynı Allah’ın karşısında ortak bir sorumluluk ortaya koymaktadır.

Asıl adalet de burada başlar. Kadından beklenen namus ve iffetin aynısı erkekten de beklenmelidir. Erkek için “çapkınlık” adı altında hoş görülen bir davranış kadın için yanlış kabul ediliyorsa, artık Kur’an’ın ahlâkından değil, toplumun çifte standardından söz ediliyor demektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ZAMANIN İÇİNDE KISA BİR HAYAT VE EBEDİYET - Özet

 ZAMANIN İÇİNDE KISA BİR HAYAT VE EBEDİYET - Özet

İnsan zamanı kendi yaşadığı hayat üzerinden ölçer. Oysa Kur’an, insanın zaman ölçüsünün mutlak olmadığını gösterir. Hac 22/47 ayetinde Rabb’imizin katındaki bir günün insanların saydığı bin yıl gibi olduğu bildirilirken, Meâric 70/4 ayetinde elli bin yıllık bir günden söz edilir. Buradaki amaç, Allah’ın zamanını dünya yıllarına çevirmek değil, insanın kendi zaman ölçüsünü mutlak kabul etmemesi gerektiğini göstermektir.

İnsan dünyada birkaç on yıllık ömrü uzun görebilir. Ancak hayat sona erdiğinde bu uzun dönemler çok kısa algılanabilir. Kur’an, insanların yeniden diriltildiklerinde dünyada “bir gün veya günün bir kısmı kadar” kaldıklarını söyleyeceklerini bildirir. (Mü’minûn, 23/113) Dünya hayatının kısa olması onu değersizleştirmez; tam tersine, sınırlı olması onu daha anlamlı hâle getirir. Çünkü insanın elindeki zaman, tercihlerinin ortaya çıktığı sınırlı bir imkândır.

Buna rağmen insan çoğu zaman birkaç on yıllık hayatını sonsuzmuş gibi yaşayabilir. Mal, makam, şöhret, üstünlük, öfke ve kırgınlıklar için yıllar tüketilebilir. Oysa geçen zaman geri getirilemez. Bu nedenle asıl mesele ne kadar yaşayacağımızdan çok, bize verilen zamanı ne için kullandığımızdır. Kıyâmet 75/36 insanın başıboş bırakılmadığını hatırlatır.

Ebediyet söz konusu olduğunda ise Allah ile insanın aynı anlamda değerlendirilmemesi gerekir. Kur’an, Rahmân 55/26-27 ayetlerinde yeryüzündeki her şeyin fânî olduğunu, Rabb’imizin zâtının ise bâki kaldığını bildirir. İnsan yaratılmıştır; Allah gibi ezelî ve kendiliğinden var olan bir varlık değildir. Ahiret hayatının sürekliliği de Allah’ın bildirdiği bir hayatın devamıdır; insanın Allah gibi mutlak ve kendinden kaynaklanan bir ebediyete sahip olması anlamına gelmez.

Dünya hayatının geçici olması, insanın çalışmasını, üretmesini, ailesini korumasını veya ihtiyaçlarını karşılamasını anlamsızlaştırmaz. Sorun geçici olanı kalıcı, araç olanı amaç hâline getirmektir. Para ve mal yeniden kazanılabilir; fakat geçen zaman geri getirilemez. Bu yüzden zaman, insanın kendisini ve tercihlerini ortaya koyduğu en değerli imkânlardan biridir.

Sonuçta Kur’an’ın zamanla ilgili ifadeleri bir takvim hesabından çok daha fazlasını düşündürür: Hayat kısa, zaman geri döndürülemez ve her geçen an ömürden eksilmektedir. İnsan, birkaç on yıllık hayatını sonsuzmuş gibi yaşamak yerine, kendisine verilen sınırlı zamanın hakkını vermeye yönelmelidir.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

 SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

Salâ Bize Ne Zaman Geldi?
Salâ denildiğinde çoğu insan bunun Nebi Muhammed döneminden beri aynı şekilde okunan, doğrudan vahye dayalı bir dinî uygulama olduğunu düşünür. Oysa burada birbirinden ayrılması gereken iki farklı şey vardır. Birincisi, Nebi Muhammed’e salât dilemek; ikincisi ise bugün camilerin minarelerinden belirli zamanlarda okunan, belli metinleri ve makamları bulunan salâ geleneğidir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda, tarih içinde oluşmuş bir uygulamayı doğrudan vahyin emriymiş gibi algılama riski ortaya çıkar.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle  verin.”
(Ahzâb, 33/56)
Burada Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilmesiyle, bugün “salâ” adı altında minarelerden okunan belirli metnin aynı şey olduğu sonucu çıkarılamaz. Ayet, müminlere Nebi Muhammed’e salât etmelerini emretmektedir; fakat hangi metnin, hangi makamda, hangi gün ve hangi vakitte minareden okunacağını belirlememektedir. Bu nedenle ayetteki emir ile tarih içerisinde ortaya çıkan salâ uygulamasını birbirinden ayırmak gerekir.

Tarihî kaynaklara bakıldığında salânın bugünkü şekliyle ilk dönem İslâm toplumunda yerleşmiş sabit bir uygulama olmadığı görülmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Salâ” maddesinde verilen bilgilere göre, cuma ezanından önce salâ verme uygulaması 700 hicrî yılında, yani 1300-1301 yıllarında Memlük Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un iradesiyle başlatılmıştır. Daha sonra 791 hicrî yılında, yani 1389’da, akşam ezanı dışında diğer ezanların ardından da salâ verilmesi uygulaması ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde farklı yerlerde ve farklı vesilelerle okunan salâlar çoğalmış; cuma, bayram, cenaze, sabah ve çeşitli dinî toplantılar için farklı salâ biçimleri meydana gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu tarih, konuyu anlamak açısından önemlidir. Çünkü hicrî 700 yılı, Nebi Muhammed’in vefatından yaklaşık yedi asır sonrasıdır. Dolayısıyla bugün camilerde “salâ” adıyla bildiğimiz belirli uygulamanın Nebi Muhammed döneminden beri hiç değişmeden devam eden bir uygulama olduğunu söylemek tarihî verilerle bağdaşmaz. Burada söz konusu olan, zaman içerisinde İslâm toplumlarında oluşmuş bir dinî kültür ve dinî mûsiki geleneğidir.

Salânın oluşumunda zaman içerisinde yalnızca metinler değil, okuma biçimleri ve makamlar da önem kazanmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi, salâyı Allah’tan Nebi Muhammed’e rahmet dilemek, onu övmek ve dua ifadeleri içeren çeşitli metinlerin belirli bir beste veya serbest okuyuşla seslendirilmesi şeklinde tanımlamaktadır. Özellikle Osmanlı kültüründe çok sayıda salâ metni ortaya çıkmış; bunlar okundukları zamana ve yere göre sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı, cenaze salâsı ve başka adlarla anılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu noktada Osmanlı döneminin de ayrıca önem kazandığını görüyoruz. Salâ, Osmanlı toplumunda yalnızca bir dua metni olarak değil, aynı zamanda cami mûsikisinin önemli formlarından biri olarak gelişmiştir. Müezzinler tarafından minarelerden okunmuş, farklı makamlarla icra edilmiş ve çeşitli dinî merasimlerin bir parçası hâline gelmiştir. Böylece başlangıçta Nebi Muhammed’e salât ve  dileme düşüncesiyle ilişkili olan ifadeler, zaman içerisinde belirli metinleri, makamları ve okuma zamanları bulunan kurumsallaşmış bir dinî geleneğe dönüşmüştür. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Cenaze salâsının tarihî gelişimi de bu açıdan dikkat çekicidir. Kaynaklarda minarelerden salâ vermenin cenazenin kaldırılacağı zamanı duyurma amacıyla kullanıldığı, bu uygulamanın Mısır’da Fâtımîler dönemine kadar götürüldüğü belirtilmektedir. Daha sonraki dönemlerde cuma salâsı ile cenaze salâsı arasında da metin bakımından yakınlık oluşmuştur. Böylece salâ, yalnızca bir övgü veya dua metni olmaktan çıkıp aynı zamanda toplumda bir haber verme ve merasim unsuru hâline gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: Bugün “salâ” dediğimiz şey tek bir metinden ve tek bir uygulamadan oluşmamaktadır. Tarih içerisinde farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı amaçlarla çeşitli salâ metinleri ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla “salâ” kelimesinin kendisiyle, bugün belirli zamanlarda minarelerden okunan belirli salâ metinlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Bu ayrım yapıldığında başka bir soru daha önem kazanıyor: Tarih içerisinde ortaya çıkan bu metinlerin sözleri nereden alınmıştır? İçerisindeki her ifade Kur’an’dan mı gelmektedir? Yoksa bazıları zaman içinde Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve saygının etkisiyle oluşturulmuş övgü cümleleri midir?

İşte bu noktada, salânın tarihinden salânın metnine geçmek gerekir. Çünkü bir uygulamanın tarihinin eski olması, içerisindeki bütün sözlerin vahiy kaynaklı olduğunu göstermez. Bir metin yüzyıllar boyunca okunmuş, toplum tarafından benimsenmiş ve dinî hayatın bir parçası hâline gelmiş olabilir. Fakat bu durum, metindeki her cümlenin Allah tarafından bildirilmiş olduğu anlamına gelmez.

Nitekim bugün yaygın olarak bilinen salâ metninde Nebi Muhammed’e “Resûlallah”, “Habîballah”, “Nûre Arşillah”, “Hayra Halkillah” ve “Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” gibi çeşitli unvanlar verilmektedir. Bu unvanların bazıları Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadelerle doğrudan ilişkilendirilebilirken, bazıları Kur’an’da bu şekilde yer almamaktadır. Dolayısıyla tarihî olarak salânın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını bilmek, metnin içeriğini değerlendirirken bizi önemli bir ayrım yapmaya zorlamaktadır: Bir şeyin dinî gelenekte yer alması ile vahiy tarafından din olarak belirlenmiş olması aynı şey midir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için artık salânın tarihinden metnin kendisine geçebilir ve kullanılan unvanların her birini Kur’an’ın ölçüleri içerisinde değerlendirebiliriz.

Geleneksel salâ metninin yaygın biçimi şöyledir:
“Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Resûlallah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Habîballah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Nûre Arşillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Hayra Halkillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn!
Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn!”

Bunun Türkçe anlamı şöyledir:
“Salât üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın sevgilisi!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın Arş’ının nuru!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı!
Salât üzerine olsun ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi!
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”

Metne ilk bakışta bile dikkat çeken bir yapı vardır. Nebi Muhammed’e art arda beş farklı unvan yöneltilmekte, Allah ise metnin sonunda anılmaktadır. Elbette bir metinde bir kişinin övülmesi tek başına şirk anlamına gelmez. Bir insanı sevmek, ona saygı göstermek veya onun güzel özelliklerini dile getirmek başka bir şeydir; ona Allah’ın vermediği kutsal nitelikler ve yetkiler yüklemek başka bir şeydir. Bu nedenle burada yapılması gereken, bütün ifadeleri toptan mahkûm etmek değil, her bir unvanın ne söylediğine ve hangi kaynağa dayandığına bakmaktır.

“Yâ Resûlallah” Ne Anlatıyor?
“Yâ Resûlallah”, yani “Ey Allah’ın Resûlü” ifadesi, salâ metnindeki diğer unvanlardan farklı olarak Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir konuma işaret eder. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir. Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmıştır. Dolayısıyla bu ifadede Allah ile elçisi arasındaki sınır korunmaktadır. Allah gönderen, Nebi Muhammed ise gönderilen elçidir.

Kur’an, Nebi Muhammed’in konumunu anlatırken onun kendisini de insan olarak tanımlamasını ister:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ifade, Nebi Muhammed’in Allah tarafından seçilmiş bir elçi olmasını küçültmez. Tam tersine onun elçiliğinin kaynağını gösterir. Ancak elçi olması, kulluk konumunu ortadan kaldırmaz. O Allah’ın elçisidir; Allah değildir. Bu ayrım, salâ metnindeki diğer unvanları değerlendirirken temel ölçülerden biri olmalıdır.

“Yâ Habîballah” Ne Anlama Geliyor?
“Yâ Habîballah”, “Ey Allah’ın sevgilisi” demektir. Allah’ın bir kulunu sevmesi elbette mümkündür. Kur’an’da Allah’ın sevdiği kullardan söz edilir. Bu nedenle yalnızca “Allah’ın sevgilisi” ifadesinin kullanılması üzerinden doğrudan bir şirk hükmü vermek doğru olmaz.

Ancak burada önemli olan, bu unvanın hangi anlamı taşıdığıdır. Nebi Muhammed’in Allah tarafından sevilen bir kul ve elçi olduğu düşünülüyorsa, bu başka bir şeydir. Fakat “Allah’ın sevgilisi” ifadesi, onu diğer kullardan tamamen farklı, özel ve insanüstü bir kutsallık makamına taşıyan bir anlayışın parçası hâline geliyorsa, o zaman mesele değişir.

Kur’an’ın Nebi Muhammed için çizdiği sınır unutulmamalıdır. O, insan olmakla birlikte Allah’ın elçisidir. Dolayısıyla ona duyulan sevginin de bu sınır içerisinde kalması gerekir. Sevgi, elçiliğe duyulan saygıyı ifade edebilir; fakat sevginin kendisi vahyin vermediği bir makam üretmenin gerekçesi olamaz.

Burada Bakara 2/285’te yer alan “Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız” ilkesi de hatırlanmalıdır:
“...O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız...”
(Bakara, 2/285)
Bu ayet, elçilerin hiçbir açıdan farklı olamayacağını söylemez. Nitekim Kur’an, Allah’ın bazı elçilerini diğerlerinden üstün kıldığını da bildirir. Buradaki temel mesele, elçilerin bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemektir. Fakat bu ilke aynı zamanda, bir elçiyi vahyin belirlediği konumun çok ötesine taşıyan geleneksel kutsallaştırmaların sorgulanmasını da gerektirir.

“Yâ Nûre Arşillah” İfadesi
Salâ metnindeki en dikkat çekici ifadelerden biri “Yâ Nûre Arşillah”, yani “Ey Allah’ın Arş’ının nuru” sözüdür. Burada Nebi Muhammed, Allah’ın Arş’ına nispet edilen özel bir nur olarak tanımlanmaktadır.

Oysa Kur’an’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” denilmektedir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
(Nûr, 24/35)
Yine Allah, “yüce Arş’ın Rabb’i” olarak tanımlanmaktadır:

“O, yüce Arş’ın Rabbidir.”
(Mü’minûn, 23/86)
Kur’an’ın bu ifadeleri karşısında dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an’da Nebi Muhammed için “Allah’ın Arş’ının nuru” şeklinde bir unvan bulunmamaktadır. Bu ifade vahyin doğrudan verdiği bir sıfat değildir. Elbette bu söz mecazî olarak Nebi Muhammed’in insanlara Allah’ın mesajını ulaştırması, onları aydınlatması veya hidayete vesile olması şeklinde yorumlanabilir. Fakat bu, metnin kendisinde açıkça bulunan bir anlam değil, sonradan yapılan bir yorumdur.

Eğer “nur” burada hidayet ve rehberlik anlamında mecaz olarak kullanılıyorsa, ifade başka türlü anlaşılır. Fakat Nebi Muhammed’in Allah’ın Arş’ına bağlı özel, ilahî veya ontolojik bir nur olduğu düşünülüyorsa, bu anlayış tevhid açısından çok daha ciddi bir sorun doğurur. Çünkü Allah’a ait olan niteliklerin yaratılmış bir varlığa taşınması, sıradan bir övgü sınırını aşabilir.

Bu nedenle “Arş’ın nuru” ifadesini yalnızca “sevgi ve saygı sözü” diyerek geçiştirmek de doğru değildir. İfadenin ne anlama geldiği ve kişide nasıl bir inanç oluşturduğu önemlidir.

“Yâ Hayra Halkillah” İfadesi
“Yâ Hayra Halkillah”, “Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” anlamına gelir. Burada Nebi Muhammed’e bütün yaratılmışlar arasında özel bir üstünlük atfedilmektedir.

Nebi Muhammed’in Allah’ın elçisi olması ve bu görev bakımından büyük bir değere sahip olması zaten Kur’an’ın ortaya koyduğu bir gerçektir. Fakat “yaratılmışların en hayırlısı” ifadesi bunun ötesinde, bütün yaratılmışlar arasında bir üstünlük iddiası taşımaktadır. Bu unvanın Kur’an’da Nebi Muhammed’e verildiği açık bir ifade yoktur.

Dolayısıyla burada da aynı ayrımı yapmak gerekir: Nebi Muhammed’in elçiliğine, güzel ahlakına ve vahyi tebliğ etmesine saygı göstermek başka; Kur’an’ın vermediği bir üstünlük makamını dinî bir gerçek olarak kabul etmek başka bir şeydir.

Bir unvan toplumda yüzyıllardır kullanılıyor olabilir. Çok güzel ve etkileyici de bulunabilir. Fakat bir sözün uzun zamandır kullanılması, onu kendiliğinden vahiy hâline getirmez. Din adına kullanılan her sözün kaynağı ayrıca sorgulanmalıdır.

“Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” İfadesi
Salâ metninin son ve en kapsamlı unvanı “Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn”dir. “Ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” şeklinde çevrilebilir.

Burada “seyyid” kelimesinin kendisini doğrudan ilahî bir sıfat olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kelime insan için de efendi, önder, ileri gelen veya saygın kişi anlamında kullanılabilir. Fakat bu ifadede kapsam oldukça geniştir. “Evvelîn ve âhirîn”, yani öncekiler ve sonrakiler denilerek bütün zamanlara yayılan bir üstünlük ve efendilik anlamı ortaya çıkmaktadır.

Burada asıl mesele kelimenin sözlük anlamından çok, ona yüklenen anlamdır. “Seyyid” bir insan için önder veya saygın kişi anlamında kullanılıyorsa başka; bütün insanlar ve bütün zamanlar üzerinde mutlak bir efendilik ve otorite anlamına getiriliyorsa başka bir durum ortaya çıkar. Çünkü Kur’an’ın temel vurgusu, mutlak Rabb’liğin ve kulluğun Allah’a ait olduğudur:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
(Fâtiha, 1/2)
Bu nedenle Nebi Muhammed’e verilen “efendi” anlamındaki unvanların hangi sınır içerisinde kullanıldığı önemlidir. Allah’ın elçisine saygı göstermekle, Allah’a ait mutlak otoriteyi bir insana taşımak aynı şey değildir.

Unvanların Birlikte Oluşturduğu Tablo
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu ifadelerin tek tek anlamlarından daha fazlasıdır. “Allah’ın Resûlü”, “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Arş’ının nuru”, “Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” ifadeleri arka arkaya geldiğinde, Nebi Muhammed hakkında oldukça geniş ve olağanüstü bir tasvir ortaya çıkmaktadır. Tek tek bazı ifadeler farklı biçimlerde yorumlanabilir; fakat hepsinin birlikte oluşturduğu tabloyu da görmezden gelemeyiz.

Üstelik metin boyunca bütün bu unvanlar Nebi Muhammed’e yöneltilirken Allah’ın adı ancak son cümlede, “Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn” ifadesiyle geçmektedir. Bu son cümle elbette Kur’an’ın diliyle uyumludur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” Fakat mesele yalnızca bu cümlenin doğru olup olmadığı değildir. Bir metni değerlendirirken, tek tek cümlelerin doğruluğu kadar, bütün olarak nasıl bir anlam ve zihinsel tablo oluşturduğuna da bakmak gerekir. Burada da şu soru karşımıza çıkmaktadır: Art arda sıralanan bu övgüler metnin ağırlık merkezini nereye taşımaktadır? Allah, bütün bu ifadelerin merkezinde mi durmaktadır; yoksa Nebi Muhammed’e yöneltilen yoğun övgülerin ardından Allah, metnin sonunda anılan isim olarak mı kalmaktadır? Asıl değerlendirilmesi gereken nokta budur.

Bu soruyu sormak, Nebi Muhammed’i sevmemek veya ona saygısızlık etmek değildir. Tam tersine, onu gerçekten Allah’ın elçisi olarak kabul ediyorsak, ona dair tasvirimizin Allah’ın vahyettiği çerçeveyi aşmaması gerekir. Çünkü Nebi Muhammed’in büyüklüğü Allah’tan bağımsız bir kutsallığa sahip olmasından değil, Allah tarafından seçilmiş ve vahyi tebliğ etmiş olmasından kaynaklanır.

Kur’an, Allah ile kul arasına kutsal aracılar yerleştirilmesi konusunda da ciddi bir uyarıda bulunur:
“Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Bu ayet, her sevgi ve saygı ifadesini otomatik olarak şirk ilan etmek için kullanılmamalıdır. Ancak Allah’a yakınlaşma düşüncesiyle başka varlıklara özel ve kutsal konumlar verilmesinin ne kadar dikkat edilmesi gereken bir alan olduğunu gösterir. Aynı şekilde Kur’an, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu bildirir:
“De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”
(Zümer, 39/44)
Dolayısıyla burada temel mesele Nebi Muhammed’i sevip sevmemek değildir. Mesele, ona verilen sevgi ve saygının hangi noktada vahyin çizdiği sınırı aştığıdır. “Yâ Resûlallah” ifadesinde Allah’ın elçiliği açıkça korunurken, diğer unvanların önemli bir bölümü Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadeler değildir. Özellikle “Arş’ın nuru”, “yaratılmışların en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” gibi unvanlar, vahyin açıkça ortaya koymadığı geniş bir kutsallık ve üstünlük alanı oluşturabilir.

Bu nedenle salâ metnini değerlendirirken ne her övgü sözünü peşinen şirk saymak ne de gelenekte yerleşmiş olduğu için her unvanı sorgulamadan kabul etmek doğru olur. Ölçü, Kur’an’ın tevhid anlayışıdır. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir, fakat Allah değildir; Allah’ın sevdiği bir kul olabilir, fakat bu sevgi onu kulluk makamının dışına çıkarmaz; insanlara rehberlik eden bir elçidir, fakat Allah’a ait mutlak otoritenin sahibi değildir. Bir insanı yüceltmenin sınırı, Allah’ın ona verdiği konumdur.

Öyleyse asıl soru şudur: Nebi Muhammed’i Allah’ın elçisi olduğu için mi yüceltiyoruz, yoksa ona vahyin vermediği unvanlarla Allah’ın kulları arasından farklı ve özel bir kutsallık mı oluşturuyoruz? Bu sorunun cevabını geleneğin yaygınlığı, toplumdaki kabulü veya yüzyıllardır tekrar edilmesi değil, Kur’an’ın tevhid ölçüsü belirlemelidir.

Ünvanları Hatırlayalım:

  1. Resûlallah — Allah’ın Resûlü / Allah’ın Elçisi
  2. Habîballah — Allah’ın sevgilisi
  3. Nûre Arşillah — Allah’ın Arş’ının nuru
  4. Hayra Halkillah — Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı
  5. Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn — Öncekilerin ve sonrakilerin efendisi

Bu ifadelerin her birini kendi bağlamında farklı biçimlerde anlamak belki mümkün olabilir. Ancak beş unvanı birlikte düşündüğümüzde karşımıza daha önemli bir soru çıkıyor: Burada yalnızca Allah’ın elçisine duyulan sevgi ve saygı mı dile getiriliyor, yoksa zaman içinde ona vahyin vermediği bir konum ve kutsallık mı yükleniyor? Bu sorunun cevabını peşinen “şirktir” diyerek vermek de, hiçbir sorgulama yapmadan “dinde sakınca yoktur” demek de kolaycılık olur. Asıl olan, bu ifadeleri Kur’an’ın tevhid ölçüsü karşısında düşünmektir. Öyleyse okuyucu, bu salânın ifadelerini Kur’an’ın ölçüleriyle karşılaştırarak, onu olduğu şekliyle sürdürmenin mi, bazı ifadelerini yeniden değerlendirmenin mi, yoksa tamamen kaldırmanın mı daha doğru olacağına kendisi karar vermelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HADİS NEDEN UYDURULDU?

 HADİS NEDEN UYDURULDU?

Bir insanın söylediği söz ile Allah’ın sözü aynı değerde değildir. Hele bir insanın kendi düşüncesi, “Resül şöyle buyurdu” denilerek aktarılıyorsa, artık sıradan bir söz olmaktan çıkar ve dinî bir otorite kazanır.

Hadis meselesinin en önemli noktalarından biri de budur. Çünkü bir insan kendi görüşünü söylediğinde karşısındaki kişi o görüşü sorgulayabilir. Fakat aynı söz Resüle nispet edildiğinde, onu sorgulamak dinî bir itiraz gibi algılanabilir. Böylece kişisel bir düşünce, zaman içinde dinî hüküm haline gelebilir.

Tarih boyunca çeşitli siyasî, mezhebî, itikadî ve kişisel sebeplerle Nebi Muhammed’e ait olmayan sözlerin ona nispet edildiği, hadis kaynaklarında da kabul edilen bir olgudur. Bu durum, hadis adı altında aktarılan her sözün aynı değerde olmadığını gösterir. Fakat mesele yalnızca hangi rivayetin doğru, hangisinin uydurma olduğunu belirlemekten ibaret değildir. Daha temel soru şudur: Dinin kaynağı ve ölçüsü nedir?

Kur’an Açıklanmış ve Kolaylaştırılmıştır
Allah, kitabını insanlardan gizlenmiş, anlaşılması mümkün olmayan bir metin olarak göndermemiştir.
“Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açıklanmış olarak indiren O’dur.”

(En‘âm, 6/114)
Kur’an kendisini açıklanmış bir kitap olarak tanıtır. Aynı zamanda insanların düşünüp öğüt almaları için kolaylaştırıldığını bildirir:
“Andolsun, biz Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?”

(Kamer, 54/32)
Kur’an’ın kolaylaştırılmış olması, herkesin her ayeti hiçbir araştırmaya gerek duymadan aynı biçimde anlayacağı anlamına gelmez. Dil, bağlam, kavramlar ve ayetler arasındaki ilişkiler üzerinde düşünmek gerekir. Ancak bütün bunlar, Allah’ın kitabını anlaşılmaz ilan etmeyi gerektirmez.

Kur’an insanlara açıklama, hidayet ve öğüt olarak gönderilmiştir:
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Bu nedenle dinin temel ölçüsünü anlamak için önce Allah’ın kitabına bakmak gerekir.

Allah’ın Sözü Tamamlanmıştır
Kur’an’ın din açısından yeterliliği konusunda en dikkat çekici ifadelerden biri şudur:
“Rabb’inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

(En‘âm, 6/115)

Allah’ın sözünün doğruluk ve adalet bakımından tamamlandığı bildirildikten hemen sonra insanların zanna uyabileceği konusunda uyarı gelir:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna, kendilerine uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.”
(En‘âm, 6/116)
Burada önemli bir ölçü ortaya çıkmaktadır: Allah’ın sözü ile insanların zanna, yoruma veya aktarıma dayanan sözleri aynı konuma getirilemez.

Dini Kimin Söylediği Belirler?
Kur’an, Nebi Muhammed’in görevini vahyi insanlara ulaştırmak, yani tebliğ etmek olarak ortaya koyar:
“Resülün üzerine düşen ancak tebliğdir. Allah sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.”

(Mâide, 5/99)
Bu nedenle Allah’ın Nebi Muhammed aracılığıyla insanlara bildirdiği vahiy ile daha sonraki dönemlerde onun adına aktarılan sözleri birbirinden ayırmak gerekir.

Bir sözün “Resül şöyle buyurdu” şeklinde aktarılması, o sözün gerçekten Elçi Muhammed tarafından söylendiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Çünkü bir insanın kendi düşüncesini Nebi’ye söylettirmesi, o düşünceye dinî otorite kazandırmanın en etkili yollarından biridir.

İnsanlar Neden Söz Uydurdu?
Tarihî kaynaklarda hadis uydurma sebepleri arasında siyasî mücadeleler, mezhep ve fırka çatışmaları, kişisel çıkarlar, kabile ve grup taassubu, yöneticileri veya belirli kişileri övme ve insanları bazı davranışlara teşvik etme gibi çeşitli nedenlerden söz edilir.

Siyasî çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde bir grubun kendi görüşünü destekleyen bir sözü Nebi Muhammed’e nispet etmesi, o görüşe dinî bir dayanak sağlayabilirdi. Aynı durum mezhebî ve itikadî tartışmalarda da görülebilirdi.

“Ben böyle düşünüyorum” demek başka, “Resül böyle buyurdu” demek başkadır.

İkinci ifade, kişisel görüşü dinî otoriteye dönüştürür.

Üstelik her uydurma rivayetin mutlaka maddî çıkar amacıyla ortaya çıkmış olması da gerekmez. Bazı insanların iyi bir amaca hizmet ettiğini düşünerek, insanları ibadete veya iyiliğe teşvik etmek için Nebi Muhammed’e ait olmayan sözleri ona nispet ettikleri de klasik hadis çalışmalarında ele alınmıştır.

Fakat iyi niyet, gerçeğin yerine geçmez.

Söylenmemiş bir sözü Nebi Muhammed’e söylemiş gibi aktarmak, sonuçta bir gerçeği değiştirmektir.

İnsanların Dine Ekledikleri
Kur’an, insanların Allah’ın emretmediği bazı uygulamaları zaman içerisinde dinî bir uygulamaya dönüştürebileceklerini de gösterir:
“Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler.”

(Hadîd, 57/27)
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, ruhbanlığın Allah tarafından emredilmediği halde insanlar tarafından ortaya konulmuş olmasıdır.

Bu ayet, insanın din adına Allah’ın emretmediği bir şeyi ortaya koyabileceğini gösteren önemli bir örnektir.

Fakat burada bir yanlışlığı da düzeltmek gerekir: “Müslümanların ruhbanı yoktur” Hadîd 57/27 ayeti değildir. Bu ifade ayetin metni değildir. Dolayısıyla bir sözün anlamı doğru olsa bile onu ayetmiş gibi göstermek doğru değildir.

Ehl-i Kitap Etkisi Konusunda Ölçü
İslam toplumunun farklı kültürlerle karşılaşması ve başka dinlerden insanların Müslüman toplumlara katılması, doğal olarak farklı düşüncelerin ve anlatıların İslam toplumuna taşınmasına zemin hazırlamış olabilir.

Ancak buradan hareketle hadislerin belirli bir bölümünü doğrudan Yahudilerin veya Hristiyanların uydurduğunu söylemek, ayrıca somut tarihsel delil gerektiren bir iddiadır.

Asıl ölçü, sözü kimin söylediği değil, sözün gerçekten Allah’tan olup olmadığıdır.

Bir sözün Arap, Yahudi, Hristiyan veya başka bir topluluktan gelmesi onu kendiliğinden doğru ya da yanlış yapmaz. Aynı şekilde bir sözün Müslüman birinden gelmesi de onu Allah’ın dini haline getirmez.

Ölçü kişilerin kimliği değil, delildir.

Tabii kankam. Gereksiz satır başlarını kaldırıp, rivayet ile vahiy ayrımını derinleştiren metni kitap akışına uygun biçimde yeniden düzenliyorum.

Uydurma Rivayetler ve Hadis İlmi
“Hadisler arasında uydurma rivayetler vardır” demek ile “hadis adı altında aktarılan bütün sözler uydurmadır” demek aynı şey değildir. Hadis âlimleri tarih boyunca uydurma rivayetlerin bulunduğunu kabul etmiş ve bunları ayıklamak için çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Râvilerin güvenilirliğinin araştırılması, isnadların incelenmesi ve farklı rivayetlerin karşılaştırılması bu çalışmaların başlıcalarıdır.

Ancak burada daha temel bir ayrım yapmak gerekir: Rivayet başka şeydir, vahiy başka şeydir. Rivayet, bir insanın duyduğu, gördüğü veya öğrendiği bir sözü ya da olayı başka bir insana aktarmasıdır. Dolayısıyla rivayetin temelinde insan aktarımı vardır. Bir kişi bir sözü duyar, hatırlar ve daha sonra başka birine aktarır. O kişi de duyduğunu bir başkasına anlatır. Aradan yıllar veya nesiller geçebilir ve aynı söz birçok kişinin aktarımından geçerek bize ulaşabilir. Bu aktarımın doğru olması mümkündür; fakat mümkün olması ile kesin olması aynı şey değildir.

İnsan hafızası yanılabilir. İnsan duyduğunu yanlış anlayabilir, eksik hatırlayabilir, kelimeleri değiştirebilir veya duyduğu bir sözü kendi anlayışına göre aktarabilir. Bu nedenle bir râvinin güvenilir kabul edilmesi, onun insan olmaktan kaynaklanan yanılma ihtimalini ortadan kaldırmaz. Güvenilir insan ile yanılmaz insan aynı şey değildir. Râvi dürüst olabilir, aktarım konusunda titiz olabilir ve bilerek yalan söylemeyebilir; buna rağmen yanılabilir.

Vahiy ise bundan tamamen farklıdır. Vahyin kaynağı insan değil, Allah’tır. Kur’an kendisini Allah tarafından indirilen kitap olarak tanıtır:
“Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbinin indirmesidir.”
(Şuarâ, 26/192)
Burada kaynak ile aktarım arasındaki fark ortaya çıkar. Rivayette bilgi insanlardan geçerek bize ulaşır; vahiyde ise kaynak Allah’tır. Bu nedenle bir rivayet ne kadar eski olursa olsun, ne kadar çok kişi tarafından aktarılırsa aktarılsın, sırf bu özellikleri nedeniyle vahiy haline gelmez.

Bir sözün çok sayıda insan tarafından aktarılması, onun tarihsel açıdan daha güçlü bir rivayet olduğunu gösterebilir. Fakat çok sayıda insanın aynı sözü aktarması, o sözün Allah tarafından bildirildiğini kanıtlamaz. Çünkü sayı, sözün kaynağını değiştirmez. Bin insan aynı sözü aktarabilir; yine de sözün kaynağı insan olabilir.

Burada birbirinden ayrılması gereken birkaç farklı mesele vardır. Bir olayın gerçekten yaşanmış olması başka şeydir. O olayla ilgili bir sözün gerçekten Nebi Muhammed tarafından söylenmiş olması başka şeydir. Nebi Muhammed’in gerçekten söylemiş olması ise o sözün Allah tarafından vahyedilmiş olduğu anlamına gelmez. Bu iddiaların her biri ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Râvinin Güvenilirliği Vahiy Güvencesi Değildir
Hadis ilminde râvinin güvenilirliğinin araştırılması elbette önemsenmiştir. Ancak “güvenilir râvi” kavramının sınırlarını doğru anlamak gerekir. Güvenilir kabul edilen râvi, dürüstlüğü ve aktarım konusundaki titizliği bilinen bir insan olabilir. Fakat bu, onun Allah tarafından korunduğu veya hiç hata yapmayacağı anlamına gelmez.

Râvi unutabilir, yanlış duyabilir, yanlış anlayabilir, başka bir rivayetle karıştırabilir veya duyduğu sözün anlamını kendi anlayışına göre aktarabilir. Üstelik bunu kötü niyetle yapması da gerekmez. İnsan olmanın doğal sınırları içinde gerçekleşen bir hata bile aktarılmış bilginin doğruluğunu etkileyebilir.

Bu nedenle isnadın güvenilir kabul edilmesi, yalnızca insan aktarımının güvenilirliği hakkında yapılmış bir değerlendirmedir. Bu değerlendirme, rivayeti vahye dönüştürmez.

İnsanların güvenilirliği araştırılabilir; fakat Allah’ın sözü insan güvenilirliğine bağlı değildir.

Rivayet ile Kur’an Aynı Kategoride Değildir
Kur’an’ın aktarımı ile herhangi bir rivayetin aktarımını aynı kategoriye koymak da doğru değildir. Kur’an Allah’ın kitabıdır ve dinin temel ölçüsüdür. Rivayet ise insanlar tarafından aktarılan tarihsel bir bilgidir.

Şöyle daha sade ve doğrudan olabilir:

Bu nedenle “Bu hadis sahih midir?” sorusu ile “Bu söz Allah’ın vahyi midir?” sorusu birbirinden farklıdır. “Sahih” denildiğinde, sözün kimler tarafından ve ne kadar güvenilir şekilde aktarıldığı araştırılır. Oysa vahiy söz konusu olduğunda asıl soru, bu sözün kaynağının Allah olup olmadığıdır. Bir rivayetin güvenilir insanlar tarafından aktarılmış olması, onun Allah tarafından vahyedildiği anlamına gelmez.

Bir rivayetin isnadı hadis usulü açısından sahih kabul edilebilir. Ancak bundan, o sözün Kur’an gibi Allah tarafından vahyedildiği sonucu çıkmaz. Sahih kabul edilen rivayet ile vahiy arasında temel bir fark vardır. Biri insan aktarımına, diğeri Allah’ın bildirmesine dayanır.

Nebi’nin Sözü ile Vahiy de Birbirinden Ayrılmalıdır
Burada bir başka önemli ayrım daha vardır. Bir sözün gerçekten Nebi Muhammed tarafından söylenmiş olması bile, o sözün mutlaka Kur’an’daki anlamıyla vahiy olduğu sonucunu doğurmaz.

Nebi Muhammed’in Allah’tan aldığı vahiy ile günlük hayatında söylediği sözleri, yaptığı açıklamaları veya insanlarla yaptığı konuşmaları birbirinden ayırmak gerekir. Onun Allah’tan aldığı mesaj ile beşer olarak söylediği her sözü aynı seviyeye koymak, vahiy kavramının sınırlarını genişletmek anlamına gelir.

Çünkü “Nebi bunu söyledi” demek ile “Allah bunu vahyetti” demek aynı iddia değildir.

Bu ayrım yapılmadığında, Nebi Muhammed’e ait olduğu düşünülen her söz doğrudan Allah’ın dininin hükmü haline getirilebilir. Oysa bir sözün gerçekten Nebi’ye ait olduğunun kabul edilmesi bile, onun Allah tarafından vahyedilmiş olduğunu ayrıca kanıtlamaz.

Kur’an Ölçüdür
Bütün bu ayrımlar bizi ölçü meselesine getirir. Kur’an kendisini açıklanmış bir kitap olarak ortaya koyar:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açıklanmış olarak indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Allah’ın kitabı din için ölçü olarak ortaya konulurken, insanların aktardığı sözlerin bu ölçünün yerine geçirilmesi doğru değildir. Bir rivayet Kur’an ile uyumlu olabilir; bu durumda onun Kur’an’a aykırı olmadığı söylenebilir. Kur’an’da bulunmayan tarihsel bir ayrıntıyı aktarıyor olabilir; bu durumda tarihsel açıdan ayrıca araştırılabilir. Fakat hiçbir rivayet, yalnızca güvenilir kabul edilen insanlar tarafından aktarılmış olması sebebiyle Allah’ın vahyi konumuna yükseltilemez.

Özellikle bir rivayet Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırıysa, onu yalnızca râvileri güvenilir kabul edildiği için Allah’ın dinine delil olarak kullanmak mümkün değildir. Çünkü burada insan aktarımı ile Allah’ın sözü aynı seviyeye getirilmiş olur.

Kur’an, Allah’ın sözünün doğruluk ve adalet bakımından tamamlandığını bildirir:
“Rabb’inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur.”
(En‘âm, 6/115)
Sonuç olarak rivayet, insan aktarımına dayanır; vahiy ise Allah’ın bildirmesine dayanır. Râvi güvenilir olabilir ama yanılmaz değildir. İsnad güçlü kabul edilebilir ama vahiy değildir. Bir rivayet tarihsel açıdan doğru olabilir ama bu onu Allah’ın sözü yapmaz. Bu nedenle hadislerin sıhhatini araştırmak ile onların Allah tarafından vahyedilmiş dinî hükümler olup olmadığını belirlemek birbirinden ayrı meselelerdir.

Din konusunda kesin ölçü, insan aktarımı değil Allah’ın kitabıdır.

Sözün Nebi’ye Nispet Edilmesi
Bir insanın kendi düşüncesini Nebi Muhammed’e nispet etmesi, yalnızca bir aktarım hatası değildir. Eğer bilinçli olarak yapılıyorsa, insan sözünü dinî otoriteye dönüştürme girişimidir.

Bunun sonucu zamanla daha da büyüyebilir.

Önce bir söz ortaya çıkar. Sonra o söz Nebi’ye nispet edilir. Daha sonra insanlar onu dinî bir hüküm olarak aktarır. Ardından yeni açıklamalar ve yorumlar bu sözün çevresinde oluşur. Birkaç nesil sonra sözün başlangıçta kime ait olduğu unutulabilir ve ortaya çıkan anlayış “din” olarak kabul edilebilir.

Böylece Allah’ın indirmediği bir hüküm, insanlar tarafından dine aitmiş gibi yaşanmaya başlanabilir.

Kur’an’ın uyarıları bu noktada yeniden önem kazanır:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Dinin hükmünü belirleme yetkisi Allah’a aitse, insanların sözlerini bu hükümlerin üzerine çıkarmak mümkün değildir.

Sonuç: İnsan Sözü ile Allah’ın Sözünü Ayırmak
Hadislerin ortaya çıkışı tek bir sebebe indirgenemez. Siyasî mücadeleler, mezhep ve grup çatışmaları, kişisel ve toplumsal çıkarlar, taassup, insanları belirli davranışlara yöneltme isteği ve başka çeşitli sebepler rivayetlerin üretilmesine zemin hazırlamıştır.

Fakat bütün bunlardan daha önemli olan, dinin kaynağı konusunda doğru ölçüyü korumaktır.

Kur’an kendisini açıklanmış, hidayet veren ve düşünüp öğüt almak için kolaylaştırılmış bir kitap olarak tanıtır. Allah’ın sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. İnsanların sözleri ise ne kadar değerli veya etkileyici olursa olsun insan sözüdür.

Bu nedenle bir sözün Nebi Muhammed’e nispet edilmesi, onu kendiliğinden Allah’ın dini haline getirmez.

Nebi Muhammed’in gerçekten söyleyip söylemediği ayrı bir araştırma konusudur. Fakat bir sözün dinî hüküm haline getirilebilmesi için daha temel bir soru vardır:

Bu hüküm Allah tarafından nerede bildirilmiştir? Çünkü din adına söylenen her söz delil ister. Allah’ın kitabı ölçüdür; insan sözleri ise bu ölçü karşısında değerlendirilmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’A TESLİM OLMAK: HAYATIN GERÇEK ANLAMI VE SINAVI

 ALLAH’A TESLİM OLMAK: HAYATIN GERÇEK ANLAMI VE SINAVI

İnsanın bu dünyadaki varlığını anlamlandırabilmesi için önce kendisine şu soruyu sorması gerekir: Nasıl bir hayat yaşamalıyım? İnsan yalnızca doğmak, büyümek, çalışmak, kazanmak, tüketmek ve sonunda ölmek için mi vardır? Yoksa bütün bunların ötesinde, hayatına anlam kazandıran daha büyük bir sorumluluğu mu vardır?

Kur’an, insanın dünya hayatındaki konumunu bir sınav olarak ortaya koyar:
“O, hanginizin davranışça daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, Azîz’dir, Gafûr’dur.”
(Mülk, 67/2)
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı vardır. Sınav yalnızca insanın neye inandığıyla sınırlı değildir. Ayet, “hanginizin davranışça daha güzel olduğunu” söyler. Demek ki insanın inancı, hayatındaki davranışlarla bir bütün oluşturur. Söyledikleri kadar yaptıkları da önemlidir.

Peki Allah’a teslim olmak ne demektir?

Teslimiyet, insanın aklını, iradesini ve sorgulama yeteneğini bir kenara bırakması değildir. Bir başkasının düşüncesine kayıtsız şartsız bağlanmak hiç değildir. Allah’a teslim olmak, hayatın nihai ölçüsünün Allah tarafından belirlendiğini kabul etmek ve kendi çıkarını, alışkanlığını, öfkesini, arzusunu veya toplumsal baskıyı bu ölçünün önüne geçirmemektir.

İnsan düşünür, araştırır, sorgular ve karar verir. Fakat karar verirken kendisini hayatın mutlak sahibi olarak görmez. Doğruyu kendi arzusuna göre belirlemek yerine, Allah’ın gösterdiği ölçüyü anlamaya ve ona uymaya çalışır. Böylece teslimiyet, insanın iradesini ortadan kaldırmaz; aksine iradesini doğru olanı seçmek için kullanmasını sağlar.

Kur’an bu bütünlüğü şu sözlerle ifade eder:
“De ki: ‘Şüphesiz benim salatım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.’”
(En‘âm, 6/162-163)
Burada hayatın tamamının Allah’a yöneltilmesi söz konusudur. Teslimiyet yalnızca ibadet sırasında hatırlanan bir duygu değildir. İnsanın nasıl kazandığından nasıl harcadığına, insanlara nasıl davrandığından güç ve öfkesini nasıl kullandığına kadar hayatın bütününe yansır.

Bu anlayış yerleştiğinde insanın sahip olduklarına bakışı da değişir. Mal, makam, güç, bilgi, sağlık ve zaman insanın elinde bulunabilir; fakat bunların hiçbiri ona sonsuza kadar ait değildir.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır...”
(Âl-i İmrân, 3/189)
İnsan sahip olduğu şeyleri bir üstünlük sebebi olarak değil, kendisine verilmiş imkânlar olarak gördüğünde israfın ve gösterişin anlamı da azalır.
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”
(A‘râf, 7/31)
Bu nedenle elindeki imkânları paylaşmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve sahip olduklarını yalnızca kendi çıkarı için kullanmamak, bu hayat anlayışının doğal sonuçlarından biridir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan için değerli olanı paylaşabilmesi, kendi nefsinin sınırlarını aşabildiğini gösterir. Çünkü vermek, yalnızca elindeki fazlalığı dağıtmak değildir. Bazen insanın gerçekten sevdiği ve kendisi için değer taşıyan bir şeyi başkasıyla paylaşabilmesidir.

Aynı ölçü insan ilişkilerinde de kendisini gösterir. Doğruluk, güvenilirlik, adalet ve verilen söze bağlılık, insanın hayatındaki temel sınav alanlarından biridir.
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun...”
(Nisâ, 4/135)
Adalet, insanın yalnızca kendisine yarar sağladığında savunduğu bir ilke olamaz. İnsan kendi aleyhine olduğunda da hakkı gözetebiliyorsa adalet anlam kazanır.

Bu durum iş hayatında da değişmez. İnsan para kazanabilir, ticaret yapabilir, yatırım yapabilir. Fakat kazanç uğruna başkasını aldatmak, ölçüyü eksiltmek, sözleşmeye uymamak veya insanların hakkını yemek başka bir mesele hâline gelir.
“Ölçüyü tam yapın ve eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin...”
(Şuarâ, 26/181-183)
Buradaki ölçü yalnızca pazardaki teraziyle sınırlı değildir. İnsan verdiği sözde de bir ölçüye sahip olmalıdır. Sözleşmesinde, işinde, arkadaşlığında ve insanlarla kurduğu her ilişkide güvenilir olmalıdır.

İnsan elbette öfkelenebilir. Haksızlığa uğradığında tepki gösterebilir. Fakat öfkesinin kendisini adaletsizliğe sürüklemesine izin vermemelidir.
“Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davrananları sever.”
(Âl-i İmrân, 3/134)
Affetmek her zaman zorunlu değildir; adaletin de bir yeri vardır. Kur’an bu konuda ölçüyü korur:
“Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı sağlarsa, onun ödülü Allah’a aittir...”
(Şûrâ, 42/40)
Burada insanın hakkını aramasıyla intikam duygusunun peşinden gitmesi arasındaki fark ortaya çıkar. İnsan kendisine yapılan haksızlığı düzeltebilir; fakat bunu yaparken kendisi de haksızlık etmemelidir.

İnsanları değerlendirme biçimimiz de bu hayat anlayışının bir parçasıdır. Bir insanın değeri serveti, makamı, şöhreti veya toplumdaki konumuyla belirlenmez.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır...”
(Hucurât, 49/13)
İnsanların farklı ailelerden, toplum kesimlerinden ve kültürlerden gelmesi birbirlerine üstünlük kurmaları için değil, birbirlerini tanımaları içindir. Bu bakış açısı, insanı başkasını küçümsemekten korur.

Hayatın sınavı yalnızca sahip olduklarımızla değil, sahip olmadıklarımızla da ilgilidir. Bollukta nasıl davrandığımız kadar darlıkta nasıl davrandığımız da önemlidir. Sağlık, güç ve imkân bir sınav olduğu gibi hastalık, güçsüzlük ve mahrumiyet de bir sınavdır.

Kur’an şöyle bildirir:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir sınama olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.”
(Enbiyâ, 21/35)
Bu nedenle insanın başına gelen her şeyi yalnızca bir ceza veya ödül olarak değerlendirmek doğru değildir. Hayatın içinde insanın kendi tercihleriyle meydana getirdiği sonuçlar da vardır. Kur’an bu konuda şöyle der:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.”
(Şûrâ, 42/30)
İnsan yaptığı tercihlerden bağımsız değildir. Yanlış kararların, haksızlıkların, ihmallerin ve kötülüklerin sonuçları olabilir. Bu yüzden insanın sorumluluğunu sürekli başkalarına yüklemek yerine kendi payını da görmesi gerekir.

Bununla birlikte insan hata yapabilir. Allah’a yönelmiş olmak, insanın bir daha hiç hata etmeyeceği anlamına gelmez. İnsan düşebilir, yanılabilir, nefsine yenilebilir. Önemli olan yanlışını doğru kabul edip orada ısrar etmemesidir.
“De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.’”
(Zümer, 39/53)
Bu ayet insanın önüne önemli bir kapı açar: Dönüş kapısı. İnsan yaptığı hatadan sonra yeniden doğruya yönelebilir. Geçmişteki yanlışı, gelecekteki doğrunun önünde aşılmaz bir engel hâline getirmemelidir.

Çünkü insanın hayatındaki en kesin gerçeklerden biri ölümdür.
“Sonra dönüşünüz yalnızca Bana olacaktır. Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.”
(Lokmân, 31/15)
İnsan çoğu zaman ölüm yokmuş gibi yaşar. Gelecek planları yapar, mal biriktirir, daha fazlasını elde etmeye çalışır. Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildir. Sorun, insanın bunları hayatın bütün amacı hâline getirmesidir.

Ölüm, insana sahip olduğu zamanın sınırlı olduğunu hatırlatır. Bu nedenle asıl soru “Ne kadar yaşayacağım?” değil, “Bana verilen zamanı nasıl yaşayacağım?” sorusudur.

İnsan öldüğünde arkasında yalnızca malını ve mülkünü bırakmaz. Yaptığı iyilikler, yetiştirdiği insanlar, verdiği emekler ve başkalarının hayatında bıraktığı güzel izler de onun ardından kalır. Bu nedenle insanın hayatını yalnızca kendisi için tüketmemesi gerekir.

Allah’a teslimiyetin hayatın içinde görünür hâle geldiği yer tam da burasıdır: İnsan kazandığında şükretmeyi, kaybettiğinde sabretmeyi, güçlendiğinde adaleti, öfkelendiğinde ölçüyü, hata yaptığında dönüşü ve sahip olduğunda paylaşmayı öğrenir.

Böyle bakıldığında teslimiyet, dünyadan uzaklaşmak değil; dünyanın içinde doğru bir hayat kurmaktır.

İnsan çalışabilir ama haksız kazanç elde etmemelidir. Güçlü olabilir ama gücünü zulme dönüştürmemelidir. Hakkını arayabilir ama başkasının hakkına girmemelidir. Sahip olabilir ama sahip olduklarının kölesi olmamalıdır. Öfkelenebilir ama öfkesinin esiri olmamalıdır. Hata yapabilir ama hatasında ısrar etmemelidir. İşte hayatın sınavı burada ortaya çıkar.

İnsan her gün yaptığı seçimlerle aslında kendi cevabını verir. Allah’ın ölçüsünü mü tercih edecek, yoksa kendi çıkarını mı? Adaleti mi koruyacak, yoksa kendisine fayda sağlayan haksızlığı mı seçecek? Elindekini paylaşacak mı, yoksa yalnızca kendisi için mi biriktirecek? Hata yaptığında dönecek mi, yoksa yanlışını savunmaya mı devam edecek?

Bu soruların cevapları insanın hayatında görünür hâle gelir.

Sonunda bütün insanlar Allah’a dönecektir.
“Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki O’nun huzurunda toplanacaksınız.”
(Bakara, 2/203)
Öyleyse hayatın gerçek anlamı, dünyada ne kadar uzun yaşadığımızdan veya ne kadar çok şeye sahip olduğumuzdan çok, bize verilen hayatı hangi ölçüyle yaşadığımızdadır.

İnsan kusursuz olmak zorunda değildir. Fakat doğruyu aramak, yanlışından dönmek ve elinden geldiğince adaleti, iyiliği ve doğruluğu gözetmek zorundadır. Çünkü hayatın sınavı insanın hiç düşmemesi değil, düştüğünde hangi yöne döndüğüdür.

Ve sonunda insanın bütün yolları Allah’a çıkar.

Bu yüzden hayatı yalnızca yaşanıp bitirilecek bir zaman olarak değil, anlamlandırılması gereken bir emanet olarak görmek gerekir. Bugün elimizde olan zaman yarın olmayabilir. Bugün söyleyebildiğimiz bir söz, yarın söyleyemeyeceğimiz son söz olabilir. Bugün yapabileceğimiz bir iyilik, yarın fırsat bulamayacağımız bir iyilik olabilir.

Öyleyse insanın kendisine soracağı en önemli soru şudur: Bana verilen bu hayatı ne için yaşıyorum? Cevabı yalnızca sözlerde değil, hayatın tamamında aramak gerekir. Çünkü insanın gerçek yönü, söylediklerinden çok tercihleriyle ortaya çıkar. Ve sonunda bütün tercihlerimizin hesabını vereceğimiz yer, yine Allah’ın huzurudur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ÖLÜYE VERİLEN KOPYA Cenaze defnedilir. Toprak atılır, dualar edilir. İnsanlar taziye için yavaş yavaş mezarın başından uzaklaşır. Herkes...