HAYAT REHBERİMİZDEN ÖĞÜTLER: KUR’AN’IN AHLAK VE
SORUMLULUK ÇAĞRISI
Hayatın İçinde Kur’an’ın Rehberliği
İnsan, hayatı boyunca çeşitli kararlarla, ilişkilerle, zorluklarla ve
sınavlarla karşılaşır. Bazen bir sözümüz başkasının kalbini kırar, bazen
öfkemiz adaletin önüne geçer, bazen de sahip olduğumuz imkânlar bizi
başkalarının haklarını görmez hâle getirir. Bu nedenle insanın yalnızca bilgiye
değil, davranışlarını yönlendirecek sağlam bir ölçüye de ihtiyacı vardır.
Kur’an, insanın hem Rabb’ine karşı sorumluluğunu hem de diğer insanlarla
ilişkilerinde gözetmesi gereken ahlaki ilkeleri ortaya koyar.
Kur’an’ın öğütleri, yalnızca okunup geçilecek sözlerden
ibaret değildir. Bu öğütler, insanın kendisini sorgulamasını, davranışlarını
gözden geçirmesini ve hayatını doğru ölçüler doğrultusunda düzenlemesini
amaçlar. Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak, adaleti gözetmek, iyiliği başa
kakmamak, aklı kullanmak, Allah’a yönelmek ve başkalarının haklarını korumak;
insanın hem bireysel hem de toplumsal hayatını ilgilendiren temel
sorumluluklardır.
Kur’an’ın rehberliği, insanı sadece dışarıdan iyi görünen
davranışlara değil, o davranışların ardındaki niyete ve ahlaki sorumluluğa da
yöneltir. Çünkü bir insanın gerçek değeri, söyledikleri kadar yaptıklarında;
başkalarına karşı sergilediği tutum kadar, kimsenin görmediği zamanlarda
gözettiği ölçülerde de ortaya çıkar.
Güzel Konuş ve Sözün En Güzelini Söyle
İnsanlar arasındaki ilişkilerin en önemli unsurlarından biri sözdür. Bir
söz gönül alabilir, bir başka söz ise yıllarca unutulmayacak bir kırgınlığa yol
açabilir. Bu nedenle Kur’an, sözün nasıl kullanılması gerektiğine dikkat çeker.
Güzel konuşmak, yalnızca nazik kelimeler seçmekten ibaret değildir. Doğruyu
kırıcı olmayan bir üslupla ifade etmek, gereksiz tartışmalardan kaçınmak ve
sözün insan üzerindeki etkisini düşünmek de bu sorumluluğun bir parçasıdır.
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar.
Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”
(İsrâ, 17/53)
Bu ayet, sözün insanlar arasındaki ilişkiler üzerindeki etkisini açıkça
ortaya koyar. Aynı düşünce, farklı biçimlerde ifade edilebilir. Gerçeği
söylemekle insanı küçük düşürmek aynı şey değildir. Eleştirmekle hakaret etmek,
hakkı savunmakla karşı tarafı aşağılamak arasında önemli bir fark vardır.
Kur’an’ın işaret ettiği güzel söz, hakikatten vazgeçmek değil, hakikati doğru
bir üslupla dile getirmektir.
Sözün güzelliği, yalnızca ses tonunda veya seçilen
kelimelerde aranamaz. Bir insan başkalarına karşı yumuşak konuştuğu hâlde yalan
söyleyebilir, aldatabilir veya hak yiyebilir. Bu nedenle güzel söz,
dürüstlükten ve güzel davranıştan koparılamaz. Dilin güzelliği, kalbin ve
davranışların sorumluluğuyla birlikte anlam kazanır.
Kur’an, insanın konuşmadan önce düşünmesini, sözünün
sonucunu hesaba katmasını ve insanlar arasındaki düşmanlığı körükleyecek
ifadelerden uzak durmasını ister. Bir söz söylemek kolaydır; fakat söylenen
sözün oluşturduğu kırgınlığı gidermek her zaman kolay olmayabilir. Bu yüzden
söz, gelişigüzel kullanılacak bir araç değil, sorumlulukla taşınması gereken
bir emanettir.
Kibirden Uzak Dur ve İnsanlara Değer Ver
Kibir, insanın kendisini başkalarından üstün görmesiyle ortaya çıkan bir
tutumdur. İnsanın sahip olduğu bilgi, servet, makam, güç veya herhangi bir
imkân, onu diğer insanları küçümseme hakkına sahip kılmaz. Çünkü insanın
elindeki bütün imkânlar sınırlıdır ve bunların her biri bir sorumluluk alanı
oluşturur.
Kur’an, Allah’a kullukla birlikte anne babaya, yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa ve diğer
insanlara iyilik etmeyi emreder. Bu bütünlük, insanın Rabb’ine karşı
sorumluluğu ile topluma karşı davranışları arasında ayrılmaz bir bağ
bulunduğunu gösterir.
“Şüphesiz Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi sevmez.”
(Nisâ, 4/36)
Kibir, yalnızca insanlara yüksekten bakmakla sınırlı değildir. Kişinin kendi
düşüncesini her zaman doğru kabul etmesi, yanlışını kabul etmemesi,
başkalarının haklı olabileceğini düşünmemesi de kibirli bir tutumun göstergesi
olabilir. Bilgi sahibi olmak, insanı her konuda yanılmaz hâle getirmez. Gerçeği
arayan insan, kendi değerlendirmelerini de sorgulayabilmelidir.
Alçakgönüllülük ise insanın kendisini değersiz görmesi
değildir. Kendi değerini bilirken başkalarını küçümsememek, sahip olduğu
imkânları üstünlük aracı hâline getirmemek ve gerektiğinde yanıldığını kabul
edebilmek anlamına gelir. Gerçek anlamda olgunluk, insanın başkalarına nasıl
davrandığında kendisini gösterir.
Adaletten Ayrılma
Adalet, insan ilişkilerinin ve toplumsal hayatın temel ölçülerinden
biridir. İnsan, sevdiği birinin yanında olduğu kadar kendisine uzak gördüğü
birine karşı da adaleti gözetmekle sorumludur. Çünkü adalet, kişisel
yakınlıklara, çıkarlara ve duygusal tepkilere göre değişen bir ilke değildir.
Kur’an, adaleti yalnızca mahkemelerde veya yöneticilerin
kararlarında aranacak bir değer olarak sunmaz. Günlük hayatta, alışverişte,
aile ilişkilerinde, çalışma ortamında ve insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda
da adaletin korunmasını ister.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle
şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe
itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Bu ayet, adaletin düşmanlık karşısında bile terk edilmemesi gerektiğini ortaya
koyar. İnsan, kendisine haksızlık yapıldığını düşündüğünde öfkeye kapılabilir.
Ancak uğranılan haksızlık, başka birine haksızlık yapmanın gerekçesi hâline
getirilemez. Bir yanlışın karşısında dururken başka bir yanlışa düşmemek,
ahlaki sorumluluğun önemli bir parçasıdır.
Adalet, yalnızca başkalarından beklenen bir davranış
değildir. Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda da doğruyu gözetebilmek, kendi
yakınımızın hatasını haklı göstermemek ve başkasının hakkını kendi menfaatimize
feda etmemek gerekir. İnsan, adaleti başkaları için istediği kadar kendisi için
de uyguladığında bu ilke gerçek anlamına kavuşur.
Toplumsal güvenin oluşması, insanların birbirlerinin
haklarını koruyacağına inanmasıyla mümkündür. Adaletin zedelendiği yerde güven
azalır, ayrımcılık büyür ve insanlar arasındaki bağlar zayıflar. Bu nedenle
adalet, sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal hayatın devamını sağlayan
temel bir sorumluluktur.
İyiliği Başa Kakma ve Gösterişe Dönüştürme
İyilik yapmak, insanın başkalarına karşı sorumluluklarından biridir. Ancak
yapılan iyiliğin nasıl sunulduğu ve hangi niyetle gerçekleştirildiği de önem
taşır. Bir insana yardım ettikten sonra bunu sürekli hatırlatmak, karşı tarafı
mahcup etmek veya kendisini üstün göstermek için kullanmak, iyiliğin anlamını
zedeler.
Kur’an, yardım ve infak konusunda insanı yalnızca vermeye
değil, verdiğini incitici sözlerle ve davranışlarla boşa çıkarmamaya da
çağırır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını insanlara
gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle
sadakalarınızı boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Bu ayette dikkat çekilen mesele, yardımın yalnızca maddi yönü değildir. İyilik
yapan insanın karşısındaki kişiyi incitmemesi, onu küçük düşürmemesi ve yaptığı
yardımı bir baskı aracına dönüştürmemesi de önemlidir. Bir insanın zor durumda
bulunması, onun onurunun zedelenmesini gerektirmez.
Başa kakılan iyilik, görünüşte bir yardım olsa da
karşılığında manevi bir yük oluşturur. Yardım edilen kişi, kendisini sürekli
borçlu veya mahcup hissetmeye başlar. Oysa iyiliğin amacı, insanın yükünü
hafifletmek ve ihtiyaç anında destek olmaktır; onu minnet altında tutmak
değildir.
İyilik, karşılık beklememeyi gerektiren bir ahlaki tutumdur.
Elbette insanlar arasında karşılıklı dayanışma ve teşekkür vardır. Fakat
teşekkür beklemekle yapılan iyiliği bir üstünlük aracı hâline getirmek aynı şey
değildir. Samimi bir iyilik, insanın onurunu korur ve karşısındaki kişiyi
küçültmeden destek olur.
Aklını Kullan ve Düşünmeden Hüküm Verme
Kur’an, insanı düşünmeye, anlamaya, sorgulamaya ve aklını kullanmaya
çağırır. İman, insanın iradesini ve düşünme sorumluluğunu ortadan kaldıran bir
tutum değildir. Aksine insanın gördükleri, duydukları ve kendisine aktarılan
bilgiler üzerinde düşünmesini, doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışmasını
gerektirir.
“Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse iman edemez. O, akıllarını kullanmayanları
azaba mahkûm eder.”
(Yûnus, 10/100)
Bu ayet, insanın düşünme ve anlama sorumluluğuna dikkat çekmektedir. İnsan,
kendisine aktarılan her bilgiyi sorgulamadan kabul etmek yerine, onu doğru
ölçülerle değerlendirmeye çalışmalıdır. Bir sözün çok kişi tarafından
tekrarlanması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Yaygınlık, doğruluğun
tek ölçüsü değildir.
Aklı kullanmak, her konuda kendi düşüncesini mutlak doğru
kabul etmek de değildir. İnsan, bilgisinin sınırlı olduğunu bilmeli, bilmediği
konularda araştırmalı ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmelidir. Gerçek
anlamda düşünmek, yalnızca kendi kanaatini savunmak değil, hakikati aramaya
açık olmaktır.
Kur’an’ın öğütleri, insanın körü körüne bağlılık yerine
bilinçli bir sorumluluk geliştirmesini amaçlar. Bu sorumluluk, vahyin
rehberliğiyle aklın değerlendirme gücünü birbirine karşı konumlandırmak değil,
insanın kendisine ulaşan bilgiyi doğru anlamaya çalışmasını gerektirir.
Bir inancın veya düşüncenin doğruluğunu araştırmak, insanın
sorumluluğudur. Bu nedenle Kur’an’ı okumak, ayetleri anlamaya çalışmak ve
hayatı onun ortaya koyduğu ölçülerle değerlendirmek, yalnızca başkalarının
yorumlarını tekrar etmekten farklı bir çaba gerektirir.
Allah’a Yönel ve Yalnız O’na Kulluk Et
İnsan, hayatın zorlukları karşısında kendisini çaresiz veya güçsüz
hissedebilir. Hastalık, kayıp, geçim sıkıntısı, belirsizlik ve çeşitli sınavlar
insanın ruhsal dengesini etkileyebilir. Böyle zamanlarda Allah’a yönelmek,
O’ndan yardım dilemek ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmak imanın
temel boyutlarından biridir.
Kur’an, insanın kulluğunu yalnızca Allah’a yöneltmesini ve
yardım talebinde O’nu merkeze almasını bildirir.
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)
Bu ayet, kulluğun ve yardım talebinin yönünü ortaya koyar. Allah’a yönelmek,
insanın hiçbir çaba göstermeden sonuç beklemesi anlamına gelmez. Dua, insanın
Rabb’ine yönelişidir; sorumluluklarını yerine getirme çabası ise bu yönelişin
hayat içindeki karşılıklarından biridir.
Kur’an’da Allah’tan yardım istemekle birlikte sabır, çaba,
dayanışma ve doğru davranış üzerinde de durulur. İnsan, karşılaştığı zorluklar
karşısında elinden geleni yapmalı, sahip olduğu imkânları kullanmalı ve
sonucunu Allah’a bırakmalıdır. Rabb’ine güvenmek, sorumluluklardan uzaklaşmak
değil, sorumluluklarını yerine getirirken kalbini Allah’a bağlamaktır.
Dua, insanın yalnızca bir isteğini dile getirmesi değildir.
Aynı zamanda kendi güçsüzlüğünü fark etmesi, Rabb’ine yönelmesi ve hayatını
O’nun gösterdiği ölçüler doğrultusunda düzenlemeye çalışmasıdır. Bu yönüyle
Allah’a sığınmak, insanın hem inancını hem de davranışlarını ilgilendiren bir
tutumdur.
Gıybetten Uzak Dur ve İnsanların Onurunu Koru
İnsanlar arasındaki ilişkileri zedeleyen davranışlardan biri de gıybettir.
Bir insanın bulunmadığı bir ortamda, hoşlanmayacağı bir yönünü konuşmak, onun
onurunu ve insanlar arasındaki itibarını etkileyebilir. Gıybet, bazen sıradan
bir sohbet gibi görülebilir; ancak söylenen sözün başkası üzerindeki etkisi göz
ardı edilmemelidir.
Kur’an, insanın başkalarının özel hayatına, kusurlarına ve
onuruna karşı dikkatli olmasını ister.
“Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’a karşı takvalı olun.
Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Hucurât, 49/12)
Bu ayet, gıybeti çarpıcı bir benzetmeyle ele alır. Burada insanın,
başkasının bulunmadığı bir ortamda onun hakkında konuşurken kendi davranışını
sorgulaması gerektiği görülür. Bir kişinin kusurunu dile getirmek, onun
bulunmadığı bir ortamda kendisine cevap verme imkânı bulunmadan konuşmak,
adalet ve merhamet ölçüleriyle değerlendirilmelidir.
Her konuşma gıybet değildir. Bir haksızlığı bildirmek, bir
zarardan korunmak için gerekli bilgiyi paylaşmak veya bir konuda yardım istemek
gibi durumlar farklı değerlendirmeler gerektirebilir. Ancak bunlar bahane
edilerek insanların onurunu zedelemek, aşağılamak veya gereksiz biçimde
kusurlarını yaymak doğru bir tutum değildir.
İnsan, başkalarının hatalarını konuşmadan önce kendi sözünün
hangi amaca hizmet ettiğini düşünmelidir. Bir davranışın düzeltilmesine katkı
sağlamak ile bir insanı küçük düşürmek arasında fark vardır. Kur’an’ın ortaya
koyduğu ahlaki ölçü, insanın dilini başkalarının onurunu zedeleyen bir araca
dönüştürmemesini gerektirir.
Başkalarının Hakkını Yeme
İnsanlar arasındaki ilişkilerin sağlıklı biçimde devam edebilmesi için
hakların korunması gerekir. Bir insanın malına, emeğine, imkânına veya hakkına
haksız biçimde el uzatmak, yalnızca bireysel bir yanlış değil, toplumsal güveni
zedeleyen bir davranıştır.
Kur’an, insanların mallarını haksız yollarla yemeyi yasaklar
ve hakların korunmasına dikkat çeker.
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. İnsanların mallarından bir
kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere aktarmayın.”
(Bakara, 2/188)
Bu ayet, haksız kazancın ve insanların haklarını çeşitli yollarla elde etmenin
yanlışlığına dikkat çeker. Bir hakkı yalnızca hukuki bir boşluktan yararlanarak
elde etmek, o hakkın ahlaki bakımdan meşru olduğu anlamına gelmez. İnsan,
başkalarının hakkını korurken yalnızca yakalanma ihtimalini değil, Rabb’ine
karşı sorumluluğunu da gözetmelidir.
Hak yemek, yalnızca bir başkasının parasını almakla sınırlı
değildir. Bir insanın emeğini karşılıksız bırakmak, verdiği sözü yerine
getirmemek, başkasının hakkını kendi çıkarı için görmezden gelmek veya
yetkisini kötüye kullanmak da hak ihlallerine yol açabilir. Bu nedenle adalet,
hayatın yalnızca belirli alanlarında değil, her aşamasında gözetilmesi gereken
bir ölçüdür.
Toplumda güvenin oluşması, insanların birbirlerinin
haklarına saygı göstermesine bağlıdır. Ticarette dürüstlük, çalışma hayatında
hakkaniyet, aile içinde sorumluluk ve sosyal ilişkilerde güvenilirlik, bu
anlayışın farklı görünümleridir. İnsan, kendi hakkını korumak istediği gibi
başkalarının hakkını da gözetmelidir.
Kur’an’ın Öğütleri Hayatın İçinde Karşılık Bulmalıdır
Kur’an’ın ortaya koyduğu öğütler, birbirinden bağımsız ve yalnızca belirli
günlerde hatırlanacak kurallar değildir. Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak,
adaleti gözetmek, iyiliği başa kakmamak, aklı kullanmak, Allah’a yönelmek,
gıybetten kaçınmak ve hakları korumak; insanın hayatında bir bütün oluşturan
ahlaki sorumluluklardır.
Bir insan ibadet ettiğini söylediği hâlde başkalarına
haksızlık yapıyorsa, sözleriyle insanları incitiyorsa veya kendi çıkarı için
adaleti göz ardı ediyorsa, davranışları üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü
Kur’an’ın öğütleri, yalnızca dilde tekrarlanmak için değil, insanın yaşamında
karşılık bulmak için vardır.
Ahlak, insanın kendisini başkalarından üstün görmesiyle
değil, kendi sorumluluklarını samimiyetle yerine getirmesiyle anlam kazanır.
İnsan, yanlış yaptığında bunu kabul edebilmeli, haksızlık ettiğinde telafi
etmeye çalışmalı ve davranışlarını Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler
doğrultusunda gözden geçirebilmelidir.
Kur’an’ın rehberliği, insanı başkalarının hatalarını saymaya
değil, önce kendi tutumunu sorgulamaya yöneltir. Başkalarının yanlışlarını
görmek kolay olabilir; asıl mesele, aynı ölçüleri kendimize uygulayabilmektir.
Adalet başkaları için, merhamet yalnızca yakınlarımız için, doğruluk ise
çıkarlarımızla çelişmediği zaman geçerli bir ilke hâline gelmemelidir.
Sonuç: Öğütleri Bilmek Yetmez, Onlarla Yaşamak Gerekir
Kur’an’ın öğütleri, insanın hayatına yön veren temel ölçüleri ortaya koyar.
Güzel söz, adalet, alçakgönüllülük, samimiyet, düşünme, Allah’a yönelme ve
hakları koruma; birbirini tamamlayan sorumluluklardır. Bu değerler yalnızca
başkalarından beklenirse eksik kalır. Her insan, kendi davranışlarında bu
ölçüleri gözetmekle yükümlüdür.
Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya öğütlerini
başkalarına aktarmak önemli olmakla birlikte, bunların hayata yansımadığı bir
anlayış eksik kalır. Çünkü vahyin rehberliği, insanın sözleriyle davranışları
arasındaki uyumu aramasını gerektirir. Söylediğimizle yaptığımız arasındaki
mesafe ne kadar azalırsa, inancımızın hayatımızdaki karşılığı da o ölçüde
görünür hâle gelir.
İnsanın gerçek sınavı, yalnızca kendisini iyi hissettiği
zamanlarda değil, öfkelendiğinde, çıkarları zedelendiğinde, bir başkasının
hatasıyla karşılaştığında ve eline güç geçtiğinde ortaya çıkar. İşte bu anlarda
Kur’an’ın ölçülerini hatırlamak ve onlara göre davranmaya çalışmak önem
kazanır. Adaleti kendi aleyhimize de olsa gözetmek, başkalarının onurunu
korumak, haksız kazançtan uzak durmak ve Rabb’imizin gösterdiği doğrultuda
yaşamaya çabalamak, öğütlerin gerçek anlamını ortaya çıkarır.
Kur’an’ın rehberliği, hayatımızın dışında duran bir bilgi
değil, hayatımızı düzenlemesi gereken bir ölçüdür. Onu yalnızca okumakla
yetinmeyip anlamaya, üzerinde düşünmeye ve davranışlarımıza yansıtmaya
çalıştığımızda, öğütler birer cümle olmaktan çıkar; ahlakımızı, ilişkilerimizi
ve sorumluluk anlayışımızı şekillendiren bir bilinç hâline gelir. Çünkü insanın
Rabb’ine karşı samimiyeti, yalnızca neye inandığını söylemesinde değil,
inandığı ölçüleri hayatında ne ölçüde yaşatmaya çalıştığında da kendisini gösterir.
Kısa Özet
Kur’an, insanın hayatını düzenleyen ahlaki ve insani öğütler ortaya koyar.
Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak, adaleti gözetmek, iyiliği başa kakmamak,
aklı kullanmak, Allah’a yönelmek, gıybetten kaçınmak ve başkalarının haklarını
korumak bu öğütlerin temel başlıkları arasındadır. Bu ilkeler, yalnızca
bireysel davranışları değil, toplumdaki güveni ve insan ilişkilerinin
niteliğini de ilgilendirir.
Güzel söz, insanların onurunu koruyan ve düşmanlığı
körüklemeyen bir iletişimi gerektirir. Kibirden uzak durmak, kişinin kendisini
başkalarından üstün görmemesi ve yanılabileceğini kabul edebilmesidir. Adalet
ise sevgi ve düşmanlık gibi duyguların üzerinde gözetilmesi gereken bir
ölçüdür. İyiliğin başa kakılmaması, yardımın karşı tarafı inciten bir araca
dönüşmemesi; gıybetten uzak durulması ise insanların onuruna saygı gösterilmesi
anlamına gelir. Aklı kullanmak, insanın kendisine ulaşan bilgileri değerlendirmesi
ve doğruyu arama sorumluluğunu taşımasıdır.
Bu öğütlerin ortak noktası, insanın inancını davranışlarıyla
bütünleştirmesidir. Kur’an’ın rehberliği, yalnızca okunup başkalarına
aktarılacak bilgilerle sınırlı değildir. İnsan, bu ölçüleri kendi hayatında
uygulamaya çalışmalı; sözleriyle davranışları arasındaki uyumu gözetmelidir.
Çünkü ahlaki sorumluluk, en çok insanın çıkarları, öfkesi ve güç kullanma
imkânı karşısında ortaya çıkar. Kur’an’ın öğütleri, insanı bu sınavlarda
adaleti, samimiyeti ve hakkaniyeti korumaya çağırır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com