NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

 NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ?

Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan canlanıyor? Allah’ın kitabını insanlara ulaştıran bir Elçi mi, yoksa hakkında yüzyıllar boyunca anlatılmış rivayetlerin toplamından oluşan bir şahsiyet mi? Bu sorunun cevabı yalnızca Nebi Muhammed’i nasıl tanıdığımızı değil, dini hangi kaynaktan öğrendiğimizi de ortaya koyar.

İslam tarihinde Nebi Muhammed’in hayatına dair çok sayıda anlatı ve rivayet aktarılmıştır. Bunların bir kısmı ibadetlerden günlük yaşama, aile hayatından yeme içme alışkanlıklarına kadar uzanır. Hatta bazı rivayetlerde tuvalete hangi ayakla girileceğinden yatış şekline, özel hayatın en mahrem ayrıntılarından bedenî özelliklere kadar pek çok ayrıntı anlatılır. Zamanla bu anlatıların bir bölümü dinî hükümlerin dayanağı hâline getirilmiştir.

Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Allah’ın insanlara gönderdiği din gerçekten bu tür ayrıntılar üzerine mi kuruludur?

Bir insanın nasıl yemek yediği, hangi ayağıyla bir yere girdiği veya özel hayatına ilişkin ayrıntılar tarih açısından merak konusu olabilir. Ancak bunları dinin temel ölçüleri hâline getirdiğimizde, Nebi’nin Allah’tan getirdiği mesaj ile onun beşerî hayatına ilişkin sonradan aktarılan anlatılar birbirine karışmaya başlar. Oysa din söz konusu olduğunda asıl belirleyici olan, Nebi’nin Allah’tan aldığı vahiydir.
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Nebi’nin temel görevini açıkça ortaya koymaktadır. O, kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştıran bir Elçidir. Dolayısıyla Nebi’yi tanımaya çalışırken ilk başvurulması gereken kaynak, onun getirdiği Kitap olmalıdır.

Rivayetlerin Çokluğu Güvenilirlik Anlamına Gelir mi?
Yüzyıllar boyunca pek çok söz, olay ve anlatı nesilden nesile aktarılmış, daha sonra derlenmiş ve çeşitli ölçütlerle değerlendirilmiştir. Fakat sonuçta bunlar insan aktarımıdır. Bir sözün çok kişi tarafından aktarılması, onun Allah’ın hükmü olduğunu göstermez. Bir rivayetin bir kitapta yer alması da onu Kur’an’la aynı konuma getirmez.

Asıl sorulması gereken şudur: Rivayetlerin dinî hüküm oluşturma yetkisi nereden gelmektedir?

Eğer bir rivayet Kur’an’da bulunmayan yeni bir dinî hüküm getiriyorsa, bu hükmün Allah tarafından konulduğunu hangi ölçüyle söyleyeceğiz? Eğer ölçü olarak yine başka rivayetlere başvuruyorsak, kendi içinde dolaşan bir doğrulama sistemi ortaya çıkar. Oysa Allah’ın dinini belirleyecek temel ölçünün açık olması gerekir.

Kur’an kendisini rehber ve ölçü olarak tanıtır:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlar için bir rehberdir.”
(Bakara, 2/2)
Bu nedenle din konusunda belirleyici olan, insanlardan aktarılan sözlerin çokluğu değil, Allah’ın kitabının ortaya koyduğu ölçüdür.

Nebiyi Anlamak İçin Rivayetlerin Peşine mi Düşmeliyiz?
Nebi Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetleri aynı değerde kabul ettiğimizde başka bir sorun daha ortaya çıkar. Aynı konuda farklı rivayetler bulunduğunda hangisini din kabul edeceğiz? Bir rivayetin diğerinden daha güvenilir olduğunu hangi ölçüyle belirleyeceğiz? Sonunda yine insan değerlendirmesine başvurmak zorunda kalmayacak mıyız?

Bu durum, rivayetlerin tarihsel değerini bütünüyle yok saymak anlamına gelmez. Geçmişi araştıran biri elbette farklı kaynaklardan yararlanabilir. Fakat tarihsel bilgi ile dinî hüküm aynı şey değildir. Bir olayın rivayet edilmiş olması, onun Allah tarafından din olarak emredildiği anlamına gelmez.

Üstelik rivayetlerde Nebi’nin özel hayatının en küçük ayrıntılarına kadar girilirken, günlük dinî hayatı ilgilendiren bazı meselelerde bile ortak bir hüküm ortaya çıkmamıştır. Kanamanın abdesti bozup bozmadığı konusundaki farklı değerlendirmeler bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Bir tarafta Nebi’nin hangi ayağıyla tuvalete girdiğine ilişkin ayrıntılı anlatımlar bulunurken, diğer tarafta ibadet hayatını ilgilendiren bir konuda farklı hükümler ortaya çıkabiliyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Allah’ın insanlardan istediği din gerçekten bu kadar çok rivayet arasından doğru olanı seçmeye mi bağlıdır?

Eğer dinin anlaşılması için yüzyıllar sonra aktarılmış binlerce rivayeti birbirinden ayırmak, güvenilirlik derecelerini belirlemek ve hangisinin dinî hüküm olduğunu tespit etmek zorundaysak, Allah’ın insanlara gönderdiği kitabın rehberliği nerede kalmaktadır?

Nebinin Sözü Denilen Her Söz Din midir?
“Bu Nebinin sözüdür” denildiğinde çoğu zaman tartışmanın sona erdiği düşünülür. Oysa tam tersine, din açısından asıl soru burada başlamalıdır. Bir sözün Nebi’ye ait olduğunun iddia edilmesi başka şeydir, o sözün Allah tarafından din olarak konulmuş olması başka şeydir.

Nebi Muhammed Allah’ın kulu ve Elçisidir. Onun görevi Allah’ın dinini kendi adına üretmek değil, Allah’tan gelen vahyi insanlara bildirmektir. Kur’an onun vahiy karşısındaki konumunu şöyle bildirir:
“Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkâf, 46/9)
Nebi’nin dinî ölçüsü vahiy olduğuna göre, onun adına aktarılan sözlerin de vahiy karşısında değerlendirilmesi gerekir. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa kabul edilemez; Kur’an’ın hükmünü değiştiremez ve Kur’an’da bulunmayan yeni bir din oluşturamaz. Kur’an’ın önüne geçirilmiş hiçbir insan sözü, Allah’ın kitabının yerine konulamaz.

Bu nedenle “hadis” veya “rivayet” adı verilmesi, bir sözün kendiliğinden Allah katından olduğu anlamına gelmez. Din adına söylenen her söz delil ister.

Kur’an Nebiyi Zaten Tanıtıyor
Nebi Muhammed’i yalnızca rivayetler üzerinden tanımaya çalıştığımızda, zaman içinde onun etrafında oluşmuş anlatıların içinde kaybolabiliriz. Oysa Kur’an’a baktığımızda onun nasıl bir Elçi olduğunu doğrudan görürüz.

Kur’an’da Nebi; Allah’a kulluk eden, vahye uyan, vahyi tebliğ eden, insanları Allah’ın yoluna çağıran, sıkıntılar karşısında sabreden, insanlara karşı merhametli ve kendisine verilen görevin sorumluluğunu taşıyan bir Elçi olarak karşımıza çıkar.

Onun değerini belirleyen, özel hayatının ayrıntıları değil, Allah’ın mesajını taşıma sorumluluğudur. Bu nedenle Nebi Muhammed’i sevmek ve ona değer vermek, onun adına söylenmiş her rivayeti sorgulamadan kabul etmek yanlıştır. Asıl bağlılık, onun getirdiği vahye sahip çıkmak ve Nebiyi Allah’ın kitabının anlattığı şekliyle tanımaya çalışmaktır.

Nebi’yi doğru anlamanın yolu, onu rivayetlerin arasında kaybetmek değil, getirdiği vahyin içinde tanımaktır. Çünkü Nebinin görevi kendi adına bir din oluşturmak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmektir.

Rivayetlerin Mihenk Taşı Kur’an Olmalıdır
Burada mesele “rivayetlerin tamamı doğrudur” veya “rivayetlerin tamamı yanlıştır” şeklinde basit bir tartışmaya indirgenmemelidir. Asıl mesele, din konusunda son sözün kime ait olduğudur.

Allah’ın kitabı mı belirleyicidir, yoksa insanlar tarafından aktarılan sözler mi?

İmanımız Allah’ın kitabına ise, kitabın belirleyiciliğini başka kaynaklarla sınırlandıramayız. Rivayetler tarihsel açıdan incelenebilir, doğru veya yanlış oldukları araştırılabilir. Ancak hiçbir rivayet Kur’an’ın üzerine çıkarılamaz ve Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın hükmü hâline getiremez.

Kur’an’ın açık bir hükmüne aykırı olan bir anlatıyı, sırf “Nebi şöyle demiş” denilerek dinin önüne koymak mümkün değildir. Çünkü böyle yapıldığında Nebi’nin getirdiği vahyin önüne, Nebi adına aktarılan insan sözleri geçirilmiş olur.

Nebi Muhammed’i tanımak istiyorsak önce onun Rabb’inden aldığı mesaja bakmalıyız. Onun kimliğini belirleyen en temel unsur, Allah’ın Elçisi olmasıdır. Onu rivayetlerin arasında aramak yerine Kur’an’ın içinde tanımaya başladığımızda, asıl görevi daha açık biçimde ortaya çıkar: Allah’ın kitabını insanlara ulaştırmak ve kendisi de bu vahye uymak.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Aksi hâlde zaman içinde Nebi adına anlatılmış sözleri Nebinin kendisi, insan yorumlarını Allah’ın hükmü, geleneği de din zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Sonuçta mesele gelip şu temel noktada düğümlenir: Nebi’yi tanımak, onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği vahyi anlamaktır. Din adına söylenen her söz Kur’an’ın ölçüsünden geçirilmelidir. Çünkü Nebi’nin gerçek konumunu belirleyen, insanlar tarafından onun adına aktarılan rivayetler değil, Allah’ın ona indirdiği Kitap’tır.

İman ettiğimiz Kitap Allah’ın kitabıysa, Nebiyi de öncelikle o Kitap’tan tanımamız gerekir. Çünkü Nebi’nin kimliğini ve görevini belirleyen, onun adına sonradan anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden aldığı vahiydir. Nebi’yi rivayetlerin arasında aramak, onun getirdiği mesajı ikinci plana itmek anlamına gelir. Oysa Nebi’nin bize taşıdığı mesajın merkezinde kendi sözleri değil, Allah’ın sözü vardır.

Nebi’ye bağlılık, onun adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul etmek değildir. Asıl bağlılık, onun uğruna mücadele ettiği vahye bağlı kalmaktır. Onu yüceltmenin yolu, Allah’ın kitabının yanına veya önüne insan sözleri koymak değil, onun getirdiği Kitabın rehberliğini hayatın merkezine almaktır.

Bu nedenle din adına söylenen her söz delil istemelidir. “Nebi şöyle söyledi” denilmesi, bir sözün kendiliğinden din hâline gelmesi için yeterli değildir. Rivayetler ne kadar eski, ne kadar yaygın veya ne kadar çok aktarılmış olursa olsun, dinin ölçüsü olabilmeleri için Allah’ın kitabıyla çelişmemeleri gerekir. Kur’an’ın açık hükmünün karşısına hiçbir insan sözü geçirilemez.

Çünkü Allah bize dinini emanet etmiş, onu insan rivayetlerinin insafına bırakmamıştır. Nebi de kendi adına bir din kurmamış, kendisine verilen vahyi insanlara ulaştırmıştır. Öyleyse Nebiyi gerçekten tanımak istiyorsak, onun adına konuşanların sözlerine değil, onun Rabb’inden getirdiği Kitaba yönelmeliyiz.

Son söz belki de burada söylenmelidir: Nebi’yi rivayetlerde ararsak, insanlar tarafından anlatılan Nebiyi buluruz; Kur’an’da ararsak, Allah’ın tanıttığı Nebiyi görürüz. Bir Müslümanın ölçüsü de insanların Nebi hakkında ne anlattığı değil, Allah’ın Nebi’ye ne indirdiğidir.

Çünkü Nebi’nin bize bıraktığı en büyük miras, kendisi hakkında anlatılan rivayetler değil, Rabb’inden getirdiği vahiydir. O hâlde Nebiyi sevmenin, ona uymanın ve onu doğru anlamanın en sağlam yolu; onun adına söylenenleri çoğaltmak değil, onun getirdiği Kitaba sımsıkı sarılmaktır. Nebi’nin izini sürmek istiyorsak, onun getirdiği vahyin izini sürmeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH NEDEN İZİN VERİYOR? İNSANA VERİLEN GÖREVİ KİM YERİNE GETİRECEK?

 ALLAH NEDEN İZİN VERİYOR? İNSANA VERİLEN GÖREVİ KİM YERİNE GETİRECEK?

Dünyadaki Açlığın, Zulmün ve Güçsüzlüğün Ardındaki Sorumluluğumuz
Dünyaya baktığımızda insanın yüreğini sızlatan bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir tarafta ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayan, bolluk içinde yaşayan ve sahip olduklarını artırmaya devam eden insanlar var. Diğer tarafta bir lokma ekmeğe, temiz suya, güvenli bir eve ve çocuklarının geleceğine ulaşabilmek için mücadele eden milyonlarca insan bulunuyor. Birileri sofralarında ne yiyeceğini düşünürken, birileri o gün çocuklarına yiyecek bulup bulamayacağını düşünüyor. Birileri servetini nereye yatıracağını hesaplarken, birileri yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalıyor.

Savaşlar, işgaller, ekonomik sömürü, yoksulluk, baskı ve adaletsizlik dünyanın farklı yerlerinde insanların hayatını etkiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı da bu acıların içinde yaşıyor. İnsanlar öldürülüyor, evlerinden sürülüyor, çocuklar anne babalarını kaybediyor, aileler dağılıyor. Dünyanın güçlü devletleri ve imkân sahibi toplumları ise bütün bu yaşananlar karşısında kimi zaman etkisiz kalıyor, kimi zaman kendi çıkarlarını öne çıkarıyor, kimi zaman da olup biteni yalnızca izlemekle yetiniyor.

Böyle bir dünyada insanın aklına şu soruların gelmesi kaçınılmazdır: Allah bütün bunları görmüyor mu? Mazlumların feryadını işitmiyor mu? Allah adaleti emrediyorsa neden dünyada bu kadar adaletsizlik var? Neden bazı insanlar açlık içinde yaşarken bazıları büyük bir refah sürüyor? Neden Müslümanım diyen toplumlar çoğu zaman zulüm, savaş ve yoksullukla mücadele ediyor? Allah neden zulme hemen müdahale etmiyor?

Bu sorulara cevap ararken yalnızca yaşanan felaketlere bakmak yeterli değildir. Kur’an’ın insanlara verdiği görevleri de hatırlamamız gerekir. Çünkü bazen Allah’ın neden bir şey yapmadığını sorarken, bize ne yapma sorumluluğu verildiğini unutuyoruz. Allah’ın adaletini sorgularken insanın adalet sorumluluğunu, Allah’ın yardımını beklerken insanın elindeki imkânları, dünyadaki eşitsizlikleri konuşurken paylaşma ve hakka riayet görevini gözden kaçırabiliyoruz.

Oysa meseleye Kur’an’ın bütünlüğü içinde baktığımızda, insanın yalnızca inanan ve ibadet eden bir varlık olarak değil, aynı zamanda sorumluluk taşıyan, adaleti gözetmekle yükümlü olan ve kendisine verilen imkânları doğru kullanması gereken bir varlık olarak ele alındığını görürüz.

Allah İnsanlara Zulmetmez, İnsanlar Birbirlerine Zulmeder
Kur’an’ın temel ilkelerinden biri, Allah’ın insanlara zulmetmediğidir. Bu ilkeyi anlamadan dünyadaki adaletsizlikleri değerlendirmek mümkün değildir.
“Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet, insanların yaşadığı haksızlıklar karşısında önemli bir ölçü ortaya koyar. İnsanların birbirlerine zulmetmesi, Allah’ın zulmü onayladığı anlamına gelmez. Bir yöneticinin halkına haksızlık etmesi, zengin bir insanın başkasının hakkını gasp etmesi, güçlü bir devletin zayıf bir topluma saldırması veya bir toplumun başka insanları sömürmesi, Allah’ın bu davranışları doğru bulduğunu göstermez.

Fakat burada düşünmemiz gereken bir başka gerçek daha vardır. Allah insanlara zulmetmiyorsa, insanların birbirlerine yaptıkları zulüm karşısında sorumluluk kime aittir? Bir çocuk açlıktan ölüyorsa, onun hayatını kurtarabilecek imkâna sahip insanlar ne yapmıştır? Bir toplum savaşla yıkılıyorsa, bu savaşı başlatanlar ve sürdürülmesine katkıda bulunanlar hangi sorumluluğu taşımaktadır? İnsanlar kendi çıkarları için başkalarının hayatını hiçe sayıyorsa, bütün bunları yalnızca Allah’ın müdahale etmemesi üzerinden açıklamak doğru olur mu?

Kur’an’ın insanı sorumlu tutan yaklaşımı, bu soruların üzerinde durmayı gerektirir. Çünkü Allah’ın insanlara zulmetmemesi, insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, insanın yaptığı haksızlıkların kendisine ait olduğunu ve başkalarının hakkını gözetmesi gerektiğini hatırlatır.

Burada mazlumun durumunu da doğru anlamak gerekir. Bir insanın zulme uğraması, onun mutlaka Allah’ın gazabına uğradığını veya kendi hatası yüzünden cezalandırıldığını göstermez. Dünyada insan, kendi tercihlerinin yanı sıra başkalarının kararları ve içinde bulunduğu şartlar nedeniyle de acı çekebilir. Bu yüzden yoksulu, savaş mağdurunu veya zulme uğrayan insanı yaşadığı acıdan dolayı suçlamak, adalet anlayışını tersine çevirmek olur.

Allah’ın adaleti, mazlumun suçlu ilan edilmesini değil, zulmün ve haksızlığın sorgulanmasını gerektirir.

İhtiyaç Fazlası Paylaşılmadığında
Dünyadaki açlık ve yoksulluk üzerine düşünürken Kur’an’ın mal ve paylaşım konusundaki ölçülerini göz ardı edemeyiz. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca kazanmalarını, biriktirmelerini ve kendi refahlarını artırmalarını söylemiyor. Sahip oldukları imkânların başkalarına karşı sorumluluk doğurduğunu da bildiriyor.
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü, ihtiyaç sahibinin yalnızca birinin gönlünden kopacak yardımı bekleyen kişi olarak görülmemesidir. İhtiyaç sahibinin malda bir hakkı olduğu bildirilmektedir. Bu yaklaşım, insanın sahip olduğu malı değerlendirme biçimini değiştiren önemli bir ilkedir.

Şimdi burada kendimize dürüstçe bir soru soralım: Bir toplumda herkes ihtiyaç fazlasını Allah’ın gösterdiği ölçüler içinde paylaşsa, ihtiyaç sahiplerinin durumu bugünkü gibi olur muydu? Her yoksulluğun yalnızca paylaşım eksikliğinden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Savaşlar, ekonomik düzenler, kaynakların dağılımı, işsizlik, eğitim imkânları ve yönetim anlayışları da yoksulluğu etkiler. Fakat ihtiyaç sahibinin hakkı gözetilse, israf azaltılsa, mal yalnızca biriktirilmek için değil, sorumluluk bilinciyle kullanılsa, toplumdaki birçok mağduriyetin azalması mümkün olmaz mı?

Bir insanın ihtiyacından fazlasına sahip olması, tek başına onun suçlu olduğunu göstermez. Sorun, sahip olunan imkânların nasıl kullanıldığıdır. İnsan kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra çevresindeki insanların temel ihtiyaçlarını görmezden geliyor, elindeki imkânları yalnızca gösteriş ve tüketim için kullanıyor, yoksulluğun varlığını bildiği hâlde hiçbir sorumluluk üstlenmiyorsa, bu davranışı Kur’an’ın ölçüleriyle sorgulamak gerekir.

Mâûn Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”
(Mâûn, 107/1-3)
Burada yalnızca bireysel yardımın öneminden söz edilmez. Yetime karşı tavır, yoksula yönelik sorumluluk ve insanın çevresindeki ihtiyaç sahiplerine yaklaşımı, dini tutumuyla birlikte ele alınır. Bir insanın kendisini dindar olarak tanımlaması, yoksulun hakkını gözetmediği sürece tek başına yeterli bir ölçü değildir.

İnsan, sahip olduğu imkânları Allah’ın kendisine verdiği bir emanet ve sorumluluk alanı olarak değerlendirmelidir. Malın yalnızca kişisel rahatlık için kullanılması, başkalarının hakkının unutulması ve ihtiyaç sahiplerinin görmezden gelinmesi, Kur’an’ın adalet ve paylaşım ilkeleriyle birlikte düşünülmelidir.

Zenginlik Bir Üstünlük Ölçüsü Değildir
Dünyada bazı insanların refah içinde, bazılarının ise yoksulluk içinde yaşaması, çoğu zaman yanlış bir değerlendirmeye de yol açıyor. Zengin olanın Allah tarafından sevildiği, yoksul olanın ise değersiz görüldüğü gibi bir anlayış ortaya çıkabiliyor. Oysa Kur’an, insanın değerini yalnızca sahip olduğu mal ve imkânlarla belirleyen bir ölçü ortaya koymaz.
“Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Bu ayet, insanın değerini soy, makam, toplumsal konum veya maddi imkânlar üzerinden belirlemememiz gerektiğini ortaya koyar. Zenginlik, insanın Allah katındaki üstünlüğünü otomatik olarak kanıtlamaz. Yoksulluk da insanın Allah katında değersiz olduğu anlamına gelmez.

Ancak bu ölçüyü doğru anlamak gerekir. Yoksulluğu kutsamak veya insanların yoksulluk içinde yaşamalarını değişmez bir kader olarak görmek de Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir hayat sürmeleri, haklarının korunması ve haksızlığa uğramamaları için çaba göstermek gerekir.

Bir toplumda zenginlik ve güç belirli ellerde toplanırken, geniş kesimler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, bu durumun sebepleri sorgulanmalıdır. İnsanların sahip olduğu imkânların nasıl dağıldığı, kimlerin hangi haklardan yararlandığı ve adaletin nasıl sağlandığı önemlidir. Allah’ın insana verdiği akıl ve imkânlar, bu sorunlar karşısında düşünmek ve çözüm üretmek için de kullanılmalıdır.

Allah’ın Verdiği Görev: Adaleti Ayakta Tutmak
Kur’an’da insanın adalet karşısındaki sorumluluğu açık biçimde ortaya konur:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bu, kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa…”
(Nisâ, 4/135)
Bu ayet, adaletin yalnızca kendi çıkarlarımızı koruduğu sürece savunulacak bir ilke olmadığını bildirir. İnsan, adalet kendi aleyhine olsa bile onu gözetmekle yükümlüdür. Yakınına, dostuna, kendi toplumuna veya kendi çıkarına dokunduğunda adaletten vazgeçmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyle bağdaşmaz.

Buradan hareketle dünyadaki zulme bakmamız gerekir. Bir toplum kendi insanına yapılan haksızlığı görmezden geliyor, başka toplumlara yapılan zulüm karşısında ise yalnızca kendi çıkarını düşünüyorsa, bu tutum adalet ilkesiyle nasıl bağdaşır? Bir devlet kendi gücünü korumak için başka insanların haklarını ihlal ediyor, bir yönetici yakınlarını kayırıyor, bir insan kendi kazancı uğruna başkasının hakkını görmezden geliyorsa, burada adaletin hangi ölçüyle uygulandığını sormak gerekir.

Adalet, yalnızca güçlülerin işine yarayan bir araç değildir. Adaletin gerçek anlamı, güçlü olduğu hâlde haksızlık yapmamak, güçsüzün hakkını korumak ve kendi çıkarı uğruna doğruyu değiştirmemektir.

Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında yalnızca Allah’ın müdahalesini beklemek yeterli değildir. Allah’ın bize verdiği adalet sorumluluğunu da yerine getirmemiz gerekir. Çünkü insanın görevi, gücü ölçüsünde haksızlığı önlemek ve hakkı gözetmektir.

Güçlü Olmak Neden Gereklidir?
Kur’an, insanlara yalnızca paylaşmayı ve adaleti değil, toplumun kendisini koruyacak gücü hazırlamasını da emreder. Enfâl Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Onlara karşı gücünüz yettiğince kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın; bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği diğerlerini korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve size haksızlık yapılmaz.”
(Enfâl, 8/60)
Ayetin doğrudan bağlamı, savaş ve savunma hazırlığıyla ilgilidir. O dönemde atlar, savaş gücünün önemli unsurlarından biriydi. Bugün ayetin anlamını düşünürken bu tarihsel bağlamı dikkate almak gerekir. Ancak ayetin ortaya koyduğu güç hazırlama ilkesini yalnızca geçmişte kullanılan araçlarla sınırlamak da doğru olmaz.

Bir toplumun kendisini koruyacak imkânlara sahip olması, dış saldırılar karşısında savunmasız bırakılmaması ve insanların güvenliğinin gözetilmesi önemlidir. Güç, yalnızca askerî araçlardan ibaret değildir. Eğitim, bilim, üretim, ekonomi, teknoloji, sağlık, toplumsal dayanışma ve yönetim kapasitesi de toplumun gücünü oluşturur.

Burada sorulması gereken soru şudur: Kendimizi korumak için bize verilen imkânları ne kadar doğru kullanıyoruz? Eğitimimizi, üretimimizi, bilimimizi, ekonomimizi ve savunma kapasitemizi geliştirmek için ne kadar çaba gösteriyoruz? Bir toplumun bütün gücünü tüketim ve gösterişe ayırması, buna karşılık kendi geleceğini koruyacak imkânları ihmal etmesi, sorumluluk açısından nasıl değerlendirilmeli?

Güçlü olmak, başkalarına saldırmak veya onları ezmek için bir ruhsat değildir. Kur’an şöyle buyurur:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez.”
(Bakara, 2/190)
Bu ayet, savaş bağlamında sınırların bulunduğunu ortaya koyar. Savunma için güç hazırlamak ile saldırganlık ve zulüm arasında ayrım yapılmalıdır. Gücün amacı, başkalarına haksızlık etmek değil, insanların güvenliğini ve toplumun varlığını korumak olmalıdır.

Bir toplum kendisini savunabilecek güce sahip değilse, başkalarının saldırılarına karşı daha kırılgan hâle gelebilir. Bu nedenle güç hazırlamak, yalnızca siyasi bir tercih değil, toplumun güvenliği ve sorumluluğu açısından da düşünülmesi gereken bir konudur.

Müslüman Toplumlar Neden Güçsüz Bırakılıyor?
Bugün Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı, savaşlar, ekonomik bağımlılık, yoksulluk, baskı ve dış müdahalelerle mücadele ediyor. Bu durumun nedenlerini yalnızca tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir. Tarihsel süreçler, sömürgecilik, siyasi kararlar, yönetim anlayışları, ekonomik tercihler ve dış güçlerin müdahaleleri farklı toplumlarda farklı sonuçlar doğurmuştur.

Ancak dış etkenleri konuşurken kendi sorumluluklarımızı da görmemiz gerekir. Kur’an’ın bize verdiği görevleri yerine getirmeden, bütün güçsüzlüğümüzün nedenini yalnızca başkalarının düşmanlığında aramak, kendi eksiklerimizi görmemize engel olabilir.

Bir toplum eğitimini ihmal ediyorsa, bilimsel üretimini geliştiremiyorsa, ekonomik kaynaklarını adaletli ve verimli kullanamıyorsa, yolsuzluk ve kayırmacılık yaygınlaşıyorsa, hukuk güvenliği zayıflıyorsa, bütün bunların sonuçları üzerinde düşünmek gerekir.

Kur’an’ın insanlara verdiği sorumluluk, yalnızca belli ibadetlerin yerine getirilmesiyle sınırlı değildir. Adalet, emanet, hakka riayet, dayanışma, çalışma, bilgi ve güç hazırlama gibi konular da insanın hayatıyla ilgilidir.

Bir toplumun Müslüman olduğunu söylemesi, o toplumdaki bütün uygulamaların Kur’an’a uygun olduğunu kanıtlamaz. İsim ile gerçeklik arasında fark bulunabilir. İnsanlar kendilerini belirli bir inançla tanımlayabilirler; fakat o inancın adalet ve sorumluluk ölçülerini hayatlarına ne kadar taşıdıkları ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu sorgulama, bütün Müslüman toplumları tek bir kalıba sokmak anlamına gelmez. Her toplumun tarihi, şartları ve sorumlulukları farklıdır. Ancak hangi toplum olursa olsun, adaletin, hakkın, emanetin ve insan hayatının korunması gibi Kur’an’ın temel ilkeleri göz ardı edilemez.

Allah’ın Mühleti, Bizim Görevimizi Ortadan Kaldırmaz
Fâtır Suresi’nin 45. ayetini yeniden hatırlayalım:
“Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”
(Fâtır, 35/45)
Bu ayet, Allah’ın insanları yaptıkları yüzünden hemen cezalandırmadığını bildirir. İnsanlar yanlış yapar, zulmeder, haksızlık eder ve buna rağmen yaşamlarını sürdürürler. Fakat bu durum, yapılanların doğru kabul edildiği anlamına gelmez.

Allah’ın mühlet vermesi, insanın kendi görevini ertelemesi için bir gerekçe değildir. İnsan, başkasının zulmü karşısında “Allah neden müdahale etmiyor?” diye sorarken, kendisine düşen sorumluluğu da düşünmelidir. Çünkü Allah’ın insanlara adalet, merhamet, paylaşma ve güç hazırlama gibi görevler vermesi, bu görevlerin yerine getirilmesini gerektirir.

Bir insanın veya toplumun uzun süre varlığını sürdürmesi, Allah’ın onların bütün davranışlarından razı olduğu anlamına gelmez. Bir yönetimin güçlü olması, adaletli olduğunu kanıtlamaz. Bir insanın zenginleşmesi, Allah katında üstünlüğünü göstermez. Aynı şekilde bir toplumun yoksulluk çekmesi veya zulme uğraması, onun mutlaka Allah tarafından cezalandırıldığını da göstermez.

Dünyada yaşanan olayların her birini ilahî ceza veya ödül olarak yorumlamak, insanın bilmediği bir konuda hüküm vermesine neden olabilir. Kur’an’ın bize verdiği ölçü, insanın kendi sorumluluğunu yerine getirmesi ve başkalarının hakkını gözetmesidir.

Savaşlarda Ölenler ve Dünyanın Seyirci Kalması
Müslümanların veya başka inançlara mensup insanların savaşlarda öldürülmesi, evlerinden edilmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılması, insanlığın ortak sorumluluğunu gündeme getirir. Bir çocuğun savaşta ölmesi, bir ailenin evini kaybetmesi veya bir toplumun yıllarca yoksulluk içinde yaşaması, yalnızca o insanların yaşadığı bir sorun olarak görülemez.

Bir insanın kendi ülkesinde veya toplumunda yaşanan haksızlığa karşı çıkması ne kadar önemliyse, başka bir yerde yaşanan zulmü de insanlık açısından önemsemesi gerekir. Kur’an’ın adalet ilkesi, insanın yalnızca kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaleti savunmasını gerektirmez.

Fakat dünyanın bütün devletlerini veya toplumlarını aynı sorumluluk düzeyinde değerlendirmek de doğru değildir. Devletlerin kararları, insanların imkânları ve sorumlulukları birbirinden farklıdır. Bir devletin savaşta aldığı kararlarla sıradan bir insanın sahip olduğu imkânlar aynı değildir. Bununla birlikte, herkes kendi gücü ve imkânı ölçüsünde zulme karşı tavır geliştirmekle sorumludur.

Kur’an’ın adalet çağrısı, insanın kendi çıkarını aşarak hakkı gözetmesini gerektirir. Bu nedenle dünyada yaşanan zulüm karşısında sessiz kalmak, imkânı olduğu hâlde hiçbir çaba göstermemek veya yalnızca kendi grubunun acısını önemsemek, üzerinde düşünülmesi gereken tutumlardır.

Mazlumun Acısını Kendi Sorumluluğumuzdan Ayırmamak
Kur’an, insanın adalet sorumluluğunu ortaya koyarken mazlumun durumunu da göz önünde bulundurur. Bir insanın zulme uğraması, onun değersiz olduğu veya yaşadığı acının kendi suçu olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle mazlumun acısını açıklarken onu suçlamak, adalet anlayışını zedeler.

Özellikle savaşlarda ve yoksulluk içinde yaşayan insanların durumunu düşünürken, “Onlar neden böyle yaşıyor?” sorusunu yalnızca mağdurun üzerine yöneltmek doğru değildir. Asıl soruların arasında şunlar da bulunmalıdır: Bu insanlar hangi şartlarda bu duruma geldi? Kimler bu şartların oluşmasına katkıda bulundu? Hangi imkânlar kullanılmadı? Kimlerin sorumluluğu vardı? Adaletin sağlanması için neler yapılabilir?

Bu sorular, insanın yalnızca sonuçlara değil, sebeplere ve sorumluluklara da bakmasını sağlar. Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın olayları kendi çıkarı üzerinden değil, hak ve sorumluluk ölçüleriyle değerlendirmesini gerektirir.

Dünyadaki Acılar Karşısında Ne Yapmalıyız?
Buraya kadar anlattıklarımızı bir araya getirdiğimizde, dünyadaki açlık, yoksulluk ve zulüm karşısında insanın sorumluluğunun birden fazla boyutu olduğunu görüyoruz.

Öncelikle insan, kendisine verilen imkânları yalnızca kişisel çıkarları için kullanmamalıdır. İhtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli, paylaşma ve dayanışma sorumluluğunu yerine getirmelidir. Kur’an’ın mal ve ihtiyaç sahipleriyle ilgili ölçüleri, insanın sahip olduğu imkânların toplumsal sorumluluk doğurduğunu hatırlatır.

İkinci olarak toplumlar, kendilerini koruyacak güçleri hazırlamalıdır. Eğitim, bilim, üretim, ekonomi, sağlık ve savunma gibi alanlar, insanların güvenliği ve geleceği açısından önemlidir. Güçsüz bırakılan toplumların dış saldırılar ve baskılar karşısında daha kırılgan hâle gelebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Üçüncü olarak adalet, yalnızca kendi çıkarımızı koruduğumuzda savunacağımız bir ilke olmamalıdır. Kendi aleyhimize olsa bile adaleti gözetmek, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir sorumluluktur. İnsan, kendi toplumunun veya kendi grubunun çıkarlarını başkalarının hakkının önüne koymamalıdır.

Dördüncü olarak insan, Allah’ın mühlet vermesini kendi görevini terk etmek için bir gerekçe olarak görmemelidir. Dünyada her olayın hemen karşılık bulmaması, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine insan, kendisine verilen süre içinde ne yaptığına ve hangi ölçülerle yaşadığına dikkat etmelidir.

Sonuç: Allah’ın Verdiği Görevi Kim Yerine Getirecek?
Dünyada neden açlık var, neden bazı insanlar büyük bir refah içinde yaşarken başkaları temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, neden Müslüman olduğunu söyleyen toplumların bir kısmı zulüm ve güçsüzlük içinde yaşıyor, neden masum insanlar öldürülürken dünya çoğu zaman seyirci kalıyor diye soruyoruz.

Bu soruların cevabını ararken Allah’ın adaletini ve hükmünü düşünmek elbette önemlidir. Fakat Kur’an’ın bize verdiği görevleri de unutmamalıyız. Çünkü Rabb’imiz insanlara yalnızca inanmalarını değil, adaleti ayakta tutmalarını, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmelerini, zulme karşı durmalarını ve kendilerini koruyacak gücü hazırlamalarını da bildirmiştir.

Bir toplumda ihtiyaç fazlası paylaşılmıyorsa, yoksulun hakkı gözetilmiyorsa, güçlü olan zayıfı eziyorsa, eğitim ve üretim ihmal ediliyorsa, savunma ve güvenlik sorumluluğu yerine getirilmiyorsa, bütün bu sorunları Allah’ın neden müdahale etmediği üzerinden açıklamak yanlış olur.

Allah’ın insanlara verdiği mühlet, insanın görevini ertelemesi için değildir. Fâtır 35/45 ayeti, Allah’ın insanları yaptıkları yüzünden hemen cezalandırmadığını bildirir. Bu gerçek, dünyada yaşanan olayın ilahî ceza olarak açıklanamayacağını ve insanların sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatır.

Kur’an’ın adalet anlayışı, insanın yalnızca hakkını değil, başkalarının hakkını da gözetmesini gerektirir. İhtiyaç sahibinin malda hakkı varsa, bu hak gözetilmelidir. Adalet emrediliyorsa, kendi çıkarımıza dokunduğunda da adaleti savunmalıyız. Güç hazırlamak emrediliyorsa, toplumun güvenliğini ve geleceğini koruyacak imkânları geliştirmeliyiz.

Bütün bunlar yerine getirilmeden, dünyadaki adaletsizliklerin nedenini yalnızca Allah’ın müdahale etmemesinde aramak, kendi sorumluluğumuzu görmemize engel olur. Allah’ın adaletini sorgularken insanın kendi görevini de sorgulaması gerekir.

Bu nedenle soruyu biraz değiştirmeliyiz. Yalnızca “Allah neden izin veriyor?” demek yerine, “Allah’ın bize verdiği görevi biz ne kadar yerine getiriyoruz?” diye sormalıyız.

Çünkü dünyada açlık varsa, paylaşma ve adalet sorumluluğu vardır. Zulüm varsa, zulme karşı çıkma sorumluluğu vardır. Toplumlar güçsüz bırakılıyorsa, güç hazırlama ve kendini koruma sorumluluğu vardır. İnsanlar birbirlerinin hakkını çiğniyorsa, hakka riayet etme ve adaleti ayakta tutma sorumluluğu vardır.

Bunlar, Allah’ın insanlara verdiği görevlerdir. Bu görevlerin yerine getirilmesi, dünyadaki bütün sorunları kendiliğinden ortadan kaldıracak basit bir formül olarak görülmemelidir. Fakat bu sorumluluklar ihmal edildiğinde, insanların kendi elleriyle oluşturdukları haksızlıkların ve güçsüzlüklerin büyümesine katkıda bulunabilecekleri de unutulmamalıdır.

Kur’an’a göre yaşamak, yalnızca Müslüman olduğunu söylemekle tamamlanmaz. İnancın gerektirdiği adalet, paylaşım, hakka riayet, dayanışma ve sorumluluk hayatın içinde karşılık bulmalıdır. İnsan, Rabb’inin kendisine verdiği imkânları nasıl kullandığını sorgulamalıdır.

Dünyadaki mazlumların acısı karşısında Allah’ın adaletine güvenmek, insanın kendi sorumluluğunu bırakması anlamına gelmez. Aksine insan, gücü ölçüsünde adaleti savunmalı, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeli ve zulme karşı durmalıdır. Ahiret hesabının varlığı, dünyadaki görevlerimizi ortadan kaldırmaz. Allah’ın nihai hükmü Rabb’imize aittir; bizim sorumluluğumuz ise bize verilen görevleri yerine getirmektir.

Asıl soru şudur: Allah’ın adaletini konuşurken, Allah’ın bize emrettiği adaleti hayatımıza ne kadar taşıyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ÂLEMLER MUHAMMED OLMASA YARATILMAYACAK MIYDI?

 ÂLEMLER MUHAMMED OLMASA YARATILMAYACAK MIYDI?

Bir Elçinin Değeri ile Yaratılışın Amacını Birbirine Karıştırmak
İslam adına anlatılan bazı sözler, zamanla o kadar yaygınlaşır ki insanlar bunların gerçekten Kur’an’da bulunup bulunmadığını araştırma gereği duymaz. Dilden dile aktarılan ve özellikle Nebi Muhammed’e atfedilen “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” sözü de bunlardan biridir. Bu ifade, Muhammed’in varlığını bütün âlemlerin yaratılış sebebi olarak sunar. İlk bakışta övgü ve sevgi ifadesi gibi görünse de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru ortaya çıkar: Gerçekten de Muhammed olmasaydı Allah âlemleri yaratmayacak mıydı? Yaratılışın amacı bir elçinin varlığına mı bağlıdır, yoksa Kur’an bu konuda farklı bir açıklama mı ortaya koymaktadır?

Bir sözün etkileyici, yaygın veya sevgiyle söyleniyor olması, onun Allah’tan geldiğini kanıtlamaz. Din adına ileri sürülen her iddianın öncelikle Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın kitabı, inançlarımızı şekillendiren sözleri sınayacağımız temel ölçüdür. Bir ifade Kur’an’da bulunmuyorsa, onu Allah’ın sözü gibi sunmak doğru değildir. Özellikle yaratılışın amacı, Allah’ın kudreti ve elçilerin konumu gibi temel konularda, geleneksel anlatıları vahyin önüne geçirmek ciddi bir yanılgıya yol açabilir.

Muhammed’in Kur’an’daki Konumu
Kur’an, Nebi Muhammed’in konumunu açıkça ortaya koyar. Onu diğer elçilerden bağımsız, yaratılışın merkezine yerleştirilmiş ilahî bir varlık olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olarak tanıtır. Âl-i İmrân Suresi’nin 144. ayetinde şöyle buyrulur:
“Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri ödüllendirecektir.”
(Âl-i İmrân, 3/144)
Bu ayetin dikkat çektiği temel gerçek açıktır: Muhammed bir elçidir ve ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Ayet, Müslümanların elçinin vefatı karşısında imanlarından dönmemeleri gerektiğini vurgularken aynı zamanda elçinin insanî konumunu da ortaya koyar. Elçinin görevi Allah’ın mesajını iletmektir. Allah ise elçilerin varlığına muhtaç değildir.

Bu durum, Nebi Muhammed’in değerini azaltmaz. Aksine onun görevini doğru bir zemine oturtur. Bir elçinin değeri, kendisine ilahlık veya yaratılışın zorunlu sebebi gibi bir konum verilmesiyle değil, Allah’ın mesajını taşıması ve insanlara ulaştırmasıyla anlaşılır. Elçiyi yüceltmek adına ona Kur’an’ın vermediği bir konum yüklemek, aslında onun tebliğ ettiği vahyin sınırlarını aşmak anlamına gelir.

Kur’an’da Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve diğer elçiler de Allah’ın mesajını insanlara ulaştıran elçiler olarak anlatılır. Hiçbirinin varlığı, Allah’ın yaratma fiilinin zorunlu şartı olarak sunulmaz. Elçilerin her biri kendi dönemlerinde insanları Allah’a kulluğa, doğruya, adalete ve sorumluluğa çağırmıştır. Bu nedenle bir elçinin diğer bütün varlıkların yaratılış sebebi olarak gösterilmesi, Kur’an’ın elçiler hakkındaki genel anlatımıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Yaratılışın Amacı Allah’a Kulluktur
Kur’an, insanın ve cinlerin yaratılış amacını açık biçimde bildirir.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)

Bu ayet, yaratılışın amacı konusunda doğrudan bir açıklama ortaya koyar. İnsan ve cinlerin yaratılışı, bir elçinin şahsına bağlı olarak değil, Allah’a kulluk etme sorumluluğu çerçevesinde açıklanır. Kulluk ise yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekle sınırlı olmayan, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu kabul etmesini ve hayatını O’nun gösterdiği doğrultuda düzenlemesini ifade eder.

Burada önemli olan, Allah’ın yaratma iradesinin herhangi bir varlığa bağımlı olmadığını kavramaktır. Allah yaratandır; O’nun varlığı ve kudreti yaratılmışlara bağlı değildir. Bir elçinin varlığı, Allah’ın yaratma gücünü veya iradesini belirleyen bir şart olarak düşünülemez. Allah’ın neyi, ne zaman ve nasıl yaratacağı konusunda bir varlığın zorunlu belirleyici olduğu düşüncesi, yaratıcı ile yaratılan arasındaki farkı bulanıklaştırır.

Bu nedenle “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” şeklindeki sözün, Kur’an’ın yaratılış amacıyla ilgili açık ifadesiyle karıştırılmaması gerekir. Sözün dinî bir hüküm veya ilahî bir bildirim olarak kabul edilebilmesi için sağlam bir dayanağa ihtiyaç vardır. Kur’an’da yer almayan bir ifadeyi, kaynağı ve anlamı kesinmiş gibi Allah’a nispet etmek doğru değildir. Bununla birlikte, bir sözün kaynağı hakkında hüküm verirken onun hadis literatüründeki durumu ve âlimlerin değerlendirmeleri ayrıca araştırılabilir. Fakat Kur’an’da bulunmayan bir ifadeyi doğrudan Allah’ın kelamı saymak başka bir meseledir.

Elçilerin Görevi Yaratmak Değil, Mesajı Ulaştırmaktır
Kur’an, elçilerin görevini Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak ve onları doğru yola çağırmak çerçevesinde ortaya koyar. Elçiler, Allah’ın dinini kendi adlarına oluşturan veya insanları kendilerine kulluğa çağıran kişiler değildir. Onlar, kendilerine bildirilen vahyi insanlara iletmekle sorumludur.

Nisa Suresi’nin 150 ve 151. ayetlerinde Allah’ı ve elçilerini inkâr eden, Allah ile elçileri arasında ayrım yaparak bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlerin tutumu eleştirilir. Ardından 152. ayette şöyle buyrulur:
“Allah’a ve elçilerine iman edip onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlara gelince, Allah onlara ödüllerini verecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/152)

Bu ayetlerin ortaya koyduğu ilke, Allah’ın elçileri arasında iman bakımından ayrım yapmamaktır. Bir elçiye inanıp diğerlerini reddetmek, vahyin bütünlüğüyle bağdaşmaz. Ancak bütün elçilere iman etmek, onlardan birini yaratılışın vazgeçilmez sebebi olarak kabul etmeyi gerektirmez. Elçilerin ortak görevi, insanları Allah’a yöneltmek ve O’nun mesajını iletmektir.

Nebi Muhammed de bu elçilik zincirinin bir parçasıdır. Onun aracılığıyla ulaştırılan vahiy, Kur’an’ın bugün elimizde bulunan mesajıdır. Bu nedenle onun tebliğ görevi ve Kur’an’ın insanlara ulaşmasındaki yeri son derece önemlidir. Fakat bu önem, onu Allah’ın yaratma iradesini belirleyen bir konuma taşımayı gerektirmez. Elçiye duyulan sevgi ve saygı, Allah’a ait olan özellikleri elçiye aktarmadan da gösterilebilir.

Sevgi ile İnanç Arasındaki Ölçü
Nebi Muhammed’e duyulan sevgi, Müslümanların inanç dünyasında önemli bir yere sahiptir. Ancak sevginin ölçüsü, sevilen kişiye Kur’an’da bulunmayan sıfatlar ve yetkiler vermek olmamalıdır. Bir insanı yüceltmek adına onun yaratılışın amacı olduğunu ileri sürmek, sevgi ile inanç arasındaki sınırların karışmasına neden olabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta Allah, bütün varlıkların Rabb’idir. Elçiler ise O’nun kulları ve mesajını ileten görevlileridir. Elçinin değerini kabul etmekle Allah’ın mutlak yaratıcı ve hükmedici konumunu korumak birbirine aykırı değildir. Tam tersine, elçiyi kendi gerçek konumunda tanımak, onun getirdiği vahyin mesajına daha sağlam biçimde yönelmeyi sağlar.

Bu noktada asıl soru, Muhammed’i ne kadar yücelttiğimiz değil, onun getirdiği vahye ne kadar bağlı kaldığımızdır. Çünkü bir elçinin tebliğ ettiği mesajın önüne, o elçi hakkında üretilmiş sözleri geçirmek, elçinin görevinin özünü gölgeleyebilir. Kur’an’ın mesajı, insanları elçilerin şahsında durdurmak yerine Allah’a yöneltir.

Yaratılışın Merkezine Allah’ı Yerleştirmek
“Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” ifadesi, yaratılışın sebebini bir elçinin varlığıyla ilişkilendirir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede yaratıcı Allah’tır ve kulluk O’na yöneliktir. Bu nedenle dinî bir iddianın doğruluğunu, yalnızca geleneksel olarak aktarılmış olmasına veya insanların onu sevgiyle benimsemesine göre değerlendirmek yeterli değildir. İddianın Allah’ın kitabıyla uyumu araştırılmalıdır.

Burada amaç, Nebi Muhammed’in elçilik görevini küçümsemek veya onun insanlara ulaştırdığı vahyin önemini azaltmak değildir. Amaç, Allah’ın yüceliğini korurken elçinin görevini de Kur’an’ın çizdiği sınırlar içinde anlamaktır. Elçi, insanları kendisine değil, Allah’a kulluğa çağırır. Vahiy, bir insanı yaratılışın merkezi hâline getirmek için değil, insanı Rabb’ine yöneltmek için gönderilir.

Sonuç: Elçiye Saygı, Allah’ın Sınırlarını Aşmadan Olur
Nebi Muhammed’in değeri, âlemlerin onun hatırına yaratıldığı iddiasına değil, Allah’ın elçisi olarak kendisine verilen görevi yerine getirmesine dayanır. Kur’an, onun da diğer elçiler gibi Allah tarafından görevlendirildiğini ve insanlara vahyi ulaştırdığını bildirir. Yaratılışın amacı ise bir elçinin varlığına değil, Allah’a kulluğa bağlanır.

Bu nedenle Allah’ın kitabında yer almayan bir sözü, dinin kesin bir gerçeği gibi benimsemeden önce düşünmek ve araştırmak gerekir. Allah’ın kudretini herhangi bir yaratılmışın varlığına bağlı görmek, yaratıcı ile yaratılan arasındaki temel ayrımı zedeler. Elçiye duyulan sevgi, Allah’a ait olan yaratma ve hükmetme özelliklerini ona vermeden de yaşanabilir.

Gerçek saygı, elçiyi Allah’ın önüne geçirmek değil; onun getirdiği vahyin gösterdiği yolda Allah’a yönelmektir. Yaratılışın sahibi Allah’tır, kulluğun yönü Allah’adır ve bütün elçilerin ortak çağrısı insanı Rabb’ine bağlamaktır. Bu hakikat, herhangi bir insanı yüceltmek amacıyla değiştirilemez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

TOMURCUK MEMELİ KIZLAR?

TOMURCUK MEMELİ KIZLAR?

Nebe Suresi’nin Cennet Tasvirini Yeniden Okumak
Kur’an’ı anlamaya çalışırken bazen tek bir kelime, bir ayetin nasıl anlaşılacağını belirleyebilir. Nebe Suresi’nin 33. ayetinde geçen “kevâib” kelimesi de bunlardan biridir. Birçok mealde bu kelime “göğüsleri çıkmış genç kızlar”, “tomurcuk memeli kızlar” veya benzeri ifadelerle çevrilmektedir. Peki Kur’an gerçekten burada “tomurcuk memeli kızlar” mı demektedir? Bu soruyu sormak, geleneksel anlamı peşinen reddetmek değildir. Asıl amaç, kelimeyi ayetten koparmadan, Nebe Suresi’nin kendi bütünlüğü içinde anlamaya çalışmaktır.

Önce Cehennem Tasvirine Bakalım
Nebe Suresi’nde 21. ayetten itibaren inkârcıların karşılaşacağı sonuç anlatılır:
“Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir. Azgınlar için bir dönüş yeridir. Orada çağlar boyunca kalırlar. Orada ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar. Ancak kaynar su ve irin. Yaptıklarına uygun bir karşılık olarak.”
(Nebe, 78/21-26)
Burada içecekten söz edilmesi dikkat çekicidir. Fakat bu, ferahlatan bir içecek değil, yaptıklarına uygun bir karşılıktır. Ardından:
“Şimdi tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey artırmayacağız.”
(Nebe, 78/30)
denilir. Böylece cehennem tasviri tamamlanır ve ardından cennet tasvirine geçilir.

Cennet Tasviri Başlıyor
“Şüphesiz takvâ sahipleri için bir kurtuluş vardır. Bahçeler ve üzüm bağları.”
(Nebe, 78/31-32)
Sonra tartışmanın merkezindeki ifade gelir:
“Ve kevâib, etrâb.”
(Nebe, 78/33)
Ardından:
“Ve dopdolu kadehler.”
(Nebe, 78/34)
Sonra da:
“Orada ne boş söz ne de yalan işitirler.”
(Nebe, 78/35)
Bütün bunların Rabb’inden bir karşılık ve yeterli bir bağış olduğu bildirilir:
“Rabb’inden bir karşılık, yeterli bir bağış olarak.”
(Nebe, 78/36)
Bu sıralama önemlidir. Bir tarafta serinlik ve içecekten yoksun bırakılan cehennemlikler; diğer tarafta bahçeler, bağlar ve dolu kadehlerle anlatılan cennet vardır. Her iki bölümde de verilecek karşılığın niteliği anlatılmaktadır. Bu nedenle 33. ayeti tek başına değil, en azından 31–37. ayetlerin bütünü içinde değerlendirmek gerekir.


“Kevâib” Kelimesi Ne Anlatıyor?
Klasik Arapça sözlüklerde ve eski tefsirlerde “kevâib” kelimesinin kadın bedeniyle ilişkilendirilmiş belirgin bir kullanımı vardır. Kelimenin kökü ك ع ب olup yükselme, çıkıntı ve belirginleşme gibi anlam alanlarına sahiptir. Bu kökten türeyen “kâ‘ib” kelimesi ise klasik kaynaklarda göğüsleri belirginleşmiş genç kadın için kullanılmıştır. Dolayısıyla “tomurcuk memeli genç kızlar” şeklindeki geleneksel yorumun dil ve tefsir geleneğinde dayanağı vardır.
Fakat burada önemli bir ayrım ortaya çıkar. Ayetin Arapçasında “kadın”, “kız” veya “göğüs” kelimeleri bulunmaz. Bunlar “kevâib” kelimesine verilen belirli anlamdan hareketle tercümeye eklenmektedir. Bu nedenle şu soru haklı olarak sorulabilir: Klasik dilde bulunan bu anlam, Nebe 78/33'te zorunlu olarak seçilmesi gereken tek anlam mıdır?

“Etrâb” Kelimesi
“Etrâb” kelimesi klasik açıklamalarda yaşıt, aynı yaşta veya birbirine denk olanlar şeklinde açıklanır. Geleneksel yorumda “kevâib” kadınlarla ilişkilendirildiği için “etrâb” da yaşıt kadınlar olarak anlaşılmıştır. Böylece “yaşıt genç kadınlar” şeklindeki ifade ortaya çıkmıştır.
Ancak burada da aynı noktaya dönüyoruz: Ayetin kendisinde “kadın” kelimesi yoktur. Kadın anlamı, önce “kevâib” kelimesine verilen yorumdan, ardından “etrâb”ın buna bağlanmasından oluşmaktadır. Bu yorum gelenekseldir ve güçlü bir tarihsel dayanağa sahiptir; fakat bunun ayetin tek mümkün anlamı olduğunu ayrıca göstermek gerekir.

Bahçelerden Birdenbire Kadın Bedenine mi Geçiliyor?
Nebe 78/32-34'ü yan yana koyduğumuzda şöyle bir sıralama görürüz:
“Bahçeler ve üzüm bağları. Ve kevâib, etrâb. Ve dopdolu kadehler.”
(Nebe, 78/32-34)
Burada doğal olarak şu soru ortaya çıkar: Bahçeler, bağlar ve dolu kadehler anlatılırken, aradaki ifade neden doğrudan “tomurcuk memeli kızlar” şeklinde anlaşılmalıdır?
Bu soruya yalnızca “çünkü gelenek böyle anlamış” diyerek cevap vermek yeterli değildir. Fakat bunun karşısında “o halde kesinlikle üzüm salkımlarıdır” demek de aynı ölçüde temelsiz olabilir. Çünkü “kevâib” kelimesinin klasik sözlüklerde doğrudan “üzüm salkımı” anlamında kullanıldığına dair güçlü bir delil bulunmamaktadır. “Topraktan çıkan yumru şeyler” şeklindeki bir yorum için de doğrudan sözlük desteği yoktur.
Dolayısıyla burada yapılması gereken, bir kesin anlamı başka bir kesin anlamla değiştirmek değil, kelimenin bütün anlam alanını ve ayetin bağlamını birlikte araştırmaktır.

Kur’an Erkeğe Ayrı, Kadına Ayrı Bir Ödül mü Veriyor?
Kur’an’ın genel anlatımında cennet ödülü iman ve salih amele bağlanır. Erkek ve kadın birlikte anılır:
“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar...”
(Ahzâb, 33/35)

Yine:
“Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve kendilerine zerre kadar haksızlık edilmez.”
(Nisâ, 4/124)
Bu ayetlerde ödülün cinsiyete göre ayrıldığı görülmez. Bu nedenle cennet tasvirlerini yalnızca “erkeklere verilecek kadınlar” anlayışı üzerinden okumak, Kur’an’ın genel ödül anlayışıyla birlikte yeniden değerlendirilmelidir.
Aynı dikkat “hûr” kelimesi için de gösterilmelidir. Bu kelimeyi doğrudan “erkeklere verilecek güzel kadınlar” şeklinde anlamlandırmadan önce, kelimenin kökü ve Kur’an’daki kullanımları incelenmelidir. Bir kelimeye cinsiyet yüklemek ile kelimenin gerçekten cinsiyet belirten bir anlam taşıması aynı şey değildir.


İhtimal ile Kesin Anlamı Birbirinden Ayırmak
Burada dürüst bir yöntem izlemek gerekir. “Tomurcuk memeli kızlar” ifadesinin klasik dil ve tefsir geleneğinde gerçek bir dayanağı vardır. Bunu yok sayamayız. Fakat ayette “kız”, “kadın” veya “göğüs” kelimelerinin bulunmadığını da göz ardı edemeyiz.
Öte yandan “üzüm salkımları”, “yumru bitkiler” veya bunların suyu gibi alternatifler bağlamdan hareketle düşünülebilir; ancak bunların “kevâib” kelimesinin kesin sözlük anlamı olduğunu gösterecek yeterli delil bulunmamaktadır. Bu nedenle bunları kesin hüküm olarak sunmak da doğru olmaz.
Asıl araştırılması gereken, kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımları, kök anlamı ve Nebe 31–37 arasındaki kelimelerle kurduğu ilişkidir. Çünkü sözlük bize bir kelimenin anlam alanını gösterir; bağlam ise o alanın hangi anlamının öne çıktığını anlamamıza yardım eder.


Kur’an’ı Kim Konuşturuyor?
Kur’an’ı anlamaya çalışırken iki uçtan uzak durmak gerekir. “Eskiler böyle anlamış, mesele kapanmıştır” demek de doğru değildir; “Ben böyle düşünüyorum, öyleyse kelimenin anlamı budur” demek de. Yapılması gereken, kelimenin dildeki anlam alanını araştırmak ve ardından Kur’an’ın kendi bütünlüğünde hangi anlamın daha güçlü olduğunu ortaya koymaya çalışmaktır.
Nebe Suresi’nin 31–37. ayetleri bize tam da bunu yapma sorumluluğu veriyor. Bahçeler, bağlar, kevâib, etrâb ve dolu kadehler peş peşe zikrediliyor. Bu kelimelerin birbirleriyle ilişkisi araştırılmadan 33. ayeti yalnızca geleneksel bir tasvir üzerinden anlamlandırmak eksik kalır.
Belki araştırmanın sonunda geleneksel anlam güçlenecektir. Belki kelimenin daha geniş bir anlam alanı ortaya çıkacaktır. Belki de bugün kesin sandığımız bazı ifadelerin aslında yorum olduğunu daha açık biçimde göreceğiz. Önemli olan, sonucu baştan belirlemek değil, Kur’an’ın kelimelerine izin verdiği ölçüde anlamı ortaya çıkarmaktır.
Bu nedenle “Tomurcuk Memeli Kızlar?” sorusu bir reddiye değil, bir araştırma sorusudur. Mesele yalnızca cennette neyin bulunduğunu öğrenmek değildir. Daha temel mesele şudur: Kur’an’ın söylediğini mi okuyoruz, yoksa bize daha önce söylenmiş olanı Kur’an’ın söylediğini mi sanıyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HAYAT REHBERİMİZDEN ÖĞÜTLER: KUR’AN’IN AHLAK VE SORUMLULUK ÇAĞRISI

 HAYAT REHBERİMİZDEN ÖĞÜTLER: KUR’AN’IN AHLAK VE SORUMLULUK ÇAĞRISI

Hayatın İçinde Kur’an’ın Rehberliği
İnsan, hayatı boyunca çeşitli kararlarla, ilişkilerle, zorluklarla ve sınavlarla karşılaşır. Bazen bir sözümüz başkasının kalbini kırar, bazen öfkemiz adaletin önüne geçer, bazen de sahip olduğumuz imkânlar bizi başkalarının haklarını görmez hâle getirir. Bu nedenle insanın yalnızca bilgiye değil, davranışlarını yönlendirecek sağlam bir ölçüye de ihtiyacı vardır. Kur’an, insanın hem Rabb’ine karşı sorumluluğunu hem de diğer insanlarla ilişkilerinde gözetmesi gereken ahlaki ilkeleri ortaya koyar.

Kur’an’ın öğütleri, yalnızca okunup geçilecek sözlerden ibaret değildir. Bu öğütler, insanın kendisini sorgulamasını, davranışlarını gözden geçirmesini ve hayatını doğru ölçüler doğrultusunda düzenlemesini amaçlar. Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak, adaleti gözetmek, iyiliği başa kakmamak, aklı kullanmak, Allah’a yönelmek ve başkalarının haklarını korumak; insanın hem bireysel hem de toplumsal hayatını ilgilendiren temel sorumluluklardır.

Kur’an’ın rehberliği, insanı sadece dışarıdan iyi görünen davranışlara değil, o davranışların ardındaki niyete ve ahlaki sorumluluğa da yöneltir. Çünkü bir insanın gerçek değeri, söyledikleri kadar yaptıklarında; başkalarına karşı sergilediği tutum kadar, kimsenin görmediği zamanlarda gözettiği ölçülerde de ortaya çıkar.

Güzel Konuş ve Sözün En Güzelini Söyle
İnsanlar arasındaki ilişkilerin en önemli unsurlarından biri sözdür. Bir söz gönül alabilir, bir başka söz ise yıllarca unutulmayacak bir kırgınlığa yol açabilir. Bu nedenle Kur’an, sözün nasıl kullanılması gerektiğine dikkat çeker. Güzel konuşmak, yalnızca nazik kelimeler seçmekten ibaret değildir. Doğruyu kırıcı olmayan bir üslupla ifade etmek, gereksiz tartışmalardan kaçınmak ve sözün insan üzerindeki etkisini düşünmek de bu sorumluluğun bir parçasıdır.
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”
(İsrâ, 17/53)
Bu ayet, sözün insanlar arasındaki ilişkiler üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyar. Aynı düşünce, farklı biçimlerde ifade edilebilir. Gerçeği söylemekle insanı küçük düşürmek aynı şey değildir. Eleştirmekle hakaret etmek, hakkı savunmakla karşı tarafı aşağılamak arasında önemli bir fark vardır. Kur’an’ın işaret ettiği güzel söz, hakikatten vazgeçmek değil, hakikati doğru bir üslupla dile getirmektir.

Sözün güzelliği, yalnızca ses tonunda veya seçilen kelimelerde aranamaz. Bir insan başkalarına karşı yumuşak konuştuğu hâlde yalan söyleyebilir, aldatabilir veya hak yiyebilir. Bu nedenle güzel söz, dürüstlükten ve güzel davranıştan koparılamaz. Dilin güzelliği, kalbin ve davranışların sorumluluğuyla birlikte anlam kazanır.

Kur’an, insanın konuşmadan önce düşünmesini, sözünün sonucunu hesaba katmasını ve insanlar arasındaki düşmanlığı körükleyecek ifadelerden uzak durmasını ister. Bir söz söylemek kolaydır; fakat söylenen sözün oluşturduğu kırgınlığı gidermek her zaman kolay olmayabilir. Bu yüzden söz, gelişigüzel kullanılacak bir araç değil, sorumlulukla taşınması gereken bir emanettir.

Kibirden Uzak Dur ve İnsanlara Değer Ver
Kibir, insanın kendisini başkalarından üstün görmesiyle ortaya çıkan bir tutumdur. İnsanın sahip olduğu bilgi, servet, makam, güç veya herhangi bir imkân, onu diğer insanları küçümseme hakkına sahip kılmaz. Çünkü insanın elindeki bütün imkânlar sınırlıdır ve bunların her biri bir sorumluluk alanı oluşturur.

Kur’an, Allah’a kullukla birlikte anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa ve diğer insanlara iyilik etmeyi emreder. Bu bütünlük, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğu ile topluma karşı davranışları arasında ayrılmaz bir bağ bulunduğunu gösterir.
“Şüphesiz Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi sevmez.”
(Nisâ, 4/36)

Kibir, yalnızca insanlara yüksekten bakmakla sınırlı değildir. Kişinin kendi düşüncesini her zaman doğru kabul etmesi, yanlışını kabul etmemesi, başkalarının haklı olabileceğini düşünmemesi de kibirli bir tutumun göstergesi olabilir. Bilgi sahibi olmak, insanı her konuda yanılmaz hâle getirmez. Gerçeği arayan insan, kendi değerlendirmelerini de sorgulayabilmelidir.

Alçakgönüllülük ise insanın kendisini değersiz görmesi değildir. Kendi değerini bilirken başkalarını küçümsememek, sahip olduğu imkânları üstünlük aracı hâline getirmemek ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmek anlamına gelir. Gerçek anlamda olgunluk, insanın başkalarına nasıl davrandığında kendisini gösterir.

Adaletten Ayrılma
Adalet, insan ilişkilerinin ve toplumsal hayatın temel ölçülerinden biridir. İnsan, sevdiği birinin yanında olduğu kadar kendisine uzak gördüğü birine karşı da adaleti gözetmekle sorumludur. Çünkü adalet, kişisel yakınlıklara, çıkarlara ve duygusal tepkilere göre değişen bir ilke değildir.

Kur’an, adaleti yalnızca mahkemelerde veya yöneticilerin kararlarında aranacak bir değer olarak sunmaz. Günlük hayatta, alışverişte, aile ilişkilerinde, çalışma ortamında ve insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda da adaletin korunmasını ister.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)

Bu ayet, adaletin düşmanlık karşısında bile terk edilmemesi gerektiğini ortaya koyar. İnsan, kendisine haksızlık yapıldığını düşündüğünde öfkeye kapılabilir. Ancak uğranılan haksızlık, başka birine haksızlık yapmanın gerekçesi hâline getirilemez. Bir yanlışın karşısında dururken başka bir yanlışa düşmemek, ahlaki sorumluluğun önemli bir parçasıdır.

Adalet, yalnızca başkalarından beklenen bir davranış değildir. Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda da doğruyu gözetebilmek, kendi yakınımızın hatasını haklı göstermemek ve başkasının hakkını kendi menfaatimize feda etmemek gerekir. İnsan, adaleti başkaları için istediği kadar kendisi için de uyguladığında bu ilke gerçek anlamına kavuşur.

Toplumsal güvenin oluşması, insanların birbirlerinin haklarını koruyacağına inanmasıyla mümkündür. Adaletin zedelendiği yerde güven azalır, ayrımcılık büyür ve insanlar arasındaki bağlar zayıflar. Bu nedenle adalet, sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal hayatın devamını sağlayan temel bir sorumluluktur.

İyiliği Başa Kakma ve Gösterişe Dönüştürme
İyilik yapmak, insanın başkalarına karşı sorumluluklarından biridir. Ancak yapılan iyiliğin nasıl sunulduğu ve hangi niyetle gerçekleştirildiği de önem taşır. Bir insana yardım ettikten sonra bunu sürekli hatırlatmak, karşı tarafı mahcup etmek veya kendisini üstün göstermek için kullanmak, iyiliğin anlamını zedeler.

Kur’an, yardım ve infak konusunda insanı yalnızca vermeye değil, verdiğini incitici sözlerle ve davranışlarla boşa çıkarmamaya da çağırır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Bu ayette dikkat çekilen mesele, yardımın yalnızca maddi yönü değildir. İyilik yapan insanın karşısındaki kişiyi incitmemesi, onu küçük düşürmemesi ve yaptığı yardımı bir baskı aracına dönüştürmemesi de önemlidir. Bir insanın zor durumda bulunması, onun onurunun zedelenmesini gerektirmez.

Başa kakılan iyilik, görünüşte bir yardım olsa da karşılığında manevi bir yük oluşturur. Yardım edilen kişi, kendisini sürekli borçlu veya mahcup hissetmeye başlar. Oysa iyiliğin amacı, insanın yükünü hafifletmek ve ihtiyaç anında destek olmaktır; onu minnet altında tutmak değildir.

İyilik, karşılık beklememeyi gerektiren bir ahlaki tutumdur. Elbette insanlar arasında karşılıklı dayanışma ve teşekkür vardır. Fakat teşekkür beklemekle yapılan iyiliği bir üstünlük aracı hâline getirmek aynı şey değildir. Samimi bir iyilik, insanın onurunu korur ve karşısındaki kişiyi küçültmeden destek olur.

Aklını Kullan ve Düşünmeden Hüküm Verme
Kur’an, insanı düşünmeye, anlamaya, sorgulamaya ve aklını kullanmaya çağırır. İman, insanın iradesini ve düşünme sorumluluğunu ortadan kaldıran bir tutum değildir. Aksine insanın gördükleri, duydukları ve kendisine aktarılan bilgiler üzerinde düşünmesini, doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışmasını gerektirir.
“Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse iman edemez. O, akıllarını kullanmayanları azaba mahkûm eder.”
(Yûnus, 10/100)
Bu ayet, insanın düşünme ve anlama sorumluluğuna dikkat çekmektedir. İnsan, kendisine aktarılan her bilgiyi sorgulamadan kabul etmek yerine, onu doğru ölçülerle değerlendirmeye çalışmalıdır. Bir sözün çok kişi tarafından tekrarlanması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Yaygınlık, doğruluğun tek ölçüsü değildir.

Aklı kullanmak, her konuda kendi düşüncesini mutlak doğru kabul etmek de değildir. İnsan, bilgisinin sınırlı olduğunu bilmeli, bilmediği konularda araştırmalı ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmelidir. Gerçek anlamda düşünmek, yalnızca kendi kanaatini savunmak değil, hakikati aramaya açık olmaktır.

Kur’an’ın öğütleri, insanın körü körüne bağlılık yerine bilinçli bir sorumluluk geliştirmesini amaçlar. Bu sorumluluk, vahyin rehberliğiyle aklın değerlendirme gücünü birbirine karşı konumlandırmak değil, insanın kendisine ulaşan bilgiyi doğru anlamaya çalışmasını gerektirir.

Bir inancın veya düşüncenin doğruluğunu araştırmak, insanın sorumluluğudur. Bu nedenle Kur’an’ı okumak, ayetleri anlamaya çalışmak ve hayatı onun ortaya koyduğu ölçülerle değerlendirmek, yalnızca başkalarının yorumlarını tekrar etmekten farklı bir çaba gerektirir.

Allah’a Yönel ve Yalnız O’na Kulluk Et
İnsan, hayatın zorlukları karşısında kendisini çaresiz veya güçsüz hissedebilir. Hastalık, kayıp, geçim sıkıntısı, belirsizlik ve çeşitli sınavlar insanın ruhsal dengesini etkileyebilir. Böyle zamanlarda Allah’a yönelmek, O’ndan yardım dilemek ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmak imanın temel boyutlarından biridir.

Kur’an, insanın kulluğunu yalnızca Allah’a yöneltmesini ve yardım talebinde O’nu merkeze almasını bildirir.
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)

Bu ayet, kulluğun ve yardım talebinin yönünü ortaya koyar. Allah’a yönelmek, insanın hiçbir çaba göstermeden sonuç beklemesi anlamına gelmez. Dua, insanın Rabb’ine yönelişidir; sorumluluklarını yerine getirme çabası ise bu yönelişin hayat içindeki karşılıklarından biridir.

Kur’an’da Allah’tan yardım istemekle birlikte sabır, çaba, dayanışma ve doğru davranış üzerinde de durulur. İnsan, karşılaştığı zorluklar karşısında elinden geleni yapmalı, sahip olduğu imkânları kullanmalı ve sonucunu Allah’a bırakmalıdır. Rabb’ine güvenmek, sorumluluklardan uzaklaşmak değil, sorumluluklarını yerine getirirken kalbini Allah’a bağlamaktır.

Dua, insanın yalnızca bir isteğini dile getirmesi değildir. Aynı zamanda kendi güçsüzlüğünü fark etmesi, Rabb’ine yönelmesi ve hayatını O’nun gösterdiği ölçüler doğrultusunda düzenlemeye çalışmasıdır. Bu yönüyle Allah’a sığınmak, insanın hem inancını hem de davranışlarını ilgilendiren bir tutumdur.

Gıybetten Uzak Dur ve İnsanların Onurunu Koru
İnsanlar arasındaki ilişkileri zedeleyen davranışlardan biri de gıybettir. Bir insanın bulunmadığı bir ortamda, hoşlanmayacağı bir yönünü konuşmak, onun onurunu ve insanlar arasındaki itibarını etkileyebilir. Gıybet, bazen sıradan bir sohbet gibi görülebilir; ancak söylenen sözün başkası üzerindeki etkisi göz ardı edilmemelidir.

Kur’an, insanın başkalarının özel hayatına, kusurlarına ve onuruna karşı dikkatli olmasını ister.
“Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’a karşı takvalı olun. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Hucurât, 49/12)
Bu ayet, gıybeti çarpıcı bir benzetmeyle ele alır. Burada insanın, başkasının bulunmadığı bir ortamda onun hakkında konuşurken kendi davranışını sorgulaması gerektiği görülür. Bir kişinin kusurunu dile getirmek, onun bulunmadığı bir ortamda kendisine cevap verme imkânı bulunmadan konuşmak, adalet ve merhamet ölçüleriyle değerlendirilmelidir.

Her konuşma gıybet değildir. Bir haksızlığı bildirmek, bir zarardan korunmak için gerekli bilgiyi paylaşmak veya bir konuda yardım istemek gibi durumlar farklı değerlendirmeler gerektirebilir. Ancak bunlar bahane edilerek insanların onurunu zedelemek, aşağılamak veya gereksiz biçimde kusurlarını yaymak doğru bir tutum değildir.

İnsan, başkalarının hatalarını konuşmadan önce kendi sözünün hangi amaca hizmet ettiğini düşünmelidir. Bir davranışın düzeltilmesine katkı sağlamak ile bir insanı küçük düşürmek arasında fark vardır. Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ölçü, insanın dilini başkalarının onurunu zedeleyen bir araca dönüştürmemesini gerektirir.

Başkalarının Hakkını Yeme
İnsanlar arasındaki ilişkilerin sağlıklı biçimde devam edebilmesi için hakların korunması gerekir. Bir insanın malına, emeğine, imkânına veya hakkına haksız biçimde el uzatmak, yalnızca bireysel bir yanlış değil, toplumsal güveni zedeleyen bir davranıştır.

Kur’an, insanların mallarını haksız yollarla yemeyi yasaklar ve hakların korunmasına dikkat çeker.
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere aktarmayın.”
(Bakara, 2/188)
Bu ayet, haksız kazancın ve insanların haklarını çeşitli yollarla elde etmenin yanlışlığına dikkat çeker. Bir hakkı yalnızca hukuki bir boşluktan yararlanarak elde etmek, o hakkın ahlaki bakımdan meşru olduğu anlamına gelmez. İnsan, başkalarının hakkını korurken yalnızca yakalanma ihtimalini değil, Rabb’ine karşı sorumluluğunu da gözetmelidir.

Hak yemek, yalnızca bir başkasının parasını almakla sınırlı değildir. Bir insanın emeğini karşılıksız bırakmak, verdiği sözü yerine getirmemek, başkasının hakkını kendi çıkarı için görmezden gelmek veya yetkisini kötüye kullanmak da hak ihlallerine yol açabilir. Bu nedenle adalet, hayatın yalnızca belirli alanlarında değil, her aşamasında gözetilmesi gereken bir ölçüdür.

Toplumda güvenin oluşması, insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesine bağlıdır. Ticarette dürüstlük, çalışma hayatında hakkaniyet, aile içinde sorumluluk ve sosyal ilişkilerde güvenilirlik, bu anlayışın farklı görünümleridir. İnsan, kendi hakkını korumak istediği gibi başkalarının hakkını da gözetmelidir.

Kur’an’ın Öğütleri Hayatın İçinde Karşılık Bulmalıdır
Kur’an’ın ortaya koyduğu öğütler, birbirinden bağımsız ve yalnızca belirli günlerde hatırlanacak kurallar değildir. Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak, adaleti gözetmek, iyiliği başa kakmamak, aklı kullanmak, Allah’a yönelmek, gıybetten kaçınmak ve hakları korumak; insanın hayatında bir bütün oluşturan ahlaki sorumluluklardır.

Bir insan ibadet ettiğini söylediği hâlde başkalarına haksızlık yapıyorsa, sözleriyle insanları incitiyorsa veya kendi çıkarı için adaleti göz ardı ediyorsa, davranışları üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü Kur’an’ın öğütleri, yalnızca dilde tekrarlanmak için değil, insanın yaşamında karşılık bulmak için vardır.

Ahlak, insanın kendisini başkalarından üstün görmesiyle değil, kendi sorumluluklarını samimiyetle yerine getirmesiyle anlam kazanır. İnsan, yanlış yaptığında bunu kabul edebilmeli, haksızlık ettiğinde telafi etmeye çalışmalı ve davranışlarını Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler doğrultusunda gözden geçirebilmelidir.

Kur’an’ın rehberliği, insanı başkalarının hatalarını saymaya değil, önce kendi tutumunu sorgulamaya yöneltir. Başkalarının yanlışlarını görmek kolay olabilir; asıl mesele, aynı ölçüleri kendimize uygulayabilmektir. Adalet başkaları için, merhamet yalnızca yakınlarımız için, doğruluk ise çıkarlarımızla çelişmediği zaman geçerli bir ilke hâline gelmemelidir.

Sonuç: Öğütleri Bilmek Yetmez, Onlarla Yaşamak Gerekir
Kur’an’ın öğütleri, insanın hayatına yön veren temel ölçüleri ortaya koyar. Güzel söz, adalet, alçakgönüllülük, samimiyet, düşünme, Allah’a yönelme ve hakları koruma; birbirini tamamlayan sorumluluklardır. Bu değerler yalnızca başkalarından beklenirse eksik kalır. Her insan, kendi davranışlarında bu ölçüleri gözetmekle yükümlüdür.

Kur’an’ı okumak, ayetleri ezberlemek veya öğütlerini başkalarına aktarmak önemli olmakla birlikte, bunların hayata yansımadığı bir anlayış eksik kalır. Çünkü vahyin rehberliği, insanın sözleriyle davranışları arasındaki uyumu aramasını gerektirir. Söylediğimizle yaptığımız arasındaki mesafe ne kadar azalırsa, inancımızın hayatımızdaki karşılığı da o ölçüde görünür hâle gelir.

İnsanın gerçek sınavı, yalnızca kendisini iyi hissettiği zamanlarda değil, öfkelendiğinde, çıkarları zedelendiğinde, bir başkasının hatasıyla karşılaştığında ve eline güç geçtiğinde ortaya çıkar. İşte bu anlarda Kur’an’ın ölçülerini hatırlamak ve onlara göre davranmaya çalışmak önem kazanır. Adaleti kendi aleyhimize de olsa gözetmek, başkalarının onurunu korumak, haksız kazançtan uzak durmak ve Rabb’imizin gösterdiği doğrultuda yaşamaya çabalamak, öğütlerin gerçek anlamını ortaya çıkarır.

Kur’an’ın rehberliği, hayatımızın dışında duran bir bilgi değil, hayatımızı düzenlemesi gereken bir ölçüdür. Onu yalnızca okumakla yetinmeyip anlamaya, üzerinde düşünmeye ve davranışlarımıza yansıtmaya çalıştığımızda, öğütler birer cümle olmaktan çıkar; ahlakımızı, ilişkilerimizi ve sorumluluk anlayışımızı şekillendiren bir bilinç hâline gelir. Çünkü insanın Rabb’ine karşı samimiyeti, yalnızca neye inandığını söylemesinde değil, inandığı ölçüleri hayatında ne ölçüde yaşatmaya çalıştığında da kendisini gösterir.

Kısa Özet
Kur’an, insanın hayatını düzenleyen ahlaki ve insani öğütler ortaya koyar. Güzel konuşmak, kibirden uzak durmak, adaleti gözetmek, iyiliği başa kakmamak, aklı kullanmak, Allah’a yönelmek, gıybetten kaçınmak ve başkalarının haklarını korumak bu öğütlerin temel başlıkları arasındadır. Bu ilkeler, yalnızca bireysel davranışları değil, toplumdaki güveni ve insan ilişkilerinin niteliğini de ilgilendirir.

Güzel söz, insanların onurunu koruyan ve düşmanlığı körüklemeyen bir iletişimi gerektirir. Kibirden uzak durmak, kişinin kendisini başkalarından üstün görmemesi ve yanılabileceğini kabul edebilmesidir. Adalet ise sevgi ve düşmanlık gibi duyguların üzerinde gözetilmesi gereken bir ölçüdür. İyiliğin başa kakılmaması, yardımın karşı tarafı inciten bir araca dönüşmemesi; gıybetten uzak durulması ise insanların onuruna saygı gösterilmesi anlamına gelir. Aklı kullanmak, insanın kendisine ulaşan bilgileri değerlendirmesi ve doğruyu arama sorumluluğunu taşımasıdır.

Bu öğütlerin ortak noktası, insanın inancını davranışlarıyla bütünleştirmesidir. Kur’an’ın rehberliği, yalnızca okunup başkalarına aktarılacak bilgilerle sınırlı değildir. İnsan, bu ölçüleri kendi hayatında uygulamaya çalışmalı; sözleriyle davranışları arasındaki uyumu gözetmelidir. Çünkü ahlaki sorumluluk, en çok insanın çıkarları, öfkesi ve güç kullanma imkânı karşısında ortaya çıkar. Kur’an’ın öğütleri, insanı bu sınavlarda adaleti, samimiyeti ve hakkaniyeti korumaya çağırır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

NEBİ İSA GERİ DÖNECEK Mİ?

 NEBİ İSA GERİ DÖNECEK Mİ?

Nebi İsa’nın kıyametten önce yeniden dünyaya geleceği düşüncesi, İslam dünyasında uzun zamandır kabul gören inançlardan biridir. Buna göre Nebi İsa ölmemiş, Allah tarafından göğe yükseltilmiş ve kıyamete yakın bir zamanda yeniden yeryüzüne inecektir. Fakat bu anlatının gerçekten Kur’an’ın ortaya koyduğu bir bilgi olup olmadığını sorgulamak gerekir. Çünkü Kur’an’da açıkça yer almayan bir inancı, başka kaynaklardaki anlatımlarla dinin kesin hükmü hâline getirmek doğru bir yaklaşım değildir.

Bu meseleye Kur’an’ın kendi kavramları ve ayetler arasındaki bütünlük açısından bakıldığında önce “vefat” kavramının ne anlama geldiğini anlamak gerekir.

Vefat Ne Anlama Geliyor?
Kur’an’da “teveffî” kökünden gelen ifadeler, bir şeyin bütünüyle alınması anlamında kullanılır. İnsan açısından düşünüldüğünde ise ruhun bedenle olan ilişkisinin sona ermesi, yani ölüm anlamı ortaya çıkar. Bunun yanında aynı kavram uyku hâli için de kullanılır. Nitekim Allah şöyle bildirir:
“Allah, ölenlerin ölümleri sırasında canlarını alır; ölmeyenlerin de uykularında canlarını alır. Ölümüne hükmettiklerini tutar, diğerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”
(Zümer, 39/42)
Bu ayet, ölüm ile uyku arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Her iki durumda da insanın canının alınmasından söz edilmektedir. Ancak aralarında önemli bir fark vardır: Uyuyan insanın yaşamı devam ettiği için canı geri verilir; ölümüne hükmedilen kişinin ise dünyadaki hayatı sona erer.

Buradan hareketle ruhun, insanın bütünlüğünü sağlayan ve Allah’ın bilgisi altında bulunan bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Uyku sırasında beden ile ruh arasındaki ilişkinin geçici olarak farklılaşması, ölümde ise dünya hayatının sona ermesi söz konusudur. Dolayısıyla ölüm ile uyku aynı şey değildir; fakat Kur’an her ikisinde de “canın alınması” kavramını kullanmaktadır.

Allah, Nebi İsa’ya Ne Söyledi?
Nebi İsa hakkında en fazla tartışılan ayetlerden biri Âl-i İmrân 55. ayettir. Allah burada Nebi İsa’ya şöyle seslenir:
“Ey İsa! Şüphesiz seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hükmedeceğim.”
(Âl-i İmrân, 3/55)
Ayetin dikkat çeken ilk ifadesi “seni vefat ettireceğim” şeklindedir. Burada Nebi İsa’nın dünyadaki hayatının sona erdirilmesinden söz edilir. Ardından “seni kendime yükselteceğim” denilmektedir.

Buradaki yükseltilmeyi mutlaka bedeninin göğe çıkarılması şeklinde anlamak gerektiğini söylemek için ayetin kendisinde açık bir ifade bulunmamaktadır. Çünkü Kur’an’da Allah’a “yükseltilme” yalnızca fiziksel bir mekâna taşınma anlamında değerlendirilmemelidir. Nitekim insanın Allah’a dönüşü, Allah katındaki değeri ve konumu gibi anlamlar da Kur’an’ın anlatımında önem taşır.

Üstelik ayetin devamı, Nebi İsa’nın dünya hayatından sonraki durumuna işaret etmektedir. Allah, onunla ilgili hükmü kıyamet gününe kadar sürdürüyor ve sonunda herkesin dönüşünün kendisine olacağını bildiriyor.

Nebi İsa’nın Son Konuşması Nerede Olacak?
Kur’an’da Nebi İsa’nın kıyametten önce yeniden yeryüzüne geleceğine dair açık bir ifade bulunmadığı gibi, ölümden sonra dünyaya geri dönüşün genel insan düzeninin dışında gerçekleşeceğini gösteren bir açıklama da yoktur.

Ölen insanın dünyaya geri dönmek istediğini anlatan ayetler bu konuda oldukça açıktır. Allah şöyle bildirir:
“Onlardan birine ölüm geldiğinde, ‘Rabb’im! Beni geri döndürün. Belki geride bıraktığım dünyada iyi işler yaparım’ der. Hayır! Bu, onun söylediği bir sözdür. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”
(Mü’minûn, 23/99-100)
Burada insanın ölümden sonra dünyaya dönme isteği açıkça ortaya konulmuş, fakat bu isteğin kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Ölüm ile yeniden diriliş arasındaki döneme de “berzah” denilmektedir.

Bu durum, Nebi İsa için ayrıca bir istisna yapılmasını gerektiren açık bir ayet bulunmadıkça önemlidir. Çünkü Kur’an, Nebi İsa’yı insanlardan ayrı, ölümden sonra yeniden dünyaya gönderilecek özel bir varlık olarak tanımlamaz.

Nitekim Allah Nebi İsa’nın kendi ağzından şöyle bildirir:
“Ben onlara, bana emrettiklerinden başka bir şey söylemedim: ‘Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Aralarında bulunduğum sürece onların üzerine şahittim. Beni vefat ettirdiğinde ise onların gözetleyicisi yalnız sen oldun. Sen her şeye şahitsin.”
(Mâide, 5/117)
Bu ayet özellikle dikkat çekicidir. Nebi İsa, insanlarla beraber bulunduğu dönemi “aralarında bulunduğum sürece” diye ifade etmekte, ardından “beni vefat ettirdiğinde” demektedir. Böylece dünya hayatındaki görevinin sona erdiği anlaşılmaktadır.

Eğer Nebi İsa daha sonra tekrar dünyaya gelecek ve insanlarla yeniden yaşayacak olsaydı, bu ayetin anlattığı zaman çizelgesinin nasıl anlaşılması gerektiği ayrıca açıklanmak zorunda kalırdı. Oysa ayette böyle bir ikinci dünya hayatından söz edilmemektedir.

“Allah’a Yükseltti” Denilince Ne Anlamalıyız?
Nebi İsa konusunda en güçlü delil olarak genellikle Nisâ 157-158. ayetleri gösterilir:
“Onu öldürmediler ve onu asmadılar; fakat onlara öyle gösterildi. Onun hakkında ayrılığa düşenler bundan dolayı şüphe içindedirler. Bu konuda zanna uymaktan başka bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldürmediler. Aksine Allah onu kendisine yükseltti. Allah güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Nisâ, 4/157-158)
Burada gerçekten “Allah onu kendisine yükseltti” ifadesi vardır. Ancak ayetin, Nebi İsa’nın bedeninin göğe çıkarıldığını ve kıyametten önce tekrar yeryüzüne indirileceğini açıkça söylediği söylenemez.

Çünkü ayette asıl vurgulanan konu, Nebi İsa’nın düşmanları tarafından öldürülmediğidir. Allah onu onların kurduğu tuzaktan kurtarmış ve kendisine yükseltmiştir. Bu yükseltilmenin nasıl gerçekleştiği konusunda ayetin açıkça söylemediği bir ayrıntıyı kesin hükme dönüştürmek doğru olmaz.

Burada önemli olan bir başka nokta da şudur: “Allah’a yükseltilmek” Allah’ın bir mekânda bulunduğu ve insanın fiziksel olarak o mekâna taşındığı anlamına gelmez. Allah mekânla sınırlı değildir. Dolayısıyla ayetteki “kendisine yükseltti” ifadesini doğrudan “bedeniyle göğe çıkardı” şeklinde yorumlamak, ayetin açıkça vermediği bir ayrıntıyı ayete eklemek olur.

Göğün Kapıları Kime Açılmayacak?
Kur’an’da göğün kapılarından söz eden önemli bir ayet de A‘râf 40. ayettir:
“Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.”
(A‘râf, 7/40)
Bu ayette “göğün kapıları” ifadesi geçmektedir. Fakat buradan hareketle insanların ruhlarının fiziksel olarak gökyüzünde bir yere çıkıp çıkmadığı konusunda kesin bir kozmolojik sistem kurmak doğru değildir. Ayetin bağlamı, inkâr edenlerin Allah katında kabul görmemesi ve cennete ulaşamamasıyla ilgilidir.

Dolayısıyla “göğün kapıları” ifadesini Allah’ın rahmetine ve kabulüne ulaşamama, yükselişin engellenmesi veya ilahî kabulden mahrum bırakılma gibi anlamlar çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Fakat bunları ayetin kesin ve tek anlamı olarak sunmak yerine, ayetin bağlamından çıkarılan bir yorum olarak görmek gerekir.

Şehitler Hakkındaki Ayetler Ne Söylüyor?
Nebi İsa’nın vefatı ve ölümden sonra dünyaya dönüp dönmeyeceği konuşulurken, Kur’an’daki “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin” ayetleri de akla gelebilir. Allah şöyle buyurur:
“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz.”
(Bakara, 2/154)

Benzer şekilde Âl-i İmrân suresinde şöyle bildirilir:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Aksine onlar, Rabb’lerinin katında diridirler, rızıklandırılırlar.”
(Âl-i İmrân, 3/169)
Bu ayetler, Allah yolunda öldürülenlerin Allah katındaki özel durumuna dikkat çekmektedir. Ancak burada “diri” kelimesini dünya hayatına geri dönmek veya bedenleriyle yeryüzünde yaşamaya devam etmek şeklinde anlamak doğru değildir. Çünkü ayetin devamında onların Rabb’lerinin katında rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Bu anlatım, onların Allah katındaki hayatını ifade etmektedir.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Bir insanın Allah katında diri olması, onun dünya hayatında yaşamaya devam ettiği anlamına gelmez. Şehitler hakkında kullanılan “diri” ifadesi, onların Allah katında sahip oldukları özel hayatı anlatırken, dünya hayatının devam ettiğini söylemez.

Nitekim Kur’an, dünya hayatı ile ölümden sonraki hayatı birbirinden ayırır. Ölümden sonra insanın dünya hayatına geri dönmesi genel bir kural olarak anlatılmaz. Bu nedenle şehitler hakkındaki ayetleri, “ölüm yoktur” veya “ölen kişi yeniden dünyaya dönebilir” şeklinde yorumlamak doğru olmaz.

Bu ayrım Nebi İsa meselesi açısından da önemlidir. Nebi İsa’nın öldürülmemiş olması, onun mutlaka dünya hayatında yaşamaya devam ettiği anlamına gelmediği gibi, Allah katında diri olan şehitlerin durumundan hareketle Nebi İsa’nın da kıyametten önce yeniden dünyaya geleceği sonucuna ulaşmak mümkün değildir.

Kur’an’ın anlattığı hayatın farklı boyutlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Dünya hayatı başka, ölümden sonraki hayat başka, yeniden diriliş ise bambaşka bir aşamadır. Allah yolunda öldürülenlerin “Rabb’lerinin katında diri” olması, onların Allah’ın katındaki hayatını anlatır; bu, dünyaya geri dönmeleri anlamına gelmez.

Dolayısıyla “şehitlere ölü demeyin” ayeti, Nebi İsa’nın ölmediğine veya yeniden dünyaya geleceğine delil olarak kullanılamaz. Ayetin asıl vurgusu, Allah yolunda öldürülenlerin Allah katında kaybolmadıkları, onların hayatlarının bizim algıladığımız dünya hayatından farklı bir biçimde devam ettiğidir.

Bu nedenle Kur’an’daki kavramları yerli yerine koymak gerekir: “Öldürülmedi” başka bir şeydir, “ölmedi” başka bir şey; “Allah katında diri” olmak başka bir şeydir, “dünyada yaşamaya devam etmek” başka bir şeydir. Bu ayrımlar korunmadığında, farklı ayetlerden birbirini desteklemeyen sonuçlar çıkarılabilir.

Nebi İsa konusunda da ölçü aynı olmalıdır. Onun öldürülmediğini Kur’an söylüyorsa bunu kabul ederiz. Allah’ın onu kendisine yükselttiğini söylüyorsa bunu da kabul ederiz. Fakat bundan sonra söylenecek her sözün ayrıca delile ihtiyacı vardır. Kur’an’ın açıkça söylemediği bir ayrıntıyı, dinin kesin hükmü hâline getirmek yerine, ayetin söylediği yerde durmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Ölümden Sonra Dünya Hayatına Dönüş Var mı?
Kur’an’ın insan hayatıyla ilgili ortaya koyduğu genel düzen oldukça açıktır: Dünya hayatı, ölüm, berzah ve yeniden diriliş.

İnsan öldükten sonra dünyaya geri dönmek ister; fakat kendisine izin verilmez. Onun önünde yeniden diriltileceği güne kadar bir berzah vardır. Bu anlatım, ölümden sonra tekrar dünya hayatına dönmenin genel bir insanî düzen olmadığını göstermektedir.

Bu noktada Nebi İsa hakkında özel bir istisna iddiasının Kur’an’dan açık bir delile dayanması gerekir. Oysa Kur’an’da “Nebi İsa kıyametten önce yeniden dünyaya dönecek, insanlar arasında yaşayacak, belirli bir süre hüküm sürecek ve sonra tekrar ölecek” şeklinde açık bir ifade bulunmamaktadır.

Bu anlatı başka kaynaklarda bulunabilir, farklı dinî geleneklerde aktarılabilir ve bunlara dayanılarak çeşitli yorumlar yapılabilir. Fakat bunların Kur’an’ın kesin hükmü olarak kabul edilmesi ayrı bir meseledir.

Kur’an’ın kendi içinde baktığımızda ise Nebi İsa’nın da insan olduğunu görürüz. O da doğmuş, yaşamış, kendisine vahiy verilmiş ve Allah’ın elçisi olarak görev yapmıştır. Allah şöyle bildirir:
“Mesih İsa, Meryem’in oğludur. O, Allah’ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur.”
(Nisâ, 4/171)
Onun Allah’ın elçisi olması, insan olma gerçeğini ortadan kaldırmaz. Nebi İsa da diğer insanlar gibi Allah’ın koyduğu hayat düzeni içerisinde değerlendirilmelidir.

Nebi İsa’nın Asıl Mesajı
Nebi İsa’nın yeniden gelip gelmeyeceği tartışılırken, onun dünyada verdiği asıl mesajın gözden kaçırılmaması gerekir. Kur’an’a göre onun insanlara çağrısı açıktır:
“Şüphesiz Allah benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.”
(Âl-i İmrân, 3/51)
Nebi İsa’nın görevi insanları kendisine bağlamak değil, Allah’a kulluğa çağırmaktır. Dolayısıyla onun gelecekte yeniden dünyaya gelip gelmeyeceği tartışmasının, onun getirdiği temel mesajın önüne geçirilmesi doğru değildir.

Kur’an’ın anlattığı Nebi İsa, Allah’ın kulu ve elçisidir. Onun adına oluşturulan inançların ölçüsü de yine Allah’ın kitabı olmalıdır.

Bir İnancın Ölçüsü Ne Olmalı?
Bir insanın yıllardır duyduğu bir inancı sorgulaması kolay değildir. Özellikle nesilden nesile aktarılan anlatılar zamanla dinin değişmez hükümleri gibi algılanabilir. Fakat Kur’an bize, din adına ileri sürülen her sözün sorgulanabileceği bir ölçü vermektedir.

Nebi İsa’nın göğe kaldırıldığı, ölmediği ve kıyametten önce tekrar dünyaya geleceği şeklindeki inanç da bu ölçüden bağımsız değildir.

Kur’an’da Nebi İsa’nın öldürülmediği açıkça bildirilir. Allah’ın onu kendisine yükselttiği de bildirilir. Fakat buradan onun bedeninin bugün gökyüzünde bulunduğu ve bir gün tekrar yeryüzüne ineceği sonucunun zorunlu olarak çıktığını söylemek başka bir iddiadır.

Aradaki fark önemlidir. Bir ayetin söylediğiyle, o ayetten çıkarılan yorum aynı şey değildir. Kur’an’ın söylediği yerde durmak başka, ayetin söylemediği ayrıntıları kesin din hükmü hâline getirmek başkadır.

Nebi İsa’nın dönüşü meselesinde de asıl soru şudur: Kur’an gerçekten onun yeniden dünyaya geleceğini söylüyor mu?

Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde bakıldığında böyle açık bir hüküm görülmemektedir. Aksine ölümden sonra dünyaya dönüşün reddedildiği, insanın ölüm ile yeniden diriliş arasında bir berzah dönemine girdiği bildirilmektedir. Mâide 117. ayette de Nebi İsa’nın kendi dönemine ilişkin şahitliğinin “beni vefat ettirdiğinde” sona erdiği görülmektedir.

Bu nedenle Nebi İsa’nın yeniden dünyaya geleceği inancını Kur’an’ın kesin bir hükmü olarak sunmak yerine, Kur’an dışındaki aktarımlara veya ayetlere getirilen yorumlara dayanan bir inanç olarak değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.

Sonuçta mesele Nebi İsa’ya değer vermek ya da vermemek değildir. Mesele, onun hakkında söylenenleri hangi ölçüyle değerlendireceğimizdir. Nebi İsa’nın gerçek değeri, onu gökyüzünde bekleyen bir kişi hâline getirmekte değil, Allah’ın gönderdiği bir elçi olarak getirdiği tevhid mesajını doğru anlamaktadır.

Kur’an’ın bize bıraktığı ölçü açıktır: Bir inanç ne kadar yaygın olursa olsun, ne kadar uzun zamandır anlatılırsa anlatılsın, Allah’ın kitabında açık bir karşılığı yoksa onun kesin din hükmü olduğunu söylemek mümkün değildir.

Nebi İsa’nın dünyaya yeniden dönüp dönmeyeceği konusunda da son söz, rivayetlerin değil, Allah’ın kitabının olmalıdır. Kur’an’ın söylediği yerde durmak; söylemediği yerde ise kesinlik iddiasında bulunmamak, vahyin önünde gösterilebilecek en büyük saygılardan biridir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KISAS: ADALETİN ÖLÇÜSÜ, İNTİKAMIN DEĞİL

 KISAS: ADALETİN ÖLÇÜSÜ, İNTİKAMIN DEĞİL

İnsan Hayatının Dokunulmazlığı
Kur’an'ın insan hayatına verdiği değer konusunda herhangi bir belirsizlik yoktur. Haksız yere bir insanın canına kıymak açıkça yasaklanmıştır. Bu yasak, toplumun temelini oluşturan en önemli ilkelerden biridir. Çünkü bir insanın hayatı elinden alındığında, yalnızca bir insanın yaşamı sona ermez; geride ailesi, çocukları, anne babası ve yakınları üzerinde ömür boyu taşınacak bir acı bırakılır.

Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın.”
(İsrâ, 17/33)
Burada önce sınır çiziliyor: Haksız yere öldürmek yok. Fakat aynı ayet bununla bitmiyor. Hemen ardından, haksız yere öldürülen kişi açısından son derece dikkat çekici bir hüküm geliyor:
“Kim haksız yere öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da öldürmede aşırı gitmesin.”
(İsrâ, 17/33)
İşte kısas meselesini konuşurken asıl üzerinde durulması gereken noktalardan biri budur.

Öldürülenin Velisine Verilen Yetki
Bir insan haksız yere öldürülmüşse Kur’an, meseleyi yalnızca devlet ile suçlu arasında bırakmıyor. Öldürülenin velisine bir yetki verildiğini açıkça söylüyor. Bu çok önemli bir ayrıntıdır.

Bugünkü hukuk anlayışında öldürülen kişinin yakını, çoğu zaman suçun soruşturulmasını, mahkemenin kararını ve devletin vereceği cezayı beklemek durumundadır. Oysa Kur’an'ın ortaya koyduğu hükümde, öldürülen kişinin velisinin hakkı özellikle zikredilmektedir.

Buradaki “veli” kavramını yalnızca “birinci derece yakın” şeklinde daraltmak yerine, öldürülen kişinin hakkını takip etme yetkisine sahip velisi olarak anlamak daha isabetlidir. Ancak hangi yakınların bu yetkiye sahip olacağı ve bunun nasıl uygulanacağı ayrıca hukuki düzenleme gerektiren bir konudur. Kur’an'ın açıkça söylediği şey ise şudur: Haksız yere öldürülen kişinin velisinin bir yetkisi vardır.

Bu yetkiyi görmezden gelmek, ayetin önemli bir bölümünü görmezden gelmek olur.

Kısasın Hükmü
Bu noktada Bakara Suresi'ndeki ayet daha açık bir çerçeve ortaya koyar:
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas gerekli kılındı...”
(Bakara, 2/178)
Burada “kısas” açıkça zikrediliyor. Yani Kur’an, kasten ve haksız yere öldürme karşısında yalnızca hapis, para cezası veya başka bir yaptırım öngörmekle yetinmiyor; kısas ilkesini ortaya koyuyor. Diyanet'in Kur'an Yolu açıklamasında da kısasın haksız ve kasıtlı öldürme ve yaralama suçlarıyla ilişkilendirildiği, öldürülen tarafın bağışlaması hâlinde diyet seçeneğinin devreye girdiği belirtilmektedir. Burada önemli olan, kısasın kişisel intikam olmadığını anlamaktır. Kısas, suçun karşılığının belirlenmiş olmasıdır.

Bir insanın canına kıyılmışsa, karşılığında ne yapılacağı konusunda ölçü vardır. Ölenin yakınının acısı, öfkesine bırakılmaz. Cezanın sınırı bellidir. Bu nedenle kısas ile intikam arasında büyük bir fark vardır.

Kısasa Kısas
Kur’an'da Mâide Suresi'nde bu ölçü daha da açık biçimde ortaya konur:
“Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara da kısas vardır. Kim bunu bağışlarsa, bu onun için bir keffarettir.”
(Mâide, 5/45)
Burada “cana can” ifadesi, suç ile ceza arasında ölçü bulunduğunu gösterir. Bir insan haksız yere öldürülüyor ve Kur’an buna karşı kısas hükmü koyuyor. O hâlde kısas, insanın kendi belirlediği bir ceza değil, Allah'ın koyduğu bir ölçüdür.

Bu nedenle meseleyi yalnızca “idam cezası insanlık dışıdır” veya “idam cezası mutlaka gereklidir” gibi insan merkezli tartışmalara sıkıştırmak, Kur’an'ın ortaya koyduğu hükmü baştan tartışmanın dışına itmek olur. Kur’an açısından önce sorulması gereken soru şudur: Allah, haksız yere öldürme suçuna karşı nasıl bir hüküm koymuştur?

Cevap açıktır: Kısas.

Affetmek Bir Erdemdir, Fakat Bir Haktır
Burada hemen başka bir gerçek karşımıza çıkar. Kur’an kısası ortaya koyduktan sonra affetme imkânını da bırakıyor:
“Ancak öldüren kimse, kardeşi tarafından bağışlanırsa, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabb’inizden bir hafifletme ve rahmettir.”
(Bakara, 2/178)
Demek ki affetmek vardır. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Affetmek, kısas hakkının olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, affedilebilecek bir hakkın bulunması, öncesinde kısas hakkının tanındığını gösterir. İnsan hakkı olmayan bir şeyi bağışlayamaz.

Bir yakınının haksız yere öldürüldüğünü düşünelim. O kişinin velisine, “Seni bağışlamak zorundasın” denilebilir mi?

Kur’an'ın ortaya koyduğu çerçevede böyle bir zorunluluk görünmemektedir. Kısas hakkı vardır; isterse bu hak kullanılabilir, isterse bağışlama yoluna gidilebilir. Bağışlama, bu nedenle bir mecburiyet değil, tercih edilen bir erdem ve rahmet yolu olarak karşımıza çıkar.

Kısasta Sizin İçin Hayat Vardır
Kur’an'ın bu konudaki en çarpıcı ifadesi ise hemen sonraki ayettedir:
“Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri! Umulur ki sakınırsınız.”
(Bakara, 2/179)
Burada insanın durup düşünmesi gerekiyor. Kısas öldürmeyle sonuçlanabiliyorsa Allah neden “kısasta hayat vardır” buyuruyor? Çünkü mesele yalnızca bir suçlunun cezalandırılması değildir. Mesele, toplumun can güvenliğidir.

İnsan hayatına kastetmenin karşılıksız kalmayacağını bilen bir toplumda, insan hayatının değeri daha güçlü biçimde ortaya konulmuş olur. Kısasın “hayat” olarak nitelendirilmesi de bu açıdan düşünülebilir. Kur’an'ın ifadesi, kısasın yalnızca geçmişte işlenmiş bir cinayetin karşılığı değil, yaşayanların hayatını koruyan bir sınır olduğuna dikkat çekmektedir. Diyanet'in Kur'an Yolu açıklaması da bu ayetin kısasın hayatı koruyucu yönü üzerinde düşünmeye çağırdığını belirtmektedir.

Buradan hareketle kısasın toplumda caydırıcı bir işlev görmesi beklenebilir. Ancak “suç oranı kesin olarak şu kadar düşer” gibi Kur'an'ın söylemediği istatistiksel bir sonucu ayete yüklemek doğru olmaz. Ayetin söylediği şey daha temel ve daha açıktır: Kısasta hayat vardır.

Yetki Varsa Sorumluluk Da Vardır
İsrâ 17/33'te verilen yetkinin hemen ardından gelen uyarı da unutulmamalıdır:
“Ancak o da öldürmede aşırı gitmesin.”
(İsrâ, 17/33)
Bu cümle, kısas hakkının sınırsız bir öldürme yetkisi olmadığını gösterir.

Örneğin bir kişi haksız yere öldürülmüşse, onun velisi yalnızca öldüren kişiye karşı Kur’an'ın belirlediği hakkı kullanabilir. Başka birini öldüremez. Suçlunun ailesine zarar veremez. İşkence edemez. Öldürme biçimini aşırılığa taşıyamaz.

Yani Allah bir taraftan yetki veriyor, diğer taraftan sınır koyuyor.

İşte adalet ile intikam arasındaki fark burada ortaya çıkıyor.

Peki Cezayı Kim Uygulayacak?
Burada günümüz hukuk sistemi açısından önemli bir soru ortaya çıkıyor. Öldürülen kişinin velisine yetki verilmişse, bu kişi suçluyu kendi başına öldürebilir mi?

Bu ayeti, kişilerin kendi başlarına cinayet işleyebilecekleri şeklinde anlamak doğru değildir. Öncelikle ortada gerçekten haksız bir öldürme olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Suçlunun kim olduğu, suçun kasıtlı olup olmadığı, delillerin yeterli olup olmadığı ve kısas şartlarının oluşup oluşmadığı belirlenmeden bir insanın öldürülmesi yeni bir zulme dönüşebilir.

Bu nedenle Kur'an'ın verdiği hak ile bu hakkın hukuk düzeni içinde nasıl kullanılacağı birbirinden ayrılmalıdır. Allah'ın kısas hükmü vardır; fakat bu hükmün uygulanacağı adalet düzeninin de sağlam olması gerekir.

İdam Cezası Meselesi
Burada bugün yaşadığımız hukuk düzeniyle Kur'an'ın ortaya koyduğu hüküm arasında açık bir tartışma alanı bulunmaktadır.

Eğer bir devlet, Kur'an'daki kısas hükmünü hukuk sisteminin temel ölçülerinden biri olarak kabul edecekse, kasten ve haksız yere öldürme suçunda kısasın karşılığının hukuk düzeninde nasıl yer alacağı sorusuyla karşılaşacaktır.

Bu noktada ölüm cezasının hukukta bulunup bulunmaması, yalnızca siyasi veya hukuki bir tercih olarak değil, Kur'an'ın kısas hükmü açısından da tartışılabilir.

Çünkü Kur'an, bir taraftan “Cana can” diyor; diğer taraftan “Kısasta sizin için hayat vardır” diyor. Ayrıca haksız yere öldürülen kişinin velisine yetki veriyor ve bağışlama seçeneğini de açık bırakıyor.

Dolayısıyla Kur'an merkezli bir hukuk anlayışında, kasten ve haksız yere öldürme suçuna karşı kısasın hukuk düzeninde karşılığının bulunması gerektiği düşüncesi, bu ayetler üzerinden ciddi biçimde tartışılabilir.

Fakat burada da sınırlar unutulmamalıdır. Kısasın uygulanması, öfkeye göre değil; suçun kesinliği, adil yargılama, mağdur velisinin hakkı ve Allah'ın koyduğu sınırlar içinde olmalıdır.

Adalet Yerini Bulduğunda
Şimdi baştaki soruya yeniden dönelim.

Bir insan haksız yere öldürülüyor. Kur'an, önce “Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın” diyor. Sonra haksız yere öldürülenin velisine yetki veriyor. Ardından kısas hükmünü ortaya koyuyor. Sonra da kısasta hayat olduğunu bildiriyor. Bunun yanında affetme ve diyet yolunu da açık bırakıyor.

Bu bütünlük içinde bakıldığında mesele yalnızca “bir insanı öldüren kişi ne kadar hapis yatacak?” sorusundan ibaret değildir.

Daha temel bir soru vardır: Bir insanın hayatının karşılığı nedir?

Kur'an'ın verdiği cevap, hayatın değersizleştirilemeyeceğini gösterir. Haksız yere bir insan öldürüldüğünde bunun ciddi bir karşılığı vardır. Bu karşılığın adı kısastır.

Fakat kısas intikam değildir. Kısas, öldürülenin yakınına sınırsız bir öfke alanı açmak değildir. Kısas, toplumun kendi başına adalet dağıtması değildir. Kısas, Allah'ın koyduğu ölçü içinde hakkın yerine getirilmesidir.

Ve belki de en önemlisi, Kur'an kısası anlatırken yalnızca ölüye değil, yaşayanlara da bakmaktadır.

“Kısasta sizin için hayat vardır.”
Bu cümle, konunun bütün ağırlığını taşıyor.

Bir insanın canına kastetmenin karşılıksız kalmayacağını bilmek, canın değerini hatırlatır. Mağdurun hakkını tanımak adalet duygusunu korur. Affetme kapısını açık bırakmak ise insanın önüne rahmet yolunu koyar.

Böylece Kur'an'ın ortaya koyduğu sistemde kısas ile merhamet birbirinin karşıtı değildir. Kısas adaletin, bağışlama ise rahmetin alanında yer alır. Her ikisinin de sınırını ise Allah belirler.

Adaletin yerini bulması, suçludan intikam almakla değil, hakkın Allah'ın koyduğu ölçü içinde yerine getirilmesiyle mümkündür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  NEBİYİ RİVAYETLERDEN Mİ, KUR’AN’DAN MI TANIYACAĞIZ? Nebi Muhammed denildiğinde zihnimizde nasıl bir insan canlanıyor? Allah’ın kitabını ...