DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI

 DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI

BÖLÜM I: FITRATIN AHDİ VE İNSANIN ŞERİATI

1. Giriş: İnsanın Çift Kutuplu Varoluş Serüveni
İnsanoğlunun yeryüzündeki varlık serüveni, statik bir yaratılıştan ibaret değildir. İnsan, hem ilahi bir programla donatılmış hem de kendi kaderini inşa etmek üzere yeryüzüne bırakılmış çift kutuplu bir varlıktır. Bu varoluşun iki büyük kırılma noktası vardır: İlki, ruhlar aleminde atılan o büyük imza; ikincisi ise yeryüzünde akli ve bedeni rüştün başladığı buluğ çağıdır. Bu iki evre arasındaki geçiş, insanın mutlak teslimiyetten bireysel sorumluluğa, yani fıtratın hazır korumasından beşeriyetin kendi ürettiği şeriatlara geçiş hikayesidir. Bu hikâyeyi doğru okumak, Allah’ın evrene koyduğu değişmez yasalar ile insanın kendi cüzi iradesiyle durmaksızın değiştirdiği toplumsal düzlemler arasındaki keskin sınırı anlamayı gerektirir.

2. Buluğ Öncesi Dönem: Kalû Belâ, Fıtri Ahit ve Mutlak İnanç
İnsanın yaratıcısıyla olan ilk teması, zaman ve mekân boyutunun ötesinde, zamansız bir düzlemde gerçekleşmiştir. Bu ilişki şöyle beyan edilir:

"Hani Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından nesillerini çıkarıp (yaratıp) onları kendilerine şahit tutmuş ve 'Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?' (demiş), onlar da 'Evet, buna şâhidiz' demişlerdi. Kıyamet gününde 'Biz bundan habersizdik.' dersiniz diye," (Araf Suresi, 7/172. Ayet)

Bu ayet-i kerime, her insanın ruhsal, zihinsel ve biyolojik kodlarına Allah’ın varlığı ve birliği fikrinin silinmez bir biçimde kazındığını ilan eder. İslam düşüncesinde "Kalû Belâ" veya "Elest Ahdi" olarak isimlendirilen bu sözleşme, insanın yeryüzündeki çocukluk döneminin de teminatıdır. Çocuk, doğduğu andan itibaren akli ve bedeni bir ergenlik eşiği olan buluğ çağına ulaşana kadar bu fıtri temizlik, safiyet ve mutlak iman üzere yaşar. Çocukluk dönemi, elest bezmindeki o saf "Evet" cevabının yeryüzündeki kesintisiz, kirlenmemiş bir uzantısıdır. Çocuk zihni ve kalbi, dışarıdan bir müdahale gelmediği sürece kainatın bir yaratıcısı olduğunu, O'nun birliğini ve otoritesini fıtraten kabul eder. Bu evrede insan, ilahi yasanın doğrudan koruması altındadır ve henüz kendi şeriatını üretecek ya da seçecek bir cüzi irade olgunluğuna erişmemiştir. İnanç, fıtratın doğal bir sonucudur.

3. Buluğ Çağı ve Yol Ayrımı: İnsanların Kendi Şeriatlarını Edinmesi
Fakat yeryüzü imtihanı, insanın sonsuza dek bu korunaklı fıtrat kozasında kalmasına izin vermez. Biyolojik ve zihni gelişim, insanı kaçınılmaz olarak buluğ çağına ulaştırır. Buluğ çağı, insan için fıtri akıştan iradi seçime geçişin, yani hukuki ve dini sorumluluğun (mükellefiyetin) başladığı sınır çizgisidir. Bu eşikten atlayan birey, artık kendi kararlarının yükünü sırtlanmak zorundadır.

İşte tam bu noktada, insanlığın o tek tip, fıtri inanç birliği parçalanır ve yerini çeşitliliğe, hatta çatışmalara bırakır. İnsanlar buluğ çağından sonra fıtratlarında hazır buldukları o saf ilahi eksenden uzaklaşarak kendilerine farklı farklı şeriatlar, yaşam tarzları, ideolojiler, ahlak normları ve beşeri kanunlar edinirler. Bu durumun ilahi muraddaki karşılığı şöyle açıklanır:
"Sana da daha önceki Kitabı(n aslını) doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak Kitabı (Kur'an'ı) bir amaç ile indirdik. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet! Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma! Hepiniz için bir kanun ve bir yol (şeriat) belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiği imkânlarla sizi denemek için (böyle yaptı). İyiliklerde yarışın! Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. (Allah) hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n içyüzünü) size bildirecektir." (Maide Suresi, 5/48. Ayet)
Ayette geçen “Hepiniz için bir kanun ve bir yol belirledik” ifadesi, buluğ sonrasındaki beşeri serbestiyetin ve imtihanın zeminini çizer. Allah, insanı robotik bir varlık olarak tasarlamamış, onu tek bir şeriata uymaya zorlayarak "tek bir ümmet" haline getirmemiştir. Aksine, ergenlikle birlikte cüzi iradeyi serbest bırakmış, insanı kendi seçimiyle baş başa koymuştur. İnsanlar bu aşamadan sonra ya fıtratlarındaki o ezeli ahde sadık kalarak Allah’ın indirdiği hakikatle hükmederler ya da nefsi arzularına, atalarından gördükleri geleneklere veya dönemin popüler felsefelerine uyarak kendilerine ilahi sınırların tamamen dışında "yeni şeriatlar" uydururlar. Farklılaşma, insanın irade alanının bir tezahürüdür.

4. İki Ayrı Düzlem: Allah’ın Değişmez Yasası ve İnsanın Değişken Durumu
Burada teolojik ve sosyolojik açıdan hayati bir ayrım devreye girmektedir: Allah’ın yasasının değişmezliği ile insanların kendi şeriatlarını/durumlarını değiştirmesi iki tamamen ayrı düzlemdir ve birbirine karıştırılmamalıdır.

Allah’ın evrene, toplumlara ve tarihin akışına koyduğu kurallar bütünü olan Sünnetullah, sabittir, evrenseldir ve asla esnemez. Fizik kuralları nasıl değişmiyorsa, ahlaki ve toplumsal çöküş ya da yükseliş yasaları da öyle değişmez. Zulmeden bir toplumun er ya da geç yıkılması, adaleti gözetenlerin ise hangi dinden olurlarsa olsunlar dünyada muvaffak olması Allah'ın değişmez bir yasasıdır. Ancak, insanların kendi iç dünyalarını, inanç tercihlerini, ahlaki seviyelerini ve dolayısıyla kendi pratik şeriatlarını değiştirmeleri tamamen esnek, dinamik ve insana bağlı bir alandır.
Söylemimizin merkezindeki o sarsılmaz ilahi kaide tam da burada devreye girer: “Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.” (Rad, 13/11).
Allah, insanların kendi özgür iradeleriyle inşa ettikleri toplumsal yapılara, seçtikleri beşeri şeriatlara doğrudan müdahale edip onları zorla düzeltmez veya cezalandırmaz. Allah, insan topluluklarının iradesine saygı duyar ve değişim hamlesini doğrudan doğruya kulun kendisine bırakır. Bu durum, iki yasanın muazzam bir dengesidir:

  • İnsanın Değişken Şeriatı: Toplumlar ve bireyler, buluğ çağından sonra kendi yaşam yollarını (şeriatlarını) seçmekte, iyiye ya da kötüye doğru yönelmekte serbesttirler. Kendi durumlarını istedikleri an değiştirebilirler.
  • Allah'ın Değişmez Yasası: İnsan veya toplum kendi iradesiyle yönünü fıtrata, adalete ve hakikate doğru çevirip bir adım atmadıkça, Allah’ın evrensel adalet ve yardım yasası harekete geçmez. Toplum kendini hangi yönde değiştirirse, Allah’ın değişmez yasası o seçimin fiziksel ve ruhsal sonuçlarını yaratır.

Allah’ın yasasını değiştirmemesi, O’nun adaletinin ve evrendeki nizamın bir gereğidir; insanların kendi şeriatlarını ve durumlarını değiştirmesi ise yeryüzündeki varlık gerekçelerinin, yani imtihanın asıl motorudur.

5. Sonuç: İmtihanın Sınırı ve İyiliklerde Yarışmak
Özetlemek gerekirse; insanoğlu buluğ çağına kadar Allah’ın koruyucu, fıtri ve ezeli yasası uyarınca saf bir iman ve teslimiyetle yaşar. Ancak rüşt yaşına ulaştığı andan itibaren, elest bezminde verdiği söze sadık kalıp kalmayacağının sınanması için serbest bırakılır. Bu serbestlik, insanların yeryüzünde kendi arzularına göre farklı farklı şeriatlar, yollar ve batıl inançlar edinmesine kapı aralar.

Buna rağmen Allah’ın evrensel adalet yasası hükmünü yürütmeye devam eder. İlahi yasa sabittir: İnsan kendi durumunu, kendi beşeri şeriatını hakka doğru değiştirmek için bir irade göstermedikçe, ilahi yardım gelmeyecek ve toplumsal dönüşüm yaşanmayacaktır. Maide 48'in sonunda yer alan “İyiliklerde yarışın!” ilahi emri, buluğ sonrasındaki bu kaotik ve çok şeriatlı dünyada insanın yönelmesi gereken yegane pusuladır. Kul, fıtratındaki o ilk temiz ahdi hatırlayarak, kendi iradesiyle doğrunun ve iyinin safına geçmeli, böylece Allah'ın değişmez lütuf yasasını hak etmelidir.

BÖLÜM II: ARZULARIN ŞERİATI VE İLAHİ HÜKÜM

1. Giriş: Fıtrattan Kopuşun Pratik Tezahürü
İlk bölümde, insanın buluğ çağına kadar fıtratın mutlak koruması altında olduğunu, ancak bu eşikten sonra cüzi iradesiyle baş başa kalarak kendi yollarını ve şeriatlarını seçtiğini ortaya koymuştuk. Bu ikinci bölümde ise insanın fıtrattan koptuktan sonra yöneldiği o yapay limanları, yani kendi arzularından ürettiği beşeri şeriatların mahiyetini ve bu durumun ilahi yasa karşısındaki hükmünü ele alacağız. Maide Suresi 48. ayette yer alan uyarılar ve Rad Suresi 11. ayetteki değişim yasası, bireysel tercihlerimizin toplumsal birer realiteye nasıl dönüştüğünü ve fıtrata dönme sorumluluğumuzu gözler önüne sermektedir.

2. "Onların Arzularına Uyma": Nefsi ve Beşeri Şeriatların Doğuşu
Maide Suresi 48. ayet-i kerimede, Nebi Muhammed’in şahsında tüm insanlığa sarsıcı bir ihtar yapılır:
“Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma!”
Bu ilahi ikaz, buluğ çağından sonra fıtri ahdi unutan ve kendi çıkarlarını, zevklerini, ideolojilerini birer hayat nizamı haline getiren insanlığın psikolojisini deşifre eder. İnsan, yaratılışındaki o saf teslimiyeti terk ettiğinde boşlukta kalamaz; mutlaka o boşluğu kendi heva ve hevesiyle doldurur. Dolayısıyla insanların kendilerine edindikleri farklı farklı şeriatlar, aslında nefislerin ve arzuların kanunlaşmış halidir.

Kendi durumunu, ahlakını ve yaşam felsefesini ilahi olana göre değil, geçici heveslerine göre şekillendiren toplumlar, kendilerine "arzuların şeriatını" inşa ederler. Hakikatten kopan bu yapay şeriatlar; adaleti güce, ahlakı çıkara ve inancı dünyevi menfaatlere feda eder. Allah’ın "Onların arzularına uyma" emri, insanın buluğ sonrasında önünde açılan bu sapkın yollara karşı fıtrattaki ezeli ahde sadık kalma zorunluluğunu hatırlatan sarsılmaz bir barikattır.

3. İyilikte Yarışmak: Durumu Değiştirmenin Pratik Yolu
Peki, insanlar arzularının peşinden giderek kendi durumlarını bozduklarında ve batıl şeriatlar edindiklerinde bu döngü nasıl kırılacaktır? İşte burada yine Rad Suresi 11. ayetteki o muazzam kaide devreye girer:
“Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.”
İnsanın kendi eliyle bozduğu, fıtrattan uzaklaştırdığı toplumsal yapıyı ve kendi uydurduğu batıl şeriatları yeniden aslına döndürmesinin pratik formülü Maide 48'de verilmiştir: “İyiliklerde yarışın!”
Farklı yolların, beşeri heveslerin ve inanç ayrılıklarının kuşattığı yeryüzünde insan için yegane çıkış yolu, hayırda ve adalette hırslı bir yarışa girmektir. İnsanın kendi durumunu değiştirmesi; edilgen bir bekleyişle değil, aktif bir iyilik üretme mücadelesiyle mümkündür. Bir toplum, nefsinin arzularından ürettiği o çarpık şeriatları bırakıp yönünü yeniden fıtrata, adalete ve iyiliğe doğru çevirdiğinde, kendi içsel durumunu değiştirmiş olur. İnsan bu hamleyi yaptığı an, Allah’ın evrensel ve değişmez lütuf yasası harekete geçer ve o toplumun üzerindeki zilleti, karanlığı ve huzursuzluğu kaldırır. Değişmeyen ilahi yasa, insanın kendi şeriatını düzeltme yönündeki bu pratik çabasına adaletle karşılık verir.

4. Son Hüküm: Ayrılığa Düşülen Şeylerin İçyüzü
Maide Suresi 48. ayetin nihayeti, buluğ çağından sonra başlayan ve yeryüzünü binbir çeşit beşeri şeriatla dolduran bu büyük imtihanın son perdesini ilan eder:
“Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. (Allah) hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n içyüzünü) size bildirecektir.”
Bu ifade, insanların yeryüzünde kendi iradeleriyle seçtikleri ve uğruna kavgalar ettikleri tüm o yapay yolların, ideolojilerin ve şeriatların nihai bir mahkemede tartılacağını gösterir. Allah’ın yasası gereği yeryüzünde serbest bırakılan, kendi durumunu iyiye veya kötüye doğru değiştirmekte özgür olan insanoğlu, bu özgürlüğün mutlak faturasını ödeyecektir. Buluğ çağına kadar fıtraten sahip olunan o yalın inanç birliği, ergenlikten sonra yerini beşeri ihtilaflara bırakmış olabilir; ancak dönüş yeniden o tek ve mutlak otoriteyedir. Mahşer günü, insanların kendi arzularına uyarak uydurdukları şeriatların ne kadar boş ve temelsiz olduğu, fıtrattaki o ezeli ahdin ise ne kadar sarsılmaz bir hakikat olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır.

5. Sonuç: Kitabın Nihai Muhasebesi
Bu iki bölümlük serüvenin bizlere sunduğu teolojik harita nettir: İnsan, Araf 172 uyarınca çocukluk dönemi boyunca Allah’ın koruyucu fıtrat yasasıyla, mutlak bir inanç temizliği içinde yaşar. Buluğ çağının gelişiyle birlikte cüzi irade perdesi açılır ve insan, Maide 48'in işaret ettiği gibi kendi arzularının, kültürünün ya da nefsini merkeze alan beşeri şeriatların labirentine dalar.

Bu kaotik düzlemde Allah’ın evrensel yasası (Sünnetullah) hiçbir sapmaya uğramadan ve asla esnemeden, dimdik durmaktadır: “Siz durumunuzu değiştirmedikçe Allah değiştirmez.” İnsanlık, kendi ürettiği batıl şeriatların karanlığından kurtulmak istiyorsa, buluğ öncesindeki o temiz fıtrata, yani elest bezmindeki ahdine kendi iradesiyle dönmek ve iyiliklerde yarışmak zorundadır. Değişmez olan ilahi nizam, insanın kendi durumunu hakka doğru değiştirme iradesini beklemektedir; zira yeryüzü imtihanının özü de, varış yerindeki o büyük hesaplaşmanın sarsılmaz gerçeği de tam olarak bu iradede gizlidir.

SONUÇ: İLAHİ YASA VE BEŞERİ ONAYIN MUHASEBESİ
Bu iki bölümlük tahlilin bizi ulaştırdığı nihai nokta, kavramsal bir kafa karışıklığını ortadan kaldırmak ve yeryüzü imtihanının özünü kavramak adına hayati bir öneme sahiptir. İlahi kelamda bir taraftan Allah’ın yasasında hiçbir değişiklik bulunamayacağı ilan edilirken, diğer taraftan insanların farklı yollar ve şeriatlar edindiğinden bahsedilmesi, ilk bakışta bir tenakuz gibi algılanmamalıdır. Allah'ın Sünnetullahında kesinlikle hiçbir değişim olmaz. Sünnetullah ile şeriat kavramları yaklaşık olarak aynı anlama geldiği için, burada asla bir çelişki görmemeliyiz. Değişmezlik ve değişkenlik arasındaki bu ince çizgi, söz konusu şeriatların kaynağında gizlidir.

Ayette işaret edilen ve buluğ çağından sonra insanların içine düştüğü o farklılaşmış şeriatları koyan Allah değildir. Bu kuralları, yolları ve yaşam biçimlerini doğrudan insanların kendileri inşa etmiş, kendi nefsi arzularına göre var etmişlerdir. Yüce Yaratıcı, insanlığı yeryüzünde bir imtihana tabi tuttuğu ve onları yol seçiminde tamamen serbest bıraktığı için, insanların kendi cüzi iradeleriyle seçtikleri bu batıl yollara ve beşeri şeriatlara birer imtihan sahası olarak sadece onay vermiş, mühlet tanımıştır.

Dolayısıyla, Allah’ın yasasında (Sünnetullah) hiçbir değişiklik bulamayız; o sarsılmaz bir biçimde yürürlüktedir. Değişen ve bozulan yollar ise tamamen insanın kendi eliyle ürettiği ve Allah'ın da özgür iradeye tanıdığı serbestiyet gereği varlığına onay verdiği beşeri düzlemlerdir. İnsanlık için yegane kurtuluş, Allah'ın onay vererek serbest bıraktığı bu değişken arzular şeriatını terk edip, O'nun evrensel, adil ve değişmez olan ezeli yasasına kendi iradesiyle teslim olmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALLAH’IN DİNİ BİR, ŞERİATLAR NEDEN FARKLI?

 ALLAH’IN DİNİ BİR, ŞERİATLAR NEDEN FARKLI?

Allah’ın dini bir, yasası değişmez ise geçmişte yaşayan insanlara bildirilen hükümlerle bugün Kur’an’da yer alan hükümler neden farklıdır? Allah, kendi yasasında hiçbir değişiklik olmadığını bildiriyorsa bu farklılık nasıl açıklanmalıdır? Âdem’den başlayarak bütün insanlara aynı temel ölçülerin bildirilmiş olması gerekmez mi? Öyleyse farklı şeriatların ortaya çıkmasını Allah’ın değişen hükümleriyle mi, yoksa insanların zaman içinde değiştirdiği anlayış ve uygulamalarla mı açıklamalıyız?

Bu soruların cevabını ararken öncelikle Allah’ın değişmez yasası ile insanların zaman içinde oluşturduğu farklı şeriat anlayışlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Çünkü Allah’ın bir dönemde başka, sonraki dönemde başka bir yasa belirlediğini kabul etmek, O’nun değişmezliğine ilişkin ayetleri de yeniden düşünmeyi gerektirir.

Allah’ın Yasası Değişmez
Kur’an’da Allah, koyduğu yasalarda herhangi bir değişiklik bulunmadığını açıkça bildirir. Bu, üzerinde özellikle durulması gereken bir ilkedir.
Allah’ın öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Fâtır, 35/43)
Bu ayetin ortaya koyduğu gerçek oldukça açıktır: Allah’ın yasası değişmez. O hâlde Allah’ın bir dönemde koyduğu yasayı başka bir dönemde değiştirdiğini ileri sürerken bu ayeti nasıl değerlendireceğiz? Allah bir şeyi doğru kabul edip daha sonra yanlış mı bulmuştur? Önceden belirlediği bir hükmün artık geçerli olmadığını mı düşünmüştür? Böyle bir yaklaşım, Allah’ın bilgisinde veya koyduğu yasada sonradan bir değişiklik meydana geldiği düşüncesine kapı aralar.

Oysa Allah’ın bilgisi eksilmez, yanılmaz ve sonradan yeni bir bilgi edinmeye ihtiyaç duymaz. Değişen Allah değil, insanlardır. İnsanların anlayışları, tercihleri, davranışları ve oluşturdukları toplumsal düzenler değişebilir. Bu değişimi Allah’ın yasasının değişmesiyle karıştırmamak gerekir.

Nitekim Kur’an bu konuda da önemli bir ölçü verir:
Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. (Ra‘d, 13/11)
Burada değişimin başlangıç noktasına dikkat edilmelidir. İnsanlar kendilerinde olanı değiştirir; Allah da onların değişen durumuna göre karşılık verir. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç, Allah’ın yasasını değiştirdiği anlamına gelmez. İnsanların yaptıkları ve tercih ettikleri, Allah’ın değişmez yasasının sonuçlarıyla karşılaşmalarına neden olur.

Şeriatların Farklılığı Nasıl Ortaya Çıktı?
Kur’an’da farklı topluluklar için farklı şeriatlardan söz edilir. Konuyla ilgili en çok gündeme getirilen ayetlerden biri Mâide suresinin 48. ayetidir:
... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. (Mâide, 5/48)
Bu ayetteki ifadeyi Kur’an’ın bütünü içerisinde değerlendirmek zorundayız. Özellikle Allah’ın yasasının değişmediğini bildiren ayetleri görmezden gelerek yalnızca burada geçen şeriat farklılığından hareket etmek doğru bir sonuca ulaştırmaz.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir başka husus da ayetteki “kıldık” ifadesidir. Kur’an’da bir insanın gerçekleştirdiği bir davranışın Allah’a nispet edildiği örnekler de vardır. Enfâl suresinde bunun dikkat çekici bir örneğini görürüz:
Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı... (Enfâl, 8/17)
Şimdi burada Allah'ın fiziksel olarak bir oku veya bir şeyi eline alıp attığını, bir insanın yaptığı işi bizzat kendisinin gerçekleştirdiğini söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Fiili gerçekleştiren insan olduğu hâlde ayette bu eylem Allah’a nispet edilmektedir. Çünkü olayın gerçekleşmesinde Allah’ın iradesi, düzeni ve belirlediği yasalar söz konusudur.

Bu örnek, Kur’an’da bir eylemin Allah’a nispet edilmesinin her zaman o eylemin doğrudan Allah tarafından, insanın dışında gerçekleştirildiği anlamına gelmediğini gösterir. Dolayısıyla Mâide suresindeki şeriatların farklılığına ilişkin ifadeyi de Allah’ın değişmez yasasını değiştirdiği şeklinde yorumlayamayız.

Burada bizim üzerinde durduğumuz husus şudur: Şeriatların farklılaşması, insanların zaman içerisinde değiştirdiği anlayış ve uygulamalarla ilgilidir. Allah’ın değişmez yasası ise bütün bu değişimlerin üzerinde varlığını sürdürür.

İnsanların Değiştirdiği, Allah’ın Değişmez Yasasıdır
İnsanlık tarihi boyunca toplumların inançlarında, geleneklerinde, yönetim biçimlerinde ve din adına oluşturdukları uygulamalarda büyük değişiklikler yaşanmıştır. Bir dönemde benimsenen bir uygulama, sonraki dönemlerde farklı biçimlere dönüşmüş; insanların din anlayışlarına kendi kabulleri, çıkarları ve gelenekleri karışmıştır.

Bu nedenle geçmişteki bütün uygulamaları doğrudan Allah’ın koyduğu hükümler olarak değerlendiremeyiz. Bir toplumun belirli bir uygulamayı benimsemiş olması, o uygulamanın Allah tarafından değişmez bir yasa olarak belirlendiğini göstermez.

Burada din ile insanların din adına oluşturdukları uygulamaları birbirinden ayırmak gerekir. Allah’ın elçileri aracılığıyla bildirdiği dinin temelinde birlik vardır. Şûrâ suresinde bu birlik şöyle ifade edilir:
Allah, Nuh’a emrettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din olarak belirledi. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. (Şûrâ, 42/13)
Bu ayet, Allah’ın Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e bildirdiği dinin temelinde bir ayrılık bulunmadığını gösterir. Hepsinin çağrısı aynı Allah’a yönelmek, O’na ortak koşmamak ve O’nun bildirdiği dine bağlı kalmaktır.

Öyleyse farklı dönemlerde ortaya çıkan dinî uygulamaları ve şeriat anlayışlarını değerlendirirken bu temel birliği gözden kaçırmamalıyız. İnsanların oluşturduğu farklılıkları Allah’ın değişen hükümleri olarak göstermek, dinin kaynağıyla insanların yaptıklarını birbirine karıştırmaktır.

Toplumların Değişen Uygulamaları
Geçmiş toplumlarda görülen bazı uygulamalar, bu ayrımı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Örneğin kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, Kur’an’da ele alınan toplumsal kötülüklerden biridir.
Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda... (Tekvîr, 81/8-9)
Bu davranış Allah’ın koyduğu bir yasa değil, insanların gerçekleştirdiği bir zulümdür. Kur’an bu uygulamayı onaylamaz; aksine insanın vicdanını sarsacak biçimde mahkûm eder. Burada değişen Allah’ın hükmü değil, insanların davranışlarıdır.

Kölelik ve cariyelik konusu da geçmiş toplumların sosyal düzeni içerisinde değerlendirilmelidir. Kur’an köle azat etmeyi değerli bir davranış olarak gösterir, bazı durumlarda kefaret olarak belirler ve özgürlüğüne kavuşmak isteyenlerle sözleşme yapılmasını düzenler.
O, bir boynu çözmektir. (Beled, 90/13)
Bununla birlikte Kur’an’da köleliği bütün biçimleriyle açıkça ve tek bir genel hükümle yasaklayan bir ifade bulunduğunu söyleyemeyiz. Bu nedenle burada da ayetlerin söylediğinden fazlasını ileri sürmemek gerekir.

Önemli olan şudur: Geçmiş toplumlarda görülen her uygulama Allah’ın değişmez yasası değildir. İnsanlar kendi dönemlerinde farklı sosyal düzenler oluşturmuş, bu düzenler içerisinde farklı uygulamalar geliştirmişlerdir. Bunları Allah’ın değişen şeriatı olarak değerlendirmek yerine, insanlığın tarih boyunca yaşadığı değişimlerin bir parçası olarak görmek gerekir.

Özellikle Fetih 48/23 ayetiyle birlikte değerlendirdiğimizde, Allah’ın yasasının öteden beri süregelen ve değişmeyen bir yasa olduğu vurgusu daha da güçleniyor. Ayrıca “öteden beri” ifadesinin anlamı, bu yasanın yalnızca bugünü değil, Âdem döneminden itibaren bütün insanlık tarihini kapsadığını ortaya koyuyor.

Âdem Döneminde Hangi Hükümler Vardı?
Başlangıçtaki soruya yeniden dönelim: Allah’ın dini bir ve yasası değişmez ise Âdem döneminde de bugün Kur’an’da bildirilen hükümler geçerli değil miydi?

Allah, yasasının öteden beri uygulandığını ve bu yasada hiçbir değişiklik bulunmadığını bildiriyor:
Allah’ın öteden beri uygulanıp gelen kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Fetih, 48/23)
Burada geçen “öteden beri” ifadesi, eski zamanlardan bu yana süregelen, geçmişten bugüne değişmeden devam eden bir durumu anlatır. Öyleyse Allah’ın yasası bugün ne ise geçmişte de oydu. Nebi Âdem döneminde de Allah’ın yasası aynıydı. Aradan geçen zaman, insanların yaşadığı değişimler veya toplumların farklılaşması Allah’ın yasasını değiştirmiş olamaz.

Kur’an, Âdem’in yaratılışını, kendisine verilen bilgiyi, yasaklanan ağaca yaklaşmasını ve yeryüzüne gönderilmesini anlatır. Ancak o dönemdeki bütün toplumsal uygulamaları ve ayrıntılı hükümleri içeren kapsamlı bir şeriat listesi vermez. Bu nedenle Kur’an’da açıklanmayan ayrıntılar hakkında kesin hükümler üretmemeliyiz.

Burada birbirinden ayırmamız gereken iki konu var: Allah’ın değişmeyen yasası ve insanların zaman içerisinde oluşturdukları farklı uygulamalar. Allah’ın yasası Âdem döneminden bugüne değişmemiştir. Değişen, insanların anlayışları, tercihleri, gelenekleri ve oluşturdukları toplumsal düzenlerdir. Dolayısıyla geçmişte farklı şeriatların ve uygulamaların ortaya çıkmasını Allah’ın yasasını değiştirmesiyle değil, insanların tarih boyunca yaşadığı değişimlerle değerlendirmeliyiz.

Allah’ın değişmezliği ile insanların değişkenliği arasındaki farkı gözden kaçırmadığımızda, bu konudaki pek çok soru da anlamını bulacaktır.

Değişen Allah Değil, İnsanlardır
Bütün bu değerlendirmeleri bir arada düşündüğümüzde karşımıza önemli bir gerçek çıkıyor: Allah’ın dini birdir ve yasası değişmez. Elçilerin ortak çağrısı da insanları aynı hakikate yöneltmektir. Buna karşılık insanlar, yaşadıkları dönemlerde kendi anlayışlarını, geleneklerini ve uygulamalarını değiştirmiş; din adına farklı şeriat anlayışları ortaya çıkarmışlardır.

Mâide suresinde farklı şeriatlardan söz edilmesi, Allah’ın değişmez yasasını değiştirdiği biçiminde anlaşılmamalıdır. Enfâl suresindeki “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” ifadesinde olduğu gibi, insanın gerçekleştirdiği bir fiilin Allah’a nispet edilmesi de Kur’an’ın anlatımında karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle şeriatların farklılaşmasını değerlendirirken ayetleri birbirinden koparmadan, Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde düşünmeliyiz.

Allah, insanların kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmeyeceğini bildiriyor. Bu da değişimin insanlardan kaynaklandığını, Allah’ın ise değişmez yasası gereğince karşılık verdiğini gösteriyor.

Öyleyse Allah’ın değişmeyen yasası ile insanların zaman içerisinde oluşturduğu farklı şeriat anlayışlarını birbirine karıştırmamalıyız. Allah’ın yasası değişmez; insanlar değişir, onların tercihleri ve uygulamaları değişir. Bu değişimin sonuçları da Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde ortaya çıkar.

Önemli olan, insanların tarih boyunca din adına oluşturdukları her hükmü Allah’a mal etmek yerine, Allah’ın indirdiği vahyi esas almak ve değişmeyen ölçüyü orada aramaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

DUAYLA ZENGİN OLUNUR MU?

 DUAYLA ZENGİN OLUNUR MU?

Dua, insanın Rabb'ine yönelmesi, isteklerini ve ihtiyaçlarını dile getirmesidir. İnsan darda kaldığında yardım isteyebilir, rızık dileyebilir, ilminin artırılmasını, işlerinin kolaylaşmasını ve hayırlı sonuçlara ulaşmayı isteyebilir. Bunda elbette yanlış bir şey yoktur. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Dua etmek, insanın kendi sorumluluklarını yerine getirmesinin alternatifi değildir.

Bir düşünelim. Bir insan ev sahibi olmak istiyor ve Allah'a, kendisine bir ev vermesi için dua ediyor. Peki, bu insanın ev sahibi olabilmek için herhangi bir hazırlığı, birikimi, çalışması veya girişimi var mı? Hiçbir çaba göstermeden, ev almak için gerekli şartları oluşturmadan yalnızca dua ederek ev sahibi olmayı beklemek ne kadar anlamlıdır? Allah'tan ilim isteyen bir insanın da aynı şekilde öğrenmek istediği konuda araştırma yapması, okuması ve çalışması gerekmez mi? Sadece dua ederek ilim sahibi olunamayacağı açık değil midir?

Bir başka örnek düşünelim. Evimizin kapısını açık bırakıp dışarı çıkıyoruz. Ardından Allah'a, evimize hırsız girmemesi için dua ediyoruz. Oysa kapıyı kapatmak, kilitlemek ve gerekli önlemleri almak bizim sorumluluğumuzdur. Kendi üzerimize düşeni yapmadan, yapabileceğimiz bir işi Allah'tan beklemek nasıl bir anlayışın ürünüdür?

Kur'an, insanın çabasını ve sorumluluğunu açıkça ortaya koyar:

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm, 53/39)

Bu ayet, insanın istekleriyle elde ettikleri arasındaki ilişkiyi düşünmeye çağırır. İnsan bir şey istiyorsa bunun için çaba göstermeli, kendisine verilen aklı, iradeyi ve imkânları kullanmalıdır. İsteklerini yalnızca sözlü yakarışlara dönüştürüp hiçbir şey yapmadan sonuç beklemek, Kur'an'ın ortaya koyduğu sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.

Allah'ın koyduğu yasalar, insanın beklentilerine göre ortadan kalkmaz. Tohumu toprağa atmadan ürün beklenemeyeceği gibi, emek vermeden de emeğin karşılığı beklenemez. İnsan ekinini eker, bakımını yapar, suyunu verir ve yetişmesi için gereken şartları oluşturur. Yağmurun yağmasını, toprağın verimli olmasını ve kendisinin bütün imkânlara sahip olmasını sağlayan ise insan değildir. Burada insanın yapması gerekenlerle kendi gücünü aşan gerçekler birbirinden ayrılmalıdır.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

Bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. (Ra'd, 13/11)

Bu ayet de insanın kendi durumunu değiştirme sorumluluğunu görmezden gelemeyeceğini ortaya koyar. İnsan önce kendi iradesini ve imkânlarını kullanmalı, değişim için gereken adımları atmalıdır.

Ne var ki geleneksel din anlayışında dua zaman zaman bu sorumluluklardan bağımsız bir beklentiye dönüştürülüyor. Örneğin Vakıa suresini okuyan kişinin zengin olacağı, fakirlik çekmeyeceği, hatta çalışmasına bile gerek kalmayacağı söyleniyor. Böylece Allah'ın kitabı, insanın hayatını anlamasına ve doğru bir yol izlemesine yardımcı olan bir rehber olmaktan çıkarılıp maddi kazanç sağlayacağı düşünülen bir araca dönüştürülüyor.

Oysa Vakıa suresinin hiçbir ayetinde böyle bir zenginlik vaadi bulunmaz. Surede kıyamet, insanların ahiretteki durumları, yaratılış ve Allah'ın kudreti anlatılır. Sureye, içinde bulunmayan bir anlamı yükleyerek onu zenginlik elde etmenin yolu gibi sunmak, Allah'ın söylemediği bir şeyi O'na söyletmek değil midir?

Burada asıl sorgulanması gereken, insanın dua etmesi değil, duanın nasıl bir beklentiye dönüştürüldüğüdür. Allah'tan rızık istemek başka, rızkın elde edilmesi için gereken çabayı göstermeden zenginlik beklemek başkadır. Allah'tan başarı istemek başka, başarıya ulaşmak için çalışmamak başkadır. Allah'tan korunma dilemek başka, alınabilecek önlemleri almadan bütün sorumluluğu Allah'a yüklemek başkadır.

Sonuç olarak dua, çalışmanın yerine konulamaz; insanın sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Allah'tan istemekle birlikte gerekeni yapmak, insanın hayat karşısındaki sorumluluğudur. Allah'ın koyduğu yasaları yok sayarak yalnızca dua ile sonuç beklemek, Allah'a güvenmek değil, insanın kendi sorumluluğunu görmezden gelmesidir. Rabb'imiz insana akıl, irade ve imkân vermiştir. Bunları kullanmadan sonuç beklemek, verilen nimetlerin değerini de göz ardı etmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

CEHENNEMDEN CENNETE ÇIKIŞ VAR MI?

 CEHENNEMDEN CENNETE ÇIKIŞ VAR MI?

Bir önceki bölümde cennetin de cehennemin de ebedî olduğunu Kur’an ayetleri ışığında ele aldık. Bu iki yurdun geçici olmadığını, insanların oradaki hayatlarının da Allah'ın bildirdiği hükümler doğrultusunda sonsuza kadar süreceğini gördük. Ancak bu gerçek karşısında, geleneksel din anlayışında yerleşmiş başka bir inançla karşılaşıyoruz: Cehenneme giren bazı insanların, günahları kadar azap gördükten sonra oradan çıkarılıp cennete alınacağı inancı.

Bu anlayışa göre Allah'ın birliğine inanan, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik eden ve kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir insan, ne kadar günah işlemiş olursa olsun, sonunda mutlaka cennete kavuşacaktır. Günahlarının ağırlığına göre bir süre cehennemde kalacak, cezasını çektikten sonra oradan çıkarılacaktır. Böylece cennet ve cehennem ebedî kabul edilse bile cehennemde kalacak insanların bir bölümünün orada sonsuza kadar kalmayacağı düşünülmektedir.

İlk bakışta Allah'ın merhametiyle ilişkilendirilen bu inanç, aslında çok önemli bir soruyu beraberinde getiriyor: Allah, cehenneme giren bazı insanların belli bir süre sonra oradan çıkarılacağını ve cennete alınacağını nerede bildirmiştir? Böyle bir güvenceyi hangi ayete dayandırabiliriz?

Bu soruya Kur’an'dan bir cevap aradığımızda karşımıza çok dikkat çekici iki ayet çıkıyor. Üstelik bu ayetler, bugün savunulan anlayışın benzerinin geçmişte de dile getirildiğini açıkça gösteriyor.

Yahudilerden Aktarılan Bir İddia

Allah, Bakara suresinin 80. ayetinde bazı Yahudilerin ahiret hakkındaki sözlerini şöyle aktarıyor:
“Bir de dediler ki: ‘Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.’ De ki: ‘Siz bunun için Allah'tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?’” (Bakara, 2/80)
Burada üzerinde özellikle durmamız gereken nokta, ateşin kendilerine yalnızca sayılı günler dokunacağını söyleyenlerin bu iddialarına Allah'ın verdiği bir sözü dayanak gösterememeleridir. Allah, onlara böyle bir güvence verip vermediğini sorgulatıyor ve ardından çok ağır bir uyarıda bulunuyor: Allah hakkında bilmedikleri şeyleri mi söylüyorlar?

Aynı konu Âl-i İmrân suresinin 24. ayetinde de yeniden karşımıza çıkıyor:

“Onların bu tutumu ‘Sayılı günler dışında bize ateş asla dokunmayacak’ demelerinden ötürüdür. Uydurageldikleri yalanlar dinleri hakkında kendilerini yanıltmaktadır.” (Âl-i İmrân, 3/24)

Bu iki ayet, meselenin yalnızca bir ahiret beklentisinden ibaret olmadığını gösteriyor. İnsanların kendi dinî kabullerini Allah'ın hükmü gibi sunmaları ve Allah'ın vermediği bir güvenceyi O'nun adına dile getirmeleri söz konusudur.

Dikkat çekici olan, geleneksel din anlayışında da buna benzer bir düşüncenin bulunmasıdır. Allah'ın birliğine inandığını ve Muhammed'in Resulü olduğuna şahitlik ettiğini söyleyen bir insanın, ne kadar günah işlerse işlesin, cehennemde sonsuza kadar kalmayacağı; mutlaka bir gün oradan çıkarılacağı ileri sürülmektedir. Böylece Kur'an'ın Yahudilerden aktardığı, ateşin yalnızca sayılı günler dokunacağı iddiasıyla aynı temele dayanan bir güvence oluşturulmaktadır.

Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir: Ayetler, bu inancın tarih boyunca hangi yollarla aktarıldığını anlatmıyor. Ancak Yahudilerden aktarılan iddia ile bugün savunulan anlayış arasındaki benzerlik son derece açıktır. Kur'an'ın eleştirdiği bu düşüncenin başka bir dinî kimlik altında yeniden benimsenmesi, onu doğru hâle getirmez.

Allah'ın Cevabı Çok Açık
Bakara suresinin 80. ayetinde yöneltilen sorunun hemen ardından gelen 81 ve 82. ayetler, konunun nasıl anlaşılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor:
“Hayır! Kim bir kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte bu kimseler cehennemliktirler; onlar orada ebedî olarak kalırlar.” (Bakara, 2/81)

“İman edip hayırlı işler yapanlara gelince, onlar da cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/82)
Bu ayetlerde Allah, bir önceki ayette aktarılan sayılı günler iddiasının ardından kendi hükmünü bildiriyor. Cehennemliklerin orada ebedî kalacağını, iman edip hayırlı işler yapanların da cennette ebedî kalacağını açıklıyor.

Burada özellikle 81. ayetin ifadesine dikkat etmek gerekir. Allah, kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatan kimselerin cehennemlik olduğunu ve orada ebedî kalacaklarını bildiriyor. Ardından 82. ayette iman edip hayırlı işler yapanların cennetlik olduğunu ve orada ebedî kalacaklarını belirtiyor.

Dolayısıyla bu ayetleri, bir insanın yalnızca kendisini Müslüman olarak tanımlamasıyla kurtuluşu garanti altına aldığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Kur'an'ın ortaya koyduğu ölçü, bir kimsenin kendisine verdiği dinî isimden ibaret değildir. İman ve hayırlı işler birlikte anılmaktadır. İnsanların Allah katındaki karşılığı, kendi iddialarına değil, Allah'ın bildirdiği ölçülere bağlıdır.

Cehennemden Çıkışa Dair Bir Hüküm Var mı?
Bu konuyu daha da açıklığa kavuşturan ayetlerden biri Mâide suresinin 37. ayetidir:
“Onlar ateşten çıkmak isterler, fakat oradan çıkamayacaklardır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Mâide, 5/37)

Secde suresinin 20. ayetinde de cehennemden çıkma isteğinin karşılığı şöyle bildiriliyor:
“Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denir: ‘Asılsız saydığınız cehennem azabını tadın!’” (Secde, 32/20)
Bu ayetlerde cehennemden çıkmak isteyenlerin oradan çıkarılacağına değil, çıkamayacaklarına ilişkin bir hüküm vardır. Cehennem azabının geçici olduğuna ve belirli bir süre sonunda sona ereceğine dair bir açıklama bulunmamaktadır.

Öyleyse insanın kendisini hangi dinî kimlikle tanımladığına bakarak Allah'ın bildirmediği bir kurtuluş güvencesi üretmek nasıl mümkün olabilir? Bir insanın Allah'ın birliğine inandığını söylemesi, onun Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirdiği anlamına gelir mi? Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, insanın yaptığı haksızlıkları, kötülükleri ve inkâr ettiği gerçekleri kendiliğinden ortadan kaldırır mı?

Elbette hayır. İman, insanın kendisine verdiği bir unvan değildir. Allah'a iman ettiğini söyleyen insanın bu inancının gereğini hayatında göstermesi gerekir. Kur'an, iman edenleri hayırlı işler yapmaya çağırırken bu iki hususu sürekli birlikte anmaktadır. Dolayısıyla yalnızca bir inanç beyanından hareketle insanlara ahirette kesin bir kurtuluş garantisi vermek, Allah'ın bildirdiği ölçüleri değiştirmek anlamına gelir.

Allah Adına Güvence Vermek
Burada asıl üzerinde durmamız gereken mesele, Allah'ın merhametini inkâr etmek değildir. Allah'ın merhametinden elbette ümit kesilmez. Ancak Allah'ın merhametli olması, O'nun bildirmediği hükümleri varmış gibi kabul etmemize gerekçe olamaz. Allah'ın merhameti de adaleti de kendi koyduğu hükümler çerçevesinde anlaşılmalıdır.

Bir insanın günahları nedeniyle cehennemde belirli bir süre kalacağını, ardından mutlaka cennete alınacağını söylemek, Allah'ın vermediği bir sözü O'na mal etmektir. Bakara 80. ayette Allah'ın sorduğu soru tam da budur: Böyle bir söz için Allah'tan güvence mi aldınız, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

Âl-i İmrân 24. ayette ise bu iddianın uydurulan yalanlardan kaynaklandığı açıkça bildirilmektedir. Dolayısıyla Allah'ın bildirmediği bir kurtuluş güvencesini din adına insanlara sunmak, basit bir yorum farklılığı olarak görülemez. Bu, Allah'ın hükmü hakkında O'nun söylemediği bir şeyi söylemek, başka bir ifadeyle Allah'a iftira etmektir.

Üstelik böyle bir inanç, insanın ahlaki sorumluluğunu da zayıflatabilecek tehlikeli bir düşünceye dönüşebilir. Nasıl olsa sonunda cennete girileceği düşüncesi, insanı kötülüklerinden vazgeçmek yerine onlarla yaşamaya alıştırabilir. Oysa Kur'an'ın amacı insanlara böyle bir rahatlık sağlamak değil, onları yaptıklarının sorumluluğunu taşımaya çağırmaktır.

Sonuç: Allah'ın Vermediği Bir Sözü Kimse Veremez
Önceki bölümde cennet ve cehennemin ebedî olduğunu ortaya koyduk. Bu bölümde ise cehenneme giren insanların bir süre sonra oradan çıkarılarak cennete alınacağı yönündeki inancı inceledik. Bakara 80 ve Âl-i İmrân 24. ayetler, sayılı günler sonra ateşten kurtulma düşüncesinin Allah'ın verdiği bir güvenceye dayanmadığını, aksine Allah hakkında bilmeden konuşmak olduğunu gösteriyor. Bakara 81 ve 82. ayetler de cehennemliklerin ve cennetliklerin sonlarını açıkça bildiriyor.

Kur'an'ın ortaya koyduğu bu gerçekler karşısında, insanın kendisini Müslüman olarak tanımlamasını yeterli görüp cehennemden mutlaka çıkacağına inanması için Allah'tan alınmış bir söz yoktur. Böyle bir güvenceyi Allah vermemişse hiç kimsenin verme hakkı da yoktur.

Allah'ın merhametini anlatmak başka, O'nun bildirmediği bir kurtuluş garantisini din adına insanlara sunmak başkadır. Birincisi Allah'ı tanımaya, ikincisi ise Allah adına hüküm koymaya girer. Allah'ın bir ayetle bildirmediği bir hükmü, geleneksel kabullerle dinin değişmez gerçeği hâline getiremeyiz.

Cennet ve cehennem konusunda belirleyici olan, insanların kendileri hakkında neye inandıkları değil, Allah'ın ne bildirdiğidir. Allah'ın vermediği bir sözü kimse veremez; O'nun bildirmediği bir kurtuluş güvencesini de hiç kimse dinin hükmü hâline getiremez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAH’LA ALDATMAK

 ALLAH’LA ALDATMAK

Allah’ın Adını Kullanarak İnsanları Aldatmak
İnsan, hayatı boyunca pek çok şeye inanır, güvenir ve bağlanır. Fakat bunların içinde Allah’a duyduğu güvenin yeri başkadır. Çünkü Allah’a inanmak, yalnızca bir varlığın mevcudiyetini kabul etmek değildir; O’na sığınmak, O’nun adaletine güvenmek, rahmetini ummak ve hayatını O’nun bildirdiği hakikatler doğrultusunda şekillendirmek demektir. İşte bu güven, insanın en değerli manevi dayanaklarından biridir. Ne var ki tarih boyunca bu güvenin istismar edildiği, Allah’ın adının ve dinin kutsallığının insanlar üzerinde güç kurmak, onları yönlendirmek, korkutmak ve kendi çıkarlarına bağlamak için kullanıldığı da görülmüştür.

Allah’a duyulan güvenin böylesine güçlü olması, bu güveni istismar etmek isteyenlere de büyük bir imkân sunar. Çünkü bir insanın kendi adına söylediği söze şüpheyle yaklaşılabilir; fakat aynı söz Allah adına söylendiğinde, dinî bir hüküm gibi sunulduğunda veya Allah’ın rızasıyla ilişkilendirildiğinde insanlar üzerinde çok daha etkili olabilir. Böylece kişinin kendi düşüncesi Allah’ın emri, kendi yorumu dinin değişmez hükmü, kendi çıkarı da kutsal bir amaç gibi gösterilebilir.

İşte bu kitapta ele alınan “Allah’la aldatmak” ifadesi, Allah’ın bizzat aldatması anlamına gelmez. Burada anlatılan, Allah’ın adını, dinin kutsallığını, O’nun rahmetine duyulan güveni ve insanın inanç dünyasını bir aldatma aracı hâline getirmektir. İnsanların Allah’a olan bağlılığını kullanarak onları yanlış yönlendirmek, Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat etmek ve kendi düşüncelerini Allah’ın hükmüymüş gibi kabul ettirmek, bu aldatmanın temel biçimlerindendir.

Kur’an bu tehlikeyi çok açık bir şekilde haber verir:
Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın. (Fâtır, 35/5)
Bu ayette iki ayrı aldatma tehlikesine dikkat çekilir: Dünya hayatının insanı aldatması ve aldatma ustasının Allah hakkında insanı kandırması. İnsanın dünya hayatına kapılarak hakikatten uzaklaşması bir tehlikedir; Allah’ın rahmetini, vaadini ve dinin anlamını yanlış göstererek insanı yanıltmak ise başka bir tehlikedir. Özellikle ayetin sonundaki uyarı üzerinde durmak gerekir. İnsan, Allah’ın bağışlayıcılığına güvenerek yanlışlarını önemsiz görebilir, Allah’ın adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul edebilir veya kendi davranışlarının sorumluluğunu başkalarına yükleyebilir. Böylece Allah’a duyduğu güven, onu hakikate yaklaştırmak yerine aldatılmasına zemin hazırlayabilir.

Buradaki asıl mesele, insanın Allah’a güvenmesi değil; bu güvenin yanlış bilgilerle, asılsız vaatlerle ve Allah’a ait olmayan hükümlerle istismar edilmesidir.

Allah’ın Adına Konuşmak ve Allah’a Yalan İsnat Etmek
Bir insanın kendi düşüncesini açıklaması başka, o düşünceyi Allah’ın emri olarak sunması başkadır. İlkinde kişi kendi sözünün sorumluluğunu taşır. İkincisinde ise kendi sözünü Allah’a mal ederek ona sorgulanamaz bir otorite kazandırmaya çalışır. Bu, yalnızca yanlış bir yorum yapmak değildir; Allah’ın söylemediği bir sözü O’na isnat etmektir.

Kur’an, bu davranışın geçmişte de sergilendiğini haber verir. Âl-i İmrân suresinde, kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözleri ve tutumları şöyle anlatılır:
Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı hâlde, “Bu Allah katındandır.” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar. (Âl-i İmrân, 3/78)
Bu ayetin anlattığı davranış son derece önemlidir. Bir sözün Allah katından olmadığı bilindiği hâlde, onu Allah’a aitmiş gibi göstermek bilinçli bir çarpıtmadır. Burada sorun yalnızca yanlış bilgi vermek değil, yanlış bilgiyi ilahî kaynaklı göstererek insanları yanıltmaktır. Ayet, geçmişteki bir topluluğun davranışını anlatır; ancak ortaya koyduğu ölçü her dönem için geçerlidir. Allah’a ait olmayan bir sözü O’na mal etmek, hangi dönemde ve kim tarafından yapılırsa yapılsın aynı temel sorumluluğu doğurur.

Kur’an bu konuda başka bir yerde de insanın Allah adına hüküm uydurmasına karşı uyarır:
Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle “Şu helâldir, şu haramdır.” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. (Nahl, 16/116)
Helal ve haram belirlemek, insanın kendi arzusuna veya alışkanlıklarına göre kullanabileceği bir yetki değildir. Bir davranışın dinen yasak veya zorunlu olduğunu söylemek, Allah adına hüküm bildirmek anlamına gelir. Bu nedenle bir insanın kendi kanaatini, aileden öğrendiği bir uygulamayı, toplumda yerleşmiş bir alışkanlığı veya herhangi bir dinî çevrenin kabulünü Allah’ın hükmü gibi sunması son derece ciddi bir meseledir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açıktır: Allah’ın helal ve haram kılmadığı bir şeyi O’nun adına helal veya haram ilan etmek, Allah hakkında yalan uydurmaktır. Bir uygulamanın uzun zamandır yapılıyor olması, çok sayıda insan tarafından benimsenmesi veya dinî bir gelenek hâline gelmesi, ona Allah katında hüküm olma niteliği kazandırmaz.

Bu nedenle din adına ileri sürülen her iddianın kaynağı sorgulanmalıdır. Bir sözün kimin tarafından söylendiğinden önce, gerçekten Allah’ın kitabında bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Çünkü Allah’ın adına konuşma iddiasında bulunan hiç kimse, kendi sözünü Allah’ın sözü hâline getiremez.

Din Adına Korku Oluşturmak ve İnsanları Bağımlı Hâle Getirmek
Allah’a inanan insanın en temel duygularından biri, O’na karşı sorumluluk bilincidir. İnsan yaptığı davranışların hesabını vereceğini bilir; bu bilinç onu adalete, dürüstlüğe ve doğru davranmaya yöneltir. Ancak bu sorumluluk duygusu, insanları korku altında tutmanın veya başkalarına bağımlı hâle getirmenin aracı olarak kullanıldığında dinin amacı tersine çevrilmiş olur.

İnsanlara sürekli olarak kendilerinin yetersiz olduğu, Allah’a doğrudan yönelemeyecekleri, mutlaka bir dinî otoritenin rehberliğine ihtiyaç duydukları veya kurtuluşun belirli kişilerin kabulüne bağlı bulunduğu anlatılırsa, zamanla kendi sorumluluklarını başkalarına devretmeye başlayabilirler. Böyle bir ortamda kişi, Allah’ın kitabını anlamaya ve kendi davranışlarının hesabını vermeye çalışmak yerine, kendisine yol gösterdiğini iddia eden insanların sözlerine bağımlı hâle gelir.

Oysa Kur’an insanın sorumluluğunu başkasına devretmesine izin vermez:
Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. (En’âm, 6/164)
Bu ilke, insanın kendi inancından ve davranışlarından sorumlu olduğunu ortaya koyar. Bir başkasının dinî otorite sahibi olduğunu düşünmek, kişinin kendi aklını ve sorumluluğunu terk etmesini haklı çıkarmaz. Hiç kimse bir başkasının yerine Allah’a hesap veremez; hiç kimse de başka bir insanın Allah katındaki sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.

İnsanları korkutarak yönetmenin bir başka yolu da Allah’ın rahmetini ve azabını kendi denetimindeymiş gibi göstermektir. Kimi zaman belirli kişilerin onayı olmadan Allah’ın rızasına ulaşılamayacağı, kimi zaman da belirli uygulamalar yapılmadığında insanın mutlaka cezalandırılacağı ileri sürülür. Böylece Allah’ın hükmü yerine insanların koyduğu ölçüler geçirilir.

Kur’an ise insanın neyin peşinden gittiğini bilmesini ister:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur. (İsrâ, 17/36)
Bu uyarı, din adına söylenen sözler için de geçerlidir. Bir iddia sırf dinî bir dille anlatıldığı için doğru kabul edilemez. İnsan, kendisine sunulan bilginin kaynağını araştırmak ve neye inandığını bilmekle sorumludur. Korku, araştırmanın ve düşünmenin önüne geçirilmemelidir.

Allah’ın Merhametini Kullanarak Aldatmak
Allah’ın rahmeti, insanın ümidini diri tutan en büyük dayanaklardan biridir. İnsan hata yapabilir, yanlış bir yola girebilir, bilerek veya bilmeyerek günah işleyebilir. Fakat hatasını fark ettiğinde Allah’a yönelmesi ve bağışlanma dilemesi için her zaman bir kapı vardır. Kur’an bu konuda insanı ümitsizliğe düşürmez:
De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
(Zümer, 39/53)
Bu ayet, Allah’ın rahmetinin genişliğini bildirirken insanı sorumluluktan uzaklaştırmaz. Çünkü hemen ardından gelen ayette insanlara Rabb’lerine yönelmeleri ve O’na teslim olmaları emredilir. Devamındaki ayette de Rabb’lerinden kendilerine indirilenin en güzeline uymaları istenir. Yani bağışlanma ümidi, insanın yanlışlarında ısrar etmesi için bir güvence değil; hatasından dönmesi ve doğruya yönelmesi için bir çağrıdır.

Allah’ın merhametini istismar etmek ise bu anlamı tersine çevirmektir. İnsanlara nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ın mutlaka bağışlayacağı söylenerek sorumluluk duygusu ortadan kaldırılabilir. Böyle bir yaklaşım, Allah’ın rahmetini insanın kendi arzularına göre kullanabileceği bir güvenceye dönüştürür.

Allah’ın bağışlayıcı olması, insanın bilerek yanlışta ısrar etmesini meşru kılmaz. Rahmet, sorumluluğun karşıtı değildir. Tam tersine insanın hatasını görüp düzeltmesi, haksızlıktan vazgeçmesi ve Rabb’ine yönelmesi için bir imkândır.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek başka, Allah’ın rahmetini yanlış davranışlara mazeret yapmak başkadır. Birincisi Kur’an’ın çağrısıdır; ikincisi ise insanın kendi kendisini aldatmasıdır.

Allah’ın Dinine İnsan Eliyle Eklemeler Yapmak
Din, Allah’ın insanlara bildirdiği bir yol ve hayat ölçüsüdür. İnsanların bu ölçüyü anlamaya çalışması, üzerinde düşünmesi ve hayatlarına uygulaması gerekir. Fakat insanların kendi düşüncelerini, alışkanlıklarını ve kabullerini Allah’ın dinine eklemeleri başka bir meseledir. Bir uygulamanın zamanla yaygınlaşması, gelenek hâline gelmesi veya toplum tarafından benimsenmesi, onun Allah tarafından din olarak belirlendiği anlamına gelmez.

Kur’an, Allah’ın izin vermediği şeylerin din hâline getirilmesini açıkça sorgular:
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine meşru kılan ortakları mı var? (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koyma meselesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinin hükmü hâline getirmek, Allah’ın hüküm koyma yetkisine müdahale etmektir. İnsanların kendi aralarında kabul ettikleri kurallar, Allah’ın bildirdiği dinin yerine geçirilemez.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, insanların hayatlarını düzenlemek için kendi aralarında kararlar almasıyla Allah adına dinî hüküm koymaları arasındaki farktır. İnsanlar günlük hayatın ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapabilirler. Ancak bu düzenlemeleri Allah’ın değişmez emriymiş gibi sunamazlar. Bir insanın kendi tercihine uymayan herkesi Allah’a karşı gelmekle suçlaması, kendi kanaatini ilahî hüküm seviyesine çıkarması anlamına gelir.

Din adına eklemeler yapıldığında zamanla asıl ölçü görünmez hâle gelir. İnsanlar Allah’ın kitabında ne bildirildiğini araştırmak yerine, kendilerine aktarılan kabulleri dinin kendisi zannetmeye başlayabilirler. Böylece dinin kaynağı ile insanlar tarafından oluşturulan dinî alışkanlıklar birbirine karışır. En tehlikeli sonuç da budur: İnsan, Allah’ın dinine bağlı olduğunu düşünürken aslında insanların oluşturduğu bir anlayışa bağlanmış olabilir.

Allah’ın Adıyla Kurulan Dinî Otoriteler
İnsanların birbirinden öğrenmesi, bilgi sahibi olanlara danışması ve tecrübelerinden yararlanması hayatın doğal bir parçasıdır. Burada sorgulanması gereken, bilgi alışverişi veya bir insana duyulan saygı değildir. Asıl mesele, herhangi bir insanın sözünün Allah’ın hükmü gibi kabul edilmesi ve o kişinin din adına sorgulanamaz bir yetki kazanmasıdır.

Kur’an, dinî otoritelerin Allah’ın hükmünün önüne geçirilmesi konusunda da uyarıda bulunur:
Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler. (Tevbe, 9/31)
Bu ayetin anlattığı durum, dinî önderlere saygı gösterilmesinden ibaret değildir. Sorun, insanların Allah’ın hükmü yerine dinî önderlerin hükümlerine bağlanmaları ve onların koyduğu ölçüleri dinin belirleyicisi hâline getirmeleridir. Bir insanın bilgili olması, ona Allah adına hüküm koyma yetkisi vermez. Bir topluluğun önderi olması da onun sözlerini sorgulanamaz kılmaz.

Dinî otorite iddiası taşıyan kişiler, Allah’ın kitabında bulunmayan hükümleri dinin gereği olarak sunmaya başladıklarında, insanların Allah ile olan bağının arasına kendi otoritelerini yerleştirmiş olurlar. İnsanlar da zamanla Allah’ın ne söylediğini araştırmak yerine, kendilerine kimin ne söylediğine bakar hâle gelirler.

Bu durumun tehlikesi, insanın kendi sorumluluğunu bir başkasına devretmesidir. Kişi, inandığı şeyin doğruluğunu araştırmak yerine bağlı olduğu kişinin doğruluğuna güvenebilir. Böylece Allah’ın kitabı ölçü olmaktan çıkar; kişinin bağlı bulunduğu çevrenin kabulleri ölçü hâline gelir.

Oysa Allah’ın dini, herhangi bir kişinin veya topluluğun mülkiyetinde değildir. Hiç kimse Allah ile insan arasına girerek kendisine vazgeçilmez bir makam oluşturamaz. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak başka, onları Allah’ın hükmünün yerine koymak başkadır.

Dinin Görüntüsüyle Hakikati Gizlemek
Aldatmanın her zaman açıkça yalan söylemek biçiminde gerçekleşmesi gerekmez. Bazen insanın görünüşü, kullandığı dil, yaptığı konuşmalar ve sergilediği dinî davranışlar, gerçek niyetini gizleyen bir perdeye dönüşebilir. Dinî ifadeler kullanmak, Allah’tan söz etmek, doğru ve güzel konuşmak tek başına kişinin hakikate bağlı olduğunu göstermez. Söylenen sözlerin davranışlarla örtüşmesi ve insanın adalet, dürüstlük ve sorumluluk ölçülerine bağlı kalması gerekir.

Kur’an, dış görünüşün ve etkileyici sözlerin insanı yanıltabileceğine dikkat çeker. Münâfikûn suresinde, münafıkların konuşmalarının dinleyenlerin ilgisini çekebildiği, fakat onların iç dünyalarıyla sözleri arasında bir uyumsuzluk bulunduğu anlatılır. Bu anlatım, insanın yalnızca sözlere ve görüntüye bakarak hüküm vermemesi gerektiğini gösterir. Bununla birlikte ayette anlatılan özellikleri, herhangi bir kişiye veya topluluğa delilsiz biçimde yüklemek de doğru değildir.

Bir insanın dinî görünmesi, söylediği her sözün doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî bir kimliği bulunmayan bir insanın söylediği doğru bir söz de sırf kimliği nedeniyle reddedilemez. Hakikatin ölçüsü, kişinin görüntüsü veya toplumdaki konumu değil, ortaya koyduğu sözün ve davranışın doğruluğudur.

Din adına konuşan bir kişinin insanlara adaleti öğütlerken kendisi haksızlık yapması, doğruluktan söz ederken gerçeği gizlemesi veya Allah’ın adını kullanarak başkalarının emeğini ve malını istismar etmesi, dinin görüntüsünün hakikatin önüne geçirilmesidir. Böyle bir durumda din, insanı doğruya yönelten bir rehber olmaktan çıkarılıp kişisel çıkarların örtüsü hâline getirilmiş olur.

Aldatılan İnsan Neden Gerçeği Göremiyor?
Allah’ın adı kullanılarak yapılan aldatmanın etkili olmasının önemli nedenlerinden biri, insanın inandığı şeyleri sorgulamaktan çekinmesidir. İnsan bazen çocukluğundan beri öğrendiği kabulleri değiştirmeyi zor bulur. Ailesinden, çevresinden ve toplumundan devraldığı düşünceleri sorguladığında, yalnızca bir fikrini değil, yıllardır içinde yaşadığı dünyayı da sorgulamak zorunda kalacağını hisseder.

Bir başka neden de çoğunluğun kabul ettiği şeylerin doğru olduğuna inanılmasıdır. Oysa bir düşüncenin çok sayıda insan tarafından benimsenmesi, onun hakikat olduğunu göstermez. Kur’an bu konuda da insanı uyarır:
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. (En’âm, 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her zaman yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak çoğunluk tarafından benimsenmiş olmanın bir düşünceyi kendiliğinden doğru hâle getirmediğini ortaya koyar. Hakikat, insanların sayısıyla belirlenmez. Bir inancın doğruluğu, onu kaç kişinin kabul ettiğine göre değil, dayandığı delile göre değerlendirilmelidir.

İnsan bazen de inandığı kişiyi kaybetmekten, bağlı olduğu çevreden dışlanmaktan veya yıllardır savunduğu düşüncelerin yanlış olduğunu kabul etmekten korkar. Bu korkular, gerçeği araştırmanın önüne geçebilir. Böylece kişi, yanlış olduğunu düşündüğü bir uygulamayı bile sırf alıştığı için savunmaya devam edebilir.

Kur’an ise insanın düşünmesini, bilmediği şeyin peşinden gitmemesini ve sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. İnanç, başkalarının düşüncelerini sorgusuzca devralmak değil, Allah’ın bildirdiği hakikati anlayarak benimsemektir. İnsan, kendisine aktarılan her dinî iddiayı Allah’ın kitabının ölçüsüne göre değerlendirmelidir.

İnsan Kendi Kendini de Aldatabilir
Allah’la aldatılma meselesi yalnızca başkalarının insanları kandırmasıyla sınırlı değildir. İnsan, bazen kendi arzularını haklı göstermek için Allah’ın adını ve dinî kavramları kendisi de kullanabilir. Yanlış bir davranışını çeşitli gerekçelerle savunabilir, kendi çıkarına uygun bir yorumu benimseyebilir ve zamanla bu yorumun gerçekten Allah’ın hükmü olduğuna inanabilir.

İnsanın kendisini aldatması, çoğu zaman gerçeği hiç bilmemesinden değil, bildiği gerçeğin gereğini yerine getirmek istememesinden kaynaklanabilir. Kişi, kendi davranışlarıyla yüzleşmek yerine kendisini rahatlatacak açıklamalar arar. Haksızlığını zorunluluk, çıkarını hizmet, yanlışını da dinî bir gerekçe gibi gösterebilir.

Kur’an, insanın kendisini temize çıkarmasına karşı da uyarır:
Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin sakındığını en iyi O bilir. (Necm, 53/32)
Bu uyarı, insanın kendi inancını ve davranışlarını değerlendirirken dürüst olması gerektiğini gösterir. Kendisini iyi, doğru veya Allah katında ayrıcalıklı görmek, kişinin gerçekten öyle olduğunu kanıtlamaz. İnsan, kendi niyetleri konusunda bile yanılabilir. Bu nedenle inanç ve davranışlarını Allah’ın bildirdiği ölçülerle karşılaştırmalı, kendisini haklı çıkarmak için değil, gerçeği bulmak için düşünmelidir.

Allah’ın adını kullanarak başkalarını aldatmak kadar, kendi yanlışlarını Allah’ın adıyla örtmeye çalışmak da ciddi bir sorumluluktur. Çünkü insan, kendi arzusunu Allah’ın rızası gibi göstermeye başladığında, hakikati aramayı bırakmış demektir.

Allah’ın Rahmetine Güvenmek Başka, Allah’ı Güvence Olarak Kullanmak Başkadır
İnsan Allah’ın rahmetine güvenmelidir. Fakat bu güven, insanın kendisini her türlü sorumluluktan muaf görmesine dönüşmemelidir. Allah’ın bağışlayıcı olması, haksızlık yapanın haksızlığını önemsiz hâle getirmez. Allah’ın merhameti, insanın doğruyu arama ve yanlıştan dönme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Allah’ın rahmetine güvenen insan, bu güvenin kendisini daha dürüst, daha adaletli ve daha sorumlu bir hayata yöneltmesi gerektiğini bilir. Yanlış yaptığında bunu savunmak yerine kabul eder; başkasına zarar verdiğinde bunu dinî sözlerle örtmeye çalışmaz; Allah’ın bağışlayıcılığını kendi çıkarları için kullanmaz.

Allah’ın rahmetini istismar eden anlayış ise insana farklı bir mesaj verir: Nasıl olsa Allah bağışlar, nasıl olsa belirli bir uygulama yapılınca bütün sorumluluklar ortadan kalkar, nasıl olsa bir başkasının aracılığıyla kurtuluş mümkündür. Böylece insanın Allah’a yönelmesi gereken yerde, Allah adına konuşan insanların oluşturduğu güvence arayışı öne çıkar.

Kur’an’ın çağrısı ise insanın doğrudan Rabb’ine yönelmesi, O’na teslim olması ve kendisine indirilen vahye uymasıdır. Zümer suresindeki rahmet müjdesinin hemen ardından gelen emirler de bunu gösterir: Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemeli, fakat aynı zamanda O’na yönelinmeli ve indirilen vahyin en güzeline uyulmalıdır. Rahmet, insanı hakikatten uzaklaştıran bir mazeret değil, hakikate dönmesini sağlayan bir imkândır.

Allah’la Aldatılmaya Karşı Kur’an’ın Ölçüsü
Allah’ın adı kullanılarak aldatılmanın önüne geçmenin yolu, insanları başka bir otoriteye bağlamak değil, onları Allah’ın kitabındaki ölçülerle buluşturmaktır. Çünkü bir insanın Allah adına söylediği sözün doğru olup olmadığını belirleyecek olan, yine Allah’ın bildirdiği hakikattir.

Bu nedenle din adına ileri sürülen bir iddia karşısında önce şu sorular sorulmalıdır: Bu hüküm Allah’ın kitabında var mı? Allah gerçekten böyle bir emir vermiş mi? Söylenen söz ayetin bağlamıyla örtüşüyor mu? Yoksa bir insanın düşüncesi, zamanla Allah’ın emri gibi mi sunulmuş? Bir uygulama dinin değişmez bir şartı olarak anlatılıyorsa bunun Kur’an’da dayanağı nedir?

Bu soruların sorulması, insanlara karşı çıkmak veya her söyleneni peşinen reddetmek değildir. Aksine, inancın kaynağını doğru belirleme sorumluluğudur. Bir insanın sözü doğru olabilir; fakat doğru olması, o sözü Allah’ın vahyi hâline getirmez. Bir düşünce yararlı görülebilir; fakat yararlı olması, onu dinî hüküm yapmaz. Din adına konuşmak ile Allah’ın bildirdiği dini aktarmak aynı şey değildir.

Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeyin peşinden gitmemesini ister. Bu nedenle dinî iddialar karşısında sorgulamak, araştırmak ve delil istemek inanca aykırı değil, sorumluluk bilincinin gereğidir. Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak için insanın düşüncesini devre dışı bırakması değil, aklını ve vicdanını kullanması gerekir.

Allah’ın adına konuştuğunu söyleyen hiç kimse, kendi sözünü sorgulanamaz hâle getiremez. Hiç kimse Allah’ın rahmetini kendi denetimindeymiş gibi sunamaz. Hiç kimse insanları Allah’a ulaştıran vazgeçilmez bir aracı olduğunu ileri sürerek kendisine ilahî bir makam oluşturamaz. Allah’ın dini, insanların otorite kuracağı bir alan değildir.

Sonuç: Allah’ın Adını Kullanmak, Allah’ın Adına Konuşma Yetkisi Vermez
Allah’la aldatmak, insanın Allah’a duyduğu güveni kendi çıkarına dönüştürmektir. Bazen Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat ederek, bazen insanların korkularını kullanarak, bazen de Allah’ın rahmetini yanlış yorumlayarak yapılır. Kimi zaman dinî geleneklerin arkasına saklanır, kimi zaman dinî otorite iddiasıyla ortaya çıkar, kimi zaman da insanın kendi yanlışlarını haklı gösterme çabasında kendisini belli eder. Görünüşleri farklı olsa da bütün bu davranışların ortak noktası aynıdır: İnsanların Allah’ın bildirdiği hakikatle bağını zayıflatmak ve Allah adına oluşturulan insan kaynaklı kabulleri dinin yerine geçirmek.

Bir sözün Allah’a ait olduğunu söylemek, o sözü gerçekten Allah’ın sözü yapmaz. Bir uygulamaya dinî bir ad vermek, onu Allah’ın emri hâline getirmez. Bir insanın kendisini din adına yetkili görmesi de ona Allah adına hüküm koyma hakkı kazandırmaz. Allah’ın adı, hiçbir insanın kendi düşüncesine güç kazandırmak için kullanabileceği bir makam veya otorite aracı değildir.

Bu nedenle insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah adına söylenen her sözü Allah’ın kitabının ölçüsüne göre değerlendirmektir. İnanç, başkalarının oluşturduğu korkularla, vaatlerle ve kabullerle değil; Allah’ın bildirdiği hakikati anlayarak şekillenmelidir. İnsan, Allah’a olan güvenini başka insanların ellerine bırakmamalı; kendi sorumluluğunu başkasına devretmemelidir.

Allah’ın rahmeti gerçektir, vaadi gerçektir ve bildirdiği din gerçektir. Bu gerçeklerin hiçbiri, insanların kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu sözleri ve uygulamaları Allah’a mal etmelerine izin vermez. Tam tersine, Allah’a duyulan güvenin korunması için O’nun adına uydurulan her sözün sorgulanması gerekir.

Çünkü Allah’a inanmak, Allah adına konuşan herkese inanmak değildir. Allah’a teslim olmak, insanların Allah adına oluşturduğu hükümlere teslim olmak da değildir. Asıl bağlılık, Allah’ın bildirdiğine yönelmek ve O’nun adına söylenenleri yine O’nun kitabının ölçüsünde değerlendirmektir.

Allah’ın adını kullanmak, Allah’ın adına konuşma yetkisi vermez. Allah’ın dinini temsil ettiğini söylemek de hiç kimseyi sorgulanamaz kılmaz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİNİN DEĞİŞİMİ VE NEBİ MUHAMMED’İN BIRAKTIĞI MİRAS

 DİNİN DEĞİŞİMİ VE NEBİ MUHAMMED’İN BIRAKTIĞI MİRAS

Allah’ın indirdiği din ile insanların oluşturduğu din
Bugün din adına yaşananlara baktığımızda birbirinden farklı inançlar, uygulamalar ve dinî kabullerle karşılaşıyoruz. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler, şeyhlik makamları, kandil geceleri, türbeler, menkıbeler ve çeşitli dinî merasimler… Bunların hangisinin Allah'ın indirdiği dinde karşılığı var? Hangileri zaman içinde insanların inançlarına, geleneklerine ve yorumlarına dayanarak ortaya çıkmış? Bu sorular, yalnızca bazı uygulamaları sorgulamak için değil, dinin gerçek kaynağını yeniden anlamak için de önemlidir.

Çünkü dinin sahibi Allah'tır. Dini belirleme, hüküm koyma, helali ve haramı bildirme yetkisi yalnızca O'na aittir. İnsanların görevi ise Allah'ın bildirdiği dini anlamak ve yaşamaktır. Ancak tarih boyunca bu temel gerçek giderek göz ardı edilmiş, Allah'ın gönderdiği vahyin çevresinde insanlar tarafından oluşturulan inançlar ve uygulamalar birikmiştir. Bir süre sonra da Allah'ın bildirdiği hükümlerle insanların oluşturduğu kabuller birbirine karışmış, gelenekler dinin ayrılmaz parçaları gibi görülmeye başlanmıştır.

Oysa Allah, indirdiği kitabın niteliğini açıkça bildirmektedir:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2)
Kur'an, insanlara yol göstermek için indirilmiş ilahi rehberdir. Allah, insanın doğruyu bulabilmesi için gerekli ölçüleri bildirmiştir. Bu nedenle bir inancın veya uygulamanın dinin parçası olup olmadığını belirlerken insanların alışkanlıklarına, geçmişten gelen kabullerine ya da çoğunluğun ne yaptığına bakamayız. Ölçümüz Allah'ın kitabı olmalıdır.

Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Allah size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?” (En'âm, 6/114)
Bu soru, dinin kaynağı konusunda son derece belirleyicidir. Allah kitabını açıklanmış olarak indirdiğini bildirirken insanların din konusunda başka hüküm koyucular araması nasıl açıklanabilir? Elbette insanlar araştırabilir, düşünebilir, ayetler üzerinde çalışabilir ve birbirlerinden bilgi edinebilir. Ancak hiçbir insanın yorumu Allah'ın hükmü yerine geçirilemez.

Allah, dinin tamamlandığını da açıkça bildirmiştir:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 5/3)
Dinin tamamlanmış olması, insanların sonradan yeni hükümler ve ibadetler oluşturarak Allah'ın dinine ekleme yapamayacağını da ortaya koymaktadır. Bir insanın güzel niyetle ortaya koyduğu bir davranış, toplumda yaygınlaşması veya yüzyıllardır sürdürülmesi onu Allah'ın emri hâline getirmez. Kültürel bir alışkanlıkla dinî bir hüküm arasındaki ayrım mutlaka korunmalıdır.

Nebi Muhammed’in elçilik görevi ve vahye bağlılığı
Nebi Muhammed'in insanlara taşıdığı mesajın merkezinde Allah'ın vahyi bulunuyordu. Onun görevi yeni bir din oluşturmak, Allah'ın bildirdiği hükümlere kendi düşüncelerinden eklemeler yapmak veya insanlara Allah'tan bağımsız bir dinî düzen kurmak değildi. O, Allah'ın elçisi olarak kendisine vahyedilene uymak ve onu insanlara ulaştırmakla sorumluydu.

Kur'an'da bu sorumluluk açıkça ifade edilir:
“De ki: Ben elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf, 46/9)

Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
“De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.” (En'âm, 6/50)
Bu ayetlerde Resulün kendi konumunu nasıl tanımladığı görülmektedir. O, kendisine vahyedilenin dışına çıkarak bağımsız bir dinî hüküm koyucu olduğunu söylememektedir. Kendi düşüncesini Allah'ın dini olarak sunmamakta, insanları da kendisine Allah'tan bağımsız bir bağlılığa çağırmamaktadır.

Burada Resulün konumunu doğru anlamak gerekir. Allah'ın elçisi olması, ona vahiyden bağımsız olarak dinin kaynağı olma yetkisi vermez. Resulün görevi, Allah'tan aldığı mesajı tebliğ etmek ve bu mesaja uygun yaşamaktır. Dolayısıyla Resule itaat, onun Allah'tan getirdiği mesaja itaattir. Resule itaati, Allah'ın vahyinden bağımsız söz ve hükümleri dinin kaynağı hâline getirmek şeklinde yorumlamak, elçilik görevinin özünü değiştirmektir.

Allah, Resulüne verilen görevi şöyle bildirir:
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Mâide, 5/67)
Bu ayet, elçilik görevinin temelini açıkça ortaya koymaktadır. Resul, kendisine indirileni tebliğ etmekle yükümlüdür. Dolayısıyla Nebi Muhammed'in insanlığa bıraktığı mirası anlamak için onun adına sonradan oluşturulan kabullere değil, taşıdığı vahye bakmak gerekir.

Vahyin korunması ve insanların oluşturduğu dinî kaynaklar
Allah, Kur'an'ın korunacağını açıkça bildirmiştir:
“Şüphesiz o zikri biz indirdik! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9)
Bu güvence, Allah'ın indirdiği kitabın insanlık için değişmez bir ölçü olduğunu ortaya koymaktadır. Kur'an'ın korunması, dinin temel kaynağının da korunması demektir. İnsanların Allah'ın kitabını anlamak ve yaşamak yerine, dinî hükümler konusunda başka anlatımları belirleyici hâle getirmeleri bu nedenle ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Tarih boyunca Nebi Muhammed'e ait olduğu ileri sürülen çok sayıda söz, davranış ve anlatım dinî kaynak olarak kabul edilmiştir. Bunların bir kısmı yalnızca tarihî bilgi niteliğinde görülmemiş, doğrudan inanç ve ibadet belirleyen hükümler hâline getirilmiştir. Böylece Kur'an'ın yanında, hatta zaman zaman önünde, insan aktarımları yer almıştır.

Oysa bir sözün Nebi Muhammed'e atfedilmesi, onun Allah'ın vahyi olduğu anlamına gelmez. Bir anlatımın yüzyıllardır aktarılması da ona din adına hüküm koyma yetkisi kazandırmaz. Üstelik rivayetlerin kendi aralarında ve Kur'an'ın bildirdiği ilkelerle çelişmesi, bunların dinin değişmez ölçüsü olarak kabul edilemeyeceğini gösterir.

Burada yapılması gereken, çelişkili aktarımlar arasından tercih yapmak veya Kur'an'a aykırı olanları farklı yorumlarla kabul edilebilir hâle getirmek değildir. Dinin ölçüsü Allah'ın kitabıdır. Hiçbir insanın sözü, ne kadar değerli kabul edilirse edilsin, Allah'ın bildirdiği vahyin yerine geçirilemez.

Furkan suresinde Resulün şu şikâyeti yer alır:
“Resul, ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.’ dedi.” (Furkân, 25/30)
Kur'an'ı terk etmek yalnızca onu okumamak değildir. Onu hayatın dışında bırakmak, hükümlerini dikkate almamak, anlaşılmasını gereksiz görmek ve din konusunda başka kaynakları onun önüne geçirmek de bu terk edişin farklı biçimleridir. İnsanlar Kur'an'ı okuyabilir, ezberleyebilir ve güzel seslerle dinleyebilir. Ancak dinin ölçüsünü başka kaynaklarda arıyorlarsa, kitabın rehberliğini hayatlarının merkezine yerleştirmemiş olurlar.

Geleneklerin zamanla dinin parçası hâline gelmesi
Dinî değişim çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Önce bir düşünce veya uygulama ortaya çıkar. Ardından ona dinî anlamlar yüklenir. Zamanla toplum tarafından benimsenir, sonraki kuşaklara aktarılır ve başlangıçta insanların tercihi olan bir davranış, dinin değişmez bir gereği gibi algılanmaya başlanır.

Bu süreçte aileden öğrenilen alışkanlıklar, toplumun kültürü, geçmişten aktarılan kabuller ve dinî otorite kabul edilen kişilerin görüşleri etkili olur. İnsanlar çoğu zaman bir uygulamanın kaynağını araştırmak yerine, kendilerine öğretilen şekliyle yaşamayı tercih eder. Çünkü çocukluğundan beri gördüğü, ailesinden öğrendiği ve çevresindeki herkesin yaptığı bir davranışın sorgulanması kolay değildir.

Kandil geceleri bu açıdan değerlendirilmesi gereken örneklerden biridir. İnsanların belirli gecelerde bir araya gelmesi, dua etmesi, Kur'an okuması veya Allah'ı anması kendi başına kötü bir davranış değildir. Ancak belirli gecelerin Allah tarafından özel olarak kutsandığı, o gecelere özgü ibadetler belirlendiği veya bu uygulamaların dinî bir zorunluluk olduğu ileri sürüldüğünde bunun vahye dayandırılması gerekir.

Kur'an'da bugün kandil geceleri adıyla kutlanan günleri kapsayan, bu gecelere özgü bir ibadet takvimi bulunmamaktadır. Allah'ın bildirmediği bir uygulamayı O'nun emri olarak sunmak doğru değildir. İnsan istediği zaman dua edebilir, Allah'ı anabilir ve Kur'an okuyabilir. Bunun için Allah'ın belirlemediği özel zamanlar oluşturup bunları dinin gereği olarak kabul etmeye ihtiyaç yoktur.

Türbeler çevresinde gelişen uygulamalar da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Bir insanın mezarını ziyaret etmek, ölümü hatırlamak ve geçmişten ibret almak başka; mezarda yatan kişiden medet ummak, dileklerini ona yöneltmek veya onun Allah katında özel bir aracılık gücü bulunduğuna inanmak başkadır.

Allah şöyle buyurur:
“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte kimseye kulluk etmeyin.” (Cin, 72/18)


Bir başka ayette de insanın doğrudan Allah'a yönelmesi gerektiği şöyle anlatılır:
“Darda kalan kendisine yalvardığı zaman ona karşılık veren, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan kimdir? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var! Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” (Neml, 27/62)
Bu ayetlerin ortaya koyduğu ilke açıktır: Dua ve kulluk Allah'a yöneltilmelidir. Hiçbir insan, ne kadar değerli kabul edilirse edilsin, Allah'ın yerine geçirilemez. İnsanlardan hayattayken imkânları ölçüsünde yardım istemekle, ölmüş bir insandan görünmeyen âlemde yardım beklemek aynı şey değildir. Allah'a ait olan yetki ve özellikleri başka varlıklara yüklemek, kulluğun yönünü değiştiren ciddi bir sorundur.

Mezhepler ve tarikatlar: Dinî aidiyetin ayrılığa dönüşmesi
İnsanların din adına oluşturduğu yapıların en önemli sonuçlarından biri, Müslümanların farklı dinî kimlikler etrafında bölünmesidir. Zaman içinde farklı yorumlar kurumsallaşmış, kendi kurallarını ve bağlılık biçimlerini oluşturmuştur. Bir süre sonra insanlar kendilerini yalnızca Müslüman olarak tanımlamak yerine, belirli bir mezhebin veya tarikatın mensubu olarak tanımlamaya başlamıştır.

Elbette insanlar farklı düşünebilir ve Kur'an ayetleri üzerinde farklı değerlendirmeler yapabilir. Bir konudaki yorum farklılığı tek başına düşmanlık sebebi değildir. Ancak bir yorumun Allah'ın değişmez hükmü gibi sunulması, o yoruma bağlılığın dinin şartı hâline getirilmesi ve insanların bu aidiyetler üzerinden birbirlerini değerlendirmesi ciddi bir sorundur.

Allah, dinin parçalanması konusunda şöyle uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En'âm, 6/159)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın insanlardan istediği birlikteliğin kaynağına dikkat etmek gerekir. İnsanları bir arada tutacak olan şey bir mezhebe, tarikata, cemaate veya dinî lidere bağlılık değildir. Allah'ın ipine, yani O'nun gönderdiği vahye sarılmaktır. Çünkü insanların oluşturduğu aidiyetler zamanla üstünlük iddialarına ve ayrılıklara dönüşebilir. Oysa Kur'an bütün Müslümanların ortak rehberidir.

Bir insanın kendisini belirli bir mezhebe ait görmesi, o mezhebin bütün görüşlerini sorgulanamaz kabul etmesini gerektirmez. Hiçbir mezhep Allah'ın kitabının üzerinde bir konuma yerleştirilemez. Aynı şekilde hiçbir şeyh, âlim veya dinî önder Allah'ın dinini belirleyen makamda değildir.

Tarikatlarda görülen şeyhe mutlak bağlılık, sorgulamadan itaat ve kurtuluşu bir insanın rehberliğine bağlama anlayışı da bu açıdan değerlendirilmelidir. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak başka, bir insanın dinî otoritesine teslim olmak başkadır. Allah, insana akıl ve irade vermiş, onu kendi sorumluluğunu taşıyan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sorumluluğu başka bir insana devretmek, kulluğun özünü zedeler.

Hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır
Dinin değişime uğramasının temelinde, insanların Allah'ın belirlediği sınırlarla yetinmeyip kendi kabullerini de dinî hüküm hâline getirmeleri vardır. Oysa Kur'an, hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğunu açıkça bildirir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yûsuf, 12/40)
İnsanlar kendi düşüncelerini açıklayabilir, farklı konularda değerlendirmelerde bulunabilir. Ancak bunları Allah'ın hükmü olarak sunamaz. Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal ilan edemez. Bir uygulamayı dinin zorunlu şartı hâline getiremez.

Allah'ın indirdiğiyle hükmetme konusundaki uyarı da açıktır:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/44)
Bu ayetin bağlamını ve ağırlığını göz ardı etmemek gerekir. Ayet, Allah'ın indirdiği hükümleri terk ederek başka hükümleri esas almanın ne kadar ciddi bir sorumluluk olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte ayeti, her farklı yorum yapan veya herhangi bir konuda hata eden insan hakkında gelişigüzel hüküm vermek için kullanmak doğru değildir. Burada asıl dikkat çekilen mesele, Allah'ın hükmünü devre dışı bırakarak başka hükümleri belirleyici kabul etmektir.

Bu nedenle din adına ortaya konulan her hükmün kaynağı sorgulanmalıdır. Bir insanın görüşü ne kadar yaygın kabul görürse görsün, Allah'ın hükmüne dönüşmez. İnsanların görevi Allah'ın bildirdiği sınırları korumak, kendi düşüncelerini ise bu sınırların üzerinde görmemektir.

Salat ve kulluk bilincinin hayatın bütününe yansıması
Allah'ın indirdiği dini yaşamak, yalnızca yanlış inançları ve sonradan oluşturulmuş uygulamaları terk etmekle tamamlanmaz. Kur'an'ın insana kazandırmak istediği kulluk bilincini hayatın merkezine yerleştirmek de gerekir. Bu noktada salatın önemi ortaya çıkar.

Salat, insanın Allah ile bağını canlı tutan, onu kulluk bilincine yönelten temel ibadetlerdendir. Allah'ı anmak, O'na yönelmek ve O'nun bildirdiği sorumlulukları hayatın içinde korumak bu bilincin önemli unsurlarıdır. Salatı yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen şekilsel bir uygulamaya indirgemek, onun insanın hayatındaki etkisini gözden kaçırmamıza neden olur.

Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)
Bu ayet, salatın anlamlarında birisi olan namazın insanın davranışlarıyla olan bağını ortaya koymaktadır. Allah'ı anmak ve O'na yönelmek, insanın hayatında ahlaki bir karşılık bulmalıdır. İbadetlerini yerine getirdiğini söyleyen bir insanın başkalarına haksızlık etmesi, yalan söylemesi, emanete ihanet etmesi veya başkalarının haklarını gözetmemesi, kulluk bilincinin hayatına yeterince yansımadığını gösterir.

Kur'an'ın istediği kulluk, yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen ibadetlerden ibaret değildir. Adaletli olmak, doğru sözlü davranmak, emaneti korumak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmek ve zulümden uzak durmak da bu kulluğun ayrılmaz parçalarıdır.

Dolayısıyla bozulmamış dini yaşamak, yalnızca bazı gelenekleri terk etmek değil, Allah'ın bildirdiği bütün sorumlulukları hayatın her alanında yerine getirmektir.

Nebi Muhammed’den sonra da dinin sahibi Allah’tır
Nebi Muhammed'in vefatından sonra Allah'ın dini değişmedi. Çünkü dinin sahibi Nebi Muhammed değil, Allah'tır. Onun elçilik göreviyle taşıdığı vahiy, insanların sonraki dönemlerde oluşturduğu yorumlara veya dinî kurumlara bağlı değildir. Hiç kimse onun ardından Allah adına yeni hükümler koyma veya mevcut dini kendi anlayışına göre yeniden şekillendirme yetkisi kazanmış değildir.

Ancak tarihsel süreçte farklı dönemlerin siyasi, sosyal ve kültürel şartları dinî anlayışları etkilemiştir. İnsanlar kendi dönemlerinin sorunlarına çözüm ararken çeşitli yorumlar geliştirmiş, bu yorumların bazıları zamanla kurumsallaşmış ve dinin değişmez hükümleri gibi kabul edilmiştir. Böylece Allah'ın bildirdiği dinin çevresinde insanların oluşturduğu geniş bir inanç ve uygulama alanı meydana gelmiştir.

Burada geçmişte yaşamış insanları bütünüyle değersiz görmek veya onların bilgi ve emeklerini yok saymak söz konusu değildir. Ancak geçmişte yaşamış bir âlimin, yöneticinin veya dinî önderin görüşü de insan görüşüdür. Hiçbirinin sözü Allah'ın kitabının yerine geçirilemez.

Bir düşüncenin eski olması onun doğru olduğunu kanıtlamadığı gibi, yeni olması da yanlış olduğunu göstermez. Ölçü, düşüncenin hangi dönemde ortaya çıktığı değil, Allah'ın kitabıyla ne ölçüde örtüştüğüdür. Geçmişten gelen bütün kabuller bu ölçüyle değerlendirilebilmelidir.

Sonuç: Nebi Muhammed’in mirasına sahip çıkmak
Bugün din adına yaşanan karmaşanın temelinde, Allah'ın indirdiği din ile insanların zaman içinde oluşturduğu dinî kabullerin birbirine karıştırılması yatmaktadır. Allah'ın kitabı rehber olarak elimizde dururken geleneklerin, mezheplerin, tarikatların ve insan sözlerinin belirleyici konuma yükseltilmesi, bizi vahyin gösterdiği yoldan uzaklaştırmıştır.

Oysa dinin sahibi Allah'tır. Hüküm koyma yetkisi O'na aittir. Nebi Muhammed'in elçilik göreviyle insanlığa taşıdığı mesaj da Allah'ın vahyidir. Onun mirasına sahip çıkmak, adına sonradan oluşturulmuş anlatımlara bağlanmak veya onun üzerinden kurulan dinî otoriteleri benimsemek değildir. Onun mirası, Allah'ın vahyini insanlığa ulaştırmış olmasıdır.

Bu nedenle din adına ortaya konulan her düşünce, her ibadet anlayışı, her yasak ve her zorunluluk Kur'an'ın ölçüsüne tabi tutulmalıdır. Hiçbir gelenek Allah'ın emrinin önüne geçmemeli, hiçbir insanın sözü Allah'ın hükmüyle eşit görülmemeli, hiçbir dinî topluluk kendisini hakikatin tek temsilcisi olarak sunmamalıdır.

Allah'ın gönderdiği din, insanların eklemeleriyle tamamlanacak veya eksiltmeleriyle yeniden kurulacak bir din değildir. Allah dinini bildirmiş, kitabını indirmiş ve onu koruyacağını açıklamıştır. İnsanların görevi bu dine yeni hükümler eklemek değil, Allah'ın bildirdiği hükümleri anlamak ve yaşamaktır.

Nebi Muhammed'in insanlığa bıraktığı en büyük miras, Allah'ın vahyidir. Bu mirası korumanın yolu, onun adına oluşturulan kabulleri sorgulamadan benimsemek değil, Allah'ın indirdiği kitaba bağlı kalmaktır. Çünkü dinin kaynağı da sahibi de Allah'tır. İnsanların görevi ise bu dine ortaklar oluşturmak değil, yalnızca Allah'a kulluk etmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KİTAP VE HİKMET: KUR’AN’DA HİKMET HADİS VE SÜNNET MİDİR?

KİTAP VE HİKMET: KUR’AN’DA HİKMET HADİS VE SÜNNET MİDİR?
Din konusunda üzerinde en çok durulması gereken meselelerden biri, Allah’ın bildirdiği hükümlerle insanların bu hükümler hakkında geliştirdikleri yorumları birbirinden ayırabilmektir. Çünkü bir yorum zamanla yaygınlaşabilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir ve toplumun din anlayışının bir parçası hâline gelebilir. Ancak bütün bunlar, o yorumun mutlaka Allah tarafından vahyedildiğini göstermez. Bir düşüncenin doğruluğu, ne kadar eski olduğuna veya kaç kişi tarafından benimsendiğine göre değil, dayandığı delillerin sağlamlığına göre değerlendirilmelidir.

Hikmet kavramı da bu açıdan incelenmeye değer. Kur’an’da birçok kez karşımıza çıkan bu kavram, geleneksel din anlayışında çoğunlukla hadis ve sünnetle ilişkilendirilir. Özellikle “Kitap ve hikmet” ifadeleri, Kur’an ile birlikte Nebi Muhammed’in sözlerini ve uygulamalarını da kapsayan ikinci bir dinî kaynak bulunduğunun delili olarak gösterilir.

Peki, bu sonuç ayetlerin açık ifadesinden mi çıkıyor, yoksa ayetlere getirilen bir yorum mu? Hikmetin hadis ve sünnet olduğu kabul edilmeden önce bu iddianın dayanaklarını incelemek gerekmez mi?

Bu soruları sormak, herhangi bir düşünceyi peşinen reddetmek anlamına gelmez. Aksine, din adına ileri sürülen bir iddiayı doğru anlayabilmek için yapılması gereken araştırmanın başlangıcıdır.

Burada amacımız, geleneksel yorumu yalnızca farklı bir görüş olduğu için reddetmek değil; Kur’an’ın hikmet kavramını nasıl kullandığını incelemek ve hadis-sünnet yorumunun ayetlerle ne ölçüde temellendirilebildiğini araştırmaktır.

1. “Kitap ve Hikmet” İfadesi Gerçekten İki Ayrı Dinî Kaynak mı Gösteriyor?
Tartışmanın merkezindeki ifadeyle başlayalım.

Bakara suresinin 129. ayetinde İbrahim’in duası aktarılır. İbrahim, Rabb'inden soyundan gelecek topluluk içinde bir elçi göndermesini ister. Bu elçinin insanlara Allah’ın ayetlerini okumasını, onlara kitabı ve hikmeti öğretmesini ve onları arındırmasını diler.

Bakara suresinin 151. ayetinde ise bu duayla bağlantılı olarak insanlara gönderilen elçinin görevleri açıklanır. Elçi Allah’ın ayetlerini okur, insanları arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir; ayrıca daha önce bilmedikleri şeyleri de öğretir.

Burada geleneksel yorumun dayandığı önemli bir nokta vardır: Kitap ve hikmet birlikte anılmıştır. Öyleyse bunların anlamları arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

Geleneksel açıklamaya göre kitap Kur’an’dır; hikmet ise Nebi Muhammed’in Kur’an dışında bildirdiği dinî öğretiyi, başka bir ifadeyle sünneti ifade eder. Bu yorumun klasik tefsir geleneğinde önemli bir yeri vardır. Örneğin İbn Kesîr, Bakara suresinin 129. ayetini açıklarken hikmeti sünnet olarak yorumlayan görüşü aktarır; dinî anlayış ve kavrayış anlamını veren açıklamaya da yer verir. Dolayısıyla geleneksel yorumun ne söylediğini doğru aktarmak gerekir: Hikmetin sünnet olarak açıklanması, tefsir geleneğinde bulunan bir yorumdur.

Ancak burada asıl soru şudur: Bir ayette iki kavramın birlikte anılması, ikinci kavramın mutlaka Kur’an dışında ayrı bir dinî kaynak olduğunu kanıtlar mı?

Hayır. Böyle bir sonuç, yalnızca iki kelimenin birlikte kullanılmasından zorunlu olarak çıkmaz.

Türkçeden basit bir örnek düşünelim: Bir öğretmenin öğrencilerine bilgiyi ve anlayışı öğrettiğini söylediğimizde, bilgi ile anlayışın birbirinden tamamen bağımsız iki kaynak olduğunu mu söylemiş oluruz? Hayır. Bilgi, öğrenilenleri; anlayış ise bunları kavrama ve değerlendirme yeteneğini ifade eder. İkisi birbiriyle ilişkili olduğu hâlde aynı anlamı taşımak zorunda değildir.

Elbette bu örnek, Kur’an’daki hikmet kelimesinin kesin olarak bu anlama geldiğini tek başına kanıtlamaz. Yalnızca iki kavramın birlikte kullanılmasının, aralarında zorunlu olarak kaynak ayrılığı bulunduğunu göstermediğini ortaya koyar.

Kur’an’daki ifadeyi anlamak için de aynı dikkat gereklidir. Kitap ve hikmetin birlikte anılması, bunların ilişkili iki yönü ifade edebileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz. Hikmetin doğru hüküm verme, vahyi kavrama ve onun rehberliğini yerinde değerlendirme anlamlarını taşıması mümkündür.

Bu nedenle “Kitap ve hikmet” ifadesinden doğrudan “Kur’an ve hadis” sonucuna ulaşmak, ayetin açıkça söylediği şeyle yorum yoluyla çıkarılan sonucu birbirinden ayırmamaktır.

Bir yorumun mümkün olması, onun ayetin tek ve kesin anlamı olduğunu göstermez.

2. Hikmet Allah Tarafından İndiriliyorsa Bunun Anlamı Nedir?
Nisâ suresinin 113. ayetinde Allah’ın elçisine kitabı ve hikmeti indirdiği, ona bilmediği şeyleri öğrettiği bildirilir.

Bu ayet, tartışmada özellikle önemlidir. Çünkü hikmetin Allah’ın elçisine verilmesi, geleneksel anlayışta onun Kur’an dışındaki dinî öğretiyle ilişkilendirilmesinin dayanaklarından biridir.

Burada iki hususu birbirinden ayırmalıyız.

Birincisi, ayetin açıkça bildirdiği husustur: Allah, elçisine kitabı ve hikmeti indirmiş, ona bilmediği şeyleri öğretmiştir.

İkincisi ise bu ifadenin nasıl açıklanacağıdır. Hikmetin indirilmiş olması, onun mutlaka bugün hadis külliyatlarında bulunan bütün sözleri ve uygulamaları kapsadığı anlamına gelir mi? Ayette bu sözlerin hangi kapsamda olduğu, sonraki rivayetlerin hangilerinin bu hikmetin parçası sayılacağı veya bir rivayetin nasıl doğrulanacağı açıklanıyor mu?

Hayır. Ayet bu ayrıntıları doğrudan belirtmez.

Dolayısıyla burada yapılması gereken, ayetin açık ifadesini kabul etmekle yetinmeyip hikmet kavramının Kur’an’daki diğer kullanımlarını da incelemektir.

Kur’an, hikmeti Allah’ın verdiği bir nimet olarak anlatır. Bakara suresinin 269. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269)
Bu ayette hikmetin Allah tarafından verilmesi, onun değerli bir nimet olduğunu gösterir. Fakat hikmetin yalnızca belirli bir kitapta veya belirli bir rivayet türünde bulunduğu söylenmez.

Lokman suresinin 12. ayetinde de Lokman’a hikmet verildiği bildirilir. Bu örnek, hikmet kavramının kullanım alanının Nebi Muhammed’e indirilen kitapla sınırlı olmadığını gösterir.

Bunlardan çıkarılabilecek sonuç, hikmetin Allah’ın insanlara verdiği değerli bir nimet olduğu ve farklı bağlamlarda kullanılabildiğidir. Ancak bu ayetlerden hareketle hikmetin hiçbir durumda sünnet anlamına gelemeyeceğini kesin olarak söylemek de doğru olmaz. Bunun için kavramın geçtiği her bağlamı ayrıca değerlendirmek gerekir.

Burada savunulması gereken temel düşünce şudur: Hikmetin Allah tarafından indirilmiş olması, onun hadis ve sünnet olarak yorumlanmasını kendiliğinden kanıtlamaz. Bu yorumun ayrıca delillendirilmesi gerekir.

3. İsrâ Suresinin 39. Ayeti Hikmet Hakkında Ne Söylüyor?
Hikmet kavramını anlamak için en önemli ayetlerden biri İsrâ suresinin 22-39. ayetleri arasındaki bölümdür.

Bu ayetlerde Allah’a ortak koşmamak, anne babaya iyi davranmak, yakınların ve ihtiyaç sahiplerinin haklarını gözetmek, israftan kaçınmak, çocukları öldürmemek, zinaya yaklaşmamak, haksız yere cana kıymamak, yetimin malını korumak, ölçü ve tartıda adaleti gözetmek ve bilmediği şeyin peşine düşmemek gibi ilkeler sıralanır.

Ardından şöyle buyrulur:
“Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” (İsrâ, 17/39)
Bu ayet, hikmet kavramının içeriğini anlamamız açısından güçlü bir örnektir. Çünkü burada hikmet, soyut bir kavram olarak bırakılmıyor; insanın inancını, ahlakını ve davranışlarını düzenleyen ilkelerle ilişkilendiriliyor.

Bu bölümdeki ilkeler, insanın hayatını doğru biçimde düzenlemesine yöneliktir. Allah’a ortak koşmamak inançla, anne babaya iyi davranmak aile ilişkileriyle, ölçü ve tartıda adaletli olmak ticaretle, bilmediği şeyin peşine düşmemek ise bilgi ve sorumlulukla ilgilidir.

Bunların tamamı, Allah’ın elçisine vahyettiği hikmetler arasında sayılır.

4. Nebiye Hikmet Öğretilmesi, Her Rivayetin Vahiy Olduğunu Gösterir mi?
Bu mesele, tartışmanın en önemli noktalarından biridir.

Birçok kişi şu akıl yürütmeyi yapar: Allah, elçisine hikmet öğretmiştir. Öyleyse elçinin din hakkındaki bütün sözleri ve uygulamaları hikmet kapsamındadır. Hikmet Allah tarafından öğretildiğine göre bunların tamamı da ilahî bir kaynağa dayanır.

Ancak bu sonuca ulaşabilmek için aradaki basamakların da kanıtlanması gerekir.

Öncelikle bir insana hikmet verilmesi, o insanın söylediği her sözün hikmet olduğu anlamına gelmez. Kur’an, hikmetin Allah tarafından verildiğini bildirirken onu alan kişinin her sözüne otomatik olarak doğruluk garantisi veren genel bir ifade kullanmaz.

İkinci olarak, bir elçinin hikmetle öğretilmesi ile yüzyıllar sonra o elçiye nispet edilen her rivayetin aynı derecede güvenilir olması farklı meselelerdir.

Birincisi, Allah’ın elçisine verdiği öğretimle ilgilidir. İkincisi ise tarihsel bir aktarımın gerçekten o elçiye ait olup olmadığının belirlenmesiyle ilgilidir.

Bu iki meseleyi birbirine karıştırmamalıyız.

Bir sözün Nebi Muhammed’e ait olduğu güvenilir biçimde ortaya konulabiliyorsa, bu tarihsel bir tespittir. Fakat o sözün mutlaka Allah tarafından vahyedildiğini ve bütün Müslümanlar için bağlayıcı bir dinî hüküm oluşturduğunu söylemek, ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir iddiadır.

Aynı şekilde bir sözün hadis kitaplarında bulunması, onun kendiliğinden Kur’an ayetiyle aynı statüde olduğunu göstermez.

Burada özellikle şu soruyu sormalıyız: Kur’an, hikmetin ne olduğunu açıklarken bütün sonraki rivayetleri kapsayan bir tanım veriyor mu?

İncelediğimiz ayetlerde böyle bir tanım bulunmuyor.

Dolayısıyla “Hikmet Allah tarafından verilmiştir” ifadesinden “Bütün hadisler Allah tarafından vahyedilmiştir” sonucuna ulaşmak, ayetin açık ifadesinin ötesine geçmektedir.

Bu sonuç, başka bir delil ileri sürülmeden yalnızca hikmet kelimesine dayanılarak kesinleştirilemez.

5. Hikmetin Kur’an Dışında Bir Kaynak Olduğunu İleri Sürenler Hangi Delile Dayanıyor?
Bu soruyu adil biçimde ele almak gerekir.

Geleneksel görüşün savunucuları, yalnızca “Kitap ve hikmet” ifadesine dayanmazlar. Elçiye itaat edilmesini emreden ayetleri, elçinin insanlara açıklama görevini, elçinin örnekliğini ve onun öğrettiği hükümlere uyulmasını bildiren ifadeleri de delil olarak gösterirler.

Bu nedenle konuyu yalnızca “Kur’an’da hadis kelimesi geçmiyor” diyerek kapatmak yeterli olmaz. Asıl tartışma, Allah’ın elçisine verdiği görevin kapsamının ne olduğu ve bu görevin sonraki kuşaklara hangi yollarla aktarılabileceğidir.

Burada iki ayrı soruyu birbirinden ayırmak gerekir.

Birinci soru: Nebi Muhammed’in görevi yalnızca Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştırmak mıydı, yoksa insanlara bunları öğretmek ve açıklamak da görevleri arasında mıydı?

Bakara 2/151 ve Cuma 62/2 gibi ayetler, elçinin ayetleri okumasının yanında kitabı ve hikmeti öğretme görevinden de söz eder. Dolayısıyla elçinin öğretim görevinin bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz.

İkinci soru: Elçinin öğretim görevinin bulunması, onun bütün söz ve uygulamalarının Kur’an dışında ikinci bir dinî kaynak oluşturduğunu ve sonraki dönemlerde aktarılan bütün rivayetlerin bu kaynağın güvenilir temsilcileri olduğunu kanıtlar mı?

İşte tartışılması gereken asıl mesele budur.

Elçinin insanlara bir şeyi öğretmesiyle, onun adına aktarılan her sözün kesin biçimde doğrulanması aynı şey değildir. Öğretimin gerçekleşmiş olması, tarihsel aktarımın doğruluğuna ilişkin bütün soruları ortadan kaldırmaz.

Ayrıca bir elçinin örnek alınması ile onun adına aktarılan her davranışın dinî bakımdan bağlayıcı sayılması da aynı iddia değildir. Bu bağlayıcılığın kapsamı ve dayanakları ayrıca incelenmelidir.

Kur’an merkezli yaklaşımın üzerinde durduğu nokta tam olarak budur: Bir iddianın dinî hüküm hâline gelebilmesi için gerekçesi açıkça ortaya konulmalıdır. Bir kavramın belirli bir anlama geldiği varsayılarak bütün tartışma sonuçlandırılmamalıdır.

Bu nedenle hikmetin hadis ve sünnet anlamına geldiğini savunan görüş, Kur’an’daki ilgili ayetlerle birlikte ele alınmalı; ancak bu görüşün gelenekte yaygın olması, onun tek mümkün açıklama olduğu sonucuna dönüştürülmemelidir.

Sonuç: Bir Kavramı Kaynağına Dayanmadan Tanımlayamayız
“Kitap ve hikmet” ifadesi, Kur’an’daki önemli kavramlardan biridir. Bu ifadeyi hadis ve sünnet olarak yorumlayan geleneksel görüşün tarihsel ve tefsirsel dayanakları vardır. Ancak bir yorumun gelenekte bulunması, onun ayetin tek ve tartışmasız anlamı olduğunu göstermez.

Kur’an’da hikmetin Allah tarafından verildiği, elçilere öğretildiği, insanlara verilen bir nimet olduğu ve vahyedilmiş ilkelerle ilişkilendirildiği görülür. Özellikle İsrâ suresinin 22-39. ayetleri arasındaki bölüm, hikmetin insanın inancını ve davranışlarını düzenleyen ilkelerle bağlantısını açıkça ortaya koyar.

Bununla birlikte bu ayetler, hikmetin bütün kullanımlarını tek bir tanıma indirgememize izin vermez. Aynı şekilde “Kitap ve hikmet” ifadesinden hareketle bütün hadislerin Allah tarafından vahyedildiği sonucuna ulaşmak da ayrıca delillendirilmesi gereken bir iddiadır.

Burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur: Allah’ın elçisine hikmet öğretmesi başka, elçiye nispet edilen her sözün Allah tarafından vahyedildiğini ve bağlayıcı bir dinî hüküm oluşturduğunu kabul etmek başkadır.

Birincisi Kur’an’da bildirilen bir husustur. İkincisi ise kendi gerekçeleri ve delilleriyle incelenmesi gereken ayrı bir iddiadır.

Din konusunda doğru bir sonuca ulaşmak istiyorsak bu iki meseleyi birbirine karıştırmamalıyız. Hikmet kavramını araştırırken de geleneksel yorumu sorgulanamaz bir hüküm olarak kabul etmemeli, kendi yorumumuzu da delillerin önüne geçirmemeliyiz.

Kur’an’ın rehberliğini esas alan bir araştırma, insanın ön kabullerini korumak için ayetleri kullanması değil, ayetleri anlamaya çalışırken ön kabullerini de gözden geçirmesidir.

Çünkü hakikati arayan insanın amacı kendi düşüncesini doğrulatmak değil, doğru olanı bulmaktır.

Sonuç olarak, hikmet kavramını doğru anlamak için bir kelimeye gelenek içinde yüklenen anlamı peşinen kabul etmek yerine, Kur’an’ın o kavramı hangi bağlamlarda ve ne amaçla kullandığını araştırmalıyız. Kur’an, Allah’ın elçisine kitap ve hikmet öğretildiğini bildirir; ancak bu bildirimden, yüzyıllar boyunca farklı insanlar tarafından aktarılan bütün rivayetlerin Allah tarafından vahyedildiği ve dinî bakımdan bağlayıcı olduğu sonucu kendiliğinden çıkmaz. Allah’ın elçisine hikmet öğretmesi başka, elçiye ait olduğu ileri sürülen her sözün gerçekten ona ait olduğunu ve Allah’ın dininin bir parçası sayılması gerektiğini kabul etmek başkadır. Bu iki meseleyi birbirine karıştırmak, bir ayetin bildirdiği hakikatin sınırlarını insan yorumlarıyla genişletmek olur. İsrâ suresinde hikmet olarak tanımlanan ilkeler, hikmetin insanın inancını, ahlakını, adalet anlayışını ve davranışlarını doğru bir temele oturtmasıyla yakından ilişkili olduğunu gösterir. Öyleyse hikmet arayışı, yalnızca bir kavramın anlamını tartışmak değil, Allah’ın bildirdiğiyle insanların yorumladığını birbirinden ayırma sorumluluğudur. Geleneksel yorumun varlığı, onu tartışılmaz bir gerçek hâline getirmediği gibi bizim yorumumuz da araştırmanın ve delillerin üzerinde tutulamaz. Din adına ileri sürülen her iddia, dayandığı delillerle değerlendirilmelidir. Çünkü hikmet, bir düşünceyi sorgulamadan benimsemek değil, hakikati aramak; insanların sözlerini Allah’ın vahyi yerine koymak değil, Allah’ın bildirdiğini doğru anlamaya çalışmak ve ulaştığımız sonucu kendi kabullerimize göre değil, sağlam delillere göre belirlemektir. Hakikati arayan insanın asıl amacı, önceden benimsediği görüşü savunmak değil, Allah’ın ne bildirdiğini anlamak ve düşüncesini bu doğrultuda gözden geçirebilmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

  DEĞİŞMEYEN NİZAMIN DEĞİŞEN İNSANLARI BÖLÜM I: FITRATIN AHDİ VE İNSANIN ŞERİATI 1. Giriş: İnsanın Çift Kutuplu Varoluş Serüveni İnsano...