ESMAÜ’L HÜSNÂ NEDİR? ALLAH’I ALLAH’TAN TANIMAK

 ESMAÜ’L HÜSNÂ NEDİR? ALLAH’I ALLAH’TAN TANIMAK

1. Esmaü’l Hüsnâ Ne Demektir?
Esmaü’l Hüsnâ, Arapça bir ifadedir. Esmâ, isimler; hüsnâ ise en güzel, en güzeli ifade eden anlamlarına gelir. Birlikte, Allah’ın en güzel isimleri demektir.

Kur’an’da Allah, en güzel isimlerin kendisine ait olduğunu açıkça bildirir:
En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na bu isimlerle dua edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. (A'râf, 7/180)
Bu ayette iki önemli nokta var. Birincisi, en güzel isimlerin Allah’a ait olmasıdır. İkincisi ise Allah’a bu isimlerle yönelmemizin ve O’nun isimleri konusunda doğru bir anlayışa sahip olmamızın istenmesidir.

Öyleyse Esmaü’l Hüsnâ, yalnızca bir isimler listesi değildir. Allah’ı nasıl tanıyacağımız, O’na nasıl yöneleceğimiz ve O’nun hakkında hangi ölçüyle düşüneceğimiz konusunda da bir rehberdir.

Burada önemli bir ayrım yapmalıyız: Bir ismi ezberlemek başka, o ismin Allah hakkında ne ifade ettiğini anlamak başkadır. Örneğin Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğunu ezberlemekle O’nun rahmetini anlamaya çalışmak aynı şey değildir. Birincisi bilgidir; ikincisi ise bu bilginin insanın Allah anlayışına yerleşmesidir.

2. Allah Neden Kendini İsimleriyle Tanıtıyor?
İnsan, tanımadığı bir varlık hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapamaz. Allah’ı tanımak istediğimizde de O’nun kim olduğunu, hangi özelliklere sahip olduğunu ve kendisini bize nasıl tanıttığını bilmemiz gerekir.

Fakat burada önemli bir gerçek var: Allah’ı kendi düşüncelerimize, hayalimize veya başkalarından duyduklarımıza göre tanımlayamayız. Çünkü insanın Allah hakkındaki kanaatleri, gerçeğin kendisi olmayabilir.

İnsan bazen Allah’ı yalnızca cezalandıran bir varlık gibi düşünür; bazen de rahmetini öne çıkararak hesap ve sorumluluk gerçeğini geri plana iter. Oysa Allah kendisini bize tanıtırken yalnızca tek bir özelliğini öne çıkarmaz. Rahmetini de adaletini de hükümranlığını da bilgisini de gücünü de bildirir.

Örneğin Kur’an şöyle der:
O, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Görünmeyeni de görüneni de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. (Haşr, 59/22)
Bu ayet, Allah’ın kendisini tanıtırken hangi özelliklerini bildirdiğine bir örnektir. Allah’ın bilgisi, rahmeti ve ilahlığı birbirinden kopuk değildir. O’nu tanımak, bu bildirimleri birlikte değerlendirmeyi gerektirir.

Peki, Allah’ın isimleri neden bu kadar önemlidir?

Çünkü Allah’ı tanımak, O’nun hakkında yalnızca birtakım bilgiler edinmek değildir. O’nun neyi bildirdiğini, neyi emrettiğini, neyi yasakladığını ve insanın yaşamını nasıl yönlendirmesini istediğini anlamaya çalışmaktır.

Ancak şu ayrımı da unutmamalıyız: Allah’ın isimleri, O’nun bütün mahiyetini kavradığımız anlamına gelmez. Allah kendisini bize bildirdiği ölçüde tanırız; O’nun bildirmediği konularda ise kendi tahminlerimizi kesin bilgi gibi sunamayız.

3. Allah’ı Allah’tan Tanımak Ne Demektir?
Bence konunun en önemli noktası burasıdır.

Allah’ı Allah’tan tanımak, Allah’ın kim olduğunu, nasıl tanınması gerektiğini ve kendisiyle ilgili hangi bilgilere sahip olmamız gerektiğini öncelikle O’nun kendi bildirimlerinden öğrenmek demektir.

Kur’an’da Allah’ın kendisini nasıl tanıttığına bakalım:
De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir. (İhlâs, 112/1-4)
Bu surede Allah, kendisi hakkında son derece temel bilgiler verir. Birliğini, hiçbir şeye muhtaç olmadığını, doğurmadığını ve doğurulmadığını, hiçbir şeyin O’na denk olmadığını bildirir.

Şimdi düşünelim: Allah kendisini böyle tanıtırken insanlar O’na birtakım insanî özellikler yükler, O’nun hakkında kesin bilgiye dayanmayan hikâyeler anlatır veya Allah’ın bildirmediği konularda hükümler üretirse ne olur?

Allah’ın kendisi hakkında bildirdikleriyle insanların O’nun hakkında anlattıkları birbirine karışır. Bir süre sonra insan, Allah’ı Kur’an’da tanıtıldığı biçimiyle değil, kendisine aktarılan anlayış üzerinden tanımaya başlayabilir.

İşte Allah’ı Allah’tan tanımak, bu karışıklığı önlemek için önemlidir.

Bu yaklaşım, başka insanların söylediklerini dinlememek veya her türlü açıklamayı reddetmek anlamına gelmez. İnsanlar Kur’an’ı açıklayabilir, ayetler üzerinde düşünebilir ve farklı yorumlar ortaya koyabilir. Fakat bir yorumun Allah hakkında kesin bir hükme dönüşebilmesi için dayanağının sorgulanması gerekir. İnsanların açıklamalarıyla Allah’ın kendi bildirimlerini birbirinden ayırmalıyız.

4. Allah Kendini Nasıl Tanıtıyor?
Kur’an’da Allah’ın kendisini tanıttığı pek çok ayet vardır. Bunları yalnızca isimleri sıralamak için değil, Allah hakkındaki anlayışımızı sağlam bir temele oturtmak için okumalıyız.

Rahmân ve Rahîm

Allah’ın rahmetini bildirir. O’nu yalnızca ceza üzerinden tanımlayan bir anlayışın eksik kalacağını gösterir. Ancak rahmeti, hesap ve sorumluluğu yok saymak şeklinde de yorumlayamayız. (Fâtiha, 1/1-3)

El-Alîm — Her Şeyi Bilen

Allah’ın bilgisinin sınırlı olmadığını bildirir. İnsan ise her şeyi bilemez. Bu nedenle kendi kanaatimizi Allah’ın kesin hükmüymüş gibi sunmamalıyız. (Bakara, 2/32)

El-Adl kavramının ifade ettiği adalet

Kur’an Allah’ın zerre kadar haksızlık etmeyeceğini bildirir. Bu bilgi, Allah’ın adaleti hakkında insanın kurduğu varsayımlardan değil, O’nun bildiriminden hareket etmemizi sağlar. (Nisâ, 4/40)

El-Hayy ve El-Kayyûm

Allah’ın diri olduğunu ve her şeyi ayakta tutanın O olduğunu bildirir. Bu ifadeler, Allah’ın yaratılmışlara benzetilemeyeceğini anlamamız bakımından önemlidir. (Bakara, 2/255)

Burada dikkat edilmesi gereken bir konu daha var. Kur’an’da Allah’ın isimleri ve sıfatları bildirilirken, geleneksel kaynaklarda karşılaştığımız isim listeleri de bulunur. Ancak bu listelerin tamamının doğrudan Kur’an’da aynı biçimde yer aldığını varsaymamalıyız. Bir ismin Kur’an’da geçip geçmediğini, hangi bağlamda kullanıldığını ve ne anlama geldiğini ayrıca incelemeliyiz.

Çünkü amacımız yalnızca isimleri çoğaltmak değil, Allah’ın kendisi hakkında bildirdiklerini doğru anlamaktır.

5. Esmaü’l Hüsnâ’yı Bilmek Yeterli mi?
Bir insan Allah’ın isimlerini ezbere sayabilir. Rahmân, Rahîm, Alîm, Hakîm, Gafûr, Azîz gibi isimleri hiç unutmadan sıralayabilir. Fakat bu isimlerin ne anlama geldiğini düşünmüyor, Allah’ın bildirdiklerini yaşamına taşımıyor ve O’nun hakkında duyduğu her sözü sorgulamadan kabul ediyorsa, isimleri ezberlemiş olması tek başına yeterli değildir.
Allah, en güzel isimleriyle kendisine dua etmemizi istiyor. (A'râf, 7/180)
Dua ederken Allah’ın hangi ismine yöneldiğimizi anlamak, bu yönelişin anlamını derinleştirebilir. Allah’ın bağışlayıcılığını düşünmek, insanın bağışlanma talebini; bilgisini düşünmek, insanın kendi bilgisinin sınırlılığını fark etmesini sağlayabilir. Burada isimleri birer tılsım veya belirli sayılarda tekrarlandığında mutlaka belirli sonuçlar doğuran formüller olarak görmekle, Allah’ın bildirdiği anlamları kavrayarak O’na yönelmek arasında büyük fark vardır.

Kur’an’ın bildirmediği özel güçleri isimlere yüklemek veya belirli isimleri belli sayılarda tekrarlamanın kesin sonuç vereceğini ileri sürmek için ayrıca delil gerekir. Allah’ın isimlerini anmanın değerini, delilsiz vaatlere bağlamamalıyız.

Esmaü’l Hüsnâ’nın amacı, Allah’ın isimlerini bir liste hâlinde ezberletmekten ibaret değildir; bu isimlerin Allah hakkında ne bildirdiğini anlamak ve O’na doğru bir bilinçle yönelmektir.

6. Allah’ı Tanımak İçin Neden Kur’an’a Başvurmalıyız?
Burada temel bir soru soralım: Allah’ı tanımak istiyoruz. Peki, O’nun kim olduğunu en güvenilir biçimde nereden öğreneceğiz?

Kur’an, kendisini insanlara gönderilmiş bir açıklama ve rehber olarak tanıtır:
Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, sakınanlara doğru yolu gösteren bir rehber ve öğüttür. (Âl-i İmrân, 3/138)
Allah’ın kendisini nasıl tanıttığını öğrenmek istiyorsak, O’nun bildirimlerini okumalı, ayetleri bağlamlarıyla değerlendirmeli ve bir ayetten çıkardığımız anlamı Kur’an’ın bütünüyle karşılaştırmalıyız.

Bir ayette Allah’ın rahmetinden söz ediliyorsa, başka ayetlerdeki adalet, hesap ve sorumluluk bildirimlerini yok sayamayız. Aynı şekilde Allah’ın gücünü anlatan ayetleri okurken, O’nun hakkında insanların ürettiği her olağanüstü anlatıyı doğru kabul edemeyiz.

Burada ölçümüz, bir anlatının ne kadar eski olduğu, ne kadar yaygın kabul gördüğü veya anlatan kişinin toplumdaki konumu değildir. Asıl mesele, ileri sürülen iddianın Allah’ın bildirdikleriyle desteklenip desteklenmediğidir.

Allah’ı Allah’tan tanımak, işte bu ölçüyle mümkün olur.

Bu nedenle Kur’an’ı yalnızca sevap kazanmak amacıyla okunan bir metin olarak görmek yerine, Allah’ın ne bildirdiğini anlamaya çalışarak okumak gerekir. Elbette okumak, anlamak ve yaşamak birbirinden kopuk değildir. Anlamadığımız bir bildirimin hayatımıza nasıl yön vereceğini de gerektiği gibi kavrayamayız.

7. Allah’ı Tanıdığımızı Sanmakla Gerçekten Tanımak Arasındaki Fark
İnsan bazen Allah hakkında çok şey bildiğini düşünür. Çocukluğundan beri duyduğu anlatıları, öğrendiği dinî bilgileri ve çevresinde yaygın olan kabulleri bir araya getirir. Bunların tamamını Allah’ın bildirdikleriyle aynı düzeyde görmeye başlayabilir.

Oysa bir bilginin çok kişi tarafından kabul edilmesi, onun kendiliğinden Allah’ın sözü hâline geldiği anlamına gelmez.

Allah’ın isimleri konusunda da aynı hassasiyet gereklidir. Bir isim Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bir özelliğini ifade ediyorsa, o ismin anlamını ayetler üzerinden araştırabiliriz. Bir isim veya ona yüklenen bir anlam yalnızca sonradan oluşturulmuş bir anlatıdan kaynaklanıyorsa, bunun Allah’ın kendi bildirimi olmadığını ayırt etmeliyiz.

Bu yaklaşım insanı başkalarının düşüncelerine körü körüne bağlanmaktan kurtarır. Çünkü Allah’ı tanıma sorumluluğunu bütünüyle bir başkasına devretmek mümkün değildir. Başkalarından öğrenebiliriz; fakat öğrendiklerimizi aklımızla değerlendirmek, Kur’an’la karşılaştırmak ve neye dayanarak inandığımızı bilmek zorundayız.

Allah’ın bildirdiklerini anlamaya çalışmak, her konuda hemen kesin bir sonuca ulaşmak demek de değildir. Bazen bir ayetin anlamını araştırır, farklı yorumları inceler ve kesin olarak bilemediğimiz noktada hüküm vermekten kaçınırız. Bilmediğimizi kabul etmek, Allah hakkında tahminde bulunmaktan daha sağlam bir tutumdur.

Sonuç: Allah’ı Tanımanın Yolu, O’nun Kendisi Hakkında Bildirdiklerinden Geçer
Esmaü’l Hüsnâ, Allah’ın en güzel isimleridir. Bu isimler, Allah’ın kendisini tanıtırken bildirdiği özellikleri anlamamız ve O’na bu isimlerle yönelmemiz bakımından önemlidir. Ancak isimleri ezberlemekle yetinmek, Allah’ı doğru tanımak için yeterli değildir. İsimlerin anlamlarını, Kur’an’daki kullanımlarını ve bize ne bildirdiklerini kavramaya çalışmalıyız.

Allah’ı Allah’tan tanımak, O’nun hakkında insanların söylediklerini doğrudan doğruya reddetmek değil, her iddianın dayanağını araştırmaktır. İnsanların yorumları yol gösterici olabilir; fakat onların yorumlarını Allah’ın kendi bildirimiyle aynı tutamayız. Bir düşünceyi yalnızca bir din büyüğü söylediği, yüzyıllardır aktarıldığı veya geniş kitlelerce benimsendiği için Allah’a mal edemeyiz.

Öyleyse kendimize şu soruyu sormalıyız: Benim Allah hakkındaki inancım, Allah’ın kendisini nasıl tanıttığına mı dayanıyor, yoksa bana anlatılanları sorgulamadan kabul etmeme mi?

Bu sorunun cevabını ararken Kur’an’ı okumalı, ayetlerin anlamlarını araştırmalı, birbirleriyle ilişkilerini gözetmeli ve Allah’ın bildirmediği konularda kesin hükümler vermekten kaçınmalıyız. Çünkü Allah’ı tanımak, yalnızca O’nun isimlerini bilmek değil, O’nun kendisi hakkında bildirdiklerini doğru anlamaya gayret etmektir.

Allah’ı tanımak istiyorsak, önce Allah’ın kendisini nasıl tanıttığını öğrenmeliyiz. İnsanların Allah hakkındaki anlatılarıyla yetinmek yerine, O’nun bildirimlerine yönelmeliyiz. Böylece Allah hakkında duyduklarımızla Allah’ın bize bildirdiklerini birbirinden ayırabiliriz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İNFAK: SAHİP OLDUĞUMUZU PAYLAŞABİLMEK

 İNFAK: SAHİP OLDUĞUMUZU PAYLAŞABİLMEK

İnsan, sahip olduğu malın ne kadarını kendisine ait görmeli? Kazandığımız parayı, biriktirdiğimiz serveti ve sahip olduğumuz imkânları yalnızca kendi emeğimizin karşılığı olarak mı değerlendirmeliyiz? Yoksa bütün bunların bize bazı sorumluluklar da yüklediğini kabul etmeli miyiz? Bu soruların cevabı, Kur’an’ın infak anlayışını kavrayabilmek açısından önemlidir. Çünkü infak, yalnızca ihtiyaç sahibine para vermekten ibaret değildir. İnsanın malıyla kurduğu ilişkiyi, başkalarına karşı sorumluluğunu ve dünya hayatında nasıl bir insan olmak istediğini ortaya koyan temel bir ilkedir.

İnsan çalışır, üretir, kazanır ve geleceğini güvence altına almak ister. Bunların hiçbiri başlı başına yanlış değildir. Kur’an, insanın çalışmasına, üretmesine veya mal edinmesine karşı çıkmaz. Ancak sahip olduklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü üzerinde durur. Malımızı çoğaltırken vicdanımızı, merhametimizi ve başkalarının ihtiyaçlarını gözetme sorumluluğumuzu da koruyabiliyor muyuz? Yoksa biriktirdikçe daha fazlasını isteyen, sahip olduklarını kaybetmekten korkan ve başkasının sıkıntısını görmezden gelen birine mi dönüşüyoruz?

İnfak, işte bu noktada anlam kazanır. İnsanın yalnızca kendisi için yaşamamasını, sahip olduğu imkânları başkalarının iyiliği için de kullanmasını sağlar. Kur’an’ın infak çağrısı, insanı malından vazgeçmeye zorlayan bir anlayıştan çok, malın insan üzerindeki hâkimiyetini sorgulayan bir çağrıdır.

İnfak Etmek İçin Ölümü Beklememek
İnsan, hayatının uzun süreceğini düşünerek birçok şeyi erteleyebilir. Yardım etmek ister ama daha uygun bir zaman bekler. İhtiyaç sahibini görür fakat kendi işleri bitince ilgileneceğini söyler. Bazen de bir gün daha fazla kazanacağını, daha rahat bir hayata kavuşacağını ve o zaman daha çok yardım edebileceğini düşünür. Ne var ki hayat, insanın kurduğu planlara göre ilerlemez.

Kur’an, bu gerçeği Münafikun suresinde oldukça çarpıcı bir şekilde hatırlatır:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.” (Münafikun, 63/9-10)
Bu ayetlerde dikkat çekici bir durum vardır. Ölümle karşılaşan insan, geriye dönüp daha fazla mal biriktirmeyi değil, infak etmeyi ve iyilik yapanlardan olmayı ister. Çünkü hayatın sonuna gelindiğinde, sahip olunan malların miktarından çok, o mallarla neler yapıldığı önem kazanır.

İnsan yaşarken servetini büyütmeye, evini güzelleştirmeye, geleceğini güvence altına almaya çalışabilir. Bunlar için harcadığı zamanın ve emeğin farkında olduğu hâlde başkalarına yardım etmeyi sürekli erteleyebilir. Oysa ölümün ne zaman geleceğini bilmez. İnfakı geleceğe bırakmak, bazen hiç gerçekleşmeyecek bir niyet olarak kalabilir.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir başka nokta da ayette malların ve çocukların Allah’ı anmaktan alıkoymaması gerektiğinin belirtilmesidir. Demek ki insanın sahip olduğu imkânlar, kendiliğinden bir iyilik veya kötülük kaynağı değildir. Asıl mesele, insanın onlarla nasıl bir ilişki kurduğudur. Mal, insanın sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olabileceği gibi onu bencilliğe de sürükleyebilir.

İnfakın değeri, insanın hayatının sonuna yaklaşınca pişmanlık duymasından değil, elinde imkân varken sorumluluğunu yerine getirmesinden doğar.

Sevdiğimiz Şeylerden Vermek
İnfak konusunda en önemli ölçülerden biri, neyi verdiğimiz kadar neyi vermekten kaçındığımızdır. İnsan, artık kullanmadığı bir eşyayı veya kendisi için hiçbir anlam taşımayan bir şeyi başkasına vermekte zorlanmayabilir. Fakat gerçekten değer verdiği bir şeyi paylaşması, farklı bir irade ve samimiyet gerektirir.

Âl-i İmrân suresinde şöyle buyrulur:
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, infakın yalnızca elde kalan fazlalıkları elden çıkarmak olmadığını açıkça ortaya koyar. İnsan, kendisi için değerli olan şeyleri de ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı göze almalıdır. Çünkü paylaşmak, bazen bir miktar paradan vazgeçmekten çok daha fazlasıdır. İnsanın alışkanlıklarından, rahatından ve her şeyi kendisi için saklama isteğinden vazgeçmesini gerektirir.

Elbette bu, insanın ailesinin ihtiyaçlarını karşılamadan elindeki her şeyi dağıtması veya kendisini ve yakınlarını sıkıntıya sokması gerektiği anlamına gelmez. Kur’an’ın bütünlüğü içinde düşünüldüğünde infak, sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi gerektirir. Buradaki temel ölçü, insanın sahip olduklarını yalnızca kendi çıkarı açısından değerlendirmemesidir.

Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Gerçekten ihtiyaç içinde olan birini gördüğümüzde, ona yardım etmek için yalnızca fazlalıklarımızı mı gözden çıkarıyoruz, yoksa kendi imkânlarımızı ve önceliklerimizi de sorguluyor muyuz?

Bu sorunun cevabı, infak anlayışımız hakkında önemli ipuçları verir. Çünkü insanın iyiliği, yalnızca elinden çıkardığı şeyin miktarıyla ölçülemez. Neye sahip olduğu, neye ihtiyaç duyduğu, hangi imkânları bulunduğu ve yardım ederken nasıl bir tutum sergilediği de önemlidir.

İnfak, İnsanı Cimrilikten Arındırır
İnsan malını kaybetmekten neden korkar? Çünkü çoğu zaman malını yalnızca bir imkân olarak değil, güvenliğinin ve geleceğinin teminatı olarak görür. Biriktirdikçe kendisini daha güvende hisseder; fakat bu güven duygusu zamanla yerini daha fazlasına sahip olma arzusuna bırakabilir. Böylece insanın malı artarken paylaşma isteği azalabilir.

Kur’an, malın insanı arındıran bir sorumlulukla ilişkisini Tevbe suresinde şöyle anlatır:
“Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizler, arındırırsın. Onlara dua et; senin duan onlar için bir sükûnettir. Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/103)
Bu ayetin doğrudan hitap ettiği durum, Resûlün kendisine başvuran belirli bir toplulukla ve onların mallarından alınan sadakayla ilgilidir. Dolayısıyla ayetteki hükmü bütün ayrıntılarıyla her türlü infak biçimiyle özdeşleştirmek doğru olmaz. Bununla birlikte ayet, mal vermenin arındırıcı yönüne dikkat çeker.

İnsan paylaşmayı öğrendikçe, malın kendisi üzerindeki etkisini de sorgulamaya başlar. Her şeyi kendisine ayırma düşüncesi zayıflar; başkasının ihtiyacını görebilme yeteneği güçlenir. Cimrilik yalnızca para harcamamak değildir. Bazen insanın elindeki imkânları başkalarına kapatması, bazen de ihtiyaç sahibinin durumunu görmesine rağmen kendisini ilgilendirmediğini düşünmesidir.

İnfak, bu tutumun karşısında bir ahlak oluşturur. İnsana sahip olduklarının kendisini başkalarından üstün kılmadığını, imkânların aynı zamanda sorumluluk doğurduğunu hatırlatır.

Burada önemli bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir: İnfak etmek, insanın yaptığı her yanlışın kendiliğinden silinmesi veya başkalarına haksızlık ettiği hâlde bağış yaparak sorumluluktan kurtulması demek değildir. Bir insanın malından yardım etmesi değerlidir; fakat bu yardım, onun adaletsiz davranışlarını haklı çıkarmaz. Başkasının hakkını gözetmek ile ihtiyaç sahibine destek olmak, birbirini tamamlayan sorumluluklardır.

İnfak Yalnızca Bir Yardım Değil, Toplumsal Bir Sorumluluktur
Bir toplumda bazı insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamazken bazı insanların çok büyük servetler biriktirmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Elbette herkesin aynı miktarda mala sahip olması gerektiğini söylemek başka, insanların yoksulluk ve çaresizlik içinde bırakılmaması gerektiğini savunmak başkadır. Kur’an’ın infak çağrısı, insanları eşit miktarda servete sahip olmaya değil, sahip oldukları imkânlar karşısında sorumluluklarını yerine getirmeye yöneltir.

İhtiyaç sahibine yapılan yardım, yalnızca onun o günkü sıkıntısını azaltmaz. Bazen bir çocuğun eğitimine devam etmesini, bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılamasını, bir hastanın tedaviye ulaşmasını veya bir insanın yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlar. Böylece infak, yalnızca verenle alan arasında gerçekleşen bir işlem olmaktan çıkar ve toplumun bütününü ilgilendiren bir dayanışma biçimine dönüşür.

Ancak burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Yardımın amacı, ihtiyaç sahibini sürekli başkasına bağımlı hâle getirmek değil, mümkün olduğunda onun kendi hayatını kurabilmesine de destek olmaktır. Bazen doğrudan maddi yardım gerekir; bazen iş bulmasına yardımcı olmak, meslek edinmesini sağlamak veya üretim yapabileceği bir imkân oluşturmak daha kalıcı sonuçlar doğurabilir.

İnfakın toplumsal değerini yalnızca dağıtılan parayla ölçemeyiz. Önemli olan, insanın sıkıntısını hafifletmek ve toplumda dayanışmayı güçlendirmektir.

Bu anlayış, zenginliği tek başına bir üstünlük ölçüsü olmaktan da çıkarır. İnsan, sahip olduğu malın miktarıyla değil, o malı nasıl kazandığı ve nasıl kullandığıyla değerlendirilmelidir. Başkasının ihtiyacını görmezden gelerek servetini büyütmek ile imkânlarını hem kendisi hem de toplum için faydalı hâle getirmek aynı şey değildir.

İnfak ile Riba Arasındaki Ahlaki Fark
Kur’an’ın ekonomik anlayışını değerlendirirken infak ile ribayı birbirinden bağımsız iki konu olarak ele almamak gerekir. Çünkü biri paylaşmayı ve toplumsal sorumluluğu öne çıkarırken diğeri, niteliğine göre, borç ilişkisinde ekonomik yükün nasıl oluştuğu ve büyüdüğü meselesini gündeme getirir.

Kur’an, Bakara suresinde şöyle buyurur:
“Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)
Bu hüküm, ticaret ile ribanın aynı şey olmadığını ortaya koyar. Ancak ayetin anlamını yalnızca ekonomik bir slogan hâline getirmek de doğru değildir. Kur’an’ın ribayla ilgili ayetleri, özellikle borç ilişkilerinde adaletin korunması ve insanların haksızlığa uğratılmaması üzerinde durur. Konunun ayrıntıları, ilgili ayetler bir bütün olarak ele alınarak değerlendirilmelidir.

İnfak ise sahip olunan imkânların başkalarının yararına kullanılmasını teşvik eder. Bu iki yaklaşım arasındaki ahlaki fark açıktır: İnsan, ekonomik ilişkilerinde yalnızca kendi kazancını değil, başkasının durumunu ve hakkını da dikkate almalıdır.

Bir toplumda insanlar, başkasının sıkıntısını kendi kazançları için fırsata dönüştürmeyi normal görmeye başlarsa dayanışma zayıflar. Buna karşılık ihtiyaç sahibini gözeten, borç ilişkilerinde adaleti koruyan ve imkânlarını toplumun yararına kullanabilen bir anlayış, güven duygusunu güçlendirir.

Dünyada yaşanan ekonomik krizlerin tamamını tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Bununla birlikte aşırı çıkarcılık, adaletsizlik, sömürü ve başkalarının güçsüzlüğünden yararlanma gibi davranışların toplumsal sorunları derinleştirebildiği açıktır. Kur’an’ın ekonomik konulardaki uyarıları da insanı bu tür davranışlar karşısında düşünmeye çağırır.

İnfak, bu bakımdan yalnızca yoksula verilen bir yardım değil, insanın ekonomik hayata hangi ahlaki ilkelerle katılması gerektiğini gösteren bir sorumluluktur.

İnfak, Allah’ın Dostluğunu Kazanmanın Bedeli Değil, İmanın Bir Gereğidir
Kur’an’da Allah’ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması, doğru yolu göstermesi ve insanın hayatına yön verecek ilkeleri bildirmesi üzerinde durulur. Bakara suresinde şöyle buyrulur:
“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tağuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar.” (Bakara, 2/257)
Bu ayet, Allah’ın insanlara yol gösteren rehberliği ile inkârın ve yanlış yönlendirmelerin insanı sürükleyebileceği durum arasındaki farkı ortaya koyar. İnfakı ise Allah’ın dostluğunu satın almanın bir yolu olarak görmemek gerekir. İnsan, yaptığı yardımla Allah’ı kendisine borçlu hâle getirmez; Allah’ın rızasını kazanmak için iyilik yapar ve kendisine bildirilen sorumlulukları yerine getirmeye çalışır.

İnfakın değeri, bir karşılık elde etme hesabına indirgenmediğinde daha iyi anlaşılır. Bir insan yalnızca daha fazla kazanç elde etmek, başına kötü bir şey gelmesini önlemek veya çevresinde saygınlık kazanmak için yardım ediyorsa yaptığı işin arkasındaki niyeti de sorgulamalıdır. Elbette bir yardımın ihtiyaç sahibine sağladığı fayda, veren kişinin niyeti kusurlu diye ortadan kalkmaz. Fakat Kur’an’ın insanı yönelttiği ahlaki olgunluk, yapılan iyiliğin samimiyetini de önemser.

İman, yalnızca bazı inançları kabul etmekten ibaret değildir. İnsanın davranışlarına, ilişkilerine ve sorumluluklarına da yansımalıdır. İhtiyaç sahibinin sıkıntısını gördüğü hâlde hiçbir sorumluluk hissetmeyen bir insanın, inancıyla hayatı arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmesi gerekir.

İnfak, İnsanın Elindeki Her Şeyi Dağıtması mıdır?
İnfakın önemini anlatırken bazen öyle bir dil kullanılır ki insan, kendisini ve ailesini düşünmesinin yanlış olduğu sonucuna varabilir. Oysa Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirme yaptığımızda, sorumlulukların birbiriyle dengeli biçimde ele alınması gerektiğini görürüz.

İnsan önce kendi hayatını sürdürmek, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sorumluluğunu yerine getirmek durumundadır. İnfak, bu sorumlulukları yok saymak anlamına gelmez. Önemli olan, insanın bütün imkânlarını yalnızca kendisine ayırmaması ve başkalarının ihtiyaçlarını da hesaba katmasıdır.

Bir kişinin imkânı sınırlı olabilir. Başka birinin ise çok daha geniş maddi olanakları bulunabilir. Her ikisinden aynı miktarda yardım beklemek, adaletli bir değerlendirme olmaz. İnfakın miktarı kadar, kişinin şartları ve sorumlulukları da dikkate alınmalıdır.

Ayrıca infak yalnızca büyük servet sahiplerinin yerine getirebileceği bir sorumluluk değildir. Bazen küçük bir maddi yardım, ihtiyaç sahibinin en acil sorununu çözebilir. Bazen de bir insanın zamanını ayırması, bir işin yapılmasına yardımcı olması veya sahip olduğu bilgi ve beceriyi başkalarının yararına kullanması önemli bir katkı sağlar.

Burada kavramların sınırlarını da korumak gerekir. Kur’an’da infak özellikle Allah yolunda harcama ve sahip olunan imkânlardan verme bağlamında kullanılır. İyilik, emek ve dayanışma ise daha geniş bir ahlaki alanı kapsar. Bunların hepsi değerli olmakla birlikte her birini aynı kavramın içine yerleştirmek zorunda değiliz.

Asıl mesele, insanın elindeki imkânları bir üstünlük aracı olarak değil, sorumluluk bilinciyle kullanmasıdır.

İnfakın Değeri Gösterişte Değil, Samimiyettedir
Yardım etmek kadar, yardımın nasıl yapıldığı da önemlidir. İhtiyaç sahibine destek verirken onu küçük düşürmek, yaptığı yardımı başkalarına karşı bir üstünlük göstergesine dönüştürmek veya karşılığında minnet beklemek, paylaşmanın ahlaki değerini zedeler.

Kur’an, Bakara suresinde bu konuda açık bir uyarıda bulunur:
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve inciterek boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264)
Bu ayet, yardımın yalnızca maddi sonucuna değil, insan ilişkilerinde doğurduğu etkiye de dikkat çeker. Birine yardım ederken onun onurunu kırmak, verdiğimiz şeyin karşılığında kendimizi üstün görmesine yol açacak davranışlarda bulunmak, infakın ruhuyla bağdaşmaz.

Gerçekten ihtiyaç içinde olan bir insanın, yardım aldığı için kendisini değersiz hissetmesi gerekmemelidir. Yardım eden kişi de bunu bir güç gösterisine dönüştürmemelidir. Çünkü infak, verenin büyüklüğünü sergilemek için değil, bir ihtiyacı karşılamak ve Allah’ın rızasını gözetmek için yapılır.

Bu nedenle yardımın gizli veya açık yapılmasından önce, hangi niyetle ve nasıl bir tutumla gerçekleştirildiğine bakmak gerekir. Bazı yardımların başkalarını da teşvik etmek için açıkça yapılması yararlı olabilir. Bazılarının ise ihtiyaç sahibinin mahremiyetini korumak için gizli tutulması daha uygundur. Önemli olan, gösterişi iyiliğin önüne geçirmemektir.

İnfak, yalnızca malın el değiştirmesi değil, insanın karşısındakine nasıl baktığını da ortaya koyan bir davranıştır.

İnfak, Dünya Hayatını Daha Adil Kılma Sorumluluğudur
Kur’an’ın infak çağrısını yalnızca bireysel bir ibadet olarak değerlendirirsek, konunun toplumsal boyutunu eksik bırakmış oluruz. İnfak, insanın kendi ahlakını geliştirmesine katkı sağlarken toplumda dayanışmanın güçlenmesine de imkân verir. Ancak bunun gerçekleşmesi için yardımların gerçek ihtiyaçlara yönelmesi, insanların onurunun korunması ve adalet duygusunun gözetilmesi gerekir.

Bir toplumda yoksulluk içinde yaşayan insanlar varsa, yalnızca onlara ara sıra yardım etmekle yetinmek yerine bu yoksulluğun nedenlerini de düşünmek gerekir. İnsanlar neden iş bulamıyor? Neden bazı aileler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor? Eğitim, üretim ve çalışma imkânlarından yararlanamayan insanların durumunu iyileştirmek için neler yapılabilir?

Bu sorular, infakın toplumsal sorumlulukla ilişkisini gösterir. Bireysel yardım, acil ihtiyaçların karşılanmasında çok değerlidir. Fakat toplumsal adalet, insanların sürekli yardıma muhtaç hâle gelmesine yol açan sorunların da ele alınmasını gerektirir.

İnfakın amacı, yalnızca bir insanın elindeki parayı diğerine vermesi değildir. Sahip olduğumuz imkânları, başkalarının hayatını kolaylaştıracak biçimde kullanabilmektir. Bazen bu, bir ailenin ihtiyacını karşılamak; bazen bir öğrencinin eğitimine destek olmak; bazen de toplumun yararına olan bir çalışmaya katkı sunmak olabilir.

Böyle bir anlayışta zenginlik, yalnızca kişisel rahatlığın aracı olmaktan çıkar. İnsan, sahip olduğu imkânların kendisine sağladığı avantajları görürken başkalarının hangi imkânlardan yoksun kaldığını da düşünür. Bu düşünce, insanı yalnızca kendisi için kazanan biri olmaktan çıkarıp toplumun iyiliğine katkı sunan birine dönüştürebilir.

Sonuç: Malımızı Değil, Malımıza Bağlılığımızı da Sorgulamalıyız
İnfak konusunu ele alırken kendimize yalnızca ne kadar yardım ettiğimizi sormak yeterli değildir. Daha temel bir soruyla da yüzleşmeliyiz: Sahip olduklarımız, bizi daha duyarlı ve sorumlu bir insan mı yapıyor, yoksa başkalarının ihtiyaçlarını görmemize engel mi oluyor?

Kur’an, insanı mal edinmekten vazgeçirmeye çalışmaz. Onu, malın esiri olmamaya; kazancını adaletli yollarla elde etmeye; ihtiyaç sahiplerini gözetmeye ve sahip olduğu imkânları yalnızca kendi çıkarı için kullanmamaya çağırır. Münafikun suresindeki ölüm hatırlatması, Âl-i İmrân suresindeki sevilen şeylerden infak etme ilkesi ve Bakara suresindeki başa kakma ve incitme uyarısı, bu anlayışın farklı yönlerini ortaya koyar.

İnfak, insanın sahip olduğu her şeyi elinden çıkarması değil, sahip olduklarının doğurduğu sorumlulukları kabul etmesidir. Malını yalnızca kendisine ait bir ayrıcalık olarak görmeyen insan, ihtiyaç sahibine yardım ederken de kendisini ondan üstün tutmaz. Yardımını bir gösteriye dönüştürmez ve yaptığı iyilik karşılığında başkasından minnet beklemez.

Hayatın sonunda geriye dönüp baktığımızda, yalnızca ne kadar kazandığımızı değil, kazandıklarımızla nasıl bir hayat kurduğumuzu da düşünmemiz gerekecek. İnsan, biriktirdiği malların miktarıyla övünebilir; fakat başkasının sıkıntısını görmezden gelerek büyüttüğü servetin kendisini nasıl bir insan hâline getirdiğini de sorgulamalıdır.

Çünkü infakın asıl değeri, yalnızca bir ihtiyaç sahibine ulaşan maddi yardımda değil, insanın bencilliğini aşmasında, adaleti gözetmesinde ve başkalarının hayatını da önemsemesindedir. İnfak, sahip olduklarımızı paylaşırken aslında nasıl bir insan olmak istediğimizi ortaya koyar.

İnfak Bir Lütuf Değil, Bir Haktır
İnfak konusunu doğru anlayabilmek için öncelikle önemli bir ayrımı görmemiz gerekiyor: İhtiyaç sahibine verilen şey, her zaman bizim ona yaptığımız bir bağış değildir. Bazen verdiğimiz, onun malımızda bulunan hakkıdır. Bu ayrımı gözden kaçırdığımızda infakı, dileyenin yaptığı ve dilerse yapmayabileceği bir iyilik gibi değerlendirmeye başlarız. Oysa Kur’an, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeyi müminlerin ahlaki sorumluluğunun bir parçası olarak ortaya koyar.
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardı.” (Zâriyât, 51/19)
Bu ayette kullanılan ifade üzerinde özellikle düşünmeliyiz. Ayet, ihtiyaç sahibine verilen şeyi yalnızca bir yardım veya bağış olarak tanımlamıyor; insanların mallarında, isteyenin ve mahrum kalanın bir hakkı bulunduğunu bildiriyor. Demek ki mesele, mal sahibinin canı istediğinde bir miktar para verip vermemesi değildir. Mesele, malında başkasının hakkı bulunduğunu kabul edip etmemesidir.

Bir insan, kendi emeğiyle kazandığı malın tamamını yalnızca kendisininmiş gibi görebilir. Oysa Kur’an’ın bu ayeti, malımıza bakışımızı değiştirmemizi istiyor. Sahip olduğumuz imkânlar içinde ihtiyaç sahiplerinin hakkını da düşünmemiz gerekiyor. Bu nedenle infak eden kişi, kendisini yoksulun üzerinde bir iyilik sahibi olarak görmemeli; yerine getirmesi gereken bir sorumluluğu yerine getirdiğinin bilincinde olmalıdır. İhtiyaç sahibinin hakkını vermek, ona karşı bir üstünlük kurmak için kullanılabilecek bir fırsat değildir.

Peki, infak zorunlu bir ibadet midir? Kur’an’ın infak emrini yalnızca gönüllü bir iyilik olarak görmek doğru değildir. Allah, müminlere mallarından infak etmelerini emreder; ihtiyaç sahiplerinin hakkını gözetmeyi de açıkça bildirir. Münafikun suresinde, ölüm gelmeden önce Allah’ın verdiği rızıktan infak edilmesi istenir. (Münafikun, 63/10). Âl-i İmrân suresinde ise sevilen şeylerden infak etmeden iyiliğe erişilemeyeceği bildirilir (Âl-i İmrân, 3/92). Bunlar, infakın inanan insanın hayatında isteğe bağlı, önemsiz bir davranış olmadığını gösterir.

Bununla birlikte, Kur’an’daki bütün infak emirlerini tek bir hukuki kategoriye indirgememek gerekir. İnfakın hangi durumlarda zorunlu olduğu, hangi miktarın verilmesi gerektiği ve yükümlülüğün nasıl belirleneceği, ilgili ayetler birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır. Ancak bu ayrım, ihtiyaç sahibinin hakkını gözetme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Gerçekten ihtiyaç içinde olan bir insanın sıkıntısını giderebilecek imkânımız olduğu hâlde hiçbir sorumluluk hissetmiyorsak, yalnızca malımızı korumuş mu oluyoruz, yoksa yerine getirmemiz gereken bir hakkı da ihmal mi ediyoruz?

İnfakın asıl anlamı burada ortaya çıkar. İnsanın malına sahip çıkması kadar, o malın doğurduğu sorumlulukları kabul etmesi de önemlidir. Yardım ettiğimiz insanın onurunu korumalı, verdiğimizi başına kakmamalı ve onu kendimize minnettar bırakmaya çalışmamalıyız. Çünkü bir hakkı sahibine teslim etmek, karşılığında teşekkür veya övgü beklemeyi gerektirmez.

Sonuç olarak infak, yalnızca cömert insanların yaptığı güzel bir davranış değildir; Allah’ın verdiği imkânlar karşısında insanın sorumluluğunu hatırlatan bir ibadettir. İnfakı sadece gönüllü bağışlara indirgersek Kur’an’ın ihtiyaç sahiplerinin hakkına ilişkin vurgusunu eksik bırakmış oluruz. Malımızı nasıl kazandığımız kadar, onun içindeki hakları nasıl gözettiğimiz de önemlidir. İnfak ederken kendimizi bir başkasına iyilik yapan üstün kişi olarak değil, Rabb’imizin emrettiği sorumluluğu yerine getiren bir insan olarak görmeliyiz. Çünkü ihtiyaç sahibine hakkını vermek, ona lütufta bulunmak değil, yerine getirilmesi gereken bir hakkı teslim etmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KADINLAR HAKKINDA NEBİ MUHAMMED’E ATFEDİLEN RİVAYETLER: KUR’AN’IN ÖLÇÜSÜ NE DİYOR?

 KADINLAR HAKKINDA NEBİ MUHAMMED’E ATFEDİLEN RİVAYETLER: KUR’AN’IN ÖLÇÜSÜ NE DİYOR?

Bir toplumda kadının nasıl görüldüğünü anlamak için yalnızca ona tanınan haklara bakmak yeterli değildir. Kadın hakkında hangi sözlerin söylendiğine, onun aklına, inancına, ahlakına ve insan olarak değerine nasıl yaklaşıldığına da bakmak gerekir. Çünkü bir insana sürekli eksik olduğu, uğursuzluk getirdiği veya kurtuluşunun başka bir insanın memnuniyetine bağlı olduğu söylenirse, zamanla bu anlayış onun toplumdaki yerini de belirler.

Din adına söylenen sözlerin etkisi çok daha derindir. İnsan, bir sözün Allah’tan geldiğine veya Allah’ın elçisine ait olduğuna inanırsa onu sıradan bir düşünce gibi değerlendirmez. O söze itiraz etmeyi dine itiraz etmek, sorgulamayı ise inançsızlık sayabilir. Böylece belirli bir toplumun anlayışı, zamanla dinin değişmez hükmüymüş gibi aktarılabilir.

Kadınlarla ilgili rivayetleri incelerken bu nedenle dikkatli olmalıyız. Burada amacımız, her rivayeti peşinen reddetmek veya kaynaklarda geçen her sözü kesinlikle Nebi Muhammed’in söylediğini kabul etmek değildir. Önce rivayetin kaynağını ve içeriğini belirlemeli, ardından Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkelerle ilişkisini değerlendirmeliyiz. Bir sözün hadis kitabında bulunmasıyla onun Allah’ın kesin hükmü olması aynı şey midir? Bir rivayetin içeriğini sorgulamak, onu aktaran herkesin kötü niyetli olduğunu ileri sürmek anlamına mı gelir? Bu soruların cevabını ararken ne peşin hükümlü olmalı ne de din adına aktarılan sözleri sorgulanamaz kabul etmeliyiz.

Kadının Aklı ve Dini Eksik mi?
Buhari’de yer alan bir rivayette, kadınlara hitaben akıllarının ve dinlerinin eksik olduğu söylenir. Rivayetin devamında akıl eksikliği, iki kadının tanıklığının bir erkeğin tanıklığına denk tutulmasıyla; din eksikliği ise âdet döneminde kadınların namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları iddiasıyla açıklanır. Aynı rivayette kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğu da ifade edilir. (Buhari, Hayız, 6; hadis no. 304)

Ancak burada önemli bir noktayı sorgulamamız gerekiyor: Kur’an’da âdet dönemindeki kadınların namaz kılmasını veya oruç tutmasını yasaklayan açık bir hüküm var mıdır? Kur’an’da böyle bir yasak bulunmadığı hâlde, kadınların bu dönemde ibadetlerini yerine getiremeyecekleri düşüncesi hangi dinî dayanağa bağlanmaktadır? Bir kadının biyolojik durumunu, onun dinî bakımdan eksik olduğunun göstergesi saymak doğru mudur?

Bir insanın ibadet etmesi, Allah’a yönelmesi ve O’nu anması için kadın veya erkek olması arasında bir ayrım yapılabilir mi? Kadınların âdet döneminde namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki geleneksel kabulü sorgulamadan benimsersek, bu kabulü Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunma tehlikesiyle karşılaşmaz mıyız? Bir uygulamanın uzun zamandır sürdürülmesi, tek başına onun Allah tarafından konulmuş bir yasak olduğunu kanıtlamaz.

Kur’an’da Allah katındaki üstünlüğün kadın veya erkek olmaya değil, takvaya bağlı olduğu bildirilir:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı sorumluluk bilinci en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Bu ayette insanın Allah katındaki değerini belirleyen ölçü, cinsiyeti değil takvasıdır. Öyleyse bir kadının dinî bakımdan eksik olduğunu ileri sürerken, bu iddianın Kur’an’da hangi temele dayandığını göstermek gerekir. Kadının kendi iradesi dışında gerçekleşen biyolojik bir durum, onu Allah katında daha az değerli hâle getirebilir mi?

Burada asıl mesele, kadınların aklını veya dinini erkeklerle karşılaştırarak eksik ilan eden bir anlayışın hangi ölçüye dayandığıdır. Kur’an, insanın değerini cinsiyet üzerinden belirlemez. Bu nedenle kadınların dinî bakımdan eksik olduğu iddiasını, yalnızca bir rivayette yer aldığı için tartışmasız bir hüküm olarak kabul etmek yerine, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülerle birlikte değerlendirmeliyiz.

Tanıklık konusu da ayrıca ele alınmalıdır. Bakara suresinin 282. ayetinde borç işlemlerinin yazılması ve tanıkların belirlenmesi bağlamında iki kadın tanıktan söz edilir. Ancak belirli bir işlem bağlamındaki tanıklık düzenlemesini, bütün kadınların aklının bütün erkeklerden eksik olduğu şeklinde genel bir yargıya dönüştürmek doğru mudur? Bir konudaki düzenlemeyi, kadınların zihinsel kapasitesi hakkında evrensel bir hüküm gibi yorumlamak ayetin bağlamını aşmaz mı?

Kadınların da erkeklerin de farklı bilgi, deneyim ve düşünme yeteneklerine sahip olduğu açıktır. Bir insanın aklını ve bilgisini değerlendirirken cinsiyetine değil, somut özelliklerine bakmak gerekir. Bu nedenle söz konusu rivayetteki “akıl eksikliği” ifadesinin ne anlama geldiği, hangi bağlamda söylendiği ve Kur’an’ın insan anlayışıyla nasıl ilişkilendirileceği üzerinde düşünülmelidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Rivayetin Buhari’de bulunması tarihî bir bilgidir; rivayetin nasıl anlaşılması gerektiği ise ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Kaynağını belirtmekle yetinmeyip, içeriğini ve sonuçlarını da incelemeliyiz.

Kadınların Çoğu Cehennemlik mi?
Kadınlarla ilgili rivayetlerin bir bölümünde, cehennem halkının çoğunluğunu kadınların oluşturduğu aktarılır. Buhari’deki 304 numaralı rivayette bu durum kadınların kocalarına karşı nankörlük etmeleri ve sık sık lanet etmeleriyle ilişkilendirilir. Müslim’de de kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğunu bildiren bir rivayet vardır. (Buhari, 304; Müslim, 2736)

Bu anlatımın okuyucu üzerinde oluşturabileceği etkiyi düşünelim. Bir kadın, sırf kadın olduğu için cehennemliklerin çoğunluğuna dâhil edileceğine mi inanmalıdır? Allah’ın adaletini ve her insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu bildiren bir kitap varken, kadınların ahiretteki durumunu cinsiyetleri üzerinden değerlendiren bu rivayetler nasıl anlaşılmalıdır?

Kur’an’da şöyle bildirilir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.” (En‘âm, 6/164)
Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk ilkesi, insanın kendi yaptıklarıyla ilgilidir. Kadın veya erkek olmak, tek başına bir insanı suçlu ya da üstün kılmaz. Yalan söylemek, haksızlık yapmak, nankörlük etmek ve başkalarına zarar vermek elbette eleştirilebilir. Fakat bir davranışın yanlışlığıyla, o davranışın bir cinsiyetin genel özelliğiymiş gibi sunulması birbirinden farklıdır.

Bu rivayetlerin nasıl yorumlanacağı konusunda farklı açıklamalar yapılabilir. Ancak kadınların çoğunun cehennemlik olduğu şeklindeki bir anlatımın, Kur’an’daki bireysel sorumluluk ve adalet ilkeleriyle nasıl bağdaştırıldığı açıkça ele alınmalıdır. Bir rivayeti aktarmakla, onun bütün kadınlar hakkında değişmez bir hüküm ortaya koyduğunu söylemek aynı şey değildir.

Kadının Cennete Girmesi Kocasının Memnuniyetine mi Bağlı?
Tirmizî’de yer alan bir rivayette, kocası kendisinden razı olduğu hâlde ölen kadının cennete gireceği ifade edilir. Tirmizî bu rivayeti hasen garîb olarak nitelemiştir. (Tirmizî, 1161)

Bu rivayeti değerlendirirken önemli bir ayrım yapmak gerekir. Eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır; birbirlerine iyi davranmaları, haksızlık etmemeleri ve evlilik ilişkisini gözetmeleri önemlidir. Ancak buradan, bir kadının Allah katındaki değerinin bütünüyle kocasının memnuniyetine bağlı olduğu sonucunu çıkarmak zorunlu mudur?

Kocası haksızlık eden, eşine baskı uygulayan veya ondan sürekli olarak makul olmayan taleplerde bulunan bir kadın ne yapacaktır? Kocasının her isteğine boyun eğmemesi, onun Allah katındaki değerini düşürür mü? Bir insanın memnuniyetsizliği, başka bir insanın ahiretteki yerini belirleyen kesin bir ölçü olabilir mi?

Kur’an’da şöyle bildirilir:
“Erkek veya kadın, kim inanmış olarak iyi işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ, 4/124)
Bu ayette kadın ve erkek, imanları ve iyi davranışları üzerinden değerlendirilir. Kadının cennete girmesi, doğrudan kocasının memnuniyetine bağlanmış değildir. Dolayısıyla söz konusu rivayetin nasıl anlaşılması gerektiği tartışılırken bu ayetin ortaya koyduğu ölçü göz önünde bulundurulmalıdır.

Eşlerin birbirine karşı sorumluluğu ile bir eşin diğerinin ahiretini belirleyen bir makama yerleştirilmesi aynı şey değildir. Rivayeti, kadının kendi inancını ve sorumluluğunu ikinci plana iten bir hükme dönüştürmekten kaçınmalıyız.

Kadın Namazı Bozar mı?
Müslim’de yer alan bir rivayette, kadının, eşeğin ve köpeğin namazı bozduğu belirtilir. (Müslim, Salât, 511) Bu rivayetin varlığı tartışmasız bir kaynak bilgisidir. Ancak ne anlama geldiği, hangi durumu anlattığı ve nasıl uygulanması gerektiği ayrıca ele alınmalıdır.

Bu konuda başka bir rivayet de önemlidir. Buhari’de, Âişe’nin namazı bozan unsurlar arasında kadının da sayıldığını duyduğunda buna itiraz ettiği aktarılır. Âişe, kendisinin Nebi Muhammed namaz kılarken onunla kıble arasında uzandığını anlatır. (Buhari, Salât, 511)

Bu iki aktarım birlikte değerlendirildiğinde, rivayetlerin yorumlanması konusunda geçmişten beri açıklama gerektiren bir mesele bulunduğu görülür. Burada yapılması gereken, rivayetlerden birini bağlamından koparıp diğerini yok saymak değil, aralarındaki ilişkinin nasıl yorumlandığını araştırmaktır.

Bununla birlikte, kadının yalnızca kadın olduğu için ibadeti bozan bir unsur gibi görülmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir sonuçtur. Kur’an’da namazın insanı kötülüklerden ve çirkin davranışlardan uzaklaştırması amaçlanır. (Ankebût, 29/45) Bu çerçevede, kadının varlığını ibadetin geçersizliğiyle ilişkilendiren bir anlatımın dinî anlamı ve sınırları sorgulanmalıdır.

Kadın Uğursuzluk Getirir mi?
Buhari’de, uğursuzlukla kadın, at ve evin ilişkilendirildiği rivayetler bulunmaktadır. (Buhari, 2859; 5095)

Bu sözlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yorum farklılıkları bulunabilir. Ancak bunları bağlamından koparıp “kadın uğursuzdur” şeklinde genel bir inanca dönüştürmek, kadınlar hakkında olumsuz bir hükmün yayılmasına yol açabilir.

Bir evde huzursuzluk yaşanıyorsa, geçim sıkıntısı varsa veya işler yolunda gitmiyorsa, bunların sorumlusu olarak kadını görmek ne kadar adildir? Bir insanın başarısızlığını, yanlış kararlarını veya yaşadığı her olumsuzluğu kadının varlığına bağlamak gerçeği araştırmak yerine kolay bir suçlu bulmak değil midir?

Bir rivayetin varlığını belirtmekle, ondan çıkarılabilecek her yorumu doğru kabul etmek farklı şeylerdir. Kadını uğursuzlukla ilişkilendiren bir anlayışın insan ilişkilerine zarar verme ihtimali vardır. Bu nedenle söz konusu rivayetler, hem kaynakları hem de yorumları bakımından dikkatle ele alınmalıdır.

Kadınları Denetlemeyi Öğütleyen Sözler
Kadınlarla ilgili aktarılan bazı sözlerde, kadınların zarar görmeyecek ölçüde aç ve yeterince giyinmemiş bırakılması, güzel ve yeni elbiselerin ise dışarı çıkma isteklerini artıracağı ileri sürülür. Verilen kaynaklar arasında İbnü’l-Cevzî’nin el-Mevzûât, Süyûtî’nin el-Leâli’l-Masnûa, İbn Arrâk’ın Tenzîhü’ş-Şerîa ve Gazzâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet adlı eserleri bulunmaktadır.

Ancak bu sözlerin tam metinleri, ilgili eserlerdeki yerleri ve kaynak yazarlarının değerlendirmeleri birbirinden ayrılmalıdır. Özellikle bir sözün uydurma rivayetleri inceleyen bir eserde anılması, o sözün yazar tarafından uydurma olarak değerlendirildiğini gösterebilir; fakat her bir alıntının kaynak ve bağlamı ayrı ayrı kontrol edilmeden kesin bir hüküm vermek doğru olmaz.

Bununla birlikte, aktarılan sözlerin içeriği üzerinde düşünmek mümkündür. Kadının iyi beslenmesinin, güzel giyinmesinin veya dışarı çıkmak istemesinin bir tehlike olarak sunulması; onu açlık ve kıyafet üzerinden denetlemeyi öğütleyen bir anlayış ortaya koymaktadır.

Bir kadının güzel giyinmesi neden başlı başına sakıncalı olsun? Dışarı çıkmak istemesi neden mutlaka engellenmesi gereken bir durum sayılsın? Bir insanın davranışları ve ahlakı, onu baskı altında tutarak mı geliştirilir? Din adına aktarılan bir söz, insanın iradesini ve onurunu zedeleyen bir uygulamaya gerekçe yapılıyorsa, o sözün kaynağını ve anlamını araştırmak daha da önemli hâle gelir.

Burada eleştirimiz, kaynaklarda yer alan her sözü kesin olarak uydurma ilan etmek değildir. Asıl mesele, kadınları baskı altında tutmayı öğütleyen sözlerin dinî bir dayanağının bulunup bulunmadığını araştırmak ve bunları Kur’an’ın adalet ölçüsüyle birlikte değerlendirmektir.

Kadını Erkeğin Mülkü Gibi Gören Anlayış
Bu rivayet ve alıntıları bir arada değerlendirdiğimizde ortak bir soruyla karşılaşıyoruz: Kadının aklı ve dini eksik mi sayılıyor? Ahiretteki geleceği kocasının memnuniyetine mi bağlanıyor? Namazı bozan bir unsur veya uğursuzluk kaynağı olarak mı görülüyor? Bazı sözlerde, ne yiyeceği ve ne giyeceği üzerinde baskı kurulması mı öğütleniyor?

Bu soruların her biri ayrı bir araştırmayı gerektirir. Rivayetlerin tamamının aynı güvenilirlik derecesinde olduğunu söyleyemeyiz; hepsinin uydurma olduğunu da yalnızca içeriklerinden hareketle kanıtlamış olmayız. Fakat kaynaklarda yer alan sözlerin nasıl bir kadın anlayışı oluşturabileceğini ve bunlardan çıkarılan sonuçların Kur’an’ın ilkeleriyle nasıl bağdaştırıldığını sorgulamak zorundayız.

Kadının değerini erkeğe karşı konumuyla belirleyen bir anlayış, onu kendi inancı ve sorumluluğu olan bir insan olarak görmekte zorlanır. Erkek karar veren, kadın ise denetlenen kişi hâline gelir. Sonra bu düzen dinin gereğiymiş gibi anlatılırsa, toplumsal bir anlayış dinî hüküm görünümü kazanabilir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü ise cinsiyeti tek başına üstünlük veya aşağılık sebebi saymaz. Kadın da erkek de yaptıklarından sorumludur. İyilik, doğruluk, adalet ve takva cinsiyete göre değişmez. Bir kadının yanlış davranışı eleştirilebilir; aynı şekilde bir erkeğin yanlış davranışı da eleştirilmelidir. Ancak bireyin kusurunu bütün bir cinsiyete mal etmek, adil bir değerlendirme değildir.

Kadınların haklarını savunmak, erkekleri topluca suçlamak anlamına gelmez. Sorun erkeklerin varlığı değil, bir cinsiyeti diğerinin üzerinde doğuştan yetkili gören zihniyettir. Adalet, kadının da erkeğin de haksızlığa uğramasını engelleyen ortak bir ölçüdür.

Nebi Muhammed’e Atfedilen Her Söz Dinî Hüküm Sayılabilir mi?
Bütün bu örnekler bizi daha temel bir soruya götürüyor: Bir sözün Nebi Muhammed’e ait olduğu söyleniyorsa, onu dinî bir hüküm olarak kabul etmek için ne yapmalıyız?

Öncelikle sözün kaynağını, aktarımını ve metnini araştırmalıyız. Ardından ne anlama geldiğini, hangi bağlamda aktarıldığını ve Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilkelerle nasıl ilişkilendirildiğini incelemeliyiz. Bir rivayetin Buhari veya Müslim gibi eserlerde bulunması, onun bu eserlerde yer aldığını gösterir; fakat yalnızca bu bilgi, rivayetin anlamı hakkındaki bütün soruları ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde, bir rivayetin içeriğinin rahatsız edici bulunması da onun tarihî bakımdan uydurma olduğunun tek başına kanıtı değildir. Kaynakta bulunan rivayetlerle, sonradan bu rivayetlere eklenen yorumları ve kaynağı doğrulanmamış alıntıları birbirinden ayırmalıyız.

Ancak bizim açımızdan belirleyici soru değişmez: Bir sözü dinin parçası sayarken Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyü neden devre dışı bırakalım? Kur’an’da kadınların erkeklerden daha az insan, daha az değerli veya doğuştan daha günahkâr olduğuna ilişkin genel bir hüküm bulunmuyorsa, bu tür iddialar hangi gerekçeyle din adına kesinleştirilmektedir?

Kur’an’ı ölçü kabul etmek, hoşumuza gitmeyen her sözü düşünmeden reddetmek değildir. Tam tersine, din adına konuşan herkesin iddialarını sağlam gerekçelere dayandırmasını istemektir. Bir söz Allah’ın emri olarak sunulduğunda, ona itiraz eden kişi kolayca suçlanabilir. Bu nedenle din adına yapılan iddialar, taşıdıkları ağırlığa uygun biçimde incelenmelidir.

Sonuç: Kadının Değerini Kim Belirler?
Kadının değeri, bir erkeğin onu ne kadar beğendiğiyle veya ondan ne kadar memnun olduğu düşüncesiyle belirlenemez. Bir kadının inancı, ahlakı ve sorumluluğu kendisine aittir. Evlilikte eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır; ancak bu sorumluluklar, bir insanın Allah katındaki değerini tek başına belirleyen bir yetkiye dönüştürülemez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, insanların Allah katındaki değerinin cinsiyetlerine değil, takvalarına bağlı olduğudur. Kadın da erkek de kendi yaptıklarından sorumludur. Hiç kimse sırf kadın veya erkek olduğu için doğuştan günahkâr, uğursuz, aklı eksik ya da ahirette daha az değerli ilan edilemez.

Nebi Muhammed’e atfedilen sözleri araştırırken de bu ölçüyü gözden uzak tutmamalıyız. Bir rivayeti sorgulamak, dine düşmanlık etmek değildir. Fakat bir sözü yalnızca rahatsız edici bulduğumuz için uydurma ilan etmek de yeterli değildir. Önce kaynağı belirlemeli, metni doğru aktarmalı, rivayetle yorumunu ayırmalı ve ardından Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler ışığında değerlendirmeliyiz.

Din adına konuşanların sözlerini sorgulanamaz kabul ettiğimizde, insan düşüncesinin Allah’ın hükmü yerine geçirilmesine kapı aralayabiliriz. Oysa dinin ne söylediğini anlamaya çalışmak, insanın aklını ve vicdanını kullanmasını gerektirir. Kadınların da erkeklerin de değerini koruyan, adaleti esas alan bir anlayışa ulaşmak için önce din adına aktarılan sözleri dikkatle incelemeliyiz.

Asıl sorumluluğumuz, bir sözü kimin söylediğine dair iddiayla yetinmek değil; o iddianın kaynağını, anlamını ve din adına hangi hükme dönüştürüldüğünü araştırmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ALLAHU EKBER Mİ, ALLAHU KEBÎR Mİ? HANGİSİ DAHA DOĞRU?

 ALLAHU EKBER Mİ, ALLAHU KEBÎR Mİ? HANGİSİ DAHA DOĞRU?

Günlük hayatımızda bazı sözleri o kadar sık tekrar ederiz ki zamanla ne anlama geldiklerini düşünmeden söylemeye başlarız. Ezan okunurken “Allahu Ekber” deriz, namazda aynı ifadeyi tekrarlarız. Sevinçli veya şaşırtıcı olaylar karşısında da bu sözü kullanırız. Peki, söylediğimiz sözün tam olarak ne anlama geldiğini hiç düşündük mü? Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek için neden ekber kelimesini kullanıyoruz? Kur’an’da Allah’ın büyüklüğünü anlatan başka kelimeler de varken bunlar arasındaki anlam farkı nedir? “Allahu Ekber” demeye devam mı etmeliyiz, yoksa “Allahu Kebîr” demek mi daha doğru olur?

Bu soruların cevabını bulabilmek için önce kelimelerin anlamlarını, ardından Kur’an’daki kullanımlarını incelemek gerekir. Çünkü bir ifadeyi doğru değerlendirebilmek için yalnızca alışkanlıklara değil, dilin kurallarına ve Kur’an’ın ortaya koyduğu anlamlara da bakmalıyız.

Ekber Kelimesi Ne Anlama Geliyor?
Arapçada kebîr kelimesi “büyük” anlamına gelir. Ekber ise aynı kökten gelen, karşılaştırma ve üstünlük bildiren bir kelimedir. Kullanıldığı bağlama göre “daha büyük” veya “en büyük” şeklinde çevrilebilir. Bu iki anlam arasındaki farkı Kur’an’daki örneklerle daha iyi anlayabiliriz.

Bakara suresinin 217. ayetinde şöyle buyrulur: “Fitne, öldürmekten daha büyüktür.” (Bakara, 2/217) Burada ekber kelimesi iki durum arasında karşılaştırma yapmak için kullanılmıştır. Ayetin bağlamında fitnenin, öldürmekten daha ağır olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla bu cümlede kelimenin karşılığı “daha büyüktür” şeklindedir.

Bakara suresinin 219. ayetinde de benzer bir kullanım vardır: “İkisinde de insanlar için bazı yararlar vardır. Ancak ikisinin günahı yararından daha büyüktür.” (Bakara, 2/219) Bu ayette içki ve kumarın bazı yararları bulunmasına rağmen günahlarının yararlarından daha büyük olduğu bildirilmektedir. Burada da ekber kelimesi iki durumun karşılaştırılmasını anlatır.

Tevbe suresinin 72. ayetinde Allah’ın hoşnutluğunun daha büyük olduğu bildirilir: “Allah’ın hoşnutluğu ise daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 9/72) Burada maddi bir büyüklükten değil, değer ve üstünlük bakımından bir karşılaştırmadan söz edilmektedir.

Ankebût suresinin 45. ayetinde ise şu ifade yer alır: “Allah’ı anmak elbette daha büyüktür.” (Ankebût, 29/45) Bu ayetteki ekber kelimesinin neyi neyle karşılaştırdığı, ayetin bağlamı ve yorumuyla birlikte değerlendirilmelidir. Bu örnek de kelimelerin anlamını yalnızca sözlük karşılıklarına bakarak belirlemenin yeterli olmadığını gösterir.

Bütün bu örnekler, ekber kelimesinin Kur’an’da her zaman “en büyük” anlamında kullanılmadığını, bağlama göre “daha büyük” anlamına da geldiğini ortaya koyar. Ancak buradan hareketle “Allahu Ekber” ifadesinin mutlaka “Allah başka varlıklardan daha büyüktür” anlamına geldiği sonucuna varmak doğru olmaz. Çünkü kelimenin dil bilgisi bakımından karşılaştırma bildirmesiyle, bir ifadenin bütün olarak ne anlattığı aynı mesele değildir. Arapçada ekber kelimesi, kullanıldığı bağlama göre üstünlüğü ve en yüksek mertebeyi de ifade edebilir.

Allahu Ekber Demek Ne Anlama Geliyor?
“Allahu Ekber” ifadesi geleneksel olarak “Allah en büyüktür” şeklinde çevrilir. Oysa ekber kelimesi, Arapçada karşılaştırma ve üstünlük bildiren bir yapıya sahiptir; bağlama göre “daha büyük” veya “en büyük” anlamına gelebilir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir nokta vardır: Bir varlığı “en büyük” olarak nitelemek, başka büyüklerin de bulunduğu düşüncesini beraberinde getirmez mi? Allah’ın büyüklüğünü anlatırken, farkında olmadan O’nu başka varlıklarla karşılaştıran bir ifade kullanmış olmuyor muyuz?

Elbette geleneksel anlayışta “Allahu Ekber” sözüyle Allah’ın başka varlıklarla aynı düzeyde olduğu anlatılmak istenmez. Ancak mesele yalnızca söyleyen kişinin neyi kastettiği değil, kullandığı kelimenin ne anlama geldiği ve bu anlamın nasıl anlaşılabileceğidir. “En büyük” demekle “büyük” demek aynı şey değildir. Birincisi üstünlük bakımından bir karşılaştırmayı, ikincisi ise doğrudan büyüklük niteliğini ifade eder.

Öyleyse Allah’ın büyüklüğünü dile getirirken, O’nu başka varlıklarla karşılaştırma ihtimali taşıyan bir kalıp yerine, doğrudan “Allah büyüktür” anlamına gelen bir ifadeyi tercih etmek daha açık ve anlaşılır olmaz mı? Allah’ın büyüklüğünü kabul etmek başka, bu büyüklüğü anlatırken kullanılan kelimenin anlamını sorgulamak başkadır. Bu soruyu sormak, tek başına şirk hükmü vermek anlamına gelmez. Ancak Allah’ın eşsizliğini ve hiçbir varlığın O’na denk olmadığını esas alan bir anlayışta, kullandığımız sözlerin anlamını titizlikle incelemek gerekir.

Burada bir başka ayrıntı da önemlidir: “Allahu Ekber” kalıbı Kur’an’da aynen yer almaz. Buna karşılık Ra‘d suresinin 9. ayetinde Allah, el-Kebîr olarak nitelenir. Kebîr, “büyük” demektir. Dolayısıyla Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek için Kur’an’da Allah hakkında kullanılan bu sıfata dayanan “Allahu Kebîr” ifadesini tercih etmek mümkündür. Böylece Allah’ın büyüklüğünü, başka varlıklarla karşılaştırma anlamı üzerinde durmadan, doğrudan dile getirmiş oluruz.

Bu değerlendirme, “Allahu Ekber” diyen herkesin şirk işlediği anlamına gelmez. Böyle ağır bir hükme yalnızca bir kelimenin dil bilgisel yapısından hareketle varılamaz. Ancak bir ifadenin yüzyıllardır kullanılıyor olması da onun anlamını sorgulamamıza engel değildir. Asıl önemli olan, Allah’ın büyüklüğünü anlatırken ne söylediğimizi bilmek ve kullandığımız ifadeleri Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler çerçevesinde değerlendirmektir.

Kur’an’da Allahu Ekber Kalıbı Var mı?
Ezan ve namazda kullandığımız “Allahu Ekber” kalıbı Kur’an’da aynen yer almaz. Buna karşılık Allah’ı yüceltme ve O’nun büyüklüğünü dile getirme düşüncesi Kur’an’da açıkça bulunur.

Bakara suresinin 185. ayetinde, Allah’ın insanlara doğru yolu göstermesine karşılık O’nun büyüklüğünün dile getirilmesi, yani tekbir getirilmesi bildirilir. İsrâ suresinin 111. ayetinde de Allah’ın gereği gibi yüceltilmesi emredilir. Bu ayetler, Allah’ı yüceltmenin Kur’an’da karşılığı bulunduğunu gösterir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Allah’ı yüceltme emrinin Kur’an’da bulunması başka, bu emri yerine getirmek için kullanılan belirli bir söz kalıbının Kur’an’da aynen geçmesi başkadır. Bir ifadenin Kur’an’da kelimesi kelimesine bulunmaması, tek başına onun yanlış olduğunu kanıtlamaz. Bununla birlikte, dinî uygulamalarda kullanılan sözlerin kaynağını ve anlamını araştırmak da önemlidir.

Kur’an Allah İçin Hangi Kelimeleri Kullanıyor?
Kur’an’da Allah’ın büyüklüğünü, yüceliğini ve azametini anlatan farklı kelimeler kullanılır. Bakara suresinin 255. ayetinde Allah için el-Aliyy ve el-Azîm sıfatları yer alır. Aliyy, yüceliği; Azîm ise azameti ve büyüklüğü ifade eder. Ra‘d suresinin 9. ayetinde Allah, el-Kebîr ve el-Müteâl olarak nitelenir. Kebîr, “büyük”; Müteâl ise yüce ve her şeyin üzerinde olan anlamını taşır.

Bu kelimeler arasında anlam farklılıkları vardır. Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek istediğimizde Kebîr kelimesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü Kur’an, Ra‘d suresinin 9. ayetinde Allah’ı doğrudan el-Kebîr olarak niteler. Böylece Allah’ın büyük olduğunu ifade etmek için Kur’an’da kullanılan bir sıfatın bulunduğunu görüyoruz.

Allah’ın keremini ve lütfunu anlatan Kerîm kelimesi de Kur’an’da kullanılır. İnfitâr suresinin 6. ayetinde “Seni kerîm olan Rabbine karşı aldatan nedir?” (İnfitâr, 82/6) buyrulur. Ancak Kerîm ile Kebîr aynı anlama gelmez. Kerîm, keremi, cömertliği ve lütfu; Kebîr ise büyüklüğü ifade eder. Dolayısıyla Allah’ın büyüklüğünü dile getirmekle O’nun keremini dile getirmek farklı şeylerdir.

Allahu Ekber mi, Allahu Kebîr mi?
Asıl meseleye şimdi daha açık biçimde yaklaşabiliriz. Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek için neden “Allahu Ekber” diyoruz? Kur’an’da Allah’ın büyüklüğünü anlatan Kebîr kelimesi açıkça kullanıldığı hâlde, neden doğrudan bu kelimeyi esas almayalım?

Ra‘d suresinin 9. ayetinde Allah, el-Kebîr olarak nitelenir. Bu kelime “büyük” anlamına gelir ve Allah’ın büyüklüğünü doğrudan ifade eder. Dolayısıyla “Allahu Kebîr” dediğimizde, “Allah büyüktür” demiş oluruz. Üstelik bu ifade, Allah hakkında Kur’an’da kullanılan bir sıfata dayanmaktadır.

“Allahu Ekber” ifadesinde ise ekber kelimesi kullanılır. Bu kelime, bağlama göre “daha büyük” veya “en büyük” anlamına gelir. Geleneksel anlayışta “Allah en büyüktür” şeklinde çevrilen bu ifade, Allah’ın üstünlüğünü dile getirmek amacıyla kullanılmaktadır. Burada söz konusu ifadenin dil bakımından yanlış olduğunu ileri sürmek gerekmiyor. Ancak Allah’ın büyüklüğünü anlatan bir kelimeyi tercih ederken, Kur’an’ın Allah için doğrudan kullandığı sıfatı esas almak da mümkündür.

Öyleyse neden “Allahu Kebîr” demeyi tercih etmeyelim?
Bir sözün yaygın biçimde kullanılması, o sözün tek doğru ifade olduğu anlamına gelmez. Dinî ifadeleri değerlendirirken alışkanlıklarımızın yanında, kelimelerin anlamlarını ve Kur’an’daki kullanımlarını da dikkate almalıyız. Allah’ın büyüklüğünü anlatmak için Kur’an’da Kebîr sıfatı kullanılmışsa, bu sıfatı esas alarak “Allahu Kebîr” demek anlam bakımından açık ve anlaşılır bir tercihtir.

Burada önerilen şey, “Allahu Ekber” diyenlerin yanlış söylediğini ilan etmek değildir. Öneri, Allah’ın büyüklüğünü dile getirirken Kur’an’da Allah için kullanılan sıfatı doğrudan esas almaktır. Böylece “daha büyük” veya “en büyük” biçimindeki karşılaştırma tartışmalarına girmeden, “Allah büyüktür” anlamını açıkça ifade etmiş oluruz.

Elbette “Allahu Ekber” ifadesinin ezan ve namazda kullanılmasıyla ilgili dinî hüküm, yalnızca kelimelerin sözlük anlamlarına bakılarak belirlenemez. Fakat Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek için “Allahu Kebîr” demeyi tercih etmenin önünde de bu kelimeyi yanlış kılan bir anlam sorunu bulunmamaktadır.

Bu nedenle Allah’ın büyüklüğünü dile getirmek için önerim, Kur’an’da Allah hakkında kullanılan Kebîr sıfatını esas alarak “Allahu Kebîr” ifadesini tercih etmektir. Bu tercih, “Allahu Ekber” ifadesinin kesinlikle yanlış olduğu iddiasına değil, Allah’ın büyüklüğünü doğrudan “büyük” anlamındaki bir kelimeyle ifade etme düşüncesine dayanmaktadır.

Sonuçta mesele, bir sözü sırf alışkanlık olduğu için tekrarlamak veya farklı bir ifade kullananı yanlış ilan etmek değildir. Mesele, ne söylediğimizi bilmek ve Allah’ı anarken kullandığımız kelimeleri bilinçli biçimde seçmektir. Kur’an’da Allah için kullanılan Kebîr sıfatı ortadayken, “Allahu Kebîr” demeyi tercih etmek için anlaşılır ve doğrudan bir gerekçemiz vardır.

Alışkanlıklarımızı mı, Anlamı mı Esas Alacağız?
Bir sözü uzun yıllardır kullanıyor olmamız, onun anlamını araştırmamıza engel olmamalıdır. Din adına söylediğimiz sözlerin ne anlama geldiğini, Kur’an’da hangi kelimelerin kullanıldığını ve ifadelerimizin hangi temele dayandığını sorgulamak, hakikati aramanın doğal bir parçasıdır.

Ancak araştırırken bir aşırılıktan da kaçınmak gerekir. Bir ifadenin Kur’an’da aynen bulunmadığını görmek, onu hemen yanlış ilan etmek için yeterli değildir. Aynı şekilde, bir sözün gelenekte yerleşmiş olması da onun Kur’an’da aynen geçtiğinin kanıtı sayılamaz. Her iki durumda da kelimenin anlamını, dil yapısını ve Kur’an’daki kullanımını birlikte değerlendirmeliyiz.

Bu incelemenin sonunda ulaşılan sonuç şudur: Ekber kelimesi, Kur’an’da bağlama göre “daha büyük” veya “en büyük” anlamında kullanılır. “Allahu Ekber” ifadesi Allah’ın üstünlüğünü ve yüceliğini dile getirir; ancak ezan ve namazda kullandığımız biçimiyle Kur’an’da aynen yer almaz. Buna karşılık Allah’ı yüceltme düşüncesi Kur’an’da bulunur ve Allah, Ra‘d suresinin 9. ayetinde el-Kebîr olarak nitelenir.

Allah’ın büyüklüğünü ifade etmek için “Allahu Kebîr” demeyi tercih etmek, Kur’an’da Allah için kullanılan bir sıfata dayanmak demektir. Fakat bu tercih, “Allahu Ekber” ifadesinin yanlış olduğu veya kullanılmaması gerektiği sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Önemli olan, kullandığımız sözlerin anlamını bilmek ve bir ifadeyi değerlendirirken dil bilgisiyle dinî hükmü birbirine karıştırmamaktır.

Din adına ulaşılan sonuçlar, alışkanlıklara veya ilk bakışta doğru görünen düşüncelere değil, araştırmaya ve sağlam gerekçelere dayanmalıdır. Bir kelimenin anlamından çıkarılabilecek sonuçla dinî bir uygulama hakkında verilecek hüküm birbirinden ayrılmalıdır. Böylece hem kullandığımız sözlerin anlamını daha iyi kavrar hem de kanıtlanmamış iddialarla kesin hükümler vermekten kaçınırız.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR?

 MUCİZE VE KERAMET HİKÂYELERİYLE KİM, NE KAZANIYOR?

Burada önemli bir ayrımı da koruyalım: Her şeyhin veya tarikat mensubunun aynı amaçla hareket ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak keramet, gayb bilgisi, şifa verme, geleceği bilme ve insanları manevi güçlerle etkileyebilme iddiaları, doğrulukları sorgulanmadığında ciddi bir istismar alanı oluşturabilir.

Mucize Varmış Gibi Anlatılanlar Kimin Ekmeğine Tereyağı Oldu?
Bir düşünelim: Elçilere olağanüstü güçler verildiğine inanırsak, bu inancın günümüzdeki bazı dinî otoriteler açısından nasıl sonuçlar doğurabileceğini hiç sorguladık mı? Bir insanın hastaları iyileştirebildiğine, geleceği bildiğine, görünmeyen âlemden haber aldığına veya Allah katında diğer insanlardan farklı bir konumda bulunduğuna inanırsak, o insanın gözümüzdeki yeri ne olur? Söylediklerini sorgulayabilir miyiz, yoksa her sözünü özel bir bilgi ve manevi güç sahibi olmasının işareti olarak mı görürüz?

İşte üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur. Mucize ve keramet adı altında anlatılan olağanüstü olaylar, yalnızca geçmişte yaşamış elçilerle ilgili bir inanç konusu olarak kalmamıştır. Bu anlayış, bazı dinî çevrelerde yaşayan kişilere de olağanüstü özellikler atfedilmesine zemin hazırlamıştır. Böylece bir insan, yalnızca bilgisi, tecrübesi veya ahlaki tutumuyla değil, kendisine yakıştırılan görünmez güçlerle de yüceltilmeye başlanmıştır.

Bir şeyhin geleceği bildiğine, insanların içinden geçenleri okuyabildiğine, uzaktaki bir olaya müdahale edebildiğine veya kendisine bağlananları görünmeyen tehlikelerden koruyabildiğine inanıldığında, onun çevresinde sıradan bir insan ilişkisinden çok daha farklı bir bağlılık oluşabilir. Artık karşıdaki kişi yalnızca kendisine danışılan biri değildir; hakkında ileri sürülen iddialar nedeniyle sorgulanması güç bir otoriteye dönüşebilir. Böyle bir ortamda insanlar kendi kararlarını bile onun onayına bağlayabilir, hayatlarını onun sözlerine göre düzenleyebilir ve itiraz etmeyi manevi bir tehlike olarak görebilirler.

Peki, bu durum kimin işine yarar?

Olağanüstü Güç İddiası, Sıradan Bir İnsanı Nasıl Otoriteye Dönüştürür?
Bir insanın kendisini diğer insanlardan üstün gösterebilmesinin en etkili yollarından biri, başkalarının sahip olmadığı bilgilere veya güçlere sahip olduğunu ileri sürmesidir. Çünkü insanlar bilinmeyenden etkilenir. Özellikle hastalık, ölüm, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı gibi konularda çaresiz hisseden kişiler, kendilerine kesin cevaplar verebilen birine bağlanmaya daha yatkın olabilirler.

Bir şeyhin gaybı bildiği, kendisine bağlanan insanların başına gelecekleri önceden gördüğü veya onların sorunlarını görünmeyen güçlerle çözdüğü anlatılırsa, bu iddialar onun çevresinde güçlü bir manevi otorite oluşturabilir. Üstelik bu anlatımlar zamanla büyütülüp yeni hikâyelerle desteklenirse, şeyhin gerçek davranışları ve söylediklerinin doğruluğu ikinci plana itilebilir. İnsanlar, karşılarındaki kişinin ne söylediğini ve ne yaptığını değerlendirmek yerine, onun hakkında anlatılan olağanüstü olaylara göre hüküm vermeye başlayabilir.

Böylece kişinin otoritesi, ortaya koyduğu somut delillere değil, kendisine atfedilen özel güçlere dayanır. Bu otorite bir kez sorgulanamaz hâle geldiğinde, onun sözlerini eleştirmek de kolay olmaz. İtiraz eden birine hemen saygısız, inançsız veya manevi bakımdan eksik olduğu söylenebilir. Oysa bir insanın iddiasını sorgulamakla Allah’a karşı gelmek aynı şey değildir. Din adına konuşan herkesin söyledikleri de diğer bütün iddialar gibi değerlendirilmelidir.

Şeyhin Sözü Neden Allah’ın Sözü Gibi Görülmeye Başlar?
Bir şeyhe olağanüstü güçler atfedildiğinde, onun sözleri zamanla sıradan bir insanın görüşü olmaktan çıkabilir. Söylediği bir söz, delili ve doğruluğu araştırılmadan özel bir manevi bilgi gibi kabul edilebilir. Verdiği bir karar, yanlış olma ihtimali düşünülmeden doğru sayılabilir. Hatta yaptığı bir haksızlık bile onun makamına ilişkin anlatılarla açıklanmaya çalışılabilir.

İşte tehlike burada başlar. Bir insanın dinî bilgisi olması başka, onun her söylediğinin doğru kabul edilmesi başkadır. Bir insanın başkalarına öğüt vermesi başka, insanların üzerinde sorgulanamaz bir yetki kurması başkadır. Bir kişiye saygı duymakla onun iradesini kendi irademizin önüne geçirmek de aynı şey değildir.

Kur’an, dinî otoriteyi sorgulamadan benimseme konusunda insanı düşünmeye çağırır. Tevbe suresinde şöyle bildirilir:

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...” (Tevbe, 9/31)
Bu ayet üzerinde düşünürken, bir insanı gerçekten rab edinmenin yalnızca ona ilahlık yakıştırmakla sınırlı olmadığını da değerlendirmeliyiz. Bir insanın Allah’ın koyduğu ölçülerin önüne geçirilmesi, onun sözlerinin sorgulanamaz hâle getirilmesi ve din adına belirleyici otorite kabul edilmesi de ciddi bir sorundur. Burada her dinî danışmanlığı veya her saygı ilişkisini aynı şekilde değerlendirmek değil, insanın Allah’ın ölçülerini bir başka insanın otoritesine teslim etmesini sorgulamak gerekir.

Bir şeyh, hoca veya dinî önder ne kadar tanınmış olursa olsun, onun sözleri Allah’ın vahyiyle aynı konumda değildir. İnsan yanılabilir; dinî otorite olarak görülen biri de yanılabilir. Bu nedenle hiç kimsenin makamı, söylediklerinin doğruluğunu araştırma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Gaybı Bildiğini Söylemek Kime Ne Kazandırır?
İnsanların geleceğe ilişkin kaygıları vardır. Hastalanmaktan, yakınlarını kaybetmekten, geçim sıkıntısından veya başlarına kötü bir olay gelmesinden korkabilirler. Böyle zamanlarda geleceği bildiğini söyleyen birine rastlamak, insana güven verici gelebilir. Ancak bir iddia insana umut veriyor diye doğru hâle gelmez.

Kur’an bu konuda açık bir ölçü ortaya koyar:

“Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez.” (Neml, 27/65)
Bu ayet karşısında, bir şeyhin veya başka bir kişinin kendiliğinden gaybı bildiği iddiasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bir insanın gelecekte ne olacağını bildiğini ileri sürmesi, onun gerçekten böyle bir bilgiye sahip olduğunu kanıtlamaz. Söylediklerinden bazılarının sonradan gerçekleşmesi de bütün iddialarını doğrulamaz. Belirsiz ifadeler, tahminler ve sonradan yapılan yorumlar, insanlara önceden bilinmiş kesin bilgiler gibi sunulabilir.

Bir de bu iddiaların insan ilişkileri üzerindeki etkisini düşünelim. Eğer bir kişi, kendisine bağlananların geleceğini bildiğine inandırılırsa, o insanların kararlarını etkileme imkânı kazanabilir. Kiminle evlenecekleri, hangi işi yapacakları, kimlerle görüşecekleri veya hangi kararı alacakları konusunda onun sözünü bekleyebilirler. Böylece gaybı bilme iddiası, yalnızca bir inanç meselesi olmaktan çıkarak insanların hayatları üzerinde güç kurmanın aracına dönüşebilir.

Burada sorulması gereken, o kişinin ne kadar etkileyici konuştuğu değil, iddiasını hangi delille doğrulayabildiğidir. İnsanların korkularını ve umutlarını yönetmek, gaybı bilmek anlamına gelmez. Bir kişinin kendisine bağlananlar üzerinde etkili olması da onun Allah katında özel bir yetkiye sahip olduğunu göstermez.

Keramet Anlatıları Nasıl Bir Çıkar Düzeni Oluşturabilir?
Tarikat çevrelerinde anlatılan bazı olağanüstü olaylar, zamanla şeyhin büyüklüğünü gösteren hikâyeler olarak aktarılabilir. Bir hastanın iyileşmesi, beklenmedik bir olayın gerçekleşmesi, birinin rüyasında şeyhi gördüğünü söylemesi veya şeyhin daha önceden bir şey bildiğinin anlatılması, onun özel güçlere sahip olduğunun kanıtı gibi sunulabilir.

Ancak bir olayın yaşanmasıyla o olaya yüklenen anlamı birbirinden ayırmalıyız. Bir insanın hastalığı iyileşebilir; fakat bundan belirli bir şeyhin doğa yasalarını aşan bir güç kullandığı sonucu kendiliğinden çıkmaz. Bir rüya görülebilir; fakat rüyanın görülmesi, rüyada görülen kişinin gaybı bildiğini kanıtlamaz. Beklenmedik bir olay gerçekleşebilir; ancak bu olayın belirli bir kişinin görünmeyen müdahalesiyle meydana geldiğini ileri sürmek için ayrıca delil gerekir.

Buna rağmen olağanüstü anlatılar bir kişinin itibarını artırabilir. Artan itibar, çevresindeki insanların sayısını ve bağlılığını büyütebilir. Bu bağlılık bazı ortamlarda bağışlara, maddi desteğe, ayrıcalıklara veya kararlar üzerinde daha fazla söz sahibi olmaya dönüşebilir. Böyle bir ilişkinin gerçekten çıkar amacıyla kullanılıp kullanılmadığını ise somut davranışlara bakarak değerlendirmek gerekir. Her bağışın, her manevi bağlılığın veya her tarikat mensubunun kötü niyetli olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat dinî bir iddianın maddi ya da manevi çıkar sağlamak için kullanılması da görmezden gelinemez.

Asıl sorun, bir insanın başkalarına yardım etmesi değil, yardımını kendisine olağanüstü güçler atfedilmesinin aracı hâline getirmesidir. İnsanların gönüllü desteğiyle yaşayan biriyle, insanları özel güçlere sahip olduğuna inandırarak kendisine bağımlı kılan biri arasında önemli bir fark vardır.

İnsanlar Neden Bu İddialara İnanmak İstiyor?
Bu meseleyi yalnızca iddiada bulunan kişiler üzerinden ele almak eksik olur. Çünkü bir iddianın etkili olabilmesi için ona inanan, onu başkalarına aktaran ve zamanla büyüten insanlar da vardır. İnsanlar her zaman kötü niyetle inanmazlar. Bazen ailelerinden böyle öğrendikleri için, bazen güvendikleri kişilerin anlattıklarına inandıkları için, bazen de sıkıntılarına bir çözüm aradıkları için bu tür anlatımları kabul edebilirler.

Bir insanın hayatı zorlaştığında, her şeyi kontrol edemediğini hissettiğinde veya bir yakınını kaybetme korkusu yaşadığında kesin cevaplara yönelmesi anlaşılabilir bir durumdur. Kendisine yardım edeceğini söyleyen birine güvenmek istemesi de insani bir beklentidir. Fakat iyi niyetle başlayan bir bağlılık, zamanla sorgulamayı ortadan kaldırırsa insanı istismara açık hâle getirebilir.

Bu nedenle yalnızca şeyhlerin veya dinî önderlerin iddialarını değil, bu iddiaların neden sorgulanmadan kabul edildiğini de düşünmeliyiz. Bir insanın sözünü delilden üstün tutarsak, onun yanılma ihtimalini gözden kaçırırız. Bir kişiyi eleştirmeyi inanca karşı gelmek sayarsak, yanlışları düzeltmenin önünü kapatırız. Bir makam sahibinin her davranışını haklı göstermek için gerekçeler üretirsek, dinin adalet ve doğruluk ölçülerini kişinin otoritesine feda etmiş oluruz.

Mucize Yoksa, Bu Olağanüstü Güç İddialarının Dayanağı Nedir?
Benim görüşüm açıktır: Mucize adı altında elçilere doğa yasalarını aşan güçler verildiği kabulünü benimsemiyorum. Bu nedenle bugün bazı kişilere atfedilen olağanüstü güçleri de sorgulamadan kabul edemem. Bir insanın kendisini dinî bir makamda görmesi, ona gaybı bilme veya Allah’ın yasalarını aşma yetkisi kazandırmaz.

Burada asıl mesele, geçmişte anlatılan her olayın ayrıntısını tartışmadan bugünkü iddiaları doğru kabul etmektir. Oysa bir şeyhin kendisinde olağanüstü güçler bulunduğunu ileri sürmesiyle, bu iddianın gerçekten kanıtlanmış olması farklı şeylerdir. İddia ne kadar büyükse, onu değerlendirmek için gereken dikkat de o kadar büyük olmalıdır. İddianın sahibi ne kadar saygın görülürse görülsün, sözleri sorgulanamaz hâle gelmemelidir.

Bir insanın kendisine Allah katında özel bir yer atfetmesi, o konumun gerçekten var olduğunu kanıtlamaz. Çevresindeki insanların ona bağlanması da kanıt değildir. Bir iddia, ancak dayanakları incelendiğinde değerlendirilebilir. Dinî konularda da aynı sorumluluk geçerlidir.

Bu noktada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insanın Allah’a yakın olduğunu nereden biliyoruz? Onun hakkında anlatılan olağanüstü hikâyelerden mi, yoksa doğruluk, adalet, dürüstlük ve hakka riayet gibi ölçülerden mi hareket ediyoruz? Eğer bir insanın büyüklüğünü yalnızca kendisine atfedilen görünmeyen güçlerle belirliyorsak, elimizdeki ölçü son derece zayıftır. Çünkü anlatılan bir hikâye, doğruluğu araştırılmadan delile dönüşmez.

Sonuç: Mucize Anlatıları Kimin İşine Yarıyor?
Mucize ve keramet anlatıları, bazı insanları dinî otorite olarak yüceltmenin ve onların sözlerini sorgulanamaz hâle getirmenin aracı olarak kullanılabilir. Böyle bir durumda olağanüstü güç iddiası, yalnızca bir inanç olmaktan çıkar; bağlılık, itibar, maddi imkân ve insanlar üzerinde söz sahibi olma gücü sağlayabilir. Bu yüzden mucize varmış gibi anlatılanların kimin işine yaradığını sormak yerindedir.

Ancak bu sorunun cevabını verirken bütün insanları aynı niyetle suçlamak yerine, somut iddiaları ve davranışları incelemeliyiz. Gerçekten inandığı için bir anlatımı aktaran insanla, bu anlatımı kullanarak başkalarını kendisine bağlayan insanı birbirinden ayırmalıyız. Eleştirimizin hedefi, insanların samimi inançları değil; inancın delilsiz iddialarla istismar edilmesi olmalıdır.

Allah’ın elçisi olmakla Allah’a ait güçlere sahip olmak aynı şey değildir. Dinî bilgi sahibi olmakla gaybı bilmek, insanlara yardım etmekle doğa yasalarını aşan güçler kullanmak da aynı şey değildir. Hiç kimsenin unvanı, şöhreti veya çevresindeki kalabalıklar bu ayrımları ortadan kaldırmaz.

Öyleyse bir şeyhin veya din adına konuşan herhangi bir kişinin olağanüstü güçlere sahip olduğu söylendiğinde hemen inanmak yerine, iddianın neye dayandığını sormalıyız. İnsanları kendi akıllarını kullanmaktan uzaklaştıran, kendisine koşulsuz bağlılık isteyen ve delil yerine kişisel otoritesini öne çıkaran anlayışlara karşı dikkatli olmalıyız.

Çünkü asıl mesele, kimin daha çok keramet hikâyesi anlattığı değil, kimin söylediklerinin doğru olduğunun gösterilebildiğidir. Bir insanın kendisine atfedilen olağanüstü güçlerle büyütülmesi, onun haklı olduğunu göstermez. Din adına ileri sürülen iddialar da sorgulanmalı, insanlar bir kişinin otoritesine değil, hakikatin delillerine yönelmelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ÇOĞUNLUĞA UYMAYIN: HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ SAYILAR DEĞİL, VAHİYDİR

 ÇOĞUNLUĞA UYMAYIN: HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ SAYILAR DEĞİL, VAHİYDİR

İnsan, çoğu zaman doğru olanı bulmak için çevresine bakar. Herkesin kabul ettiği bir düşünceyi doğru, çoğunluğun yaptığı bir davranışı normal, toplumun benimsediği bir inancı da tartışılmaz sayar. Bir düşüncenin ne kadar yaygın olduğuna bakar; fakat o düşüncenin ne kadar doğru olduğunu sorgulamayı ihmal eder. Oysa Kur’an, insanın önüne çok önemli bir ölçü koyar: Bir düşüncenin çoğunluk tarafından benimsenmesi, onun hakikat olduğu anlamına gelmez.

Peki, insanlar neden çoğunluğa uyma eğilimindedir? Çünkü çoğunluğun içinde olmak insana güven verir. İnsan, tek başına kalmaktan, dışlanmaktan ve çevresinin tepkisini çekmekten korkar. Herkesin inandığına inanmak, herkesin yaptığını yapmak çoğu zaman daha kolaydır. Böylece kişi, kendi aklını ve vicdanını kullanmak yerine toplumun kabullerine sığınır. Ancak kalabalığın sağladığı güven duygusu, insanı her zaman doğruya götürmez. Bazen insan, yalnızca başkaları da aynı yanlışı yaptığı için yanlışın içinde kalır.

Kur’an’ın çoğunlukla ilgili uyarısı tam da bu noktada önem kazanır. Allah, Nebi Muhammed’e hitaben şöyle bildirir:
“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yalnızca tahminde bulunurlar.” (En‘âm 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her durumda yanlış olduğunu söylemez. Dikkat çektiği asıl mesele, çoğunluğun görüşünü hakikatin ölçüsü hâline getirmektir. Çünkü insanların sayıca fazla olması, onların doğru bilgiye sahip olduklarını göstermez. Bir düşünce milyonlarca insan tarafından benimsenebilir; ancak bu yaygınlık, düşüncenin doğruluğunu tek başına kanıtlamaz.

Burada insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Ben bir düşünceyi gerçekten doğru bulduğum için mi savunuyorum, yoksa çevremdeki insanlar öyle düşündüğü için mi ona inanıyorum?

Bu soruyu sormak kolaydır ama cevabıyla yüzleşmek her zaman kolay değildir. Çünkü insan bazen yıllardır içinde bulunduğu topluluğun kabullerini kendi düşüncesi sanır. Ailesinden, çevresinden ve kültüründen öğrendiği inançları hiç sorgulamadan benimser. Sonra da bu kabulleri savunmayı, hakikati savunmakla bir tutar. Oysa bir düşüncenin bize öğretilmiş olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, kendisine aktarılan bilgiyi de sorgulamalı, onu Allah’ın vahyi ışığında değerlendirmelidir.

Çoğunluk Yanılgısı ve İnsanların İnançları
Kur’an, çoğunluğun yanılabileceğini yalnızca bir ayette değil, farklı bağlamlarda tekrar tekrar gündeme getirir. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, yaygın olanı doğru kabul etmesidir.

A‘râf suresinde şöyle bildirilir:
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün ayetleri görseler bile onlara inanmazlar. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler.” (A‘râf 7/146)
Bu ayet, insanın hakikate yaklaşmasının yalnızca önünde bulunan delillerle ilgili olmadığını da gösterir. Kişinin kibri, önyargıları ve yerleşmiş kabulleri, doğruyu görmesine engel olabilir. İnsan bazen gerçeği anlayamadığı için değil, kabul etmek istemediği için ondan uzak durur. Çünkü hakikati kabul etmek, kimi zaman alışkanlıkları terk etmeyi, yanlışları itiraf etmeyi ve toplumun yerleşik düşüncelerine karşı durmayı gerektirir.

İşte çoğunluğa uyma eğilimi, böyle durumlarda insanın önüne bir sığınak çıkarır. Kişi, “Herkes böyle düşünüyor” diyerek kendi inancını savunur. Oysa başkalarının aynı düşünceyi benimsemesi, kişinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İnsan, kendi inancından ve tercihlerinden kendisi sorumludur.

Kur’an, bu gerçeği En‘âm suresinde daha geniş bir çerçevede ortaya koyar:
“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez.” (En‘âm 6:116’nın anlamı)
Buradaki uyarı, insanın zanla kesin bilgiyi birbirine karıştırmaması gerektiğidir. Bir inancın kuşaktan kuşağa aktarılması, yaygın biçimde kabul edilmesi veya güçlü bir gelenek hâline gelmesi, onu kendiliğinden kesin bilgiye dönüştürmez. İnanç alanında asıl mesele, bir düşüncenin ne kadar eski veya ne kadar yaygın olduğu değil, hangi temele dayandığıdır.

Atalarımızdan Böyle Gördük Demek Yeterli mi?
Çoğunluğa uyma meselesi, geleneksel inançlar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. İnsanlar çoğu zaman bir düşünceyi neden benimsediklerini açıklamak yerine, o düşüncenin geçmişten beri var olduğunu söylerler. Onlara göre atalarının inandığı bir şeyin doğruluğunu ayrıca araştırmaya gerek yoktur.

Kur’an ise bu yaklaşımı açıkça eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları akıllarını kullanmayan ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?” (Bakara 2/170)
Bu ayet, geleneğin kendisini hakikatin ölçüsü olarak sunmasına karşı önemli bir uyarıdır. Atalara saygı duymak başka, onların her düşüncesini sorgulanamaz kabul etmek başkadır. Geçmişten gelen bir bilgi doğru olabilir; ancak yalnızca geçmişten geliyor diye doğru sayılamaz.

Bir insanın inançlarını incelemesi, ailesini veya geçmişini küçümsemesi anlamına gelmez. Tam tersine, inancını bilinçli biçimde benimsemesi anlamına gelir. Çünkü insanın sorumluluğu, başkalarının tercihlerini tekrarlamak değil, kendisine ulaşan bilgiyi değerlendirerek doğruya yönelmektir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Kur’an, insanı sırf çoğunluğa karşı çıkmaya çağırmaz. Atalardan gelen her bilgiyi de sırf eski olduğu için reddetmesini istemez. İnsandan beklenen, düşüncelerini delile göre değerlendirmesidir. Bir düşünce çoğunluğun kabul ettiği bir düşünce de olabilir, azınlığın savunduğu bir düşünce de. Önemli olan, onun hakikatle örtüşüp örtüşmediğidir.

Dolayısıyla çoğunluğa karşı çıkmak tek başına bir erdem değildir. Çoğunluğun içinde olmak da tek başına bir kusur değildir. Asıl mesele, insanın hangi ölçüye göre hareket ettiğidir.

Hakikat Sayılarla Ölçülmez
İnsanlar bazen bir inancın çok sayıda taraftarı bulunmasını onun doğruluğuna kanıt olarak gösterir. Oysa bu yaklaşım, doğru ile yaygın olanı birbirine karıştırmaktır. Bir düşüncenin geniş kitlelerce benimsenmesi, onun toplumsal gücünü gösterir; fakat doğruluğunu kanıtlamaz.

Kur’an, geçmiş toplulukların durumunu anlatırken bu gerçeğe dikkat çeker. Yûsuf suresinde şöyle bildirilir:
“Sen ne kadar istesen de insanların çoğu inanacak değildir.” (Yûsuf 12:103)
Bu ayet, hakikatin herkes tarafından kabul edilmesinin zorunlu olmadığını gösterir. Bir mesajın doğruluğu, onu kaç kişinin kabul ettiğine bağlı değildir. İnsanların bir kısmının inanmaması, mesajı kendiliğinden geçersiz kılmaz; çok sayıda insanın inanması da bir düşünceyi kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Buradan şu sonuç çıkar: Hakikati arayan insan, insanların sayısını değil, ortaya konulan delili dikkate almalıdır. Bir düşüncenin yaygınlığına bakarak karar vermek yerine, onun Allah’ın vahyiyle uyumunu ve hangi bilgiye dayandığını araştırmalıdır.

Bu yaklaşım, insanın kendi inancına da eleştirel gözle bakmasını gerektirir. Çünkü çoğunluk yanılgısı yalnızca başkalarının yaptığı bir hata değildir. İnsan, kendi çevresinde azınlıkta kalan bir düşünceyi savunurken de sırf azınlıkta olduğu için kendisini haklı görebilir. Oysa azınlıkta olmak da çoğunlukta olmak gibi, tek başına doğruluk ölçüsü değildir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, kalabalıkların büyüklüğü değil, Allah’ın bildirdiği hakikattir.

İnsan Kendi Aklını ve Sorumluluğunu Başkasına Devredemez
Çoğunluğa uyma alışkanlığının en önemli sonuçlarından biri, insanın kendi sorumluluğunu başkalarına devretmesidir. Kişi, bir davranışı herkes yaptığı için yaptığını söyleyerek kendisini haklı çıkarmaya çalışır. Bir inancı herkes benimsediği için savunduğunu ileri sürer. Böylece kararının sorumluluğunu kendi üzerinden kaldırıp topluma yükler.

Ancak Kur’an, insanın başkalarını taklit ederek sorumluluktan kurtulamayacağını ortaya koyar. Kıyâmet suresinde insanın kendi nefsine karşı da bir delil olduğu bildirilir:
“Doğrusu insan, kendi nefsine karşı bir şahittir.” (Kıyâmet 75:14)
İnsan, kendisini başkalarının davranışlarıyla aklamaya çalışsa da kendi tercihleriyle yüzleşmek zorundadır. “Herkes böyle yapıyordu” demek, yapılanın doğru olduğunu kanıtlamaz. “Bize böyle öğretildi” demek de yanlış bir inancı sürdürmek için yeterli gerekçe oluşturmaz.

Bu nedenle insanın inanç konusunda bağımsız düşünmesi önemlidir. Buradaki bağımsızlık, her bilgiyi reddetmek veya herkese karşı çıkmak değildir. İnsanların söylediklerini dinlemek, farklı görüşlerden yararlanmak ve başkalarının tecrübelerini değerlendirmek elbette mümkündür. Ancak bunların hiçbiri, kişinin kendi aklını kullanma ve doğruyu araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Vahyin insana sunduğu ölçü de budur: Başkalarının ne söylediğine bakmakla yetinme; söylenenin doğru olup olmadığını araştır.

Allah’ın Ayetleri Çoğunluğun Kabulleriyle Değişmez
Çoğunluğa uyma sorunu, özellikle Allah’ın mesajının toplumun yerleşik kabulleriyle çatıştığı durumlarda belirginleşir. İnsanlar bazen vahyin söylediğini anlamaya çalışmak yerine, vahyi kendi geleneklerine ve önceden benimsedikleri düşüncelere uydurmaya çalışırlar. Böylece ölçü olması gereken vahiy, toplumun kabullerine göre yorumlanmaya başlanır.

Oysa Allah’ın mesajını değerlendirirken ölçü, insanların neyi benimsemiş olduğu değil, vahyin ne bildirdiğidir. Bir toplumun uzun zamandır sürdürdüğü bir uygulama, yalnızca yaygın olduğu için Allah’ın onayladığı bir uygulama sayılamaz. Aynı şekilde, bir düşüncenin toplumda tepkiyle karşılanması da onun yanlış olduğunu göstermez.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kişinin kendi yorumunu doğrudan Allah’ın hükmü gibi sunmamasıdır. İnsan, vahyi anlamaya çalışırken yanılabilir. Bu nedenle kendi görüşünü de ayetlerin ışığında yeniden değerlendirebilmelidir. Çoğunluğun düşüncesini sorgulamak kadar, kendi düşüncesini sorgulamak da hakikati aramanın bir parçasıdır.

Kur’an’ın çoğunluk uyarısı, insana yalnızca çevresine karşı dikkatli olmayı değil, kendi zihinsel alışkanlıklarına karşı da dikkatli olmayı öğretir. Çünkü insan bazen başkalarının etkisinde kaldığını fark eder; bazen de kendi kanaatlerini sorgulanamaz hâle getirerek aynı hataya düşer.

Hakikate bağlılık, kişinin kendi görüşünü ne pahasına olursa olsun savunması değil, doğru olduğu ortaya çıktığında onu kabul etmesi ve yanlış olduğu anlaşıldığında ondan vazgeçebilmesidir.

Sonuç: Çoğunluğu Değil, Hakikati Ölçü Alın
Kur’an’ın “çoğunluğa uymayın” uyarısı, insanı toplumdan koparmak veya herkese karşı bir duruş sergilemeye zorlamak için değildir. Bu uyarının amacı, insanın düşünmeden taklit etmesini engellemek ve onu bilinçli bir sorumluluğa çağırmaktır.

En‘âm suresindeki uyarı, yeryüzündeki insanların çoğunluğuna sorgulamadan uymanın insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırabileceğini bildirir. Bakara suresindeki örnek ise ataların ve geleneklerin tek başına doğruluk ölçüsü olamayacağını gösterir. Bu iki uyarı birlikte düşünüldüğünde, insanın inancını yalnızca toplumsal kabullere dayandıramayacağı açıkça ortaya çıkar.

Öyleyse kendimize şu soruları sormalıyız: Bir düşünceyi doğru olduğu için mi kabul ediyoruz, yoksa herkes öyle düşündüğü için mi? Bir inancı vahye dayandığı için mi savunuyoruz, yoksa bize geçmişten böyle aktarıldığı için mi? Bir davranışı gerçekten doğru bulduğumuz için mi sürdürüyoruz, yoksa çevremizden dışlanmamak için mi?

Bu sorulara dürüstçe cevap vermek, insanın hakikat arayışında önemli bir adımdır.

Çünkü çoğunluğun kabulü hakikatin kanıtı olmadığı gibi, azınlıkta kalmak da haklılığın kanıtı değildir. Ölçü, insanların sayısı değil; Allah’ın vahyi, doğru bilgi ve bunları anlamak için gösterilen samimi çabadır.

İnsan, kalabalıkların düşüncesini kendi düşüncesi yerine koymamalı; gelenekleri sorgulanamaz hükümler hâline getirmemeli ve inancını başkalarının tercihlerine teslim etmemelidir. Kendisine ulaşan her iddiayı değerlendirmeli, kendi kanaatlerini de eleştiriye açık tutmalıdır.

Sonuçta mesele, çoğunluğa karşı olmak değil, çoğunluğa rağmen de doğru bildiğini delile dayanarak savunabilmektir. İnsanların ne dediği değişebilir, toplumların kabulleri zamanla farklılaşabilir. Fakat hakikatin ölçüsü, insanların bir düşünceyi ne kadar benimsediğine göre belirlenmez.

Hakikati arayan insanın görevi, kalabalığın peşinden gitmek değil, kalabalıkların içinde de dışında da doğru olanın izini sürmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ESMAÜ’L HÜSNÂ NEDİR? ALLAH’I ALLAH’TAN TANIMAK 1. Esmaü’l Hüsnâ Ne Demektir? Esmaü’l Hüsnâ, Arapça bir ifadedir. Esmâ, isimler; hüsnâ i...