CUMA HUTBESİNDE OLMAMASI GEREKEN YANLIŞLAR
Cuma hutbesi, toplumun dinî konularda bilgilendirildiği
önemli bir konuşmadır. Bu nedenle hutbede söylenen her sözün, kullanılan her
kavramın ve gösterilen her delilin dikkatle seçilmesi gerekir. Hele konu din
ise, “Böyle söylenegeldi.” anlayışı yeterli değildir. Çünkü din adına konuşan
kişinin sorumluluğu, insanların alışkanlıklarını tekrar etmek değil, doğru
bildiğini deliliyle ortaya koymaktır.
Kur’an, din konusunda konuşurken delile dayanmayı önemser.
İnsanlara bir söz söylendiğinde, o sözün neye dayandığı sorgulanmalıdır. Çünkü
din adına ortaya konulan her söz doğru değildir. Bir sözün camide, hutbede veya
dinî bir konuşmada söylenmesi de onu kendiliğinden doğru hâle getirmez.
Cuma hutbelerinde dikkat edilmesi gereken ilk meselelerden
biri de kullanılan ayetlerin doğru aktarılmasıdır. Bir ayetin anlamı
değiştirilerek veya ayette bulunmayan bir kavram ayetin içine yerleştirilerek
insanlara sunulması kabul edilemez.
Mesela hutbelerde sıkça atıf yapılan Nisâ Suresi 69. ayette
Allah’a ve Resul’e itaatten söz edilir:
“Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet
verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel
arkadaştır!”
(Nisâ, 4/69)
Burada önemli olan, ayetin kelimelerini olduğu gibi anlamaktır. Kur’an’ın kendi
kavramlarını başka kavramlarla değiştirmek, özellikle de bunu ayetin anlamıymış
gibi sunmak doğru değildir.
Kur’an’da “Muhammed” adı açıkça geçer. Bunun yanında “Nebi”
ve “Resul” kavramları da kullanılır. Dolayısıyla Kur’an’ın kendi
terminolojisini dikkate almak gerekir. Türkçede “peygamber” kelimesinin yaygın
biçimde kullanılması ayrı bir konudur; ancak bir kavramın Kur’an’da bulunup
bulunmadığı sorulduğunda, bunu açıkça belirtmek gerekir. Dinî bir metni
açıklarken Kur’an’ın kullandığı kavramlarla konuşmak, anlam karmaşasının önüne
geçer.
Asıl mesele kelime tartışmasından da önemlidir. Çünkü bir
kavramın nasıl kullanıldığı, zamanla o kavrama yüklenen anlamı da
etkileyebilir. Bu nedenle hutbede ayet okunurken ayetin ne söylediği, ne
söylemediği ve hangi bağlamda söylendiği açıkça ortaya konulmalıdır.
Kur’an kendisini insanlara rehber olarak sunar. Bu nedenle
din adına konuşan kişinin ilk başvurması gereken kaynak Kur’an olmalıdır.
“Elif Lâm Râ. Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa,
mutlak güç sahibi ve övgüye layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana
indirdiğimiz bir Kitap’tır.”
(İbrâhîm, 14/1)
Yine Rabb’imiz şöyle bildirir:
“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini
değiştirebilecek yoktur. O işitendir, bilendir.”
(En‘âm, 6/115)
Öyleyse hutbenin temel amacı, insanlara Allah’ın sözünü ulaştırmak ve o söz
üzerinde düşünmelerini sağlamaktır.
Kur’an sadece seslendirilmek için gönderilmiş bir kitap
değildir. Elbette Kur’an’ın okunması önemlidir; ancak Kur’an’ın amacı yalnızca
güzel bir sesle okunup dinlenmesi olsaydı, onun üzerinde düşünmeye, öğüt almaya
ve hayatı onunla düzenlemeye yapılan bu kadar güçlü vurgunun anlamı kalmazdı. Rabb’imiz
şöyle buyurur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Demek ki Kur’an’ın okunması, anlaşılması ve hayata taşınması bir bütündür.
İnsan bir ayeti seslendirebilir ama o ayetin ne söylediğini anlamıyorsa, o
ayetin hayatındaki rehberlik işlevinden yeterince yararlanmış olmaz.
Cuma hutbesi de tam bu nedenle yalnızca dinleyenlere bazı
sözleri tekrar ettiren bir konuşma olmamalıdır. Hutbede insanlar Kur’an’ın ne
söylediğini anlamalı, kendi hayatlarını onun ölçüleriyle değerlendirmeli ve
aldıkları öğüdü günlük hayatlarına taşıyabilmelidir.
Burada ikinci önemli mesele, “sünnet” kavramının nasıl
kullanıldığıdır. Bugün “sünnet” denildiğinde çoğu zaman Nebi Muhammed’in
hayatında yaptığı veya söylediği kabul edilen her şey anlaşılmaktadır. Oysa
Kur’an’da “sünnet” kavramının kullanımına baktığımızda, bunun yalnızca bir
insanın kişisel yaşam tarzını ifade eden bir kavram olmadığını görürüz. Kur’an’da
“Allah’ın sünneti” ifadesi açıkça kullanılır:
“Allah’ın öteden beri işleyen sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir
değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 48/23)
Aynı şekilde:
“Allah’ın sünnetinde hiçbir değişiklik bulamazsın.”
(Ahzâb, 33/62)
Bu nedenle Kur’an’ın kavramlarını kullanırken dikkatli olmak gerekir. Bir
davranışın dinî bir hüküm hâline gelebilmesi için onun Allah’ın kitabında bir
temeli bulunmalıdır.
Örneğin sakal bırakmak, belirli bir kıyafet biçimi, belirli
bir yeme alışkanlığı veya Nebi’nin bireysel hayatındaki herhangi bir tercih,
Kur’an’da dinî bir yükümlülük olarak ortaya konulmamışsa, bunu bütün
Müslümanlar için bağlayıcı bir din hükmü gibi sunmak doğru değildir.
Nebi’nin insan olarak yaptığı tercihler ile Resul olarak
vahyi tebliğ etmesi aynı şey değildir. Kur’an’ın bize anlattığı temel görev,
Resul’ün kendisine indirilen vahyi insanlara ulaştırmasıdır.
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer
bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Bu ayet, Resul’ün tebliğ görevinin ne kadar açık olduğunu gösterir. Kur’an aynı
zamanda Resul’ün kendisine vahyedilene uymasını emreder:
“Ben ancak bana Rabb’imden vahyedilene uyuyorum.”
(A‘râf, 7/203)
Burada çok önemli bir nokta ortaya çıkıyor. Resul’ün din adına insanlara
ulaştırdığı temel mesaj, kendisine vahyedilen mesajdır. Dolayısıyla dinin
kaynağı ile Nebi’nin insan olarak yaşadığı hayatı birbirine karıştırmamak
gerekir. Nitekim Kur’an, Muhammed’in de bir insan ve Allah’ın elçisi olduğunu
bildirir:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın tek bir ilah
olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü verir: Beşerî yön ile vahiyden kaynaklanan
elçilik görevini birbirinden ayırmak gerekir. Nebi’nin günlük hayatındaki her
davranışın dinî hüküm hâline getirilmesi, Kur’an’ın din anlayışını aşan bir
sonuç doğurabilir. Çünkü bir insanın yaptığı her şey, kendiliğinden din
değildir.
Nebi yemek yemiştir. Yürümüştür. Dinlenmiştir. Giyinmiştir.
Ticaret yapmıştır. İnsanlarla konuşmuştur. Bunların hangisinin dinî hüküm,
hangisinin insanî tercih olduğunu belirlemek için ölçüye ihtiyaç vardır. Bu
ölçü de Kur’an olmalıdır.
Kur’an’ın örnekliğinden söz edildiğinde de aynı hassasiyet
korunmalıdır.
“Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve
Allah’ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Bu ayet, Resul’ün örnekliğini ortaya koyar. Ancak bu örnekliğin neye
dayandığını da sormamız gerekir. Resul’ün insanlara ulaştırdığı vahiy ve vahyin
ortaya koyduğu hayat anlayışı dikkate alınmalıdır. Ayeti, Kur’an’ın ortaya
koyduğu ölçülerden bağımsız biçimde “Nebi’nin yaptığı her şey dinî sünnettir.”
şeklinde yorumlamak, ayetin kapsamını genişletmek olur.
Kur’an’ın açıklayıcısı konusunda da dikkatli olmak gerekir. Kur’an kendisini
açıklanmış ve ayrıntılandırılmış bir kitap olarak sunar:
“Elif Lâm Râ. Bunlar hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan tarafından
ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir Kitab’ın ayetleridir.”
(Hûd, 11/1)
Başka bir ayette de şöyle buyurulur:
“Bu, Rabb’inizden gelen basiretlerdir, iman edecek bir toplum için bir
hidayet ve rahmettir.”
(A‘râf, 7/203)
Bu nedenle Kur’an’ın anlaşılması konusunda insanlardan yararlanmak başka, insan
sözlerini Allah’ın kitabıyla aynı düzeye çıkarmak başka şeydir.
Bir insan Kur’an’ı açıklayabilir, yorumlayabilir, ayetler
arasındaki bağlantıları gösterebilir. Ancak onun açıklaması Allah’ın sözü
hâline gelmez. İnsan yorumu ile vahiy birbirinden ayrılmalıdır. İşte
hutbelerdeki önemli sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor.
Bazen bir din görevlisi ayet okuduktan sonra ayetin anlamını
anlatıyor. Buraya kadar sorun yok. Fakat daha sonra, geleneksel bir bilgiyi
veya bir rivayeti ayetin önüne geçiriyorsa, dinleyen kişi bir süre sonra
hangisinin Allah’ın sözü, hangisinin insan yorumu olduğunu ayırt edemez hâle
geliyor.
Oysa Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Sana bu Kitab’ı, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye
indirdik; iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olarak.”
(Nahl, 16/64)
Kur’an’ın açıklanması ile Kur’an’ın yerine başka bir dinî kaynak oluşturulması
birbirinden farklıdır.
Bir başka önemli mesele de itaat kavramıdır.Kur’an’da
Allah’a ve Resul’e itaat emredilir. Fakat Resul’e itaatin ne anlama geldiğini
anlamak gerekir. Resul’e itaat, Resul’ün Allah’tan getirdiği mesaja itaattir.
Çünkü Resul’ün görevi, kendisine verilen mesajı insanlara ulaştırmaktır.
Kur’an şöyle bildirir:
“Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisâ, 4/80)
Neden? Çünkü Resul kendi adına bağımsız bir din koyduğu için değil, Allah’ın
mesajını tebliğ ettiği için. Bu nedenle “Resule itaat” ifadesini Allah’ın
vahyinden bağımsız bir insan otoritesine itaat şeklinde yorumlamak ciddi bir
sorun doğurur. Resul’ün görevi vahyi insanlara ulaştırmaktır:
“Senin üzerine düşen yalnızca tebliğdir.”
(Şûrâ, 42/48)
Bu ayet, insanın dinî otorite anlayışını yeniden düşünmesini gerektirir. Resul,
Allah ile insanlar arasında yeni bir din kaynağı değildir. O, Allah’tan gelen
vahyin tebliğcisidir.
İşte burada hadis meselesine geliyoruz. Hadislerin tarihî
bir olgu olarak ortaya çıkması ile hadislerin dinî hüküm kaynağı kabul edilmesi
aynı mesele değildir. Hadis literatürünün oluşum süreci hakkında da doğru bilgi
vermek gerekir. “Hadislerin yazımı Nebi döneminden sonraki ilk yüzyıllarda bazı
hadislerin yazılı olarak kaydedildiğine dair tarihî bilgiler ve erken dönem
yazılı malzemeler bulunmaktadır. Buna karşılık bugün “Kütüb-i Sitte” diye
bilinen büyük hadis külliyatlarının önemli bölümü hicrî üçüncü ve dördüncü
yüzyıllarda sistemleşmiş ve derlenmiştir.
Dolayısıyla asıl tartışılması gereken, “Hadisler ne zaman
yazıldı?” sorusundan önce şudur:
Hadisler Allah’ın kitabı gibi dinin bağlayıcı ve korunmuş
kaynağı mıdır?
Kur’an açısından bakıldığında, Allah’ın kitabı ile insanlara ulaşan tarihî
rivayetleri aynı seviyeye koymak mümkün değildir. Çünkü Kur’an kendisini
hidayet rehberi olarak ortaya koyar:
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun; başka yollara uymayın.
Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.”
(En‘âm, 6/153)
Yine şöyle buyurur:
“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa size Kitab’ı açıklanmış olarak
indiren O’dur.”
(En‘âm, 6/114)
Buradaki “açıklanmış olarak” ifadesi, dinin temel ölçüsünün ne olması gerektiği
konusunda ciddi biçimde düşünmemizi gerektirir. Din, zan üzerine kurulamaz. Rabb’imiz
şöyle buyurur:
“Zan, hakikatten hiçbir şey ifade etmez.”
(Necm, 53/28)
Bu nedenle bir rivayetin dinî hüküm oluşturabilmesi için yalnızca “falanca kişi
bunu aktarmış” denmesi yeterli değildir. Rivayetin kaynağı, aktarım zinciri,
metni, tarihî şartları ve Kur’an ile uyumu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Üstelik
bir rivayetin isnadının güçlü kabul edilmesi, onun Allah tarafından din olarak
gönderildiğini göstermez. Burada önemli olan ayrım şudur: Tarihî bir rivayetin
doğru olması başka, onun dinî hüküm olması başka şeydir.
Bir insan geçmişte yaşamış bir kişinin ne söylediğini doğru
biçimde aktarabilir. Bu, aktarılan sözün Allah tarafından din olarak
emredildiği anlamına gelmez. İşte hutbelerde bu ayrım çoğu zaman gözden
kaçırılıyor. Bir hadis okunuyor, ardından sanki Kur’an ayeti gibi dinî hüküm
çıkarılıyor. Oysa din adına hüküm koymak çok daha ciddi bir meseledir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak
belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din konusunda son derece önemli bir uyarıdır. Din adına bir şey
söylemek kolaydır. Asıl mesele, söylediğimiz şeyin gerçekten Allah tarafından
din olarak belirlenip belirlenmediğidir. Cuma hutbesinde de bu hassasiyet
mutlaka korunmalıdır. Hutbe, din görevlisinin kendi kanaatlerini veya Emevîler
döneminde olduğu gibi devletin siyasi amaçlarla oluşturduğu fetvaları din adına
insanlara aktardığı bir kürsüye dönüşmemelidir. Bir rivayet aktarılıyorsa bunun
bir rivayet olduğu açıkça belirtilmelidir. Çünkü hutbede “Gale Resûlullah” (قَالَ رَسُولُ اللَّهِ)
denildiğinde, bunun Türkçe karşılığı “Allah’ın Resulü, yani Elçi Muhammed
buyurdu ki” veya “dedi ki” anlamına gelir. Fakat burada üzerinde durulması
gereken çok önemli bir nokta vardır: Nebi Muhammed artık hayatta değildir;
ancak Resulullah’ın tebliğ ettiği vahiy, yani Kur’an, bugün de elimizdedir ve
yaşamaya devam etmektedir.
Bu nedenle bugün bir hocanın “Gale Resûlullah” diyerek
ardından bir rivayeti dinî hüküm olarak insanlara dayatması, ister istemez şu
soruyu gündeme getirir: Resulullah bugün ne söylemektedir? Eğer Resul’ün bugün
yaşayan ve bize ulaşan tebliği Kur’an ise, o zaman “Resulullah buyurdu ki”
ifadesinin Kur’an’ın söylediği şey için kullanılması ile sonradan aktarılan bir
rivayetin aynı kesinlikte sunulması arasında ciddi bir fark vardır. Resul’ün
bize ulaşan tebliği Kur’an’dır; tarihî rivayetler ise insanlar aracılığıyla
aktarılan bilgilerdir. Bu ikisini aynı seviyeye koymak, Allah’ın vahyi ile
insan sözünü birbirine karıştırma tehlikesi doğurur.
Bu konuyu kitabımızın farklı bölümlerinde ayrıntılı olarak
ele aldık; burada yalnızca temel noktayı yeniden hatırlatıyoruz: Din adına
konuşurken neyin vahiy, neyin rivayet, neyin yorum ve neyin tarihî bilgi
olduğunu açıkça ayırmak gerekir. Bir rivayet aktarılıyorsa bunun rivayet olduğu
söylenmelidir. Bir yorum yapılıyorsa bunun yorum olduğu belirtilmelidir. Bir
ayet okunuyorsa ayetin anlamı değiştirilmemelidir. Bir tarihî bilgi veriliyorsa
bunun tarihî bilgi olduğu bilinmelidir. Bunların tamamı birbirinden ayrılmalıdır.
Aksi hâlde hutbeyi dinleyen insan, Allah’ın sözüyle insan
sözünü birbirine karıştırabilir. Bir süre sonra rivayetler vahyin önüne geçer,
yorumlar dinî hüküm gibi algılanır ve tarihî bilgiler Allah’ın kitabının kesin
hükümleriyle aynı seviyeye taşınır. İşte asıl sakıncalı olan da budur. Hutbenin
görevi, insanlara insan sözlerini Allah’ın sözü gibi sunmak değil; Allah’ın
kitabını doğru biçimde anlatmak ve insanları onun üzerinde düşünmeye, öğüt
almaya ve hayatlarını onun ölçülerine göre düzenlemeye çağırmaktır.
Hutbelerde dikkat çeken bir başka mesele de ayet ile hadis
arasında kullanılan dilin kendisidir. Ayet okunduktan sonra
“Sadakallahu’l-Azîm” denilmesi, Allah’ın sözünün doğruluğuna yönelik bir ifade
olarak anlaşılabilir. Fakat bir hadis aktarıldığında “Fî mâ kîle ev kemâ kîle”
yani “Böyle denildi veya buna benzer söylendi.” anlamındaki ihtiyatlı ifadelerin
kullanılması, aslında iki metnin bilgi bakımından aynı kesinlik derecesinde
olmadığını gösterir.
Burada mesele bu ifadelerle alay etmek değildir. Tam
tersine, bu farkın bize düşündürdüğü bilgi meselesidir. Allah’ın sözü ile
insanlardan nakledilen tarihî rivayet aynı kesinlik derecesinde
değerlendirilemez. Kur’an için Rabb’imiz şöyle buyurur:
“Şüphesiz onu biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız.”
(Hicr, 15/9)
Bu güvenceyi hadis kitapları için aynı biçimde söyleyemeyiz. Dolayısıyla
Kur’an ile hadisleri aynı epistemolojik seviyeye yerleştirmek doğru değildir.
Burada hadislerin tamamının “uydurma” olduğunu söylemek de
tarihî ve ilmî açıdan isabetli bir yaklaşım değildir. Hadis literatüründe
farklı derecelerde rivayetler vardır; bazı rivayetlerin tarihî değeri olabilir,
bazıları zayıf olabilir, bazıları da sonradan uydurulmuş olabilir. Fakat Kur’an
merkezli bakış açısından asıl mesele şudur: Hiçbir tarihî rivayet, Allah’ın
kitabına denk bir din kaynağı hâline getirilemez.
İşte hutbenin sınırları da burada belirlenmelidir. Bir din
görevlisi Kur’an’ı merkeze almalı, insanları Allah’ın kitabına yönlendirmeli ve
din adına konuşurken kendi veya rivayet sözleriyle vahyi birbirinden
ayırmalıdır. Çünkü hutbe kürsüsü, insanların zihninde güven oluşturur. İnsanlar
orada söylenen sözlerin dinî bir hüküm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle
kürsünün sorumluluğu büyüktür.
Hutbede Kur’an’dan söz edilmelidir. Ediliyorsa da Kur’an
doğru aktarılmalıdır. Allah’tan söz ediliyorsa Allah’ın kitabında olmayan bir
şey O’na isnat edilmemelidir. Resul’den söz ediliyorsa onun Allah’tan getirdiği
vahiy ile kendi beşerî hayatı birbirinden ayrılmalıdır.
Hadislerden söz ediliyorsa bunların tarihî rivayetler olduğu
açıkça belirtilmelidir. Böylece dinleyen insan, neyin vahiy, neyin yorum, neyin
tarihî bilgi olduğunu ayırt edebilir. Asıl sorun, insanlara bir şeyler anlatmak
değil; anlatılan şeyin kaynağını gizlemektir. Bir söz Allah’ın sözü değilse
Allah’ın sözü gibi sunulmamalıdır. Bir yorum ayet değilse ayet gibi
aktarılmamalıdır. Bir rivayet kesin bilgi değilse kesin bilgi gibi
anlatılmamalıdır. Çünkü Rabb’imiz Allah hakkında bilgisizce konuşmayı da
yasaklamıştır:
“De ki: Rabb’im ancak açık ve gizli hayasızlıkları, günahı, haksız yere
saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve
Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
(A‘râf, 7/33)
Bu ayet, dinî konuşmaların tamamı için ciddi bir ölçüdür. Bir insan Allah adına
konuşuyorsa, söylediği sözün delilini bilmek zorundadır. Cuma hutbesinin asıl
amacı da insanları bir mezhebin, tarikatın, cemaatin veya herhangi bir dinî
grubun düşüncesine bağlamak değil; insanları Allah’ın kitabının rehberliğine
yöneltmek olmalıdır.
Çünkü Kur’an’ın rehberliği insanı bölmek için değil, doğru
yolda birleştirmek için vardır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Hutbe insanları birbirine düşman eden, farklı düşünenleri küçümseyen, başka
grupları aşağılayan bir konuşma hâline de gelmemelidir. Çünkü Kur’an’ın üslubu
insanları düşünmeye ve hakikate yönelmeye çağırır.
Hutbenin görevi insanlara korku vermek, onları sürekli
tehdit etmek veya bir din görevlisinin kişisel kanaatlerini tartışılmaz
gerçekler olarak sunmak değildir. Hutbenin görevi, insanın Rabb’iyle bağını
güçlendirmek, ona sorumluluğunu hatırlatmak ve hayatını vahyin ölçüleriyle
değerlendirmesine yardımcı olmaktır.
Bir hutbe düşünün. İçinde birkaç ayet okunuyor. Ardından
uzun uzun hadisler anlatılıyor. Sonra mezhep görüşleri aktarılıyor. Ardından
geleneksel din anlayışı savunuluyor. En sonunda da insanlara “İşte İslam
budur.” deniliyor. Peki dinleyen kişi, bütün bunların hangisinin Allah’ın
kitabı, hangisinin tarihî bilgi, hangisinin yorum ve hangisinin gelenek
olduğunu nasıl ayırt edecek? İşte asıl problem budur.
Hutbede Kur’an merkeze alınmadığında, zamanla Kur’an’ın
etrafında insan sözlerinden oluşan geniş bir dinî kültür oluşur. Bir süre sonra
insanlar Kur’an’ı bu kültürün içinden okumaya başlar. Böylece ölçü değişir.
Önce Kur’an okunur. Sonra Kur’an, hadisle açıklanır. Sonra
hadis mezheple açıklanır. Sonra mezhep âlimin görüşüyle açıklanır. En sonunda
insan, Allah’ın kitabına ulaşmak için birçok insanın aracılığına ihtiyaç
duyduğunu düşünmeye başlar.
Oysa Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Takva sahipleri için yol
göstericidir.” (Bakara, 2/2)
Kur’an’ın rehberliği için onu insanların oluşturduğu dinî hiyerarşinin içine
hapsetmek gerekmez. Elbette Kur’an’ı anlamak için dil bilgisine, tarih
bilgisine, ayetlerin bağlamına ve ilim sahibi insanların çalışmalarına
başvurulabilir. Ancak bütün bu çalışmaların üzerinde nihai ölçünün Kur’an
olduğu unutulmamalıdır.
Çünkü insan yanılabilir. Âlim yanılabilir. Müfessir
yanılabilir. Rivayetçi yanılabilir. Din görevlisi yanılabilir. Bir cemaat
yanılabilir. Bir mezhep yanılabilir. Fakat Allah’ın sözü hakkında aynı şeyi
söyleyemeyiz. Bu nedenle din adına konuşan herkesin, önce kendi sözünün
sınırını bilmesi gerekir.
Cuma hutbesinde yapılması gereken de aslında çok açıktır:
İnsanlara Allah’ın kitabını anlatmak, ayetleri doğru aktarmak, ayetlerin
üzerinde düşünmeye davet etmek ve insanları vahyin gösterdiği sorumluluklarla
buluşturmak. Çünkü insanın gerçek kurtuluşu, çok sayıda dinî söz ezberlemesinde
değil, hakikati tanıyıp onun gereğini yerine getirmesindedir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Bu, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler
ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir bildiridir.”
(İbrâhîm, 14/52)
İşte hutbenin de amacı buna yakın olmalıdır. İnsanları uyarmak. Onlara Allah’ın
tek ilah olduğunu hatırlatmak. Sorumluluklarını hatırlatmak. Düşünmelerini
sağlamak. Öğüt almalarına yardımcı olmak. Kur’an’ın rehberliğini hayatlarına
taşımalarını sağlamak.
Bunun yerine hutbe, tartışmalı rivayetlerin ve mezhepsel
görüşlerin aktarıldığı bir kürsüye dönüşürse, Kur’an’ın önüne insan sözlerinin
geçirilmesi tehlikesi ortaya çıkar. Bizim itirazımız insanlara değil, bu
yöntemedir. Bizim itirazımız kişilere değil, dinin kaynağı konusunda oluşan
yanlışlığa yöneliktir.
Bizim söylemek istediğimiz şudur: Allah’ın kitabı dururken,
dinin temelini insan sözleri üzerine kurmayalım. Kur’an’ın açıkça söylediği
yerde başka bir delil aramayalım. Bir rivayet Kur’an’a aykırıysa onu dinin
ölçüsü hâline getirmeyelim. Bir insanın kişisel tercihini Allah’ın emri gibi
sunmayalım. Bir geleneği vahyin önüne geçirmeyelim. Bir din görevlisinin sözünü
sorgulanamaz kabul etmeyelim. Çünkü Rabb’imiz bize düşünme yeteneği vermiştir.
“Şüphesiz, işiten, gören ve kalbi olan kimse için bunda bir öğüt vardır.”
(Kâf, 50/37)
Öyleyse cuma hutbesi de insanın aklını susturan değil, aklını çalıştıran bir
konuşma olmalıdır. İnsanı başkasının düşüncesine teslim eden değil, onu
Allah’ın kitabı üzerinde düşünmeye yönlendiren bir konuşma olmalıdır. Korku ve
baskı oluşturan değil, sorumluluk bilinci kazandıran bir konuşma olmalıdır. İnsanları
birbirine düşüren değil, Allah’ın kitabının ortak ölçüsünde buluşturan bir
konuşma olmalıdır. Ve en önemlisi, hutbede din adına söylenen her sözün kaynağı
açıkça belli olmalıdır.
Allah’ın sözü Allah’ın sözü olarak kalmalı. İnsan yorumu
insan yorumu olarak bilinmeli. Tarihî rivayet tarihî rivayet olarak
aktarılmalı. Hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılmamalıdır.
Çünkü din konusunda ölçü nettir:
“Hak, Rabb’indendir. Öyleyse sakın şüphe edenlerden olma.”
(Bakara, 2/147)
Bizim görevimiz de insanları herhangi bir kişinin peşinden
sürüklemek değil, hakikati araştırmaya çağırmaktır. Eğer bir söz gerçekten hak
ise, Kur’an’ın ölçüsünden korkmasına gerek yoktur. Eğer bir düşünce gerçekten
doğru ise, sorgulanmaktan çekinmemelidir. Eğer bir rivayet dinî hüküm olarak
ileri sürülüyorsa, onun Kur’an’daki dayanağı sorulabilmelidir. Ve eğer bir
hutbe insanlara Allah’ın dinini anlatıyorsa, o hutbenin merkezinde Allah’ın
kitabı bulunmalıdır.
Çünkü Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“Bu Kur’an ile seni ve kendisine ulaşan herkesi uyarmam için bana
vahyedildi.” (En‘âm, 6/19)
Öyleyse biz de Kur’an ile uyarmaktan vazgeçmeyeceğiz. İnsanların alışkanlıkları
ne olursa olsun, gelenekler ne kadar köklü olursa olsun, bir söz yüzyıllardır
söyleniyor olsa bile ölçümüzü değiştirmeyeceğiz. Çünkü hak, çoğunluğun
söylediği değildir. Hak, Allah’tan gelendir.
“Hak, Rabb’indendir.”
(Bakara, 2/147)
Ve Allah’ın kitabı hakkında konuşurken yapmamız gereken en önemli şey, önce
kendi sözümüzü de bu ölçünün önüne koymamaktır. Hutbede olması gereken de
budur. Daha çok insan sözü değil, daha çok Allah’ın sözü. Daha çok tartışma
değil, daha çok düşünme. Daha çok mezhep ve grup ayrımı değil, daha çok
Kur’an’ın ortak ölçüsü. Daha çok körü körüne bağlılık değil, daha çok bilinç. Daha
çok gelenek aktarımı değil, daha çok vahyin rehberliği.
Çünkü din, insanların zaman içinde oluşturduğu bir kültür
değil; Allah’ın insanlara gönderdiği hidayettir. Ve bu hidayetin temel ölçüsünü
kaybettiğimiz zaman, elimizde din adına çok fazla söz kalabilir ama Allah’ın
gönderdiği dinin kendisini gözden kaçırabiliriz.
İşte cuma hutbesinde olmaması gereken en büyük yanlış da budur:
Allah’ın kitabının rehberliğini ikinci plana itip, insan sözlerini dinin
ölçüsü hâline getirmek.
Hutbe yeniden Kur’an’ın merkezine dönmelidir. Çünkü insanları doğru yola
ulaştıracak olan, din adına üretilmiş sözlerin çokluğu değil, Allah’ın
gönderdiği vahyin doğru anlaşılması ve yaşanmasıdır.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir.”
(İsrâ, 17/9)
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com