KADİR GECESİ: BİR TAKVİM YAPRAĞI MI, BİR HAYAT YÖNÜ MÜ?

KADİR GECESİ: BİR TAKVİM YAPRAĞI MI, BİR HAYAT YÖNÜ MÜ?

İnsanın bazı yanlışları vardır; farkında olmadan yapar. Bir de alışa alışa yaptığı yanlışlar vardır. İşte onlar en tehlikelileridir. Çünkü artık yanlış olduğunu bile düşünmezsin. Sana miras kalmıştır. Büyüklerin öyle yapmıştır, çevre öyle öğretmiştir, kimse de çıkıp “bir dur bakalım” dememiştir.

Kadir gecesi meselesi tam da böyle bir yanlışın merkezinde durur.

Sor bakalım herhangi birine:
“Kadir gecesi nedir?”

Alacağın cevap neredeyse ezberdir:
– Ramazan’ın son günlerinde
– Büyük ihtimalle yirmi yedinci gece
– Sabaha kadar ibadet edilir
– Geçmiş günahlar silinir

Sonra konu kapanır.

Kimse şunu sormaz:
“Kur’an bu geceyle neyi anlatmak istiyor?”

Çünkü biz çoğu zaman Kur’an’ı anlamak için değil, rahatlamak için okuruz. Hayatımız değişmesin ama içimiz ferahlasın isteriz. İşte tam bu noktada vahiy, hayatın merkezinden çekilir; yerine ritüeller geçer.

 

Vahyi Hayattan Alıp Gecenin İçine Hapsetmek

Düşünsene…
Hayatın her alanına müdahale eden bir kitap var.
İnsanın aklını, ahlâkını, ticaretini, ilişkisini, adaletini, zulme karşı duruşunu şekillendiriyor.

Ama sen onu alıyorsun, yılda bir gecenin içine koyuyorsun.

Sonra diyorsun ki:
“Kur’an indi, iş bitti.”

Oysa Kur’an’ın kendisi buna itiraz ediyor.

97/1

“Gerçek şu ki, Biz onu Kadir gecesinde indirdik.”

Bu ayet, çoğu insanın sandığı gibi “tek gecelik bir olay” anlatmıyor. Aksine, bir kırılma anını, bir yön değişimini, bir karanlıktan çıkışı anlatıyor.

Ama bunu görebilmek için önce şu soruyu sormak gerekiyor:
Kur’an’da ‘gece’ ne demek?

 

Kur’an’da Gece: Saat Değil, Hal

Biz “gece” deyince saate bakarız. Güneş battı mı, tamam deriz, gece başladı. Ama Kur’an böyle konuşmaz. Kur’an kelimeleri, takvim yapraklarından değil, hayatın içinden seçer.

Kur’an’da gece bazen gerçekten gecedir:

(Yunus,10/67)

“O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı olarak sizin için yaratandır.”

Ama bazen gece, zihinsel ve ahlâkî bir karanlıktır.

( Duda, 93/2)

“Karanlığı iyice çöktüğü zaman geceye…”

Bu ayet, sadece ışığın çekilmesini anlatmaz. Umudun, yönün, hakikatin örtülmesini anlatır. Hemen arkasından gelen ayet bunu açıklar:

(Duda, 93/3)

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.”

Yani karanlık çöktüğünde bile vahiy devrededir.

İşte Kadir Suresi’ndeki gece de tam olarak budur:
Cehaletin, batılın, zulmün, sahte kutsalların karanlığı.

 

Kadir: Güç Gösterisi Değil, Ölçü Koyma

“Kadir” kelimesi günlük dilde genelde “güç” olarak anlaşılır. Oysa Kur’an’da kadir, ölçü koyma, değer belirleme, ayırma anlamlarını taşır.

(Yasin, 36/81)

“Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi?”

Buradaki güç, kaba kuvvet değildir. Düzen kurma gücüdür. Ölçü koyma gücüdür.

O hâlde Kadir gecesi ne oluyor?

– Hak ile batıl ayrılıyor
– Doğru ile yanlış netleşiyor
– Kim neye göre yaşadığını fark ediyor

Bu yüzden Kadir gecesi bir “ibadet maratonu” değil, bir bilinç sıçramasıdır.

 

“Onu İndirdik” Ne Demek?

Burada çok önemli bir yanılgı var. “İndirmek” deyince biz fiziksel bir hareket anlıyoruz. Yukarıdan aşağıya bir şey düşüyor gibi…

Ama Kur’an’ın dili böyle mekanik değildir.

(Şura, 42/52)

“Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Biz onu bir nur kıldık…”

Demek ki vahiy, sadece bir metin değil; hayat veren bir ruh.

Kur’an’ın inişi demek:
– Hayata müdahil olması
– İnsanların düşünce sistemini dönüştürmesi
– Alışılmış yanlışları yerle bir etmesi

demektir.

Bu yüzden Kur’an bir gecede “bitmiş” bir şey değildir. O, hayata yayılan bir süreçtir.

 

Nebi Muhammed ve Vahyin Ağırlığı

Kur’an, Nebi Muhammed’in bu süreci nasıl yaşadığını da gizlemez. Vahiy kolay bir yük değildir. İnsan zihnini, kalbini, hayatını baştan sona dönüştürür.

(Kıyâmet, 75/16–19)

“Onu aceleyle dilinle hareket ettirme… Onu toplamak ve okutmak Bize aittir…”

Bu ayetlerde şunu görürüz:
Nebi Muhammed yalnız bırakılmamıştır. Vahyin korunması, aktarılması ve açıklanması ilahi gözetim altındadır.

Ama dikkat:
Bu, nebiye bağımsız bir otorite verilmesi değildir.
Bu, vahyin hayatta örneklenmesidir.

 

Resule İtaat Meselesi: Yanlış Anlaşılan Bir Eşik

Kur’an’da “resule itaat” ifadesi geçer. Ama bu ifade, çoğu zaman yanlış bir yere çekilir.

4/80

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”

Bu ayet ne diyor, ne demiyor?

Şunu diyor:
– Resul, kendi adına konuşmaz
– Getirdiği şey vahiydir
– Ona uymak, vahyin rehberliğini kabul etmektir

Şunu demiyor:
– Resul bağımsız bir hüküm kaynağıdır
– Onun her sözü vahiydir
– Vahyin dışında bir din alanı vardır

Kur’an bu çizgiyi çok net çeker.

 

Bin Ay: Sayı Değil Karşılaştırma

(Kadir, 97/3)

“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.”

Bu ayeti duyunca hemen matematik yapılır. Kaç yıl ediyor, kaç sevap…

Oysa ayetin derdi matematik değil, kıyas.

Bir ömür düşün:
– Vahiy yok
– Ölçü yok
– Hakikat pusulası yok

Bir de başka bir hayat düşün:
– Kur’an merkezde
– Hak–batıl bilinci var
– Hesap günü farkındalığı var

Kur’an diyor ki:
İkincisi, süresi kısa bile olsa, birinciden daha hayırlıdır.

“Melekler ve Ruh İner” Dendiğinde Ne İner Aslında?

Kadir Suresi okunurken en mistik bulunan ayet genelde şudur:

(Kadir, 97/4)

“Melekler ve ruh, Rabb’lerinin izniyle onda her bir iş için inerler.”

Bu ayet çoğu zaman gözleri kapatıp hayal kurarak okunur. Gökyüzünden varlıklar iniyor, görünmeyen bir hareketlilik var, gece başka bir gece oluyor gibi düşünülür. Oysa Kur’an, hayal kurulsun diye değil, akıl çalışsın diye indirilmiştir.

Öyleyse durup sormak gerekir:
Kur’an’da melek ne demektir?
Kur’an’da ruh neyi ifade eder?
Ve en önemlisi: Nereye inerler?

 

Melek: Kanatlı Varlık mı, İlahi Düzen mi?

“Melek” denince çoğu insanın zihninde hemen belli bir şekil canlanır. Oysa Kur’an, meleği tanımlarken şekil çizmez; işlev tanımlar.

Kur’an’da melek, Allah’ın koyduğu düzeni işleten, emri yerine getiren, görevli varlıklar için kullanılan genel bir isimdir. Bu bazen görünmeyen varlıkları kapsar, bazen de insan iradesinin dışında işleyen bütün ilahi sistemi.

(Ahzap, 33/56)

“Şüphesiz Allah ve melekleri, nebiye salat ederler…”

Burada Allah’ın salat etmesi ne demek? Namaz kılması değil elbette. Desteklemesi, yönlendirmesi, vahyiyle güçlendirmesi demektir. Meleklerin salatı da aynı bağlamdadır: vahyin hayatta yer bulması için bütün imkânların seferber edilmesi.

Yani melekler, masal kahramanları gibi gökten inip bir gecede görev yapıp giden varlıklar değildir. Onlar, vahyin hayata taşınma sürecinin aktörleridir.

 

Ruh: Tek Bir Anlamı Olmayan Kelime

Ruh kelimesi Kur’an’da yirmi küsur yerde geçer ama her yerde aynı anlamda kullanılmaz. Bağlama göre anlam kazanır. Bu da bize şunu öğretir:
Kur’an kavramları sabit değil, canlıdır.

Ruh = Nebi (Örnek Kişilik)

(Nisa, 4/171)

“Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve O’ndan bir ruhtur.”

Burada ruh, Nebi İsa’nın vahiy ile desteklenmiş, Allah adına konuşan bir elçi oluşunu anlatır.

Ruh = İnsana Verilen Yöneliş

(Sâd, 32/9)

“Ona ruhundan üfledi…”

Bu ayette ruh, insanın iyiyle kötüyü seçebilme yeteneğini ifade eder.

Ruh = Vahyin Kendisi

(Şûrâ, 42/52)

“Sana emrimizden bir ruh vahyettik…”

İşte Kadir Suresi’ndeki ruh, tam olarak budur.
Vahyin kendisi. Kur’an.

 

O Hâlde Ayet Ne Diyor?

97/4’ü şimdi yeniden okuyalım:

“Melekler ve ruh, Rabb’lerinin izniyle onda her bir iş için inerler.”

Bu ne demek?

Şu demek:
Vahyin hayata egemen olması için, ilahi düzenin bütün unsurları devreye girer. Kur’an, soyut bir metin olarak kalmaz. Toplumu dönüştürmek üzere iniş hâlindedir.

Ve dikkat:
Ayet “bir iş için” demiyor.
Her bir iş için” diyor.

Yani:
– Ahlâk için
– Ticaret için
– Adalet için
– İlişkiler için
– Zulme karşı duruş için
– Yetimin hakkı için

Vahiy hayatın bir köşesine değil, tamamına iner.

 

Kadir Gecesi: Bireysel Değil, Toplumsal Bir Kırılma

Biz Kadir gecesini genelde bireysel kurtuluş gecesi gibi düşünürüz. “Ben ne yaparsam sevap alırım?” sorusu öne çıkar. Oysa Kur’an’ın anlattığı Kadir gecesi, toplumsal bir dönüşüm anıdır.

Bir düşün…
Nebi Muhammed vahyi aldığında:
– Ekonomik düzen sarsıldı
– Güç dengeleri değişti
– Köle–efendi ilişkisi sorgulandı
– Kadın, yetim, yoksul görünür oldu

Bu, bir gecelik ibadetle olacak şey mi? Hayır. Bu, vahyin hayata müdahalesidir.

 

“Bin Ay” Neden Özellikle Bin?

Kur’an sayıları rastgele kullanmaz. Bin ay, yaklaşık bir insan ömrüdür. Ayet şunu söylüyor:

Vahiyden kopuk bir ömür, uzun da olsa,
vahyin rehberliğinde geçen bir dönemden daha değersizdir.

Bu çok sarsıcı bir ölçüdür.

Çünkü insan genelde şunu düşünür:
“Ben iyi niyetliyim.”
“Kalbim temiz.”
“Kimseye kötülük yapmıyorum.”

Ama Kur’an der ki:
İyi niyet yetmez. Ölçü gerekir.
Kalp temizliği iddia değil, yön meselesidir.

 

Ritüel Din ile Vahiy Dini Arasındaki Fark

Ritüel din:
– Belirli günlere sıkışır
– Hayatı dönüştürmez
– İnsanı rahatlatır ama değiştirmez

Vahiy dini:
– Hayatın ortasındadır
– Rahatsız eder
– Yanlışları ifşa eder
– Bedel ister

İşte Kadir gecesini sadece “özel bir gece”ye indirdiğinde, vahiy dinini ritüel dine dönüştürmüş olursun.

 

“Fecrin Çıkışına Kadar Bir Esenliktir”

(Kadir, 97/5)

“Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir.”

Fecr, sadece sabah değildir. Kur’an’da fecr:
– Karanlığın bitişi
– Gerçeğin açığa çıkışı
– Hesap vaktinin başlaması

anlamlarına gelir.

Yani Kur’an, kendisine tutunanlar için ölüme kadar değil, dirilişe kadar rehberdir.

Bu da şu anlama gelir:
Kadir gecesi bir gecede yaşanıp bitmez.
Bir ömür sürer.

 

Günümüz İnsanı Neden Bu Mesajdan Kaçıyor?

Çünkü bu mesaj konforu bozar.

Bir gece ibadet edip “tamam” demek kolaydır.
Ama hayatını Kur’an’a göre yeniden düzenlemek zordur.

– Ticarette dürüstlük ister
– Güçlüyken adil olmayı ister
– Yanlışı savunmamayı ister
– Kendi hatanla yüzleşmeni ister

İnsan da çoğu zaman bundan kaçar.

Kandiller Nasıl Merkeze Yerleşti, Vahiy Nasıl Kenara Çekildi?

Şunu dürüstçe kabul edelim:
İnsan, zor olanı değil kolay olanı sever. Hayatını değiştirecek bir çağrı yerine, vicdanını rahatlatacak bir ritüeli tercih eder. Kandil kültürü tam olarak bu psikolojinin ürünüdür.

Bir düşün…
Yılda birkaç gece var:
– Özel
– Işıklı
– Duygusal
– Kalabalık

O gecelerde insanlar dolup taşar. Ertesi gün ne olur? Hayat kaldığı yerden devam eder. Aynı adaletsizlik, aynı haksız kazanç, aynı suskunluk, aynı bahaneler…

Sorulması gereken soru şu:
Kur’an bunu mu hedefliyordu?

 

Kur’an Neden “Özel Gece” Mantığını Sevmez?

Kur’an’da zaman, kutsallığını vahiyden bağımsız olarak kazanmaz. Yani bir gün, bir gece, bir ay; tek başına kurtarıcı değildir.

(Bakara, 2/177)

“İyilik; yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, kitaplara, nebilere iman eden; malını sevmesine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara veren…”

Bak dikkat et:
Kur’an ritüeli reddetmez ama merkeze koymaz. Merkeze hayatı koyar. Adaleti koyar. Sorumluluğu koyar.

O yüzden Kur’an’da “şu geceyi ihya eden kurtulur” gibi bir ifade bulamazsın. Bu söylem, vahiyden değil, sonradan oluşan rahatlatıcı din anlayışından gelir.

 

“Bir Gecede Temizlenme” İnancı Nereden Çıkıyor?

Bu inanç, insanın hesapla yüzleşmekten kaçma arzusunun ürünüdür.

Düşünsene…
Bir yıl boyunca:
– Kim bilir kime haksızlık yapıldı
– Kim bilir hangi yanlış savunuldu
– Kim bilir hangi suskunluk tercih edildi

Ama bir gece geliyor ve deniyor ki:
“Sabaha kadar ibadet et, hepsi silinsin.”

Bu, kulağa çok hoş geliyor. Ama Kur’an’ın adalet anlayışıyla uyuşmuyor.

(Rum, 30/57)

“O gün zulmedenlerin mazeretleri fayda vermeyecektir.”

Kur’an’da bağışlanma; yüzleşme, dönüş ve sorumlulukla birlikte gelir. Bir gecelik yoğunlukla değil.

 

Vahiy Neden Sembol Haline Getirildi?

Çünkü sembol, hayatı değiştirmez; sadece duygu üretir.

Işıklar, geceler, törenler, kalabalıklar…
Bunların hepsi insanı bir süreliğine iyi hissettirir. Ama vahiy insanı iyi hissettirmek için değil, doğru yolda tutmak için indirilmiştir.

(Duha, 93/11)

“Rabb’inin nimetini anlat.”

Bu anlatmak, slogan atmak değildir.
Yaşamak, örnek olmak, bedel ödemektir.

 

Kadir Gecesini Yakalamak Ne Anlama Gelir?

Kadir gecesini yakalamak, onu takvimden söküp hayata yerleştirmek demektir.

Yani:
– Hak ile batılı ayırdığın her an
– Yanlışa “yanlış” dediğin her durak
– Güçlüyken adil kaldığın her tercih
– Kolay varken doğruyu seçtiğin her adım

işte orası kadir gecesidir.

Bu gece bir defa yaşanmaz.
Her gün yeniden yaşanır.

 

Nebi Muhammed’in Hayatında Kadir Gecesi

Eğer Kadir gecesi bir takvim olayı olsaydı, Nebi Muhammed’in hayatında sadece bir anı olurdu. Oysa onun hayatı baştan sona kadir bilinciyle yaşandı.

– Yalnızken de
– Güçsüzken de
– Güçlüyken de

Ölçü değişmedi.

(Ahzâp, 33/21)

“Andolsun, Allah’ın elçisinde sizin için güzel bir örnek vardır.”

Bu örneklik; sakal, kıyafet, şekil değil; vahyin hayata taşınma biçimidir.

 

Resule İtaat Neyi Kapsar, Neyi Kapsamaz?

Burayı özellikle netleştirmek gerekir.

Kur’an’da resule itaat, vahyin rehberliğine itaattir. Resul, vahyin dışında bir alan inşa etmez. Zaten Kur’an bunu açıkça söyler:

(Necm, 53/3–4)

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.”

Bu ayet, resulün otoritesini büyütmez; sınırlandırır. Onu vahyin hizmetkârı yapar.

Dolayısıyla resule itaat;
– Kör bağlılık değildir
– Kişi merkezli din değildir
– Eleştiriden muaflık değildir

Vahye sadakattir.

 

Bugünün Mümini Kadir Suresini Nasıl Okumalı?

Bugün biri Kadir Suresini okuyorsa kendine şu soruları sormalıdır:

– Benim hayatımda hak ile batıl gerçekten ayrılmış mı?
– Kur’an kararlarımı etkiliyor mu, yoksa sadece duygularımı mı?
– İbadetlerim beni daha adil biri yapıyor mu?
– Yanlış karşısında susuyor muyum, konuşuyor muyum?

Eğer bu sorular yoksa, Kadir Suresi sadece ses olmuş demektir; söz olmamıştır.

 

Son Bir Hikâye

Bir adam vardı. Her yıl Kadir gecesinde camiye giderdi. Sabaha kadar dua ederdi. Ama aynı adam, ertesi gün işçisinin hakkını eksik verirdi.

Bir gün biri ona dedi ki:
“Sen dün gece sabaha kadar ibadet etmedin mi?”

Adam cevap verdi:
“Ettim.”

“Peki neden bugün bu haksızlığı yapıyorsun?”

Adam sustu.

İşte Kur’an tam bu suskunluğu hedef alır.

 

İman Edenle Etmeyen Arasındaki Çizgi

Kur’an, iman ve küfür arasındaki farkı çok net çizer. Bu fark sadece sözde değil, yaşam biçiminde, tercihlerde ve vicdanın titremesinde görülür. 60/10 şöyle der:

“Ne mümin kadınlar kafirlere helaldir, ne de kafirler mümin kadınlara.”

Burada açıkça belirtilen, sadece din etiketi değil, iman farkıdır. Bu ayeti gündelik hayata uyarlarsak şöyle düşünebiliriz: İki kişi arasında dini bir ibadet veya ritüel benzerliği olabilir, ama eğer birinin hayatının merkezinde Allah yoksa, fark görünür. Merkezde ne vardır?

  • Kendi doğruları
  • Kendi egosu
  • Kendi korkuları
  • Kendi kontrol ihtiyacı

Ve işte tam burada evlilik ve ilişkilerde dikkat edilmesi gereken nokta devreye girer: İnsan dini, hakikat için değil üstünlük için kullanıyorsa, evlilik bir ibadet olmaktan çıkar, bir güç mücadelesine döner.

Bunu anlamak için günlük hayattan örnek verelim. Diyelim ki bir çift var; biri sürekli Kur’an okuyor, diğeri de namaz kılıyor. Görünüşte imanlılar. Ama evde kararlar hep birinin egosuna göre alınıyor, hatalar asla kabul edilmiyor, suçlamalar devam ediyor. İşte bu, vahiyle değil, ritüelle yaşanan bir hayatın sonucu. Kadir gecesini sabaha kadar ibadet ederek geçirmiş olabilir, ama gündelik hayatın gecesi hâlâ karanlık.

 

Kadir Gecesi: Bir Gece mi, Bir Hayat mı?

(Kadir, 97/3-4) şöyle der:

“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh, onda Rabb’lerinin izniyle her bir iş için inerler.”

Buradaki “gece”yi sadece takvimdeki bir gece olarak anlamak, metnin ruhunu kaçırır. Bu gece, cehaletin ve batılın aydınlığa kavuştuğu, hak ve batılın net biçimde ayrıldığı süreçtir. Yani aslında her gün bir Kadir gecesi olabilir, eğer insan hayatını vahiy rehberliğine göre yaşarsa.

Meleklerin ve ruhun inmesi ise, insanın doğruyu öğrenmesi, iyiyle kötüyü ayırt etmesi için gerekli olan rehberliktir. Bu rehberlik sadece sembolik değil, hayatın her alanına yayılır. 42/52’de ruh kelimesi, insanların doğru yola yönelmesini sağlayan rehberlik olarak açıklanır:

“Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap ve iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz.”

Yani her iman eden için Kadir gecesi, vahiyle yaşanmış bir hayattır. Sadece ibadet edilen bir gece değil, her gün yapılan doğru seçimler ve hakkı hayata taşıma sürecidir.

 

Günlük Hayatta Kadir Bilincini Taşımak

Peki, bu bilinç nasıl taşınır günlük hayata? İşte birkaç örnek:

  1. Adalet: İş yerinde veya evde adil olmak, sadece hukuk kurallarıyla değil, Allah’ın vahyiyle ölçmek.
  2. Sorumluluk: Hatalarını kabul etmek, kendi egonu değil, hakikati önceliklendirmek.
  3. Merhamet: Zayıfı, yetimi ve yoksulu göz ardı etmemek. 2/177’de açıkça bahsedilen bir davranış biçimi.
  4. Tutarlılık: Sadece ibadetlerde değil, ilişkilerde, iş hayatında, toplumsal ilişkilerde de doğruyu uygulamak.

İşte bu şekilde yaşanan bir hayat, her günü Kadir gecesi haline getirir.

 

Nebi Muhammed ve Kadir Gecesi

Nebi Muhammed’in hayatı da bunun en somut örneğidir. 23 yıllık nebilik süresi boyunca Kadir gecesini yalnızca bir tarih olarak değil, her an yaşanması gereken bir bilinç olarak sürdürmüştür. 33/21 ayeti şöyle der:

“Andolsun, Allah’ın elçisinde sizin için güzel bir örnek vardır.”

Bu örnek, sadece ibadetlerde değil, her davranışta ve her kararda vahiy rehberliğini takip etmektir.

Buradan çıkan ders şu: Takvimlerdeki geceyi veya ritüelleri kutsallaştırmak, vahyin kendisini hayatın merkezine koymak kadar değerli değildir. Kadir gecesi, yaşamın her anını kapsayan bir bilinçtir.

 

İman Edenle Etmeyenin Karşılaşması

Kadir gecesinin ruhunu kavrayamayanlar için hayat, sürekli bir çelişki ve karanlık içerir. 30/56-59 ayetlerinde anlatıldığı gibi:

“Kendilerine ilim ve iman verilenler, o günü fark eder. Ama bilmeyenlerin kalpleri mühürlenmiştir. Onlar zulümlerini sürdürür.”

Burada önemli olan şudur: İman sadece ritüelde değil, yaşamda kendini gösterir. Bir kişi dinî davranışlarını sergiliyor ama Allah’ı hayatının merkezine almıyorsa, yaşamı hâlâ karanlık içinde kalır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR

 ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR

2/136 ayeti şöyle der:

“Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilenlere ve tüm nebilere Rabb’inden verilen her şeye inanırız. Hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve O’na teslim olmuşuzdur.”

 

1. Nebiler arası ayırım yanlıştır

  • Hıristiyan ve Yahudi toplumları kendi nebilerini ilahlaştırmışlardır.
  • Ne yazık ki, bazı Müslüman toplumlar da kendi nebisini aynı şekilde yüceltmişlerdir.

9/30-31 ayetleri durumu açıklar:

“Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler; Hristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabbler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmek emredilmiştir. Ondan başka ilah yoktur; onlar ise şirk koşmuşlardır.”

 

2. Nebilerin görevi

  • Her resül, toplumuna Allah’tan aldığı vahiyleri ile bildirir: neyin helal, neyin haram olduğunu; ibadetin yalnızca Allah’a yapılacağını.
  • Nebiler kendilerinden önce gelenleri doğrular ve kendilerinden sonra gelecek olan Nebiyi müjdeler.

61/6 ayeti:

“Meryem oğlu İsa dedi ki: ‘Ey İsrail oğulları! Ben sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim; benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmet olacak bir elçinin müjdeleyicisiyim.’”

  • Hiçbir nebinin dini diğerinden farklı değildir; hepsi İslam’ı getirmiştir. Müminlerin adı da Müslüman’dır.

 

3. Nebileri yüceltme yanlışları

  • Yahudiler Nebi Musa’yı, Hristiyanlar Nebi İsa’yı, bazı Müslümanlar da Nebi Muhammed’i ilahlaştırmışlardır.
  • Bu, Allah’a ortak koşmak ve nebileri kendi konumlarının üstüne çıkarmaktır.
  • Örnekler:
    • Hristiyanların “Nebi İsa kıyamete yakın inecek ve kırk yıl nebilik yapacak” şeklindeki uydurmaları.
    • Müslümanların Nebi Muhammed’e uydurdukları “İki cihanı yaratacak olsaydım, seni yaratmazdım” gibi hadisler.

 

4. Son Nebi ve Miras

Bakara, 33/40:

“Nebi Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”

Bu ayet, Nebi Muhammed’in insan soyundan bağımsız olarak, son nebi olduğunu açıkça ifade eder. Ayrıca, Hristiyanların ve Yahudilerin bazı nebileri yüceltme anlayışı ile Kur’an’daki “son nebi” gerçeği arasında bir çelişki olmadığını gösterir.

Yani ayet, Nebi Muhammed’in görevinin evrensel ve son olduğunu, hiçbir insana veya soyuna bağlı olmadığını vurgular.

 

5. Kur’an’a göre bütün nebiler eşittir

5/48 ayeti:

“Sana (Ey Muhammed) Kur’an’ı, önündeki kitapları doğrulayıcı ve bir gözetleyici olarak indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; sapıp onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve yol kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı; ancak sizi denemek için farklı kıldık. Artık hayırlarda yarışın; dönüşünüz Allah’adır.”

  • Her nebinin getirdiği kurallar ve helal-haram sınırları aynı esaslara dayanır.
  • Birine helal olan diğerine de helaldir; birine haram olan diğerine de haramdır.
  • Allah katında geçerli olan din İslam’dır ve Müslümanlar da bu dine tabi olanlardır.

 

Sonuç

  • Bütün nebiler Allah’ın kulları ve elçileridir.
  • Hiçbir nebi diğerinden üstün değildir; ayırmak, ilahlaştırmak veya yüceltmek yanlıştır.
  • Hatalarımız bizim, doğrularımız ise Allah’tandır. En doğrusunu bilen Allah’tır.

Nebiler Arasında Eşitlik – Özet Tablo 🌟

Konu

Açıklama

Kur’an’dan Örnek Ayet

Nebiler eşittir

Hiçbir nebi diğerinden üstün değildir.

2/136

Dinler aynıdır

Tüm nebilerin getirdiği dinin adı İslam’dır.

5/48

Hiçbirini ayırt etmeyiz

Nebiler arasında ayrım yapmak yanlıştır.

2/136

Nebileri yüceltmek yanlıştır

Onları ilahlaştırmak Allah’a ortak koşmaktır.

9/30-31

Nebiler doğrulayıcıdır

Önceki nebileri doğrular, sonraki nebii müjdeler.

61/6

Muhammed son nebidir

Hiçbir nebi ondan sonra gelmeyecektir.

33/40

 

Kısa Maddelerle Özet

  1. Bütün nebiler Allah’ın elçisidir; eşit ve seçkin kuludur.
  2. Dinler arasında özde fark yoktur; hepsi İslam’ı getirmiştir.
  3. Nebileri ayırmak veya ilahlaştırmak yanlıştır.
  4. Her nebi, öncekini doğrular ve sonraki nebiyi müjdeler.
  5. Muhammed son nebidir; artık nebi gelmeyecektir.
  6. Müslümanlar tüm nebilerin getirdiği kurallara inanır ve teslim olur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Fil Suresi ve Mekke’nin Dönüşümü: Ebabil Kuşları Üzerinden Kur’anî Dersler

 Fil Suresi ve Mekke’nin Dönüşümü: Ebabil Kuşları Üzerinden Kur’anî Dersler

Sevgili okur, bir an gözlerini kapat ve Mekke’nin eski günlerini düşün. O zamanlar, Kâbe’nin gölgesinde, insanlar iki farklı anlayış içinde yaşıyordu:

  • Bir yanda Ehli Kitap vardı; Yahudiler ve Hristiyanlar, nebilerden sonra Allah’ın gönderdiği vahiylerin bir kısmını kaybetmiş, doğruluğunu bozmuş ama Allah’a inanmayı bırakmamışlardı.
  • Diğer yanda Ümmiler, yani kitapla tanışmamış ve ahiret inancını reddeden, kendi tasarladıkları düzen içinde yaşayan topluluklar bulunuyordu.

Kur’an bu durumu şöyle açıklıyor:

“O ümmiler içinde kendilerinden olan, ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içindeydiler.” (Cuma 62/2)

Şimdi dur ve düşün: Sen, kendi hayatında hangi toplumun zihniyetine yakınsın? Ehli Kitap’ın sapkınlığı mı, yoksa Ümmilerin yönsüzlüğü mü hâkim? Kur’an bize bu soruyu soruyor. Bu bir tarih dersi değil, içsel bir muhasebe çağrısı. Her insanın kendi kalbindeki Ümmi ya da sapkın yanlarını fark etmesi gerekiyor.

 

Ebabil Kuşlarının Sembolizmi

Fil Suresi’nin başlangıcı bize dikkat çekici bir soru ile geliyor:

“Rabb’inin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi?” (Fil 105/1)

Bu soru doğrudan senin üzerine; sadece okuyup geçmen için değil. Düşünsene: Hayatındaki engeller, planlarını altüst eden olaylar, beklenmedik sonuçlar… Bunların hepsi birer “Fil sahipleri” örneği değil mi? Kur’an burada bize şunu hatırlatıyor: İnsan kendi planlarını yapabilir ama Allah, her şeyi kuşatan iradesiyle sonuçları belirler.

“Onların ‘tasarladıkları planlarını’ boşa çıkarmadı mı?” (Fil 105/2)

Dikkat et, planlarımızın boşa çıkması bir ceza değil; bir uyarı, bir hatırlatma olabilir. Sen ne zaman hayatında bir şeyin ters gittiğini fark ettin? İşte o an, Allah sana “yeniden düşün, doğruya yönel” diyor. Ebabil kuşlarının, pişmiş taşlarıyla dev orduları alt etmesi de buna bir semboldür: Kudret, bazen en beklenmedik araçlarla işler.

“Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi.” (Fil 105/3)
“Onlara pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.” (Fil 105/4)

Burada mucize beklentisi yok. Kuşlar, taşlar, fiziksel gerçekliğin ötesinde, hak ile batılın, iman ile inkârın çatışmasını temsil ediyor. Bir bakıma Kur’an bize şunu söylüyor: “Kudret ve adalet bazen küçük ama etkili yollarla tecelli eder.”

“Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı.” (Fil 105/5)

Bu bir tarihsel olayı değil, sonuçların sembolüdür. Büyük görünen güçler, Allah’ın izniyle savrulup yok olabilir. Sen, kendi hayatında hangi kibirli engellerin bir anda anlamsız hâle geldiğini gördün? Bu, Kur’an’ın geçmiş olaylardan çıkardığı derslerden biridir.

 

Ümmiler ve Nebi Muhammed’in Rolü

Nebi Muhammed’in önderliğinde şekillenen İslam toplumu, Ümmiler içinden doğan bir ışık olarak Mekke’de belirdi. Kur’an bunu şöyle anlatır:

“Böylece Biz sizi, insanlara şahid olmanız için orta bir ümmet kıldık; Nebi de üzerinizde bir şahid olsun.” (Bakara 2/143)

Dur ve sor kendine: Sen hayatında, doğruya ve hakikate ışık tutacak bir şahid olabilir misin? Yoksa çevrendeki olumsuzluklara kapılıp mı gidiyorsun? Kur’an, sana sadece tarih anlatmıyor; sana sorumluluk veriyor.

Ebabil kuşları, pişmiş taşlar ve yenik ekin metaforu, Nebi Muhammed’in önderliğinde oluşan İslam toplumunun hak ve batıl arasındaki mücadelesini sembolize eder. Bu noktada mucize beklentisine gerek yok. Önemli olan, Allah’ın kudretiyle küçük ve doğru olanın, büyük ve yanlış olana galip gelmesidir.

 

Kur’an Bütünlüğünde Dersler

Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda, Fil Suresi kıssasının mantığı şöyle özetlenebilir:

  1. Planlar ve Kudret: İnsan plan yapar, Allah sonuçları belirler (En’âm 6/17).
  2. Hak ile Batılın Mücadelesi: Küçük güçler, doğru amaçla birleştiğinde büyük sonuçlar doğurabilir (Bakara 2/249).
  3. İçsel Muhasebe: Her zorluk, insanın kalbini ve iradesini sınar; sabır ve tevekkül, doğru cevaptır (Bakara 2/153).
  4. Toplumsal Dönüşüm: Ümmiler ve Ehli Kitap, doğru rehberlik ile birleşerek adaleti ve hakkı tesis edebilir (Maide 5/5).

 

İçsel Muhasebe Çağrısı

Sevgili okur, burada dur ve düşün:

  • Hayatında hangi “Ebrehe ordusu” karşına çıktı ve planlarını bozdu?
  • Hangi kibirli güçler, yenik ekin yaprağı gibi savruldu?
  • Kur’an’a göre doğru yol, yalnızca kurallar ve emirler değil, kalbin rehberi ve vicdanın pusulasıdır.

Kur’an bize Fil darb-ı meselini anlatırken mucizeyi ön plana çıkarmaz; akıl ve vicdanı ön plana çıkarır. Ebabil kuşları, taşlar, yenik ekin… Bunlar fiziksel olaydan çok manevi ve sosyal dersleri temsil eder.

 

Toplumsal Barış ve Dinî Tamamlama

Nebi Muhammed döneminde İslam toplumu, farklı inançlardan insanların barış içinde yaşadığı bir toplum örneği oldu:

“Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir.” (Maide 5/5)

Burada bir iç muhasebe yap: Sen, farklı inançlardan insanlarla barışı ve anlayışı koruyabiliyor musun? Kur’an’ın mesajı açıktır: Hak ve batıl, iman ve inkâr, geçmişte olduğu gibi bugün de bizim seçimlerimizle şekillenir.

 

Sonuç: Kur’an Perspektifinde Fil Suresi

Fil Suresi bize şunu öğretir:

  • İnsan plan yapabilir ama sonuç Allah’ın iradesindedir.
  • Hak, batıl karşısında sabır ve doğru iradeyle galip gelir.
  • Toplumun dönüşümü, rehberlik ve ilahi mesajla mümkündür.
  • Zorluklar ve engeller, manevi birer sınavdır ve her zaman insanın iç muhasebesine davet eder.

Dur ve düşün: Ebabil kuşları sadece geçmişte olmadı. Hayatında da küçük ama etkili işaretler, seni doğru yola yönlendirmek için vardır. Kur’an, bu işaretleri görmeni ve içsel muhasebeni yapmanı ister. Ve hatırla: Allah, hak için çabalayanların yanındadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

 Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

Mekke döneminde inen Maûn sûresi, insanın dini yanlış anlamasını, ritüeli içi boş bir gösteriye dönüştürmesini ve vicdandan uzaklaşmasını çok anlamlı bir şekilde anlatır. Sûre, hemen başta dikkat çekici bir soruyla başlar:

“Dini yalanlayanı gördün mü?” (Maûn 107:1)

Bu ifade yalnızca inançsızlığı işaret etmez. Daha derin bir şekilde, inanç iddiasıyla hareket eden ama kalbi ve toplumsal sorumluluğu olmayan bir kişiyi tanımlar. Buradan sonraki ayetler, kişinin davranışlarını örnekler: Yetimi itip kakması, yoksulu umursamaması ve ibadetlerini sadece gösteriş için yapması anlatılır.

Maûn 107:4’te ise şöyle denir:

“Vay o salat edenlere, ki onlar salatlarından gafildirler.”

Burada “salat” kelimesi, klasik meal çevirilerinde “namaz kılanlar” olarak geçse de ekâme fiiliyle birlikte kullanılmadığı sürece vakitli namaz anlamına gelmez. Yani ayetteki salat, Mekke müşriklerinin sandıkları ibadetlerdir. Ritüel vardır, ama bilinç, sorumluluk ve hayata yansıyacak etki yoktur.

Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayabiliriz. Bir iş yerinde her gün sabah toplantısına katılan ama tüm dikkati telefonda olan bir çalışan düşünün. Görünürde toplantıya katılıyor, ama toplantının amacına katkısı yok. İşte Maûn’daki salat da buna benzer. Görünürde ibadet var, ama kişi ne kendini ne de toplumunu dönüştürmüyor.

Maûn 107:1–3 ayetleri, ibadetin yalnızca biçimsel yapılmasının değil, bunun sosyal sonuçlarının da ne kadar önemli olduğunu gösterir. Burada eleştirilen, yetimi itmek ve yoksulu görmezden gelmektir; yani kişi ibadet iddiasında bulunurken çevresindeki insanlara karşı sorumluluklarını ihmal etmektedir.

Bu ayetler bize şunu öğretir: Salatın veya ibadetin anlamı yalnızca dışsal hareketlerden ibaret değildir. Asıl değeri, bilinçli bir yönelişle, vicdanın ve toplumsal sorumluluğun birleştiği noktada ortaya çıkar. İbadet, kişiyi sadece Allah’a yöneltmekle kalmaz; hayatını ve çevresindeki insanlarla ilişkilerini de dönüştürmelidir.

Bu noktada Enfâl 8:35 ayetine dönmek önemlidir:

“Onların Beyt’in yanındaki salatları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.”

Mekke müşrikleri, Kâbe’nin yanında ritüel yapıyor ama içi boş, gösteriş ve alaydan ibaret bir ibadet gerçekleştiriyorlar. Burada salat kelimesi, yalnızca namazı değil, bilinçsiz ve işlevsiz ritüeli ifade eder. Maûn 107:4 ve Enfâl 8:35 birlikte okunduğunda mesaj netleşir: Mekke müşrikleri görünürde ibadet ediyor ama yaptıklarının bilincinde değiller; ibadet, vicdan ve toplumsal sorumlulukla iç içe değil.

Kur’an’ın genel yaklaşımı bunu pekiştirir. Ankebut 29:45 şöyle der:

“Salat, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı hatırlamak elbette en büyüktür.”

Burada altı çizilen nokta açıktır: Salatın amacı, sadece biçim değil, bilinç ve vicdanla ilişkili bir yöneliştir. Maûn’daki kişiler ise ritüeli yerine getiriyor ama dönüştürücü bir etkisi yok; işte gaflet burada başlar.

Günlük hayattan başka bir örnek daha verelim. Bir öğrenci sınava hazırlanıyor ama sadece kâğıt üstünde çalışıyor, bilgiyi yaşamına aktarmıyor. Öğrenmenin ruhunu yok sayıyor. Maûn’daki salat da buna benzer: Görünürde ibadet var, ama dönüşüm yok.

Maûn sûresinin 6–7. ayetleri de bu tabloyu tamamlar:

“Hiç öyle mi, o küçük şeyleri bile vermezler mi?”

Burada küçük ama anlamlı yardımlardan bahsedilir. Salatın yanında, yardım ve paylaşım gibi eylemler de sorgulanır. Görünürde ibadet eden kişi, en temel toplumsal sorumluluklarını yerine getirmiyorsa, ibadetinin özü eksik kalır.

Bir başka evrensel örnek: Diyelim ki Nebi Muhammed’in çağrısı doğrultusunda zekât veren bir grup var ama yolda muhtaç birini görmezden geliyorlar. Dışarıdan bakınca “ibadet ediyorlar” denebilir. Ama Kur’an’a göre ibadetin işlevi sadece dış görünüşle ölçülmez. Salat, bilinç, vicdan ve toplumsal sorumlulukla birleştiğinde gerçek olur; aksi hâlde Maûn’da anlatıldığı gibi boş bir ritüel hâline gelir.

Bakara 2:43, Medine döneminde Müslümanlara yöneliktir:

“Salatları ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a kul olun. Umulur ki doğru yola eresiniz.”

Buradaki “ikame edin” ifadesi, ibadetin yalnızca biçimsel olmadığını; hayata yansıtılması, bilinçle yerine getirilmesi gerektiğini vurgular. Maûn’daki gafletli salat ile Bakara’daki ikame salat arasındaki fark nettir: İlki biçim, ikincisi ruh ve işlev.

Bir başka örnek: Nebi İsa’nın topluluğunda hayır işlerinde bulunan ama çevresinde yardıma muhtaç birini görmezden gelen bir kişi düşünün. Bu kişi görünürde ibadet ediyor olabilir; fakat ibadetinin işlevi yoktur. Kur’an, ibadetin sadece hareketten ibaret olmamasını, hayata ve vicdana yansımasını şart koşar. Maûn 107:4’teki eleştiri, bu evrensel ilkeyi Mekke müşriklerinin davranışları üzerinden örnekler.

Maûn 107:1–7 ayetleri bir bütün olarak okunduğunda şunlar ortaya çıkar: Salat, yani ibadet, bilinçsiz ve işlevsiz hâle geldiğinde hem bireyi hem toplumu dönüştürmez. Ritüel ve görünüş, yalnızca biçimsel kalır. Enfâl 8:35 ile birlikte okunduğunda, Kur’an salat kelimesinin kapsamını genişletir:  namaz değil, ibadet iddiası ve gösterilen ritüel eleştirilir. Ankebut 29:45 ve Bakara 2:43 ise ibadetin amacını ortaya koyar: Salat, hayâsızlıktan alıkoymalı, vicdanı canlı tutmalı ve hayata yansımalıdır.

Sonuç olarak, Maûn 107:4’teki salat, namaz olarak sınırlandırılamaz. Ayetin bağlamı, Mekke müşrikleri ve yaptıklarını sandıkları ibadetlerdir. Ancak mesaj evrenseldir: İbadet, bilinç, vicdan ve hayata yansımayan bir ritüel hâline geldiğinde, Maûn’da anlatıldığı gibi gaflet üretir ve insanı dönüştürmez. Nebi Muhammed ve Nebi İsa gibi elçilerin çağrısı, ibadetin yalnızca bir dış hareket değil, bir ruh hâline gelmesini ve topluma hizmet etmesini öngörür.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir. 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine karmaşayı dağıtmak, insanı net bir yola çağırmak için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran 19)

 

Buradaki “İslam” bir mezhebin adı değil. Bir grubun etiketi değil. “İslam”, teslimiyet demektir. Kula kulluğu bırakıp Allah’a yönelmek demektir. Yani dinin özü; aidiyet değil, teslimiyettir.

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir çizgide buluşturur. Nebi Musa da bu dine çağırdı, Nebi İsa da, Nebi Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, coğrafyalar değişti; ama çağrı değişmedi. Çünkü çağrı Allah’a idi.

 

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar yorucu, bu kadar tartışmalı hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı tek bir kelimede saklı: terk etmek.

 

Ama burada bahsettiğimiz terk etmek, kitabı inkâr etmek değil. Daha tehlikelisi: Kitap dururken onu merkeze almamak.

 

 

Vahyin İniş Amacı: Karmaşayı Bitirmek

Kur'an kendisini nasıl tanımlar?

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara 242)

 

Kolaylaştırılmış.
Apaçık.
Düşünülsün diye indirilmiş.

 

Bu ifadeler çok güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabı bir sır kitabı değil. Bir bilmece değil. Sadece seçilmiş bir sınıfın anlayabileceği kapalı bir metin değil. Aksine doğrudan muhatap alan bir kitaptır.

Şimdi dürüst bir soru soralım: Eğer kitap apaçık ve düşünülsün diye indirilmişse, neden bugün birçok insan “Kur’an’ı herkes anlayamaz” cümlesiyle karşılaşıyor?

Bu cümle nereden çıktı?

Allah “düşünen yok mu?” diye sorarken, biz “anlamaya kalkma” diyorsak burada bir terslik yok mu?

 

 

İnsan Sözü Nasıl Öne Geçer?

Tarih boyunca aynı şey oldu. Kitap indi. İnsanlar onu okudu. Sonra kitabın yanına açıklamalar geldi. Açıklamalar çoğaldı. Yorumlar üretildi. Zamanla o yorumlar o kadar büyüdü ki, kitap arka planda kaldı.

 

Allah bu eğilimi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara 170)

 

Bu ayet sadece geçmiş kavimlere ait değil. Bu, insan psikolojisidir. Alışılmış olan güvenlidir. Gelenek sorgulanmaz. Oysa vahiy, insanı konfor alanından çıkarır.

Bugün biri sana bir ayet okuduğunda, eğer hemen ardından “ama bizim mezhepte böyle değil” cümlesi geliyorsa, o ayetin muhatabı hâlâ biziz demektir.

Burada mesele mezhep düşmanlığı değil. Mesele ölçü meselesi. Ölçü kim? Allah mı, yoksa atalar mı?

 

Nebi Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah, Nebi Musa’ya vahiy verdi. Tevrat indirildi. İlahi bir kitap vardı ortada. Ama Allah, onların yaptığı bir hatayı Kur’an’da anlatır:

Allah tarafından kendilerine, beraberlerindekini doğrulayıcı bir elçi gelince, kitap ehlinden bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına attılar.“ (Bakara 101)

Bu ayette çok çarpıcı bir ifade var: “Arkalarına attılar.”

 

İnkâr etmediler.
Yok demediler.
Ama hayatın önünden çektiler.

Kitap raftaydı ama hüküm verirken başka ölçüler devredeydi.

 

Sonra şu uyarı geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe 31)

“Rabb” kelimesi burada çok önemli. Rabb; terbiye eden, yönlendiren, hüküm koyan otorite demektir. Birine secde etmek zorunda değilsin ki onu rabb edinmiş olasın. Onun helal-haram belirlemesini sorgusuz kabul ediyorsan, fiilen onu ölçü yapmışsındır.

 

Şimdi kendi hayatımıza bakalım.

Bir konuda Kur’an açık bir hüküm ortaya koyuyor. Ama biz “falanca hoca böyle demedi” diye o hükmü geri plana atıyorsak, tarihsel bir hatayı tekrar etmiyor muyuz?

 

 

Nebi İsa’dan Sonra Yaşananlar

Nebi İsa insanları Allah’a çağırdı. Teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj saf hâliyle kalmadı. Kur’an bu süreci de anlatır:

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minun 53)

 

Bu ayeti okurken insan ürperiyor. Çünkü bu sadece bir tarih anlatımı değil; bir uyarı.

“Her grup kendinde olanla sevindi.”

Yani herkes kendi yorumunu hakikat ilan etti. Herkes kendi çevresini merkeze koydu. Ortak ölçü kayboldu.

 

Bugün de aynı tablo yok mu? Herkes kendi yapısının, kendi cemaatinin, kendi çevresinin doğrularını “tek hakikat” gibi savunuyor. Ama çok az kişi dönüp “Kur’an ne diyor?” diye soruyor.

 

 

Son Vahiy ve Açık Uyarı

Allah son vahiy olarak Kur’an’ı indirdi ve şu teminatı verdi:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr 9)

 

Bu, çok büyük bir lütuf. Artık metnin kaybolması, değiştirilmesi mümkün değil. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkün: Onu hayatın dışına itmek.

Ve Kur’an’da çok sarsıcı bir ayet var:

“Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan 30)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Şikâyet ettiği şey ne? Kur’an’ın inkâr edilmesi değil; terk edilmesi.

 

Terk etmek ne demek?

Okuyup hüküm almamak.
Sevip ölçü yapmamak.
Saygı duyup merkeze koymamak.

Bir kitabı baş tacı yapıp hayat rehberi yapmamak da terktir.

 

 

Resule İtaat Meselesi

Burada önemli bir noktaya geliyoruz. Çünkü bazıları şöyle der: “Biz zaten resule itaat ediyoruz.”

Kur’an bu konuda nettir:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

 

Bu ayet çok açıktır. Ama doğru anlaşılması gerekir.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul vahyi tebliğ eder. Kendi hevasından konuşmaz. Nitekim Kur’an’da Nebi Muhammed için şöyle denir:

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 3-4)

 

O hâlde resule itaat; vahye itaattir. Resul bağımsız bir otorite değildir. Mesajın taşıyıcısıdır.

Bir elçi düşün. Devlet başkanının mektubunu getiriyor. Mektuba uyman, elçinin şahsına değil; mesajın sahibine itaattir.

Dolayısıyla resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, resulden bağımsız bir din üretmek anlamına gelmez.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda son derece net bir çizgi çizer:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.” (En’am 159)

Bu ayetin muhatabı Nebi Muhammed’dir. Yani Allah, dini bölenlerle elçisini yan yana getirmiyor.

Bir başka ayette:

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmran 103)

 

Allah’ın ipi nedir?

Vahiydir.
Kur’an’dır.
İlahi rehberdir.

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek.

Ama insanlar ipleri çoğalttı. Etiketler çoğaldı. Kimlikler çoğaldı. Sonunda ortak zemin kayboldu.

 

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah açıkça uyarıyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Taha 124)

 

Bu ayet bireysel ve toplumsal bir yasadır. İlahi rehberden uzaklaşma, karmaşa üretir.

Bugün Müslüman toplumlara bak. Bölünmeler, çatışmalar, huzursuzluklar… Sorun gerçekten çok karmaşık mı? Yoksa rehber merkezde olmadığı için mi bu hâle geldik?

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmran 138)

Açıklama dururken, belirsizlik neden?
Hidayet dururken, yönsüzlük neden?

 

 

Son Söz: Sıra Bizde

Allah çizgiyi net çeker:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmran 85)

Buradaki İslam, etiket değil. Teslimiyettir. Allah’a yöneliştir.

Teslimiyetin adresi vahiydir.
Vahyin adı Kur’an’dır.

 

Tarih boyunca hata hep aynıydı: Kitap geldi, sonra arka plana itildi. Yerine insan sözü büyüdü.

Bugün önümüzde iki yol var:

Ya vahyi merkeze koyacağız.
Ya da onu saygıyla anıp pratikte başka ölçülere göre yaşayacağız.

Kur’an duruyor. Açık. Korunmuş.


Soru şu:

Biz onu gerçekten rehber mi edindik, yoksa rafımıza mı kaldırdık?

 

Gerçek olan Allah’ın lütfudur. Hata ise bizim aczimizdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.

aydinorhon.com

 

Şahitlik Nedir

 Şahitlik Nedir?

Kur’an’da “şehadet” kelimesi, rastgele söylenen bir söz değildir. Şahitlik bilgiye dayanır. Görmeye, bilmeye, kesinliğe dayanır.

Kur'an şöyle der:

“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik etti). O, adaleti ayakta tutandır. O’ndan başka ilah yoktur.” (Âl-i İmran 18)

Burada dikkat edelim. Şahitlik eden kim?

Allah.
Melekler.
İlim sahipleri.

Şahitlik bilgiye dayanır. Allah şahitlik eder çünkü bilir. Melekler şahitlik eder çünkü görür. İlim sahipleri şahitlik eder çünkü delille kavrar.

Peki biz?

Biz gerçekten “şahitlik” mi ediyoruz, yoksa bir formülü mü tekrar ediyoruz?

Bir mahkemede hâkim sana sorsa: “Bu olayı gördün mü?”
“Hayır.”
“Biliyor musun?”
“Hayır.”
“O zaman niye şahitlik ediyorsun?”

İşte Kur’an’daki şahitlik, mahkeme ciddiyetindedir. Dil alışkanlığı değildir.

 

“Allah’tan Başka İlah Yoktur” Yetmez mi?

Kur’an’a baktığımızda iman tarif edilirken sürekli şu vurguyu görürüz:

“Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman etti. O’nun resullerinden hiçbirini ayırmayız…” (Bakara 285)

Burada iman bir bütündür. Allah’a iman var. Kitaplara iman var. Resullere iman var. Ve özellikle şu vurgu:

“Hiçbirini ayırmayız.”

Şimdi düşünelim.
Bir insan “Ben sadece Nebi Muhammed’e inanırım, diğerlerini bilmem” dese ne olur?
Kur’an’a göre bu iman mıdır?

Hayır.

Bir insan “Ben Nebi İsa’yı kabul ederim ama Nebi Muhammed’i kabul etmem” dese?
Kur’an buna da iman demez.

Çünkü ayırmak yasaktır.

Peki biz kelime-i şahadet dediğimizde ne yapıyoruz?

Sadece bir ismi özellikle zikrediyoruz.

Bu noktada mesele şudur:
Kur’an’ın iman bütünlüğü ile sonradan oluşmuş formül arasında fark var mı?

Bu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor.

 

Şahitliği Daraltmak

Kur’an’da Allah’a şahitlik eden sadece insanlar değil. Allah’ın kendisi şahitlik eder. Melekler şahitlik eder. İlim sahipleri şahitlik eder.

Ama Kur’an hiçbir yerde bir ismin özellikle şahitlik formülüne eklenmesini “Müslüman olmanın şartı” olarak sunmaz.

Kur’an’da iman, “tanıklık cümlesi ezberlemek” olarak tarif edilmez. İman; teslimiyet, güven, bağlanma ve doğrulamadır.

Bir insan düşün. Dağın başında, Kur’an’ı okuyor. Allah’ın birliğini görüyor. Resullerin zincirini görüyor. Nebi Muhammed’i de Nebi İsa’yı da aynı zincirin halkası olarak kabul ediyor.

Ama kimse ona “şu formülü söylemezsen Müslüman olamazsın” dememiş.

Bu insan Müslüman değil mi?

Kur’an’a göre Müslüman, Allah’a teslim olan kişidir.

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir…” (Âl-i İmran 85)

İslam ne demek?
Teslimiyet.

Bu teslimiyet bir cümleyle mi olur, yoksa kalbin yönelişiyle mi?

 

“Resule İtaat” Meselesi

Burada hemen bir itiraz yükselir:
“Kur’an resule itaati emrediyor!”

Evet, emrediyor.

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

Bu ayeti görmezden gelemeyiz. Ama doğru anlamak zorundayız.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul kendi hevasından konuşmaz.
Çünkü resul vahyi iletir.
Çünkü resul Allah’ın mesajını taşır.

Resul = mesaj taşıyan elçi.

Eğer bir elçi devlet başkanının mektubunu getiriyorsa, o mektuba uymak başkana uymaktır. Elçiye ayrı bir otorite yüklediğin için değil; mesajın sahibine itaat ettiğin için.

Kur’an’da resule itaat, Allah’tan bağımsız bir itaate dönüşmez. İtaatin kaynağı Allah’tır. Resul, vahyin tebliğcisidir.

Bu yüzden Kur’an’da sürekli şu vurguyu görürüz:

“De ki: Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım.” (Ahkaf 9)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Kendisi vahye tabi olduğunu söylüyor. Bağımsız yasa koyucu değil.

O hâlde resule itaat; vahye itaattir.

Resulün şahsına değil, getirdiği mesaja bağlılıktır.

 

İsim Üzerinden Din Kurmak

Şimdi asıl meseleye dönelim.

Bir insan Müslüman olmak için neden özellikle “Nebi Muhammed” ismini söylemek zorunda bırakılıyor?

Kur’an iman ederken resulleri ayırmamayı emrederken, neden formül sadece bir isim üzerine kuruluyor?

Kur’an’da hiçbir yerde “Müslüman olabilmek için şu cümleyi söyleyin” diye bir kalıp yok.

Bu önemli.

Kur’an iman çağrısı yapar. Allah’a teslimiyeti ister. Şirki reddetmeyi ister. Vahyi doğrulamayı ister.

Ama iman, bir slogan değildir.

Bir düşün. Bir çocuk doğuyor. Ailesi kulağına bir cümle fısıldıyor. Çocuk büyüyor ve o cümleyi tekrar ediyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetini hiç okumamış. Resulleri hiç tanımamış.

Bu şahitlik mi?

Şahitlik bilgiye dayanır.

Kur’an şöyle uyarır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp… hepsi ondan sorumludur.” (İsra 36)

Bilmediğin bir konuda tanıklık etmek, Kur’an’a göre doğru değildir.

O hâlde mesele sadece bir cümleyi söylemek değil; o cümlenin içini doldurmaktır.

 

“Abduhu ve Resuluhu” Ne Demek?

Şimdi kelime-i şahadetin ikinci kısmına bakalım:

“…Muhammed’en abduhu ve resulüh.”

Abd: kul demek.
Resul: elçi demek.

Bu ifade aslında doğru bir bilgidir. Nebi Muhammed Allah’ın kuludur ve resulüdür.

Ama sorun burada değil.

Sorun, bu ifadeyi Kur’an’ın iman bütünlüğünün önüne koymakta.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e verilen rol nedir?

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab 40)

Burada iki kavram var:
Resul.
Nebi.

Nebi: kendisine vahiy gelen kişi.
Resul: vahyi tebliğ eden elçi.

Kur’an’da Nebi Muhammed’in misyonu; vahyi tebliğ etmek, açıklamak ve yaşamak.

Ama hiçbir yerde “ona özel bir iman formülü üretin” denmez.

 

İman Ayetiyle Çelişmek

Tekrar Âl-i İmran 18’e dönelim.

Allah kendisi şahitlik ediyor.
Melekler şahitlik ediyor.
İlim sahipleri şahitlik ediyor.

Şahitlik edilen şey ne?

“Allah’tan başka ilah yoktur.”

Bu cümle Kur’an’da merkezdir.

Peki neden “Allah’tan başka ilah yoktur” yeterli görülmüyor?

Eğer bir insan Allah’ın birliğine, resullerine, kitaplarına iman ediyorsa; Kur’an’a göre iman etmiş değil midir?

Kur’an iman tanımını geniş ve bütüncül yaparken, biz neden onu dar bir kalıba indiriyoruz?

 

Günlük Hayattan Bir Örnek

Bir ülkeye girmek istiyorsun. Sana diyorlar ki: “Bu ülkenin yasalarını kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Anayasayı kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Devlet başkanının yetkisini kabul ediyor musun?”

“Evet.”

Ama sonra bir grup çıkıp diyor ki: “Hayır, giriş için ayrıca şu özel cümleyi de söylemen lazım.”

O cümle anayasada yazmıyor.

Şimdi hangisi bağlayıcı?

Anayasa mı, sonradan konmuş şart mı?

Kur’an Müslümanlığın anayasasıysa, şartları da orada aramak zorundayız.

 

Resulleri Ayırmamak

Kur’an bir başka yerde daha açık konuşur:

“Allah’ı ve resullerini inkâr edenler ve Allah ile resullerinin arasını ayırmak isteyenler… işte onlar gerçek kâfirlerdir.” (Nisa 150-151)

Ayırmak ne demek?

Birini öne çıkarıp diğerlerini geri plana atmak.
Birine özel statü verip diğerlerini ikinci plana itmek.

Kur’an’ın çizdiği tablo şu:
Hepsi Allah’ın elçisi.
Hepsi vahiy taşıyıcısı.
Hepsi aynı zincirin halkası.

Nebi İsa da elçi.
Nebi Musa da elçi.
Nebi Muhammed de elçi.

Birini merkeze koyup diğerlerini gölgede bırakmak, Kur’an bütünlüğüyle uyumlu değildir.

 

İman Bir Slogan Değildir

İman kalbin yönelişidir.
Aklın ikna oluşudur.
Hayatın değişmesidir.

Bir cümleyle başlar belki. Ama cümleyle bitmez.

Kur’an’da mümin tarif edilirken; namazından, infakından, adaletinden, sabrından söz edilir. Hiçbir yerde “şu cümleyi söylediler ve iş bitti” denmez.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Biz gerçekten Allah’a mı teslim olduk, yoksa bir formüle mi?

Kur’an’a mı bağlandık, yoksa geleneğe mi?

 

Acı Gerçek

Bir insan düşün. Ömrü boyunca kelime-i şahadet getiriyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetlerini hiç düşünmemiş. Resullerin ortak mesajını hiç anlamamış.

Bu insan gerçekten şahit mi?

Yoksa tekrar mı ediyor?

Şahitlik, bilmeden olmaz.

Allah’ın birliğine şahitlik etmek; hayatın merkezini değiştirmektir.

O zaman belki asıl mesele şu:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” dediğimizde gerçekten şahit miyiz?

Eğer şahitsek, hayatımız değişmeli.

Eğer değişmiyorsa, cümle sadece sestir.

 

Son Söz

Bu mesele bir cümleyi inkâr meselesi değil.
Mesele, Kur’an’ın iman anlayışını merkeze alıp almama meselesi.

Allah’ın kitabında Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmemiş bir formülü, dinin giriş kapısı yapmak doğru mu?

Resule itaat Allah’a itaattir. Çünkü resul vahyi getirir.
Ama iman; Allah’a teslimiyettir.

Ve Kur’an’da iman; slogan değil, bilinçtir.

Belki yeniden düşünmeliyiz.

Şahitlik nedir?
İman nedir?
Teslimiyet nedir?

Ve en önemlisi…

Gerçekten neye tanıklık ediyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

KADİR GECESİ: BİR TAKVİM YAPRAĞI MI, BİR HAYAT YÖNÜ MÜ? İnsanın bazı yanlışları vardır; farkında olmadan yapar. Bir de alışa alışa yaptığı y...