ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR

 ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR

2/136 ayeti şöyle der:

“Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilenlere ve tüm nebilere Rabb’inden verilen her şeye inanırız. Hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve O’na teslim olmuşuzdur.”

 

1. Nebiler arası ayırım yanlıştır

  • Hıristiyan ve Yahudi toplumları kendi nebilerini ilahlaştırmışlardır.
  • Ne yazık ki, bazı Müslüman toplumlar da kendi nebisini aynı şekilde yüceltmişlerdir.

9/30-31 ayetleri durumu açıklar:

“Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler; Hristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabbler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmek emredilmiştir. Ondan başka ilah yoktur; onlar ise şirk koşmuşlardır.”

 

2. Nebilerin görevi

  • Her resül, toplumuna Allah’tan aldığı vahiyleri ile bildirir: neyin helal, neyin haram olduğunu; ibadetin yalnızca Allah’a yapılacağını.
  • Nebiler kendilerinden önce gelenleri doğrular ve kendilerinden sonra gelecek olan Nebiyi müjdeler.

61/6 ayeti:

“Meryem oğlu İsa dedi ki: ‘Ey İsrail oğulları! Ben sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim; benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmet olacak bir elçinin müjdeleyicisiyim.’”

  • Hiçbir nebinin dini diğerinden farklı değildir; hepsi İslam’ı getirmiştir. Müminlerin adı da Müslüman’dır.

 

3. Nebileri yüceltme yanlışları

  • Yahudiler Nebi Musa’yı, Hristiyanlar Nebi İsa’yı, bazı Müslümanlar da Nebi Muhammed’i ilahlaştırmışlardır.
  • Bu, Allah’a ortak koşmak ve nebileri kendi konumlarının üstüne çıkarmaktır.
  • Örnekler:
    • Hristiyanların “Nebi İsa kıyamete yakın inecek ve kırk yıl nebilik yapacak” şeklindeki uydurmaları.
    • Müslümanların Nebi Muhammed’e uydurdukları “İki cihanı yaratacak olsaydım, seni yaratmazdım” gibi hadisler.

 

4. Son Nebi ve Miras

Bakara, 33/40:

“Nebi Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın Resûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”

Bu ayet, Nebi Muhammed’in insan soyundan bağımsız olarak, son nebi olduğunu açıkça ifade eder. Ayrıca, Hristiyanların ve Yahudilerin bazı nebileri yüceltme anlayışı ile Kur’an’daki “son nebi” gerçeği arasında bir çelişki olmadığını gösterir.

Yani ayet, Nebi Muhammed’in görevinin evrensel ve son olduğunu, hiçbir insana veya soyuna bağlı olmadığını vurgular.

 

5. Kur’an’a göre bütün nebiler eşittir

5/48 ayeti:

“Sana (Ey Muhammed) Kur’an’ı, önündeki kitapları doğrulayıcı ve bir gözetleyici olarak indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; sapıp onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve yol kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı; ancak sizi denemek için farklı kıldık. Artık hayırlarda yarışın; dönüşünüz Allah’adır.”

  • Her nebinin getirdiği kurallar ve helal-haram sınırları aynı esaslara dayanır.
  • Birine helal olan diğerine de helaldir; birine haram olan diğerine de haramdır.
  • Allah katında geçerli olan din İslam’dır ve Müslümanlar da bu dine tabi olanlardır.

 

Sonuç

  • Bütün nebiler Allah’ın kulları ve elçileridir.
  • Hiçbir nebi diğerinden üstün değildir; ayırmak, ilahlaştırmak veya yüceltmek yanlıştır.
  • Hatalarımız bizim, doğrularımız ise Allah’tandır. En doğrusunu bilen Allah’tır.

Nebiler Arasında Eşitlik – Özet Tablo 🌟

Konu

Açıklama

Kur’an’dan Örnek Ayet

Nebiler eşittir

Hiçbir nebi diğerinden üstün değildir.

2/136

Dinler aynıdır

Tüm nebilerin getirdiği dinin adı İslam’dır.

5/48

Hiçbirini ayırt etmeyiz

Nebiler arasında ayrım yapmak yanlıştır.

2/136

Nebileri yüceltmek yanlıştır

Onları ilahlaştırmak Allah’a ortak koşmaktır.

9/30-31

Nebiler doğrulayıcıdır

Önceki nebileri doğrular, sonraki nebii müjdeler.

61/6

Muhammed son nebidir

Hiçbir nebi ondan sonra gelmeyecektir.

33/40

 

Kısa Maddelerle Özet

  1. Bütün nebiler Allah’ın elçisidir; eşit ve seçkin kuludur.
  2. Dinler arasında özde fark yoktur; hepsi İslam’ı getirmiştir.
  3. Nebileri ayırmak veya ilahlaştırmak yanlıştır.
  4. Her nebi, öncekini doğrular ve sonraki nebiyi müjdeler.
  5. Muhammed son nebidir; artık nebi gelmeyecektir.
  6. Müslümanlar tüm nebilerin getirdiği kurallara inanır ve teslim olur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Fil Suresi ve Mekke’nin Dönüşümü: Ebabil Kuşları Üzerinden Kur’anî Dersler

 Fil Suresi ve Mekke’nin Dönüşümü: Ebabil Kuşları Üzerinden Kur’anî Dersler

Sevgili okur, bir an gözlerini kapat ve Mekke’nin eski günlerini düşün. O zamanlar, Kâbe’nin gölgesinde, insanlar iki farklı anlayış içinde yaşıyordu:

  • Bir yanda Ehli Kitap vardı; Yahudiler ve Hristiyanlar, nebilerden sonra Allah’ın gönderdiği vahiylerin bir kısmını kaybetmiş, doğruluğunu bozmuş ama Allah’a inanmayı bırakmamışlardı.
  • Diğer yanda Ümmiler, yani kitapla tanışmamış ve ahiret inancını reddeden, kendi tasarladıkları düzen içinde yaşayan topluluklar bulunuyordu.

Kur’an bu durumu şöyle açıklıyor:

“O ümmiler içinde kendilerinden olan, ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içindeydiler.” (Cuma 62/2)

Şimdi dur ve düşün: Sen, kendi hayatında hangi toplumun zihniyetine yakınsın? Ehli Kitap’ın sapkınlığı mı, yoksa Ümmilerin yönsüzlüğü mü hâkim? Kur’an bize bu soruyu soruyor. Bu bir tarih dersi değil, içsel bir muhasebe çağrısı. Her insanın kendi kalbindeki Ümmi ya da sapkın yanlarını fark etmesi gerekiyor.

 

Ebabil Kuşlarının Sembolizmi

Fil Suresi’nin başlangıcı bize dikkat çekici bir soru ile geliyor:

“Rabb’inin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi?” (Fil 105/1)

Bu soru doğrudan senin üzerine; sadece okuyup geçmen için değil. Düşünsene: Hayatındaki engeller, planlarını altüst eden olaylar, beklenmedik sonuçlar… Bunların hepsi birer “Fil sahipleri” örneği değil mi? Kur’an burada bize şunu hatırlatıyor: İnsan kendi planlarını yapabilir ama Allah, her şeyi kuşatan iradesiyle sonuçları belirler.

“Onların ‘tasarladıkları planlarını’ boşa çıkarmadı mı?” (Fil 105/2)

Dikkat et, planlarımızın boşa çıkması bir ceza değil; bir uyarı, bir hatırlatma olabilir. Sen ne zaman hayatında bir şeyin ters gittiğini fark ettin? İşte o an, Allah sana “yeniden düşün, doğruya yönel” diyor. Ebabil kuşlarının, pişmiş taşlarıyla dev orduları alt etmesi de buna bir semboldür: Kudret, bazen en beklenmedik araçlarla işler.

“Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi.” (Fil 105/3)
“Onlara pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.” (Fil 105/4)

Burada mucize beklentisi yok. Kuşlar, taşlar, fiziksel gerçekliğin ötesinde, hak ile batılın, iman ile inkârın çatışmasını temsil ediyor. Bir bakıma Kur’an bize şunu söylüyor: “Kudret ve adalet bazen küçük ama etkili yollarla tecelli eder.”

“Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı.” (Fil 105/5)

Bu bir tarihsel olayı değil, sonuçların sembolüdür. Büyük görünen güçler, Allah’ın izniyle savrulup yok olabilir. Sen, kendi hayatında hangi kibirli engellerin bir anda anlamsız hâle geldiğini gördün? Bu, Kur’an’ın geçmiş olaylardan çıkardığı derslerden biridir.

 

Ümmiler ve Nebi Muhammed’in Rolü

Nebi Muhammed’in önderliğinde şekillenen İslam toplumu, Ümmiler içinden doğan bir ışık olarak Mekke’de belirdi. Kur’an bunu şöyle anlatır:

“Böylece Biz sizi, insanlara şahid olmanız için orta bir ümmet kıldık; Nebi de üzerinizde bir şahid olsun.” (Bakara 2/143)

Dur ve sor kendine: Sen hayatında, doğruya ve hakikate ışık tutacak bir şahid olabilir misin? Yoksa çevrendeki olumsuzluklara kapılıp mı gidiyorsun? Kur’an, sana sadece tarih anlatmıyor; sana sorumluluk veriyor.

Ebabil kuşları, pişmiş taşlar ve yenik ekin metaforu, Nebi Muhammed’in önderliğinde oluşan İslam toplumunun hak ve batıl arasındaki mücadelesini sembolize eder. Bu noktada mucize beklentisine gerek yok. Önemli olan, Allah’ın kudretiyle küçük ve doğru olanın, büyük ve yanlış olana galip gelmesidir.

 

Kur’an Bütünlüğünde Dersler

Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda, Fil Suresi kıssasının mantığı şöyle özetlenebilir:

  1. Planlar ve Kudret: İnsan plan yapar, Allah sonuçları belirler (En’âm 6/17).
  2. Hak ile Batılın Mücadelesi: Küçük güçler, doğru amaçla birleştiğinde büyük sonuçlar doğurabilir (Bakara 2/249).
  3. İçsel Muhasebe: Her zorluk, insanın kalbini ve iradesini sınar; sabır ve tevekkül, doğru cevaptır (Bakara 2/153).
  4. Toplumsal Dönüşüm: Ümmiler ve Ehli Kitap, doğru rehberlik ile birleşerek adaleti ve hakkı tesis edebilir (Maide 5/5).

 

İçsel Muhasebe Çağrısı

Sevgili okur, burada dur ve düşün:

  • Hayatında hangi “Ebrehe ordusu” karşına çıktı ve planlarını bozdu?
  • Hangi kibirli güçler, yenik ekin yaprağı gibi savruldu?
  • Kur’an’a göre doğru yol, yalnızca kurallar ve emirler değil, kalbin rehberi ve vicdanın pusulasıdır.

Kur’an bize Fil darb-ı meselini anlatırken mucizeyi ön plana çıkarmaz; akıl ve vicdanı ön plana çıkarır. Ebabil kuşları, taşlar, yenik ekin… Bunlar fiziksel olaydan çok manevi ve sosyal dersleri temsil eder.

 

Toplumsal Barış ve Dinî Tamamlama

Nebi Muhammed döneminde İslam toplumu, farklı inançlardan insanların barış içinde yaşadığı bir toplum örneği oldu:

“Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir.” (Maide 5/5)

Burada bir iç muhasebe yap: Sen, farklı inançlardan insanlarla barışı ve anlayışı koruyabiliyor musun? Kur’an’ın mesajı açıktır: Hak ve batıl, iman ve inkâr, geçmişte olduğu gibi bugün de bizim seçimlerimizle şekillenir.

 

Sonuç: Kur’an Perspektifinde Fil Suresi

Fil Suresi bize şunu öğretir:

  • İnsan plan yapabilir ama sonuç Allah’ın iradesindedir.
  • Hak, batıl karşısında sabır ve doğru iradeyle galip gelir.
  • Toplumun dönüşümü, rehberlik ve ilahi mesajla mümkündür.
  • Zorluklar ve engeller, manevi birer sınavdır ve her zaman insanın iç muhasebesine davet eder.

Dur ve düşün: Ebabil kuşları sadece geçmişte olmadı. Hayatında da küçük ama etkili işaretler, seni doğru yola yönlendirmek için vardır. Kur’an, bu işaretleri görmeni ve içsel muhasebeni yapmanı ister. Ve hatırla: Allah, hak için çabalayanların yanındadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

 Maûn Sûresi ve Salatın Bilinçli Olması Gerekliliği

Mekke döneminde inen Maûn sûresi, insanın dini yanlış anlamasını, ritüeli içi boş bir gösteriye dönüştürmesini ve vicdandan uzaklaşmasını çok anlamlı bir şekilde anlatır. Sûre, hemen başta dikkat çekici bir soruyla başlar:

“Dini yalanlayanı gördün mü?” (Maûn 107:1)

Bu ifade yalnızca inançsızlığı işaret etmez. Daha derin bir şekilde, inanç iddiasıyla hareket eden ama kalbi ve toplumsal sorumluluğu olmayan bir kişiyi tanımlar. Buradan sonraki ayetler, kişinin davranışlarını örnekler: Yetimi itip kakması, yoksulu umursamaması ve ibadetlerini sadece gösteriş için yapması anlatılır.

Maûn 107:4’te ise şöyle denir:

“Vay o salat edenlere, ki onlar salatlarından gafildirler.”

Burada “salat” kelimesi, klasik meal çevirilerinde “namaz kılanlar” olarak geçse de ekâme fiiliyle birlikte kullanılmadığı sürece vakitli namaz anlamına gelmez. Yani ayetteki salat, Mekke müşriklerinin sandıkları ibadetlerdir. Ritüel vardır, ama bilinç, sorumluluk ve hayata yansıyacak etki yoktur.

Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayabiliriz. Bir iş yerinde her gün sabah toplantısına katılan ama tüm dikkati telefonda olan bir çalışan düşünün. Görünürde toplantıya katılıyor, ama toplantının amacına katkısı yok. İşte Maûn’daki salat da buna benzer. Görünürde ibadet var, ama kişi ne kendini ne de toplumunu dönüştürmüyor.

Maûn 107:1–3 ayetleri, ibadetin yalnızca biçimsel yapılmasının değil, bunun sosyal sonuçlarının da ne kadar önemli olduğunu gösterir. Burada eleştirilen, yetimi itmek ve yoksulu görmezden gelmektir; yani kişi ibadet iddiasında bulunurken çevresindeki insanlara karşı sorumluluklarını ihmal etmektedir.

Bu ayetler bize şunu öğretir: Salatın veya ibadetin anlamı yalnızca dışsal hareketlerden ibaret değildir. Asıl değeri, bilinçli bir yönelişle, vicdanın ve toplumsal sorumluluğun birleştiği noktada ortaya çıkar. İbadet, kişiyi sadece Allah’a yöneltmekle kalmaz; hayatını ve çevresindeki insanlarla ilişkilerini de dönüştürmelidir.

Bu noktada Enfâl 8:35 ayetine dönmek önemlidir:

“Onların Beyt’in yanındaki salatları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.”

Mekke müşrikleri, Kâbe’nin yanında ritüel yapıyor ama içi boş, gösteriş ve alaydan ibaret bir ibadet gerçekleştiriyorlar. Burada salat kelimesi, yalnızca namazı değil, bilinçsiz ve işlevsiz ritüeli ifade eder. Maûn 107:4 ve Enfâl 8:35 birlikte okunduğunda mesaj netleşir: Mekke müşrikleri görünürde ibadet ediyor ama yaptıklarının bilincinde değiller; ibadet, vicdan ve toplumsal sorumlulukla iç içe değil.

Kur’an’ın genel yaklaşımı bunu pekiştirir. Ankebut 29:45 şöyle der:

“Salat, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı hatırlamak elbette en büyüktür.”

Burada altı çizilen nokta açıktır: Salatın amacı, sadece biçim değil, bilinç ve vicdanla ilişkili bir yöneliştir. Maûn’daki kişiler ise ritüeli yerine getiriyor ama dönüştürücü bir etkisi yok; işte gaflet burada başlar.

Günlük hayattan başka bir örnek daha verelim. Bir öğrenci sınava hazırlanıyor ama sadece kâğıt üstünde çalışıyor, bilgiyi yaşamına aktarmıyor. Öğrenmenin ruhunu yok sayıyor. Maûn’daki salat da buna benzer: Görünürde ibadet var, ama dönüşüm yok.

Maûn sûresinin 6–7. ayetleri de bu tabloyu tamamlar:

“Hiç öyle mi, o küçük şeyleri bile vermezler mi?”

Burada küçük ama anlamlı yardımlardan bahsedilir. Salatın yanında, yardım ve paylaşım gibi eylemler de sorgulanır. Görünürde ibadet eden kişi, en temel toplumsal sorumluluklarını yerine getirmiyorsa, ibadetinin özü eksik kalır.

Bir başka evrensel örnek: Diyelim ki Nebi Muhammed’in çağrısı doğrultusunda zekât veren bir grup var ama yolda muhtaç birini görmezden geliyorlar. Dışarıdan bakınca “ibadet ediyorlar” denebilir. Ama Kur’an’a göre ibadetin işlevi sadece dış görünüşle ölçülmez. Salat, bilinç, vicdan ve toplumsal sorumlulukla birleştiğinde gerçek olur; aksi hâlde Maûn’da anlatıldığı gibi boş bir ritüel hâline gelir.

Bakara 2:43, Medine döneminde Müslümanlara yöneliktir:

“Salatları ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a kul olun. Umulur ki doğru yola eresiniz.”

Buradaki “ikame edin” ifadesi, ibadetin yalnızca biçimsel olmadığını; hayata yansıtılması, bilinçle yerine getirilmesi gerektiğini vurgular. Maûn’daki gafletli salat ile Bakara’daki ikame salat arasındaki fark nettir: İlki biçim, ikincisi ruh ve işlev.

Bir başka örnek: Nebi İsa’nın topluluğunda hayır işlerinde bulunan ama çevresinde yardıma muhtaç birini görmezden gelen bir kişi düşünün. Bu kişi görünürde ibadet ediyor olabilir; fakat ibadetinin işlevi yoktur. Kur’an, ibadetin sadece hareketten ibaret olmamasını, hayata ve vicdana yansımasını şart koşar. Maûn 107:4’teki eleştiri, bu evrensel ilkeyi Mekke müşriklerinin davranışları üzerinden örnekler.

Maûn 107:1–7 ayetleri bir bütün olarak okunduğunda şunlar ortaya çıkar: Salat, yani ibadet, bilinçsiz ve işlevsiz hâle geldiğinde hem bireyi hem toplumu dönüştürmez. Ritüel ve görünüş, yalnızca biçimsel kalır. Enfâl 8:35 ile birlikte okunduğunda, Kur’an salat kelimesinin kapsamını genişletir:  namaz değil, ibadet iddiası ve gösterilen ritüel eleştirilir. Ankebut 29:45 ve Bakara 2:43 ise ibadetin amacını ortaya koyar: Salat, hayâsızlıktan alıkoymalı, vicdanı canlı tutmalı ve hayata yansımalıdır.

Sonuç olarak, Maûn 107:4’teki salat, namaz olarak sınırlandırılamaz. Ayetin bağlamı, Mekke müşrikleri ve yaptıklarını sandıkları ibadetlerdir. Ancak mesaj evrenseldir: İbadet, bilinç, vicdan ve hayata yansımayan bir ritüel hâline geldiğinde, Maûn’da anlatıldığı gibi gaflet üretir ve insanı dönüştürmez. Nebi Muhammed ve Nebi İsa gibi elçilerin çağrısı, ibadetin yalnızca bir dış hareket değil, bir ruh hâline gelmesini ve topluma hizmet etmesini öngörür.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir. 

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

 Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata

Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi. Aksine karmaşayı dağıtmak, insanı net bir yola çağırmak için vahiy gönderdi. Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat söylüyor:

“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran 19)

 

Buradaki “İslam” bir mezhebin adı değil. Bir grubun etiketi değil. “İslam”, teslimiyet demektir. Kula kulluğu bırakıp Allah’a yönelmek demektir. Yani dinin özü; aidiyet değil, teslimiyettir.

Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir çizgide buluşturur. Nebi Musa da bu dine çağırdı, Nebi İsa da, Nebi Muhammed de. İsimler değişti, kavimler değişti, coğrafyalar değişti; ama çağrı değişmedi. Çünkü çağrı Allah’a idi.

 

Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar yorucu, bu kadar tartışmalı hâle geldi?

İşte bu sorunun cevabı tek bir kelimede saklı: terk etmek.

 

Ama burada bahsettiğimiz terk etmek, kitabı inkâr etmek değil. Daha tehlikelisi: Kitap dururken onu merkeze almamak.

 

 

Vahyin İniş Amacı: Karmaşayı Bitirmek

Kur'an kendisini nasıl tanımlar?

“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer 17)

“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara 242)

 

Kolaylaştırılmış.
Apaçık.
Düşünülsün diye indirilmiş.

 

Bu ifadeler çok güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabı bir sır kitabı değil. Bir bilmece değil. Sadece seçilmiş bir sınıfın anlayabileceği kapalı bir metin değil. Aksine doğrudan muhatap alan bir kitaptır.

Şimdi dürüst bir soru soralım: Eğer kitap apaçık ve düşünülsün diye indirilmişse, neden bugün birçok insan “Kur’an’ı herkes anlayamaz” cümlesiyle karşılaşıyor?

Bu cümle nereden çıktı?

Allah “düşünen yok mu?” diye sorarken, biz “anlamaya kalkma” diyorsak burada bir terslik yok mu?

 

 

İnsan Sözü Nasıl Öne Geçer?

Tarih boyunca aynı şey oldu. Kitap indi. İnsanlar onu okudu. Sonra kitabın yanına açıklamalar geldi. Açıklamalar çoğaldı. Yorumlar üretildi. Zamanla o yorumlar o kadar büyüdü ki, kitap arka planda kaldı.

 

Allah bu eğilimi çok önceden haber vermişti:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara 170)

 

Bu ayet sadece geçmiş kavimlere ait değil. Bu, insan psikolojisidir. Alışılmış olan güvenlidir. Gelenek sorgulanmaz. Oysa vahiy, insanı konfor alanından çıkarır.

Bugün biri sana bir ayet okuduğunda, eğer hemen ardından “ama bizim mezhepte böyle değil” cümlesi geliyorsa, o ayetin muhatabı hâlâ biziz demektir.

Burada mesele mezhep düşmanlığı değil. Mesele ölçü meselesi. Ölçü kim? Allah mı, yoksa atalar mı?

 

Nebi Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak

Allah, Nebi Musa’ya vahiy verdi. Tevrat indirildi. İlahi bir kitap vardı ortada. Ama Allah, onların yaptığı bir hatayı Kur’an’da anlatır:

Allah tarafından kendilerine, beraberlerindekini doğrulayıcı bir elçi gelince, kitap ehlinden bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına attılar.“ (Bakara 101)

Bu ayette çok çarpıcı bir ifade var: “Arkalarına attılar.”

 

İnkâr etmediler.
Yok demediler.
Ama hayatın önünden çektiler.

Kitap raftaydı ama hüküm verirken başka ölçüler devredeydi.

 

Sonra şu uyarı geldi:

“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.” (Tevbe 31)

“Rabb” kelimesi burada çok önemli. Rabb; terbiye eden, yönlendiren, hüküm koyan otorite demektir. Birine secde etmek zorunda değilsin ki onu rabb edinmiş olasın. Onun helal-haram belirlemesini sorgusuz kabul ediyorsan, fiilen onu ölçü yapmışsındır.

 

Şimdi kendi hayatımıza bakalım.

Bir konuda Kur’an açık bir hüküm ortaya koyuyor. Ama biz “falanca hoca böyle demedi” diye o hükmü geri plana atıyorsak, tarihsel bir hatayı tekrar etmiyor muyuz?

 

 

Nebi İsa’dan Sonra Yaşananlar

Nebi İsa insanları Allah’a çağırdı. Teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından mesaj saf hâliyle kalmadı. Kur’an bu süreci de anlatır:

“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.” (Mü’minun 53)

 

Bu ayeti okurken insan ürperiyor. Çünkü bu sadece bir tarih anlatımı değil; bir uyarı.

“Her grup kendinde olanla sevindi.”

Yani herkes kendi yorumunu hakikat ilan etti. Herkes kendi çevresini merkeze koydu. Ortak ölçü kayboldu.

 

Bugün de aynı tablo yok mu? Herkes kendi yapısının, kendi cemaatinin, kendi çevresinin doğrularını “tek hakikat” gibi savunuyor. Ama çok az kişi dönüp “Kur’an ne diyor?” diye soruyor.

 

 

Son Vahiy ve Açık Uyarı

Allah son vahiy olarak Kur’an’ı indirdi ve şu teminatı verdi:

“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr 9)

 

Bu, çok büyük bir lütuf. Artık metnin kaybolması, değiştirilmesi mümkün değil. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkün: Onu hayatın dışına itmek.

Ve Kur’an’da çok sarsıcı bir ayet var:

“Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.” (Furkan 30)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Şikâyet ettiği şey ne? Kur’an’ın inkâr edilmesi değil; terk edilmesi.

 

Terk etmek ne demek?

Okuyup hüküm almamak.
Sevip ölçü yapmamak.
Saygı duyup merkeze koymamak.

Bir kitabı baş tacı yapıp hayat rehberi yapmamak da terktir.

 

 

Resule İtaat Meselesi

Burada önemli bir noktaya geliyoruz. Çünkü bazıları şöyle der: “Biz zaten resule itaat ediyoruz.”

Kur’an bu konuda nettir:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

 

Bu ayet çok açıktır. Ama doğru anlaşılması gerekir.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul vahyi tebliğ eder. Kendi hevasından konuşmaz. Nitekim Kur’an’da Nebi Muhammed için şöyle denir:

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 3-4)

 

O hâlde resule itaat; vahye itaattir. Resul bağımsız bir otorite değildir. Mesajın taşıyıcısıdır.

Bir elçi düşün. Devlet başkanının mektubunu getiriyor. Mektuba uyman, elçinin şahsına değil; mesajın sahibine itaattir.

Dolayısıyla resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, resulden bağımsız bir din üretmek anlamına gelmez.

 

Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu

Allah bu konuda son derece net bir çizgi çizer:

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.” (En’am 159)

Bu ayetin muhatabı Nebi Muhammed’dir. Yani Allah, dini bölenlerle elçisini yan yana getirmiyor.

Bir başka ayette:

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmran 103)

 

Allah’ın ipi nedir?

Vahiydir.
Kur’an’dır.
İlahi rehberdir.

Allah’ın ipi çoğul değil. Tek.

Ama insanlar ipleri çoğalttı. Etiketler çoğaldı. Kimlikler çoğaldı. Sonunda ortak zemin kayboldu.

 

 

Kitabı Bırakmanın Bedeli

Allah açıkça uyarıyor:

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Taha 124)

 

Bu ayet bireysel ve toplumsal bir yasadır. İlahi rehberden uzaklaşma, karmaşa üretir.

Bugün Müslüman toplumlara bak. Bölünmeler, çatışmalar, huzursuzluklar… Sorun gerçekten çok karmaşık mı? Yoksa rehber merkezde olmadığı için mi bu hâle geldik?

Kur’an kendisini şöyle tanımlar:

“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmran 138)

Açıklama dururken, belirsizlik neden?
Hidayet dururken, yönsüzlük neden?

 

 

Son Söz: Sıra Bizde

Allah çizgiyi net çeker:

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmran 85)

Buradaki İslam, etiket değil. Teslimiyettir. Allah’a yöneliştir.

Teslimiyetin adresi vahiydir.
Vahyin adı Kur’an’dır.

 

Tarih boyunca hata hep aynıydı: Kitap geldi, sonra arka plana itildi. Yerine insan sözü büyüdü.

Bugün önümüzde iki yol var:

Ya vahyi merkeze koyacağız.
Ya da onu saygıyla anıp pratikte başka ölçülere göre yaşayacağız.

Kur’an duruyor. Açık. Korunmuş.


Soru şu:

Biz onu gerçekten rehber mi edindik, yoksa rafımıza mı kaldırdık?

 

Gerçek olan Allah’ın lütfudur. Hata ise bizim aczimizdendir.

Selam ve esenlik seninle olsun.

aydinorhon.com

 

Şahitlik Nedir

 Şahitlik Nedir?

Kur’an’da “şehadet” kelimesi, rastgele söylenen bir söz değildir. Şahitlik bilgiye dayanır. Görmeye, bilmeye, kesinliğe dayanır.

Kur'an şöyle der:

“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik etti). O, adaleti ayakta tutandır. O’ndan başka ilah yoktur.” (Âl-i İmran 18)

Burada dikkat edelim. Şahitlik eden kim?

Allah.
Melekler.
İlim sahipleri.

Şahitlik bilgiye dayanır. Allah şahitlik eder çünkü bilir. Melekler şahitlik eder çünkü görür. İlim sahipleri şahitlik eder çünkü delille kavrar.

Peki biz?

Biz gerçekten “şahitlik” mi ediyoruz, yoksa bir formülü mü tekrar ediyoruz?

Bir mahkemede hâkim sana sorsa: “Bu olayı gördün mü?”
“Hayır.”
“Biliyor musun?”
“Hayır.”
“O zaman niye şahitlik ediyorsun?”

İşte Kur’an’daki şahitlik, mahkeme ciddiyetindedir. Dil alışkanlığı değildir.

 

“Allah’tan Başka İlah Yoktur” Yetmez mi?

Kur’an’a baktığımızda iman tarif edilirken sürekli şu vurguyu görürüz:

“Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman etti. O’nun resullerinden hiçbirini ayırmayız…” (Bakara 285)

Burada iman bir bütündür. Allah’a iman var. Kitaplara iman var. Resullere iman var. Ve özellikle şu vurgu:

“Hiçbirini ayırmayız.”

Şimdi düşünelim.
Bir insan “Ben sadece Nebi Muhammed’e inanırım, diğerlerini bilmem” dese ne olur?
Kur’an’a göre bu iman mıdır?

Hayır.

Bir insan “Ben Nebi İsa’yı kabul ederim ama Nebi Muhammed’i kabul etmem” dese?
Kur’an buna da iman demez.

Çünkü ayırmak yasaktır.

Peki biz kelime-i şahadet dediğimizde ne yapıyoruz?

Sadece bir ismi özellikle zikrediyoruz.

Bu noktada mesele şudur:
Kur’an’ın iman bütünlüğü ile sonradan oluşmuş formül arasında fark var mı?

Bu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor.

 

Şahitliği Daraltmak

Kur’an’da Allah’a şahitlik eden sadece insanlar değil. Allah’ın kendisi şahitlik eder. Melekler şahitlik eder. İlim sahipleri şahitlik eder.

Ama Kur’an hiçbir yerde bir ismin özellikle şahitlik formülüne eklenmesini “Müslüman olmanın şartı” olarak sunmaz.

Kur’an’da iman, “tanıklık cümlesi ezberlemek” olarak tarif edilmez. İman; teslimiyet, güven, bağlanma ve doğrulamadır.

Bir insan düşün. Dağın başında, Kur’an’ı okuyor. Allah’ın birliğini görüyor. Resullerin zincirini görüyor. Nebi Muhammed’i de Nebi İsa’yı da aynı zincirin halkası olarak kabul ediyor.

Ama kimse ona “şu formülü söylemezsen Müslüman olamazsın” dememiş.

Bu insan Müslüman değil mi?

Kur’an’a göre Müslüman, Allah’a teslim olan kişidir.

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecektir…” (Âl-i İmran 85)

İslam ne demek?
Teslimiyet.

Bu teslimiyet bir cümleyle mi olur, yoksa kalbin yönelişiyle mi?

 

“Resule İtaat” Meselesi

Burada hemen bir itiraz yükselir:
“Kur’an resule itaati emrediyor!”

Evet, emrediyor.

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)

Bu ayeti görmezden gelemeyiz. Ama doğru anlamak zorundayız.

Resule itaat neden Allah’a itaattir?

Çünkü resul kendi hevasından konuşmaz.
Çünkü resul vahyi iletir.
Çünkü resul Allah’ın mesajını taşır.

Resul = mesaj taşıyan elçi.

Eğer bir elçi devlet başkanının mektubunu getiriyorsa, o mektuba uymak başkana uymaktır. Elçiye ayrı bir otorite yüklediğin için değil; mesajın sahibine itaat ettiğin için.

Kur’an’da resule itaat, Allah’tan bağımsız bir itaate dönüşmez. İtaatin kaynağı Allah’tır. Resul, vahyin tebliğcisidir.

Bu yüzden Kur’an’da sürekli şu vurguyu görürüz:

“De ki: Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım.” (Ahkaf 9)

Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Kendisi vahye tabi olduğunu söylüyor. Bağımsız yasa koyucu değil.

O hâlde resule itaat; vahye itaattir.

Resulün şahsına değil, getirdiği mesaja bağlılıktır.

 

İsim Üzerinden Din Kurmak

Şimdi asıl meseleye dönelim.

Bir insan Müslüman olmak için neden özellikle “Nebi Muhammed” ismini söylemek zorunda bırakılıyor?

Kur’an iman ederken resulleri ayırmamayı emrederken, neden formül sadece bir isim üzerine kuruluyor?

Kur’an’da hiçbir yerde “Müslüman olabilmek için şu cümleyi söyleyin” diye bir kalıp yok.

Bu önemli.

Kur’an iman çağrısı yapar. Allah’a teslimiyeti ister. Şirki reddetmeyi ister. Vahyi doğrulamayı ister.

Ama iman, bir slogan değildir.

Bir düşün. Bir çocuk doğuyor. Ailesi kulağına bir cümle fısıldıyor. Çocuk büyüyor ve o cümleyi tekrar ediyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetini hiç okumamış. Resulleri hiç tanımamış.

Bu şahitlik mi?

Şahitlik bilgiye dayanır.

Kur’an şöyle uyarır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp… hepsi ondan sorumludur.” (İsra 36)

Bilmediğin bir konuda tanıklık etmek, Kur’an’a göre doğru değildir.

O hâlde mesele sadece bir cümleyi söylemek değil; o cümlenin içini doldurmaktır.

 

“Abduhu ve Resuluhu” Ne Demek?

Şimdi kelime-i şahadetin ikinci kısmına bakalım:

“…Muhammed’en abduhu ve resulüh.”

Abd: kul demek.
Resul: elçi demek.

Bu ifade aslında doğru bir bilgidir. Nebi Muhammed Allah’ın kuludur ve resulüdür.

Ama sorun burada değil.

Sorun, bu ifadeyi Kur’an’ın iman bütünlüğünün önüne koymakta.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e verilen rol nedir?

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab 40)

Burada iki kavram var:
Resul.
Nebi.

Nebi: kendisine vahiy gelen kişi.
Resul: vahyi tebliğ eden elçi.

Kur’an’da Nebi Muhammed’in misyonu; vahyi tebliğ etmek, açıklamak ve yaşamak.

Ama hiçbir yerde “ona özel bir iman formülü üretin” denmez.

 

İman Ayetiyle Çelişmek

Tekrar Âl-i İmran 18’e dönelim.

Allah kendisi şahitlik ediyor.
Melekler şahitlik ediyor.
İlim sahipleri şahitlik ediyor.

Şahitlik edilen şey ne?

“Allah’tan başka ilah yoktur.”

Bu cümle Kur’an’da merkezdir.

Peki neden “Allah’tan başka ilah yoktur” yeterli görülmüyor?

Eğer bir insan Allah’ın birliğine, resullerine, kitaplarına iman ediyorsa; Kur’an’a göre iman etmiş değil midir?

Kur’an iman tanımını geniş ve bütüncül yaparken, biz neden onu dar bir kalıba indiriyoruz?

 

Günlük Hayattan Bir Örnek

Bir ülkeye girmek istiyorsun. Sana diyorlar ki: “Bu ülkenin yasalarını kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Anayasayı kabul ediyor musun?”

“Evet.”

“Devlet başkanının yetkisini kabul ediyor musun?”

“Evet.”

Ama sonra bir grup çıkıp diyor ki: “Hayır, giriş için ayrıca şu özel cümleyi de söylemen lazım.”

O cümle anayasada yazmıyor.

Şimdi hangisi bağlayıcı?

Anayasa mı, sonradan konmuş şart mı?

Kur’an Müslümanlığın anayasasıysa, şartları da orada aramak zorundayız.

 

Resulleri Ayırmamak

Kur’an bir başka yerde daha açık konuşur:

“Allah’ı ve resullerini inkâr edenler ve Allah ile resullerinin arasını ayırmak isteyenler… işte onlar gerçek kâfirlerdir.” (Nisa 150-151)

Ayırmak ne demek?

Birini öne çıkarıp diğerlerini geri plana atmak.
Birine özel statü verip diğerlerini ikinci plana itmek.

Kur’an’ın çizdiği tablo şu:
Hepsi Allah’ın elçisi.
Hepsi vahiy taşıyıcısı.
Hepsi aynı zincirin halkası.

Nebi İsa da elçi.
Nebi Musa da elçi.
Nebi Muhammed de elçi.

Birini merkeze koyup diğerlerini gölgede bırakmak, Kur’an bütünlüğüyle uyumlu değildir.

 

İman Bir Slogan Değildir

İman kalbin yönelişidir.
Aklın ikna oluşudur.
Hayatın değişmesidir.

Bir cümleyle başlar belki. Ama cümleyle bitmez.

Kur’an’da mümin tarif edilirken; namazından, infakından, adaletinden, sabrından söz edilir. Hiçbir yerde “şu cümleyi söylediler ve iş bitti” denmez.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Biz gerçekten Allah’a mı teslim olduk, yoksa bir formüle mi?

Kur’an’a mı bağlandık, yoksa geleneğe mi?

 

Acı Gerçek

Bir insan düşün. Ömrü boyunca kelime-i şahadet getiriyor. Ama Kur’an’ı hiç açmamış. Allah’ın ayetlerini hiç düşünmemiş. Resullerin ortak mesajını hiç anlamamış.

Bu insan gerçekten şahit mi?

Yoksa tekrar mı ediyor?

Şahitlik, bilmeden olmaz.

Allah’ın birliğine şahitlik etmek; hayatın merkezini değiştirmektir.

O zaman belki asıl mesele şu:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” dediğimizde gerçekten şahit miyiz?

Eğer şahitsek, hayatımız değişmeli.

Eğer değişmiyorsa, cümle sadece sestir.

 

Son Söz

Bu mesele bir cümleyi inkâr meselesi değil.
Mesele, Kur’an’ın iman anlayışını merkeze alıp almama meselesi.

Allah’ın kitabında Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmemiş bir formülü, dinin giriş kapısı yapmak doğru mu?

Resule itaat Allah’a itaattir. Çünkü resul vahyi getirir.
Ama iman; Allah’a teslimiyettir.

Ve Kur’an’da iman; slogan değil, bilinçtir.

Belki yeniden düşünmeliyiz.

Şahitlik nedir?
İman nedir?
Teslimiyet nedir?

Ve en önemlisi…

Gerçekten neye tanıklık ediyoruz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Barış Yurdu Nedir? “Dârü’s-Selâm”ın İzinde Bir Yolculuk

 Barış Yurdu Nedir? “Dârü’s-Selâm”ın İzinde Bir Yolculuk

İnsan ne ister? Çok para mı, uzun ömür mü, güçlü olmak mı? Biraz durup içimize baktığımızda çoğumuzun aradığı şey aslında daha sade: Huzur. İçimizin sakin olması. Gece başımızı yastığa koyduğumuzda korkusuz, huzurlu uyuyabilmek. Kimseye haksızlık etmeden, kimsenin haksızlığına uğramadan yaşayabilmek.

Kur’an bu arayışı görmezden gelmez. Tam tersine, insanın kalbindeki o derin özlemi bir kavramla ifade eder: “Dârü’s-Selâm” yani barış yurdu.

“Selâm” Ne Demek?

Önce kelimenin kendisini anlayalım. “Selâm” sadece savaşın olmaması değildir. Selâm; esenliktir, güvenliktir, iç huzurdur, korkusuzluktur. Birine “selâm” verdiğimizde aslında “Sana benden zarar gelmez” demiş oluruz. Daha derin anlamıyla: “Sen benim yanımda güvendesin.”

Kur’an’da Allah’ın isimlerinden biri de “Es-Selâm”dır:

“O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur; Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır…” (Haşr 59:23)

Burada Selâm olan Allah’tır. Yani gerçek güvenliğin ve esenliğin kaynağı O’dur. O halde barış yurdu, Selâm olan Allah’ın koruması altında olan bir hayat demektir.

En’am 127: Rabb’lerinin Katında Barış Yurdu

En’am suresinde şöyle buyrulur:

“Onlar için Rabb’lerinin katında barış yurdu vardır. O, yaptıkları sebebiyle onların velisidir.” (En’am 6:127)

Bu ayet iki önemli noktaya dikkat çeker.

Birincisi: Barış yurdu “Rabb’lerinin katındadır.” Yani gerçek ve kalıcı huzur, insanın kurduğu geçici sistemlere değil; Rabb’inin hükmüne dayanır.

İkincisi: “Yaptıkları sebebiyle…” ifadesidir. Bu, barış yurdunun rastgele verilmediğini gösterir. İnsan, yaptığı tercihlerle o yurda yönelir ya da ondan uzaklaşır.

Bir çiftçi düşünelim. Tarlaya ne ekerse onu biçer. Arpa ekip buğday beklemez. Kur’an da aynı hakikati söyler: Huzur tohumu ekmeyen, huzur hasadı beklemesin.

Yunus 25: Allah Barış Yurduna Çağırır

Kur’an’da barış yurdu sadece bir ödül olarak değil, bir davet olarak da geçer:

“Allah barış yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru yola iletir.” (Yunus 10:25)

Bu çok çarpıcıdır. Allah insanı sadece emirlerle sıkıştırmaz; bir yere çağırır. Davet edilen yer ise barış yurdudur.

Bu çağrı Kur’an’dır. Çünkü Kur’an’ın kendisi insanı iç çatışmadan, zulümden, haksızlıktan çıkarıp adalete yöneltir. İsra suresinde şöyle denir:

“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir…” (İsra 17:9)

Demek ki barış yurduna giden yol, doğru yol; doğru yol da vahyin rehberliğidir.

Ahiretteki Barış Yurdu

Barış yurdunun bir boyutu ahirettir. Kur’an, takva sahipleri için hazırlanmış cenneti anlatırken huzur dilini özellikle kullanır.

Hicr suresinde şöyle buyrulur:

“Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya selametle ve güven içinde girin.” (Hicr 15:45-46)

Dikkat edelim: “Selametle ve güven içinde…” İşte barış yurdu budur. Korkunun, kıskançlığın, düşmanlığın olmadığı bir ortam.

Devamındaki ayet daha da derindir:

“Biz onların göğüslerindeki kini çıkarıp atarız; kardeşler olarak karşılıklı tahtlar üzerindedirler.” (Hicr 15:47)

Demek ki barış yurdu sadece dış şartların düzelmesi değil; kalbin temizlenmesidir. İçinde kin taşıyan bir insan sarayda da huzursuzdur. Ama kalbi arınmış biri, sade bir evde bile huzur bulabilir.

Furkan suresinde Rahman’ın kulları anlatılır ve sonunda şöyle denir:

“İşte onlar sabretmelerine karşılık yüksek derecelerle ödüllendirilecek, orada esenlik ve selamla karşılanacaklardır.” (Furkan 25:75)

Burada sabır vurgusu önemlidir. Bu dünyada adaletsizlikle karşılaşan, haksızlığa sabreden ama zulme sapmayan insanlar; ahirette selamla karşılanacaktır.

Peki Bu Dünya Ne Olacak?

Barış yurdu sadece ahirete ertelenmiş bir hayal midir? Kur’an’ın dili buna izin vermez.

Nahl suresinde şöyle buyrulur:

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız…” (Nahl 16:97)

“Güzel hayat” ifadesi dikkat çekicidir. Bu, dünyadaki huzuru işaret eder. Yani barış yurdu sadece ölümden sonraya ait değildir; burada da başlar.

Bir mahalle düşünün. İnsanlar birbirine güveniyor, kimse kimsenin malına el uzatmıyor, çocuklar korkmadan oynuyor. Bu, küçük bir barış yurdudur.

Kur’an adaleti emreder:

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder…” (Nahl 16:90)

Adaletin olmadığı yerde barış olmaz. Zulüm, barış yurdunun zıddıdır. Çünkü zulüm güveni yıkar. Güven yıkıldığında toplum içten içe çürür.

İman ve Güven İlişkisi

En’am suresinde çok önemli bir ölçü verilir:

“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır; doğru yolu bulanlar da onlardır.” (En’am 6:82)

Burada iman ile güven arasında doğrudan bağ kurulmuştur. Zulüm karışmamış bir iman, güven üretir. Hem bireysel hem toplumsal güven.

Zulüm nedir? Hakkı yerinden etmek. Bir şeyi ait olmadığı yere koymak. İnsan kendini ilah yerine koyduğunda da zulüm yapar; başkasının hakkını yediğinde de.

Barış yurdu, zulmün terk edilmesiyle başlar.

Nebi Muhammed ve Barış İnşası

Nebi Muhammed’in getirdiği vahiy, insanları kabile savaşlarından çıkarıp tek bir ümmet bilincine yöneltmiştir. Kur’an şöyle der:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Ali İmran 3:103)

Ayrılık, düşmanlık üretir. Vahyin etrafında birleşmek ise barış üretir. Buradaki “Allah’ın ipi” vahiydir. İpe tutunan düşmez; vahye tutunan dağılmaz.

Yine Enfal suresinde müminler arasındaki bağ anlatılır:

“O, onların kalplerini birleştirdi…” (Enfal 8:63)

Kalpleri birleştiren Allah’tır; fakat bu birlik vahyin etrafında gerçekleşir. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitabı ölçü alan insanlar arasında ortak bir zemin oluşur.

Barış Yurdunun İç Mimarı: Takva

Kur’an barış yurdunu en çok takva ile ilişkilendirir. Takva; Allah bilinciyle yaşamak, O’nun sınırlarını gözetmek demektir.

Hucurat suresinde şöyle buyrulur:

“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı en takvalı olanınızdır.” (Hucurat 49:13)

Takva arttıkça zulüm azalır. Zulüm azaldıkça güven artar. Güven arttıkça barış yurdu genişler.

Bir baba düşünün. Evde adaletli, merhametli ve tutarlı. Çocuklar o evde huzur bulur. Ama keyfi davranan, öfkesine yenilen bir baba varsa ev huzursuz olur. Allah’ın koyduğu sınırları gözetmeyen insan da hem kendine hem çevresine huzursuzluk taşır.

İç Barış Olmadan Dış Barış Olmaz

Ra’d suresi çok temel bir hakikati söyler:

“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” (Ra’d 13:28)

Zikir, dilde tekrar değildir; Allah’ı merkeze almak demektir. Kalbi Allah’tan kopuk bir insanın dış dünyada kurduğu barış kırılgandır. Çünkü içi fırtınalıdır.

Barış yurdu önce kalpte kurulur. Kalp sükûna erdiğinde davranış da yumuşar. Yumuşayan insan, çevresine güven verir.

Sonuç: Barış Yurdu Bir Mekân mı, Bir Yol mu?

Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda barış yurdu üç katmanlıdır:

  1. Kalpte başlar – Zulümsüz iman ve Allah bilinciyle.
  2. Toplumda görünür olur – Adalet, merhamet ve birlikle.
  3. Ahirette kemale erer – Korkusuz, kinsiz, ebedî huzurla.

Allah barış yurduna çağırır (Yunus 10:25). Bu çağrıya kulak veren, vahyin rehberliğinde yürüyen, zulmü terk eden insan hem dünyada “güzel hayat”a (Nahl 16:97) hem de ahirette “selamet ve güven”e (Hicr 15:46) ulaşır.

Barış yurdu uzak bir hayal değildir. Her adaletli davranışta, her affedişte, her hakkı yerine koyuşta biraz daha yaklaşır.

Ve sonunda insan şunu anlar:
Gerçek barış, Allah’ın hükmüne teslim olan kalpte başlar. O kalp çoğaldıkça, yeryüzü de bir barış yurduna dönüşür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Cumartesi Halkı Kimlerdir?

 Cumartesi Halkı Kimlerdir?

Bir Günün Hikâyesi, Bir Toplumun Sınavı

Kur’an bazen bir kavmi anlatır ama aslında insanı anlatır. Bir olayı aktarır ama aslında bir karakteri ortaya koyar. “Cumartesi halkı” dediğimiz mesele de böyledir. Bu sadece tarihî bir olay değildir; bir zihniyetin fotoğrafıdır.

Önce şunu netleştirelim: Cumartesi halkı kimdir?

Kur’an’ın anlattığına göre onlar, İsrailoğulları içinden bir topluluktur. Allah onlara Cumartesi gününü bir sınav günü olarak belirlemiştir. Bugün, dünyevî kazançtan uzak durmaları gereken bir gündür. Fakat onlar bu sınavı aşmak yerine, sınavın etrafından dolaşmayı tercih etmişlerdir.

Mesele bir gün meselesi değildir.
Mesele itaatin ruhudur.

 

1. Olay Nerede Anlatılır?

Allah şöyle buyurur:

“Andolsun ki siz, içinizden cumartesi konusunda haddi aşanları elbette bilmektesiniz. Biz de onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ demiştik.” (Bakara 2:65)

Bir başka yerde ise şöyle denir:

“Onlara, deniz kıyısındaki o şehir halkını sor. Hani onlar cumartesi günü haddi aşıyorlardı. Cumartesi günleri balıkları akın akın geliyordu; cumartesi olmayan günlerde ise gelmiyordu. İşte onları, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.” (Araf 7:163)

Bak şimdi…
Balıklar özellikle Cumartesi günü bol geliyor. Diğer günlerde görünmüyor. Bu bir tesadüf değil. Ayet açıkça söylüyor: “Onları imtihan ediyorduk.”

Demek ki mesele rızık değil.
Mesele sabır.

 

2. Cumartesi Yasağı Nedir?

Burada bir kavramı açıklayalım: Sınır (hudud).

Allah bazı konularda sınır koyar. Bu sınır, insanı kısıtlamak için değil; terbiye etmek içindir. Kur’an’da sık sık “Allah’ın hududunu aşmayın” ifadesi geçer (Bakara 2:229).

Cumartesi yasağı da böyle bir sınırdı. O gün balık avlamayacaklardı. Dinlenecek, dünyevî kazancı bırakacaklardı. Bu, onların söz verdikleri bir ahitti.

Allah, İsrailoğulları’na hitaben şöyle buyurur:

“Sizden kesin söz almıştık…” (Bakara 2:63)

Yani mesele sadece yasak değil; verilen sözün arkasında durmaktı.

 

3. Onlar Ne Yaptı?

Ayetler şunu anlatır:
Balıklar Cumartesi günü geliyordu. Onlar da doğrudan avlamıyorlardı. Ama Cuma günü ağ kuruyor, Pazar günü topluyorlardı.

Şimdi soruyorum sana:
Bu itaat midir?

Görünüşte yasağı çiğnemiyorlar. Ama yasağın ruhunu çiğniyorlar.

İşte burada bir kavram daha devreye giriyor: Hileli itaat.

Yani dışarıdan bakıldığında kurala uyuyor gibi görünmek; ama aslında onu delmek.

Bu, sadece o topluma özgü bir şey mi? Hayır.

Bugün de bir insan vergiden kaçmak için “yasal boşluk” aradığında, aynı zihniyet çalışmıyor mu?
Bir çalışan, mesai saatini doldurup iş yapmadığında ama teknik olarak kurallara uyduğunda, aynı mantık yok mu?

Cumartesi halkı sadece balık avlayan insanlar değildir.
Cumartesi halkı, sınırı dolanarak aşan zihniyettir.

 

4. Allah’ın Tepkisi Neden Bu Kadar Sert?

“Maymunlar olun” ifadesi (Bakara 2:65) çok ağırdır. Bu bir teşbihtir; aşağılanmayı ve karakter dönüşümünü ifade eder.

Neden bu kadar ağır?

Çünkü mesele sadece bir günün ihlali değildir.
Mesele, bilinçli bir başkaldırıdır.

Araf suresinde olayın devamı anlatılır. Toplum üç gruba ayrılır:

  1. Yasağı çiğneyenler
  2. Onları uyaranlar
  3. “Bırakın, zaten helak olacaklar” diyenler

Uyarıcı grup şöyle der:

“Rabbinize karşı mazeretimiz olsun ve belki sakınırlar diye.” (Araf 7:164)

Bu çok önemli. Demek ki toplum içinde sorumluluk sadece bireysel değildir. Kötülüğe karşı ses çıkarmak gerekir.

Bugün bir iş yerinde haksızlık yapıldığında susan biri, o üçüncü gruba benzemiyor mu?

 

5. Buradan Bize Ne Mesaj Var?

Kur’an tarih kitabı değildir.
Olay anlatır ama amaç ders vermektir.

Cumartesi halkının kıssası bize şunu öğretir:

1. Allah’ın koyduğu sınırlar oyun değildir.

Sınırın etrafından dolaşmak, sınırı çiğnemektir.

2. Rızık bahanesi geçerli değildir.

Balık çoktu. Ama rızık Allah’tandır. Sabır göstermeleri gerekiyordu.

Kur’an başka bir yerde şöyle der:

“Kim Allah’a karşı takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talak 65:2-3)

Demek ki rızık için hileye gerek yok.

3. Toplumsal sorumluluk vardır.

Kötülüğe sessiz kalmak da bir tercihtir.

 

6. Nebilerle Bağlantı

Burada önemli bir nokta var. İsrailoğulları’na birçok nebi gönderilmiştir. Nebi Musa onlara kitabı getirmiş, ahdi hatırlatmıştır. Ama zamanla söz unutulmuş, şekil kalmış, ruh gitmiştir.

Kur’an sık sık İsrailoğulları’na verilen nimetleri hatırlatır (Bakara 2:47). Fakat nimet arttıkça sorumluluk da artmıştır.

Nebi Muhammed’e gelen vahiy ise bu kıssayı bize aktararak aynı hataya düşmememiz için uyarır.

Resule itaat konusunu burada doğru anlamak gerekir. Allah şöyle buyurur:

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4:80)

Bu ayet şunu gösterir: Resul, Allah’ın sınırlarını iletir. Ona itaat, Allah’ın koyduğu sınırlara itaattir. Bu, ayrı bir otoriteye bağlılık değil; vahyin kaynağına bağlılıktır.

Resulün görevi apaçık tebliğdir (Nur 24:54). Yani mesajı duyurmak. Mesajın özü ise Allah’ın hudududur.

Cumartesi halkının hatası, vahyin bildirdiği sınırı ciddiye almamaktı.

 

7. Günümüz Cumartesileri

Şimdi dürüst olalım.

Bizim Cumartesimiz ne?

Belki riba konusunda “ama sistem böyle” diyerek sınırı eğip bükmek.
Belki hakkı, hukuku, adaleti “küçük bir şey” diye görmezden gelmek.
Belki ibadeti şekle indirip ahlakı ihmal etmek.

Kur’an şöyle der:

“Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satmayın.” (Bakara 2:41)

Yani ilkeyi menfaate değişmeyin.

Cumartesi halkı balığı seçti. İlkeyi bıraktı.

Biz neyi seçiyoruz?

 

8. Bu Darb-ı mesel Korkutmak İçin mi?

Hayır. Uyarı için.

Kur’an bir başka yerde şöyle der:

“Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.” (Yusuf 12:111)

İbret nedir?
Başkası düşmeden önce çukuru görmek.

Cumartesi halkının hikâyesi şunu söyler:
Allah’ın sınırlarıyla zekâ yarıştırılmaz.
İtaat şekil değil, niyet ve sadakattir.
Rızık için ilkeyi satmak uzun vadede kazanç değildir.

 

9. Sonuç: Cumartesi Halkı Bir Kavim mi, Bir Karakter mi?

Evet, tarihsel olarak İsrailoğulları içinden bir topluluktur.
Ama ahlaki olarak bir karakterdir.

Kur’an geçmişi anlatırken bugünü hedefler.

Cumartesi halkı;
Sınırı dolanan,
Ruhu boşaltıp şekli tutan,
Menfaati ilkenin önüne koyan zihniyettir.

Ve Kur’an bize şunu hatırlatır:

“Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara 2:190)

Hududu aşmak bazen açık isyanla olur, bazen kurnazlıkla. Ama sonuç değişmez.

Mesele gün değil.
Mesele sadakat.

Allah sınır koyduğunda, o sınırın etrafında dolaşmak değil; o sınırın içinde kalmak gerekir.

Cumartesi halkı bunu yapamadı.

Biz yapabilecek miyiz?

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

  ELÇİLER ARASINDA AYIRIM YOKTUR 2/136 ayeti şöyle der: “Deyin ki: Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve to...