CİHAT: ADALETİ KORUMA, ZULMÜ DURDURMA VE CAYDIRICI GÜÇ İNŞASI

 CİHAT: ADALETİ KORUMA, ZULMÜ DURDURMA VE CAYDIRICI GÜÇ İNŞASI

İnsan, yeryüzünde amaçsızca dolaşan bir varlık değildir. Hayatı sadece doğmak, tüketmek ve ölmekten ibaret değildir. Her insanın önüne tercihler konur; her tercih ise bir sonuç doğurur. Kur’an, insanın varoluşunu anlatırken onu bilinçli seçimler yapan sorumlu bir varlık olarak tanımlar. Bu nedenle insan hayatı, rastgele geçen bir zaman değil; irade ile örülen bir imtihandır.

“Şüphesiz Biz insanı, karmaşık bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz; işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; ya şükredici olur ya da nankör.”
(İnsan, 76/2-3)

Açıklama: İnsan önüne konulan yolu seçme özgürlüğüne sahiptir. Fakat özgürlük, sorumsuzluk anlamına gelmez. Her tercihin bir karşılığı vardır.

İşte burada iki yol belirir: Biri vahyin rehberliğinde adalet, merhamet ve takva yolu; diğeri hevanın sürüklediği çıkar, kibir ve zulüm yolu. Cihat kavramı da tam bu ayrımın merkezinde anlaşılmalıdır. Çünkü cihat, öfkeye dayalı bir saldırı değil; hak yolu koruma mücadelesidir.

 

Cihat Nedir?

Cihat kelimesi, kök anlamı itibarıyla gayret etmek, çaba göstermek, bütün imkânı ortaya koymak demektir. Bu sebeple cihat yalnızca savaş anlamına indirgenemez. Kur’an’ın çizdiği çerçevede cihat, insanın hak uğruna verdiği her samimi mücadeleyi kapsar.

Bir insanın haram kazanç fırsatına rağmen helali tercih etmesi cihattır.

Öfkelendiğinde taşkınlık yapmak yerine adaletli davranması cihattır.

Eline güç geçtiğinde kibirlenmemesi cihattır.

Nefsinin çağrısına değil, Rabb’inden gelen ölçülere uyması cihattır.

Çünkü dış dünyadaki zulüm çoğu zaman insanın iç dünyasında başlar. İçinde açgözlülüğü yenemeyen kişi, dışarıda haksızlığa meyleder. İçinde öfkesini yönetemeyen kişi, dışarıda saldırganlaşır. Bu yüzden cihat önce insanın kalbinde başlar, sonra topluma yansır.

Günlük hayattan düşünelim: Trafikte küçük bir tartışmada kendini kaybeden biri, eğer öfkesine teslim olursa olay büyür. Ama kendini tutarsa fitne söner. İşte bu da bir cihat örneğidir.

 

Dinde Zorlama Yoktur

Kur’an, cihadın ne olmadığını açıkça bildirir. O, insanları zorla dine sokma aracı değildir. İnanç baskıyla değil, özgür iradeyle değer kazanır.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.”
(Bakara, 2/256)

Açıklama: Hakikat açıksa, onu kabul ettirmek için zorbalığa ihtiyaç yoktur. Zorlama ile oluşan bağlılık, gerçek iman değildir.

Bir insan korkudan bir sözü söyleyebilir; fakat kalbi ikna olmamışsa bu, iman sayılmaz. Demek ki cihadın hedefi kalpleri ele geçirmek değil; zulmü kaldırarak insanların özgürce seçim yapabileceği bir ortam oluşturmaktır.

 

Savaşın Meşruiyeti: Zulme Karşı Savunma

Kur’an’da savaş izni sebepsiz verilmemiştir. İlk ilke açıktır: saldırı değil, zulme karşı savunma.

“Kendilerine savaş açılanlara izin verildi; çünkü onlar zulme uğradılar…”
(Hac, 22/39)

Açıklama: Burada savaş başlatma emri değil, zulme uğrayanlara savunma hakkı tanınmaktadır.

Devam eden ayet, meselenin sadece can güvenliği değil; inanç ve ibadet özgürlüğü olduğunu gösterir:

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle savmasaydı; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çokça anılan mescitler yıkılırdı.”
(Hac, 22/40)

Açıklama: Korunan yalnızca mescitler değildir. Manastır da korunur, kilise de korunur, havra da korunur. Bu, cihadın din savaşı değil; özgürlük ve adalet mücadelesi olduğunu gösterir.

Bugün bir şehir düşünelim. Güçlü bir grup diğer insanların ibadet etmesini yasaklıyor, mallarına el koyuyor, onları evlerinden çıkarıyor. Böyle bir durumda sessiz kalmak tarafsızlık değildir; zalime alan açmaktır. Kur’an, mazlumun yanında durmayı öğretir.

 

Savaşın Sınırları: Haddi Aşmamak

Kur’an, savaş izni verirken bile sınırsız güç kullanma hakkı tanımaz. Çünkü haklı bir sebep, haksız yöntemleri meşru kılmaz.

“Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.”
(Bakara, 2/190)

Açıklama: Savaşın bile ahlakı vardır. Ölçüsüzlük, taşkınlık ve zulüm yasaktır.

Bu ayette üç temel ilke vardır:

  • Savaşanla savaşılır.
  • Amaç adalettir, intikam değildir.
  • Ölçüsüz davranmak yasaktır.

Haddi aşmak; savaşmayanı hedef almak, öfkeyle hareket etmek, gereksiz yıkım yapmak, gücü adaletsiz kullanmak demektir. Kur’an’ın çizdiği sınır budur.

Devam eden ayet bu çerçeveyi tamamlar:

“Eğer vazgeçerlerse, artık düşmanlık yalnız zalimleredir.”
(Bakara, 2/193)

Açıklama: Karşı taraf saldırıyı bırakırsa savaş da biter. Sürekli düşmanlık meşru değildir.

Burada önemli bir ilke vardır: İntikam duygusu ile savaş devam ettirilemez. Amaç çatışmayı sürdürmek değil, fitneyi sona erdirmektir.

 

Caydırıcılık: Neden Güç Hazırlamak Emredildi?

Kur’an yalnızca saldırı anını değil, saldırı oluşmadan önce alınacak tedbirleri de öğretir. Çünkü en iyi savaş, hiç yaşanmayan savaştır.

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”
(Enfal, 8/60)

Açıklama: Buradaki emir saldırmak için değil, saldırıyı önlemek içindir. Güç, caydırıcılık sağlar.

Zayıf toplumlar çoğu zaman baskıya açık hâle gelir. Hazırlıksız olan, tehdit altında yaşar. Fakat güçlü ve düzenli bir toplum, çoğu zaman savaşa girmeden barışı korur.

Günlük hayattan basit bir örnek verelim: Güvenlik sistemi olan bir iş yeri ile hiçbir tedbir almamış bir iş yeri aynı değildir. Kamera kavga çıkarmak için değil, suçu önlemek içindir. Kur’an’ın güç hazırlama emri de böyledir.

Ancak burada ince bir denge vardır:

  • Güç zulme dönüşmemelidir.
  • Güç kibir üretmemelidir.
  • Güç adalet için kullanılmalıdır.

 

Gayrimüslimlere Karşı Tavır

Kur’an insanları etiketlerine göre değil, tavırlarına göre değerlendirir. Kimliği değil, fiili esas alır.

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaletli olanları sever.”
(Mümtehine, 60/8)

Açıklama: Savaşmayan, zulmetmeyen insanlarla iyi ilişkiler kurmak yasaktır denmemektedir. Aksine adalet emredilmektedir.

Bu ayet çok nettir: Cihat, gayrimüslimlere karşı topyekûn savaş değildir. Çünkü sorun inanç farklılığı değil, saldırı ve zulümdür.

Nitekim devamında sınır konur:

“Allah ancak sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar.”
(Mümtehine, 60/9)

Açıklama: Yasaklanan şey farklı inanç değil; zulüm düzenine destek vermektir.

Barış Teklifi Gelirse

Kur’an, savaşın sonsuz bir süreç olmadığını açıkça bildirir. Barış mümkünse savaş meşru zeminini kaybeder.

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a güven.”
(Enfal, 8/61)

Açıklama: Barış kapısı açılmışsa çatışmayı sürdürmek Kur’an’ın ruhuna uygun değildir.

Bir insan düşünün: Geri çekilmiş, saldırıyı bırakmış, anlaşma istiyor. Böyle birini kovalamak adalet değil, haddi aşmaktır. Kur’an bunu reddeder.

 

Cihat Ve İç Güç

Toplum dışarıdan gelen baskılara karşı ancak içeriden sağlam durursa direnebilir. Dağılmış, moralsiz, ilkesiz bir topluluk güçlü görünse bile kırılgandır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz.”
(Âl-i İmran, 3/139)

Açıklama: Gerçek üstünlük sayı, silah veya servetle değil; ilke, sabır ve ahlakla olur.

Bir bina dışarıdan gösterişli olabilir; fakat temeli çürükse ilk sarsıntıda çöker. Toplumlar da böyledir. İç adalet yoksa dış güç kalıcı olmaz.

 

Sonuç: Cihat Ne Değildir, Nedir?

Cihat;

  • Zorla din yaymak değildir.
  • Gayrimüslimlere karşı savaş projesi değildir.
  • Sürekli çatışma ideolojisi değildir.
  • Öfkenin meşrulaştırılması değildir.

Cihat;

  • Zulme karşı savunmadır.
  • Mazlumu korumaktır.
  • İbadet özgürlüğünü güvence altına almaktır.
  • Caydırıcı güç oluşturmaktır.
  • Adaleti ayakta tutmaktır.
  • İç ve dış kötülüğe karşı ilkeli mücadeledir.

Bütün çerçevenin özeti ise şudur:

“Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.”
(Nahl, 16/90)

Açıklama: Kur’an’ın hedefi çatışma değil; adalet düzenidir. Güç de ancak bu hedefe hizmet ettiğinde değer kazanır.

Güç adaletle birleşirse rahmet olur.

Güç heva ile birleşirse zulüm olur.

Kur’an mümin topluma şunu öğretir:

Hazırlıklı ol.

Güçlü ol.

Kararlı ol.

Ama adaletten asla ayrılma.

İşte cihat budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Formun Üstü

Formun Altı

 

ALLAH İLE İNSAN ARASINDAKİ İLETİŞİM VE VAHYİN ROLÜ

 ALLAH İLE İNSAN ARASINDAKİ İLETİŞİM VE VAHYİN ROLÜ

1. İnsanların Tanımlanması
Kur’an, insanları üç ana kategoriye ayırır:

  1. Allah’ın resuller aracılığıyla gönderdiği vahye inanıp o yolda yürüyenler.
  2. Vahyi ve elçileri reddeden, zulmeden ve iman edenlere düşman olanlar.
  3. İman etmemesine rağmen, Müslümanlara zarar vermeyen ve anlaşmalı olanlar.

Allah, dünya hayatında hiçbir insanı zorla inanmaya, Müslüman olmaya davet etmez. Kur’an’da sıkça yanlış anlaşılan ayetlerden biri şöyledir:
 “(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”
(Bakara, 2/193)

Bu ayet, insanların kendi özgür iradeleriyle seçim yapmaları ve zulüm edenlerle mücadele etmeyi konu alır. İnsanlara kendi yaşam alanında doğru yolu seçme imkânı verilmiştir.

2. Nebiler ve Vahiy
Allah’ın gönderdiği nebilere gelen vahiyler, onların insanlardan farkını belirler. Nebilerin elinde mucizeler yoktur; onları diğer insanlardan ayıran tek fark, Allah’tan gelen bilgi ve vahyi insanlara ulaştırabilmeleridir.
Kur’an, vahyin üç şekilde insanlara ulaştığını bildirir:

  1. Doğrudan vahiy: Nebilere Allah kendi bilgilerini doğrudan ulaştırır.
  2. Perde arkasından iletişim: İnanan ve inanmayan insanlara, evrendeki yaratılmış düzen ve bilgiler yoluyla Allah ile konuşma imkânı sağlanır.
  3. Elçilerin aracılığıyla vahyi kabul edenler: İnsanlar vahyi okuyarak, anlayarak ve yaşatarak Allah ile iletişim kurar; bu, ancak Allah’ın izniyle mümkündür.
    Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir:
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın “Resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.”
    (Ahzap, 33/40)

3. İnsanların Allah’a Tapması ve Dinî Sorumlulukları

Allah’a tapmak, yalnızca sözle değil, yaşam biçimi ve davranışlarla gerçekleştirilir. Her birey, Allah’ın gönderdiği vahiyler doğrultusunda hayatını şekillendirmelidir. Başka varlıkları, ideolojileri veya rejimleri kendine ilah edinmek, tapmanın gerçek anlamını saptırır.
Kur’an bu konuda net bir çerçeve çizer:
“Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun, 109/1–6)
İman edenler, Allah’ın gönderdiği vahiyleri hayatlarına uygular; inanmayanlar ise kendi seçtikleri yolları takip eder. Allah, kimseye zulmetmez; insanlar kendi nefislerine zulmederler
(Muhammed, 47/3 ; Yunus, 10/44 özeti).

4. Helak ve Zulüm
Kur’an’daki kavimlerin helakı, mecazi bir anlatım olarak değerlendirilmelidir. Dünya hayatında zulmedenlerin yıkımı Allah tarafından doğrudan gerçekleşmez; bu, insanların kendi özgür iradeleri ve toplumsal süreçleriyle ortaya çıkar. Helak örnekleri, insanlara uyarıcı birer ayet niteliğindedir (35/44–45; 2/204–206).

5. Vahyin Uygulanması ve Denenme
Dünya hayatı, bir sınanma ve deneme yeridir. İnsanlar Allah’ın koyduğu kurallar çerçevesinde kendi yollarını seçerler. Her insan kendi eylemlerinden sorumludur. Allah’ın gönderdiği vahiyler, insanlara doğru yolu göstermekle birlikte, onları zorlamaz; sorumluluk, bireyin kendisindedir (2/272; 3/20; 3/194–195).

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KUR’AN OKUNMAK İÇİN DEĞİL, YAŞANMAK İÇİN İNDİRİLDİ

 

Kur’an elbette okunacaktır. Güzel sesle okunması, harflerinin doğru telaffuz edilmesi ve ona gereken saygının gösterilmesi de önemlidir. Ancak Kur’an sadece tecvit kurallarıyla okunup raflara kaldırılacak bir kitap değildir. O, insanı karanlıktan aydınlığa çıkarmak, düşünceyi düzeltmek, hayatı inşa etmek ve insanı Allah’a kul kılmak için indirilmiştir.

Bugün birçok insan Kur’an’ı okumaya büyük önem verirken, onun hayatı değiştiren mesajını ikinci plana atabilmektedir. Oysa Allah’ın bizden istediği sadece dudaklarımızın Kur’an’ı okuması değil; aklımızın onu anlaması, kalbimizin ona teslim olması ve hayatımızın onunla şekillenmesidir.
“Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye (indirdik).”
(Sâd, 38/29)
Dikkat edelim; ayette Kur’an’ın indiriliş amacı olarak sadece okunması değil, ayetlerinin düşünülmesi ve onlardan öğüt alınması gösterilmektedir. Çünkü düşünülmeyen bir kitap insanı değiştirmez.
Kur’an’ı en güzel makamlarla okumak mümkündür. Fakat sadece ses güzelliği, insanı şirkin karanlığından kurtaramaz. Sadece tecvit bilgisi cehaleti ortadan kaldırmaz. Sadece güzel kıraat adaletsizliği sona erdirmez. İnsan, Kur’an’ın gösterdiği yolu hayatına taşımadıkça onun rehberliğinden gerçek anlamda faydalanamaz. Allah'ın kitabı bunun için indirilmiştir.
“Şüphesiz bu Kur’an en doğru yola iletir…”
(İsrâ, 17/9)
Kur’an kıyamet günü bize, "Tecvit kurallarını eksiksiz uyguladın mı?" diye hesap sormayacağını bildirir. Fakat onun emir ve yasaklarına karşı nasıl bir tavır aldığımız mutlaka sorulacaktır. Öncelikle insan, Allah'a ortak koşup koşmadığından hesaba çekilecektir. Çünkü Kur’an'ın en temel çağrısı tevhiddir. İnsan bütün hayatını bu temel üzerine kurmakla sorumludur.
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlar...”
(Nisâ, 4/48)
Şirk sadece putlara yönelmek değildir. Allah'ın hükmünü ikinci plana iten, O'nun yanında mutlak otoriteler oluşturan, kulluğu Allah'tan başkasına yönelten her anlayış insanı tevhitten uzaklaştırır. Bu nedenle mümin hayatı boyunca inancını sürekli Kur’an'ın ölçüsüyle gözden geçirmek zorundadır.

Bir başka önemli hesap konusu ise akıldır. Allah insana sayısız nimet vermiştir. Bunların içerisinde en büyük emanetlerden biri de akıldır. Kur’an boyunca insanlar sürekli düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya davet edilir. Körü körüne taklit ise eleştirilir.
“Onlar Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Hiç düşündün mü? Kur’an'ı defalarca okuyan bir insan, eğer hayatını hiç sorgulamıyorsa, Allah'ın istediği anlamda Kur’an'ı gerçekten okumuş sayılabilir mi? Kur’an bizden ezberlenmesini değil, önce anlaşılmasını ve yaşanmasını ister. İnsanın hesaba çekileceği bir başka alan da ahlaktır. Kur’an sadece ibadetleri anlatan bir kitap değildir. Doğruluğu, emaneti, merhameti, affı, sabrı, güzel sözü, infakı ve dürüstlüğü emreder. Müminin ahlakı, Kur’an'ın ilkeleriyle şekillenmelidir.
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(Nahl, 16/90)
Bu nedenle kıyamet günü sadece ne kadar ibadet ettiğimiz değil; insanlara nasıl davrandığımız da ortaya konacaktır. Adalet de Kur’an'ın vazgeçilmez ilkelerindendir. İnsan, kendi aleyhine bile olsa adaletten ayrılmamakla yükümlüdür. Menfaat, akrabalık, makam veya öfke adaletin önüne geçemez.
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun...”
(Nisâ, 4/135)
Kur’an'ın önemle üzerinde durduğu konulardan biri de ekonomik hayattır. İnsanlar ibadetlerde hassas davranırken, kazanç konusunda aynı hassasiyeti göstermeyebilir. Oysa Kur’an, ribayı sıradan bir ekonomik tercih olarak görmez. Toplumu çürüten, serveti belli ellerde toplayan ve zulmü büyüten bir sistem olarak değerlendirir. Bu sebeple Allah son derece ağır bir uyarıda bulunur.
“Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından size açılmış bir savaşı bilin...”
(Bakara, 2/279)
Kur’an'ın hiçbir günah için kullanmadığı kadar ağır ifadelerden biri riba hakkında kullanılmaktadır. Bu bile konunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Düşünelim... Bir insan Kur’an'ı baştan sona ezbere okuyabilir. Tecvit kurallarını eksiksiz uygulayabilir. Güzel sesiyle insanları etkileyebilir. Fakat aynı kişi hayatında şirke kapı aralıyor, adaleti çiğniyor, hakkı hukuku önemsemiyor, haram kazançtan kaçınmıyor ve Kur’an'ın ahlakını yaşamıyorsa, Kur’an'ın asıl çağrısını yerine getirmiş olur mu?
Kur’an'ın hedefi sadece kulağa hitap etmek değildir; akla, kalbe ve hayata yön vermektir. Allah'ın kitabı okunmak için indirildiği kadar anlaşılmak, yaşanmak ve hayata hâkim kılınmak için de indirilmiştir.
İşte gerçek kurtuluş da burada başlar.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

HADİSLER NE KADAR SAĞLIKLI?

  HADİSLER NE KADAR SAĞLIKLI?

İslam dininde en temel soru şudur: Allah, insanı hidayete ulaştıracak kitabı eksik mi indirdi, yoksa eksiksiz mi? Bu soruya vereceğimiz cevap, din anlayışımızın temelini belirler.
Eğer Kur'an eksiksiz ise, din adına ortaya konulan her söz önce Kur'an'a arz edilmelidir. Eğer Kur'an'ın açıklamadığı hükümleri insanlar daha sonra tamamladı deniliyorsa, o zaman şu soru kaçınılmaz olur: Allah tamamlamadığı bir dini mi indirdi?

Kur'an bu konuda oldukça nettir.
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim.”
(Maide, 5/3)
Bu ayet üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Din tamamlandıysa sonradan dine ilave edilen her hüküm ne olacaktır? Tamamlanmış bir şeye ilave yapılırsa o şey artık ilk haliyle aynı kalır mı? İşte bütün mesele burada başlamaktadır.

Hadis Kitapları Ne Zaman Yazıldı?
Bugün "Kütüb-i Sitte" olarak bilinen hadis kitapları, Nebi Muhammed'in yaşadığı dönemde yazılmış eserler değildir.
En meşhur altı hadis kitabının müellifleri hicri üçüncü asırda yaşamış kişilerdir.

İmam Buhari (810-870)
İmam Müslim (821-875)
İmam Ebu Davud (817-889)
İmam Tirmizi (824-892)
İmam Nesai (829-915)
İmam İbn Mace (824-887)
Burada dikkat edilmesi gereken konu onların hangi milletten oldukları değildir. Bir insanın Arap, Fars, Türk veya başka bir milletten olması din açısından hiçbir üstünlük oluşturmaz. Kur'an insanların üstünlüğünü soyla değil, takvayla ölçmektedir.
Asıl mesele şudur: Bu âlimlerin tamamı Nebi Muhammed'in vefatından yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Yani onların hiçbiri Nebi'yi görmemiştir. Hiçbiri vahyin indiği ortamın şahidi değildir. Aktardıkları bilgiler, nesilden nesile sözlü olarak taşınan rivayet zincirlerine dayanmaktadır. Bu da doğal olarak şu soruları gündeme getirir: İki yüz yıl boyunca aktarılan bilgiler hiç değişmeden kalmış olabilir mi? İnsan hafızası yanılmaz mıdır? Sözlü kültürde hiçbir ilave veya eksiltme yaşanmamış olabilir mi? Kur'an, zan konusunda insanı sürekli uyarmaktadır.
“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Oysa zan, hakikatin yerini tutmaz.”
(Yunus, 10/36)
Kur'an'ın bu uyarısı sadece geçmiş toplumlar için değildir. Din adına ileri sürülen her bilgi için geçerlidir.

Hadis Yazımı Neden Tartışılmıştır?
Tarih kaynaklarında Nebi'nin bazı dönemlerde Kur'an dışında sözlerin yazılmasını istemediğine dair rivayetler bulunmaktadır. Bunun gerekçesi olarak Kur'an ile başka sözlerin birbirine karışmasının önlenmesi gösterilir. Bu tarihî rivayetlerin ayrıntıları ayrıca tartışılabilir. Fakat Kur'an açısından baktığımızda şu gerçek değişmez: Allah vahyini koruma altına aldığını bizzat kendisi bildirmiştir.
“Şüphesiz zikri biz indirdik ve onu mutlaka biz koruyacağız.”
(Hicr, 15/9)
Burada korunan şey Kur'an'dır. Allah başka hiçbir kitap için böyle bir koruma vaadinde bulunmamaktadır.

İlk Müminler Ne İle Hidayet Buldu?
Bir an düşünelim. Nebi Muhammed'in vefatından sonra yaklaşık iki yüz yıl boyunca yaşayan milyonlarca mümin vardı. Bugün elimizde bulunan hadis kitaplarının hiçbiri henüz yazılmamıştı. Peki bu insanlar neyle dinlerini yaşadılar? Allah onların eline Kur'an'ı vermişti. Kur'an onların kitabıydı. Namazlarını onunla öğrendiler. İmanlarını onunla kurdular. Hayatlarını onunla şekillendirdiler. Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Kur'an o insanlar için yeterliydi de bugün neden yetersiz görülsün?

Allah'ın Kitabı Yeterli Değil Mi?
Kur'an bu soruya defalarca cevap vermektedir.
“Allah kuluna yetmez mi?”
(Zümer, 39/36)

“De ki: Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim.”
(Zümer, 39/38)

“Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En'am, 6/38)

“Rabb’inin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur.”
(En'am, 6/115)
Kur'an kendisini eksik olarak tanıtmaz. Tam tersine, tamamlanmış, açıklanmış ve ayrıntılandırılmış bir kitap olarak tanıtır.

Kur'an Kendini Nasıl Tanıtıyor?
Kur'an, kendi görevini yine kendisi açıklamaktadır.
“Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da her şeyden haberdar olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.”
(Hud, 11/1)

“Biz sana bu Kitabı her şey için bir açıklama, bir hidayet, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 16/89)

Kur'an "her şeyin açıklaması" olduğunu söylerken din adına gerekli olan esaslardan söz etmektedir.

Bu durumda dini tamamlamak için başka bir kaynak zorunlu görülüyorsa, bunun Kur'an'ın kendi beyanıyla nasıl bağdaştırılacağı açıklanmalıdır.

Allah Dinini İnsanlara mı Öğretiyor, İnsanlar Allah'a mı?
Kur'an'ın en düşündürücü sorularından biri budur.

“De ki: Allah göklerde ve yerde olanları bilirken siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?”
(Hucurat, 49/16)
Bu soru yalnızca geçmiş toplumlara değildir. Her çağdaki mümin için geçerlidir.Allah'ın haram demediğine haram demek... Farz demediğine farz demek... Din adına yeni hükümler üretmek... Kur'an bunların üzerinde dikkatle durmaktadır.

Hüküm Koyma Yetkisi Kime Aittir?
Bir ülkede kanun koyma yetkisi meclise aitse, herhangi bir vatandaş kendi başına yeni kanun yazamaz. Yazarsa buna hukuk denmez. Din konusunda da aynı ilke geçerlidir. Hükmü koyacak olan yalnız Allah'tır.
“Yoksa Allah'ın izin vermediği şeyleri kendileri için din yapan ortakları mı var?”
(Şura, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koymanın son derece ciddi bir konu olduğunu göstermektedir.

Kur'an Defalarca Düşünmeye Davet Ediyor
Kur'an hiçbir zaman körü körüne taklit istemez. Aksine sürekli düşünmeyi emreder.
“Onlar Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı?”
(Nisa, 4/82)

“Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.”
(Sad, 38/29)
Her mümin, benimsediği inanç ve kabulleri Kur'an'ın ölçüsüyle yeniden değerlendirebilmelidir. Çünkü hesap günü ölçü, insanların yorumları veya mezhepleri değil; Allah'ın indirdiği vahiy olacaktır.

Sonuç
Bu bölümün amacı herhangi bir kişiyi veya tarih boyunca yaşamış âlimleri küçümsemek değildir.
Her insan hata yapabilir. Hiç kimse masum değildir. Masum olan yalnızca Allah'ın vahyidir. Bir mümin için temel ölçü, kişilerin büyüklüğü değil, Allah'ın kitabıdır. Kur'an insanı sürekli kendisine çağırmaktadır. Allah'ın kitabı dururken din adına ortaya atılan her söz, her rivayet ve her hüküm önce Kur'an'ın terazisinde tartılmalıdır. Çünkü Allah son sözü söylemiştir.
“Rabb’inizden size indirilene uyun; O'ndan başka dostların peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.”
(A'raf, 7/3)
Kur'an'ın çağrısı açıktır. Ölçü Allah'ın kitabıdır. Hüküm Allah'ındır. Din Allah'ındır. İnsan ise, yalnızca O'nun indirdiğine uymakla sorumludur.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

 MÜŞRİKLERİN KEYFİ VE HEVÂLARINI DİN EDİNMELERİ

Kur’an müşrikleri yalnızca Allah’a ortak koşan insanlar olarak tanıtmaz. Onların ortak özelliği, Allah’ın indirdiği ölçüyü bırakıp kendi isteklerini ölçü hâline getirmeleridir. İşte şirkin en belirgin yönlerinden biri de budur.

Düşün... Bir insan "Ben Allah'a inanıyorum." diyebilir. Fakat hayatını Allah'ın belirlediği ölçüler yerine kendi arzularına göre şekillendiriyorsa, gerçekten kimi ölçü kabul etmiş olur? Kur’an tam da bu noktaya dikkat çeker. Şirk yalnızca putların önünde eğilmek değildir. Şirk, Allah'ın hükmünün yerine insanın hevasını koymaktır. Şirk, Allah'ın ölçüsünün yerine toplumun ölçüsünü koymaktır. Şirk, hakikatin yerine çıkarı tercih etmektir. İşte müşriklerin temel problemi de burada başlar.

Onlar Allah'ın varlığını bütünüyle inkâr etmiyorlardı. Birçoğu Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını kabul ediyordu. Fakat hayatı düzenleme yetkisini Allah'a vermiyor, kendi geleneklerini, atalarının anlayışlarını ve kişisel çıkarlarını Allah'ın hükümlerinin önüne geçiriyorlardı. Kur’an onların bu tavrını sürekli eleştirir. Çünkü insanın hevası ölçü hâline geldiğinde artık hakikat geri planda kalır. Doğru, çıkarına uyduğu sürece doğru kabul edilir. Yanlış ise menfaatine dokunduğu anda reddedilir. İşte Kur’an'ın mücadele ettiği anlayış tam olarak budur.
“Biz sana bu Kur’an’ı da Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyacak olursan, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir koruyucu vardır.”
(Ra‘d, 13/37)
Bu ayette dikkat çeken ifade "hevâlarına uymama" emridir. Allah, Nebi'ye vahyin ölçüsünü bırakıp insanların arzularına göre hareket etmemesini bildirmektedir. Çünkü hakikat, insanların beklentilerine göre değişmez. Toplumun çoğunluğu bir şeyi doğru kabul ediyor diye o doğru olmaz. Bir düşüncenin eski olması da onu doğru yapmaz. Kalabalıkların peşinden gidilmesi de hakikatin ölçüsü değildir. Ölçü yalnızca Allah'ın indirdiği vahiydir.

Kur’an'ın birçok yerinde müşriklerin temel karakteri olarak hevâlarına uymaları gösterilir. Hevâ, insanın aklıyla ve vahyin ölçüsüyle denetlenmeyen arzularıdır. İnsan bazen doğruyu bilir; fakat işine gelmediği için onu terk eder. İşte bu noktada karar veren artık vahiy değil, hevadır. Kur’an böyle bir hayatın insanı hakikatten uzaklaştıracağını bildirir.
“De ki: Ben Allah’ı bırakıp da sizin çağırdıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım. De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam. Aksi hâlde sapmış olurum ve doğru yolu bulanlardan olamam.”
(En‘âm, 6/56)
Bu ayet yalnızca Nebi'ye ait değildir. Kur’an onu okuyan herkese aynı ilkeyi öğretmektedir. Hakikatin ölçüsü insanların istekleri değildir. Eğer ölçü heva olsaydı, herkes kendi doğrusunu üretirdi. Böyle bir dünyada ortak bir adalet kurulabilir miydi? Herkes kendi çıkarını hak olarak görseydi güven kalır mıydı?

İşte Kur’an bu yüzden ölçüyü insanın elinden alıp Allah'a verir. Çünkü insan değişir. Arzular değişir. Toplumlar değişir. Fakat Allah'ın ölçüsü değişmez. Kur’an müşriklerin başka bir özelliğini daha anlatır. Onlar delille değil, alışkanlıkla hareket ederler. Atalarından gördüklerini sorgulamadan devam ettirirler. Hakikat karşılarına çıktığında ise onu değerlendirmek yerine geleneklerini savunurlar. Bugün de aynı durum yaşanmıyor mu?

Bir düşüncenin doğru olup olmadığına bakmak yerine, "Biz bunu yıllardır böyle biliyoruz." denildiği çok olur. Oysa Kur’an insana sürekli düşünmesini emreder. Çünkü Allah, aklı taklit etmek için değil, gerçeği araştırmak için vermiştir. Kur’an'da müşriklerin bir başka özelliği de menfaatlerini hakikatin önüne koymalarıdır. Hakikat çıkarlarına dokunduğu anda onu reddederler. İşlerine geldiğinde Allah'ın adını anarlar. İşlerine gelmediğinde ise kendi kurallarını uygularlar. Bu durum yalnızca geçmiş toplumlara ait değildir. Kur’an kıssaları bize sürekli şunu öğretmektedir:

Müşriklik, belli bir çağın insan tipi değildir. Allah'ın ölçüsünü bırakıp kendi arzusunu ölçü edinen her anlayış aynı tehlikeyi taşır. Bu nedenle Kur’an okunurken müşrikleri yalnızca tarihte yaşamış insanlar olarak görmek büyük bir eksiklik olur.

Asıl soru şudur: Ben hayatımda karar verirken Allah'ın ölçüsünü mü esas alıyorum, yoksa kendi arzularımı mı? İşte Kur’an'ın okuyucusundan istediği hesaplaşma budur. Çünkü şirk önce insanın zihninde başlar. Allah'ın hükmü ikinci plana düştüğünde, insan farkına varmadan kendi hevasını ilahlaştırmaya başlar.

Kur’an bu gerçeği çok çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyar.
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Sen şimdi ona vekil mi olacaksın?”
(Furkân, 25/43)
Bu ayet, şirkin en derin boyutlarından birini açıklar. İnsan bazen taştan yapılmış bir puta secde etmez; fakat kendi arzularına secde eder. Kimisi makamını kaybetmemek için hakikati terk eder. Kimisi malını korumak için adaletten vazgeçer. Kimisi çevresinin baskısından korktuğu için Allah'ın ölçüsünü ikinci plana iter. Bunların ortak noktası aynıdır. Kararı veren vahiy değildir. Kararı veren hevâdır. Kur’an ise insanı tam bunun karşısında durmaya çağırır. Mümin olmanın anlamı, Allah'ın hükmünü kendi arzusunun üzerine çıkarmaktır. İşte gerçek teslimiyet budur. Kur’an'ın inşa etmek istediği insan, keyfine göre yaşayan değil; Allah'ın ölçüsüne göre yaşayan insandır.

Çünkü huzur, insanın arzularının peşinden gitmesinde değil, kendisini yaratan Rabb’in koyduğu ölçülere güvenmesindedir. Kur’an'ın daveti de budur: Hevânın peşinden değil, vahyin rehberliğinde yürüyen bir hayat...

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

KUR’AN’IN DİLİ VE HAYATIN GERÇEĞİ

 KUR’AN’IN DİLİ VE HAYATIN GERÇEĞİ

Kur’an dediğimiz kitap, sadece okunmak veya belirli zamanlarda tilavet edilmek için gönderilmiş kutsal bir metin değildir. O, insanın hayatını baştan sona inşa eden ilahi bir rehberdir. Kur’an’ın amacı yalnızca bilgi vermek değil; insanın düşüncesini, bakış açısını, davranışlarını ve yaşama biçimini Allah’ın koyduğu ölçülere göre yeniden şekillendirmektir.

Bu sebeple Kur’an’ı sadece ibadet kitabı olarak görmek, onun ortaya koyduğu büyük hayat tasarımını daraltmak olur. Çünkü Kur’an, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu anlattığı kadar; insanın kendisine, ailesine, topluma ve içinde yaşadığı evrene karşı sorumluluklarını da ortaya koyar. Hayatın hiçbir alanını vahyin dışında bırakmaz.

Düşün... Bir mühendis, hazırladığı projeye göre bir bina inşa eder. Eğer proje dikkate alınmazsa bina ya eksik olur ya da zamanla çöker. İnsan hayatı da böyledir. Allah insanı yaratmış, onun nasıl huzurlu yaşayacağını da yine kendisi bildirmiştir. Kur’an işte bu ilahi projenin adıdır.

Kur’an’ın dili yalnızca kelimelerden oluşmaz. Onun dili aynı zamanda ölçüdür, ilkedir, sünnetullahtır, yani Allah’ın değişmeyen yasalarını haber veren bir dildir. Bu dili anlamadan Kur’an’ın anlattığı kıssaları, emirleri, yasakları ve örnekleri doğru değerlendirmek mümkün değildir.

Bugün birçok insan Kur’an’daki kelimeleri sözlük anlamlarıyla anlamaya çalışırken, Kur’an’ın kendi kavram dünyasını gözden kaçırmaktadır. Oysa Kur’an, birçok kelimeye kendi bütünlüğü içerisinde özel anlamlar yükler. Bir kavramın gerçek anlamı yalnızca geçtiği ayetten değil, Kur’an'ın tamamından anlaşılır.

Bir kelimeyi bulunduğu bağlamdan kopardığında nasıl anlam değişiyorsa, bir ayeti de Kur’an bütünlüğünden kopardığında aynı şekilde anlam kaymasına uğrar. İşte Kur’an’ın kendi kendisini açıklayan kitap olması tam da burada ortaya çıkar.
“Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı.”
(Nisâ, 4/82)
Bu ayet, Kur’an’ın en önemli özelliklerinden birini ortaya koymaktadır: Kendi içinde tam bir uyum.

İnsan ürünü olan her düşünce zamanla değişir. Bilgiler yenilenir, görüşler farklılaşır, hatta aynı kişinin yıllar önce savunduğu düşüncelerle sonradan söyledikleri birbirini çürütebilir. Çünkü insan sınırlıdır.

Fakat Kur’an, yirmi üç yıl boyunca farklı olaylar, farklı insanlar ve farklı şartlar içerisinde indirilmiş olmasına rağmen tek bir ilahi bütünlük ortaya koymaktadır. Bu, onun Allah katından olduğunun en büyük delillerinden biridir.

Aslında aynı uyumu yalnızca Kur’an’da değil, yaratılmış evrende de görürüz.
Gece ile gündüzün dönüşümü… Mevsimlerin düzeni… Canlıların yaratılışı… Gezegenlerin hareketi… Atomdan galaksilere kadar uzanan olağanüstü denge… Bütün bunlar aynı ilahi iradenin eseridir.
“O, biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi göğü yaratandır. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir; herhangi bir bozukluk görüyor musun?”
(Mülk, 67/3)

“Sonra gözünü tekrar tekrar çevir. Göz, bitkin düşmüş ve hiçbir uyumsuzluk bulamamış olarak sana döner.”
(Mülk, 67/4)
Kur’an dikkat çekici bir noktaya işaret eder. Allah gökyüzüne bakmamızı ister. Çünkü insan ne kadar dikkatle incelerse incelesin, ilahi düzen içerisinde rastgele oluşmuş bir karmaşa bulamaz.

Şimdi şu soruyu düşünmek gerekir: Aynı Allah hem evreni yaratmış hem de Kur’an’ı indirmişse, bunların birbirleriyle çelişmesi mümkün olabilir mi? Elbette olamaz. Çünkü vahiy ile yaratılış aynı kaynaktan gelmektedir. İşte bu nedenle Kur’an hiçbir zaman akılla, fıtratla ve yaratılış yasalarıyla çatışmaz. Eğer bir yorum Kur’an ile hayat arasında çatışma oluşturuyorsa, sorun Kur’an’da değil o yorumdadır.

Bugün birçok konuda yaşanan problemlerin temelinde de bu bulunmaktadır. İnsanlar çoğu zaman Kur’an’ı değil, Kur’an üzerine oluşturulmuş yorumları din olarak kabul etmektedir. Yorumlar değişebilir; fakat Allah’ın kelamı değişmez.

Kur’an'ın ortaya koyduğu din, insanın yaratılışına uygundur. Çünkü insanı yaratan da onu yönlendiren de aynı Rabb’dir.
“Yüzünü dosdoğru dine çevir; Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata... Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
(Rûm, 30/30)
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli kavram "fıtrat"tır. Fıtrat, Allah’ın yaratılışa koyduğu temel düzendir. Nasıl suyun kaldırma kuvveti insanın isteğine göre değişmiyorsa… Nasıl yerçekimi inananla inanmayan arasında ayrım yapmıyorsa… Nasıl ateş herkesi aynı şekilde yakıyorsa… Allah’ın dini de aynı şekilde yaratılışın değişmeyen yasalarıyla uyumludur. İşte dosdoğru din budur.

Din yalnızca ibadetlerden ibaret değildir. Din, Allah'ın koyduğu yaşam düzenidir. İnsan o düzen içerisinde yaşadığı ölçüde huzur bulur. Kur’an kendisini sürekli "ölçü" kavramıyla birlikte anlatır. Çünkü ölçünün olmadığı yerde adalet olmaz. Ölçünün olmadığı yerde doğruluk olmaz. Ölçünün olmadığı yerde güven olmaz. Hayatın her alanında ölçü vardır.Uzunluğu metreyle ölçeriz. Ağırlığı teraziyle ölçeriz.  Basıncı barometreyle ölçeriz. Sıcaklığı termometreyle ölçeriz. Peki doğru ile yanlışı neyle ölçeceğiz? Kur’an işte bunun ölçüsüdür.

İnsan kendi heveslerini ölçü kabul ettiğinde doğrular kişiden kişiye değişmeye başlar. Toplumları ölçü kabul ettiğinde doğrular çağlara göre değişir. Gücü ölçü kabul ettiğinde haklı olan değil, güçlü olan kazanır. Fakat Allah'ın ölçüsü değişmez. Bu nedenle Kur’an, hayatın mihenk taşıdır. Kur’an kıssalarını da bu bakış açısıyla okumak gerekir. Çünkü Kur’an kıssalarının amacı geçmişi hikâye etmek değildir. Kur’an geçmişi anlatırken geleceğe ışık tutar.

Bir kavmin başına gelen olay anlatılır; fakat asıl hedef o kavim değil, aynı davranışı tekrar edecek bütün insanlardır. İşte burada "mucize" ve "helak" kavramları büyük önem taşır. Bu iki kavram tarih boyunca çoğu zaman yalnızca olağanüstü olaylar şeklinde anlaşılmıştır. Oysa Kur’an'da Allah'ın ayetleri yalnızca tabiatüstü olaylar değildir. Evrenin tamamı ayettir. İnsanın yaratılışı ayettir. Yağmur ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Vicdan ayettir. Tarih ayettir. Toplumların yükselişi ve çöküşü de ayettir. Kur’an kıssaları işte bu ayetlerin nasıl işlediğini gösteren canlı örneklerdir.

Helak da gökten taş yağması değildir. Bir toplumun adaletini kaybetmesi… Güven duygusunun yok olması… Ahlakın çökmesi… Ekonomik dengenin bozulması…İnsanların birbirine güvenemez hâle gelmesi… Bunların tamamı ilahi yasaların sonuçlarıdır.

Kur’an kıssalarını yalnızca geçmişte yaşanmış olağanüstü olaylar olarak okuyan kişi, onların bugüne bakan yönünü göremez. Oysa Allah geçmişi anlatırken bugünü eğitmektedir. Kur’an’ın dili tam da burada ortaya çıkar. O, olay anlatmaz; yasa öğretir. Kişileri anlatmaz; ilkeleri gösterir. Tarihi anlatmaz; hayatı inşa eder.

Bu yüzden Kur’an okunurken sürekli şu soru sorulmalıdır: "Allah burada bana neyi öğretmek istiyor?" İşte bu soru sorulmaya başlandığında Kur’an sadece okunan bir kitap olmaktan çıkar; yaşayan bir rehbere dönüşür. İnsan artık ayetleri yalnızca sayfalarda değil, kendi hayatında da görmeye başlar. İşte Kur’an’ın dili budur. O dil, insanı bilgiyle değil, hakikatle buluşturur. O dil, insanı ezberle değil, düşünmeyle eğitir. O dil, insanı korkuyla değil, bilinçle olgunlaştırır.

Kur’an’ın çağrısı da tam olarak budur: Düşünen, sorgulayan, akleden ve Allah’ın koyduğu ölçüler doğrultusunda yaşayan bir insan olmak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

GÖSTERMELİK KUTLAMALARDAN ÖZÜNE DÖNÜŞ: CUMA SALATI

 GÖSTERMELİK KUTLAMALARDAN ÖZÜNE DÖNÜŞ: CUMA SALATI

Her cuma günü cep telefonlarımıza onlarca mesaj düşüyor: "Cumanız mübarek olsun." Peki, birbirimizi tebrik ederek geçiştirdiğimiz bugünün, Yüce Allah’ın katındaki ve hayatın merkezindeki karşılığı gerçekten sadece bir kutlama mıdır? Camilerimizin cuma vakti tıklım tıklım dolup taşması, bu ibadetin amacına ulaştığını mı gösterir yoksa ortada Kur’an merkezli bakıştan uzaklaştığımız büyük bir çelişki mi var? Gelin, hep beraber camilerimizin kapısından içeri adım atalım ve Kur’an’ın aynasında gördüklerimizle yüzleşelim.

Mescitlerimize baktığımızda ilk göze çarpan gerçek, o muazzam kalabalığın içinde tek bir kadının bile olmayışıdır. Sanki gizli bir el, dinin en önemli toplumsal buluşmasından kadınları tamamen soyutlamıştır. Oysa Yüce Allah, cuma günkü o büyük buluşmaya ve yardımlaşmaya çağrı yapırken hitabını çok net bir şekilde ortaya koyar.

“Ey inanıp güvenenler! Cuma günü salat için çağrı yapıldığında alış verişi bırakın; Allah’ın zikrine koşun. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
(Cuma, 62/9)

Ayet açıkça "Ey erkekler" demiyor, "Ey iman edenler" diyor. Sormak gerekiyor: Kadınlarımızdan iman eden kimse yok mu ki onları bu çağrının dışında tutuyoruz? Allah’ın kelamı her cuma minberlerden okunuyor ya da okunması gerekiyor; ancak ne hikmetse iman eden kadınlarımız bu mescitlere davet edilmiyor. Bir yanda kadınları ötekileştiren geleneksel yapı, diğer yanda ise Allah’ın herkesi kapsayan apaçık hükmü duruyor. Burada sormamız gereken en can alıcı soru şudur: Mescitlerde kimin hükmü yürütülüyor?

İşin daha da düşündürücü yanı, ramazan gecelerinde karşımıza çıkıyor. Yüce Allah’ın kitabında hiçbir emri ve bağlayıcı hükmü bulunmayan teravih namazlarında birdenbire camilerin üst katları, arkaları paravanlarla bölünerek kadınlara tahsis ediliyor. Kadınlar da kendilerine ayrılan bu bölümleri her gece dolduruyorlar. Nebi Muhammed’in kıldığına dair rivayetler üzerinden bu uygulama hararetle savunulurken, doğrudan Allah’ın emri olan cuma salatında kadınların engellenmesi nasıl bir din anlayışının ürünüdür?

“De ki: Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” (Hucurat, 49/16)

Bizler farkında olmadan, kendi doğrularımızı Allah’ın dininin önüne mi koyuyoruz? Nebi Muhammed döneminde cuma salatının asıl amacı ve sırası bugünkünden çok farklıydı. Olması gereken asıl düzende, önce cuma toplantısının namaz kısmı ikame edilir, ardından hutbeye geçilirdi. Hutbe; dini bilgilerin yanı sıra toplumun maddi ve manevi tüm problemlerinin masaya yatırıldığı, kimin ne sıkıntısı varsa görüşülüp çözüme kavuşturulduğu interaktif bir şura ve dayanışma platformuydu.

Ancak tarihsel süreçte bu ilahi ve insani düzen büyük bir siyasi müdahaleyle tersine çevrildi. Emeviler döneminde, hutbelerden Hz. Ali’ye yönelik kesintisiz hakaretler ve küfürler edilmeye başlandı. O dönemde hutbe namazdan sonra okunduğu için, bu çirkinliğe ortak olmak ve dinlemek istemeyen samimi cemaat namaz biter bitmez mescidi terk ediyordu. Cemaatin camiden kaçtığını gören Muaviye, insanları bu hakaretleri dinlemeye mecbur bırakmak için hutbeyi namazın önüne aldı. Ne acıdır ki Emeviler'in bu dayatması bugün hâlâ aynen devam ettiriliyor ve cuma, hayatın içinden kopuk, tek merkezden dikte edilen statik metinlerin okunduğu bir alana dönüştürülüyor.

Nebi döneminde mescit, aynı zamanda bir sosyal yardımlaşma ve bölüşüm merkeziydi. Mahallede oturan cemaat, ihtiyacından fazla olanı mescide getirir; ihtiyacı olanlar da oradan rencide olmadan ihtiyacı kadarını alıp götürürdü. İnsanların haftalık maddi ve manevi yaraları o buluşmada sarılırdı. Bugün ise cuma günleri sadece caminin kendi inşaatı veya masrafları için yardım toplanıyor. Cebimizdeki o ağırlık yapan, cüzdanımızı delen bozuk paraları kutulara atarak büyük bir hayır işlediğimizi sanıyoruz. Oysa infak ve yardım, insanın canını biraz yakmalı, fedakarlık hissettirmelidir.

“Bir de senden hayır olarak ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın...” (Bakara, 2/219)

Cuma salatı, öğle vaktinde gerçekleştirildiği için aynı zamanda o günün öğle namazını da kapsayan, hayatın tam ortasında duran devasa bir yardımlaşma, bilinçlenme ve haftalık şura toplantısıdır. Bizler ne zaman ki cumayı kuru bir tebrik mesajından ve sadece erkeklerin gittiği şekli bir ibadetten ibaret görmeyi bırakıp, kadın erkek tüm inananların hayatına dokunan Kur’anî özüne döndürürsek, işte o zaman cumamız gerçekten mübarek olacaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  CİHAT: ADALETİ KORUMA, ZULMÜ DURDURMA VE CAYDIRICI GÜÇ İNŞASI İnsan, yeryüzünde amaçsızca dolaşan bir varlık değildir. Hayatı sadece doğ...