RABB'E GÖÇ: İMAN VE TESLİMİYETİN ÖNEMİ

 RABB'E GÖÇ: İMAN VE TESLİMİYETİN ÖNEMİ

İnsan hayatı boyunca sürekli bir yöneliş içindedir. Kimi malın peşinden gider, kimi makamın, kimi insanların övgüsünü kazanmanın… Fakat Kur'an insanı bambaşka bir yönelişe çağırır. Bu çağrı, yalnızca bir yer değiştirme değil; kalbin, aklın ve hayatın yönünü Allah'a çevirmesidir. İşte "Rabb'e göç" denildiğinde asıl kastedilen budur.

Kur'an'da geçen bu ifade, insanın güveneceği tek merciin Allah olduğunu hatırlatır. İnsan bazen bulunduğu ortamdan ayrılmak zorunda kalabilir; bazen de bulunduğu yerde kalırken düşüncelerini, önceliklerini ve yaşam biçimini değiştirmesi gerekir. Gerçek göç, insanın Allah'tan uzaklaştıran her şeyi geride bırakıp O'na yönelmesidir.

Düşün... Bir insan yıllarca aynı şehirde yaşayabilir ama kalbi her gün Rabb’ine biraz daha yaklaşabilir. Bir başkası ise ülkeler dolaşsa bile Allah'tan uzak bir hayat yaşayabilir. Demek ki Kur'an'ın üzerinde durduğu göç, öncelikle kalbin göçüdür.

Rabb'e Göç Nedir?
Kur'an'da göç, sadece fiziksel bir yolculuk olarak anlatılmaz. Nebilerin hayatına baktığımızda bunun çok daha derin bir anlam taşıdığını görürüz. Allah'ın çağrısını kabul eden herkes, önce düşüncesini, sonra hayatını, ardından da tercihlerini Allah'ın ölçülerine göre şekillendirir.

Bu nedenle Rabb'e göç; günahı terk etmek, batıldan uzaklaşmak, güveni yalnız Allah'a bağlamak ve hayatı O'nun gösterdiği yolda sürdürmeye karar vermektir.

Kur'an'da Nebi İbrahim'in kavminden ayrılışı anlatılırken bu yöneliş açıkça ifade edilir.
"Bunun üzerine Lut ona iman etti. İbrahim de: 'Ben Rabb’ime göç ediyorum. Şüphesiz O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.' dedi."
(Ankebut, 29/26)
Bu ayette dikkat çeken nokta, İbrahim Nebi'nin "bir yere gidiyorum" dememesi; "Rabbime göç ediyorum" demesidir. Çünkü onun asıl hedefi yeni bir ülke değil, Allah'ın rızasıdır.

İnsan bazen yaşadığı çevrede yalnız kalabilir. İnandığı değerler küçümsenebilir. Doğruyu savunduğu için dışlanabilir. Böyle zamanlarda insanın önünde iki yol vardır: Ya insanların baskısına boyun eğmek ya da İbrahim Nebi gibi Rabb’ine yönelmek. Kur'an, ikinci yolu seçenleri örnek gösterir.

İman, Güven ve Teslimiyet Birbirinden Ayrılmaz
Allah'a inanmak ile Allah'a güvenmek aynı şey değildir. İnsan diliyle iman ettiğini söyleyebilir; fakat zorluk geldiğinde yalnızca maddi sebeplere sarılıyor, Allah'ın yardımını hesaba katmıyorsa güven konusunda eksiklik yaşayabilir. Kur'an ise gerçek imanın teslimiyetle tamamlandığını bildirir.

Teslimiyet, insanın elinden gelen bütün gayreti göstermesi, ardından sonucu Allah'a bırakmasıdır. Bu pasif bekleyiş değildir. Tam aksine, sorumluluğunu yerine getirirken kalbin Allah'a dayanmasıdır.

Hud Suresi'nde Nebi Hud'un kavmine söylediği sözler bu güveni çok açık şekilde ortaya koyar.
"Ben gerçekten benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki O, onu kontrolü altında tutuyor olmasın. Şüphesiz Rabb’im dosdoğru bir yol üzerindedir."
(Hud, 11/56)
Bu ayette geçen güven, şartlara bağlı değildir. Çünkü güvenin kaynağı insanların gücü değil, Allah'ın mutlak kudretidir.

Hiç fark ettin mi? İnsan çoğu zaman kontrol edemeyeceği şeyler yüzünden kaygılanır. Gelecek nasıl olacak? Rızık yeter mi? İnsanlar ne yapacak? Oysa bu ayet, bütün canlıların Allah'ın bilgisi ve yönetimi altında olduğunu bildiriyor. Böyle bir bilgiye gerçekten iman eden bir kalp, elbette olaylara daha farklı bakacaktır.

Bu, sıkıntının hiç yaşanmayacağı anlamına gelmez. Fakat sıkıntının insanı Allah'tan uzaklaştırmasına da izin verilmez.

Rabb'e Göç, Kalbin Yönünü Değiştirmektir
İnsan bazen namaz kılar, oruç tutar; fakat kararlarını verirken insanların beklentilerine göre hareket eder. Bazen Allah'ın rızasını bildiği hâlde çevresinin tepkisinden çekinir. İşte Rabb'e göç tam burada başlar. Kalbin merkezinde kim var? İnsanların övgüsü mü? Korkular mı? Makam mı? Yoksa Allah mı? Kur'an insanı sürekli bu soruyla yüzleştirir.

Çünkü kalbin yönü değişmeden hayatın yönü değişmez.

Allah'ın Rehberliğini Kabul Etmek
Rabb'e yönelen insan yalnız bırakılmaz. Kur'an, Allah'ın yol göstericiliğinin her zaman açık olduğunu bildirir. Ancak bu rehberlikten yararlanabilmek için insanın gönüllü olarak Allah'a yönelmesi gerekir. İsa Nebi'nin insanlara yaptığı çağrı da bu gerçeği hatırlatır.
"Şüphesiz Allah benim de Rabb’imdir, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse yalnız O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur."
(Âl-i İmrân, 3/51)
Dikkat edilirse ayette önce Allah'ın Rabb olduğu hatırlatılıyor, ardından kulluk emrediliyor. Çünkü insan Rabb’ini doğru tanımadan gerçek kulluğu yaşayamaz.

Kur'an'ın çizdiği yol oldukça nettir. Rabb birdir. Kulluk yalnız O'nadır. Doğru yol da budur.

İnsan kendi doğrularını üretmeye başladığında ise yol ayrımları çoğalır. Her düşünce başka bir yöne çağırır. Fakat Allah'ın gösterdiği yol, karmaşık değil açıktır.

Göç Bazen Bir Karardır
Kur'an'da anlatılan göçlerin ortak yönlerinden biri de kararlılıktır. Hiçbir Nebi, hakikati kabul ettikten sonra eski yanlışlara geri dönmemiştir. Çünkü Rabb'e göç etmek, geri dönüşü olmayan bir yön değişikliğidir. Bugün de insan aynı kararı verebilir. Belki kötü bir alışkanlığı bırakacaktır. Belki haksız kazancı terk edecektir. Belki yıllardır taşıdığı kibri bırakacaktır. Belki de yalnızca insanların beğenisini kazanmak için yaşadığı hayatı değiştirip Allah'ın rızasını merkeze alacaktır.

İşte bunların her biri Rabb'e doğru atılmış bir adımdır.

Zorluklar Göçün Bir Parçasıdır
Kur'an hiçbir zaman iman edenlere kolay bir hayat vaat etmez. Aksine, hakka yönelen insanların zaman zaman imtihanlarla karşılaşacağını bildirir. Fakat bu imtihanların amacı insanı yıkmak değil, olgunlaştırmaktır. İbrahim Nebi ateşle sınandı. Nuh Nebi kavmi tarafından alaya alındı. Hud Nebi tehdit edildi. Lut Nebi yalnız bırakıldı. Bütün Nebiler ortak bir özellik taşıyordu: Allah'a güvenmekten vazgeçmediler.

Bu nedenle Rabb'e göç eden insan, zorluk görünce yolundan dönmez. Çünkü hedefi dünya rahatlığı değil, Allah'ın hoşnutluğudur.

Gerçek Özgürlük
İnsan çoğu zaman özgürlüğü istediğini yapmak olarak düşünür. Kur'an ise farklı bir bakış açısı sunar. İnsan Allah'a kul olmadığında mutlaka başka şeylere kul olur. Kimi paraya... Kimi makama... Kimi korkularına... Kimi insanların beklentilerine... Rabb'e göç eden insan ise bütün bu görünmez zincirleri kırmaya başlar.

Çünkü yalnız Allah'a teslim olan kişi, yaratılmışların baskısından da kurtulmaya başlar. İşte gerçek özgürlük budur.

Rabb'e Göç Her Gün Devam Eden Bir Yolculuktur
Rabb'e yönelmek bir defalık verilen bir karar değildir. Her gün yeniden yapılan bir tercihtir. Her sabah insanın kalbi yeniden bir yön seçer. Allah'ın rızasını mı? Yoksa nefsinin isteklerini mi? Bu yüzden Rabb'e göç eden insan sürekli kendisini gözden geçirir. Yanlışını fark ettiğinde Allah'a döner. Doğruyu öğrendiğinde onu uygulamaya çalışır. Bilmediğini öğrenmek için Kur'an'a yönelir. Çünkü bu yolculuk hayatın sonuna kadar devam eder.

Sonuç
Kur'an'ın anlattığı Rabb'e göç, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya gitmekten çok daha kapsamlıdır. Bu göç; kalbin yönünü Allah'a çevirmek, güveni yalnız O'na bağlamak, hayatın merkezine O'nun rehberliğini koymak ve karşılaşılan bütün zorluklara rağmen bu istikameti korumaktır.

İbrahim Nebi'nin kararlılığı, Hud Nebi'nin tevekkülü ve İsa Nebi'nin kulluğa yaptığı çağrı aynı hakikatte birleşmektedir: İnsan ancak Rabb’ine yöneldiğinde gerçek huzuru bulabilir.

Kur'an'ın daveti bugün de aynıdır.

İnsan nereye giderse gitsin, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın, asıl yolculuk Rabb’ine doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk başladığında hayatın anlamı değişir; korkular yerini güvene, dağınıklık yerini istikamete, geçici hedefler ise Allah'ın rızasını arayan kalıcı bir hayata bırakır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

KUR'AN'DA HİÇ KONUŞULMAYAN KONU: DİN İNSANLARI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

 KUR'AN'DA HİÇ KONUŞULMAYAN KONU: DİN İNSANLARI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Din denildiğinde bugün birçok insanın zihninde aynı tablo oluşuyor. Bir tarafta dini bilen kişiler, diğer tarafta ise onların anlattıklarını dinleyen insanlar... Sanki Allah'ın kitabını anlamak için mutlaka bir aracıya ihtiyaç varmış gibi düşünülüyor. Oysa Kur'an'a baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor. Allah, insanla arasına herhangi bir din insanı sınıfı koymuyor. Tam tersine, insanı doğrudan kendi kitabıyla muhatap alıyor.

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer Kur'an böyle bir sınıf oluşturmuyorsa, bugün din adamı anlayışı nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun cevabını bulabilmek için önce Kur'an'ın din anlayışına dönmek gerekir. Çünkü bir yapının gerçekten Allah'ın dini içinde olup olmadığını anlamanın tek ölçüsü yine Allah'ın kitabıdır.

Kur'an'ın Kurduğu İlişki
Kur'an'ın ilk dikkat çeken yönlerinden biri, insanın doğrudan Allah'a yönelmesini istemesidir. İbadet de, dua da, hesap da kişiseldir. İnsan doğduğu andan itibaren kendi sorumluluğunu taşır ve sonunda hesabını da tek başına verir. Bu yüzden Kur'an'da "Allah ile kul arasına giren din adamları" şeklinde oluşturulmuş bir sınıf yoktur. İnsan, Rabb’ine ulaşmak için başka bir insanın onayına ihtiyaç duymaz. Bunu en açık biçimde ortaya koyan ayetlerden biri şudur:
"De ki: Ben size 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum."
(Ahkaf, 46/9)
Bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Allah'ın elçisi bile yalnızca vahye uymakla yükümlüyse, ondan sonra gelen herhangi bir insan nasıl din adına yeni hükümler koyabilir? Nasıl sorgulanamaz bir otorite hâline gelebilir?

Kur'an'ın mantığında hiçbir insan Allah adına konuşma yetkisine sahip değildir.

Kur'an Din Adamı Sınıfını Nasıl Değerlendiriyor?
Kur'an'ın en çarpıcı uyarılarından biri Tevbe Suresi'nde yer alır. Burada eleştirilen şey ilim sahibi insanlar değildir. Eleştirilen, insanların dini Allah'ın kitabından değil, insanların otoritesinden öğrenmeye başlamalarıdır.
"Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabbler edindiler..."
(Tevbe, 9/31)


 

Buradaki "rabb edinmek" ifadesi üzerinde dikkatle durmak gerekir. Bir insana secde etmek gerekmez. Eğer onun din adına söylediği her sözü sorgulamadan kabul ediyor, Allah'ın kitabıyla karşılaştırmadan doğru sayıyorsan, Kur'an'ın uyardığı tehlike tam da burada başlıyor. Hiç fark ettin mi? Bugün birçok kişi bir ayet okuduğunda önce ayeti anlamaya çalışmıyor. İlk yaptığı şey, "Acaba hoca bu konuda ne demiş?" diye araştırmak oluyor. Oysa Kur'an'ın çağrısı bunun tam tersidir. Önce Allah'ın sözü… Sonra düşünmek… Sonra karar vermek… İnsanların sözü ise ancak Kur'an'a uygunsa değer taşır.

Kur'an Her İnsanı Düşünmeye Çağırıyor
Kur'an'ın en dikkat çekici yönlerinden biri sürekli düşünmeyi emretmesidir. Allah, insanı edilgen bir takipçi olarak değil, aklını kullanan bir kul olarak görmek ister. Bu nedenle Kur'an boyunca yüzlerce defa düşünmeye, akletmeye, anlamaya ve ibret almaya çağrı yapılır.
"Onlar sözü dinler, sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir; işte gerçek akıl sahipleri de onlardır."
(Zümer, 39/18)
Bu ayet çok önemli bir ölçü koyuyor. Dikkat edersen ayette "Filanca kişiyi dinleyin." denmiyor. "Sözü dinleyin." Ardından ne yapın? "En güzeline uyun." Peki en güzel söz hangisidir? Kur'an bu sorunun cevabını yine kendisi verir.
"Allah sözün en güzelini, birbirine benzer ve iç içe açıklanan bir kitap olarak indirdi."
(Zümer, 39/23)
Öyleyse ölçü kişi değildir. Ölçü sözdür. Ve sözlerin ölçüsü de Kur'an'dır.

Din Gerçekten Zor Mudur?
Din insanı anlayışının oluşmasının temel sebeplerinden biri de insanların dini karmaşık görmeye başlamasıdır. Toplumda şöyle bir kanaat oluşmuştur: "Kur'an'ı herkes anlayamaz." Peki Allah ne söylüyor? Dört kez aynı ifadeyi tekrar ediyor.

"Andolsun, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?"
(Kamer, 54/17, 22, 32, 40)
Allah aynı cümleyi dört defa tekrar ediyorsa bunun üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Çünkü tekrar, Kur'an'ın dikkat çekme yöntemlerinden biridir. Şöyle düşün... Bir baba çocuğuna aynı uyarıyı dört kez yapıyorsa, bunun sıradan bir söz olmadığını herkes anlar. Allah da Kur'an'ın anlaşılması konusunda aynı vurguyu dört defa yapıyor. O hâlde şu soruyu sormak gerekir: Allah kolaylaştırdığını söylüyorsa, insanlar neden "Anlaşılmaz." diyor? Belki de sorun kitapta değil, kitaba yaklaşımımızdadır.

Bilginin Değeri Başkadır, Otoritenin Değeri Başka
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir.Kur'an bilgi sahibi insanları küçümsemez. Bilakis ilmi över. Ancak ilmin otoriteye dönüşmesini eleştirir. Bilgi paylaşılır. Bilgi öğretilir. Bilgi araştırılır. Ama bilgi hiçbir zaman Allah'ın kitabının önüne geçirilmez.

Bir öğretmenin matematik öğretmesiyle, din adına sorgulanamaz hükümler koyması aynı şey değildir. Kur'an insanların birbirinden öğrenmesini doğal karşılar; fakat hiç kimsenin Allah adına hüküm verme yetkisi olduğunu söylemez. İşte bu denge korunmadığında din, zamanla insanların yönettiği bir sisteme dönüşmeye başlar.

Kur'an'ın Tek Otoritesi Allah'tır
Kur'an'ın temel ilkelerinden biri şudur: Hüküm yalnız Allah'ındır. Bu ilke yalnızca mahkemeler için değildir. Din adına neyin doğru neyin yanlış olduğunun ölçüsü de Allah'ın kitabıdır.
"Hüküm yalnız Allah'ındır..."
(Yusuf, 12/40)
İnsanlar açıklama yapabilir. Araştırabilir. Fikir ortaya koyabilir. Fakat bunların hiçbiri vahiy değildir. Bu yüzden her söz Kur'an'ın terazisine çıkarılmalıdır.

Kur'an Üzerinde Düşünmek Her Müminin Görevidir
Kur'an okumak yalnızca sevap kazanmak için yapılan bir ibadet değildir. Kur'an anlaşılmak için indirilmiştir. Allah bunu açıkça bildiriyor.
"Onlar Kur'an üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı."
(Nisa, 4/82)
Bu ayet dikkat çekici bir soru soruyor. "Düşünmez misiniz?" Ayet "Âlimler düşünsün." demiyor. "Din insanları düşünsün." de demiyor. Muhatap bütün insanlardır. Demek ki düşünmek de, anlamaya çalışmak da herkesin görevidir.

Kur'an'ı Gölgeleyen Yapılar
Tarih boyunca din, bazen samimi insanların elinde bir hidayet vesilesi olurken bazen de güç elde etmek isteyenlerin elinde bir otorite aracına dönüşmüştür. Kur'an bu tehlikeyi haber verir.
"Kendilerine ilim verilenler onun Rabb’inden gelen gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler..."
(Hac, 22/54)
Aynı bağlamda Kur'an, kalplerinde eğrilik bulunanların ayetleri farklı amaçlarla kullanabileceklerine de dikkat çeker. Bu nedenle bilgi tek başına yeterli değildir; önemli olan bilginin hangi niyetle kullanıldığıdır. Düşün... Bir bıçakla ekmek de kesebilirsin. Aynı bıçakla zarar da verebilirsin. Sorun bıçakta değildir. Onu kullanan niyettedir. Bilgi de böyledir. Allah için kullanılırsa rahmet olur. Menfaat için kullanılırsa insanları Allah'tan uzaklaştırabilir.

Din Yalnızca Allah'ındır
Kur'an'ın tekrar tekrar vurguladığı temel gerçek şudur: Din herhangi bir grubun, kurumun veya insanın malı değildir. Din yalnızca Allah'a aittir.
"Dikkat edin! Halis din yalnız Allah'ındır..."
(Zümer, 39/3)
Bu ifade aslında bütün tartışmanın özetidir. Din Allah'ınsa, onu belirleme yetkisi de yalnızca Allah'a aittir. İnsanların görevi ise bu dine teslim olmaktır; onu değiştirmek, genişletmek veya daraltmak değildir.

Peki Bugün Ne Yapmalıyız?
Bugün yeniden Kur'an'ın gösterdiği sade çizgiye dönmeye ihtiyaç var. Bu, bilgi sahibi insanlardan uzak durmak anlamına gelmez. Aksine, bilgiden yararlanırken ölçüyü kaybetmemek demektir. Hiç kimsenin sözü Allah'ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz. Her açıklama Kur'an'a arz edilir. Kur'an'a uyuyorsa alınır. Uymuyorsa bırakılır. İşte gerçek özgürlük burada başlar. Çünkü insan artık kullara değil, yalnızca Rabb’ine bağlanmıştır. Kur'an'ın inşa etmek istediği bilinç tam da budur. Okuyan… Düşünen… Araştıran… Sorgulayan… Ve sonunda yalnızca Allah'ın kitabını ölçü alan bir mümin...

Böyle bir insan artık dinini başkalarının omuzlarında taşımaz. İnancını kendi aklıyla, kendi vicdanıyla ve Allah'ın indirdiği ayetlerle temellendirir. İşte Kur'an'ın hedeflediği kulluk da budur.

Allah ile kul arasında hiçbir beşerî otoritenin gölge oluşturmadığı, vahyin tek ölçü olduğu, sorumluluğun kişisel, hesabın bireysel olduğu bir kulluk…

Kur'an'ın çağrısı, insanı bağımlı hâle getirmek değil; onu Allah'a yönelmiş, bilinçli ve özgür bir kul olarak ayağa kaldırmaktır. Bu yüzden her müminin en büyük sorumluluğu, dinini başkalarının anlattıklarıyla değil, bizzat Allah'ın indirdiği kitapla tanımaya çalışmasıdır. İnsan Kur'an'ı okudukça yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda Allah ile arasındaki bağı güçlendirir, güvenini yalnız O'na yöneltir ve inancını sağlam bir temel üzerine kurar. Belki de bugün yeniden sormamız gereken en önemli soru şudur: Ben dinimi gerçekten Allah'ın kitabından mı öğreniyorum, yoksa bana anlatılan dini mi yaşıyorum?

Bu soruya verilecek samimi cevap, insanın hayatındaki en büyük dönüşümün başlangıcı olabilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

 SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

İnsan bazen doğru bir cümle kurar; fakat o cümleyi eksik bıraktığı için yanlış anlaşılmasına sebep olur. Çünkü bazı gerçekler, tek başına söylendiğinde hakikatin yalnızca bir yönünü anlatır. Diğer yönü açıklanmadığında ise dinleyen kişi farklı sonuçlara ulaşabilir.

Kur'an, birçok konuyu bir bütün hâlinde ele alır. Bir ayetin açıkladığını başka bir ayet tamamlar. Bu sebeple biz de konuşurken Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi korumak zorundayız.

Örneğin sıkça duyulan şu söz doğrudur: "Her şeyi yapan Allah'tır."
Bu ifade, Kur'an'ın bildirdiği bir gerçektir. Çünkü göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratıcısı Allah'tır. O'nun dilemesi olmadan hiçbir şey varlık sahnesine çıkamaz.
Kur'an şöyle buyurur:
"Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir."
(Zümer, 39/62)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini yaratır."
(Şûrâ, 42/49)
Bu ayetler bize yaratmanın yalnızca Allah'a ait olduğunu açıkça bildirir. Fakat burada durursak önemli bir eksiklik ortaya çıkar. Çünkü Kur'an aynı zamanda insanın tercih eden, isteyen, çalışan ve yaptıklarından sorumlu tutulan bir varlık olduğunu da bildirir.
İşte bu nedenle şu cümle de doğrudur: "Hayatta meydana gelen işler insanların elleriyle gerçekleşir." İnsan iyiliği de kötülüğü de kendi iradesiyle seçer.
Kur'an bunu açıkça ifade eder:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder."
(Şûrâ, 42/30)

Başka bir ayette ise şöyle buyurulur:
"İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır."
(Necm, 53/39)
Dikkat edilirse Kur'an, insanı yaptığı tercihlerden sorumlu tutmaktadır. Eğer insanın hiçbir iradesi olmasaydı, sorumluluk da anlamını kaybederdi. Peki, bu iki gerçek nasıl bir araya gelir? Bir tarafta her şeyin yaratıcısı Allah... Diğer tarafta yaptıklarından sorumlu tutulan insan... Kur'an bu iki gerçeği birbirine karşıt olarak sunmaz. Çünkü yaratmak Allah'a, tercih etmek ise insana aittir. İnsan ister. Karar verir. Gayret gösterir. Fiili gerçekleştirir. Fakat bütün bunların gerçekleşmesini mümkün kılan hayatı, bedeni, aklı, gücü, zamanı ve imkânı yaratan Allah'tır.

Hiç düşündün mü? Bir insan elini kaldırmaya karar verir. Bu karar ona aittir. Fakat o eli, kasları, sinirleri, nefesi ve hayatı yaratan kimdir? İşte Kur'an, insanın iradesi ile Allah'ın yaratmasını birbirine karıştırmamayı öğretir.

Bu dengeyi kaybettiğimizde iki büyük yanlış ortaya çıkar. Birincisi, bütün sorumluluğu Allah'a yüklemektir. Böyle düşünen kişi yaptığı yanlışları kader diyerek açıklamaya çalışabilir. Oysa Kur'an, insanın kendi tercihinden sorumlu olduğunu bildirir.
İkincisi ise her şeyi yalnızca insanın yaptığına inanarak Allah'ın kudretini göz ardı etmektir. Bu da insanı, sahip olduğu gücün gerçek sahibini unutmaya götürür.

Kur'an her iki aşırılığı da reddeder.

Bir yandan insanı sorumlu tutarken diğer yandan her nimetin ve her imkânın Allah'tan geldiğini hatırlatır.
"Size gelen her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğunda yalnız O'na yalvarırsınız."
(Nahl, 16/53)
Bu nedenle konuşurken kullandığımız ifadelerin neyi kastettiği açık olmalıdır.
"Her şeyi Allah yapıyor." dediğimizde, insanın iradesini yok sayıyormuşuz gibi anlaşılmamalıdır.
"Her şeyi insan yapıyor." dediğimizde ise Allah'ın yaratmasını inkâr ediyormuşuz gibi bir anlam çıkmamalıdır.

Kur'an'ın ortaya koyduğu denge korunmadığında, doğru sözler bile yanlış sonuçlar doğurabilir. İnsanlar eksik anlatılan bir ifadeden farklı anlamlar çıkarabilir, gereksiz tartışmalar başlayabilir ve kardeşlik hukukuna zarar verecek ithamlar ortaya çıkabilir. Kur'an ise bizi, bilgiyi eksik aktarmaktan sakındırır. Hakikati bütün yönleriyle ifade etmek, müminin sorumluluğudur.
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsrâ, 17/36)

Sonuç
Kur'an'a göre yaratmak Allah'a aittir; tercih etmek ve o tercihten sorumlu olmak ise insana aittir. Bu iki gerçeği birbirinden ayırmak da, birbirine karıştırmak da doğru değildir.

Bu nedenle konuşurken kısa fakat eksik cümleler kurmak yerine, Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi gözetmek gerekir. Çünkü bazen doğru söylenmiş bir söz, eksik bırakıldığı için yanlış anlaşılabilir. Mümin, hakikati sadece doğru söyleyen değil; aynı zamanda doğru anlaşılacak şekilde ifade etmeye özen gösteren kimsedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

KUR'AN'A GÖRE MÜMİNİN TEMEL SORUMLULUKLARI

 KUR'AN'A GÖRE MÜMİNİN TEMEL SORUMLULUKLARI

İnsan, hayatını hangi ölçülere göre yaşayacağını belirlemek zorundadır. Her düşünce sistemi, insanın önüne birtakım ilkeler koyar. Kur'an da müminin nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini açıkça bildirir. Ancak bu ilkeler, çoğu zaman birkaç maddeyle sınırlandırılabilecek kadar dar değildir.

Kur'an'a baktığımızda, Allah'a iman eden bir kimsenin hayatını şekillendiren pek çok emir ve ilke görürüz. Bunların her biri, insanın Rabb’iyle olan bağını güçlendirirken aynı zamanda toplum içinde güvenilir, adaletli ve merhametli bir birey olmasını sağlar.

Bu bölümde Kur'an'ın öne çıkardığı temel sorumluluklardan altısını ele alacağız. Bunlar, dinin tamamını ifade eden sınırlı bir liste değil; müminin hayatında sürekli canlı kalması gereken temel prensiplerden bazılarıdır.

Tevekkül Etmek
İnsan plan yapar, çalışır, tedbir alır. Fakat sonuç her zaman istediği gibi olmayabilir. İşte tevekkül, insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakmasıdır. Tevekkül, çalışmayı terk etmek değildir. Aksine, sebeplere sarıldıktan sonra kalbin yalnızca Allah'a güvenmesidir. Kur'an şöyle buyurur:
"Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a güven. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri sever."
(Âl-i İmrân, 3/159)
Başka bir ayette ise Nebi'ye şöyle emredilir:

"Allah'a güven. Vekil olarak Allah yeter."
(Ahzâb, 33/3)

Hiç fark ettin mi? İnsan çoğu zaman sonucu kontrol etmeye çalışırken yorulur. Oysa Kur'an, insanın sorumluluğunun gayret göstermek olduğunu, sonucu ise Allah'ın takdir edeceğini öğretir. Bu bilinç, insanı hem kibirden hem de umutsuzluktan korur.

Dua Etmek
Kur'an'da dua, sadece sıkıntı anlarında başvurulan bir yol değildir. Dua, kulun Rabb’iyle kurduğu canlı bağdır. İnsan ihtiyacını en iyi bilenin Allah olduğunu bilir ve O'na yönelir. Kur'an şöyle buyurur:
"Rabb’iniz dedi ki: 'Bana dua edin; size karşılık vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler ise aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.'"
(Mü'min, 40/60)
Dua, insanın acizliğini kabul etmesidir. Kendi gücünün sınırlı olduğunu bilen kişi, sonsuz kudret sahibine yönelir. Bu yöneliş yalnızca istemek değildir; aynı zamanda Allah'a güvenmek, O'na yakın olmak ve O'nu hayatın merkezine almaktır.

Allah'tan Bağışlanma Dilemek
Hiç kimse hata yapmaktan tamamen uzak değildir. Kur'an, insanın yanılabileceğini kabul eder; fakat hatada ısrar etmeyi değil, Allah'a yönelmeyi öğütler. Bağışlanma dilemek, yalnızca dil ile söylenen birkaç söz değildir. Gerçek istiğfar, yapılan yanlışı fark etmek, ondan vazgeçmek ve Allah'a yönelmektir. Kur'an şöyle buyurur:
"Allah onları cezalandıracak değildi; sen onların içindeyken de, onlar bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir."
(Enfâl, 8/33)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O çok bağışlayandır."
(Nûh, 71/10)
İnsan ne kadar hata yaparsa yapsın, Allah'ın rahmet kapısı açıktır. Önemli olan, yanlışta ısrar etmek değil; samimiyetle Allah'a yönelmektir.

Doğru ve Dürüst Sözlü Olmak
Kur'an'da doğruluk, sadece yalan söylememek anlamına gelmez. Doğru söz, doğru niyetin ve sağlam karakterin dışa yansımasıdır. İnsan diliyle söylediğinden sorumludur. Kur'an şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin."
(Ahzâb, 33/70)

Bir sonraki ayette ise bunun sonucu açıklanır:
"Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın."
(Ahzâb, 33/71)
Bir toplumda insanlar birbirine güvenemez hâle gelirse ticaret, aile, dostluk ve adalet ayakta kalabilir mi? Doğruluk yalnızca bireysel bir erdem değildir; toplumsal güvenin de temelidir.

Allah'ı Çokça Anmak
Kur'an'da zikir, yalnızca belli sözleri tekrar etmek anlamında kullanılmaz. Allah'ı anmak; O'nu unutmadan yaşamak, verdiği nimetleri hatırlamak, emirlerini akılda tutmak ve hayatı O'nun rızasına göre düzenlemektir. Kur'an şöyle buyurur:
"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
(Ra'd, 13/28)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
" Ey iman edenler! Allah'ı çok hatırlayın!”
(Ahzâb, 33/41)
İnsan, hayatın koşuşturması içinde birçok şeyi hatırlar; işi, kazancı, planları ve hedefleri… Kur'an ise bunların arasında Allah'ı unutmamayı öğütler. Çünkü Allah'ı unutan insan, zamanla kendisini de unutur.

Sabretmek
Sabır, pasif bir bekleyiş değildir. Kur'an'daki sabır; doğru yolda kararlılıkla yürümek, zorluklar karşısında Allah'a bağlılığını korumak ve umudunu kaybetmemektir. Sabır, imanın en önemli göstergelerinden biridir. Kur'an şöyle buyurur:
" Ey iman edenler! Sabır ve salât (fedakârlık) ile (Allah'tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
(Bakara, 2/153)

Başka bir ayette ise şöyle denilir:
"Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele."
(Bakara, 2/155)
Hayat boyunca herkes farklı imtihanlarla karşılaşır. Sabır, bu imtihanların hiç yaşanmaması değildir. Sabır; imtihanın içinde Allah'a olan güvenini kaybetmemektir. İşte Kur'an'ın övdüğü sabır budur.

Kur'an'ın Ortaya Koyduğu Hayat Modeli
Buraya kadar ele aldığımız ilkeler, birbirinden bağımsız davranışlar değildir. Tevekkül eden insan dua etmeyi de bilir. Dua eden kişi, hatasını fark ettiğinde bağışlanma diler. Allah'tan bağışlanma dileyen kimse doğruluğu hayatının temeli yapar. Doğru yaşayan kişi Allah'ı unutmamaya çalışır. Allah'ı unutmayan insan ise karşılaştığı zorluklarda sabretmeyi başarır. Kur'an'ın inşa etmek istediği insan modeli işte budur.

İbadeti yalnızca belli zamanlara sıkıştırmayan, inancını günlük hayatının her alanına taşıyan, Rabb’iyle bağını canlı tutan ve insanlara karşı güven veren bir mümin...

Sonuç
Kur'an, mümini yalnızca belirli ibadetleri yerine getiren bir insan olarak tanımlamaz. O, aynı zamanda Allah'a güvenen, O'na dua eden, hatasında bağışlanma dileyen, doğru sözlü olan, Rabb’ini unutmayan ve zorluklar karşısında sabreden bir kişidir.

Bu özellikler, birbirinden ayrı görevler değil; aynı ağacın dalları gibidir. Kökü Allah'a iman olan bu ağacın meyvesi ise güzel ahlâk, güven, adalet ve huzurdur.

Kur'an'ın çağrısı, insanı sadece ibadet eden biri hâline getirmek değil; hayatının her alanında Allah'ın rızasını gözeten bilinçli bir kul hâline getirmektir. İşte gerçek anlamda İslam'a teslimiyet de böyle bir hayatın içinde görünür.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'IN UYARILARI


İnsan, gözünün gördüğüne inanmayı daha kolay bulur. Dokunabildiği, ölçebildiği ve sahip olabildiği şeyler ona daha gerçek gelir. Oysa Kur'an, insanı yalnızca görünen dünyaya değil, görünmeyen ama kesin olan bir gerçeğe yöneltir: Allah ile gerçekleşecek olan ahiret buluşmasına.

Kur'an'da bu buluşma; hesap günü, diriliş, dönüş ve Allah'ın huzurunda toplanma gibi ifadelerle sıkça hatırlatılır. Çünkü insanın dünya hayatındaki tercihleri, bu buluşmaya nasıl çıkacağını belirlemektedir.

Hiç düşündün mü? Eğer insan yaptığı her şeyin sonunda hesap vermeyeceğine inanırsa, onu adaletli olmaya, emanete sahip çıkmaya ve haksızlıktan uzak durmaya yönlendiren en güçlü sebep ne olacaktır?

İşte Kur'an, ahiret buluşmasını yalanlamanın yalnızca bir bilgi eksikliği değil, insanın bütün hayatını etkileyen büyük bir sapma olduğunu bildirir.

Ahiret Buluşmasını Yalanlamak Ne Demektir?
Kur'an'a göre ahireti yalanlamak, sadece ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmek değildir. Aynı zamanda Allah'ın huzurunda hesap vermeyi, yapılan her davranışın karşılığının görüleceğini reddetmektir.

Bu inkâr zamanla insanın düşüncesini değiştirir. Dünya hayatı tek gerçek gibi görünmeye başlar. Geçici olan kalıcıymış gibi yaşanır. İnsan, vicdanını değil çıkarını merkeze koymaya başlar. Kur'an bu gerçeği şöyle haber verir:
"İnkâr edenlere gelince; onlar dünya hayatında yararlandılar, onunla oyalanıp eğlendiler. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız."
(Ahkâf, 46/20)
Dünya nimetlerinden yararlanmak elbette yanlış değildir. Yanlış olan, dünya hayatını tek hayat kabul ederek Allah'ın bildirdiği gerçeği unutmak ve bütün hayatı bunun üzerine kurmaktır.

Ahiret İnancını Kaybeden İnsan Nasıl Düşünmeye Başlar?
Kur'an, inkârcıların düşünce biçimini birçok yerde gözler önüne serer. Onlar ölümle her şeyin sona ereceğini zannederler.
"Dediler ki: 'Hayat ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.' Oysa onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zan yürütmektedirler."
(Câsiye, 45/24)
Dikkat edilirse ayet, onların bilgiye değil zanna dayandığını bildiriyor. Yani ahireti inkâr etmek kesin bir bilgiye değil, bir varsayıma dayanmaktadır. Kur'an ise insanı zanna değil, Allah'ın bildirdiği kesin habere çağırmaktadır.

Ahiret Buluşmasını Yalanlayanların En Büyük Yanılgısı
Kur'an'a göre onların en büyük yanılgısı, Allah'ın yeniden yaratamayacağını düşünmeleridir. Oysa insanı ilk defa yoktan yaratan Allah'ın onu tekrar diriltmesi neden mümkün olmasın? Kur'an bu soruyu düşündürücü bir şekilde sorar:
"İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki şimdi apaçık bir tartışmacı oluvermiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize örnek vermeye kalkışır ve: 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' der. De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir.'"
(Yâsîn, 36/77-79)
İlk yaratılışı kabul edip ikinci yaratılışı imkânsız görmek, Kur'an'ın dikkat çektiği büyük çelişkilerden biridir. İlkini yapanın ikincisini yapamayacağını söylemek, Allah'ın kudretini sınırlamak anlamına gelir.

Dünya Hayatının Aldatıcılığı
Ahireti unutan insanın bütün planları dünya merkezli olur. Makam, servet, güç ve övgü en önemli hedef hâline gelir. Kur'an ise dünyanın geçici olduğunu tekrar tekrar hatırlatır.
"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir..."
(Hadîd, 57/20)
Düşün… Çocukken çok önemli gördüğün nice şey bugün sana ne kadar uzak geliyor. Dünya da böyledir. Bir gün insanın uğruna ömrünü tükettiği her şey geride kalacaktır. Kalıcı olan ise Allah'ın huzuruna götürdüğü ameller olacaktır.

Ahiret Buluşmasını Yalanlamanın Kalpte Oluşturduğu Sonuç
Kur'an, inkârın yalnızca düşünsel bir tercih olmadığını bildirir. İnsan gerçeği sürekli reddettikçe kalbi de etkilenmeye başlar. Hakikate karşı duyarsızlaşır. Yanlışlarını sorgulamaz. Vicdanının sesini bastırır. Kur'an bu durumu şöyle açıklar:
"Hayır! Kazanıp durdukları günahlar kalplerini paslandırmıştır."
(Mutaffifîn, 83/14)
Kalbin paslanması bir anda gerçekleşmez. Her inkâr, her bilinçli yanlış tercih ve her görmezden geliş bu pası biraz daha artırır. Sonunda insan gerçeği işitmek istemez hâle gelir.

Ahiret Buluşmasını Yalanlayanların Son Pişmanlığı
Kur'an'ın en dikkat çekici anlatımlarından biri de pişmanlık sahneleridir. Dünya hayatında alay edenler, dirilişi inkâr edenler ve hesap gününü reddedenler gerçekle karşılaştıklarında artık dönüş yolu kalmamıştır. Kur'an şöyle buyurur:
"Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Nihayet kıyamet ansızın gelip çatınca, 'Dünya hayatında yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler. Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür."
(En'âm, 6/31)
Pişmanlık vardır. Fakat artık telafi imkânı yoktur. İşte Kur'an bu nedenle insanı henüz vakit varken uyarmaktadır.

Kur'an Ahiret İnancını Neden Sürekli Hatırlatır?

Kur'an'ın neredeyse her sûresinde ahiret hayatına değinilmesi tesadüf değildir.

Çünkü ahiret inancı; adaleti canlı tutar, emanete sadakati güçlendirir, insanı yalnız kaldığında bile doğru davranmaya yöneltir, iyiliği gösteriş için değil Allah rızası için yapmasını sağlar. Allah şöyle buyurur:
"Kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmasın."
(Kehf, 18/110)
Burada dikkat çeken nokta şudur: Salih amel ile Allah'a kavuşma ümidi aynı cümlede yer almaktadır. Demek ki ahiret bilinci, güzel davranışların en güçlü kaynaklarından biridir.

Ahiret Buluşmasına Hazırlanan İnsan
Kur'an, insanı korku içinde yaşatmayı değil, bilinçli yaşamaya çağırır. Ahiret inancına sahip olan kişi; yaptığı her davranışın değer taşıdığını bilir, iyiliğin karşılıksız kalmayacağına inanır, haksızlığa uğradığında Allah'ın adaletine güvenir, kendisine verilen ömrü emanet olarak görür. Bu bilinç insanı umutsuzluğa değil, sorumluluğa yöneltir. Her gün yeni bir başlangıç olur. Her tövbe yeni bir kapıdır. Her iyilik Allah katında kayıt altındadır.
"Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görecektir."
(Zilzâl, 99/7-8)
Kur'an'ın ortaya koyduğu hesap anlayışı son derece açıktır. Hiçbir iyilik kaybolmaz. Hiçbir kötülük de karşılıksız bırakılmaz. İnsan unutabilir. Toplum görmeyebilir. Fakat Allah hiçbir şeyi unutmaz.

Sonuç
Kur'an'ın mesajı açıktır: Ahiret buluşması gerçekleşecektir. Bu buluşmayı inkâr etmek, gerçeği değiştirmez; yalnızca insanın kendisini bu büyük güne hazırlıksız bırakmasına neden olur. Kur'an'ın yaptığı çağrı, insanı korkutmak için değil, uyandırmak içindir. Bugün hâlâ düşünme, yönünü düzeltme ve Allah'a yönelme imkânı vardır. Çünkü hesap günü geldiğinde artık iman etmek değil, yapılanların karşılığını görmek söz konusu olacaktır.

İşte bu nedenle Kur'an, insanı defalarca aynı gerçeğe çağırır: Dünya geçicidir; Allah'a dönüş ise kesindir. Bu gerçeği kabul eden kişi, hayatını yalnız bugüne göre değil, sonsuz hayata göre inşa eder.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

ENFLASYONU, ZAMLARI, DOLARI VE ALTINI ALLAH MI YÜKSELTİR?

  ENFLASYONU, ZAMLARI, DOLARI VE ALTINI ALLAH MI YÜKSELTİR?

İnsanların en çok tartıştığı konulardan biri de budur. Ekonomi bozulduğunda, fiyatlar arttığında veya hayat zorlaştığında sıkça şu cümleyi duyarız: "Her şeyi Allah yapıyor."
Peki gerçekten Kur'an bunu mu söylüyor? Yoksa Allah'ın koyduğu yasalar içinde insanlar kendi tercihleriyle sonuçları mı oluşturuyor? Bu sorunun cevabını doğru verebilmek için önce çok önemli bir ayrımı görmek gerekir.

Kur'an, Allah'ın mutlak kudret sahibi olduğunu bildirir. O'nun bilgisi dışında hiçbir şey gerçekleşmez. Fakat aynı Kur'an, insanın yaptıklarından sorumlu tutulacağını da bildirir.

Eğer bütün ekonomik bozulmaları doğrudan Allah'ın yaptığı söylenirse, o zaman insanların yaptıkları yanlışların hesabını vermesi nasıl mümkün olacaktır? İşte Kur'an tam bu noktada dengeyi kurar. İnsan iradesini inkâr etmez. Allah'ın mutlak hâkimiyetini de inkâr etmez. Bu dengeyi kurmadan konu anlaşılamaz.

Allah Evreni Yasalarla Yönetmektedir
Kur'an'a baktığımızda Allah'ın kâinatı rastgele değil, belirlediği ölçülerle yönettiğini görürüz.
"Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık."
(Kamer, 54/49)
Bu yalnızca yıldızlar, gezegenler veya doğa için değildir. İnsan hayatı da belirli yasalar üzerine kurulmuştur. Nasıl ki ateşe dokunan yanıyorsa, yüksekten atlayan düşüyorsa, yanlış beslenen hastalanıyorsa; toplumların da uyması gereken sosyal ve ekonomik yasalar vardır.

Kur'an bunlara bazen "Allah'ın sünneti" yani Allah'ın değişmeyen yasası olarak işaret eder. Demek ki Allah, sonuçları sebeplere bağlamıştır.

İnsan Yaptığının Sonucunu Yaşar
Kur'an'ın en temel ilkelerinden biri budur. Hiç kimse yaptığı yanlışın sorumluluğunu Allah'a yükleyemez.
"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder."
(Şûrâ, 42/30)
Bu ayet çok dikkat çekicidir. Kur'an burada önce insanın yaptığını gösteriyor. Sonra sonucu açıklıyor. Yani önce yanlış tercihler… Arkasından ortaya çıkan sıkıntılar… Düşün… Bir toplum üretmeden tüketiyorsa… Çalışmadan zengin olmak istiyorsa… Rüşvet yaygınlaşıyorsa… Adalet kayboluyorsa… İsraf normalleşiyorsa… Bunların ekonomik sonuçlarının ortaya çıkması şaşırtıcı olur mu? Kur'an tam da bunu anlatıyor.

Toplumlar Kendilerini Değiştirmedikçe Sonuçlar Değişmez
Kur'an sadece bireylerden değil, toplumlardan da söz eder. Toplumların yükselmesi de çökmesi de belirli sebeplere bağlanmıştır.
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Bu ayet ekonomi açısından da son derece önemlidir. Çünkü Allah burada açıkça değişimin başlangıç noktasını insan olarak gösteriyor. Önce insanlar değişecek… Tercihler değişecek… Ahlâk değişecek… Yönetim anlayışı değişecek… Üretim anlayışı değişecek… Sonuçlar da buna göre değişecektir. Kur'an'ın ortaya koyduğu sistem budur.

Allah Zulmetmez
İnsan bazen yaşadığı sıkıntılar karşısında şöyle düşünebilir: "Allah bana bunu yaptı." Fakat Kur'an bunu reddeder.
"Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler."
(Yûnus, 10/44)
Bu ayet yalnızca bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Yanlış ekonomi… Yanlış adalet… Yanlış yönetim… Yanlış ahlâk… Bunların sonucunda ortaya çıkan sıkıntılar Allah'ın kullarına zulmetmesi değildir. İnsanların kendi tercihlerinin sonucudur.

Rızkı Veren Allah'tır. Burada başka bir denge daha vardır. Kur'an, rızkın gerçek sahibinin Allah olduğunu bildirir.
"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın."
(Hûd, 11/6)
Fakat bu ayet çalışmadan, üretmeden veya hiçbir sebebe sarılmadan insanların zengin olacağını söylemez. Çünkü aynı Kur'an insanın çalışmasını emreder. Emek vermesini ister. Sebeplere sarılmasını ister. Allah rızkı yaratır. İnsan ise o rızka ulaşmak için çalışır. İşte Kur'an'ın kurduğu denge budur.

Allah Bereketi Artırır da Azaltır da
Kur'an'da bereket yalnızca para miktarı değildir. Bazen çok para olur ama huzur olmaz. Bazen az kazanç olur fakat yetip artar. Çünkü bereket ayrı bir nimettir.
"Eğer o ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı, üzerlerine gökten ve yerden bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar. Biz de onları kazandıkları yüzünden yakaladık."
(A'râf, 7/96)
Bu ayet ekonomik hayatın sadece rakamlardan oluşmadığını gösteriyor. Toplumun ahlâkı da ekonomiyi etkiler. Adalet de etkiler. Güven de etkiler. Dürüstlük de etkiler. Kur'an bunların hepsini bereket kavramı içinde değerlendirir.

Peki Enflasyonu Allah Mı Getiriyor?
Buraya kadar gördüğümüz ayetleri birlikte düşündüğümüzde şu sonuca ulaşıyoruz: Allah evreni yasalarla yönetmektedir. İnsan ise tercih yapmaktadır. Yanlış tercihler yanlış sonuçlar doğurmaktadır.

Kur'an hiçbir yerde insanların yaptığı yanlış ekonomik uygulamaları Allah'ın üzerine yüklemez. Tam tersine insanı sorumlu tutar. Bir toplum israfı artırıyorsa… Üretimi azaltıyorsa… Emanete riayet etmiyorsa… Adaleti kaybediyorsa… Yolsuzluğu normal görüyorsa… Bunların ortaya çıkaracağı sonuçlardan da sorumludur. Kur'an'ın ortaya koyduğu ilke budur.

Ancak Her Şey Allah'ın Bilgisi ve İzni Dahilindedir
Şimdi önemli bir noktaya geldik. Buraya kadar anlattıklarımızdan şu yanlış sonuç çıkarılmamalıdır: "Demek ki Allah'ın hiçbir müdahalesi yok." Kur'an bunu da söylemez. Allah her şeyin sahibidir. Her şey O'nun bilgisi altındadır. Hiçbir olay O'nun hâkimiyetinin dışına çıkamaz.
"Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
(Âl-i İmrân, 3/5)
Ancak Allah'ın her şeyi bilmesi ve kudreti altında tutması, insanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kur'an'ın kurduğu denge tam da budur. Allah mutlak hâkimdir. İnsan ise yaptığı tercihlerden hesaba çekilecektir.

İşte bu nedenle Kur'an, insanı sürekli düşünmeye, doğru karar vermeye ve adaletle hareket etmeye çağırır.

Ancak Ekonomi Bilimi Bu Konuyu Nasıl Açıklar?
Dini açıdan baktığımızda Kur'an'ın ortaya koyduğu çerçeve açıktır: Allah mutlak hâkimdir; fakat insanlar yaptıkları tercihlerin sonuçlarından sorumludur. Kur'an, toplumsal bozulmaları ve sıkıntıları büyük ölçüde insanların kendi eylemleriyle ilişkilendirir.

Ancak ekonomi bilimi, aynı olguları inanç temelli değil; gözlemlenebilir neden-sonuç ilişkileri üzerinden inceler. Ekonomistler enflasyonu; para arzı, üretim maliyetleri, arz-talep dengesi, döviz kuru, riba politikaları, kamu harcamaları, beklentiler ve küresel gelişmeler gibi etkenlerle açıklar.

Zamlar ise çoğunlukla artan maliyetler, vergiler, enerji fiyatları, kur değişimleri veya firmaların fiyatlama kararlarının sonucunda ortaya çıkar.

Doların değeri; ülkelerin ekonomik performansı, faiz oranları, uluslararası sermaye hareketleri ve piyasa beklentilerine göre değişir.

Altın fiyatları ise küresel belirsizlikler, enflasyon beklentileri, merkez bankalarının politikaları ve yatırımcı davranışlarından etkilenir.

Bu nedenle ekonomi bilimi, "Enflasyonu Allah yükseltti." veya "Doları Allah artırdı." şeklinde bir açıklama yapmaz. Bunun yerine, hangi ekonomik kararların ve hangi koşulların bu sonuçları doğurduğunu araştırır.

Kur'an'ın ortaya koyduğu ilke ile ekonomi biliminin yaklaşımı birbirini zorunlu olarak dışlamak zorunda değildir. Kur'an, insanın sorumluluğunu ve ilahî düzeni anlatırken; ekonomi bilimi, bu düzen içinde işleyen toplumsal ve ekonomik sebepleri incelemeye çalışır.
Düşün… Bir çiftçi tarlasını sürmez, tohum ekmez ve hasat zamanı ürün alamazsa, bunun sebebi Allah'ın rızkı vermemesi midir; yoksa Allah'ın koyduğu sebepler düzenine uyulmaması mıdır?

Kur'an'ın çizdiği çerçeve, çoğu zaman ikinci cevabı düşünmeye davet eder. Bu bakış açısıyla, ekonomik sorunlar da önce insanların tercihleri, yönetim anlayışları ve uygulamaları üzerinden değerlendirilir; nihayetinde ise her şeyin Allah'ın bilgisi ve hâkimiyeti içinde gerçekleştiği kabul edilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'DAKİ UYARILAR

  

AHİRET BULUŞMASINI YALANLAMAK: KUR'AN'DAKİ UYARILAR

İnsan hayatının en temel sorularından biri şudur: Bu hayat sona erdiğinde her şey bitecek mi, yoksa yeni bir hayat mı başlayacak?

Kur'an'ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri işte bu sorudur. Çünkü insanın ahirete bakışı, dünya hayatındaki bütün tercihlerini doğrudan etkiler. Bir insan, yaptıklarının hesabını vereceğine inanıyorsa başka türlü yaşar; hiçbir hesap olmayacağını düşünüyorsa başka türlü davranır.

Kur'an'a göre inkârın merkezinde yalnızca Allah'ı reddetmek yoktur. İnsanların büyük bir kısmı, Allah'ın varlığını tamamen inkâr etmekten çok, O'nun huzurunda yeniden diriltileceklerini ve yaptıklarından sorgulanacaklarını kabul etmek istemez. Çünkü hesap günü düşüncesi, insanın sınırsız yaşama arzusunu sınırlar ve onu sorumlulukla yüz yüze getirir.

İşte bu yüzden Kur'an, "Rabb’leriyle buluşmayı yalanlayanlar" ifadesini birçok yerde tekrar eder. Çünkü ahireti inkâr etmek, sadece gelecekle ilgili bir düşünce değildir; bugünkü hayatın nasıl yaşanacağını belirleyen temel bir tercihtir.

Ahiret Buluşması Ne Anlama Gelir?
Kur'an'da geçen "Rabb’leriyle buluşma" ifadesi, ölümden sonra Allah'ın huzurunda hesap vermeyi ifade eder. Bu buluşma, yalnızca bir karşılaşma değil; aynı zamanda bütün amellerin ortaya konulacağı, hiçbir haksızlığın gizli kalmayacağı büyük hesap günüdür.

Kur'an, bu gerçeği inkâr edenlerin aslında kendi kendilerini aldattıklarını bildirir.
“Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı yalanlayanlar var ya, işte onlar rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
(Ankebût, 29/23)
Dikkat edilirse ayette yalnızca Allah'ın ayetlerini inkâr etmekten değil, Allah'a kavuşmayı yalanlamaktan da söz edilmektedir.

Çünkü vahyin amacı yalnızca Allah'ın varlığını bildirmek değildir. Aynı zamanda insanı, yaptığı her davranışın karşılığını göreceği gerçeğiyle buluşturmaktır.

Ahireti İnkâr Eden İnsan Nasıl Düşünür?
Kur'an, inkârcıların düşünce biçimini ayrıntılı şekilde anlatır. Onlar için gerçek olan yalnızca gözle görülen dünyadır. Ölümü ise hayatın sonu olarak kabul ederler. Kur'an onların sözlerini şöyle aktarır:
“Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.’ Bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar.”

(Câsiye, 45/24)
Burada dikkat çeken nokta, inkârın bilgiye değil zanna dayanmasıdır. Kur'an, ahireti reddedenlerin bunu kesin bir bilgiye dayanarak yapmadıklarını söyler. Çünkü ölümden sonrasını yaşamış hiç kimse kendi başına böyle bir sonuca ulaşamaz. İnkâr çoğu zaman delilden değil, hesap vermek istemeyen nefsin tercihinden doğar.

Dünya Hayatını Tek Gerçek Sanmak
Ahiret buluşmasını reddeden insanın bütün planları dünya ile sınırlı hâle gelir. Başarıyı yalnızca malda, makamda ve güçte arar. Kaybetmekten korktuğu şeyler de yine sadece dünyaya ait olur. Kur'an bu bakış açısını şöyle anlatır:
“Onlar dediler ki: ‘Hayat ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek değiliz.’”

(En'âm, 6/29)
Bu anlayış zamanla insanın değer yargılarını değiştirir. Artık doğru olan değil, çıkar sağlayan önemlidir. Adalet değil, güç belirleyici olur. Merhamet değil, menfaat öne çıkar.
Çünkü yaptığı hiçbir davranışın sonsuz bir karşılığına inanmayan insan için dünya tek hedef hâline gelir.

Ahiret İnancı İnsan Hayatını Nasıl Değiştirir?
Kur'an'a göre ahiret inancı, insanı korkuyla yaşayan biri hâline getirmek için değil; sorumluluk sahibi bir insan yapmak için vardır. Düşün... Kimsenin görmediği bir ortamda iki insan aynı imkâna sahip olsun. Biri yaptığı her davranışın Allah tarafından bilindiğine inanıyor, diğeri ise hiçbir zaman hesap vermeyeceğini düşünüyor. Bu iki kişinin aynı şekilde davranmasını beklemek mümkün müdür? İşte Kur'an'ın ahiret vurgusu tam da burada anlam kazanır.

İnsan yalnızca insanların gördüğü yerde değil, yalnız kaldığında da dürüst olmayı öğrenir. Çünkü bilir ki hiçbir davranış kaybolmaz.

Allah Her Şeyi Bilmektedir
Kur'an sürekli olarak Allah'ın insanın bütün yaptıklarını bildiğini hatırlatır. Bu bilgi yalnızca korkutmak için verilmez. İnsan, yaptığı iyiliklerin de unutulmadığını bilsin diyedir.
“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır.”

(Hûd, 11/7)
Bu dünya bir imtihan alanıdır. İmtihanın anlamlı olabilmesi için de sonunda değerlendirme yapılması gerekir. Eğer hesap günü olmasaydı zalim ile mazlum, dürüst ile hilekâr, iyilik yapan ile kötülük yapan aynı sonu paylaşmış olurdu. Kur'an ise Allah'ın mutlak adalet sahibi olduğunu bildirir.

Ahireti Yalanlamanın Toplumsal Sonuçları
Ahiret inancı yalnızca bireyin iç dünyasını ilgilendirmez. Toplumların adalet anlayışını da doğrudan etkiler. Bir toplumda insanlar yaptıklarının hiçbir karşılığı olmayacağına inanırsa, haksızlıkların önünde duran en güçlü iç denetim mekanizması zayıflar. Kur'an bu yüzden ahiret inkârının yalnızca bireysel bir tercih olmadığını gösterir.

“Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların, ‘Toprak olduktan sonra gerçekten yeniden mi yaratılacağız?’ demeleridir. İşte onlar Rabb’lerini inkâr edenlerdir...”
(Ra'd, 13/5)
Ayette yeniden yaratılışı inkâr etmenin, Rabb’ini inkâr etmenin bir sonucu olduğu belirtilmektedir.

Çünkü Allah'ı yaratan olarak kabul edip yeniden yaratamayacağını söylemek kendi içinde büyük bir çelişkidir.

İlk yaratılışı gerçekleştiren Allah'ın ikinci yaratmaya gücünün yetmeyeceğini düşünmek, yaratılışı gereği gibi kavrayamamaktır.

Ahireti Yalanlamanın Sonu
Kur'an, ahireti inkâr edenlerin pişmanlık yaşayacaklarını haber verir. Fakat bu pişmanlık artık dönüşün mümkün olmadığı bir zamanda ortaya çıkacaktır.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, onlara, ‘Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tükettiniz ve onlarla faydalandınız. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız.’ denilir.”

(Ahkâf, 46/20)
Burada cezalandırılma sebebi yalnızca dünya nimetlerinden yararlanmak değildir.
Asıl sebep, nimetleri Allah'tan bağımsız görmek, kibirlenmek, zulmetmek ve sorumsuzca yaşamaktır. Kur'an dünya nimetlerini yasaklamaz. Fakat insanın bütün ömrünü yalnızca dünyaya adamasını doğru bulmaz.

Kur'an'ın Çağrısı
Kur'an'ın ahiret vurgusu insanı dünyadan koparmak için değildir. Aksine dünyayı gerçek değeriyle değerlendirmeyi öğretmek içindir. Ahiret inancına sahip olan insan çalışır, üretir, emek verir, ailesine karşı sorumluluğunu yerine getirir, yeryüzünü imar eder ve adalet için mücadele eder. Fakat bütün bunları yalnızca dünya kazancı için değil, Allah'ın rızasını gözeterek yapar. İşte Kur'an'ın kurmak istediği denge budur.

Dünya hayatını ihmal etmeden yaşamak; fakat onu ebedî hayatın yerine koymamak. Çünkü Kur'an'a göre ölüm bir son değildir. Ölüm, insanın Rabb’iyle buluşacağı yeni bir başlangıcın kapısıdır. Bu nedenle Kur'an, insanı sürekli şu gerçeği düşünmeye davet eder:
“Onlar, Rabb’lerine kavuşacaklarını ve sonunda O'na döndürüleceklerini kesin olarak bilirler.”
(Bakara, 2/46
Ahiret buluşmasına inanan bir insan için bu dünya, amaç değil; ebedî hayata hazırlık yapılan değerli bir imkândır. Kur'an'ın çağrısı da tam olarak budur: Hesabı unutmadan yaşamak, adaleti gözetmek, iyiliği çoğaltmak ve sonunda Allah'ın huzuruna yüz akıyla çıkabilmek.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

  RABB'E GÖÇ: İMAN VE TESLİMİYETİN ÖNEMİ İnsan hayatı boyunca sürekli bir yöneliş içindedir. Kimi malın peşinden gider, kimi makamın, ...