Kur’an’ı Terk Etmek: Tarihten Günümüze Aynı Hata
Gel bu işe en baştan, en sade yerden başlayalım. Çünkü mesele ne kadar
süslenirse süslensin, özünde çok basit. Allah karmaşık bir din indirmedi.
Aksine karmaşayı dağıtmak, insanı net bir yola çağırmak için vahiy gönderdi.
Bunu biz söylemiyoruz; Allah bizzat söylüyor:
“Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran 19)
Buradaki “İslam” bir mezhebin adı değil. Bir grubun etiketi değil. “İslam”,
teslimiyet demektir. Kula kulluğu bırakıp Allah’a yönelmek demektir. Yani dinin
özü; aidiyet değil, teslimiyettir.
Bu ayet, tarih boyunca gelen bütün nebileri tek bir çizgide buluşturur.
Nebi Musa da bu dine çağırdı, Nebi İsa da, Nebi Muhammed de. İsimler değişti,
kavimler değişti, coğrafyalar değişti; ama çağrı değişmedi. Çünkü çağrı Allah’a
idi.
Peki madem bu kadar netti, bu kadar açıktı…
Nasıl oldu da din bugün bu kadar parçalı, bu kadar yorucu, bu kadar tartışmalı
hâle geldi?
İşte bu sorunun cevabı tek bir kelimede saklı: terk etmek.
Ama burada bahsettiğimiz terk etmek, kitabı inkâr etmek değil. Daha
tehlikelisi: Kitap dururken onu merkeze almamak.
Vahyin İniş Amacı: Karmaşayı Bitirmek
Kur'an kendisini nasıl tanımlar?
“Biz Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer 17)
“Apaçık ayetler indirdik ki aklınızı kullanasınız.” (Bakara 242)
Kolaylaştırılmış.
Apaçık.
Düşünülsün diye indirilmiş.
Bu ifadeler çok güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabı bir sır kitabı değil. Bir
bilmece değil. Sadece seçilmiş bir sınıfın anlayabileceği kapalı bir metin
değil. Aksine doğrudan muhatap alan bir kitaptır.
Şimdi dürüst bir soru soralım: Eğer kitap apaçık ve düşünülsün diye
indirilmişse, neden bugün birçok insan “Kur’an’ı herkes anlayamaz” cümlesiyle
karşılaşıyor?
Bu cümle nereden çıktı?
Allah “düşünen yok mu?” diye sorarken, biz “anlamaya kalkma” diyorsak
burada bir terslik yok mu?
İnsan Sözü Nasıl Öne Geçer?
Tarih boyunca aynı şey oldu. Kitap indi. İnsanlar onu okudu. Sonra kitabın
yanına açıklamalar geldi. Açıklamalar çoğaldı. Yorumlar üretildi. Zamanla o
yorumlar o kadar büyüdü ki, kitap arka planda kaldı.
Allah bu eğilimi çok önceden haber vermişti:
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.” (Bakara 170)
Bu ayet sadece geçmiş kavimlere ait değil. Bu, insan psikolojisidir.
Alışılmış olan güvenlidir. Gelenek sorgulanmaz. Oysa vahiy, insanı konfor
alanından çıkarır.
Bugün biri sana bir ayet okuduğunda, eğer hemen ardından “ama bizim
mezhepte böyle değil” cümlesi geliyorsa, o ayetin muhatabı hâlâ biziz demektir.
Burada mesele mezhep düşmanlığı değil. Mesele ölçü meselesi. Ölçü kim?
Allah mı, yoksa atalar mı?
Nebi Musa’nın Kavmi: Kitap Ellerindeyken Kitapsızlaşmak
Allah, Nebi Musa’ya vahiy verdi. Tevrat indirildi. İlahi bir kitap vardı
ortada. Ama Allah, onların yaptığı bir hatayı Kur’an’da anlatır:
“Allah
tarafından kendilerine, beraberlerindekini doğrulayıcı bir elçi gelince, kitap
ehlinden bir grup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına
attılar.“ (Bakara 101)
Bu ayette çok çarpıcı bir ifade var: “Arkalarına attılar.”
İnkâr etmediler.
Yok demediler.
Ama hayatın önünden çektiler.
Kitap raftaydı ama hüküm verirken başka ölçüler devredeydi.
Sonra şu uyarı geldi:
“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.”
(Tevbe 31)
“Rabb” kelimesi burada çok önemli. Rabb; terbiye eden, yönlendiren, hüküm
koyan otorite demektir. Birine secde etmek zorunda değilsin ki onu rabb edinmiş
olasın. Onun helal-haram belirlemesini sorgusuz kabul ediyorsan, fiilen onu
ölçü yapmışsındır.
Şimdi kendi hayatımıza bakalım.
Bir konuda Kur’an açık bir hüküm ortaya koyuyor. Ama biz “falanca hoca
böyle demedi” diye o hükmü geri plana atıyorsak, tarihsel bir hatayı tekrar
etmiyor muyuz?
Nebi İsa’dan Sonra Yaşananlar
Nebi İsa insanları Allah’a çağırdı. Teslimiyete çağırdı. Ama onun ardından
mesaj saf hâliyle kalmadı. Kur’an bu süreci de anlatır:
“Dinlerini parça parça ettiler; her grup kendinde olanla sevindi.”
(Mü’minun 53)
Bu ayeti okurken insan ürperiyor. Çünkü bu sadece bir tarih anlatımı değil;
bir uyarı.
“Her grup kendinde olanla sevindi.”
Yani herkes kendi yorumunu hakikat ilan etti. Herkes kendi çevresini
merkeze koydu. Ortak ölçü kayboldu.
Bugün de aynı tablo yok mu? Herkes kendi yapısının, kendi cemaatinin, kendi
çevresinin doğrularını “tek hakikat” gibi savunuyor. Ama çok az kişi dönüp
“Kur’an ne diyor?” diye soruyor.
Son Vahiy ve Açık Uyarı
Allah son vahiy olarak Kur’an’ı indirdi ve şu teminatı verdi:
“Şüphesiz zikri biz indirdik, onun koruyucusu da biziz.” (Hicr 9)
Bu, çok büyük bir lütuf. Artık metnin kaybolması, değiştirilmesi mümkün
değil. Ama başka bir tehlike hâlâ mümkün: Onu hayatın dışına itmek.
Ve Kur’an’da çok sarsıcı bir ayet var:
“Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey edindiler.”
(Furkan 30)
Burada konuşan Nebi Muhammed’dir. Şikâyet ettiği şey ne? Kur’an’ın inkâr
edilmesi değil; terk edilmesi.
Terk etmek ne demek?
Okuyup hüküm almamak.
Sevip ölçü yapmamak.
Saygı duyup merkeze koymamak.
Bir kitabı baş tacı yapıp hayat rehberi yapmamak da terktir.
Resule İtaat Meselesi
Burada önemli bir noktaya geliyoruz. Çünkü bazıları şöyle der: “Biz zaten
resule itaat ediyoruz.”
Kur’an bu konuda nettir:
“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80)
Bu ayet çok açıktır. Ama doğru anlaşılması gerekir.
Resule itaat neden Allah’a itaattir?
Çünkü resul vahyi tebliğ eder. Kendi hevasından konuşmaz. Nitekim Kur’an’da
Nebi Muhammed için şöyle denir:
“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası
değildir.” (Necm 3-4)
O hâlde resule itaat; vahye itaattir. Resul bağımsız bir otorite değildir.
Mesajın taşıyıcısıdır.
Bir elçi düşün. Devlet başkanının mektubunu getiriyor. Mektuba uyman,
elçinin şahsına değil; mesajın sahibine itaattir.
Dolayısıyla resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, resulden bağımsız bir
din üretmek anlamına gelmez.
Parçalanmanın İlahi Yasak Oluşu
Allah bu konuda son derece net bir çizgi çizer:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla
hiçbir ilişkin yoktur.” (En’am 159)
Bu ayetin muhatabı Nebi Muhammed’dir. Yani Allah, dini bölenlerle elçisini
yan yana getirmiyor.
Bir başka ayette:
“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmran
103)
Allah’ın ipi nedir?
Vahiydir.
Kur’an’dır.
İlahi rehberdir.
Allah’ın ipi çoğul değil. Tek.
Ama insanlar ipleri çoğalttı. Etiketler çoğaldı. Kimlikler çoğaldı. Sonunda
ortak zemin kayboldu.
Kitabı Bırakmanın Bedeli
Allah açıkça uyarıyor:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır.”
(Taha 124)
Bu ayet bireysel ve toplumsal bir yasadır. İlahi rehberden uzaklaşma,
karmaşa üretir.
Bugün Müslüman toplumlara bak. Bölünmeler, çatışmalar, huzursuzluklar…
Sorun gerçekten çok karmaşık mı? Yoksa rehber merkezde olmadığı için mi bu hâle
geldik?
Kur’an kendisini şöyle tanımlar:
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklama, bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i
İmran 138)
Açıklama dururken, belirsizlik neden?
Hidayet dururken, yönsüzlük neden?
Son Söz: Sıra Bizde
Allah çizgiyi net çeker:
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir.”
(Âl-i İmran 85)
Buradaki İslam, etiket değil. Teslimiyettir. Allah’a yöneliştir.
Teslimiyetin adresi vahiydir.
Vahyin adı Kur’an’dır.
Tarih boyunca hata hep aynıydı: Kitap geldi, sonra arka plana itildi.
Yerine insan sözü büyüdü.
Bugün önümüzde iki yol var:
Ya vahyi merkeze koyacağız.
Ya da onu saygıyla anıp pratikte başka ölçülere göre yaşayacağız.
Kur’an duruyor. Açık. Korunmuş.
Soru şu:
Biz onu gerçekten rehber mi edindik, yoksa rafımıza mı kaldırdık?
Gerçek olan Allah’ın lütfudur. Hata ise bizim aczimizdendir.
Selam ve esenlik seninle olsun.
aydinorhon.com