KUR'AN'A GÖRE ALLAH'IN DİNİ NASIL DEĞİŞTİRİLİR?

 KUR'AN'A GÖRE ALLAH'IN DİNİ NASIL DEĞİŞTİRİLİR?

İnsanlık tarihi incelendiğinde ilginç bir gerçek ortaya çıkar. Allah, her topluma hakikati bildiren resuller göndermiştir. Ancak zaman geçtikçe o toplumların önemli bir kısmı, kendilerine ulaştırılan vahyi olduğu gibi koruyamamıştır. Dikkat edilirse bu bozulma hiçbir zaman bir gecede olmamıştır. Kimse bir sabah kalkıp da "Artık Allah'ın dinini bırakıyorum." dememiştir. Aksine insanlar, Allah'ın dinine bağlı olduklarını söylemeye devam etmiş; fakat zamanla dinin merkezine Allah'ın sözü yerine insanın sözü yerleşmiştir.

Kur'an'ın anlattığı Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son Resul'e kadar uzanan bütün mücadele aynı gerçeği göstermektedir. Allah'ın dini değişmemiştir. Değişen, insanların onu anlama ve yaşama biçimi olmuştur. İşte Kur'an, bu bozulmanın nasıl gerçekleştiğini adım adım gözler önüne sermektedir.

Düşün... Eğer bir binanın temeli sağlam kalırsa üzerine ne kadar kat çıkılırsa çıkılsın bina ayakta durabilir. Ama temelin yerine başka bir temel koymaya kalkarsan artık aynı binadan söz edemezsin. Dinde de durum böyledir. Temel vahiydir. Temel değiştiğinde geriye dinin adı kalsa bile özü değişmeye başlar.

Vahyin ölçüsü yerine insan ölçüsü geçirilmektedir
Bozulmanın ilk adımı, Allah'ın hükmünün tek ölçü olmaktan çıkarılmasıdır. İnsanlar önce kendi düşüncelerini, kanaatlerini ve yorumlarını vahyin yanına koyarlar. Daha sonra bu yorumlar zamanla vahyin önüne geçmeye başlar.
(Allah'ın) peşi sıra taptıklarınız, haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.* Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte doğru din budur fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.
(Yûsuf, 12/40)
Bu ayet yalnızca hukukla ilgili değildir. Aynı zamanda dinin kaynağını da belirlemektedir. Dinin belirleyicisi Allah'tır. Bir konuda Allah hüküm vermişse artık hiçbir insanın o hükmü değiştirme, daraltma veya genişletme yetkisi yoktur.

Kur'an başka bir ayette bu gerçeği daha da güçlü ifade eder.
"Allah hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez."
(Kehf, 18/26)
Bu ortaklık yalnız putlara tapmak anlamına gelmez. Allah'ın hüküm koyduğu yerde insanın da aynı yetkiye sahip olduğunu kabul etmek de hüküm ortaklığıdır. İşte bozulma tam burada başlamaktadır.

Vahyin yanına ilaveler yapılmaktadır
Kur'an'ın dikkat çektiği önemli tehlikelerden biri de Allah'ın indirmediği hükümleri dine eklemektir. İnsan, iyi niyetle bile olsa Allah adına hüküm koymaya başladığında artık din saf hâlini kaybetmeye başlar.
"Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi sebebiyle, 'Şu helaldir, şu haramdır.' demeyin. Yoksa Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz."
(Nahl, 16/116)
Ne kadar düşündürücü değil mi? Bir şeyi helal veya haram ilan etmek yalnızca Allah'ın yetkisidir. İnsan bunu kendi adına yaptığında yalnızca bir yorum üretmiş olmaz; farkında olmadan Allah adına konuşmaya başlamış olur.

Kur'an'ın bu uyarısı bütün çağlara yöneliktir.

Gelenek zamanla vahyin önüne geçirilmektedir
Toplumlar uzun yıllar boyunca aynı uygulamaları sürdürdüklerinde, insanlar zamanla bunların kaynağını sorgulamayı bırakırlar. Böylece gelenek, fark edilmeden vahyin önüne geçmeye başlar.

Kur'an bunun tarih boyunca defalarca yaşandığını haber verir.
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun.' denildiğinde, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.' derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?"
(Bakara, 2/170)
Burada reddedilen şey gelenek değildir. Çünkü her toplumun kültürü ve örfü olabilir. Reddedilen, geleneğin sorgulanamaz hâle gelmesidir.

Hiç fark ettin mi? İnsanlar çoğu zaman "Kur'an böyle söylüyor mu?" diye sormadan önce "Bizim büyüklerimiz böyle yapardı." demeye başlıyor. İşte Kur'an tam bu noktada insanı düşünmeye çağırıyor.
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine ve Resule gelin.' denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.' derler."
(Mâide, 5/104)
Allah'ın çağrısı her zaman vahye yöneliktir. İnsanların çağrısı ise çoğu zaman geçmişe yönelmektedir. Kur'an, bu iki ölçünün karıştırılmamasını istemektedir.

Din belirli kişi ve sınıfların kontrolüne bırakılmaktadır
Kur'an'ın üzerinde önemle durduğu başka bir bozulma da dinî otoritenin belirli insanların elinde toplanmasıdır.
Bilgi sahibi olmak başka şeydir; Allah adına mutlak otorite hâline gelmek başka şeydir.

Kur'an, Ehl-i Kitap'ın düştüğü bu yanlışı açıkça anlatmaktadır.
"Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'ın yanında rabler edindiler..."
(Tevbe, 9/31)
Burada anlatılan, insanların o din adamlarına secde etmeleri değildir. Kur'an'ın eleştirdiği nokta, onların sözlerini Allah'ın sözü gibi tartışmasız kabul etmeleridir. Kur'an ise bütün insanları aynı ölçüye çağırmaktadır.
"Ey insanlar! Rabb’inizden size açık bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik."
(Nisâ, 4/174)
Dikkat edilirse hitap belirli bir sınıfa değil, bütün insanlığadır. Kur'an herkes için indirilmiştir. Her insan onu okuyabilir, düşünebilir ve anlamaya çalışabilir. Allah'ın ayetleri yerine insan yorumları kutsallaştırılmaktadır. Yorum yapmak kaçınılmazdır. Her insan okuduğunu kendi bilgi birikimi kadar anlar. Kur'an buna karşı değildir. Sorun, yorumların vahyin yerine geçirilmesidir. Kur'an sürekli düşünmeyi emretmektedir.
"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?"
(Nisâ, 4/82)

Yine şöyle buyurur:
"De ki: Delilinizi getirin, eğer doğru söyleyenler iseniz."
(Bakara, 2/111)
Kur'an'ın istediği iman, sorgulamayan değil; delile dayanan imandır. Düşün... Eğer Allah kitabını insanların anlaması için indirdiyse, neden insanlar yalnız belirli kişilerin anlayabileceğine inansın? Kur'an'ın daveti tam tersinedir. Her insanı doğrudan vahyin muhatabı yapmaktadır.

Allah'ın kitabı terk edilmektedir
Bozulmanın en acı noktalarından biri de kitabın tamamen inkâr edilmesi değildir. Kitap insanların arasında durmaya devam eder; fakat hayatın merkezinden uzaklaştırılır. Kur'an bu tabloyu haber vermektedir.
"Resul dedi ki: Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar."
(Furkan, 25/30)
Terk etmek yalnızca okumamak değildir. Okuyup hükümlerini ikinci plana atmak da terk etmektir. Evlerde bulunup hayata yön vermemesi de terk etmektir. Bugün herkes kendi kendine şu soruyu sormalıdır: Ben herhangi bir konuda önce Allah'ın kitabına mı bakıyorum, yoksa insanların söylediklerine mi?

Kur'an'ın istediği muhasebe tam da budur.

Din kimlik ve çıkar aracına dönüştürülmektedir
Allah'ın gönderdiği dinin amacı insanı Allah'a kul yapmak, adaleti hâkim kılmak ve yeryüzünde fesadı önlemektir.
"Andolsun, resullerimizi açık delillerle gönderdik; insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik."
(Hadîd, 57/25)
Bu ayet dinin temel hedefini ortaya koymaktadır.
Vahiyden uzaklaşıldığında ise din bazen siyaset, bazen ekonomik çıkar, bazen de grup üstünlüğü için kullanılmaya başlanmaktadır. Kur'an böyle bir anlayışı kabul etmez. Çünkü Allah'ın dini insanları birbirine üstün kılmak için değil; Allah'a yöneltmek için gönderilmiştir.

Allah'ın ayetleri parçalanmaktadır
Kur'an'ın dikkat çektiği başka bir bozulma şekli de ayetlerin bütünlüğünden koparılmasıdır. İnsanlar hoşlarına giden hükümleri alırken, zorlarına gidenleri görmezden gelebilmektedir.

Kur'an bunu açıkça eleştirir.
"Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?"
(Bakara, 2/85)
Kur'an parçalanamaz. Çünkü onu indiren Allah birdir. Bir ayeti kabul edip diğerini etkisiz hâle getirmek, vahyin bütünlüğünü bozmaktadır.

Bozulma küçük tavizlerle başlamaktadır
Kur'an'ın anlattığı tarih bize önemli bir ders vermektedir. Hiçbir toplum büyük sapmalarla başlamamıştır. Önce küçük tavizler verilmiştir.Sonra bu tavizler alışkanlığa dönüşmüştür. Alışkanlıklar gelenek olmuştur. Gelenekler kutsallaştırılmıştır. Kutsallaştırılan gelenekler sorgulanamaz kabul edilmiştir.

Sonunda insanlar farkına varmadan Allah'ın sözü yerine insanların sözünü dinin ölçüsü hâline getirmişlerdir.

İşte Kur'an'ın anlattığı bozulma süreci budur.

Çözüm yeniden vahye dönmektedir
Kur'an yalnızca hastalığı teşhis etmez; tedavisini de gösterir. Bütün resuller aynı çağrıyı yapmıştır: Allah'a yönelin. Yalnız O'na kulluk edin. Yalnız O'nun indirdiğini ölçü alın. Kur'an bu çağrıyı şöyle özetler:
"İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa onlar sizi O'nun yolundan ayırır."
(En'âm, 6/153)
Bu ayet, dinin korunmasının en temel ilkesini ortaya koymaktadır. Yol birdir; o da Allah'ın gösterdiği yoldur. İnsanların oluşturduğu sayısız yol ise zamanla hakikatten uzaklaştırabilir.

Bugün her müminin kendisine şu soruyu sorması gerekir: İnandığım ve yaşadığım din gerçekten Allah'ın indirdiği din mi, yoksa yüzyıllar boyunca eklenen insan yorumlarının oluşturduğu bir din anlayışı mı?

Kur'an'ın istediği tam da budur. İnsanları suçlamak değil; herkesi kendi inancını yeniden vahyin ışığında gözden geçirmeye davet etmektir.

Allah'ın dini hiçbir zaman bozulmamıştır. Çünkü Allah onu korumaktadır. Bozulan, insanların din adına ürettikleri anlayışlar olmuştur. Bu sebeple Kur'an'ın çağrısı geçmişte olduğu gibi bugün de aynıdır: Dinin ölçüsünü yeniden Allah'ın kitabına döndürmek, onu örten bütün beşerî katmanları ayıklamak ve yalnızca Allah'ın indirdiği apaçık vahye teslim olmaktır. Böyle yapıldığında din yeniden ilk günkü berraklığına kavuşacak, insan da Rabb’iyle arasına giren bütün engellerden kurtularak doğrudan ilahî rehberliğin aydınlığına yönelecektir.

KUR'AN'A GÖRE DİN NASIL KORUNUR? VAHYE SADAKATİN İLKELERİ

Bir önceki bölümde Kur'an'ın anlattığı dinî bozulmanın nasıl başladığını ve hangi aşamalardan geçtiğini gördük. Fakat Kur'an yalnızca bozulmayı anlatan bir kitap değildir. Aynı zamanda bozulmadan korunmanın yolunu da gösteren ilahî bir rehberdir.

Allah insanı karanlıkta bırakmamıştır. Eğer öyle olsaydı, insanlar her dönemde din adına ortaya çıkan farklı anlayışlar arasında doğruyu bulamazdı. Kur'an ise bunun aksini söyler. Allah, hak ile batılı ayıracak ölçüyü de indirmiştir. Bu yüzden dini korumanın yolu yeni ölçüler aramak değil, Allah'ın verdiği ölçüye sadık kalmaktır. Şimdi şu soruyu kendimize soralım. Bir insan, Allah'ın dinini gerçekten korumak istiyorsa nereden başlamalıdır?

Kur'an bu sorunun cevabını açıkça vermektedir.

Dinin tek kaynağı Allah'ın indirdiği vahiydir
Kur'an'a göre dinin temeli insanların sözleri değil, Allah'ın indirdiği kitaptır. Bu temel değişmediği sürece din de değişmez.
"Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları koruyucu olarak bu Kitabı hak ile indirdik. O hâlde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet."
(Mâide, 5/48)
Bu ayet önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Hükmün ölçüsü insanların kanaatleri değildir. Ölçü, Allah'ın indirdiği vahiydir.

Bir konuda farklı görüşler bulunabilir. Fakat son sözü söyleyecek olan yine Allah'ın kitabıdır.

Kur'an yeterli bir rehber olarak indirilmiştir
Bazıları, Kur'an'ın yalnızca genel ilkeleri bildirdiğini, dinin ayrıntılarının başka kaynaklardan öğrenileceğini ileri sürmektedir. Oysa Kur'an kendisini farklı şekilde tanıtmaktadır.
"Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."
(En'âm, 6/38)

Yine başka bir ayette şöyle buyurur:
"Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, yol gösterici, rahmet ve Müslümanlara müjde olarak indirdik."
(Nahl, 16/89)
Elbette burada kastedilen fizik, kimya veya mühendislik kitapları değildir. Ayetin konusu dindir. İnsanın Allah'a kulluğu için gerekli olan temel ölçüler Kur'an'da eksiksiz olarak bulunmaktadır.

Bu nedenle dini korumanın ilk şartı, Kur'an'ın kendi tanıklığını kabul etmektir.

Kur'an anlaşılmak için indirilmiştir
Bazen insanlar Kur'an'ın ancak belirli kişiler tarafından anlaşılabileceğini düşünmektedir. Oysa Kur'an bunun tam tersini söylemektedir.
"Andolsun, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?"
(Kamer, 54/17)

Bu ayet yalnızca bir defa değil, aynı surenin içinde dört kez tekrarlanmaktadır. Demek ki Allah, kitabını insanların anlayamayacağı bir bilmece hâlinde indirmemiştir. Anlamak için samimiyet, düşünmek ve önyargılardan uzak durmak gerekir.

Kur'an üzerinde düşünmek bir ibadettir
Kur'an, yalnızca okunacak bir kitap değildir. Aynı zamanda üzerinde düşünülecek bir kitaptır.
"Bu, sana indirdiğimiz bereketli bir Kitaptır. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye."
(Sâd, 38/29)
Dikkat edersen ayet ezberlemeyi değil, önce düşünmeyi öne çıkarıyor. Çünkü düşünmeyen insan, duyduğunu tekrar eder. Düşünen insan ise Allah'ın muradını anlamaya çalışır.

İşte Kur'an'ın istediği de budur.

Delilsiz hiçbir söz din kabul edilmemelidir
Kur'an'ın en önemli ilkelerinden biri delildir. Bir söz doğru olabilir. Yanlış da olabilir. Bunu belirleyecek olan ise vahiydir. Kur'an şöyle buyurur:
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsrâ, 17/36)
Bu ayet yalnızca günlük hayat için değil, din konusunda da temel bir ilkedir. Bir sözün Allah'a ait olduğunu söylemek büyük bir iddiadır. Öyleyse bunun delili de Allah'ın kitabında bulunmalıdır.

Kur'an kendi kendisini açıklamaktadır
Kur'an'ın önemli özelliklerinden biri de ayetlerinin birbirini açıklamasıdır. Bir ayet başka bir ayetle tamamlanır. Bir surenin anlattığını başka bir sure ayrıntılandırır. Bu yüzden Kur'an'ı anlamanın en sağlam yolu yine Kur'an'ın bütünlüğüne başvurmaktır.
Allah şöyle buyurur:
"Allah sözün en güzelini, birbirine benzeyen ve yer yer tekrarlanan bir kitap olarak indirdi."
(Zümer, 39/23)
Kur'an'ın kendi içindeki bu uyum, onun ilahî oluşunun en güçlü delillerinden biridir.

Dinde ölçü çoğunluk değildir
İnsan bazen çoğunluğun doğruyu temsil ettiğini zanneder. Kur'an ise bunun her zaman doğru olmadığını bildirir.
"Yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan seni Allah'ın yolundan saptırırlar."
(En'âm, 6/116)

Hakikat oy çokluğuyla belirlenmez. Doğru olan, Allah'ın söylediğidir. İnsanların sayısı değil, delilin gücü önemlidir.

Bu ilke, her çağdaki mümin için büyük bir güvence oluşturmaktadır.

Din kolaylaştırılmalı, zorlaştırılmamalıdır
Allah'ın dini insanın taşıyamayacağı yükler getirmez. Kur'an bunu açıkça bildirir.

"Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez."
(Bakara, 2/185)

Yine şöyle buyurur:
"Allah dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi."
(Hac, 22/78)
Dinin korunması demek, onu ağırlaştırmak değildir. Allah'ın kolaylaştırdığı dini insanların zorlaştırmasına izin vermemektir.

Kur'an birlik çağrısı yapmaktadır
Din ancak ortak ölçü etrafında korunabilir.O ortak ölçü de Allah'ın kitabıdır.
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin."
(Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın ipi insanların yorumları değildir. Allah'ın ipi O'nun vahyidir. İnsanlar vahiy etrafında birleştiğinde birlik doğar. Yorumlar etrafında birleşmeye çalıştıklarında ise ayrılıklar kaçınılmaz olur.

Dinin korunması önce insanın kendisinde başlar
Toplum ancak bireylerden oluşur. Her birey Kur'an'ı doğrudan okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladığında toplum da değişmeye başlar. Kur'an bunu şöyle ifade eder:
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
(Ra'd, 13/11)
Önce insan değişecektir. Önce kalpler vahye yönelecektir. Sonra toplum değişecektir. Resullerin yaptığı da bundan farklı değildir. Onlar önce insanların kalplerini Allah'ın kitabına yöneltmişlerdir.

Sonuç
Kur'an'a göre dini korumanın yolu yeni hükümler üretmek değildir. Asıl koruma, Allah'ın indirdiği ölçüye sadık kalmaktır. Vahyi merkeze alan bir anlayışta insan yorumları elbette olacaktır; ancak onlar hiçbir zaman Allah'ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Bugün her müminin kendisine şu soruyu sorması gerekir: İnancımın temeli gerçekten Allah'ın kitabı mı, yoksa yıllardır sorgulamadan benimsediğim bilgiler mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca bugünkü inancımızı değil, Allah'ın huzurunda vereceğimiz hesabı da ilgilendirmektedir.

Kur'an'ın çağrısı dün olduğu gibi bugün de aynıdır. Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak, O'nun indirdiği kitabı hayatın merkezine almak, her sözü onun ölçüsüyle değerlendirmek ve dini yalnızca Allah'a has kılmak... İşte vahye sadakatin ve dini korumanın değişmeyen yolu budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

İSLÂM DİNİNDE İBADET VE ANLAYIŞ

 İSLÂM DİNİNDE İBADET VE ANLAYIŞ

İnsan, konuştuğunu anlamadığı bir kişiyle gerçek anlamda iletişim kurabilir mi? Bir mektubu okuyup içeriğini hiç anlamadan sadece seslendirmek, o mektubun verdiği mesajı almaya yeter mi? Günlük hayatta bunun yeterli olmayacağını hepimiz biliriz. Peki aynı durum, insanın Rabb’i ile kurduğu bağ için de geçerli değil midir?

Kur'an, insanı düşünmeye, akletmeye, anlamaya ve bilinçle yaşamaya çağırır. Allah'ın istediği kulluk, ezberlenmiş hareketlerden oluşan bir gösteri değil; bilinçle yapılan, kalpten gelen bir teslimiyettir. Bu nedenle ibadetin ruhu, sadece yapılan hareketlerde değil, o hareketlerin hangi bilinçle yerine getirildiğinde gizlidir.

İslâm'da ibadet, insanın Allah ile kurduğu canlı bir iletişimdir. İletişimin temel şartı ise anlamaktır. Anlamadan yapılan tekrarlar, zamanla alışkanlığa dönüşebilir; alışkanlık ise çoğu zaman düşünmeyi ortadan kaldırır. Kur'an ise tam aksine insanı sürekli düşünmeye çağırmaktadır.

Kur'an Akletmeyi Emreder
Kur'an'ın en dikkat çekici yönlerinden biri, insanı sorgulamaya teşvik etmesidir. Allah hiçbir yerde "Sadece tekrar edin." demez. Tam tersine, "Niçin düşünmüyorsunuz?", "Akletmez misiniz?", "Hiç düşünmez misiniz?" diye sorar. Çünkü iman, ancak bilgiyle ve bilinçle güç kazanır.
"Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitabı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
(Bakara, 2/44)
Bu ayette dikkat çeken nokta, kitabı okumakla akletmenin ayrı şeyler olduğudur. Demek ki yalnızca okumak yeterli değildir. Okunanın anlaşılması, üzerinde düşünülmesi ve hayata taşınması gerekir.

Kur'an'da buna benzer onlarca ayet bulunmaktadır. Çünkü Allah, insanı düşünen bir varlık olarak yaratmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik de budur.
"Biz bu örnekleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp kavrayabilir."
(Ankebut, 29/43)
Demek ki Kur'an'ın amacı, sadece okunması değil, anlaşılmasıdır.

Kur'an Açık ve Anlaşılır Bir Kitaptır
Allah, gönderdiği kitabın insanlar tarafından anlaşılması için indirildiğini birçok kez bildirir. Eğer insanlar anlamasın diye gönderilmiş olsaydı, Kur'an'da sürekli "düşünün", "öğüt alın", "akledin" çağrıları bulunmazdı.
"Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik."
(Yusuf, 12/2)
Bu ayetin verdiği mesaj oldukça açıktır. Kur'an'ın Arapça indirilmesinin sebebi, ilk muhataplarının onu anlamasıdır. Çünkü vahyin amacı sadece okunması değil, anlaşılmasıdır.

Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Bugün Arap olmayan milyonlarca Müslüman, okuduğu ayetlerin anlamını bilmiyorsa, Kur'an'ın "anlayasınız diye" gönderiliş amacı gerçekleşmiş oluyor mu?

Elbette Kur'an'ın Arapça metni korunmalıdır. Bu Allah'ın kitabıdır ve aslî dili değiştirilemez. Ancak bunun yanında anlamının öğrenilmesi de aynı derecede önemlidir. Çünkü Allah, insanlardan anlamadıkları sözleri tekrar etmelerini değil, vahyi kavramalarını istemektedir. Kur'an Öğüt Alınsın Diye Kolaylaştırılmıştır. Allah, Kur'an'ın anlaşılmaz bir kitap olmadığını özellikle vurgular.
"Andolsun ki Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?"
(Kamer, 54/17)
Aynı ifade Kamer Suresi'nde dört defa tekrar edilir. Allah'ın bu kadar önem verdiği bir konu üzerinde durmamak mümkün değildir.
Düşün... Bir öğretmen öğrencilerine bir kitap verse ve "Bu kitabı anlayın, üzerinde düşünün ve hayatınıza uygulayın." dese... Öğrenciler ise kitabın ne dediğini hiç öğrenmeden sadece seslendirse... Öğretmenin amacı gerçekleşmiş olur mu?

Kur'an da insanlardan tam olarak bunu istemektedir: Anlamak, düşünmek ve yaşamak.

İbadet Bilinçle Yapıldığında Değer Kazanır
İbadetin özü Allah'ı anmaktır. Allah'ı anmak ise yalnızca kelimeleri telaffuz etmek değildir. İnsan söylediğinin farkında olmalıdır. Kur'an bunun en çarpıcı örneklerinden birini sarhoşlukla ilgili ayette verir.
"Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar salâta yaklaşmayın."
(Nisâ, 4/43)
Bu ayetin üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Allah neden "Ne söylediğinizi bilinceye kadar..." buyuruyor? Çünkü ibadet, bilinç gerektirir. Eğer insan söylediğinin farkında değilse, ibadetin en önemli yönü eksik kalmaktadır. Burada konu yalnızca sarhoşluk değildir. Ayetin ortaya koyduğu ilke çok daha geniştir. İnsan, Rabb’iyle konuşurken ne söylediğini bilmelidir.

Bu ilke, ibadetin tamamına ışık tutmaktadır.

Dua Kalbin Dili Olmalıdır
Kur'an'da dua, ezberlenmiş kalıpların tekrar edilmesi olarak anlatılmaz. Tam tersine, insanın içinden geldiği gibi Allah'a yönelmesi istenir.
"Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki ben çok yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm."
(Bakara, 2/186)
Allah'ın bu kadar yakın olduğunu bildiren bir ayetten sonra şu soruyu sormak gerekir.
Yakın olan Rabb’imize, anlamını bilmediğimiz sözlerle mi yönelmeliyiz; yoksa kalbimizin diliyle mi? İnsan en içten duasını hangi dilde yapar? Sevincini... Üzüntüsünü... Pişmanlığını... Şükrünü... En iyi bildiği dilde ifade etmez mi?

Allah, insanların hangi dili konuştuğunu zaten bilmektedir. Önemli olan sesin hangi dilden çıktığı değil, kalbin ne söylediğidir. Allah Kalplerde Olanı Bilendir. Kur'an, Allah'ın insanın iç dünyasını eksiksiz bildiğini defalarca bildirir.
"Şüphesiz Allah göğüslerin özünde olanı hakkıyla bilendir."
(Âl-i İmrân, 3/154)
Kalbi bilen Allah için önemli olan, dudaklardan çıkan sesler değil; o sözlerin taşıdığı samimiyettir. Çünkü dil bazen ezberi tekrar eder. Ama kalp asla ezber yapmaz. Kalp ya inanır ya da inanmaz.

İbadetin değeri de burada ortaya çıkar.

Taklit Mi, Bilinç Mi?
Kur'an, atalarından gördüğü her şeyi sorgulamadan sürdüren toplumları birçok yerde eleştirir.
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun.' denildiğinde, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.' derler. Ya ataları akletmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?"
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmiş toplumları anlatmıyor. Her çağdaki insan için önemli bir uyarıdır. İnsan, dinini araştırmadan, anlamadan ve sadece çevresinden gördüğü şekliyle yaşamaya başladığında aynı hataya düşebilir.

Allah ise körü körüne taklidi değil, bilinçli imanı istemektedir.

İbadetin Hedefi İnsanı Değiştirmektir
Kur'an'a göre ibadet, sadece yerine getirilen bir görev değildir. İnsan üzerinde ahlâkî bir dönüşüm meydana getirmelidir.

Salât insanı kötülükten uzaklaştırmalı... Oruç takvayı artırmalı... İnfak cimriliği yok etmeli... Zikir kalbi diri tutmalıdır. Eğer ibadet insanın karakterine yansımıyorsa, burada eksik kalan bir yön var demektir. Çünkü Allah şekle değil, sonuca bakmaktadır.
"Onların ne etleri Allah'a ulaşır ne de kanları. O'na ulaşacak olan yalnızca sizin takvanızdır."
(Hac, 22/37)
Bu ayet kurban üzerinden bütün ibadetlere ışık tutmaktadır. Allah'ın istediği şey, yapılan hareketin kendisi değil; o hareketin insanda oluşturduğu bilinçtir. Şekil, özü desteklediği sürece anlam taşır. Öz kaybolduğunda ise geriye sadece alışkanlık kalır.

Sonuç
Kur'an'ın ortaya koyduğu ibadet anlayışı son derece açıktır. Allah, kullarından bilinçsiz tekrarlar değil; anlayarak, düşünerek ve gönülden yapılan bir kulluk istemektedir. Çünkü Kur'an'ın her sayfasında insan aklına hitap edilir. Her fırsatta düşünmeye, sorgulamaya ve anlamaya çağrı yapılır.

Bu nedenle bir Müslümanın en büyük sorumluluklarından biri, ibadetlerinde söylediği sözlerin anlamını öğrenmektir. Okuduğu ayetleri anlamaya çalışmalı, yaptığı duanın bilincinde olmalı ve Rabb’ine ne söylediğinin farkında olmalıdır. İnsan, en değer verdiği kişiyle konuşurken kelimelerini özenle seçer. Peki âlemlerin Rabb’i ile konuşurken neden söylediği sözlerin anlamını bilmeye ihtiyaç duymasın?

İbadet, yalnızca dilin yaptığı bir tekrar değildir. İbadet; aklın anladığı, kalbin tasdik ettiği ve hayatın doğruladığı bilinçli bir kulluktur. İşte Kur'an'ın çağırdığı kulluk da budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

ALLAH KÂİNATA MÜDAHALE EDİYOR MU?

 ALLAH KÂİNATA MÜDAHALE EDİYOR MU?

İnsanlar Allah'ın müdahalesi denildiğinde çoğu zaman yalnızca olağanüstü olayları düşünür. Bir hastanın aniden iyileşmesi, bir denizin yarılması ya da tabiat kanunlarının askıya alınması gibi... Oysa Kur'an'ın anlattığı Allah tasavvuru bundan çok daha farklıdır.

Kur'an'a göre Allah, kâinatı yarattıktan sonra onu kendi haline terk etmiş değildir. Aynı zamanda her an işleyen kusursuz bir düzen kurmuştur. Bu düzen rastgele değil, ölçüyle, hesapla ve yasalarla işlemektedir. Kur'an bu yasalara doğrudan "sünnetullah" adını vermese de Allah'ın değişmeyen uygulaması olarak tanımlar.

İnsan ise bu düzenin içinde özgür bırakılmıştır. İşte çoğu zaman karıştırılan nokta da burasıdır. Allah'ın insanın tercihine karışmaması ile kâinatı yönetmeye devam etmesi aynı şey değildir.

İnsanın iradesine zorlayıcı bir müdahale yoktur; fakat evren Allah'ın koyduğu yasalarla her an yönetilmektedir.

Bunu birbirinden ayırmadan Kur'an'ın anlattığı sistemi anlamak mümkün değildir.
"Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun ister nankör.";
(İnsan, 76/3)
Bu ayet insanın tercih hakkını açıkça ortaya koymaktadır. Allah yolu göstermektedir; seçimi ise insana bırakmaktadır. Yine şöyle buyurur:
"Dinde zorlama yoktur."
(Bakara, 2/256)
Demek ki iman ettirmek için insanın iradesine müdahale eden bir sistem yoktur. İnsan inanmayı da inkâr etmeyi de kendi tercihiyle seçmektedir. Fakat buradan hareketle "Allah artık hiçbir şeye müdahale etmiyor." sonucuna varmak Kur'an'ın anlattığı tabloyla örtüşmez.

Çünkü aynı Kur'an, göklerin ve yerin sürekli Allah'ın koyduğu düzen içerisinde ayakta tutulduğunu haber verir.
"Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yok olup gitmesinler diye tutmaktadır. Eğer onlar yok olup giderse, O'ndan başka onları tutacak hiç kimse yoktur."
(Fatır, 35/41)
Düşün... Dünya milyarlarca yıldır Güneş'in etrafında dönüyor. Ay, Dünya'nın etrafındaki yörüngesini hiç şaşırmıyor. Mevsimler zamanında geliyor. Atmosfer bizi koruyor. Yer çekimi bir an bile görevini aksatmıyor. Eğer Allah kâinatı kendi haline bırakmış olsaydı bu düzenin bir saniye bile devam etmesi mümkün olur muydu?

Kur'an'ın anlattığı Allah, evreni kurup kenara çekilen bir varlık değildir. O, koyduğu yasalarla evreni sürekli ayakta tutandır. İşte Allah'ın müdahalesi tam da burada ortaya çıkar.

Bu müdahale, insanların alıştığı anlamda kuralları bozmak değil; kuralları kesintisiz işletmektir.

Allah'ın Müdahalesi Kanunlarını Bozmak Değil, İşletmektir
Bugün insanlar teknoloji sayesinde uzaya uydu gönderebiliyor. Peki gerçekten uyduyu uzayda tutan insan mıdır? Hayır. İnsan sadece hesap yapmaktadır. Yörüngeyi oluşturan yer çekimini insan yaratmamıştır. Dünya'nın kütlesini insan belirlememiştir. Uzayın fizik kurallarını insan koymamıştır. Newton'un kanunlarını da Einstein'ın denklemlerini de insanlar oluşturmamıştır; sadece keşfetmiştir. Uyduyu yörüngede tutan, Allah'ın koyduğu fizik yasalarıdır. İnsan bu yasaları kullanır. Yasaları koyan ise Allah'tır. İşte sünnetullah budur. Kur'an sürekli insanı buna dikkat etmeye çağırır.
"Güneş kendisi için belirlenmiş bir yörüngede akıp gitmektedir. Bu, mutlak üstün olan, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir."
(Yâsîn, 36/38)
Burada dikkat edilmesi gereken ifade "takdir" kelimesidir. Yani Güneş rastgele hareket etmemektedir. Belirlenmiş ölçüler içerisinde hareket etmektedir. Ay da böyledir. Yıldızlar da böyledir. Galaksiler de böyledir. Her biri aynı ilahi düzenin parçasıdır.

Evren Hâlâ Yaratılmaya Devam Ediyor mu?
Kur'an üzerinde en çok düşünülmesi gereken ayetlerden biri de Zâriyât Suresi'nin kırk yedinci ayetidir.
"Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz onu genişletmekteyiz."
(Zâriyât, 51/47)
Bu ayet üzerinde yüzyıllardır farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Günümüzde birçok araştırmacı, ayette geçen ifadeyi evrenin genişlemesiyle uyumlu bir anlatım olarak görmektedir.

Modern kozmoloji de gözlemler sonucunda evrenin genişlediğini ortaya koymuştur. Galaksiler birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Evren durağan değildir; sürekli değişim içindedir. Burada önemli olan, Kur'an'ı bilim kitabına çevirmek değildir. Asıl dikkat çekici olan, Kur'an'ın evreni donmuş, hareketsiz bir yapı olarak değil; sürekli işleyen dinamik bir sistem olarak tanıtmasıdır.

Hiç düşündün mü? Eğer evren hâlâ genişliyorsa... Yıldızlar doğuyor ve ölüyorsa... Galaksiler hareket ediyorsa... Atomların içinde bile sürekli hareket varsa... Nasıl olur da "Allah artık hiçbir şeye müdahale etmiyor." denilebilir?

Kur'an'ın anlattığı Allah, her an yaratan, her an yöneten ve koyduğu yasaları her an işleten Allah'tır.

Allah Her An Bir İştedir
Kur'an bu gerçeği son derece çarpıcı bir ifadeyle açıklar.
"Göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister. O, her an bir iştedir."
(Rahmân, 55/29)
Bu ayet, Allah'ın yaratmayı tamamlayıp kenara çekildiği anlayışını reddeder. Allah'ın işi bitmemiştir. Her doğan canlı... Her ölen canlı... Her açan çiçek... Her oluşan bulut... Her yağan yağmur... Her doğan yıldız... Her patlayan süpernova... Hepsi Allah'ın koyduğu yasalar içinde gerçekleşmektedir. Bu olaylar bize sıradan görünmektedir. Çünkü sürekli tekrar etmektedir. Oysa sürekli tekrar eden şey, önemsiz olduğu için değil; kusursuz işlediği için dikkat çekmez. Kalbin de sürekli atmaktadır. Bir gün durduğunda onun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlarsın.

Kâinatın düzeni de böyledir.

İnsan Neden Özgürdür?
Burada şu soru akla gelebilir: Madem Allah kâinatı sürekli yönetiyor, insanın yanlış yapmasına neden engel olmuyor? Çünkü insanın yaratılış amacı sınanmaktır. Eğer Allah her kötülüğün önüne anında geçseydi, imtihanın anlamı kalmazdı. İnsan iyiliği de kötülüğü de seçebilmelidir ki yaptığı tercihin bir değeri olsun. Kur'an bunu açıkça bildirir.
"Kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir. Kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur."
(İsrâ, 17/15)
İşte Allah'ın insan hayatındaki müdahalesi ile kâinattaki yönetimi birbirinden farklıdır. İnsana seçim hakkı verilmiştir. Kâinata ise kusursuz yasalar verilmiştir. İnsan ister o yasalara uygun yaşar, ister onlara aykırı davranır; sonuçlarına katlanır.

Sünnetullah Değişmez
Kur'an, Allah'ın koyduğu düzenin keyfî olmadığını özellikle vurgular.
"Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın."
(Ahzâb, 33/62)

"Allah'ın sünnetinde asla bir dönüşüm bulamazsın."
(Fetih, 48/23)
İşte bilim dediğimiz şey de büyük ölçüde bu değişmeyen düzeni keşfetme çabasından ibarettir. Bilim yeni kanunlar üretmez. Var olan kanunları keşfeder. Kur'an ise o kanunların sahibini gösterir. Bilim "nasıl" sorusuna cevap arar. Kur'an ise "neden" ve "kim tarafından" sorularını cevaplar. Bu nedenle Kur'an ile gerçek bilim çatışmaz. Çünkü ikisi de aynı hakikatin farklı yönlerine bakmaktadır.

Sonuç olarak Allah'ın insanın özgür iradesine zorlayıcı bir müdahalesi yoktur. Fakat bu, kâinatın kendi kendine işlediği anlamına gelmez. Güneş'in yörüngesinde akıp gitmesi, Dünya'nın hassas dengesi, yağmurun oluşumu, canlıların yaratılışı ve evrenin sürekli genişlemesi; hepsi Allah'ın koyduğu sünnetullahın kesintisiz işlemesidir. Allah'ın kudreti en çok, olağanüstü görünen olaylarda değil; her gün gözümüzün önünde kusursuzca işleyen bu büyük düzende kendini gösterir. İnsan özgürdür; fakat evren başıboş değildir. Kur'an'ın bize öğrettiği en önemli hakikatlerden biri de budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

TEK MUCİZE: İMAN VE İKNA

TEK MUCİZE: İMAN VE İKNA

İnsanlık tarihi boyunca inkârcıların en çok dile getirdiği taleplerden biri mucize istemek olmuştur. Sanki Allah'ın varlığı ancak olağanüstü bir olayla ispatlanabilirmiş gibi düşünmüşlerdir. Oysa Kur'an'a baktığımızda bambaşka bir tablo görürüz. Allah, insanları iman etmeye zorlayacak gösteriler sunmayı değil, onların akıllarını çalıştırmalarını istemektedir. Çünkü zorla kabul ettirilen bir inancın değeri yoktur. Değerli olan, düşünen, sorgulayan ve ikna olarak iman eden bir kalptir.

Hiç düşündün mü? Eğer Allah her isteyene gökten olağanüstü bir olay gösterseydi, iman etmenin anlamı kalır mıydı? İnsan, gördüğü karşısında mecburen teslim olurdu. Oysa Kur'an'ın istediği teslimiyet korkudan değil, bilinçten doğan teslimiyettir.

Kur'an'ın baştan sona kullandığı yöntem budur. Sürekli göklere bakmamızı, yeryüzünü incelememizi, gece ile gündüzün dönüşümünü düşünmemizi, yağmuru, bitkileri, insanın yaratılışını ve evrendeki kusursuz düzeni görmemizi ister. Çünkü bunların tamamı zaten Allah'ın ayetleridir. Mucize arayan göz çoğu zaman önündeki mucizeleri görememektedir.

Mucize talebi ve Allah'ın cevabı
İnkârcılar, Nebi Muhammed'e sürekli yeni mucizeler göstermesini istiyorlardı. Onların beklentisi gökten bir hazine indirilmesi, meleklerin görünmesi veya olağanüstü olayların yaşanmasıydı. Fakat Allah bu taleplere farklı bir cevap verdi.
"Dediler ki: 'Ona Rabb’inden bir mucize indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Gayb yalnızca Allah'ındır. Bekleyin; ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.'"
(Yunus, 10/20)
Bu ayet çok önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Mucizeyi belirleyen insanlar değildir. Allah, kullarının istek listesine göre hareket etmez. İnsan istedi diye tabiatın düzeni bozulmaz. Çünkü Allah'ın kurduğu sünnetullah vardır. Evren belirli kanunlarla işlemektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha vardır. Allah, Nebi'ne "Git mucizeler göster." dememektedir. Bunun yerine insanların beklemesini söylemektedir. Çünkü asıl delil zaten ortadadır.

İnsanların büyük kısmı, aslında delil eksikliğinden değil, kabul etmek istemediklerinden dolayı inkâr etmektedir.

Kur'an tek başına yeterli değil mi?
Ankebut Suresi bu soruya son derece açık cevap vermektedir.
"Dediler ki: 'Ona Rabb’inden mucizeler indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.'"
(Ankebut, 29/50)
Bu ayetin ardından Allah çok daha dikkat çekici bir ifade kullanmaktadır.

"Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır."
(Ankebut, 29/51)
İşte Kur'an'ın bakış açısı burada bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. İnsanlar yeni mucizeler istiyorlar. Allah ise, "Size indirdiğim Kitap yetmiyor mu?" diye soruyor. Bu soru aslında bugün yaşayan bizlere de yöneltilmektedir. Kur'an yeterli değil mi? Allah'ın korunacağını vaat ettiği, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaran bu kitap, neden bazı insanlar için hâlâ yeterli görülmüyor? Çünkü insanlar çoğu zaman hakikati değil, beklentilerine uygun delilleri aramaktadır.

Kur'an neden mucizedir?
Kur'an'ın mucize oluşu yalnızca edebî yönünden kaynaklanmaz. Asıl mucize, insanın fıtratına hitap etmesidir. Kur'an insanı düşünmeye zorlar. İnsanların körü körüne inanmasını istemez. Defalarca şu soruları sorar:
"Aklınızı kullanmaz mısınız?"
(Bakara, 2/44)

"Hiç düşünmez misiniz?"
(En'am, 6/50)

"Onlar Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı?"
(Muhammed, 47/24)
Kur'an'ın sürekli akla seslenmesi tesadüf değildir. Çünkü iman, aklın devre dışı bırakılması değil, aklın doğru kullanılmasının sonucudur. Allah, insanı sorgulayan bir varlık olarak yaratmıştır. Sorgulamayan insan, başkalarının inançlarını miras alır. Sorgulayan insan ise kendi imanını inşa eder. İşte Kur'an bunun için gelmiştir. Gözler görür, kalpler inkâr edebilir

Tarih boyunca birçok topluluk mucizeler gördüğü hâlde iman etmedi. Bunun sebebi mucizenin yetersiz olması değildi. Sorun, kalbin gerçeği kabul etmek istememesiydi. Kur'an bu gerçeği şöyle anlatmaktadır:
"Yeryüzünde dolaşıp da kendileriyle akledecek kalpleri veya işitecek kulakları olmadı mı? Gerçek şu ki gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur."
(Hac, 22/46)
Ne kadar çarpıcı bir ifade... Demek ki mesele göz değildir. İnsan bazen gerçeği bütün açıklığıyla görür ama kabul etmek istemez. Bugün de durum farklı değildir. Kur'an'ı okumadan onun hakkında hüküm verenler... Allah'ın ayetlerini hiç düşünmeden reddedenler... Atalarından gördüklerini sorgulamayanlar... Asıl sorun bilgi eksikliği değil, kalbin hakikate kapanmış olmasıdır.

İman zorlamayla oluşmaz
Allah dileseydi bütün insanlar aynı anda iman ederdi. Fakat o zaman imtihanın anlamı kalmazdı. Kur'an bunu açıkça bildirir.
"Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topluca iman ederdi. O hâlde sen mi insanları iman etmeleri için zorlayacaksın?"
(Yunus, 10/99)
Demek ki Allah'ın amacı insanları mecbur bırakmak değildir. İnsan özgür iradesiyle karar verecektir. Bu yüzden Kur'an ikna eder; baskı kurmaz. Delil sunar; zorlamaz. Hatırlatır; tercih hakkını insana bırakır. İşte gerçek imanın değeri de buradan gelmektedir.

Evrendeki ayetleri görebilmek
Kur'an yalnızca kendi ayetlerine değil, kâinattaki ayetlere de dikkat çeker. Gökyüzü... Dağlar... Yağmur... Bitkiler... Denizler... İnsanın yaratılışı... Bunların tamamı Allah'ın ayetleri olarak tanıtılır.
"Biz onlara hem ufuklarda hem kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu kendilerine apaçık belli olsun."
(Fussilet, 41/53)
Allah, hakikati göstermek için yalnızca bir kitaba işaret etmez. Kâinat da okunması gereken ikinci kitaptır. Kur'an ile evren birbirini doğrular. Birini anlayan diğerini de daha iyi kavrar. İşte bu yüzden Kur'an, insanı sürekli gözlem yapmaya, düşünmeye ve akletmeye çağırmaktadır.

Asıl mucize insanın değişmesidir
Belki de üzerinde en fazla durulması gereken nokta budur. Kur'an'ın en büyük mucizesi denizin yarılması, gökten sofraların inmesi veya olağanüstü olaylar değildir. En büyük mucize, bir insanın Kur'an sayesinde değişmesidir. Kibirli bir insanın alçak gönüllü olması... Zalim bir insanın adaletli hâle gelmesi... Yalancı bir insanın doğruluğu seçmesi... Nankör bir insanın şükretmeye başlaması...

Bunlar gözle görülmeyen ama hayatı değiştiren gerçek mucizelerdir.

Çünkü insanın karakterini değiştirmek, taşları yerinden oynatmaktan çok daha büyük bir dönüşümdür. Kur'an bunun için indirilmiştir.

İman ikna ile değer kazanır
Kur'an'ın hiçbir yerinde "İnan ama düşünme." denmez. Tam tersine, düşünmeyenler eleştirilir. Taklit edenler uyarılır. Atalarının yolunu sorgulamadan sürdürenler kınanır. Allah'ın istediği iman, araştırılmış, sorgulanmış ve ikna olunmuş bir imandır. İşte bu nedenle Kur'an, mucize peşinde koşanları değil, hakikat peşinde koşanları övmektedir.

Bir insan Kur'an'ı önyargısız şekilde okuduğunda, ayetleri kendi bütünlüğü içinde değerlendirdiğinde ve Allah'ın kâinata koyduğu düzeni dikkatle incelediğinde, artık olağanüstü gösterilere ihtiyaç duymaz. Çünkü her gün doğan güneş, her nefes alış, her yağmur damlası ve her vicdan muhasebesi ona Allah'ın ayetlerini hatırlatmaktadır.

Gerçek mucize, görmek isteyene zaten her yerdedir.

Fakat Kur'an'ın işaret ettiği en büyük mucize, insanın kendi iradesiyle hakikati kabul etmesi, ikna olarak iman etmesi ve hayatını Allah'ın kitabına göre yeniden inşa etmesidir. İşte kalıcı olan mucize budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

RABB'E GÖÇ: İMAN VE TESLİMİYETİN ÖNEMİ

 RABB'E GÖÇ: İMAN VE TESLİMİYETİN ÖNEMİ

İnsan hayatı boyunca sürekli bir yöneliş içindedir. Kimi malın peşinden gider, kimi makamın, kimi insanların övgüsünü kazanmanın… Fakat Kur'an insanı bambaşka bir yönelişe çağırır. Bu çağrı, yalnızca bir yer değiştirme değil; kalbin, aklın ve hayatın yönünü Allah'a çevirmesidir. İşte "Rabb'e göç" denildiğinde asıl kastedilen budur.

Kur'an'da geçen bu ifade, insanın güveneceği tek merciin Allah olduğunu hatırlatır. İnsan bazen bulunduğu ortamdan ayrılmak zorunda kalabilir; bazen de bulunduğu yerde kalırken düşüncelerini, önceliklerini ve yaşam biçimini değiştirmesi gerekir. Gerçek göç, insanın Allah'tan uzaklaştıran her şeyi geride bırakıp O'na yönelmesidir.

Düşün... Bir insan yıllarca aynı şehirde yaşayabilir ama kalbi her gün Rabb’ine biraz daha yaklaşabilir. Bir başkası ise ülkeler dolaşsa bile Allah'tan uzak bir hayat yaşayabilir. Demek ki Kur'an'ın üzerinde durduğu göç, öncelikle kalbin göçüdür.

Rabb'e Göç Nedir?
Kur'an'da göç, sadece fiziksel bir yolculuk olarak anlatılmaz. Nebilerin hayatına baktığımızda bunun çok daha derin bir anlam taşıdığını görürüz. Allah'ın çağrısını kabul eden herkes, önce düşüncesini, sonra hayatını, ardından da tercihlerini Allah'ın ölçülerine göre şekillendirir.

Bu nedenle Rabb'e göç; günahı terk etmek, batıldan uzaklaşmak, güveni yalnız Allah'a bağlamak ve hayatı O'nun gösterdiği yolda sürdürmeye karar vermektir.

Kur'an'da Nebi İbrahim'in kavminden ayrılışı anlatılırken bu yöneliş açıkça ifade edilir.
"Bunun üzerine Lut ona iman etti. İbrahim de: 'Ben Rabb’ime göç ediyorum. Şüphesiz O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.' dedi."
(Ankebut, 29/26)
Bu ayette dikkat çeken nokta, İbrahim Nebi'nin "bir yere gidiyorum" dememesi; "Rabbime göç ediyorum" demesidir. Çünkü onun asıl hedefi yeni bir ülke değil, Allah'ın rızasıdır.

İnsan bazen yaşadığı çevrede yalnız kalabilir. İnandığı değerler küçümsenebilir. Doğruyu savunduğu için dışlanabilir. Böyle zamanlarda insanın önünde iki yol vardır: Ya insanların baskısına boyun eğmek ya da İbrahim Nebi gibi Rabb’ine yönelmek. Kur'an, ikinci yolu seçenleri örnek gösterir.

İman, Güven ve Teslimiyet Birbirinden Ayrılmaz
Allah'a inanmak ile Allah'a güvenmek aynı şey değildir. İnsan diliyle iman ettiğini söyleyebilir; fakat zorluk geldiğinde yalnızca maddi sebeplere sarılıyor, Allah'ın yardımını hesaba katmıyorsa güven konusunda eksiklik yaşayabilir. Kur'an ise gerçek imanın teslimiyetle tamamlandığını bildirir.

Teslimiyet, insanın elinden gelen bütün gayreti göstermesi, ardından sonucu Allah'a bırakmasıdır. Bu pasif bekleyiş değildir. Tam aksine, sorumluluğunu yerine getirirken kalbin Allah'a dayanmasıdır.

Hud Suresi'nde Nebi Hud'un kavmine söylediği sözler bu güveni çok açık şekilde ortaya koyar.
"Ben gerçekten benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki O, onu kontrolü altında tutuyor olmasın. Şüphesiz Rabb’im dosdoğru bir yol üzerindedir."
(Hud, 11/56)
Bu ayette geçen güven, şartlara bağlı değildir. Çünkü güvenin kaynağı insanların gücü değil, Allah'ın mutlak kudretidir.

Hiç fark ettin mi? İnsan çoğu zaman kontrol edemeyeceği şeyler yüzünden kaygılanır. Gelecek nasıl olacak? Rızık yeter mi? İnsanlar ne yapacak? Oysa bu ayet, bütün canlıların Allah'ın bilgisi ve yönetimi altında olduğunu bildiriyor. Böyle bir bilgiye gerçekten iman eden bir kalp, elbette olaylara daha farklı bakacaktır.

Bu, sıkıntının hiç yaşanmayacağı anlamına gelmez. Fakat sıkıntının insanı Allah'tan uzaklaştırmasına da izin verilmez.

Rabb'e Göç, Kalbin Yönünü Değiştirmektir
İnsan bazen namaz kılar, oruç tutar; fakat kararlarını verirken insanların beklentilerine göre hareket eder. Bazen Allah'ın rızasını bildiği hâlde çevresinin tepkisinden çekinir. İşte Rabb'e göç tam burada başlar. Kalbin merkezinde kim var? İnsanların övgüsü mü? Korkular mı? Makam mı? Yoksa Allah mı? Kur'an insanı sürekli bu soruyla yüzleştirir.

Çünkü kalbin yönü değişmeden hayatın yönü değişmez.

Allah'ın Rehberliğini Kabul Etmek
Rabb'e yönelen insan yalnız bırakılmaz. Kur'an, Allah'ın yol göstericiliğinin her zaman açık olduğunu bildirir. Ancak bu rehberlikten yararlanabilmek için insanın gönüllü olarak Allah'a yönelmesi gerekir. İsa Nebi'nin insanlara yaptığı çağrı da bu gerçeği hatırlatır.
"Şüphesiz Allah benim de Rabb’imdir, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse yalnız O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur."
(Âl-i İmrân, 3/51)
Dikkat edilirse ayette önce Allah'ın Rabb olduğu hatırlatılıyor, ardından kulluk emrediliyor. Çünkü insan Rabb’ini doğru tanımadan gerçek kulluğu yaşayamaz.

Kur'an'ın çizdiği yol oldukça nettir. Rabb birdir. Kulluk yalnız O'nadır. Doğru yol da budur.

İnsan kendi doğrularını üretmeye başladığında ise yol ayrımları çoğalır. Her düşünce başka bir yöne çağırır. Fakat Allah'ın gösterdiği yol, karmaşık değil açıktır.

Göç Bazen Bir Karardır
Kur'an'da anlatılan göçlerin ortak yönlerinden biri de kararlılıktır. Hiçbir Nebi, hakikati kabul ettikten sonra eski yanlışlara geri dönmemiştir. Çünkü Rabb'e göç etmek, geri dönüşü olmayan bir yön değişikliğidir. Bugün de insan aynı kararı verebilir. Belki kötü bir alışkanlığı bırakacaktır. Belki haksız kazancı terk edecektir. Belki yıllardır taşıdığı kibri bırakacaktır. Belki de yalnızca insanların beğenisini kazanmak için yaşadığı hayatı değiştirip Allah'ın rızasını merkeze alacaktır.

İşte bunların her biri Rabb'e doğru atılmış bir adımdır.

Zorluklar Göçün Bir Parçasıdır
Kur'an hiçbir zaman iman edenlere kolay bir hayat vaat etmez. Aksine, hakka yönelen insanların zaman zaman imtihanlarla karşılaşacağını bildirir. Fakat bu imtihanların amacı insanı yıkmak değil, olgunlaştırmaktır. İbrahim Nebi ateşle sınandı. Nuh Nebi kavmi tarafından alaya alındı. Hud Nebi tehdit edildi. Lut Nebi yalnız bırakıldı. Bütün Nebiler ortak bir özellik taşıyordu: Allah'a güvenmekten vazgeçmediler.

Bu nedenle Rabb'e göç eden insan, zorluk görünce yolundan dönmez. Çünkü hedefi dünya rahatlığı değil, Allah'ın hoşnutluğudur.

Gerçek Özgürlük
İnsan çoğu zaman özgürlüğü istediğini yapmak olarak düşünür. Kur'an ise farklı bir bakış açısı sunar. İnsan Allah'a kul olmadığında mutlaka başka şeylere kul olur. Kimi paraya... Kimi makama... Kimi korkularına... Kimi insanların beklentilerine... Rabb'e göç eden insan ise bütün bu görünmez zincirleri kırmaya başlar.

Çünkü yalnız Allah'a teslim olan kişi, yaratılmışların baskısından da kurtulmaya başlar. İşte gerçek özgürlük budur.

Rabb'e Göç Her Gün Devam Eden Bir Yolculuktur
Rabb'e yönelmek bir defalık verilen bir karar değildir. Her gün yeniden yapılan bir tercihtir. Her sabah insanın kalbi yeniden bir yön seçer. Allah'ın rızasını mı? Yoksa nefsinin isteklerini mi? Bu yüzden Rabb'e göç eden insan sürekli kendisini gözden geçirir. Yanlışını fark ettiğinde Allah'a döner. Doğruyu öğrendiğinde onu uygulamaya çalışır. Bilmediğini öğrenmek için Kur'an'a yönelir. Çünkü bu yolculuk hayatın sonuna kadar devam eder.

Sonuç
Kur'an'ın anlattığı Rabb'e göç, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya gitmekten çok daha kapsamlıdır. Bu göç; kalbin yönünü Allah'a çevirmek, güveni yalnız O'na bağlamak, hayatın merkezine O'nun rehberliğini koymak ve karşılaşılan bütün zorluklara rağmen bu istikameti korumaktır.

İbrahim Nebi'nin kararlılığı, Hud Nebi'nin tevekkülü ve İsa Nebi'nin kulluğa yaptığı çağrı aynı hakikatte birleşmektedir: İnsan ancak Rabb’ine yöneldiğinde gerçek huzuru bulabilir.

Kur'an'ın daveti bugün de aynıdır.

İnsan nereye giderse gitsin, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın, asıl yolculuk Rabb’ine doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk başladığında hayatın anlamı değişir; korkular yerini güvene, dağınıklık yerini istikamete, geçici hedefler ise Allah'ın rızasını arayan kalıcı bir hayata bırakır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

KUR'AN'DA HİÇ KONUŞULMAYAN KONU: DİN İNSANLARI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

 KUR'AN'DA HİÇ KONUŞULMAYAN KONU: DİN İNSANLARI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Din denildiğinde bugün birçok insanın zihninde aynı tablo oluşuyor. Bir tarafta dini bilen kişiler, diğer tarafta ise onların anlattıklarını dinleyen insanlar... Sanki Allah'ın kitabını anlamak için mutlaka bir aracıya ihtiyaç varmış gibi düşünülüyor. Oysa Kur'an'a baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor. Allah, insanla arasına herhangi bir din insanı sınıfı koymuyor. Tam tersine, insanı doğrudan kendi kitabıyla muhatap alıyor.

Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer Kur'an böyle bir sınıf oluşturmuyorsa, bugün din adamı anlayışı nasıl ortaya çıktı? Bu sorunun cevabını bulabilmek için önce Kur'an'ın din anlayışına dönmek gerekir. Çünkü bir yapının gerçekten Allah'ın dini içinde olup olmadığını anlamanın tek ölçüsü yine Allah'ın kitabıdır.

Kur'an'ın Kurduğu İlişki
Kur'an'ın ilk dikkat çeken yönlerinden biri, insanın doğrudan Allah'a yönelmesini istemesidir. İbadet de, dua da, hesap da kişiseldir. İnsan doğduğu andan itibaren kendi sorumluluğunu taşır ve sonunda hesabını da tek başına verir. Bu yüzden Kur'an'da "Allah ile kul arasına giren din adamları" şeklinde oluşturulmuş bir sınıf yoktur. İnsan, Rabb’ine ulaşmak için başka bir insanın onayına ihtiyaç duymaz. Bunu en açık biçimde ortaya koyan ayetlerden biri şudur:
"De ki: Ben size 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum."
(Ahkaf, 46/9)
Bu ayet üzerinde biraz düşünelim. Allah'ın elçisi bile yalnızca vahye uymakla yükümlüyse, ondan sonra gelen herhangi bir insan nasıl din adına yeni hükümler koyabilir? Nasıl sorgulanamaz bir otorite hâline gelebilir?

Kur'an'ın mantığında hiçbir insan Allah adına konuşma yetkisine sahip değildir.

Kur'an Din Adamı Sınıfını Nasıl Değerlendiriyor?
Kur'an'ın en çarpıcı uyarılarından biri Tevbe Suresi'nde yer alır. Burada eleştirilen şey ilim sahibi insanlar değildir. Eleştirilen, insanların dini Allah'ın kitabından değil, insanların otoritesinden öğrenmeye başlamalarıdır.
"Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini ve din adamlarını rabbler edindiler..."
(Tevbe, 9/31)


 

Buradaki "rabb edinmek" ifadesi üzerinde dikkatle durmak gerekir. Bir insana secde etmek gerekmez. Eğer onun din adına söylediği her sözü sorgulamadan kabul ediyor, Allah'ın kitabıyla karşılaştırmadan doğru sayıyorsan, Kur'an'ın uyardığı tehlike tam da burada başlıyor. Hiç fark ettin mi? Bugün birçok kişi bir ayet okuduğunda önce ayeti anlamaya çalışmıyor. İlk yaptığı şey, "Acaba hoca bu konuda ne demiş?" diye araştırmak oluyor. Oysa Kur'an'ın çağrısı bunun tam tersidir. Önce Allah'ın sözü… Sonra düşünmek… Sonra karar vermek… İnsanların sözü ise ancak Kur'an'a uygunsa değer taşır.

Kur'an Her İnsanı Düşünmeye Çağırıyor
Kur'an'ın en dikkat çekici yönlerinden biri sürekli düşünmeyi emretmesidir. Allah, insanı edilgen bir takipçi olarak değil, aklını kullanan bir kul olarak görmek ister. Bu nedenle Kur'an boyunca yüzlerce defa düşünmeye, akletmeye, anlamaya ve ibret almaya çağrı yapılır.
"Onlar sözü dinler, sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir; işte gerçek akıl sahipleri de onlardır."
(Zümer, 39/18)
Bu ayet çok önemli bir ölçü koyuyor. Dikkat edersen ayette "Filanca kişiyi dinleyin." denmiyor. "Sözü dinleyin." Ardından ne yapın? "En güzeline uyun." Peki en güzel söz hangisidir? Kur'an bu sorunun cevabını yine kendisi verir.
"Allah sözün en güzelini, birbirine benzer ve iç içe açıklanan bir kitap olarak indirdi."
(Zümer, 39/23)
Öyleyse ölçü kişi değildir. Ölçü sözdür. Ve sözlerin ölçüsü de Kur'an'dır.

Din Gerçekten Zor Mudur?
Din insanı anlayışının oluşmasının temel sebeplerinden biri de insanların dini karmaşık görmeye başlamasıdır. Toplumda şöyle bir kanaat oluşmuştur: "Kur'an'ı herkes anlayamaz." Peki Allah ne söylüyor? Dört kez aynı ifadeyi tekrar ediyor.

"Andolsun, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?"
(Kamer, 54/17, 22, 32, 40)
Allah aynı cümleyi dört defa tekrar ediyorsa bunun üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Çünkü tekrar, Kur'an'ın dikkat çekme yöntemlerinden biridir. Şöyle düşün... Bir baba çocuğuna aynı uyarıyı dört kez yapıyorsa, bunun sıradan bir söz olmadığını herkes anlar. Allah da Kur'an'ın anlaşılması konusunda aynı vurguyu dört defa yapıyor. O hâlde şu soruyu sormak gerekir: Allah kolaylaştırdığını söylüyorsa, insanlar neden "Anlaşılmaz." diyor? Belki de sorun kitapta değil, kitaba yaklaşımımızdadır.

Bilginin Değeri Başkadır, Otoritenin Değeri Başka
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir.Kur'an bilgi sahibi insanları küçümsemez. Bilakis ilmi över. Ancak ilmin otoriteye dönüşmesini eleştirir. Bilgi paylaşılır. Bilgi öğretilir. Bilgi araştırılır. Ama bilgi hiçbir zaman Allah'ın kitabının önüne geçirilmez.

Bir öğretmenin matematik öğretmesiyle, din adına sorgulanamaz hükümler koyması aynı şey değildir. Kur'an insanların birbirinden öğrenmesini doğal karşılar; fakat hiç kimsenin Allah adına hüküm verme yetkisi olduğunu söylemez. İşte bu denge korunmadığında din, zamanla insanların yönettiği bir sisteme dönüşmeye başlar.

Kur'an'ın Tek Otoritesi Allah'tır
Kur'an'ın temel ilkelerinden biri şudur: Hüküm yalnız Allah'ındır. Bu ilke yalnızca mahkemeler için değildir. Din adına neyin doğru neyin yanlış olduğunun ölçüsü de Allah'ın kitabıdır.
"Hüküm yalnız Allah'ındır..."
(Yusuf, 12/40)
İnsanlar açıklama yapabilir. Araştırabilir. Fikir ortaya koyabilir. Fakat bunların hiçbiri vahiy değildir. Bu yüzden her söz Kur'an'ın terazisine çıkarılmalıdır.

Kur'an Üzerinde Düşünmek Her Müminin Görevidir
Kur'an okumak yalnızca sevap kazanmak için yapılan bir ibadet değildir. Kur'an anlaşılmak için indirilmiştir. Allah bunu açıkça bildiriyor.
"Onlar Kur'an üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içinde birçok çelişki bulurlardı."
(Nisa, 4/82)
Bu ayet dikkat çekici bir soru soruyor. "Düşünmez misiniz?" Ayet "Âlimler düşünsün." demiyor. "Din insanları düşünsün." de demiyor. Muhatap bütün insanlardır. Demek ki düşünmek de, anlamaya çalışmak da herkesin görevidir.

Kur'an'ı Gölgeleyen Yapılar
Tarih boyunca din, bazen samimi insanların elinde bir hidayet vesilesi olurken bazen de güç elde etmek isteyenlerin elinde bir otorite aracına dönüşmüştür. Kur'an bu tehlikeyi haber verir.
"Kendilerine ilim verilenler onun Rabb’inden gelen gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler..."
(Hac, 22/54)
Aynı bağlamda Kur'an, kalplerinde eğrilik bulunanların ayetleri farklı amaçlarla kullanabileceklerine de dikkat çeker. Bu nedenle bilgi tek başına yeterli değildir; önemli olan bilginin hangi niyetle kullanıldığıdır. Düşün... Bir bıçakla ekmek de kesebilirsin. Aynı bıçakla zarar da verebilirsin. Sorun bıçakta değildir. Onu kullanan niyettedir. Bilgi de böyledir. Allah için kullanılırsa rahmet olur. Menfaat için kullanılırsa insanları Allah'tan uzaklaştırabilir.

Din Yalnızca Allah'ındır
Kur'an'ın tekrar tekrar vurguladığı temel gerçek şudur: Din herhangi bir grubun, kurumun veya insanın malı değildir. Din yalnızca Allah'a aittir.
"Dikkat edin! Halis din yalnız Allah'ındır..."
(Zümer, 39/3)
Bu ifade aslında bütün tartışmanın özetidir. Din Allah'ınsa, onu belirleme yetkisi de yalnızca Allah'a aittir. İnsanların görevi ise bu dine teslim olmaktır; onu değiştirmek, genişletmek veya daraltmak değildir.

Peki Bugün Ne Yapmalıyız?
Bugün yeniden Kur'an'ın gösterdiği sade çizgiye dönmeye ihtiyaç var. Bu, bilgi sahibi insanlardan uzak durmak anlamına gelmez. Aksine, bilgiden yararlanırken ölçüyü kaybetmemek demektir. Hiç kimsenin sözü Allah'ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz. Her açıklama Kur'an'a arz edilir. Kur'an'a uyuyorsa alınır. Uymuyorsa bırakılır. İşte gerçek özgürlük burada başlar. Çünkü insan artık kullara değil, yalnızca Rabb’ine bağlanmıştır. Kur'an'ın inşa etmek istediği bilinç tam da budur. Okuyan… Düşünen… Araştıran… Sorgulayan… Ve sonunda yalnızca Allah'ın kitabını ölçü alan bir mümin...

Böyle bir insan artık dinini başkalarının omuzlarında taşımaz. İnancını kendi aklıyla, kendi vicdanıyla ve Allah'ın indirdiği ayetlerle temellendirir. İşte Kur'an'ın hedeflediği kulluk da budur.

Allah ile kul arasında hiçbir beşerî otoritenin gölge oluşturmadığı, vahyin tek ölçü olduğu, sorumluluğun kişisel, hesabın bireysel olduğu bir kulluk…

Kur'an'ın çağrısı, insanı bağımlı hâle getirmek değil; onu Allah'a yönelmiş, bilinçli ve özgür bir kul olarak ayağa kaldırmaktır. Bu yüzden her müminin en büyük sorumluluğu, dinini başkalarının anlattıklarıyla değil, bizzat Allah'ın indirdiği kitapla tanımaya çalışmasıdır. İnsan Kur'an'ı okudukça yalnızca bilgi edinmez; aynı zamanda Allah ile arasındaki bağı güçlendirir, güvenini yalnız O'na yöneltir ve inancını sağlam bir temel üzerine kurar. Belki de bugün yeniden sormamız gereken en önemli soru şudur: Ben dinimi gerçekten Allah'ın kitabından mı öğreniyorum, yoksa bana anlatılan dini mi yaşıyorum?

Bu soruya verilecek samimi cevap, insanın hayatındaki en büyük dönüşümün başlangıcı olabilir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

 SÖZLERİMİZİ KUR'AN'IN DENGESİYLE SÖYLEMELİYİZ

İnsan bazen doğru bir cümle kurar; fakat o cümleyi eksik bıraktığı için yanlış anlaşılmasına sebep olur. Çünkü bazı gerçekler, tek başına söylendiğinde hakikatin yalnızca bir yönünü anlatır. Diğer yönü açıklanmadığında ise dinleyen kişi farklı sonuçlara ulaşabilir.

Kur'an, birçok konuyu bir bütün hâlinde ele alır. Bir ayetin açıkladığını başka bir ayet tamamlar. Bu sebeple biz de konuşurken Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi korumak zorundayız.

Örneğin sıkça duyulan şu söz doğrudur: "Her şeyi yapan Allah'tır."
Bu ifade, Kur'an'ın bildirdiği bir gerçektir. Çünkü göklerin, yerin ve bütün varlıkların yaratıcısı Allah'tır. O'nun dilemesi olmadan hiçbir şey varlık sahnesine çıkamaz.
Kur'an şöyle buyurur:
"Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir."
(Zümer, 39/62)

Bir başka ayette ise şöyle denilir:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini yaratır."
(Şûrâ, 42/49)
Bu ayetler bize yaratmanın yalnızca Allah'a ait olduğunu açıkça bildirir. Fakat burada durursak önemli bir eksiklik ortaya çıkar. Çünkü Kur'an aynı zamanda insanın tercih eden, isteyen, çalışan ve yaptıklarından sorumlu tutulan bir varlık olduğunu da bildirir.
İşte bu nedenle şu cümle de doğrudur: "Hayatta meydana gelen işler insanların elleriyle gerçekleşir." İnsan iyiliği de kötülüğü de kendi iradesiyle seçer.
Kur'an bunu açıkça ifade eder:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder."
(Şûrâ, 42/30)

Başka bir ayette ise şöyle buyurulur:
"İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır."
(Necm, 53/39)
Dikkat edilirse Kur'an, insanı yaptığı tercihlerden sorumlu tutmaktadır. Eğer insanın hiçbir iradesi olmasaydı, sorumluluk da anlamını kaybederdi. Peki, bu iki gerçek nasıl bir araya gelir? Bir tarafta her şeyin yaratıcısı Allah... Diğer tarafta yaptıklarından sorumlu tutulan insan... Kur'an bu iki gerçeği birbirine karşıt olarak sunmaz. Çünkü yaratmak Allah'a, tercih etmek ise insana aittir. İnsan ister. Karar verir. Gayret gösterir. Fiili gerçekleştirir. Fakat bütün bunların gerçekleşmesini mümkün kılan hayatı, bedeni, aklı, gücü, zamanı ve imkânı yaratan Allah'tır.

Hiç düşündün mü? Bir insan elini kaldırmaya karar verir. Bu karar ona aittir. Fakat o eli, kasları, sinirleri, nefesi ve hayatı yaratan kimdir? İşte Kur'an, insanın iradesi ile Allah'ın yaratmasını birbirine karıştırmamayı öğretir.

Bu dengeyi kaybettiğimizde iki büyük yanlış ortaya çıkar. Birincisi, bütün sorumluluğu Allah'a yüklemektir. Böyle düşünen kişi yaptığı yanlışları kader diyerek açıklamaya çalışabilir. Oysa Kur'an, insanın kendi tercihinden sorumlu olduğunu bildirir.
İkincisi ise her şeyi yalnızca insanın yaptığına inanarak Allah'ın kudretini göz ardı etmektir. Bu da insanı, sahip olduğu gücün gerçek sahibini unutmaya götürür.

Kur'an her iki aşırılığı da reddeder.

Bir yandan insanı sorumlu tutarken diğer yandan her nimetin ve her imkânın Allah'tan geldiğini hatırlatır.
"Size gelen her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğunda yalnız O'na yalvarırsınız."
(Nahl, 16/53)
Bu nedenle konuşurken kullandığımız ifadelerin neyi kastettiği açık olmalıdır.
"Her şeyi Allah yapıyor." dediğimizde, insanın iradesini yok sayıyormuşuz gibi anlaşılmamalıdır.
"Her şeyi insan yapıyor." dediğimizde ise Allah'ın yaratmasını inkâr ediyormuşuz gibi bir anlam çıkmamalıdır.

Kur'an'ın ortaya koyduğu denge korunmadığında, doğru sözler bile yanlış sonuçlar doğurabilir. İnsanlar eksik anlatılan bir ifadeden farklı anlamlar çıkarabilir, gereksiz tartışmalar başlayabilir ve kardeşlik hukukuna zarar verecek ithamlar ortaya çıkabilir. Kur'an ise bizi, bilgiyi eksik aktarmaktan sakındırır. Hakikati bütün yönleriyle ifade etmek, müminin sorumluluğudur.
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsrâ, 17/36)

Sonuç
Kur'an'a göre yaratmak Allah'a aittir; tercih etmek ve o tercihten sorumlu olmak ise insana aittir. Bu iki gerçeği birbirinden ayırmak da, birbirine karıştırmak da doğru değildir.

Bu nedenle konuşurken kısa fakat eksik cümleler kurmak yerine, Kur'an'ın ortaya koyduğu dengeyi gözetmek gerekir. Çünkü bazen doğru söylenmiş bir söz, eksik bırakıldığı için yanlış anlaşılabilir. Mümin, hakikati sadece doğru söyleyen değil; aynı zamanda doğru anlaşılacak şekilde ifade etmeye özen gösteren kimsedir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

  KUR'AN'A GÖRE ALLAH'IN DİNİ NASIL DEĞİŞTİRİLİR? İnsanlık tarihi incelendiğinde ilginç bir gerçek ortaya çıkar. Allah, her to...