Önce Kur’an: İnsanın Kalbiyle Yüzleşmesi

 Önce Kur’an: İnsanın Kalbiyle Yüzleşmesi

İnsan bazen kalabalığın içinde yürürken kendini yalnız hisseder. Gürültü vardır, söz vardır, anlatan çoktur; fakat insanın iç dünyasında hâlâ cevap bekleyen sorular durur. İşte din meselesi de çoğu zaman böyle bir noktada karşımıza çıkar. Yüzlerce kitap, binlerce yorum, sayısız anlatım… Ama insan yine de kendi kendine sorar: Gerçekten Allah bizden ne istiyor?

Bir düşünelim. Yüce Allah insanı yaratırken onu akılsız bırakmadı. Ona düşünme yeteneği verdi. Soru sorma cesareti verdi. İyiyi kötüden ayırabilecek bir vicdan verdi. Ve bütün bunların yanında bir de yol gösterici olarak vahyini indirdi.

Kur’an işte bu yüzden sıradan bir kitap değildir. O, insanın hayat yolculuğunda önüne konulan bir pusuladır. Eğer pusula doğruysa insan yönünü bulur. Ama pusulanın yanına başka pusulalar koyarsanız, her biri farklı yön gösterirse insan şaşkınlık yaşamaya başlar.

Kur’an’ın kendisi hakkında söylediği sözler bu konuda son derece açıktır:

“Biz bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(Enam, 6/38)

Bu ayet insanı derin bir düşünceye davet eder. Eğer Allah bir kitabın içinde “hiçbir şeyi eksik bırakmadık” diyorsa, o kitap nasıl olur da insanın hayatı için yetersiz sayılabilir?

İşte tam burada insanın kendi kalbiyle yüzleşmesi gerekir. Çünkü mesele sadece bilgi meselesi değildir. Mesele, kimin sözünü esas alacağımız meselesidir.

Allah’ın sözü mü?

Yoksa insanların sözleri mi?

 

Din Kaynağı mı, İnsan Yorumu mu?

Tarih boyunca insanlar Allah’ın indirdiği vahyin etrafına yorumlar yapmıştır. Bu son derece doğal bir durumdur. İnsan düşünür, anlamaya çalışır, yorum yapar. Fakat sorun yorumun kendisi değildir. Sorun, yorumun zamanla vahyin yerine geçmesidir.

Bir düşünün. Bir insan size bir mektup gönderse ve o mektubu size ulaştıran kişi daha sonra kendi yorumlarını da mektubun içine eklemeye başlasa… Bir süre sonra hangisinin gerçek söz, hangisinin yorum olduğunu ayırt etmek zorlaşmaz mı?

Din alanında da benzer bir durum yaşanmıştır.

Allah’ın kitabı bir tarafta dururken, insanların yazdığı binlerce eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler zamanla o kadar çoğalmıştır ki bazı insanlar için asıl kaynak Kur’an değil, bu kitaplar haline gelmiştir.

Oysa Kur’an’ın kendisi şöyle sorar:

“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Casiye, 45/6)

Bu soru basit bir soru değildir. Bu soru insanın zihnini sarsan bir sorudur. Çünkü ayet açıkça şunu söyler: Allah’ın sözünden sonra başka bir sözü din adına temel almak insanı büyük bir çelişkiye sürükler.

Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır. İnsanların yazdığı kitaplar tamamen değersiz değildir. Tarihi anlatabilirler. İnsanların tecrübelerini aktarabilirler. Geçmişte yaşanan olayları anlatabilirler. Bunların hepsi faydalı olabilir.

Fakat bir kitabın faydalı olması başka bir şeydir, dinin kaynağı olması başka bir şeydir.

İşte bu ayrım yapılmadığında din alanı bulanıklaşmaya başlar.

Nebi ve Resul Kavramını Doğru Anlamak

Kur’an’da iki kavram sık sık karşımıza çıkar: Nebi ve Resul.

Bu kavramlar çoğu zaman birbirine karıştırılır. Oysa Kur’an’ın dili oldukça açıktır.

Nebi, Allah’tan vahiy alan kişidir.

Resul ise aldığı vahyi insanlara ulaştıran elçidir.

Nebi Muhammed bu iki görevi birlikte taşıyan bir insandır. O hem vahyi alan bir nebi, hem de vahyi insanlara ileten bir resuldür. Fakat burada unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır.

Muhammed’in görevi vahiy üretmek değildir.

Onun görevi vahyi iletmektir.

Kur’an bunu son derece açık bir şekilde ifade eder:

“Resulün görevi sadece tebliğdir.”
(Maide, 5/92)

Bu ayeti okuyan insanın zihninde şu soru oluşmalıdır: Eğer resulün görevi tebliğ ise, yani Allah’ın indirdiğini insanlara ulaştırmak ise, o zaman din adına bağımsız hükümler koyma yetkisi kime aittir?

Kur’an bu soruya da cevap verir:

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yusuf, 12/40)

Bu ayet din anlayışının temel direklerinden biridir. Çünkü dinin sahibi Allah’tır. İnsanlar din hakkında konuşabilir, düşünebilir, yorum yapabilir; fakat hüküm koyma yetkisi yalnız Allah’a aittir.

 

İnsanların Din Üretme Eğilimi

İnsan doğası ilginçtir. İnsan bazen Allah’ın koyduğu sınırları yeterli görmez. Daha fazlasını eklemek ister. Daha fazla kural koymak ister. Daha fazla ayrıntı üretmek ister.

Bunu günlük hayatımızda da görürüz.

Bir kurum düşünün. Kurumun bir yönetmeliği vardır. Bu yönetmelik açık ve nettir. Fakat zamanla bazı insanlar yeni kurallar koymaya başlar. Küçük eklemeler yapılır. Sonra bu eklemeler büyür. Bir süre sonra insanlar asıl yönetmeliği değil, eklenen kuralları konuşmaya başlar.

Din alanında da benzer bir süreç yaşanmıştır.

Kur’an insanlara temel ilkeleri verir. Helali ve haramı açıklar. Adaleti, merhameti, sorumluluğu anlatır. Fakat bazı insanlar bununla yetinmez. Daha fazla hüküm üretmek ister.

Oysa Kur’an bu konuda insanı uyarır:

“Ey iman edenler! Açıklandığında sizi zor durumda bırakacak şeyleri sormayın.”
(Maide, 5/101)

Bu ayet insanın dikkatini çeken bir noktaya işaret eder. Allah bazı konuları bilerek açıklamamıştır. Çünkü hayatın bir kısmını insanın özgür iradesine bırakmıştır.

Fakat insan bazen bu boşluğu doldurmak ister. Yeni yasaklar koyar. Yeni kurallar üretir.

Ve bir süre sonra insanlar şu soruyu sormaya başlar: Din bu kadar zor muydu?

 

Çoğunluğa Uymanın Tehlikesi

İnsan sosyal bir varlıktır. Çevresindeki insanların düşüncelerinden etkilenir. Kalabalığın içinde olmak ona güven verir.

Fakat Kur’an çoğunluk psikolojisi konusunda insanı uyarır:

“Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(Enam, 6/116)

Bu ayet insanı ciddi bir muhasebeye çağırır.

Çünkü tarih boyunca yanlış düşünceler çoğu zaman kalabalıkların içinde yayılmıştır. Bir fikir yaygın olabilir, ama doğru olmayabilir.

Bir düşünün.

Bir şehirde herkes yanlış bir yönü gösterse, kuzey güney olur mu?

Olmaz.

Gerçek yön değişmez.

Din konusunda da gerçek değişmez. Allah’ın kitabı ortada dururken çoğunluğun ne düşündüğü gerçeği değiştirmez.

 

İnsanların Manevi Lider Üretme Eğilimi

Tarihin her döneminde bazı insanlar diğer insanlardan daha fazla dini otorite elde etmeye çalışmıştır. Bu bazen bilinçli bir şekilde olur, bazen de insanlar farkında olmadan böyle bir yapı oluşturur.

Kur’an bu durumu geçmiş toplumlar üzerinden anlatır:

“Onlar alimlerini ve rahiplerini Allah’tan başka rabbler edindiler.”
(Tevbe, 9/31)

Bu ayeti okuyan insanın ilk tepkisi genellikle şu olur: “Biz böyle bir şey yapmayız.”

Fakat ayetin mesajı daha derindir.

Bir insanın Allah’tan başka rabb edinmesi sadece ona secde etmesi anlamına gelmez. Bir insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmek de aynı tehlikeyi doğurur.

Bir düşünün.

Bir meselede Kur’an bir şey söylüyor. Ama bir kişi çıkıp farklı bir hüküm veriyor. İnsanlar da Kur’an’ı bırakıp o kişinin sözünü esas alıyor.

İşte ayetin uyardığı durum tam olarak budur.

 

Tasavvuf İçinde Ortaya Çıkan Aşırılıklar

İslam tarihi boyunca tasavvuf adı altında birçok güzel ahlak öğretisi ortaya çıkmıştır. İnsanlara sabrı, tevazuyu, merhameti öğreten nice güzel örnekler vardır.

Fakat tarih boyunca bazı aşırılıklar da ortaya çıkmıştır.

Bazı anlatılarda “kutup”, “gavs”, “üçler”, “yediler” gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Bu kavramlara göre bazı insanlar evrenin yönetiminde özel bir role sahiptir.

Bu iddialar kulağa etkileyici gelebilir.

Fakat Kur’an bu konuda son derece nettir.

“Göklerin ve yerin yönetimi yalnız Allah’ındır.”
(Zümer, 39/44)

Bu ayet insanın zihnindeki bütün karmaşayı ortadan kaldırır. Evrenin yönetimi Allah’a aittir. Hiçbir insan, ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın yönetiminde ortak değildir.

 

Ölüm ve Hayat Yetkisi

Bazı anlatılarda velilerin ölüm üzerinde tasarruf sahibi olduğu iddia edilir. Oysa Kur’an bu konuda son derece açıktır.

“Canları alan Allah’tır.”
(Zümer, 39/42)

Hayat ve ölüm insanın elinde değildir. Bu yetki yalnız Allah’a aittir.

İnsan bunu kabul ettiğinde kalbinde büyük bir rahatlama oluşur. Çünkü insan artık başka insanların elinde değil, doğrudan Allah’ın kudreti altında olduğunu bilir.

 

Allah Tek Başına Anıldığında

İnsan psikolojisi bazen ilginç tepkiler verir. Kur’an bu psikolojiyi çok çarpıcı bir şekilde anlatır.

“Allah tek başına anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri nefretle dolar; O’nun dışında başkaları anıldığında ise sevinirler.”
(Zümer, 39/45)

Bu ayet insanın kalbine ayna tutar.

Bir düşünelim.

Bir sohbet ortamında sadece Allah konuşulduğunda insanlar sıkılıyor mu?

Ama bir şeyh, bir alim, bir lider konuşulduğunda ortam canlanıyor mu?

Eğer böyleyse insanın kendi kalbini sorgulaması gerekir.

 

Kur’an’ın İnsan İçin Kolaylaştırılması

Kur’an insanlara zor bir kitap olarak gönderilmemiştir. Aksine Allah onu anlaşılabilir kıldığını açıkça bildirir.

“Biz Kur’an’ı öğüt alınması için kolaylaştırdık.”
(Kamer, 54/32)

Bu ayet insanın zihnindeki büyük bir korkuyu ortadan kaldırır. Çünkü bazı insanlar Kur’an’ı anlamanın imkânsız olduğunu düşünür.

Oysa Allah tam tersini söylüyor.

Kur’an anlaşılabilir bir kitaptır.

Elbette insanın düşünmesi gerekir. Araştırması gerekir. Fakat Allah’ın kitabı insanın anlayamayacağı bir sırlar kitabı değildir.

 

İnsanın Kendi Kalbine Dönmesi

Bütün bu konuların sonunda insan yine kendisiyle baş başa kalır.

Din aslında kalbin Allah ile kurduğu bağdır.

İnsan başka insanların sözlerine sonsuz güven duyabilir. Ama hesap günü geldiğinde herkes kendi ameliyle yüzleşecektir.

Kur’an bu gerçeği çok açık bir şekilde hatırlatır:

“Bu Kitap sizin için bir öğüttür ve ondan sorguya çekileceksiniz.”
(Zuhruf, 43/44)

İşte insanın kalbinde yankılanması gereken soru budur.

Biz gerçekten Allah’ın kitabını mı merkeze alıyoruz?

Yoksa din adına oluşturulan başka otoritelerin arkasından mı gidiyoruz?

Cevabı herkes kendi içinde bulacaktır.

Çünkü Allah insanın kalbini herkesten iyi bilir.

 

  PARALEL DİN VE ALLAH’IN KİTABINA SADAKAT İçtihat mı, Tesir mi? Dini yorumlamak insanın tabiatında vardır. Ama Kur’an’a sadık kalmak, y...