Dileyen Kim? Seçen Kim? Bağışlayan Kim?
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.” diye başlıyor söz.
Ardından insanın içine doğru dönüyor: “İçinizdekini açığa vursanız da
gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çeker.” Ve sonra o çok tartışılan cümle
geliyor:
“Dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır.”
(Bakara, 284)
Bu ayeti çoğu zaman yarım anlıyoruz. Hatta bazen korkuyla,
bazen de yanlış bir umutla okuyoruz. Sanki ortada ölçüsüz bir tercih varmış
gibi… Sanki Allah bir kulunu sebepsiz yere seviyor, bir başkasını sebepsiz yere
dışlıyor gibi… Oysa ayetin başı ve sonu birlikte okunmadığında ortaya böyle bir
tablo çıkıyor.
Önce şunu netleştirelim: Kur’an’a göre Allah insanların
Rabbi’dir; bir grubun, bir soyun, bir mezhebin değil. İnsan olarak herkes O’nun
kuludur. Değer ölçüsü soy, makam, güç, zenginlik değildir. Ölçü takvadır.
Yani kişinin Allah bilinciyle yaşaması, sınırları gözetmesi, sorumluluğunun
farkında olmasıdır.
“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, takvaca en ileride
olanınızdır.”
(Hucurat, 13)
Demek ki değer keyfî değil; ölçüye bağlı. Ölçü varsa
adalet vardır. Adalet varsa keyfîlik yoktur.
Öyleyse şu soruyu sormamız gerekiyor: “Dilediğini
bağışlar, dilediğini azaplandırır.” ifadesindeki dileme neyin dilemesidir?
Gelişigüzel bir tercih mi, yoksa insanın kendi tercihiyle bağlantılı bir sonuç
mu?
Bu sorunun cevabı insanın yaratılış gayesinde
saklıdır.
Hayat Neden Var?
Kur’an hayatı ve ölümü boş bir sahne olarak anlatmaz. Bir
oyun değil, bir imtihan alanı olarak tanımlar:
“O, hanginizin amel bakımından daha güzel olacağını
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”
(Mülk, 2)
Dikkat edelim: “Daha çok” değil, “daha güzel”. Yani
nicelik değil nitelik. Çok iş yapmak değil, doğru işi yapmak. Ve bu deneme akıl
sahibi, sorumluluk çağına ulaşmış insan içindir.
Peki insan neden deneniyor?
Çünkü insanın içinde iki yön var. Kur’an bunu çok çarpıcı bir şekilde anlatır:
“Nefse ve onu bir düzen içinde biçim verene, sonra ona
fücurunu ve ondan sakınmayı ilham edene andolsun.”
(Şems, 7-8)
Buradaki iki kavramı açalım.
- Fücur:
Sınır tanımama, taşkınlık, ölçüsüzlük, kötülüğe meyil.
- Takva:
Sınırı gözetme, bilinçli olma, korunma, kendini tutabilme.
İnsan, içinde bu iki sesi duyar. Biri “boş ver” der, diğeri
“dur” der. Biri “kimse görmüyor” der, diğeri “Allah görüyor” der. Biri “sen
haklısın” der, diğeri “adaletli ol” der.
Kur’an devam eder:
“Onu arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise
ziyana uğramıştır.”
(Şems, 9-10)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Arındıran
kim? Kirleten kim? İnsan. Yani sorumluluk insana verilmiştir. Allah insana
fücuru da takvayı da göstermiştir; ama hangisini büyüteceğine insan karar
verir.
Bu noktada şu ayet çok nettir:
“Biz ona yolu gösterdik; artık ya şükredici olur ya da
nankör.”
(İnsan, 3)
Yol gösterilmiş. Seçim insana bırakılmış.
O hâlde “dilediğini bağışlar” ifadesini, bu özgür
seçimden kopararak anlamak Kur’an bütünlüğünü bozar.
Elçi Neden Gönderildi?
İnsan sadece iç sesiyle baş başa bırakılmamıştır. İç pusula
var; ama pusula tek başına yetmez. Harita gerekir. İşte o harita vahiydir.
O haritayı getiren de nebilerdir.
Resül Muhammed, Resül İsa, Resül Musa… Hepsi aynı
temel çağrıyı yapmıştır: Allah’a kulluk edin, ölçüyü koruyun, zulmetmeyin,
adaletten sapmayın.
Burada çok önemli bir ilke vardır:
“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisa, 80)
Bu ayeti doğru anlamak gerekir. Resule itaat, şahsına
itaat değil; getirdiği vahye itaattir. Çünkü resul kendi adına konuşmaz.
Tebliğ eder. Mesajı iletir. Mesaj Allah’ındır.
Bu nedenle resule itaat, Allah’a itaattir. Ama bu, “nebiye
itaat şartı” gibi mekanik bir kalıp değildir. Mesele kişiye bağlılık değil; vahye
bağlılıktır.
Yine Kur’an’da şöyle denir:
“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra
elçiye muhalefet ederse… onu döndüğü şeyde bırakırız.”
(Nisa, 115)
Burada “bırakırız” ifadesi önemlidir. Zorla saptırma
yok. Seçtiği yolda bırakılma var. Yani kişi yönünü ne tarafa çevirirse,
o yönde ilerler.
Bir insan düşünün. Sürekli yalan söylüyor. İlk yalanı
söylerken içi rahatsız olur. İkinci yalan daha kolay gelir. Üçüncüde artık yüzü
kızarmaz. Sonra yalan onun karakteri olur. İşte bu süreç “kalbin
mühürlenmesi” diye anlatılır. Bir anda olan bir şey değil; tercihlerin
birikimidir.
“İman edip sonra inkâr edenler, sonra yine iman edip
sonra inkâr edenler, sonra inkârları artanlar… Allah onları bağışlayacak
değildir ve onları doğru yola iletecek değildir.”
(Nisa, 137)
Burada kapı ilk hatada kapanmıyor. Tekrar tekrar fırsat var.
Ama inkâr bilinçli ve ısrarlı bir hâle gelirse, artık insan kendi seçiminin
sonucunu yaşar.
Tıpkı bir cıvatanın yalama olması gibi… Başta tutar. Sonra
gevşer. Sonra hiçbir işe yaramaz.
Bir Sınav Hikâyesi
Lisede bir sınav anını düşünelim. Öğretmen kâğıtları
dağıtıyor. Bir öğrenci ayağa kalkıp “Bana düşük not vermişsiniz.” diyor.
Öğretmen ise şu cevabı veriyor: “Ben sana düşük not vermedim, sen düşük
aldın.”
Aslında adalet budur.
“Her insanın amelini boynuna doladık. Kıyamet günü önüne
açılmış bir kitap çıkarırız.”
(İsra, 13)
Yani herkes kendi karnesini taşır. Başkasının notuyla
yargılanmaz. Başkasının günahıyla suçlanmaz. Başkasının iyiliğiyle kurtulmaz.
Bu yüzden dünya hayatı, Allah’ın adalet dağıttığı yer
değildir; insanlara adaletli olmayı emrettiği yerdir.
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve
yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun.”
(Nisa, 4/135)
Dünya sahnesinde roller farklıdır. Kimi zengin, kimi fakir;
kimi güçlü, kimi zayıf. Ama bu farklılık üstünlük değil, imtihan
çeşitliliğidir.
Rüzgârın oluşması için sıcak ve soğuk hava gerekir. Her yer
aynı sıcaklıkta olsaydı hareket olmazdı. İnsanlar da farklı özelliklerle
yaratılmıştır ki birbirlerine muhtaç olsunlar.
Ancak bu farklılık, ayrıcalık değildir. Zenginlik bir
süstür. Güç bir emanettir. Akıl bir sorumluluktur.
“Dünya hayatının süsü mallar ve evlatlardır.”
(Kehf, 46)
Süs aldatıcı olabilir. Asıl değer, o süsün nasıl
kullanıldığıdır.
Allah Müdahale Etmez mi?
Şu yanlış algıyı düzeltelim: Allah insanları robot gibi
yönlendirmez. Birini zorla hidayete, birini zorla sapkınlığa sürüklemez.
“Bizim ayetlerimiz hakkında eğrilik yapanlar Bize gizli
kalmaz. İstediğinizi yapın; O yaptıklarınızı görendir.”
(Fussilet, 40)
Bu ifade özgürlük alanını gösterir. “İstediğinizi
yapın” serbestliktir; ama sonuçsuz değildir.
Yine şöyle denir:
“Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi
manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı.”
(Hac, 40)
Burada ilahi sistemin nasıl işlediği anlatılır. İnsanlar
birbirlerini dengeler. Yanlış yapanı bazen başka bir insan durdurur. Dünya
hayatında ilahi müdahale genellikle koyulan yasalar üzerinden işler.
Denize giren yüzme bilmiyorsa boğulur. Ateşe giren yanar.
İçki içen sarhoş olur. Bunlar evrensel yasalardır. Aynı şekilde ahlaki
yasalar da vardır. Zulmeden toplum çöker. Adaletsizlik çürüme getirir.
İhanet güveni yıkar.
Bu yüzden Kur’an’da geçen “saptırır” ifadesi, kişinin
tercih ettiği yolda ilerlemesine izin verilmesidir. “Hidayete erdirir”
ifadesi de doğruya yönelene yolun açılmasıdır.
Bir insan iyiliğe küçük bir adım atar. Sonra ikinci adım
kolaylaşır. Üçüncü daha da kolay… Aynı şey kötülük için de geçerlidir.
İşte bu süreç, ilahi dilemenin insanın seçimiyle
kesiştiği noktasıdır.
Kim Ne İsterse…
“Kim çabuk geçeni (dünyayı) isterse, orada dilediğimiz
kimseye dilediğimizi veririz, sonra ona cehennemi kılarız.”
(İsra, 18)
“Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ona yaraşır
çaba gösterirse, işte onların çabası karşılık görür.”
(İsra, 19)
“Hepsine Rabb’inin ihsanından veririz.”
(İsra, 20)
Dikkat edilmesi gereken kelime “ister”dir. İrade
insandadır. Allah kimseyi zorla dünya hırsına sürüklemez. Ama dünyayı isteyenin
önünü bütünüyle kapatmaz. İstediğini verir; fakat sonuçlarını da bildirir.
Aynı şekilde ahireti isteyen için de yol açıktır. Ama
istemek kuru bir temenni değildir. “Çaba göstermek” şartı vardır.
Terlemeden ürün olmaz. Emek olmadan netice yoktur. Kur’an
buna “sarp yokuş” der.
(Beled, 11)
Yoksula yardım etmek, zulme karşı durmak, nefsin
taşkınlığına direnmek kolay değildir. Ama değerli olan budur.
İşte bağışlanma da bu zeminde anlaşılmalıdır. Bağışlanma,
pişmanlıkla yön değiştiren için vardır. İnatla sürdürülen kötülük için değil.
Ölüm geldiğinde artık defter kapanır. Karne yazılmıştır.
Ahirette not değişmez.
Bu yüzden “Nasıl olsa Allah bağışlar.” diye bir
rahatlık Kur’an’da yoktur. Aynı şekilde “Ben ne yaparsam yapayım Allah beni
saptırdı.” diye bir mazeret de yoktur.
İnsan kendi yönelişinden sorumludur.
“Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.”
(Nisa, 40)
Adalet budur. Ve adalet varsa korku değil sorumluluk
vardır. Ümitsizlik değil bilinç vardır. Keyfîlik değil ölçü vardır.
İnsan, içindeki sesi dinleyerek, vahyin rehberliğini kabul
ederek, resule itaatin Allah’a itaat olduğunu bilerek yürürse; bağışlanma
umudu sağlam bir zemine oturur.
Ama kişi yüzünü ısrarla karanlığa çevirirse, güneş
doğduğunda bile gözlerini kapatırsa, karanlık onun tercihi olur.
Dileyen Allah’tır. Ama seçen insandır.