Adalet: İmanın Omurgası
İnsan hayatında bazı kavramlar vardır ki, onları
kaybettiğinizde geriye sadece karmaşa kalır. Adalet işte böyle bir
kavramdır. Eğer bir toplumda adalet zedelenirse, insanlar arasındaki güven
yavaş yavaş erimeye başlar. Güvenin eridiği yerde ise korku, kuşku ve haksızlık
büyür. Kur’an tam da bu yüzden adalet konusunu yalnızca bir hukuk meselesi
olarak değil, imanın ayrılmaz bir parçası olarak ele alır.
Çoğu insan adaleti yalnızca mahkeme salonlarıyla
ilişkilendirir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet anlayışı bundan çok daha
geniştir. Bir söz söylerken, bir hüküm verirken, bir insan hakkında kanaat
oluştururken, hatta kalbimizden geçen bir değerlendirmede bile adalet
terazisi devreye girer.
Kur’an’da adalet yalnızca “doğru karar vermek” değildir.
Adalet; hakkı yerli yerine koymak, kim olursa olsun hak sahibine
hakkını vermek ve duyguların hükmü değil hakikatin hükmüyle hareket
etmek demektir.
Kur’an’ın insanı eğitme yöntemine baktığımızda ilginç bir
şey görürüz. Kur’an önce insanın kalbine seslenir, sonra aklına hitap eder,
ardından davranışlarını düzenler. Adalet de tam olarak bu üç alanın ortasında
duran bir ilkedir. Çünkü adalet bozulduğunda kalpler bulanır, akıl önyargıya
yenik düşer ve davranışlar bozulur.
Bu yüzden Kur’an, iman eden insanı yalnızca ibadet eden biri
olarak değil, adaleti ayakta tutan biri olarak tanımlar.
Nitekim Kur’an şöyle seslenir:
“Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan, Allah için şahitlik
eden kimseler olun. Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile
olsa…”
(Nisa, 135)
Bu çağrı sıradan bir ahlâk tavsiyesi değildir. Bu ayet, iman
eden insanın karakterini tanımlar. İman eden kişi, adaletin bekçisi olmak
zorundadır.
Çünkü iman yalnızca kalpte taşınan bir inanç değildir; iman,
insanın hayata nasıl baktığını ve nasıl davrandığını belirleyen bir
sorumluluktur.
Adalet Nedir? Kur’an’ın Tanımı
Adalet kelimesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Oysa Kur’an’ın
ortaya koyduğu adalet tanımı çok daha derindir.
Adalet, bir şeyi olması gereken yere koymaktır.
Bir öğretmenin çalışkan öğrenci ile çalışmayan öğrenciye
aynı notu vermesi eşitlik olabilir ama adalet değildir. Bir işyerinde çalışkan
ile tembel çalışanın aynı karşılığı alması eşitlik olabilir ama adalet
değildir. Çünkü adalet, hak edene hakkını vermektir.
Kur’an adaletin yalnızca insanlar arasında değil, insanın
kendi içinde de kurulması gerektiğini öğretir. İnsan bazen kendi çıkarlarının,
duygularının ve korkularının etkisi altında kalır. İşte adalet, insanın kendi
iç dünyasında da kurması gereken bir dengedir.
Kur’an bu dengeyi şöyle anlatır:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisa, 58)
Bu ayet adaletin iki temel boyutunu ortaya koyar:
Birincisi emanet meselesidir.
İkincisi hüküm verme meselesidir.
Emanet yalnızca bir eşya değildir. Bazen bir görev, bazen
bir bilgi, bazen bir sorumluluk da emanettir. Bir insanın hak etmediği bir
makama getirilmesi adaletsizliktir. Çünkü o makam ehline verilmemiştir.
Bugün birçok toplumda görülen en büyük problemlerden biri
tam da budur: emanetin ehline verilmemesi.
Bir düşünün…
Bir hastanede doktorluk ehil olmayan birine verilse ne olur?
Bir okulda öğretmenlik ehil olmayan birine verilse ne olur?
Bir şehir ehil olmayan yöneticilere teslim edilse ne olur?
Bunların her biri adaletin bozulması demektir.
Kur’an’ın adalet anlayışı yalnızca mahkeme kararlarını
değil, toplumun tüm düzenini kapsar.
Adaletin En Zor Sınavı: Kendine Karşı Adil Olmak
Kur’an’ın en sarsıcı çağrılarından biri Nisa suresindeki şu
ayettir:
“Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan kimseler olun.
Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa…”
(Nisa, 135)
Bu ayeti biraz düşünmek gerekir.
İnsan çoğu zaman adil olmak ister. Ama mesele kendisine
dokunduğunda işler değişir. Çünkü insanın içinde güçlü bir tarafgirlik eğilimi
vardır. Kendi çıkarını korumak, ailesini korumak, sevdiklerini korumak ister.
Kur’an işte tam bu noktada insanın kalbine dokunur ve şöyle
der:
Adalet, sana zarar verse bile adalettir.
Bir mahkemede düşünün. Tanık olarak çağrılmış bir insan var.
Eğer doğruyu söylerse kardeşi suçlu çıkacak. Eğer gerçeği saklarsa kardeşi
kurtulacak.
İnsan böyle bir durumda ne yapar?
Kalbi ile adalet arasında sıkışır.
Kur’an bu noktada insanı şu gerçekle yüzleştirir: Hakikat
duygulardan üstündür.
Çünkü adalet bozulduğunda sadece bir kişi zarar görmez;
bütün toplum zarar görür.
Bu yüzden Kur’an, adaletin duygularla değil hakikatle
korunmasını ister.
Zengin ve Fakir Arasında Adalet
İnsanlık tarihi boyunca adalet en çok şu noktada
bozulmuştur: güçlü ile zayıf arasındaki ilişkide.
Güçlü olanın sözü daha çok dinlenmiş, zengin olanın hakkı
daha kolay savunulmuş, fakir olanın sesi ise çoğu zaman duyulmamıştır.
Kur’an bu eğilimi çok net bir şekilde reddeder.
“Haklarında şahitlik ettiğiniz kişi zengin de olsa fakir de
olsa Allah onlara sizden daha yakındır.”
(Nisa, 135)
Bu ayet, insanın farkında olmadan gösterdiği tarafgirliği
gözler önüne serer. Kimi zaman zengin karşısında çekingen olur, gücünden
korkar; kimi zaman fakire karşı önyargılı davranır, acıma duygusuna kapılır. Ama
Kur’an şunu öğretir:
Adalet ne korkuyla ne merhametle bozulabilir.
Adalet yalnızca hakikatle yürür.
Bir hâkimin düşünün ki zengin birinin karşısında çekingen
davranıyor. Bir başkasını düşünün ki fakir olduğu için ona ayrıcalık tanıyor.
Her iki durumda da adalet zarar görür.
Kur’an’ın adalet anlayışı insanı şu noktaya getirir: kim
olursa olsun, hak kimdeyse onun yanında durmak.
Duygular Adaleti Bozabilir
İnsan yalnızca çıkarları yüzünden adaletsiz olmaz. Bazen de
öfke yüzünden adaletsiz olur.
Kur’an bu gerçeği çok güçlü bir şekilde hatırlatır:
“Bir topluluğa duyduğunuz öfke sizi adaletsizliğe sevk
etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Maide, 8)
Bu ayet insan psikolojisini çok iyi tanımlar.
Bir insan bize kötülük yapmış olabilir. Bize haksızlık etmiş
olabilir. Kalbimizde ona karşı bir öfke oluşabilir.
İşte tam bu noktada insanın iç dünyasında bir sınav başlar.
İnsan şöyle düşünmeye başlayabilir:
“Zaten kötü biriydi.”
“Buna bunu yapmak yakışır.”
“Hak ettiği bu.”
Ama Kur’an insanı bu düşünce tuzağından çıkarır.
Çünkü adalet duyguların değil hakikatin ölçüsüdür.
Bir toplum düşünün ki insanlar birbirine öfke ile
hükmediyor. Böyle bir toplumda barış mümkün olabilir mi?
Olmaz.
Çünkü öfke adaleti kör eder.
Bu yüzden Kur’an insanı şu noktaya çağırır: duygularını
yönetmeden adaleti koruyamazsın.
Şahitlik: Adaletin Omurgası
Kur’an’da adaletin en önemli araçlarından biri şahitliktir.
Şahitlik, bir gerçeğe tanıklık etmek demektir. İnsan bazen
bir olaya doğrudan tanık olur, bazen bir hakikati bilir. İşte o anda ortaya
çıkan sorumluluk şahitliktir.
Kur’an bu sorumluluğu şöyle ifade eder:
“Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse kalbi günahkârdır.”
(Bakara, 283)
Bu ayet çok çarpıcıdır. Çünkü burada suç yalnızca sözde
değil, kalpte başlar.
Bir insan doğruyu bildiği halde susarsa, adaletin
bozulmasına katkı vermiş olur.
Bunu günlük hayatta çok görürüz.
Bir işyerinde haksızlık yapılır ama herkes susar.
Bir okulda bir öğrenciye haksızlık edilir ama kimse konuşmaz.
Bir mahallede bir insan ezilir ama insanlar görmezden gelir.
İşte adalet çoğu zaman kötü insanların gücüyle değil, iyi
insanların suskunluğu ile kaybolur.
Kur’an bu yüzden şahitliği imanla ilişkilendirir.
Adalet ve Takva Arasındaki Bağ
Kur’an’da adalet ile birlikte geçen kavramlardan biri de takvadır.
Takva çoğu zaman yanlış anlaşılır. Takva sadece ibadet etmek
değildir. Takva, insanın Allah bilinciyle yaşaması demektir. Yani insanın
yaptığı her işte Allah’ın gördüğünü hatırlaması.
Maide suresindeki ayet bunu şöyle ifade eder:
“Adil olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Maide, 8)
Bu cümle üzerinde düşünmek gerekir.
Kur’an, adalet ile takva arasında doğrudan bir bağ kurar.
Çünkü insan Allah’ın her şeyi gördüğünü hatırladığında adaletsizlik yapması
zorlaşır.
Bir insan düşünün…
Kimse görmediğinde bile doğruyu söylüyor.
Kimse bilmediğinde bile hakkı koruyor.
İşte bu insanın kalbinde takva bilinci vardır.
Adaletin gerçek güvencesi de tam olarak budur. Çünkü dış
denetimler her zaman yeterli değildir. İnsanları sürekli kontrol etmek mümkün
değildir.
Ama insanın kalbinde bir Allah bilinci varsa, adalet
içeriden korunmaya başlar.
Günlük Hayatta Adalet
Adalet yalnızca büyük davalarla ilgili değildir. Aslında
adalet en çok küçük olaylarda ortaya çıkar.
Bir baba düşünün. Çocukları arasında adil davranmıyor.
Birine daha fazla ilgi gösteriyor, diğerini ihmal ediyor.
Bu küçük gibi görünen davranış yıllar sonra büyük yaralar
bırakabilir.
Bir öğretmen düşünün. Bazı öğrencileri seviyor, bazılarını
sevmiyor. Not verirken farkında olmadan taraflı davranıyor.
Bir işveren düşünün. Bir çalışanına yakın olduğu için
ayrıcalık tanıyor.
Bunların hepsi adaletle ilgilidir.
Kur’an’ın adalet çağrısı yalnızca devletlere değil, her
insana yöneliktir.
Çünkü toplum dediğimiz şey milyonlarca küçük ilişkinin
birleşimidir. Bu ilişkilerin her birinde adalet varsa toplum sağlam olur. Ama
küçük adaletsizlikler büyüdüğünde toplumun temeli sarsılır.
Nebilerin Adalet Mücadelesi
Kur’an’da anlatılan nebilerin hayatına baktığımızda ortak
bir şey görürüz: hepsi adalet için mücadele etmiştir.
Nebi Musa’nın karşısında Firavun vardı. Firavun’un düzeni
güç üzerine kuruluydu. İnsanları köleleştiriyor, kendisini üstün görüyordu.
Kur’an bu zulmü şöyle anlatır:
“Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını sınıflara
ayırdı.”
(Kasas, 4)
Bu ayet adaletsizliğin en büyük işaretlerinden birini
gösterir: insanları değersiz sınıflara bölmek.
Nebi Musa bu düzenin karşısında durdu.
Nebi İsa toplumda oluşan yozlaşmaya karşı insanları yeniden
hakka çağırdı.
Nebi Muhammed ise Mekke toplumunda güçlülerin zayıfları
ezdiği bir düzene karşı Kur’an’ı tebliğ etti.
Kur’an’da anlatılan bu mücadeleler bize şunu gösterir:
Adalet yalnızca bir fikir değildir; bazen bir direniştir.
Son Hesap: Mutlak Adalet
Dünyada bazen adalet tam olarak gerçekleşmeyebilir. İnsanlar
hata yapabilir. Mahkemeler yanılabilir. Güçlü olanlar bazen haksız kazanç elde
edebilir.
Ama Kur’an insanı şu büyük hakikatle buluşturur:
Son hüküm Allah’a aittir.
Kur’an şöyle der:
“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.”
(Nisa, 40)
Bu ayet adaletin en büyük teminatıdır.
İnsan bazen dünyada hakkını alamayabilir. Ama Kur’an’a göre
hiçbir iyilik ve hiçbir kötülük kaybolmaz.
Her şey kaydedilir.
Her şey ortaya çıkar.
Ve her şey adaletle karşılık bulur.
İşte bu yüzden Kur’an’ın adalet anlayışı yalnızca dünyaya
değil, ahirete de uzanan bir dengedir.
Çünkü insan ancak böyle bir evrende gerçek anlamda güven
duyabilir.
Ve belki de Kur’an’ın adalet çağrısının özü şu cümlede
saklıdır:
Adalet yalnızca bir düzen değildir; adalet insanın
Allah’a karşı sorumluluğudur.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com