Muhammed Senin Babanın Oğlu mu?

Muhammed Senin Babanın Oğlu mu?

Bir insanı sevmekle onu yanlış bir yere koymak arasında ince bir çizgi vardır. Hele ki bu sevgi, Allah’ın seçtiği bir elçiye yönelikse… O çizgi daha da hassas hale gelir. Çünkü sevgi bazen fark ettirmeden insanı ölçüyü kaçırmaya götürebilir. Birini sevmek isterken onu olması gereken yerden yukarıya taşımak, hatta farkında olmadan Allah’ın yetki alanına yaklaştırmak mümkündür. İşte korku tam burada başlar.

Ben Allah’ın elçisi olan Nebi Muhammed’i severim. Onu sevmenin Allah’a yakınlaşmanın bir parçası olduğuna inanırım. Fakat aynı zamanda şunu da bilirim: Sevgi ölçüsüz olursa insanı hakikatten uzaklaştırabilir. İşte bu yüzden bazen kullandığımız kelimeler üzerinde düşünmek zorunda kalırız.

Birçok insan elçi isimleri anıldığında başına “hazreti”, sonuna “sallallahu aleyhi ve sellem” gibi ifadeler ekler. Bu ifadeleri kullananların niyetinin sevgi olduğunu biliyorum. Fakat ben yine de içimde bir tedirginlik hissederim. Çünkü Kur’an’a baktığımda elçilerin anlatıldığı yerde böyle bir dil görmem. Kur’an elçileri anlatırken onların kim olduklarını çok açık bir şekilde ortaya koyar: Onlar Allah’ın seçtiği kullardır; fakat yine de insandırlar.

Kur’an’ın bu dengeyi özellikle vurguladığını görmek mümkündür.

“Peygamber, Rabbi’nden kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler. ‘Biz Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız’ dediler.”
(Bakara, 285)

Bu ayet bize çok önemli bir ölçü verir. Elçiler arasında ayrım yapılmaması gerektiğini söyler. Ayrım yapmamak demek, birini diğerlerinden üstün görmek ya da birini olağanüstü bir konuma taşımak değildir. Her elçi Allah’ın seçtiği kuldur ve hepsi aynı davetin taşıyıcısıdır.

İşte bu yüzden bazen içimde bir korku oluşur. Acaba farkında olmadan Nebi Muhammed’i diğer elçilerden ayrı ve farklı bir yere mi koyuyorum? Acaba sevgi adına söylediğim bazı sözler beni fark ettirmeden şirke yaklaştırıyor olabilir mi?

Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu en büyük tehlike budur: Şirk.

Şirkin telafisi yoktur. Bu yüzden insanın kendini sürekli sorgulaması gerekir.

 

Kur’an’ın Anlattığı Elçi: Bizden Biri

Kur’an, elçileri anlatırken onları ulaşılamaz varlıklar olarak tanıtmaz. Aksine onların insan olduğunu özellikle vurgular. Çünkü insanlara rehberlik edecek olan kişi, insan hayatını yaşayan biri olmalıdır.

Bu gerçeği en açık şekilde anlatan ayetlerden biri şöyledir:

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.”
(Fussilet, 6)

Bu ayet çok sade ama çok güçlü bir gerçeği dile getirir. Elçi de insan, muhatapları da insan. Aradaki fark yalnızca vahiydir.

Yani Nebi Muhammed’i Nebi yapan şey onun insanüstü olması değildir. Onu Nebi yapan şey, Allah’ın ona vahiy vermesidir.

Bunu günlük hayattan bir örnekle düşünelim.

Bir öğretmeni düşünün. Sınıfta otuz öğrenci var. Öğretmen de insandır, öğrenciler de insandır. Aradaki fark nedir? Öğretmen bilgiyi aktarır. Öğrenciler o bilgiyi öğrenir.

Hiç kimse öğretmeni insan olmaktan çıkarmaz. Onu ilahlaştırmaz. Çünkü onun görevi bellidir.

Elçilerin görevi de böyledir. Onlar vahyin öğretmenleridir.

Kur’an bu gerçeği başka bir ayette daha güçlü bir şekilde ifade eder:

“De ki: Ben size ancak bir şeyi öğütlüyorum: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkıp düşünün. Arkadaşınızda hiçbir delilik yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizi uyaran biridir.”
(Sebe, 46)

Bu ayette dikkat çeken bir kelime vardır: “Arkadaşınız.”

Kur’an, Nebi Muhammed’i anlatırken insanların onu yakından tanıdığını hatırlatır. Yani o, gökten inmiş gizemli bir varlık değildir. İnsanların arasında yaşamış, onlarla aynı sokaklarda yürümüş, aynı çarşılarda alışveriş yapmış biridir.

Kur’an bu gerçeği bir başka yerde de tekrar eder:

“Battığı zaman yıldıza andolsun ki arkadaşınız sapmadı ve azmadı.”
(Necm, 1-2)

Burada da aynı ifade vardır: arkadaşınız.

Bu kelime çok derin bir anlam taşır. Çünkü Kur’an elçiyi ulaşılamaz bir konuma değil, insanların arasına yerleştirir.

 

Ölüm Gerçeği ve Elçilerin Faniliği

İnsanların elçiler hakkında yanıldığı noktalardan biri de onların ölüm gerçeği karşısındaki konumudur. Tarih boyunca bazı topluluklar, sevdikleri liderleri ölümün ötesinde bir konuma yerleştirmiştir.

Oysa Kur’an bu konuda son derece nettir.

“Muhammed ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”
(Âl-i İmran, 144)

Bu ayet sadece bir bilgi vermez; aynı zamanda insan psikolojisini de ortaya koyar. İnsanlar bazen bir kişiye öyle bağlanır ki, o kişi ortadan kalktığında yönlerini kaybedebilirler.

Kur’an bunu önceden hatırlatır: Nebi ölür.

Bu çok önemli bir gerçektir.

Çünkü din bir kişiye bağlı değildir. Din Allah’a bağlıdır.

Bunu bir hikâyeyle düşünelim.

Bir köyde çok sevilen bir öğretmen vardı. O öğretmen çocuklara okuma yazma öğretiyordu. Yıllarca herkes onu saygıyla anmıştı. Fakat bir gün öğretmen başka bir şehre taşındı.

Bazı çocuklar çalışmaya devam etti. Çünkü öğrendikleri şey öğretmenden değil, bilgiden geliyordu.

Bazıları ise çalışmayı bıraktı. Çünkü onlar öğretmeni sevmişti ama bilgiyi anlamamıştı.

Kur’an’ın verdiği mesaj da tam olarak budur. Elçiyi sevmek güzeldir; fakat asıl olan mesajdır.

 

Nebiler de Sorumludur

Kur’an’ın en dikkat çekici yönlerinden biri de nebileri sorumluluk sahibi insanlar olarak göstermesidir. Yani onlar da Allah’ın emirlerine uymak zorundadır.

Bir ayet bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde ifade eder:

“Eğer o bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını keserdik.”
(Hakka, 44-46)

Bu ayet çok güçlü bir mesaj verir. Elçi olmak, sorumsuz olmak demek değildir. Aksine sorumluluğun en ağır olduğu konumdur.

Buradan çıkan sonuç şudur: Hiç kimse Allah’ın üzerinde bir otorite değildir.

Elçi bile değildir.

Bu yüzden Kur’an’da nebilerin sürekli Allah’a yöneldiğini, dua ettiğini, yardım istediğini görürüz. Çünkü onlar da kuldur.

 

Şirkin İnce Çizgisi

Kur’an’ın en çok uyardığı konu şirktir. Şirk, Allah’a ait olan bir yetkiyi veya sıfatı başka bir varlığa vermektir.

Bu bazen açık olur. Bazen de çok gizli.

Kur’an bu gizli tehlikeyi şöyle anlatır:

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.”
(Yusuf, 106)

Bu ayet insanı sarsan bir gerçeği ortaya koyar. İnsanlar Allah’a inanabilirler ama aynı zamanda farkında olmadan şirk de işleyebilirler.

Peki bu nasıl olur?

Bunu anlamak için Mekke toplumuna bakmak gerekir.

Mekke’de yaşayan insanlar Allah’ın varlığını inkâr etmiyordu. Hatta gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını kabul ediyorlardı.

“Onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan, mutlaka ‘Allah’ derler.”
(Ankebut, 61)

Fakat buna rağmen putlar kullanıyorlardı. Çünkü onların Allah’a daha çok yaklaştıracağını düşünüyorlardı.

Yani problem Allah’ı inkâr etmek değildi. Problem Allah ile kul arasına aracı koymaktı.

İşte şirk tam burada ortaya çıkar.

 

Şefaat Meselesi Üzerine Düşünmek

Bugün birçok insanın dilinde şu söz vardır:

“Şefaat ya Resulullah.”

Bu söz çoğu zaman sevgiyle söylenir. Fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye baktığımızda burada düşünmemiz gereken bir nokta vardır.

Çünkü Kur’an’da şefaatin tamamen Allah’ın iznine bağlı olduğu anlatılır. Hiç kimse kendi başına şefaat yetkisine sahip değildir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir:

Eğer Allah bir insan hakkında hüküm vermişse, başka biri bu hükmü değiştirebilir mi?

Düşünelim.

Bir mahkemede hâkim karar vermiş olsun. Sonra biri gelip “Ben onu affettim” dese bu mümkün müdür?

Yetki hâkime aittir.

Kur’an da yetkinin yalnızca Allah’a ait olduğunu söyler.

Bu yüzden insanın Allah ile arasına başka bir varlık koyması şirkin en ince şekillerinden biri olabilir.

 

Mescitlerdeki Görüntü Üzerine Bir Soru

Bir gün bir çocuk babasına şu soruyu sormuştu:

“Baba, camilerde neden Allah’ın adı ile Nebi Muhammed’in adı yan yana yazıyor?”

Baba bir süre düşündü. Çünkü bu sorunun cevabı kolay değildi.

Kur’an’a baktığımızda mescitlerin yalnızca Allah için olduğunu görürüz.

“Mescitler Allah’ındır; öyleyse Allah ile birlikte kimseye dua etmeyin.”
(Cin, 18)

Bu ayet bize ibadetin yönünü hatırlatır. İbadet yalnızca Allah’a yapılır.

Elçiler ise bu ibadetin nasıl yapılacağını öğreten rehberlerdir.

Yani yön Allah’tır.

 

Sevginin Doğru Yeri

Bütün bunları konuşurken şu yanlış anlaşılmamalıdır: Elçiyi sevmemek değil, onu doğru yerde sevmek gerekir.

Nebi Muhammed bizim için çok değerlidir. Çünkü Kur’an bize onun güzel bir örnek olduğunu söyler.

Fakat örnek olmak başka, ilahlaştırılmak başkadır.

Bir öğretmeni düşünün. Onu sevebilirsiniz. Ona saygı duyabilirsiniz. Onun öğrettiği şeyleri hayatınıza uygulayabilirsiniz.

Ama onu ilah yapmazsınız.

İşte elçilere duyulan sevgi de böyle olmalıdır.

 

Sonuç: O Bizden Biri

Bütün bu ayetleri yan yana koyduğumuzda ortaya çok net bir tablo çıkar.

Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir.

Ama aynı zamanda:

  • İnsandır.
  • Bizim gibi yaşar.
  • Emir ve yasaklara muhataptır.
  • Ölümlüdür.

Kur’an onu anlatırken gizemli bir varlık olarak değil, insanların arasındaki bir nebi olarak anlatır.

Bu yüzden şunu söylemek yanlış değildir:

Nebi Muhammed babamızın oğlu değildir. Ama bizden biridir.

Bizim gibi yürümüş, bizim gibi yorulmuş, bizim gibi üzülmüş bir insandır. Onu özel yapan şey, Allah’ın ona verdiği vahiydir.

İşte bu yüzden ona duyulan sevgi, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde kalmalıdır.

Çünkü sevgi insanı hakikate de götürebilir, hataya da.

Ve insan bazen en büyük hatayı iyi niyetle yapabilir.

Bu yüzden insanın kendine sürekli şu soruyu sorması gerekir:

Ben Allah’ın çizdiği sınırın neresindeyim?

Formun Üstü

 

Formun Altı

 

Adalet: İmanın Omurgası İnsan hayatında bazı kavramlar vardır ki, onları kaybettiğinizde geriye sadece karmaşa kalır. Adalet işte böyle bir ...