Zırh Kuşanmak: Ramazan ve İnsanın İç İnşası

 Zırh Kuşanmak: Ramazan ve İnsanın İç İnşası

Belki Ramazan, bedeni zorlayan bir aydır. Açlık vardır, susuzluk vardır, alışkanlıkların askıya alınması vardır. Fakat mesele sadece mide değildir. Asıl mesele, insanın iç dünyasıdır. Çünkü insan sadece etten ve kemikten ibaret değildir; iradesi, sabrı, arzuları, korkuları ve umutları vardır. İşte oruç, bu iç dünyaya dokunan bir eğitimdir.

Kur’an bu eğitimin amacını çok net koyar:

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara, 183)

Buradaki “sakınmak” kelimesi takvadır. Takva, korkudan titremek değildir. Takva, bilinçle yaşamak demektir. Sınırı bilmek, kendini tutabilmek, ölçüyü kaybetmemek demektir. Oruç aç kalma egzersizi değil, irade terbiyesidir.

Bir insan düşünelim. Sofra önünde duruyor. Yemek helal. Su helal. Kimse görmüyor. Ama saat dolmadı diye elini uzatmıyor. Neden? Çünkü Allah görüyor bilinci var. İşte bu bilinç, insanı içten inşa eder.

Takva böyle oluşur.

 

Allah Kimi Korur?

Allah kendisini veli edinen kullarını sahipsiz bırakmaz. “Veli” kelimesi dost, sahip çıkan, koruyan anlamına gelir. İnsan Allah’ı dost edinirse, Allah da onu yalnız bırakmaz. Ama bu dostluk sözle değil, yönelişle olur.

İnsan yaratılış gayesi olan kulluğa yöneldiğinde önüne iki yol çıkar. Biri Allah’ın yolu, diğeri şeytanî. Kur’an’da iblis ve şeytan kavramları insanın sapma potansiyelini temsil eder. Yani kötülüğe çağıran, süsleyen, erteleyen bir ses vardır.

Bu yüzden Allah, insanı koruyacak zırhlar vermiştir: namaz, oruç, infak, sabır, takva…

Bu zırhları kuşanmayan kişi, açık hedef gibidir.

Bir söz vardır: “Eşeğin semeri yük değildir.” Semer, eşeğin yükünü düzenler, onu taşıyabilir hâle getirir. Ama dışarıdan bakan biri “Bu da yük” diyebilir. Oysa semer olmadan yük dağılır.

Şemsiye taşımak da böyledir. Yağmur yağmazsa gereksiz gibi görünür. Ama yağmur bastırdığında şemsiye yük değil nimettir.

Oruç da böyledir. Sabır da böyledir. Namaz da böyledir. İlk bakışta zahmettir. Ama aslında insanı koruyan kalkandır.

Kur’an bu dengeyi şöyle anlatır:

“Sayılı günlerdir. Sizden kim hasta ya da yolculukta olursa başka günlerde tutsun. Zor dayanabilenler için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vardır… Oruç tutmanız –eğer bilirseniz– sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 184)

Burada bir zorbalık yok. Sağlıklı olan için sorumluluk var. Mazereti olan için kolaylık var. Demek ki Allah insana eziyet etmek istemiyor; onu olgunlaştırmak istiyor.

Çaba Yasası: Kim Ne İsterse…

Allah’ın evrene koyduğu bir yasa vardır: Çaba gösterene karşılık verilir. Bu yasa sadece dindar olanlar için değil, herkes için geçerlidir.

Bir insan yıllarca çalışır, araştırır, yoğunlaşır ve bir bilim insanı olur. Başka biri sabırla, disiplinle çalışır ve bir sanatkâr olur. Hiçbiri gökten mucizeyle o makama gelmez. Emek verirler.

Kur’an bu gerçeği açıkça dile getirir:

“Kim çarçabuk olanı (dünyayı) isterse, orada dilediğimiz kimseye dilediğimizi veririz, sonra ona cehennemi kılarız.” (İsra, 18)

“Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba gösterirse, işte onların çabası karşılık görür.” (İsra, 19)

Burada iki anahtar kelime var: “ister” ve “çaba gösterir.”

İstemek kuru temenni değildir. Yönelmek, emek vermek, bedel ödemektir.

Bir insan kötülüğe yönelirse, o yolda da ilerler. Küçük bir yalan büyük yalanlara kapı açar. Küçük bir haksızlık büyük zulümlere dönüşür. Süreç işler.

Aynı şekilde küçük bir iyilik de başka iyilikleri doğurur. Bir yetimin başını okşamak kalbi yumuşatır. Bir mazluma destek olmak vicdanı güçlendirir. Bir sabah namazı için uyanmak iradeyi sağlamlaştırır.

İnsan kendi inşasının ustasıdır.

 

Namaz: Şekil mi, Hayat mı?

Sabah güneş doğmadan kalkıp Allah ile baş başa kalmak bir bedeldir. Uykudan vazgeçmek kolay değildir. Ama insan ne için vazgeçtiğini bilirse, o kalkış ağır gelmez.

Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz. Namaz sadece belli hareketleri tekrar etmek değildir. Namaz bir hayat disiplinidir.

Kur’an “orta namaz” kavramını kullanır. (Bakara, 238) Bu ifade, hayatın merkezine yerleştirilen bilinçli kulluğu işaret eder.

Ve iyiliğin tanımını şöyle yapar:

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve nebilere iman eden; mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, söz verdiğinde sözünü tutan ve zorda, hastalıkta, savaşta sabredenlerdir. İşte bunlar doğru olanlardır ve muttakiler bunlardır.” (Bakara, 177)

Burada bir denge kuruluyor. Yüzünü doğuya çevirmek, batıya çevirmek semboldür. Asıl mesele hayatın kendisidir.

Eğer bir insan namaz kılıp aynı zamanda haksızlık yapıyorsa, burada bir kopukluk vardır. Eğer bir insan oruç tutup sonra başkalarının hakkına tecavüz ediyorsa, burada bir çelişki vardır.

Namaz, kötülükten alıkoymalı. Oruç, sabrı öğretmeli. Zekât, bencilliği kırmalı.

Aksi hâlde ibadet şekle indirgenmiş olur.

Irk, Renk ve Üstünlük Meselesi

Kur’an insanlık ailesini tek kökten başlatır:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurat, 13)

Burada üstünlük soyda değil. Irkta değil. Renkte değil. Takvadadır.

Bir insanın Türk, Kürt, Arap, İngiliz ya da başka bir kimlikte olması kendi seçimi değildir. Bu bir imtihan zemini, bir kültürel çerçevedir. Ama değer ölçüsü değildir.

Bu yüzden Kur’an uyarır:

“Bir kavim bir başka kavimle alay etmesin; belki kendilerinden daha hayırlıdırlar… Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurat, 11)

Birini yaratılışından dolayı küçümsemek, yaratanı sorgulamaktır.

Allah katında iyi insan ve kötü insan ayrımı vardır. Ödevini yerine getiren ve getirmeyen ayrımı vardır.

 

İslam Toplumlarının Çıkmazı

Bugün dünya “Müslüman” kelimesini gördüğünde çoğu zaman bir medeniyet değil, bir kriz hatırlıyor. Bunun sebebi dinin kendisi değil; dinin yanlış anlaşılmasıdır.

Eğer bir toplum kitabını hayatın merkezinde tutmazsa, şekil kalır öz gider.

Tespih çekmek, boncuk saymak değildir. Asıl tesbih, Allah’ın koyduğu yasaları anlamak ve o yasalarla uyumlu bir hayat kurmaktır. Evreni okumak, bilimi geliştirmek, adaleti ayakta tutmak da kulluktur.

Bir lokma bir hırka anlayışıyla köşeye çekilmek değil; zulme karşı dik durmak, hakkı savunmak, üretmek, paylaşmak kulluktur.

Eğer ilahi emirler doğru anlaşılmış olsaydı, adaletsizlik, yolsuzluk, cehalet bu kadar yaygın olmazdı. Çünkü Kur’an, inancı hayatın dışına değil tam ortasına yerleştirir.

 

İbadet ve Hayat Ayrılmaz

Şu gerçeği açıkça söyleyelim: Yaşama taşınmayan inancın Allah katında değeri yoktur. Namaz hayatla iç içe değilse, sadece beden hareketidir. Oruç sabır üretmiyorsa, sadece açlıktır.

Ramazan bir ay boyunca helali bile ertelemeyi öğretir. Bunun anlamı şudur: Helali bile kontrol edebilen, haramdan hayli hayli uzak durabilir.

Eğer Ramazan bittiğinde insan değişmemişse, sadece takvim değişmiştir.

 

Son Söz Yerine

İlahi emirler; namaz, oruç, hac, zekât, infak… Bunlar insanın iç inşasının parçalarıdır. Zırhtır. Eğitimdir. Yoldur.

Düzgün yaşanmayan bir hayatın ardından kılınan namaz boşlukta kalır. Ama bilinçli yaşanan bir hayatın her anı ibadet olur.

Ramazan’ın, Kur’an’ın yeniden sorgulandığı, yeniden anlaşıldığı, yeniden hayata taşındığı bir dirilişe vesile olması gerekir.

Savaşsız, zulümsüz, açların doyurulduğu, yetimlerin korunduğu, Allah’ın dışındaki tüm sahte otoritelerden arınmış bir bilinç…

Tek bir ümmet olmak demek, tek tip olmak değil; aynı adalet ölçüsünde buluşmaktır.

İnsan isterse değişir. Toplum isterse dönüşür. Allah’ın yasası nettir: Yönelenin önünü açar.

Yeter ki insan gerçekten istesin.

Formun Üstü

 

Formun Altı

 

Adalet: İmanın Omurgası İnsan hayatında bazı kavramlar vardır ki, onları kaybettiğinizde geriye sadece karmaşa kalır. Adalet işte böyle bir ...