KUR’AN’DA ANLATILAN NUH TUFANI
İnsan, tarih boyunca Nuh Tufanı’nı çoğu zaman yalnızca büyük
bir su felaketi olarak okumaya alıştı. Oysa Kur’an kıssaları yalnızca geçmişte
yaşanmış olayları anlatmak için verilmez. Kur’an, insanın değişmeyen yönünü,
toplumların çöküş sebeplerini ve hakikatten uzaklaşmanın sonuçlarını göstermek
için kıssaları anlatır.
Bu yüzden Nuh kıssasını okurken yalnızca “Ne oldu?” sorusuna değil, “Bu bugün
bana ne söylüyor?” sorusuna da yönelmek gerekir.
Çünkü Kur’an’ın amacı insanı geçmişin karanlık koridorlarında dolaştırmak
değil; insanın kendi iç dünyasını görmesini sağlamaktır.
Düşün…
Bir toplum gerçekten nasıl helâk olur? Binaların yıkılmasıyla mı? Yoksa
vicdanın çürümesiyle mi? İşte Kur’an’ın kullandığı dil tam da burada
derinleşir.
Kıssaların Amacı: Tarih Anlatmak mı, Hakikati Göstermek
mi?
Kur’an, kıssaların gelişigüzel anlatılar olmadığını açıkça bildirir. Onlar
insanın düşünmesi, ibret alması ve yönünü düzeltmesi içindir.
“Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Bu,
uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak kendinden öncekileri doğrulayan, her
şeyi ayrıntılı açıklayan, iman eden bir toplum için de bir hidayet ve
rahmettir.”
(Yusuf, 12/111)
Bu ayet çok önemli bir kapı açar.
Kur’an kıssaları tarih kitabı değildir. Çünkü Kur’an’ın hedefi insanın zihnini
bilgiyle doldurmak değil; kalbini uyandırmaktır.
Bu nedenle Nuh kıssasında geçen gemi, tufan, dağ, boğulma ve kurtuluş gibi
ifadeler yalnızca fiziksel olaylar olarak okunursa, kıssanın derin mesajı eksik
kalır. Kur’an’ın dili çoğu zaman sembolik, mecazî ve insanın iç dünyasına
dokunan bir anlatım taşır. Bugün de insan aynı değil mi?
Hakikati duyduğu halde erteleyen…
Kendi kurduğu güvenli dünyaya sığınan…
Gücüne, makamına, bilgisine veya kalabalığına güvenen…
İşte Nuh kıssası tam olarak bu insanı anlatır.
Helâk Kavramını Yeniden Düşünmek
Kur’an’da “helâk” kavramı çoğu zaman yalnızca fiziksel yok oluş şeklinde
anlaşılmıştır. Oysa Kur’an’ın bütünlüğüne bakıldığında helâkin daha derin bir
anlam taşıdığı görülür.
Çünkü Allah dünya hayatını mutlak cezalandırma alanı olarak değil, imtihan
alanı olarak yaratmıştır.
“Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan
O’dur.”
(Mülk, 67/2)
Bu durumda şu soruyu sormak gerekir:
Eğer dünya tam anlamıyla ceza yurdu olsaydı, neden zalimler yaşamaya devam
ediyor? Neden inkâr eden toplumlar hemen yok edilmiyor? Kur’an bu sorunun
cevabını verir.
“Eğer Allah insanları zulümleri sebebiyle hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde
hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler.”
(Nahl, 16/61)
Demek ki mühlet verilmesi, Allah’ın yasasının bir parçasıdır. İnsan çoğu zaman
bunu yanlış anlar. Cezanın hemen gelmemesini, haklı olmak zanneder. Oysa
geciken şey hesap değildir; sadece mühletin dolmasıdır. Kur’an’da “ecel”
kavramı yalnız bireyler için değil, toplumlar için de kullanılır.
“Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalırlar
ne de ileri geçebilirler.”
(A‘raf, 7/34)
Burada önemli olan nokta şudur:Toplumların eceli yalnız fiziksel yıkım
olmayabilir. Bir toplum; adaleti kaybettiğinde, merhameti unuttuğunda, hakikati
bastırdığında, çıkarı kutsallaştırdığında da aslında çürümeye başlar. Dışarıdan
güçlü görünür. Ama içten içe tükenir. Tıpkı kökü kuruyan bir ağacın hâlâ ayakta
görünmesi gibi…
Nuh’un Kavmi Neyin İçinde Boğuldu?
Kur’an, Nuh’un kavmini anlatırken yalnızca inkâr ettiklerini söylemez. Aynı
zamanda hakikate karşı kulaklarını kapattıklarını da bildirir.
“Ben onları ne zaman bağışlaman için davet ettiysem, parmaklarını
kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direttiler ve büyüklük
tasladıkça tasladılar.”
(Nuh, 71/7)
Bu ayeti dikkatle düşün. Burada yalnızca bir inanç reddi yok. Burada kibir var.
Hakikatten kaçış var. Duyduğu gerçeği bastırma çabası var. İşte tufan aslında
burada başlıyor. Çünkü insanın iç dünyasında başlayan bozulma, zamanla
toplumsal bir tufana dönüşür. Vicdanın
sustuğu yerde adalet kaybolur. Hakikatin bastırıldığı yerde zulüm büyür. Menfaatin
kutsandığı yerde insanlık boğulur. Kur’an’ın anlattığı tufan yalnız gökten
yağan su değildir. Asıl tufan, insanın iç dünyasında kopan karanlıktır.
Gemi: Vahyin Rehberliği
Kur’an’da gemi sürekli kurtuluşun sembolü olarak geçer. Nuh’un gemisi de tahtadan
yapılmış bir araç değildir. O gemi, vahyin rehberliğini temsil eder.
“Bunun üzerine onu ve gemidekileri kurtardık…”
(A‘raf, 7/64)
Kur’an’ın dilinde kurtuluş, çoğu zaman fiziksel yaşamın devamından daha büyük
bir anlam taşır. Çünkü insan beden olarak yaşayabilir ama ruhen kaybolabilir. Bugün
modern insanın yaşadığı kriz tam da budur.
Teknoloji büyüyor…
Şehirler yükseliyor…
Bilgi artıyor…
Ama insanın iç dünyası daralıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insan,
aslında kendi tufanında sürükleniyor. İşte vahiy burada bir gemi gibidir. İnsanı
karanlığın içinde yönsüz bırakmaz. Ona istikamet verir.
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”
(Bakara, 2/257)
Dikkat edersen Kur’an hakikati hep “aydınlık”, sapmayı ise “karanlık” olarak
anlatır. Çünkü mesele yalnız bilgi değil; yön meselesidir.
Dağa Sığınan İnsan
Nuh kıssasının en çarpıcı sahnelerinden biri, oğlunun dağa sığınmak
istemesidir.
“Oğlu dedi ki: ‘Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.’”
(Hud, 11/43)
Bu sahne aslında her çağın insanını anlatır. İnsan sürekli kendine güvenli
dağlar arar. Kimi parasına sığınır. Kimi makamına. Kimi bilimine. Kimi
kalabalıklara. Kimi ideolojilere.
Ama Kur’an şunu sorar: İnsan gerçekten neye güvenebilir? Çünkü insanın kurduğu
bütün dağlar, hakikatten kopunca bir gün çöker. Bugün de insanlar görünürde
güçlü sistemlerin içinde kendilerini güvende hissediyor. Fakat iç dünyaları
parçalanmış durumda. Kaygı büyüyor. Anlam kayboluyor. Merhamet azalıyor. İnsan
çoğaldıkça insanlık eksiliyor.
Hiç fark ettin mi?
Kur’an’daki tufan sahnesi aslında bugünün dünyasına da çok benziyor.
Tufan Her Çağda Devam Ediyor
Nuh kıssası belirli bir zamana ait donmuş bir hikâye değildir. Kur’an onu
sürekli yeniden yaşanan bir hakikat olarak sunar. Çünkü insan değişmiyor. Şartlar
değişiyor ama insanın zaafları aynı kalıyor. Kibir… İnat… Hakikatten kaçış… Dünyevî
güvenlik arayışı… İşte bunlar tufanın asıl kaynaklarıdır.
Kur’an bu yüzden geçmiş kavimleri anlatırken bugünkü insana seslenir.
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl
olduğuna baksınlar?”
(Yusuf, 12/109)
Buradaki “son”, yalnız fiziksel yıkım değildir. Bir medeniyetin içten çürümesi
de bir sondur. Vicdanın ölmesi de bir sondur. Hakikatin değersizleşmesi de bir
sondur.
Asıl Kurtuluş Nedir?
Kur’an’a göre kurtuluş yalnız bedenin korunması değildir. Asıl kurtuluş,
insanın yaratılış amacını kaybetmemesidir. Çünkü insanın en büyük felaketi
ölmek değil; hakikatten uzak yaşamaktır.
“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir hayat vardır.”
(Taha, 20/124)
Dikkat et… Ayet “fakirlik” demiyor. “Dar bir hayat” diyor. İnsan her şeye sahip
olduğu halde içsel olarak boğulabilir. İşte modern çağın görünmeyen tufanı
budur. Dışarıdan güçlü görünen ama içeriden çöken insanlık…
Nuh Kıssasının Bugüne Bakan Yüzü
Kur’an’daki Nuh kıssası bize geçmişte yaşanmış büyük bir
felaketi tartıştırmak için verilmedi.
Asıl soru şudur:
Bugün insan hangi tufanın içinde?
Hangi sahte dağlara güveniyor?
Hangi çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatıyor?
Ve en önemlisi…
İnsan bugün hangi gemiye biniyor?
Çünkü tufan sadece suyla gelmez.
Bazen hakikatsizlikle gelir.
Bazen kibirle.
Bazen adaletsizlikle.
Bazen anlamsızlıkla.
Kur’an kıssaları işte bu yüzden canlıdır. Çünkü onlar geçmişi anlatırken
aslında insanın bugününü ortaya çıkarır. Ve insanı, kendi içindeki tufanla
yüzleşmeye çağırır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com