AHLÂK NEREDE?
Yıllardır din adına bazı uygulamaların belirli günahları
bağışlatacağına dair anlayışlar anlatılmaktadır. “İki namaz arasındaki günahlar
affedilir”, “Cuma namazına gidenin bir haftalık günahları bağışlanır”, “Şu
gecede ibadet edenin günahları affedilir”, “Hacca giden annesinden doğduğu
günkü gibi günahsız döner” veya “Son nefesinde kelime-i tevhidi söyleyen
kurtulur” şeklindeki ifadeler, insanda ibadetleri bir tür günah temizleme aracı
olarak görme düşüncesi oluşturabilir. Oysa Kur’an’ın insanın sorumluluğuna
ilişkin ortaya koyduğu ölçü çok daha farklıdır. İnsan yaptığı her davranışın
karşılığını göreceğinin bilincinde olmalıdır:
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük
yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu anlayış, insanın yaptığı kötülükleri bir kenara bırakıp daha sonra
gerçekleştireceği bir ibadetle bütün sorumluluğunun ortadan kalkacağını
düşünmesine izin vermez. Rabb’imiz elbette bağışlayandır ve insan hata
yaptığında tövbe edebilir. Ancak Kur’an’daki tövbe anlayışı, kötülüğü
sürdürürken insanın kendisini rahatlatacağı bir formül değildir. İnsan
yanlışını fark etmeli, pişman olmalı, kötülüğü terk etmeli ve Rabb’ine
yönelmelidir. Dolayısıyla mesele yalnızca günahın bağışlanmasını istemek değil,
insanın davranışını değiştirmesidir.
Kur’an’da ibadet ile ahlâk birbirinden koparılmaz. Salât
bunun açık örneklerinden biridir:
“Sana vahyedilen Kitabı tilavet et (okuyup aktar) ve namazı kıl! Şüphesiz ki
namaz, çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût, 29/45)
Bu ayet, salâtın insan hayatında bir karşılığı olması gerektiğini gösterir.
Salâtı ikame eden (namazı kılan) kişinin davranışlarında hiçbir değişiklik
meydana gelmiyorsa, burada ibadetin amacı ile yaşanan hayat arasında bir
kopukluk bulunduğu düşünülebilir. İnsan salâtını yerine getirirken aynı zamanda
zulmediyor, haksızlık yapıyor, yalan söylüyor veya insanları aldatıyorsa,
yalnızca ibadetin şekline bakmak yeterli olmayacaktır.
Kur’an, iyiliği de yalnızca ritüellerin yerine getirilmesine
indirgemez:
“İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik;
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebilere iman eden; sevdiği
maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve
özgürlüğünü kaybetmiş olanlara veren; salâtı ikame eden, zekâtı veren; söz
verdiğinde sözünü yerine getiren; sıkıntı, darlık ve savaş zamanlarında
sabreden kimselerin yaptığıdır.”
(Bakara, 2/177)
Bu ayette iman, salât ve zekâtın yanında ihtiyaç sahibine yardım etmek, sözünde
durmak ve sıkıntılar karşısında sabretmek de iyiliğin unsurları arasında
sayılmaktadır. Bu nedenle Kur’an bütünlüğünde ibadet ile ahlâkı birbirinden
tamamen ayırmak mümkün değildir. İman ve ibadet, insanın davranışlarına
yansıyan bir sorumluluk bilinci oluşturmalıdır.
Mâûn Suresi de bu konuda dikkat çekici bir ölçü ortaya
koyar:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya
teşvik etmez. Yazıklar olsun o salât edenlere ki onlar salâtlarından
gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile engellerler.”
(Mâûn, 107/1-7)
Burada yalnızca ibadet görüntüsünün yeterli olmadığı görülmektedir. Yetimin,
yoksulun ve ihtiyaç sahibinin durumuna duyarsız kalan; gösterişe yönelen ve
iyiliği engelleyen bir anlayış eleştirilmektedir. Bu da ibadetlerin insanın
ahlâkına ve toplumsal davranışlarına yansımasının önemini ortaya koyar.
Bu açıdan “Hacı” gibi unvanların da kişinin ahlâkının ölçüsü
olarak görülmemesi gerekir. Hacca gitmiş olmak, kişinin ibadetini yerine
getirdiğini gösterir; fakat onun her konuda doğru, adaletli veya güvenilir
olduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Bir insanın güvenilirliği davranışlarıyla
ortaya çıkar. Kur’an’ın ölçüsü de insanların verdiği unvanlardan ziyade
takvadır:
“Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en çok takva sahibi
olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Benzer şekilde adalet de yalnızca güzel bir söz olarak bırakılmamıştır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden
kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın.
Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Buradaki ölçü oldukça açıktır: İnsan, hoşlanmadığı kişilere karşı bile adaleti
korumalıdır. Dolayısıyla dinî hayatın değerlendirilmesinde yalnızca kişinin ne
kadar ibadet ettiği değil, adaletli olup olmadığı, insanlara nasıl davrandığı,
verdiği sözleri tutup tutmadığı ve başkalarının haklarına nasıl yaklaştığı da
dikkate alınmalıdır.
Asıl problem, ibadetlerin insanın ahlâkî sorumluluğunun
yerine geçirilmesidir. “Nasıl olsa ibadet ederim ve günahlarım silinir”
düşüncesinin yaygınlaşması, insanın kötülükten uzaklaşma çabasını zayıflatır. Oysa
Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk anlayışında insan, yaptığı kötülüğün
hesabını düşünmeli ve hayatını buna göre düzenlemelidir. Bağışlanma ümidi,
kötülükte ısrar etmenin gerekçesine dönüşmemelidir.
Bu nedenle toplumda ibadetlerin yaygınlığı ile ahlâkî durum
arasında mutlaka aynı oranda bir gelişme olduğu varsayılmamalıdır. Bir toplumda
insanlar namaz kılabilir, oruç tutabilir, hacca gidebilir ve dinî ifadeleri
sıkça kullanabilir. Fakat bunun yanında yalan, haksızlık, şiddet,
dolandırıcılık, rüşvet veya başkalarının haklarına tecavüz gibi davranışlar da
devam edebilir. Böyle bir tablo karşısında yalnızca insanların ibadetlerini
artırmasını istemek yerine, ibadetlerin Kur’an’daki amacı ve insan üzerindeki
etkisi yeniden düşünülmelidir.
Din insanın vicdanını susturan değil, uyandıran bir anlayış
olmalıdır. “Günahımı nasıl sıfırlarım?” sorusundan önce “Yanlış yaptığımda ne
yapmalıyım ve hayatımı nasıl düzeltmeliyim?” sorusu sorulmalıdır. İnsan
Rabb’inden bağışlanma dilemeli, fakat yanlışını düzeltmek için de çaba
göstermelidir. Dua etmeli, fakat başkasına yaptığı haksızlığı sürdürmemelidir. Namazı
kılmalı ve bunun kendisini kötülükten uzaklaştırmasına izin vermelidir. Hacca
gitmeli, fakat bunu bir üstünlük unvanına dönüştürmemelidir. Allah’ı
zikretmeli, fakat zikrin hayatında güzel davranışlara dönüşmesini sağlamalıdır.
Burada dinin kaynağı meselesi de önem kazanmaktadır.
Kur’an’ın din konusunda temel ölçü olarak kabul edilmesi hâlinde, din adına
ileri sürülen bütün iddiaların Kur’an açısından değerlendirilmesi gerekir.
Muhammed’in vefatından sonraki dönemlerde derlenen rivayet ve dinî eserlerin,
Kur’an’ın yanında hangi konumda bulunduğu da bu çerçevede sorgulanmalıdır. Bir
sözün veya uygulamanın dinî hüküm hâline gelmesi için yalnızca geçmişten
aktarılmış olması yeterli görülmemelidir. Öncelikli ölçünün Allah’ın kitabı olması
gerektiği düşünülmelidir.
Bu bakımdan “Hoca ne diyor?”, “Şeyh ne diyor?”, “Mezhep ne
diyor?” sorularından önce “Kur’an ne diyor?” sorusunun sorulması önemlidir.
Çünkü din adına ortaya konulan herhangi bir görüş, ne kadar yaygın veya eski
olursa olsun Kur’an’ın ölçüsünden bağımsız biçimde kesin doğru kabul
edilmemelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların bütçeleri ve
personel sayıları da ayrıca tartışılabilir. Ancak burada asıl mesele
rakamlardan çok, verilen din hizmetinin niteliğidir. Din hizmetinin amacı
insanları yalnızca birtakım ibadetlerin şekline yönlendirmek değil, Allah’ın
kitabını anlayan, sorumluluk bilinci taşıyan, adaletli, dürüst ve merhametli
insanlar yetiştirmek olmalıdır. Bir insanın yaptığı dinî hizmet karşılığında
ücret alması Kur’an’a göre yanlıştır; asıl sorgulanması gereken, bu hizmetin
hangi anlayışı aktardığı ve insanları hangi kaynağa yönlendirdiğidir.
Sonuç olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, insanın yalnızca
dindar görünmesini değil, inancının hayatına yansımasını gerektirmektedir.
İman, salât, zekât, sabır, adalet, doğruluk, merhamet ve hakka riayet
birbirinden tamamen kopuk alanlar değildir. İbadetlerin insanı daha dürüst,
daha adaletli, daha merhametli ve daha güvenilir hâle getirmesi beklenir. Bu
gerçekleşmiyorsa, yalnızca ibadetlerin sayısını değil, ibadet anlayışını da
yeniden düşünmek gerekir.
Bu nedenle “Günahlarım nasıl sıfırlanır?” sorusunun yerine
“Ben nasıl daha doğru ve sorumlu bir insan olurum?” sorusunu koymak daha
anlamlıdır. Bir insanın dinî unvanı, dış görünüşü veya yerine getirdiği
ibadetlerin sayısı onun ahlâkının kesin ölçüsü değildir. Asıl önemli olan,
Rabb’imizin huzurunda nasıl bir insan olduğudur. Çünkü insanın karşısına
çıkacak olan şey, kendisine verilen unvanlardan önce kendi yaptıklarıdır.
Öyleyse üzerinde düşünülmesi gereken temel soru şudur: İbadetler insanı
kötülükten uzaklaştırmıyor, adaleti güçlendirmiyor, merhameti çoğaltmıyor ve
dürüstlüğünü geliştirmiyorsa, yaşanan din anlayışında neyin eksik olduğu
sorgulanmalıdır. Belki de yıllardır cevabı aranması gereken en önemli soru
budur: AHLÂK NEREDE?
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com