GÖSTERMELİK KUTLAMALARDAN ÖZÜNE DÖNÜŞ: CUMA SALATI

 GÖSTERMELİK KUTLAMALARDAN ÖZÜNE DÖNÜŞ: CUMA SALATI

Her cuma günü cep telefonlarımıza onlarca mesaj düşüyor: "Cumanız mübarek olsun." Peki, birbirimizi tebrik ederek geçiştirdiğimiz bugünün, Yüce Allah’ın katındaki ve hayatın merkezindeki karşılığı gerçekten sadece bir kutlama mıdır? Camilerimizin cuma vakti tıklım tıklım dolup taşması, bu ibadetin amacına ulaştığını mı gösterir yoksa ortada Kur’an merkezli bakıştan uzaklaştığımız büyük bir çelişki mi var? Gelin, hep beraber camilerimizin kapısından içeri adım atalım ve Kur’an’ın aynasında gördüklerimizle yüzleşelim.

Mescitlerimize baktığımızda ilk göze çarpan gerçek, o muazzam kalabalığın içinde tek bir kadının bile olmayışıdır. Sanki gizli bir el, dinin en önemli toplumsal buluşmasından kadınları tamamen soyutlamıştır. Oysa Yüce Allah, cuma günkü o büyük buluşmaya ve yardımlaşmaya çağrı yapırken hitabını çok net bir şekilde ortaya koyar.

“Ey inanıp güvenenler! Cuma günü salat için çağrı yapıldığında alış verişi bırakın; Allah’ın zikrine koşun. Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
(Cuma, 62/9)

Ayet açıkça "Ey erkekler" demiyor, "Ey iman edenler" diyor. Sormak gerekiyor: Kadınlarımızdan iman eden kimse yok mu ki onları bu çağrının dışında tutuyoruz? Allah’ın kelamı her cuma minberlerden okunuyor ya da okunması gerekiyor; ancak ne hikmetse iman eden kadınlarımız bu mescitlere davet edilmiyor. Bir yanda kadınları ötekileştiren geleneksel yapı, diğer yanda ise Allah’ın herkesi kapsayan apaçık hükmü duruyor. Burada sormamız gereken en can alıcı soru şudur: Mescitlerde kimin hükmü yürütülüyor?

İşin daha da düşündürücü yanı, ramazan gecelerinde karşımıza çıkıyor. Yüce Allah’ın kitabında hiçbir emri ve bağlayıcı hükmü bulunmayan teravih namazlarında birdenbire camilerin üst katları, arkaları paravanlarla bölünerek kadınlara tahsis ediliyor. Kadınlar da kendilerine ayrılan bu bölümleri her gece dolduruyorlar. Nebi Muhammed’in kıldığına dair rivayetler üzerinden bu uygulama hararetle savunulurken, doğrudan Allah’ın emri olan cuma salatında kadınların engellenmesi nasıl bir din anlayışının ürünüdür?

“De ki: Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” (Hucurat, 49/16)

Bizler farkında olmadan, kendi doğrularımızı Allah’ın dininin önüne mi koyuyoruz? Nebi Muhammed döneminde cuma salatının asıl amacı ve sırası bugünkünden çok farklıydı. Olması gereken asıl düzende, önce cuma toplantısının namaz kısmı ikame edilir, ardından hutbeye geçilirdi. Hutbe; dini bilgilerin yanı sıra toplumun maddi ve manevi tüm problemlerinin masaya yatırıldığı, kimin ne sıkıntısı varsa görüşülüp çözüme kavuşturulduğu interaktif bir şura ve dayanışma platformuydu.

Ancak tarihsel süreçte bu ilahi ve insani düzen büyük bir siyasi müdahaleyle tersine çevrildi. Emeviler döneminde, hutbelerden Hz. Ali’ye yönelik kesintisiz hakaretler ve küfürler edilmeye başlandı. O dönemde hutbe namazdan sonra okunduğu için, bu çirkinliğe ortak olmak ve dinlemek istemeyen samimi cemaat namaz biter bitmez mescidi terk ediyordu. Cemaatin camiden kaçtığını gören Muaviye, insanları bu hakaretleri dinlemeye mecbur bırakmak için hutbeyi namazın önüne aldı. Ne acıdır ki Emeviler'in bu dayatması bugün hâlâ aynen devam ettiriliyor ve cuma, hayatın içinden kopuk, tek merkezden dikte edilen statik metinlerin okunduğu bir alana dönüştürülüyor.

Nebi döneminde mescit, aynı zamanda bir sosyal yardımlaşma ve bölüşüm merkeziydi. Mahallede oturan cemaat, ihtiyacından fazla olanı mescide getirir; ihtiyacı olanlar da oradan rencide olmadan ihtiyacı kadarını alıp götürürdü. İnsanların haftalık maddi ve manevi yaraları o buluşmada sarılırdı. Bugün ise cuma günleri sadece caminin kendi inşaatı veya masrafları için yardım toplanıyor. Cebimizdeki o ağırlık yapan, cüzdanımızı delen bozuk paraları kutulara atarak büyük bir hayır işlediğimizi sanıyoruz. Oysa infak ve yardım, insanın canını biraz yakmalı, fedakarlık hissettirmelidir.

“Bir de senden hayır olarak ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın...” (Bakara, 2/219)

Cuma salatı, öğle vaktinde gerçekleştirildiği için aynı zamanda o günün öğle namazını da kapsayan, hayatın tam ortasında duran devasa bir yardımlaşma, bilinçlenme ve haftalık şura toplantısıdır. Bizler ne zaman ki cumayı kuru bir tebrik mesajından ve sadece erkeklerin gittiği şekli bir ibadetten ibaret görmeyi bırakıp, kadın erkek tüm inananların hayatına dokunan Kur’anî özüne döndürürsek, işte o zaman cumamız gerçekten mübarek olacaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

ELÇİLERİ AYIRMAMAK KİTAPLARI DA AYIRMAMAK MIDIR?

ELÇİLERİ AYIRMAMAK KİTAPLARI DA AYIRMAMAK MIDIR?
Kur'an'ı okuyan birçok kişi şu soruyla karşılaşır: Allah, elçileri birbirinden ayırmamayı emrediyorsa, o hâlde bugün elde bulunan Tevrat ve İncil'in tamamını da Allah'ın kitabı olarak kabul etmek zorunda mıyız?

İlk bakışta bu iki konu aynı gibi görünebilir. Oysa Kur'an bunları birbirinden ayırır. Elçilere iman etmek başka şeydir; insanların elinden geçmiş metinlerin tamamını Allah'ın indirdiği şekliyle kabul etmek bambaşka bir şeydir.
Bu ayrımı yapamadığımızda Kur'an'ın kendi içinde kurduğu denge bozulur.
Önce Allah'ın ne emrettiğine bakalım.

Elçilere Ayrım Yapmadan İman Etmek
Kur'an, bütün nebilerin aynı hakikatin davetçileri olduğunu bildirir. Mümin, Allah'ın gönderdiği hiçbir elçiyi inkâr edemez. Birini kabul edip diğerini reddetmek, Allah'ın seçimine karşı çıkmak anlamına gelir.
"Deyin ki: 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve Rabb’lerinden nebilere verilene iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Biz yalnızca O'na teslim olanlarız.'"
(Bakara, 2/136)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah, Musa'ya verilene ve İsa'ya verilene iman etmemizi emrediyor. Çünkü bunlar Allah'ın indirdiği vahiydir.
Aynı hakikat başka bir ayette de tekrar edilir.
"Elçi, Rabb'i tarafından kendisine indirilene iman etti; müminler de iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler. 'O'nun elçileri arasında ayrım yapmayız.' dediler."
(Bakara, 2/285)
Burada kitaplarla elçiler birlikte zikredilmektedir. Çünkü Allah'ın gönderdiği bir elçi, vahiy olmadan düşünülemez. Fakat burada önemli bir soru doğuyor. Bugün insanların elinde bulunan bütün kitaplar, Allah'ın indirdiği ilk hâliyle mi duruyor?
Kur'an bu sorunun cevabını da veriyor.

Kur'an Önceki Kitaplarda Değişiklik Yapıldığını Bildirir
Kur'an, önceki vahiylerin Allah'tan geldiğini tasdik eder. Ancak aynı zamanda bazı insanların o vahiylere müdahale ettiğini de bildirir.
"Onlardan bir grup vardı ki, Allah'ın sözünü işitirler, onu akılları erdikten sonra bile bile tahrif ederlerdi."
(Bakara, 2/75)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:

"Yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı kendi elleriyle yazıp sonra az bir karşılık elde etmek için 'Bu Allah katındandır.' derler. Ellerinin yazdıklarından dolayı vay hâllerine! Kazandıklarından dolayı da vay hâllerine!"
(Bakara, 2/79)

Düşün... Eğer bugün elde bulunan metinlerin tamamı Allah'ın indirdiği şekliyle korunmuş olsaydı, Kur'an neden insanların kendi elleriyle yazdıkları şeyleri Allah'a nispet ettiklerini haber versin?
Demek ki Allah'ın indirdiği vahiy ile insanların sonradan eklediği sözler aynı şey değildir. İşte birçok kişinin gözden kaçırdığı nokta tam da burasıdır. Kur'an, Allah'ın indirdiği vahyi tasdik eder; insanların eklediklerini değil.

Tasdik Etmek, Her Satırı Onaylamak Değildir
Bazıları "Kur'an Tevrat'ı ve İncil'i tasdik ediyor." diyerek bugün elde bulunan metinlerin tamamını hakikat kabul ediyor. Oysa Kur'an'ın kullandığı "tasdik" kavramı çok dikkatli okunmalıdır.

Kur'an, Allah tarafından indirilen asıl vahyi doğrular. İnsanların sonradan yaptığı ilaveleri doğrulamaz. Nitekim Kur'an kendisini yalnızca doğrulayan bir kitap olarak değil, aynı zamanda ölçü koyan bir kitap olarak da tanıtır.
"Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak bu Kitabı hak ile indirdik."
(Maide, 5/48)
Ayetin son kısmı son derece önemlidir.
Kur'an, önceki kitapları sadece doğrulayan değil; onların üzerinde gözetici, denetleyici ve ölçü olan kitaptır. Eğer bütün metinler eksiksiz korunmuş olsaydı, böyle bir ölçüye neden ihtiyaç duyulsun? Çünkü insanlar zamanla vahiy ile kendi sözlerini birbirine karıştırmıştır.
Kur'an ise hak ile bâtılı yeniden birbirinden ayırmaktadır.

Kur'an Son Ölçüdür
Hiç fark ettin mi? Kur'an hiçbir zaman "Bugün elinizde bulunan her metni ölçü alın." demez. Tam tersine, insanlar anlaşmazlığa düştüklerinde hükmün Allah'a ait olduğunu bildirir.
"Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir."
(Şûrâ, 42/10)
Bugün Allah'ın hükmü nerededir? Tabi ki Allah'ın koruması altına aldığı Kur'an'dadır. Çünkü Allah bu kitap için özel bir güvence vermiştir.
"Şüphesiz zikri biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz."
(Hicr, 15/9)
Bu da son vahyin neden temel ölçü olduğunu açıkça gösterir.

Elçileri Ayırmamak Başka, Kitapları Karıştırmak Başkadır
Bir mümin Nebi Musa'ya iman eder. Nebi İsa'ya da iman eder. Nebi Muhammed'e de iman eder. Çünkü onların tamamı Allah'ın seçtiği elçilerdir. İman ettiği şey, Allah'ın onlara indirdiği vahiydir. İnsanların yüzyıllar boyunca eklediği, çıkardığı veya değiştirdiği ifadeler değildir.
Şöyle bir örnek düşün. Bir öğretmen öğrencilerine bir kitap dağıtıyor. Yıllar sonra o kitabın bazı nüshalarına notlar ekleniyor, bazı cümleler çıkarılıyor, bazı ifadeler ise değiştiriliyor. Sonunda ortada birbirinden farklı metinler oluşuyor.

Şimdi soralım: Öğretmenin ilk yazdığı kitap ile sonradan insanların müdahale ettiği metinler aynı kabul edilebilir mi? Elbette edilemez.

Kur'an'ın yaptığı da buna benzer bir ayrımı ortaya koymaktır. Allah'tan indirilen vahyi tasdik eder; fakat insanların sonradan eklediği, çıkardığı veya değiştirdiği sözleri vahiy olarak kabul etmez.

Kur'an Kendi İçinde Tam Bir Denge Kurar
Bir taraftan bütün elçilere iman etmeyi emreder. Diğer taraftan önceki kitaplarda tahrifat yapıldığını bildirir. Sonra da Kur'an'ın hak ile bâtılı ayıran son ölçü olduğunu açıklar. Bu üç hüküm birlikte okunduğunda hiçbir çelişki kalmaz.

Çelişki, bu hükümlerden yalnızca birini alıp diğerlerini görmezden gelince ortaya çıkar.

Sonuç

Bazı insanlar, "Elçiler arasında ayrım yapmayız." ayetini yanlış anlayarak, elde bulunan bütün Tevrat ve İncil metinlerini de eksiksiz ilahî vahiy kabul etmektedir. Oysa Kur'an böyle bir öğreti sunmaz. Kur'an, Allah'ın Nebi Musa'ya Tevrat'ı, Nebi İsa'ya İncil'i indirdiğini tasdik eder; fakat aynı zamanda bu vahiylerin insanlar tarafından tahrif edildiğini de bildirir.

Bu nedenle mümin, bütün elçilere iman eder; Allah'ın indirdiği bütün vahiylerin hak olduğuna inanır. Ancak bugün hangi bilginin gerçekten Allah'tan geldiğini belirlerken ölçü olarak yalnız Kur'an'a başvurur. Çünkü Allah korumasını garanti ettiği kitabın Kur'an olduğunu bildirmiştir.

İşte elçileri birbirinden ayırmamak budur. Nebileri inkâr etmemek, Allah'ın onlara verdiği vahyi kabul etmek ve hak ile bâtılı ayıran son ölçü olarak Kur'an'a sarılmaktır. Böyle bir iman hem bütün elçilere saygıyı korur hem de insanı, vahiy adına üretilmiş beşerî sözleri din edinmekten muhafaza eder.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALLAH'IN NEBİLERİ BİRBİRİNE ÜSTÜN KILMASI NE ANLAMA GELİR?

 ALLAH'IN NEBİLERİ BİRBİRİNE ÜSTÜN KILMASI NE ANLAMA GELİR?

Kur'an'ı okurken bazı ayetler ilk bakışta insanı düşündürür. Bunlardan biri de Allah'ın nebilerin bir kısmını diğerlerine üstün kıldığını bildiren ayetlerdir. Peki bu üstünlük neyin üstünlüğüdür? Allah, nebileri değer bakımından mı birbirinden ayırmıştır, yoksa burada anlatılmak istenen başka bir hakikat mi vardır?

Kur'an'ın bütünlüğüne baktığımızda cevabı yine Kur'an verir. Çünkü Allah, bir taraftan nebilerin bir kısmını diğerlerine üstün kıldığını bildirirken, diğer taraftan bütün elçilere ayrım yapmadan iman edilmesini emreder. Demek ki burada anlatılan üstünlük, insanların birbirini yüceltmesi veya bir nebinin diğerinden daha değerli görülmesi değildir. Üstünlük; verilen görev, taşınan sorumluluk, gösterilen örneklik ve Allah'ın lütfettiği özel özelliklerle ilgilidir.

Kur'an, hiçbir zaman nebileri yarıştırmaz. Onları, insanlığın önüne farklı yönleriyle örnek olarak koyar.
" İşte şu elçilerin bir kısmını bir kısmına (farklı oldukları noktalarda) üstün kılmıştık. Allah onlardan bir kısmına konuşmuş, bazılarını da derecelerini yükseltmiştir..."
(Bakara, 2/253)
Ayet dikkatle okunduğunda üstünlüğün kaynağının Allah olduğu görülür. Hiçbir nebi bu üstünlüğü kendi çabasıyla elde etmiş değildir. Hepsi Allah'ın seçimi, görevlendirmesi ve lütfudur.
Bu nedenle burada övülen kişiler değil, Allah'ın hikmetidir.

Nebiler Aynı Davetin Taşıyıcılarıdır
Allah bütün nebileri aynı hakikati insanlara ulaştırmak için göndermiştir. Zamanlar değişmiştir, toplumlar değişmiştir, insanların sorunları değişmiştir; fakat davet değişmemiştir. Hepsi insanları yalnızca Allah'a kulluğa çağırmıştır.
İşte bunun için müminlerin tavrı da açıkça belirtilmiştir.
"Elçi, Rabb’i tarafından kendisine indirilene iman etti; müminler de iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler. 'O'nun elçileri arasında ayrım yapmayız.' dediler..."
(Bakara, 2/285)
Düşün… Eğer Allah bazı nebileri üstün kıldığını söylüyor, buna rağmen müminlere "elçiler arasında ayrım yapmayın" diyorsa, burada insanların oluşturacağı bir üstünlük sıralamasından söz edilmiyor demektir.
Allah görevleri farklı vermiştir; bizim imanımız ise hepsine eşit olmalıdır.

Her Nebiye Farklı Bir Özellik Verilmiştir
Allah'ın hikmeti gereği her nebi farklı bir yönüyle öne çıkarılmıştır. Çünkü insanlığın ihtiyacı tek bir örnekle karşılanabilecek kadar dar değildir. Kimi sabrın… Kimi teslimiyetin… Kimi adaletin… Kimi cesaretin… Kimi şükrün… En güzel örneği olmuştur.
İşte Allah'ın "üstün kıldık" buyurmasının anlamı burada daha iyi anlaşılır.

Nebi İbrahim Teslimiyetin Zirvesidir
Kur'an, Nebi İbrahim hakkında çok dikkat çekici bir ifade kullanır.
"Şüphesiz İbrahim, Allah'a gönülden boyun eğen, O'na yönelen tek başına bir ümmetti; ortak koşanlardan değildi."
(Nahl, 16/120)
"Tek başına bir ümmet"... Bu ifade üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Bir insan nasıl tek başına ümmet olabilir? Burada sayıdan değil, temsil ettiği değerden söz edilmektedir. Nebi İbrahim, putperestliğin hâkim olduğu bir toplumda hakikati tek başına savunmuştur. Korkmamış, geri adım atmamış, çoğunluğa teslim olmamıştır. Sanki tek başına bir toplumun taşıması gereken imanı, cesareti ve teslimiyeti omuzlamıştır. İşte Allah onu bu yönüyle öne çıkarmıştır.

Bu üstünlük, onun diğer nebilerden daha değerli olduğu anlamına gelmez; teslimiyet konusunda insanlığa benzersiz bir örnek oluşunu gösterir.

Nebi Nuh Sabrın Sembolüdür
Kur'an'da Nebi Nuh'un uzun yıllar süren mücadelesi anlatılır. İnsanlar onu yalanlamış, alaya almış, çağrısını reddetmiştir. Buna rağmen görevini bırakmamıştır. Sonunda Rabb’ine yönelmiştir.
"Bunun üzerine Nuh Rabbine dua etti: 'Ben yenik düştüm, bana yardım et.'"
(Kamer, 54/10)
Nebi Nuh'un öne çıkan yönü sabırdır. Asırlar süren mücadelesi, Allah'a güvenmenin nasıl olması gerektiğini öğretir.

Nebi Musa Cesaretin Örneğidir
Nebi Musa'nın karşısında sıradan bir topluluk yoktu. Karşısında dönemin en güçlü yöneticisi vardı. Buna rağmen Allah'ın emrine güvenerek geri çekilmedi. Denizin önünde sıkışıp kaldıklarında insanlar ümitsizliğe kapıldı. Fakat Nebi Musa şöyle dedi:
"Hayır! Rabb’im benimle beraberdir. Bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir."
(Şuarâ, 26/62)
İşte onun öne çıkan yönü de Allah'a güvenmek ve korkuya teslim olmamaktı.

Nebi Yusuf Affetmenin Gücünü Gösterdi
Kardeşleri onu kuyuya attı. Yıllarca ailesinden uzak kaldı. İftiraya uğradı. Hapse girdi. Sonra Allah ona yönetim verdi. Herhangi birisi olsaydı belki intikam alırdı. Ama o affetmeyi seçti.
"Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir."
(Yusuf, 12/92)
İşte Nebi Yusuf'un üstün yönlerinden biri de budur. Gücü eline geçirdiğinde affedebilmek…

Nebi Süleyman Nimetin İmtihanını Gösterdi

Allah Nebi Süleyman'a büyük bir hükümranlık verdi. Ancak o bunu bir üstünlük sebebi olarak görmedi. Tam tersine bunun ağır bir imtihan olduğunu bildi.
"Bu, Rabb’imin lütfundandır; şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek içindir."
(Neml, 27/40)
Demek ki verilen nimet de üstünlük değil, sorumluluktur. Bunu en güzel anlayanlardan biri Nebi Süleyman olmuştur.

Allah Her Nebiyi İnsanlığa Bir Örnek Olarak Seçmiştir
Hiç fark ettin mi? Kur'an hiçbir nebinin bütün özelliklerini diğerlerinden daha fazla övmez. Her birinde farklı bir yön öne çıkarılır. Biri teslimiyeti öğretir. Biri sabrı… Biri cesareti…Biri affetmeyi… Biri şükrü… İnsanlık ise bütün bu örneklerden öğrenerek olgunlaşır.

İşte Allah'ın nebileri birbirine üstün kılması, insanlığa farklı alanlarda örnekler sunmasının bir sonucudur.

İnsanların Görevi Nebileri Yarıştırmak Değildir
Kur'an'ın en önemli uyarılarından biri de budur. İnsanlar geçmişte bazı nebileri kabul edip bazılarını reddettiler. Kendi nebilerini yüceltirken diğerlerini inkâr ettiler.
Allah ise bunu reddeder.
"Allah'ı ve elçilerini inkâr edenler, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isteyenler, 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz.' diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçek inkârcıların ta kendileridir."
(Nisâ, 4/150-151)
Allah'ın üstün kılması başka şeydir. İnsanların ayrım yapması bambaşka bir şeydir. Üstünlüğü belirleyen Allah'tır. İnsan ise bütün elçilere iman etmekle yükümlüdür.

Asıl Üstünlük Takvadadır
Kur'an, insanlar arasındaki gerçek üstünlüğü de açıklamıştır.
"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır."
(Hucurât, 49/13)
Bu ayet, üstünlüğün makamla, soyla, servetle veya insanların gözündeki büyüklükle ilgili olmadığını açıkça ortaya koyar. Nebiler hakkında bildirilen üstünlük de kişisel bir övgü değil; Allah'ın her birine verdiği farklı görevlerin ve farklı örnekliklerin ifadesidir.

Sonuç olarak Allah, nebileri birbirine üstün kılarken bize bir sıralama öğretmiyor. Bize, ilahi hikmetin zenginliğini gösteriyor. Nebi İbrahim'de teslimiyeti, Nebi Nuh'ta sabrı, Nebi Musa'da cesareti, Nebi Yusuf'ta affediciliği, Nebi Süleyman'da şükrü görüyoruz. Hepsi aynı hakikatin davetçisidir; fakat her biri insanlığa farklı bir pencere açmıştır. Müminin görevi bu farklılıkları yarıştırmak değil, her birinden öğüt almak ve hepsinin getirdiği ortak mesaj olan Allah'a teslimiyete yönelmektir.

Kur'an'ın kurduğu dengeyi bozmamak gerekir. Allah, hikmeti gereği nebilerin bir kısmını bazı yönleriyle diğerlerine üstün kılmıştır; fakat aynı Kur'an, müminlere elçiler arasında ayrım yapmamalarını emreder. Bu iki hüküm birbiriyle çelişmez. Üstünlüğü belirleyen Allah'tır; kimin hangi görevi üstleneceğine de O karar verir. İnsanın görevi ise bir nebiyi yüceltip diğerini küçümsemek veya birini kabul edip diğerini dışlamak değildir. Çünkü hepsi aynı Rabb’in gönderdiği, aynı hakikati tebliğ eden elçilerdir.
"Deyin ki: 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve Rabb’lerinden nebilere verilene iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Biz yalnızca O'na teslim olanlarız.'"
(Bakara, 2/136)
İşte Kur'an'ın mümine öğrettiği bakış açısı budur. Allah'ın üstün kıldığını Allah bilir; bizim vazifemiz ise O'nun gönderdiği bütün nebilere iman etmek, hiçbirini diğerine karşı inkâr sebebi yapmamak ve hepsinin çağırdığı ortak yolda, yani yalnız Allah'a kulluk yolunda yürümektir. Böyle bir iman, hem Kur'an'ın bütünlüğünü korur hem de insanı elçiler üzerinden ayrılığa değil, vahiy etrafında birliğe ulaştırır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  GÖSTERMELİK KUTLAMALARDAN ÖZÜNE DÖNÜŞ: CUMA SALATI Her cuma günü cep telefonlarımıza onlarca mesaj düşüyor: "Cumanız mübarek olsun....