EN GÜZEL SÖZ: ALLAH’A ÇAĞIRMAK VE SALİH AMEL
Kur’an, insanın yalnızca neye inanması gerektiğini değil, inancının
hayatına nasıl yansıması gerektiğini de ortaya koyar. İnanç sözde
bırakılmadığında anlam kazanır; doğru söz, doğru davranışla birleştiğinde
insanın hayatına yön verir. Bu nedenle Allah’a çağırmak ile salih amelde
bulunmak birbirinden kopuk değildir. Söylenen sözün arkasında yaşanan bir
hayat, savunulan hakikatin arkasında görünen bir ahlak bulunmalıdır.
Kur’an bu bütünlüğü açık biçimde ortaya koyar:
“Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: ‘Gerçekten ben Müslümanlardanım.’
diyenden daha güzel sözlü kimdir?”
(Fussilet, 41/33)
Ayetin dikkat çekici yönü, “en güzel söz”ü yalnızca güzel konuşmakla
ilişkilendirmemesidir. Allah’a çağırmak, salih amelde bulunmak ve Allah’a
teslim olanlardan olduğunu söylemek aynı bütünün parçalarıdır. Demek ki güzel
söz, kula hoş gelen sözden ibaret değildir; hakikate çağıran, davranışla
doğrulanan ve Allah’a teslimiyeti hayatın içinde gösteren sözdür.
“Allah’a çağırmak” ifadesinin merkezinde Allah vardır. Bu çağrı,
insanları bir kişinin düşüncesine, bir grubun anlayışına veya bir geleneğin
kabullerine bağlamak anlamına gelmez. Allah’a çağrının ölçüsü, Allah’ın
gönderdiği vahiy olmalıdır. Bu nedenle din adına söylenen her sözün delile
dayanması gerekir:
“Eğer doğru sözlüyseniz, haydi getirin delilinizi.”
(Bakara, 2/111)
Bu ölçü, Allah adına konuştuğunu söyleyen herkes için önemlidir. Kendi yorumunu
Allah’ın hükmü gibi sunmak, Allah’a çağrı ile insanın kendi anlayışına çağrı
arasındaki sınırı ortadan kaldırır. Oysa Kur’an’a dayalı bir çağrı, insanları
kişilere değil, vahyin kendisine yöneltir; düşünmeyi, araştırmayı ve delile
bakmayı gerektirir.
Kur’an, davetin yöntemini de belirler:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel yöntemle
mücadele et.”
(Nahl, 16/125)
Hakikati anlatmak ile insanı zorlamak aynı şey değildir. Allah, “Dinde zorlama
yoktur” buyurur. (Bakara, 2/256) İnsanlara doğruyu göstermek, delilini
ortaya koymak ve düşünmelerine yardımcı olmak mümkündür; fakat iman insanın
kendi iradesiyle verdiği bir karardır. Bu nedenle Allah’a çağırmanın yolu
baskıdan değil, hikmetten ve güzel yöntemden geçer.
Fussilet 33. ayette Allah’a çağırmanın hemen ardından “salih amelde
bulunmak” zikredilmesi de son derece anlamlıdır. Çünkü sözün inandırıcılığı,
davranışla desteklenmesine bağlıdır. Allah’a çağıran kişinin hayatında
dürüstlük, adalet, merhamet, güvenilirlik ve hakka riayet görünmüyorsa,
söylediği güzel söz kendi davranışları tarafından zayıflatılır. Kur’an’ın iman
ile salih ameli birçok yerde birlikte anması da bu bütünlüğü gösterir:
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için kesintisiz bir ödül
vardır.”
(Tin, 95/6)
Salih amel yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı değildir. Allah’ın razı olacağı
doğru ve yararlı işlerdir. Emanete sahip çıkmak, adaletli davranmak, verilen
sözü tutmak, insanlara zarar vermemek, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kötülük
karşısında iyiliği tercih etmek de hayatın içindeki salih amellerdir. Böylece
inanç, insanın yalnızca diliyle değil, davranışlarıyla da görünür hale gelir.
Ayetin sonunda yer alan “Gerçekten ben Müslümanlardanım” ifadesi de bu
çerçevede anlaşılmalıdır. Müslümanlık yalnızca bir isim veya aidiyet değildir;
Allah’a teslimiyet iddiasıdır. Bu iddianın karşılığı da kişinin hayatında
görülmelidir. Kur’an, üstünlüğü bir isimde veya topluluk aidiyetinde değil,
takvada görür:
“Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, O’na karşı takvayı en çok
gözeteninizdir.”
(Hucurât, 49/13)
Dolayısıyla “Ben Müslümanım” demek, başkalarına karşı bir üstünlük ilanı değil,
Allah’a karşı sorumluluk üstlenmektir. Bu sorumluluk, kişinin sözleriyle
davranışları arasındaki uyumu da gerektirir.
Allah’a çağırmanın merkezinde insanın kendisi değil, Allah’ın mesajı
bulunmalıdır. Elçinin görevi de mesajı açıkça tebliğ etmektir:
“Elçiye düşen, apaçık bir tebliğden başka bir şey değildir.”
(Nûr, 24/54)
Bu nedenle gerçek davet, “Bana uyun” demekten çok, Allah’ın kitabını okumaya,
anlamaya ve ölçüyü vahiyde aramaya yöneltmelidir. Kur’an, insanın aklını
kullanmasını ve duyduğu sözler arasında en güzeline uymasını ister:
“Onlar sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola
ilettiği kimseler bunlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)
Fussilet 33. ayet böylece yalnızca insanları Allah’a çağırmanın değerini değil,
bu çağrının nasıl bir hayatla anlam kazanacağını da gösterir. Güzel söz;
hakikati söyleyen, salih amelle doğrulanan ve Allah’a teslimiyeti hayatında
taşıyan sözdür.
Sonuçta mesele çok konuşmak değil, doğruyu söylemek; başkalarının
hayatını düzeltmeye çalışmak değil, önce kendi hayatını vahyin ölçüsüne göre
düzeltmektir. Allah’a çağırmanın en güçlü tarafı, insanlara ne yapmaları
gerektiğini anlatmaktan önce, söylenen hakikatin kendi hayatındaki karşılığını
ortaya koyabilmektir. Söz
dile ait olabilir; fakat onun gerçek şahidi hayattır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine
rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com