MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

 MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ

Kur’an’a bakıldığında müşriklerin Allah’ı bütünüyle inkâr eden insanlar olmadıkları açıkça görülür. Onların asıl problemi, Allah’ın varlığını kabul edip O’nu hayatın tek hâkimi ve tek yetkili mercii olarak kabul etmemeleriydi. Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını, rızkı verdiğini, hayatı yönettiğini biliyorlar; fakat buna rağmen Allah’ın yanına başka varlıklar, aracılar ve ortaklar koyuyorlardı. İşte Kur’an’ın üzerinde özellikle durduğu çelişki tam olarak budur. Demek ki yalnızca “Allah’a inanıyorum” demek, insanı şirkten çıkaran yeterli bir iman değildir. Asıl mesele, bu inancın hayat karşısında ne ifade ettiğidir.

Kur’an, müşriklerin Allah hakkındaki inançlarını birçok yerde açıkça ortaya koyar. Onlara gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda verecekleri cevap bellidir:
“Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: ‘Bütün övgüler Allah’a mahsustur.’ Fakat onların çoğu bilmez.”
(Lokmân, 31/25)
Burada dikkat çekici olan, onların Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmeleridir. Fakat bu kabul, hayatlarında Allah’ı tek otorite hâline getirmeye yetmemiştir. Allah’ı yaratıcı kabul etmek başka, O’na hiçbir ortak koşmadan yalnız O’na kulluk etmek başka bir meseledir. Kur’an’ın şirk eleştirisi de tam burada başlar.

Yûnus Suresi’nde bu gerçek daha da açık biçimde ortaya konur:
“De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? İşitme ve görme yeteneklerini kim yönetiyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Her işi kim düzenliyor? ‘Allah’ diyecekler. De ki: Öyleyse O’na karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”
(Yûnus, 10/31)
Bu ayetin ortaya koyduğu tablo son derece düşündürücüdür. Sorulan soruların tamamına “Allah” cevabı verilmektedir. Fakat hemen ardından “Öyleyse sakınmıyor musunuz?” denilerek asıl mesele ortaya konmaktadır. Çünkü Allah’ın yaratıcı ve yönetici olduğunu söylemek, bu bilginin gereğini yerine getirmedikçe tek başına yeterli değildir. İnsan Allah’ın varlığını kabul ettiği hâlde Allah’ın hükmünü bırakıp başka ölçülere bağlanabilir, Allah’a ait olan yetkileri başkalarına verebilir ve O’nun yanında başka mercileri din adına belirleyici kabul edebilir. Böyle bir durumda söz ile hayat arasında büyük bir çelişki oluşur.

Kur’an’ın müşrikler hakkındaki anlatımında en dikkat çekici noktalardan biri de budur: Allah’ı inkâr etmiyorlar; fakat Allah’a ortak koşuyorlar. Yani problem “Allah var mı, yok mu?” sorusundan daha ileridedir. Problem, “Allah varsa O’nun yanında başka ilahlar, aracılar, koruyucular ve kendilerine mutlak anlamda itaat edilecek başka otoriteler neden vardır?” sorusudur.

Zümer Suresi bu anlayışı doğrudan ortaya koyar:
“Bilinmeli ki halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Müşriklerin savunması son derece dikkat çekicidir. Onlar Allah’ı tamamen terk ettiklerini söylemiyorlar. Tam tersine, kulluk ettikleri varlıkların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını ileri sürüyorlar. Böylece şirk, kendileri açısından Allah’a karşı bir isyan gibi değil, Allah’a ulaşmanın bir yolu gibi görülmektedir. Kur’an ise bu mantığı kabul etmemektedir. Çünkü Allah’a ulaşmak için Allah’ın belirlemediği aracılar oluşturmak, Allah’ın dinine insanları ortak etmektir.

Bu nedenle şirk yalnızca putların önünde eğilmekten ibaret değildir. Şirkin temelinde, Allah’a ait olan yetkiyi Allah’ın dışında bir varlığa veya makama vermek vardır. Bir insan Allah’ı yaratıcı kabul edip din konusunda Allah’ın kitabı dışında kesin hükümler koyan kaynakları Allah’ın önüne geçiriyorsa burada ciddi bir çelişki ortaya çıkar. Çünkü Allah’ın dini konusunda son sözü söyleme yetkisi Allah’a aittir.

Kur’an, Allah’ın insanlar üzerindeki hâkimiyetini anlatırken şöyle bildirir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmez.”
(Yûsuf, 12/40)
Buradaki mesele yalnızca ibadetlerin kime yapılacağı değildir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” ifadesi, din konusunda belirleyici olanın da Allah olduğunu gösterir. İnsanların Allah’a inanması fakat din adına Allah’ın söylemediği şeyleri Allah söylemiş gibi kabul etmesi, sözde iman ile gerçek bağlılık arasındaki kopukluğu gösterir.

Müşriklerin Allah’a olan inançları özellikle sıkıntı anlarında daha da belirginleşir. İnsan rahatlık içinde kendisine farklı dayanaklar oluşturabilir. Fakat gerçek bir tehlikeyle karşılaştığında, bütün sahte güçlerin nasıl bir anda etkisiz kaldığı ortaya çıkar. Kur’an, gemide denize açılan insanların durumunu örnek verir:
“Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Fakat Allah onları kurtarıp karaya çıkardığında bir de bakarsın ki Allah’a ortak koşuyorlar.”
(Ankebût, 29/65)
İnsan hayatında da bunun benzerlerini görmek mümkündür. Sıkıntı geldiğinde bütün hesaplar bir anda değişir. İnsan kendisini koruyacağını düşündüğü imkânlara güvenemez hâle gelir ve doğrudan Allah’a yönelir. Fakat sıkıntı geçince çoğu zaman o samimiyet de kaybolur. Kur’an’ın anlattığı müşrik tipi, işte böyle bir tutarsızlığın açık örneğidir. Tehlike karşısında Allah’a yönelmek, güvenliğe çıkınca yeniden ortaklara dönmek, Allah’ın varlığını kabul etmekle Allah’a gerçekten teslim olmak arasındaki farkı gösterir.

Bu durum yalnızca geçmişte yaşamış insanların problemi olarak görülmemelidir. Çünkü insanın tabiatında bulunan bir zaafı anlatmaktadır. Sıkıntı anında Allah’a yönelip rahatladığında yeniden dünyaya, güce, makama, servete veya başka insanlara aşırı güvenmek, insanın gaflete ne kadar kolay düşebildiğini gösterir. Kur’an’ın amacı geçmişteki müşrikleri anlatıp konuyu kapatmak değil, insanın kendi hâlini sorgulamasını sağlamaktır.

Nitekim Rûm Suresi’nde insanların başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allah’a yönelmeleri, sonra kendilerine bir rahmet tattırıldığında Allah’ın ayetlerine karşı farklı bir tutum içine girmeleri anlatılır:
“İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler; kendi ellerinin yaptıkları sebebiyle başlarına bir kötülük geldiğinde ise hemen ümitsizliğe düşerler.”
(Rûm, 30/36)

Bir başka ayette ise insanın denizdeki hâli daha ayrıntılı biçimde anlatılır:
“Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Siz gemilerde bulunduğunuz ve gemiler güzel bir rüzgârla onları götürdüğü sırada yolcular bununla sevindikleri anda şiddetli bir fırtına gelir, dalgalar her taraftan üzerlerine gelir ve kuşatıldıklarını anlarlar. İşte o zaman dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na dua ederler.”
(Yûnus, 10/22)
Fakat Kur’an’ın dikkat çektiği nokta yalnızca korku anında Allah’a yönelmek değildir. Asıl mesele, korku ortadan kalktıktan sonra ne olduğudur. Çünkü iman, yalnızca çaresizlik anında ortaya çıkan bir sığınma biçimi değildir. İnsan Allah’ı yalnızca dara düştüğünde hatırlıyorsa, rahatlık zamanında O’nun emirlerini ve kitabını göz ardı ediyorsa burada kalıcı bir bilinçten söz etmek zordur.

İşte gaflet tam da burada ortaya çıkar. Gaflet, insanın hiçbir şey bilmemesi değildir. Bazen insan gerçeği bilir, fakat bildiği gerçeğin üzerinde düşünmez. Bazen görür, fakat gördüğünden sonuç çıkarmaz. Bazen işitir, fakat işittiğini hayatına taşımaz. Kur’an’ın A‘râf Suresi’nde anlattığı gaflet de böyle bir durumdur:
“Andolsun, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için var ettik. Onların kalpleri vardır, fakat onlarla kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
(A‘râf, 7/179)
Burada kalbin, gözün ve kulağın bulunması yeterli görülmemektedir. Kalp vardır ama gerçeği kavramıyorsa, göz vardır ama hakikati görmüyorsa, kulak vardır ama hakikati işitmiyorsa insan sahip olduğu imkânların hakkını vermemiş olur. Demek ki gaflet, organların görevini yapmaması değil, insanın sahip olduğu akıl, irade ve idrak imkânlarını hakikate kapatmasıdır.

Bu nedenle insanın “Ben Allah’a inanıyorum” demesi tek başına ölçü değildir. Sorgulayalım: Bu inanç insanın düşüncesini, kararlarını, değerlerini ve hayatını değiştiriyor mu? Allah’ın varlığına inanıp O’nun kitabını hayatın dışında bırakmak; Allah’ın rızkı verdiğini kabul edip rızkı yalnız maddi güçlerden bilmek; Allah’ın hüküm sahibi olduğunu söyleyip din konusunda insanların sözlerini Allah’ın sözlerinin önüne geçirmek; Allah’ın her şeyi gördüğünü kabul edip davranışlarını buna göre düzenlememek, iman ile hayat arasındaki kopukluğun göstergeleridir.

Kur’an, böyle bir çelişkinin temelinde Allah’ı gerektiği gibi takdir edememenin bulunduğunu da bildirir:
“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzünün tamamı O’nun hâkimiyeti altındadır; gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.”
(Zümer, 39/67)
Allah’ı gereği gibi takdir etmek, yalnızca O’nun büyüklüğünü sözle anlatmak değildir. Allah’ın Allah olduğunu bilmek ve bunun gereğini kabul etmektir. O yaratıcıysa, yaratılmış olanlar O’na ortak olamaz. O rızık veriyorsa, gerçek anlamda minnet O’nadır. O hüküm sahibiyse, din konusunda son söz O’nundur. O her şeyi biliyor ve görüyorsa, insanın gizli ve açık bütün davranışları O’nun bilgisi dâhilindedir.

Kur’an’ın müşriklere yönelttiği soru bu nedenle çok nettir:
“Göklerin ve yerin Rabb’i kimdir?”
“Allah’tır.”
(Mü’minûn, 23/84-89 anlamı)
Fakat cevap “Allah” olduğu hâlde hayatın başka yönlerinde Allah’ın yanında başka güçler belirleyici hâle geliyorsa, sorun Allah’ın varlığını kabul edip etmemekten çıkıp Allah’a ait olan konumu başkalarıyla paylaşmaya dönüşmektedir.

Müşriklerin bir başka özelliği de Allah’ın nimetlerini bilmelerine rağmen şükür ve bağlılık konusunda tutarsız davranmalarıdır. Kur’an, insanın nimet karşısındaki tavrının da bir imtihan olduğunu bildirir. Rızık genişlediğinde insan kendisini yeterli görmeye, sıkıntı geldiğinde ise Allah’ı hatırlamaya başlayabilir. Oysa gerçek bağlılık yalnızca ihtiyaç zamanına ait değildir. Allah’a güvenmek, O’nu yalnızca ihtiyaçların gidericisi olarak görmekten çok daha derin bir teslimiyettir.

Dünya hayatına aşırı bağlanmak da bu gafletin önemli sebeplerinden biridir. İnsan önündeki hayatı tek gerçek kabul ettiğinde, ahireti ve hesap gününü geri plana atar. Kur’an, Ankebût Suresi’nde dünya hayatının niteliğini şöyle açıklar:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût, 29/64)
Buradaki ifade, dünya hayatının tamamen değersiz olduğu anlamına gelmez. Asıl vurgu, insanın geçici olanı kalıcı sanmaması üzerinedir. İnsan dünyada yaşar, çalışır, kazanır, aile kurar, üretir ve sorumluluklarını yerine getirir; fakat bütün bunları hayatın nihai amacı hâline getirdiğinde gaflete düşer. Dünya araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir. O zaman insanın Allah’la kurduğu bağ da çıkar ilişkisine dönüşebilir.

Kur’an’ın anlattığı müşrik anlayışında Allah çoğu zaman zor zamanlarda hatırlanan, fakat rahat zamanlarda geri plana itilen bir varlık hâline getirilmiştir. Oysa Allah’ın istediği bağlılık, insanın yalnızca korktuğunda değil, her durumda Allah’ı hesaba katmasıdır. Bollukta da darlıkta da, güçlüyken de güçsüzken de, insanlar tarafından desteklenirken de yalnız kalırken de Allah’ın ölçüsünden ayrılmamaktır.

Bu nedenle Kur’an’ın müşriklerle ilgili anlatımlarını yalnızca tarihî bir olay gibi okumak doğru değildir. Asıl önemli olan, onların yaşadığı çelişkinin bugün hangi biçimlerde ortaya çıkabileceğini fark etmektir. Çünkü şirk yalnızca taş veya tahta bir putun önünde eğilmek şeklinde ortaya çıkmaz. İnsan Allah’ın yanında başka varlıklara olağanüstü yetkiler yüklediğinde, Allah’ın vermediği bir yetkiyi herhangi bir insana verdiğinde veya Allah’ın kitabının belirlemediği bir hükmü Allah’ın diniymiş gibi kabul ettiğinde de aynı temel problem gündeme gelir: Allah’a ait olan yetkinin Allah’ın dışına taşınması.

Kur’an bu konuda insanın kendi kendisine şu soruyu sormasını gerektiren bir ölçü koyar: Allah’ın söylediği nerede, insanların söylediği nerede? Bir söz Allah’a nispet ediliyorsa bunun gerçekten Allah’tan geldiğinin delili nedir? Bir uygulama din adına yapılıyorsa Kur’an’da bunun dayanağı var mıdır? Bir kişi din konusunda mutlak otorite kabul ediliyorsa bu yetkiyi ona kim vermiştir? Çünkü Allah’ın dinine insan sözlerini eklemek, sadece bilgi hatası değildir; Allah adına konuşma iddiasına dönüşebilecek çok daha ciddi bir meseledir.

Kur’an, Allah’ın dışında hüküm koyucu arayışına karşı şöyle sorar:
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için din olarak belirleyen ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu soru, konunun merkezini ortaya koymaktadır. Din Allah’a aitse, dinin belirleyicisi de Allah olmalıdır. İnsanların din adına söyledikleri ise Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulmalıdır. Böylece insan, “Kim söyledi?” sorusundan önce “Allah bunu söyledi mi?” sorusunu sormayı öğrenir.

Sonuçta müşriklerin problemi Allah’a hiç inanmamaları değildi. Onların problemi, Allah’a inandıkları hâlde O’nun yanında başka güçleri ve aracılıkları kabul etmeleri, sıkıntı anında yalnız Allah’a yönelip rahatladıklarında yeniden ortaklarına dönmeleri ve sahip oldukları bilgiyle hayatları arasında bağ kuramamalarıydı. Kur’an’ın “gaflet” dediği durum da tam olarak budur: Gerçeğin işaretleri ortadayken onu görmezden gelmek, bilinen hakikatin gereğini yerine getirmemek ve geçici olanı kalıcı sanarak asıl hayatı unutmaktır.

Bu açıdan bakıldığında mesele sadece “Allah’a inanıyor musun?” sorusuyla bitmez. Asıl soru şudur: Allah’a inanmak, hayatında neye karşılık geliyor? O’nu yaratıcı olarak kabul etmekle yetiniliyor mu, yoksa O’nun din konusunda tek belirleyici olduğu da kabul ediliyor mu? Sıkıntıya düşünce yalnız O’na yönelmek kolaydır; asıl imtihan, sıkıntı geçtikten sonra da aynı bağlılığı sürdürebilmektir. Allah’ı anmak kolaydır; asıl mesele Allah’ın sözünü hayatın ölçüsü hâline getirmektir.

Kur’an’ın müşrikler üzerinden verdiği en önemli uyarılardan biri belki de budur: İman, yalnızca dilde kabul edilen bir bilgi değil, insanın hayatına yön veren bir bilinçtir. Allah’ın varlığını kabul edip O’na ait olan yetkileri başkalarıyla paylaşmak, Allah’ı bilmekle Allah’ı gereği gibi takdir etmek arasındaki farkı ortaya çıkarır. Gaflet ise çoğu zaman bilgisizlikten değil, bilinen gerçeğin üzerinin alışkanlıklarla, çıkarlarla, korkularla ve geleneklerle örtülmesinden doğar.

İnsan kendisini bu gafletten kurtarmak istiyorsa önce inancını yeniden sorgulamalıdır. Allah’a gerçekten inanmak ne demektir? Allah’ın kitabı hayatımızda nerede durmaktadır? Din adına kabul ettiklerimizin hangisi Allah’ın kitabından, hangisi insanların aktardıklarından gelmektedir? Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah söylemiş gibi kabul ediyor olabilir miyiz? İşte gerçek sorgulama burada başlar.

Çünkü Allah’a inanmak, yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Allah’a inanmak, O’nun tek olduğunu bilmek, O’na ortak koşmamak, din konusunda O’nun sözünü esas almak ve hayatı O’nun gösterdiği hakikat doğrultusunda yaşamaya çalışmaktır. Bunun dışındaki her inanç, insanı Allah’a inandığını sanarken Allah’ın yanında başka dayanaklar aramaya götürebilir. Kur’an’ın müşrikler hakkındaki uyarıları bu yüzden yalnızca geçmişi anlatmaz; insanın bugün kendi imanını, kendi gafletini ve kendi bağlılıklarını sorgulaması için önüne tutulmuş güçlü bir aynadır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  MÜŞRİKLERİN ALLAH’A İNANIŞI VE GAFLETİ Kur’an’a bakıldığında müşriklerin Allah’ı bütünüyle inkâr eden insanlar olmadıkları açıkça görülü...