DİN VE OTORİTE: VAHİYDEN SAPMA
Nebi İsa’nın tebliği ve tevhidin ölçüsü
Nebi İsa’nın tebliğini anlamak için öncelikle insanları hangi inanca
çağırdığına bakmak gerekir. Kur’an’a göre onun çağrısının merkezinde Allah’a
kulluk etmek, O’nu birlemek ve dosdoğru yolda yürümek vardır. Bu temel, Nebi
İsa’nın kimliğini ve sonraki dönemlerde ona atfedilen inançları
değerlendirirken esas alınması gereken ölçüdür.
“Allah benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse
O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 3/51)
Nebi İsa’nın bu sözleri, kulluğun kendisine değil Allah’a
yönelmesi gerektiğini ortaya koyar. Burada tebliğin merkezi, bir insanın şahsı
değil, onun insanlara bildirdiği ilahî çağrıdır. Dolayısıyla Nebi İsa’nın
Allah’ın resulü olmasıyla ona ilahlık atfedilmesi birbirinden tamamen
farklıdır. Resul, Allah’tan aldığı mesajı insanlara ulaştırır; bu görev ona
Allah’a ait bir nitelik kazandırmaz.
Kur’an, bu ayrımı özellikle vurgular ve din konusunda
aşırılığa gidilmemesini ister:
“Ey kitap ehli! Dininizde aşırılığa gitmeyin ve Allah
hakkında gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın resulü
ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir.” (Nisâ, 4/171)
Ayetin devamında Allah’ın birliği bildirilir ve “Üçtür”
denilmesi yasaklanır. Böylece Kur’an, Nebi İsa’nın konumunu açıklarken iki
sınır koyar: Onun Allah’ın resulü olduğu kabul edilir ve Allah hakkında gerçeğe
dayanmayan inançlar ileri sürülmez. Bu ölçüye göre Nebi İsa’ya ilahlık
atfetmek, Kur’an’ın bildirdiği tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
Allah’ın birliği ve eşsizliği, Kur’an’ın başka ayetlerinde
de kesin biçimde açıklanır:
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. O, doğurmamış ve
doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs, 112/1-4)
Bu ayetler, Allah’ın birliğini yalnızca sayısal bir ifade
olarak değil, O’nun hiçbir varlığa benzememesi ve hiçbir varlığın O’na denk
olmaması ilkesiyle birlikte ortaya koyar. Bu nedenle herhangi bir insana
Allah’a ait nitelikler yükleyen inançlar, Kur’an’ın bildirdiği tevhid ölçüsüyle
değerlendirilmelidir.
Kur’an, Nebi İsa’nın kendisini ve annesini Allah’ın yanında
ilah edinmeyi insanlara emrettiği iddiasını da reddeder:
“Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, Allah’ın yanı sıra beni
ve annemi iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?” Nebi İsa şöyle cevap
verir: “Seni tenzih ederim! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz.”
(Mâide, 5/116)
Bu anlatım, Nebi İsa’nın kendi tebliğiyle ona atfedilen
inançların birbirinden ayrılması gerektiğini gösterir. Nebi İsa, kendisine ait
olmayan bir sözü Allah’a isnat etmeyi reddeder. Böylece Kur’an, din adına ileri
sürülen bir iddianın yalnızca bir kişiye atfedilmesini yeterli görmez; iddianın
gerçeğe uygun olması gerektiğini ortaya koyar.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir inancın Kur’an’ın
tevhid anlayışıyla çeliştiğini göstermek başka, o inancı tarih içinde belirli
bir kişinin ortaya çıkardığını kanıtlamak başkadır. İlk mesele Kur’an’ın
ayetleriyle değerlendirilir; ikincisi ise tarihsel delil gerektirir.
Pavlus meselesi: İnanç ile tarihsel iddia arasındaki
ayrım
Pavlus’un Hristiyanlığın şekillenmesindeki rolü
tartışılırken bu ayrım korunmalıdır. Kur’an Pavlus’un adını anmaz; hayatı,
düşünceleri ve Hristiyanlığın tarihsel gelişimindeki kişisel rolü hakkında
doğrudan bilgi vermez. Bu nedenle onun Nebi İsa’nın mesajını bilinçli olarak
değiştirdiğini, bunu siyasi amaçlarla yaptığını veya belirli inançları tek
başına oluşturduğunu yalnızca Kur’an’a dayanarak kesin bir hüküm şeklinde ileri
sürmek doğru değildir.
Bununla birlikte Kur’an, din adına konuşurken Allah’ın
hükümlerini kişisel kanaatlerle değiştirmeye karşı açık bir ilke koyar:
“Dillerinizin yalan yere nitelemesiyle, ‘Şu helaldir, şu
haramdır’ demeyin; çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz.” (Nahl,
16/116)
Bu ayet, dinî yorum ile ilahî hüküm arasındaki sınırı
doğrudan belirler. Bir insanın görüşü, bir dinî otoritenin açıklaması veya bir
topluluğun zamanla benimsediği anlayış, yalnızca yaygın kabul gördüğü için
Allah’ın kesin hükmü hâline gelmez. Allah adına konuşan kişi, ileri sürdüğü
hükmün dayanağını ortaya koymakla sorumludur.
Buradan çıkan sonuç, Pavlus hakkında kanıtsız suçlamalarda
bulunmak değil, dinî düşüncelerin nasıl değerlendirileceğini belirleyen ölçüyü
anlamaktır. Bir görüşün tevhidle çeliştiği gösterildiğinde, o görüşün dinî
açıdan neden sorunlu olduğu açıklanmış olur. Fakat bu tespit, görüşü ilk ortaya
koyan kişinin kim olduğunu veya hangi amaçla hareket ettiğini kendiliğinden
kanıtlamaz.
Kur’an’ın bilgi konusundaki uyarısı da bu nedenle önemlidir:
“Bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve
gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Bu ayet, bir kişiye tarihsel sorumluluk yüklerken veya onun
niyetini açıklarken yeterli bilgiye dayanma zorunluluğunu ortaya koyar. Bir
iddianın sık sık tekrarlanması, onu kanıtlanmış gerçek hâline getirmez. Aynı
şekilde bir düşüncenin yanlış bulunması da onu belirli bir kişinin bilinçli
olarak ortaya çıkardığını kanıtlamaz.
Dolayısıyla Pavlus tartışmasında iki ayrı soru vardır:
Sonraki dönemlerde benimsenen inançlar Kur’an’ın tevhid anlayışıyla uyuşuyor
mu? Bu inançların tarihsel gelişiminde Pavlus’un rolü nedir? İlk soru Kur’an’ın
ortaya koyduğu ölçülerle ele alınır. İkinci soru ise tarihsel deliller
gerektirir. Bu iki soruyu birbirine karıştırmak, inanç eleştirisini
kanıtlanmamış tarihsel iddialarla birleştirir.
Müslümanların dünyasında dinî otorite sorunu
Pavlus meselesi yalnızca Hristiyanlık tarihine ait bir
tartışma olarak görülmemelidir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken daha genel
bir mesele vardır: Bir topluluk, Allah’ın bildirdiği mesajı kabul ettiğini
söylediği hâlde, zamanla din adına konuşan kişilerin yorumlarını sorgulanamaz
hâle getirirse ne olur?
Bu soru Müslümanların kendi dinî hayatları açısından da önem
taşır. Kur’an’a inanmakla Kur’an’ı bütün dinî değerlendirmelerde esas almak
aynı şey değildir. İnsanlar bir kitabı kutsal kabul ettikleri hâlde günlük dinî
kararlarında bağlı oldukları çevrenin, cemaatin veya dinî önderin görüşlerini
kitabın önüne geçirebilir. Böylece Allah’ın kitabı inancın temelinde dururken,
insanların din anlayışını fiilen başka otoriteler yönlendirmeye başlar.
Kur’an, dinî otoritenin Allah’ın yerine geçirilmesi
tehlikesine dikkat çeker:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler
edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnızca tek bir ilaha
kulluk etmeleri emredilmişti.” (Tevbe, 9/31)
Bu ayetin gösterdiği sorun, insanlardan bilgi almak veya
dinî konularda uzman kişilere danışmak değildir. Sorun, insanın dinî otoriteye
Allah’ın hükmünü belirleme yetkisi tanıması ve o otoritenin sözünü sorgulanamaz
hâle getirmesidir.
Bu ilke Müslümanların hayatına uygulandığında bazı sorular
kaçınılmaz hâle gelir: Bir dinî önderin sözü Kur’an’ın açık hükmüyle
çeliştiğinde hangisi esas alınır? Bir cemaatin yorumu eleştiriye kapatıldığında
o yorumun doğruluğu nasıl sınanır? İnsanlar bir görüşü deliline baktıkları için
mi kabul eder, yoksa o görüşü söyleyen kişiye bağlı oldukları için mi doğru
sayar?
Tevbe suresindeki uyarı, dinî otoritenin sınırlarını
belirler. Hiçbir insanın sözü yalnızca o kişi dinî bir konumda bulunduğu için
Allah’ın hükmüyle eşitlenemez. Bir âlimin bilgisi değerlidir; ancak bu değer,
onun her sözünü yanılmaz hâle getirmez. Bir dinî önderin saygınlığı da onun
görüşlerini delil incelemesinden muaf tutmaz.
Bu nedenle Müslümanların dinî hayatında asıl ölçü, bir
görüşü kimin söylediğinden önce neye dayandığıdır. İnsanların bilgisine
başvurmakla insanları mutlak otorite kabul etmek arasındaki sınır
korunmadığında, dinî bağlılık zamanla kişiye veya gruba itaate dönüşür.
Allah adına hüküm vermek ve insan yorumunu
mutlaklaştırmak
Dinî otorite sorunu yalnızca kişilere bağlılıkla sınırlı
değildir. Bir başka sorun, insan yorumlarının Allah’ın kesin hükmü gibi
sunulmasıdır. Bir kişi kendi görüşünü açıklayabilir; bir âlim bir mesele
hakkında değerlendirme yapabilir; bir topluluk da belirli bir anlayışı
benimseyebilir. Ancak bunların hiçbiri yalnızca dile getirildiği için ilahî
hüküm niteliği kazanmaz.
Nahl suresindeki uyarı bu konuda doğrudan bir ölçü ortaya
koyar: Yalan söylemeyin. (16/116)
Ayet, bir insanın kendi kanaatini Allah’ın hükmü olarak
sunmasının taşıdığı sorumluluğu açıkça gösterir. Kişisel yorumla vahiy
arasındaki sınır ortadan kalktığında, insanın sözü ilahî hüküm gibi algılanır.
Böylece bir görüşü eleştirmek, Allah’ın hükmüne karşı çıkmakla eş tutulabilir
ve yorumun sahibi kendi düşüncesini sorgulanamaz bir konuma yerleştirir.
Oysa bir görüşün doğruluğu, onu söyleyen kişinin şöhretiyle
veya mensubu olduğu topluluğun büyüklüğüyle belirlenmez. Esas olan, o görüşün
dayandığı delildir. Bir düşüncenin yüzyıllardır savunulması veya geniş bir
çevre tarafından benimsenmesi de tek başına onun Allah tarafından
bildirildiğini göstermez.
Burada her yanlış yorumu bilinçli bir çarpıtma olarak
değerlendirmemek gerekir. İnsanlar yanılır, bilgileri eksik kalır ve aynı
konuda farklı sonuçlara ulaşır. Ancak bir yorum Allah’ın kesin hükmü olarak
sunulduğunda, onu ileri süren kişi dayanağını açıklamak zorundadır.
Din adına konuşmanın sorumluluğu, yalnızca doğru olduğuna
inanılan bir sözü tekrarlamaktan ibaret değildir. İnsan, kendi görüşüyle
Allah’ın bildirdiği hüküm arasındaki farkı da gözetmelidir.
Atalardan devralınan inançlar ve sorgulama sorumluluğu
Dinî anlayışların oluşumunda din bilginleri ve cemaat
önderleri kadar aileden, toplumdan ve geçmiş kuşaklardan devralınan kabuller de
etkili olur. Bir görüş uzun süre tekrarlandığında insanlar onun doğruluğunu
ayrıca araştırmaz. Zamanla bir düşünce, delili incelendiği için değil, tanıdık
ve eski olduğu için korunur.
Kur’an, ataların yolunu sorgulamadan izlemenin yeterli bir
gerekçe olmadığını bildirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde,
‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Peki, ataları
hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” (Bakara,
2/170)
Bu ayet, geçmişten devralınan bir inancın sırf eski olduğu
için doğru kabul edilemeyeceğini ortaya koyar. Bir düşüncenin önceki
kuşaklardan gelmesi, onun doğruluğunu kanıtlamaz. Bu nedenle Müslümanlar da
kendi dinî geleneklerini değerlendirirken bir uygulamanın ne kadar eski veya
yaygın olduğundan önce onun dayanağını araştırmalıdır.
Bu yaklaşım geçmişin bütün birikimini reddetmek anlamına
gelmez. Önceki kuşakların bilgisi ve tecrübesi değerlidir. Ancak geçmişten
yararlanmakla geçmişteki her görüşü eleştiriden muaf tutmak farklı şeylerdir.
Bakara suresindeki uyarı, insanın yalnızca başkalarının
inançlarını değil, kendi çevresinden devraldığı kabulleri de incelemesini
gerektirir. Başkasının geleneğini sorgulayıp kendi geleneğini sorgulanamaz
kabul eden kişi, eleştirdiği tutumu kendisi de sürdürür.
Bu nedenle bir dinî uygulamanın doğruluğu, yalnızca ne
zamandan beri sürdürüldüğüyle belirlenmez. Asıl mesele, onun neye dayandığı ve
Allah’ın kitabında bildirilen ilkelerle nasıl ilişkilendirildiğidir.
Dinî gruplar ve hakikatin temsil edilmesi iddiası
Müslümanların dinî hayatında cemaatler, mezhepler ve farklı
düşünce çevreleri bulunur. İnsanların dinî meseleleri farklı biçimlerde
anlaması, tek başına bütün farklılıkların yanlış olduğu anlamına gelmez. Asıl
mesele, bu farklılıkların nasıl ele alındığı ve grup aidiyetinin hakikat
arayışını nasıl etkilediğidir.
Bir grup kendi yorumunu dinin bütünüyle özdeşleştirdiğinde,
kendisini hakikatin tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Başka görüşlere sahip
olanlar yalnızca farklı düşündükleri için dışlanır; dinî bağlılık, belirli bir
gruba bağlılıkla ölçülür. Böylece dinin temel ilkelerini araştırmanın yerini,
grubun sınırlarını koruma kaygısı alır.
Kur’an, dinlerini parçalara ayırıp gruplara bölünen
topluluklar konusunda uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya,
senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra
Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En‘âm, 6/159)
Bu ayet, her türlü görüş ayrılığını aynı nitelikte
değerlendirmeyi gerektirmez. Ancak dinin parçalanması ve gruplara ayrılma
konusundaki uyarısı, dinî aidiyetin hakikatin önüne geçirilmemesi gerektiğini
gösterir. Bir grubun varlığını sürdürmesi, kendi görüşünü koruması veya
mensuplarının bağlılığını artırması, tek başına dinin amacını
gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
Bir dinî grup, mensuplarına dayanışma ve öğrenme imkânı
sunar. Fakat grup bağlılığı insanın hakikat arayışını sınırladığında amaç
değişir. İnsan doğru olanı araştırmak yerine kendi grubunun doğru olduğunu
kanıtlamaya çalışır. Böylece din, hakikati aramanın ölçüsü olmaktan çıkar ve
grup kimliğini korumanın aracına dönüşür.
Buradan çıkan sonuç, bir dinî grubun iddialarının yalnızca o
gruba ait olduğu için doğru kabul edilmemesidir. Aynı şekilde farklı düşünen
herkesi yanlış yolda saymak da grubun kendisini hakikatin tek sahibi ilan
etmesine yol açar. Ölçü, kişinin hangi çevrede bulunduğu değil, ileri sürdüğü
iddianın neye dayandığıdır.
İtaat, bağlılık ve bireysel sorumluluk
Dinî otoriteye duyulan güven, insanın düşünme sorumluluğunu
ortadan kaldırmaz. Bir âlimin bilgisinden yararlanmak veya bir dinî önderin
tavsiyesini dikkate almakla onun her sözünü sorgulamadan kabul etmek arasında
önemli bir fark vardır.
Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeylerin peşinden
gitmemesi gerektiğini bildirir. (17/36) Bu ayet, insanın bilgi edinme ve
değerlendirme sorumluluğunu doğrudan ortaya koyar. Duyduğu bir sözün
doğruluğunu araştırmadan kabul eden kişi, yalnızca o sözü söyleyen kişiye
güvenmekle yetinir. Oysa insan, neye inandığı ve hangi iddiayı savunduğu konusunda
sorumludur.
Bu ilke, dinî önderlerin bütün sözlerine karşı çıkmak
anlamına gelmez. Bir insanın uzmanlığını tanımak başka, onu yanılmaz kabul
etmek başkadır. Bilgili bir kişi doğru bir açıklama yapar; ancak onun bilgili
olması, her konuda hata yapamayacağını göstermez. Aynı şekilde bir kişinin bir
konuda yanılması da onun bütün söylediklerinin yanlış olduğu anlamına gelmez.
İsrâ suresindeki uyarı, hem dinî önderin hem de onu izleyen
kişinin sorumluluğunu hatırlatır. Söylenen sözün dayanağı araştırılmalı,
kişinin kendi değerlendirme sorumluluğu korunmalı ve bilgi sahibi olunmayan
konularda kesin hükümler verilmemelidir.
“Önderimiz böyle söyledi” veya “Bizim cemaatimiz böyle
inanıyor” demek, bir iddianın doğruluğunu kanıtlamaz. İddianın dayanağını
açıklamak ve onu bilgi süzgecinden geçirmek gerekir. Dinî bağlılık, insanın
düşünme yeteneğini bir başkasına devretmesi değildir; inandığı şeyin dayanağını
araştırması ve savunduğu iddiaların sorumluluğunu üstlenmesidir.
Geçmişin uyarısı, bugünün sorumluluğu
Burada sorulması gereken soru, “Bugün Pavlus’un yerini kim
aldı?” sorusuyla sınırlı değildir. Bütün sorumluluğu tek bir kişiye yüklemek,
dinî anlayışların oluşumunda toplumun, geleneğin ve otorite ilişkilerinin
rolünü gözden kaçırır. Daha temel sorular şunlardır: İnsanlar din adına
söylenen sözleri hangi ölçüyle değerlendiriyor? Bir yorum zamanla sorgulanamaz
bir kabule dönüşüyor mu? Dinî önderlerin görüşleriyle Allah’ın kitabında
bildirilen hükümler birbirinden ayrılıyor mu? İnsanlar bir iddiayı delili nedeniyle
mi benimsiyor, yoksa bağlı oldukları çevre onu savunduğu için mi?
Bu sorular, Müslümanların Hristiyanlık tarihini kendi
tarihleriyle özdeşleştirmesini gerektirmez. Ama dinî hayatın her dönemde
karşılaştığı otorite ve yorum sorunlarını fark etmeyi gerektirir. Bir topluluk
kendisini doğru yolda gördüğü hâlde kendi yorumlarını sorgulanamaz hâle
getirerek hata yapar. Bu ihtimali kabul etmek, bütün dinî gelenekleri aynı
saymak değil, insanın kendi yanılma ihtimalini ciddiye almaktır.
Pavlus tartışmasından çıkarılacak ders, Müslüman
dünyasındaki belirli kişileri kanıtsız biçimde suçlamak değildir. Asıl ders,
din adına ortaya konan her iddianın dayanağını araştırmak, insan yorumlarını
Allah’ın hükmüyle karıştırmamak ve hiçbir kişiyi ya da grubu hakikatin yerine
koymamaktır.
Başkalarının dinî tarihindeki dönüşümleri eleştirmek
kolaydır; kendi çevremizde benzer sorunların ortaya çıkıp çıkmadığını
araştırmak ise daha büyük bir dürüstlük gerektirir. Kur’an’ın uyarıları, insanı
yalnızca geçmişteki toplulukların hatalarını teşhis etmeye değil, kendi
inancını, bağlılıklarını ve din adına benimsediği hükümleri de sorgulamaya
çağırır.
Asıl mesele, kimin daha güçlü bir otoriteye sahip olduğu
değil, kimin ileri sürdüğü iddiayı hangi delille temellendirdiğidir. İnsan sözü
ile Allah’ın hükmü birbirinden ayrılmadığında, din adına yapılan yorumlar
zamanla dinin kendisiymiş gibi algılanır. Bu ayrımı korumak, her dönemde
Müslümanların sorumluluğudur.
Hakikate bağlılık, yalnızca kendi görüşünü savunmak
değildir. Gerektiğinde kendi görüşünü de delil karşısında yeniden
değerlendirmektir. Dinî otoriteyi, geleneği ve grup aidiyetini bu ölçüyle ele
almak, hem Allah adına konuşmanın sorumluluğunu hem de insanın kendi inancını
araştırma görevini ciddiye almaktır.
Sonuç: Din adına konuşanları değil, delili ölçü almak
Pavlus meselesi, yalnızca Hristiyanlığın tarihsel gelişimi
üzerine bir tartışma değildir. Bu konu, daha temel bir soruyu gündeme getirir:
Allah’ın insanlara bildirdiği mesaj ile zaman içinde insanlar tarafından
oluşturulan dinî anlayışlar birbirinden nasıl ayrılır? Bir yorum hangi aşamada
vahyin önüne geçer? İnsanlar Allah’ın bildirdiğine mi bağlı kalır, yoksa Allah
adına konuşan kişilerin görüşlerini mi dinin kendisi hâline getirir?
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüler bu sorulara açık bir yön
verir. Nebi İsa insanları Allah’a kulluğa çağırır; Kur’an Allah’ın birliğini
vurgular, din konusunda aşırılığı ve Allah adına delilsiz konuşmayı yasaklar.
Tevbe suresindeki uyarı, dinî otoritelerin sorgulanamaz hâle getirilmesinin
tehlikesini gösterir. Nahl suresi, insan yorumunun Allah’ın hükmü gibi
sunulmasına karşı çıkar. İsrâ suresi ise insanın bilgi sahibi olmadığı bir
iddianın peşinden gitmemesi gerektiğini bildirir. Bu ilkeler yalnızca geçmişteki
toplulukları değerlendirmek için değil, Müslümanların kendi inançlarını ve dinî
bağlılıklarını sınamak için de geçerlidir.
Bu nedenle Pavlus’un tarihsel rolü hakkında Kur’an’ın
bildirmediği ayrıntıları kesin hükümler gibi sunmak doğru değildir. Fakat
tarihsel iddialarda ihtiyatlı davranmak, dinî anlayışları sorgulamaktan
vazgeçmek anlamına da gelmez. Tam tersine, bir inancın dayanağını araştırmakla
o inancı kimin ortaya çıkardığına ilişkin iddiayı kanıtlamak arasındaki farkı
korumak, hakikat arayışının gereğidir.
Asıl tehlike, yalnızca geçmişte bir kişinin dinî anlayış
üzerinde etkili olması değildir. Daha büyük tehlike, herhangi bir dönemde bir
insanın yorumunun sorgulanamaz hâle gelmesi ve topluluğun bu yorumu Allah’ın
hükmüyle bir tutmasıdır. Böyle bir durumda insanlar Kur’an’a bağlı olduklarını
söylerken dinî hayatlarını başka insanların kabulleri doğrultusunda
şekillendirir. Üstelik bu dönüşüm, çoğu zaman dinin terk edilmesi biçiminde
değil, din adına savunulan görüşlerin çoğalması ve zamanla asıl ölçünün önüne
geçmesi biçiminde gerçekleşir.
İşte bu yüzden Müslümanlar başkalarının dinî tarihini
değerlendirirken kendi durumlarını da aynı ölçüyle incelemelidir. Bir dinî
önderin sözü delilin yerine geçiyor mu? Bir cemaatin yorumu eleştiriden
korunuyor mu? Geçmişten devralınan bir kabul, yalnızca gelenek olduğu için mi
savunuluyor? Allah adına verilen hükümler gerçekten O’nun bildirdiği ölçülere
mi dayanıyor? Bu sorulara cevap vermeden yalnızca başka toplulukların
yanlışlarını göstermek, insanı kendi sorumluluğuyla yüzleşmekten uzaklaştırır.
Kur’an’ın çağrısı, insanları bir şahsın veya grubun
etrafında sorgusuz sualsiz toplamaya değil, Allah’a kulluğa ve hakikati
araştırmaya yöneltir. Bu nedenle hiçbir insanın sözü, hiçbir cemaatin kabulü ve
hiçbir geleneğin varlığı, ileri sürülen bir iddiayı kendiliğinden doğru kılmaz.
Din adına konuşan kişinin de onu dinleyen kişinin de sorumluluğu, sözü delille
değerlendirmek ve Allah hakkında bilmediği şeyi kesin hüküm olarak ileri
sürmemektir.
Sonuçta mesele, Pavlus’un yerine kimin geçtiğini bulmaktan
ibaret değildir. Asıl mesele, herhangi bir insanın Allah’ın mesajıyla kendi
yorumunu birbirine karıştırdığı yerde bu ayrımı fark edebilmektir. Çünkü bir
topluluk başkasının dinî otoriteyi nasıl kullandığını sorgularken kendi
otoritelerini sorgulamıyorsa, eleştirdiği sorunu aşmış olmaz; yalnızca onu
başka bir yerde arar.
Hakikate bağlılık, insanın yalnızca karşısındakinin
yanlışını göstermesiyle tamamlanmaz. Kendi inancını, kendi geleneğini ve bağlı
olduğu kişilerin sözlerini de aynı ölçüye vurmasını gerektirir. Allah’ın
hükmüyle insan yorumunu ayırmak, dinî otoriteyi delilin önüne geçirmemek ve her
iddiayı dayanağına göre değerlendirmek bu sorumluluğun temelidir. Başkalarının
geçmişte yaşadığı dönüşümü eleştirmekten daha önemli olan, aynı dönüşümün kendi
dinî hayatımızda yaşanmasına izin vermemektir. Din adına konuşan kişiyi
hakikatin ölçüsü yapmak yerine, ileri sürülen sözü hakikat karşısında tartmak
gerekir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com