SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?
Salâ Bize
Ne Zaman Geldi?
Salâ denildiğinde
çoğu insan bunun Nebi Muhammed döneminden beri aynı şekilde okunan, doğrudan
vahye dayalı bir dinî uygulama olduğunu düşünür. Oysa burada birbirinden
ayrılması gereken iki farklı şey vardır. Birincisi, Nebi Muhammed’e salât dilemek;
ikincisi ise bugün camilerin minarelerinden belirli zamanlarda okunan, belli
metinleri ve makamları bulunan salâ geleneğidir. Bu ikisini birbirine
karıştırdığımızda, tarih içinde oluşmuş bir uygulamayı doğrudan vahyin emriymiş
gibi algılama riski ortaya çıkar.
Kur’an’da
Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz
de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle verin.”
(Ahzâb, 33/56)
Burada Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilmesiyle, bugün “salâ” adı
altında minarelerden okunan belirli metnin aynı şey olduğu sonucu çıkarılamaz.
Ayet, müminlere Nebi Muhammed’e salât etmelerini emretmektedir; fakat hangi
metnin, hangi makamda, hangi gün ve hangi vakitte minareden okunacağını
belirlememektedir. Bu nedenle ayetteki emir ile tarih içerisinde ortaya çıkan
salâ uygulamasını birbirinden ayırmak gerekir.
Tarihî
kaynaklara bakıldığında salânın bugünkü şekliyle ilk dönem İslâm toplumunda
yerleşmiş sabit bir uygulama olmadığı görülmektedir. TDV İslâm
Ansiklopedisi’nin “Salâ” maddesinde verilen bilgilere göre, cuma ezanından önce
salâ verme uygulaması 700 hicrî yılında, yani 1300-1301 yıllarında Memlük
Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un iradesiyle başlatılmıştır.
Daha sonra 791 hicrî yılında, yani 1389’da, akşam ezanı dışında diğer ezanların
ardından da salâ verilmesi uygulaması ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde farklı
yerlerde ve farklı vesilelerle okunan salâlar çoğalmış; cuma, bayram, cenaze,
sabah ve çeşitli dinî toplantılar için farklı salâ biçimleri meydana gelmiştir.
(TDV İslâm Ansiklopedisi)
Bu tarih,
konuyu anlamak açısından önemlidir. Çünkü hicrî 700 yılı, Nebi Muhammed’in
vefatından yaklaşık yedi asır sonrasıdır. Dolayısıyla bugün camilerde “salâ”
adıyla bildiğimiz belirli uygulamanın Nebi Muhammed döneminden beri hiç
değişmeden devam eden bir uygulama olduğunu söylemek tarihî verilerle
bağdaşmaz. Burada söz konusu olan, zaman içerisinde İslâm toplumlarında oluşmuş
bir dinî kültür ve dinî mûsiki geleneğidir.
Salânın
oluşumunda zaman içerisinde yalnızca metinler değil, okuma biçimleri ve
makamlar da önem kazanmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi, salâyı Allah’tan Nebi
Muhammed’e rahmet dilemek, onu övmek ve dua ifadeleri içeren çeşitli metinlerin
belirli bir beste veya serbest okuyuşla seslendirilmesi şeklinde
tanımlamaktadır. Özellikle Osmanlı kültüründe çok sayıda salâ metni ortaya
çıkmış; bunlar okundukları zamana ve yere göre sabah salâsı, cuma ve bayram
salâsı, cenaze salâsı ve başka adlarla anılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Bu noktada
Osmanlı döneminin de ayrıca önem kazandığını görüyoruz. Salâ, Osmanlı
toplumunda yalnızca bir dua metni olarak değil, aynı zamanda cami mûsikisinin
önemli formlarından biri olarak gelişmiştir. Müezzinler tarafından minarelerden
okunmuş, farklı makamlarla icra edilmiş ve çeşitli dinî merasimlerin bir
parçası hâline gelmiştir. Böylece başlangıçta Nebi Muhammed’e salât ve dileme düşüncesiyle ilişkili olan ifadeler,
zaman içerisinde belirli metinleri, makamları ve okuma zamanları bulunan
kurumsallaşmış bir dinî geleneğe dönüşmüştür. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Cenaze
salâsının tarihî gelişimi de bu açıdan dikkat çekicidir. Kaynaklarda
minarelerden salâ vermenin cenazenin kaldırılacağı zamanı duyurma amacıyla
kullanıldığı, bu uygulamanın Mısır’da Fâtımîler dönemine kadar götürüldüğü
belirtilmektedir. Daha sonraki dönemlerde cuma salâsı ile cenaze salâsı
arasında da metin bakımından yakınlık oluşmuştur. Böylece salâ, yalnızca bir
övgü veya dua metni olmaktan çıkıp aynı zamanda toplumda bir haber verme ve
merasim unsuru hâline gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Buradan
önemli bir sonuç çıkıyor: Bugün “salâ” dediğimiz şey tek bir metinden ve tek
bir uygulamadan oluşmamaktadır. Tarih içerisinde farklı dönemlerde, farklı
coğrafyalarda ve farklı amaçlarla çeşitli salâ metinleri ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla “salâ” kelimesinin kendisiyle, bugün belirli zamanlarda
minarelerden okunan belirli salâ metinlerini birbirinden ayırmak gerekir.
Bu ayrım
yapıldığında başka bir soru daha önem kazanıyor: Tarih içerisinde ortaya çıkan
bu metinlerin sözleri nereden alınmıştır? İçerisindeki her ifade Kur’an’dan mı
gelmektedir? Yoksa bazıları zaman içinde Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve
saygının etkisiyle oluşturulmuş övgü cümleleri midir?
İşte bu
noktada, salânın tarihinden salânın metnine geçmek gerekir. Çünkü bir
uygulamanın tarihinin eski olması, içerisindeki bütün sözlerin vahiy kaynaklı
olduğunu göstermez. Bir metin yüzyıllar boyunca okunmuş, toplum tarafından
benimsenmiş ve dinî hayatın bir parçası hâline gelmiş olabilir. Fakat bu durum,
metindeki her cümlenin Allah tarafından bildirilmiş olduğu anlamına gelmez.
Nitekim bugün
yaygın olarak bilinen salâ metninde Nebi Muhammed’e “Resûlallah”, “Habîballah”,
“Nûre Arşillah”, “Hayra Halkillah” ve “Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” gibi
çeşitli unvanlar verilmektedir. Bu unvanların bazıları Kur’an’ın Nebi Muhammed
için kullandığı ifadelerle doğrudan ilişkilendirilebilirken, bazıları Kur’an’da
bu şekilde yer almamaktadır. Dolayısıyla tarihî olarak salânın ne zaman ve
nasıl ortaya çıktığını bilmek, metnin içeriğini değerlendirirken bizi önemli
bir ayrım yapmaya zorlamaktadır: Bir şeyin dinî gelenekte yer alması ile vahiy
tarafından din olarak belirlenmiş olması aynı şey midir?
Bu sorunun
cevabını verebilmek için artık salânın tarihinden metnin kendisine geçebilir ve
kullanılan unvanların her birini Kur’an’ın ölçüleri içerisinde
değerlendirebiliriz.
Geleneksel
salâ metninin yaygın biçimi şöyledir:
“Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Resûlallah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Habîballah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Nûre Arşillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Hayra Halkillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn!
Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn!”
Bunun Türkçe
anlamı şöyledir:
“Salât üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın sevgilisi!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın Arş’ının nuru!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı!
Salât üzerine olsun ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi!
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
Metne ilk
bakışta bile dikkat çeken bir yapı vardır. Nebi Muhammed’e art arda beş farklı
unvan yöneltilmekte, Allah ise metnin sonunda anılmaktadır. Elbette bir metinde
bir kişinin övülmesi tek başına şirk anlamına gelmez. Bir insanı sevmek, ona
saygı göstermek veya onun güzel özelliklerini dile getirmek başka bir şeydir;
ona Allah’ın vermediği kutsal nitelikler ve yetkiler yüklemek başka bir şeydir.
Bu nedenle burada yapılması gereken, bütün ifadeleri toptan mahkûm etmek değil,
her bir unvanın ne söylediğine ve hangi kaynağa dayandığına bakmaktır.
“Yâ
Resûlallah” Ne Anlatıyor?
“Yâ Resûlallah”, yani
“Ey Allah’ın Resûlü” ifadesi, salâ metnindeki diğer unvanlardan farklı olarak
Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir konuma işaret eder. Nebi Muhammed Allah’ın
elçisidir. Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmıştır.
Dolayısıyla bu ifadede Allah ile elçisi arasındaki sınır korunmaktadır. Allah
gönderen, Nebi Muhammed ise gönderilen elçidir.
Kur’an, Nebi
Muhammed’in konumunu anlatırken onun kendisini de insan olarak tanımlamasını
ister:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh
olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ifade, Nebi Muhammed’in Allah tarafından seçilmiş bir elçi olmasını
küçültmez. Tam tersine onun elçiliğinin kaynağını gösterir. Ancak elçi olması,
kulluk konumunu ortadan kaldırmaz. O Allah’ın elçisidir; Allah değildir. Bu
ayrım, salâ metnindeki diğer unvanları değerlendirirken temel ölçülerden biri
olmalıdır.
“Yâ
Habîballah” Ne Anlama Geliyor?
“Yâ Habîballah”, “Ey
Allah’ın sevgilisi” demektir. Allah’ın bir kulunu sevmesi elbette mümkündür.
Kur’an’da Allah’ın sevdiği kullardan söz edilir. Bu nedenle yalnızca “Allah’ın
sevgilisi” ifadesinin kullanılması üzerinden doğrudan bir şirk hükmü vermek doğru
olmaz.
Ancak burada
önemli olan, bu unvanın hangi anlamı taşıdığıdır. Nebi Muhammed’in Allah
tarafından sevilen bir kul ve elçi olduğu düşünülüyorsa, bu başka bir şeydir.
Fakat “Allah’ın sevgilisi” ifadesi, onu diğer kullardan tamamen farklı, özel ve
insanüstü bir kutsallık makamına taşıyan bir anlayışın parçası hâline
geliyorsa, o zaman mesele değişir.
Kur’an’ın
Nebi Muhammed için çizdiği sınır unutulmamalıdır. O, insan olmakla birlikte
Allah’ın elçisidir. Dolayısıyla ona duyulan sevginin de bu sınır içerisinde
kalması gerekir. Sevgi, elçiliğe duyulan saygıyı ifade edebilir; fakat sevginin
kendisi vahyin vermediği bir makam üretmenin gerekçesi olamaz.
Burada Bakara
2/285’te yer alan “Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız” ilkesi de
hatırlanmalıdır:
“...O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız...”
(Bakara, 2/285)
Bu ayet, elçilerin hiçbir açıdan farklı olamayacağını söylemez. Nitekim Kur’an,
Allah’ın bazı elçilerini diğerlerinden üstün kıldığını da bildirir. Buradaki
temel mesele, elçilerin bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemektir. Fakat bu
ilke aynı zamanda, bir elçiyi vahyin belirlediği konumun çok ötesine taşıyan
geleneksel kutsallaştırmaların sorgulanmasını da gerektirir.
“Yâ Nûre
Arşillah” İfadesi
Salâ metnindeki en
dikkat çekici ifadelerden biri “Yâ Nûre Arşillah”, yani “Ey Allah’ın Arş’ının
nuru” sözüdür. Burada Nebi Muhammed, Allah’ın Arş’ına nispet edilen özel bir
nur olarak tanımlanmaktadır.
Oysa
Kur’an’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” denilmektedir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
(Nûr, 24/35)
Yine Allah, “yüce Arş’ın Rabb’i” olarak tanımlanmaktadır:
“O, yüce
Arş’ın Rabbidir.”
(Mü’minûn, 23/86)
Kur’an’ın bu ifadeleri karşısında dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kur’an’da Nebi Muhammed için “Allah’ın Arş’ının nuru” şeklinde bir unvan
bulunmamaktadır. Bu ifade vahyin doğrudan verdiği bir sıfat değildir. Elbette
bu söz mecazî olarak Nebi Muhammed’in insanlara Allah’ın mesajını ulaştırması,
onları aydınlatması veya hidayete vesile olması şeklinde yorumlanabilir. Fakat
bu, metnin kendisinde açıkça bulunan bir anlam değil, sonradan yapılan bir
yorumdur.
Eğer “nur”
burada hidayet ve rehberlik anlamında mecaz olarak kullanılıyorsa, ifade başka
türlü anlaşılır. Fakat Nebi Muhammed’in Allah’ın Arş’ına bağlı özel, ilahî veya
ontolojik bir nur olduğu düşünülüyorsa, bu anlayış tevhid açısından çok daha
ciddi bir sorun doğurur. Çünkü Allah’a ait olan niteliklerin yaratılmış bir
varlığa taşınması, sıradan bir övgü sınırını aşabilir.
Bu nedenle
“Arş’ın nuru” ifadesini yalnızca “sevgi ve saygı sözü” diyerek geçiştirmek de
doğru değildir. İfadenin ne anlama geldiği ve kişide nasıl bir inanç
oluşturduğu önemlidir.
“Yâ Hayra
Halkillah” İfadesi
“Yâ Hayra Halkillah”,
“Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” anlamına gelir. Burada Nebi
Muhammed’e bütün yaratılmışlar arasında özel bir üstünlük atfedilmektedir.
Nebi
Muhammed’in Allah’ın elçisi olması ve bu görev bakımından büyük bir değere
sahip olması zaten Kur’an’ın ortaya koyduğu bir gerçektir. Fakat
“yaratılmışların en hayırlısı” ifadesi bunun ötesinde, bütün yaratılmışlar
arasında bir üstünlük iddiası taşımaktadır. Bu unvanın Kur’an’da Nebi
Muhammed’e verildiği açık bir ifade yoktur.
Dolayısıyla
burada da aynı ayrımı yapmak gerekir: Nebi Muhammed’in elçiliğine, güzel
ahlakına ve vahyi tebliğ etmesine saygı göstermek başka; Kur’an’ın vermediği
bir üstünlük makamını dinî bir gerçek olarak kabul etmek başka bir şeydir.
Bir unvan
toplumda yüzyıllardır kullanılıyor olabilir. Çok güzel ve etkileyici de
bulunabilir. Fakat bir sözün uzun zamandır kullanılması, onu kendiliğinden
vahiy hâline getirmez. Din adına kullanılan her sözün kaynağı ayrıca
sorgulanmalıdır.
“Yâ
Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” İfadesi
Salâ metninin son ve
en kapsamlı unvanı “Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn”dir. “Ey öncekilerin ve
sonrakilerin efendisi” şeklinde çevrilebilir.
Burada
“seyyid” kelimesinin kendisini doğrudan ilahî bir sıfat olarak değerlendirmek
doğru olmaz. Kelime insan için de efendi, önder, ileri gelen veya saygın kişi
anlamında kullanılabilir. Fakat bu ifadede kapsam oldukça geniştir. “Evvelîn ve
âhirîn”, yani öncekiler ve sonrakiler denilerek bütün zamanlara yayılan bir
üstünlük ve efendilik anlamı ortaya çıkmaktadır.
Burada asıl
mesele kelimenin sözlük anlamından çok, ona yüklenen anlamdır. “Seyyid” bir
insan için önder veya saygın kişi anlamında kullanılıyorsa başka; bütün
insanlar ve bütün zamanlar üzerinde mutlak bir efendilik ve otorite anlamına
getiriliyorsa başka bir durum ortaya çıkar. Çünkü Kur’an’ın temel vurgusu,
mutlak Rabb’liğin ve kulluğun Allah’a ait olduğudur:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
(Fâtiha, 1/2)
Bu nedenle Nebi Muhammed’e verilen “efendi” anlamındaki unvanların hangi sınır
içerisinde kullanıldığı önemlidir. Allah’ın elçisine saygı göstermekle, Allah’a
ait mutlak otoriteyi bir insana taşımak aynı şey değildir.
Unvanların
Birlikte Oluşturduğu Tablo
Burada asıl dikkat
edilmesi gereken nokta, bu ifadelerin tek tek anlamlarından daha fazlasıdır.
“Allah’ın Resûlü”, “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Arş’ının nuru”, “Allah’ın
yarattıklarının en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi”
ifadeleri arka arkaya geldiğinde, Nebi Muhammed hakkında oldukça geniş ve
olağanüstü bir tasvir ortaya çıkmaktadır. Tek tek bazı ifadeler farklı
biçimlerde yorumlanabilir; fakat hepsinin birlikte oluşturduğu tabloyu da
görmezden gelemeyiz.
Üstelik metin
boyunca bütün bu unvanlar Nebi Muhammed’e yöneltilirken Allah’ın adı ancak son
cümlede, “Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn” ifadesiyle geçmektedir. Bu son cümle
elbette Kur’an’ın diliyle uyumludur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
Fakat mesele yalnızca bu cümlenin doğru olup olmadığı değildir. Bir metni
değerlendirirken, tek tek cümlelerin doğruluğu kadar, bütün olarak nasıl bir
anlam ve zihinsel tablo oluşturduğuna da bakmak gerekir. Burada da şu soru
karşımıza çıkmaktadır: Art arda sıralanan bu övgüler metnin ağırlık merkezini
nereye taşımaktadır? Allah, bütün bu ifadelerin merkezinde mi durmaktadır;
yoksa Nebi Muhammed’e yöneltilen yoğun övgülerin ardından Allah, metnin sonunda
anılan isim olarak mı kalmaktadır? Asıl değerlendirilmesi gereken nokta budur.
Bu soruyu
sormak, Nebi Muhammed’i sevmemek veya ona saygısızlık etmek değildir. Tam
tersine, onu gerçekten Allah’ın elçisi olarak kabul ediyorsak, ona dair
tasvirimizin Allah’ın vahyettiği çerçeveyi aşmaması gerekir. Çünkü Nebi
Muhammed’in büyüklüğü Allah’tan bağımsız bir kutsallığa sahip olmasından değil,
Allah tarafından seçilmiş ve vahyi tebliğ etmiş olmasından kaynaklanır.
Kur’an, Allah
ile kul arasına kutsal aracılar yerleştirilmesi konusunda da ciddi bir uyarıda
bulunur:
“Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp birtakım dostlar
edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk
ediyoruz.’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Bu ayet, her sevgi ve saygı ifadesini otomatik olarak şirk ilan etmek için
kullanılmamalıdır. Ancak Allah’a yakınlaşma düşüncesiyle başka varlıklara özel
ve kutsal konumlar verilmesinin ne kadar dikkat edilmesi gereken bir alan
olduğunu gösterir. Aynı şekilde Kur’an, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu
bildirir:
“De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”
(Zümer, 39/44)
Dolayısıyla burada temel mesele Nebi Muhammed’i sevip sevmemek değildir.
Mesele, ona verilen sevgi ve saygının hangi noktada vahyin çizdiği sınırı
aştığıdır. “Yâ Resûlallah” ifadesinde Allah’ın elçiliği açıkça korunurken,
diğer unvanların önemli bir bölümü Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı
ifadeler değildir. Özellikle “Arş’ın nuru”, “yaratılmışların en hayırlısı” ve
“öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” gibi unvanlar, vahyin açıkça ortaya
koymadığı geniş bir kutsallık ve üstünlük alanı oluşturabilir.
Bu nedenle
salâ metnini değerlendirirken ne her övgü sözünü peşinen şirk saymak ne de
gelenekte yerleşmiş olduğu için her unvanı sorgulamadan kabul etmek doğru olur.
Ölçü, Kur’an’ın tevhid anlayışıdır. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir, fakat
Allah değildir; Allah’ın sevdiği bir kul olabilir, fakat bu sevgi onu kulluk
makamının dışına çıkarmaz; insanlara rehberlik eden bir elçidir, fakat Allah’a
ait mutlak otoritenin sahibi değildir. Bir insanı yüceltmenin sınırı, Allah’ın
ona verdiği konumdur.
Öyleyse asıl
soru şudur: Nebi Muhammed’i Allah’ın elçisi olduğu için mi yüceltiyoruz, yoksa
ona vahyin vermediği unvanlarla Allah’ın kulları arasından farklı ve özel bir
kutsallık mı oluşturuyoruz? Bu sorunun cevabını geleneğin yaygınlığı,
toplumdaki kabulü veya yüzyıllardır tekrar edilmesi değil, Kur’an’ın tevhid
ölçüsü belirlemelidir.
Ünvanları Hatırlayalım:
- Resûlallah — Allah’ın Resûlü / Allah’ın
Elçisi
- Habîballah — Allah’ın sevgilisi
- Nûre Arşillah — Allah’ın Arş’ının nuru
- Hayra Halkillah — Allah’ın yarattıklarının
en hayırlısı
- Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn — Öncekilerin
ve sonrakilerin efendisi
Bu ifadelerin
her birini kendi bağlamında farklı biçimlerde anlamak belki mümkün olabilir.
Ancak beş unvanı birlikte düşündüğümüzde karşımıza daha önemli bir soru
çıkıyor: Burada yalnızca Allah’ın elçisine duyulan sevgi ve saygı mı dile
getiriliyor, yoksa zaman içinde ona vahyin vermediği bir konum ve kutsallık mı
yükleniyor? Bu sorunun cevabını peşinen “şirktir” diyerek vermek de, hiçbir
sorgulama yapmadan “dinde sakınca yoktur” demek de kolaycılık olur. Asıl olan,
bu ifadeleri Kur’an’ın tevhid ölçüsü karşısında düşünmektir. Öyleyse okuyucu,
bu salânın ifadelerini Kur’an’ın ölçüleriyle karşılaştırarak, onu olduğu
şekliyle sürdürmenin mi, bazı ifadelerini yeniden değerlendirmenin mi, yoksa
tamamen kaldırmanın mı daha doğru olacağına kendisi karar vermelidir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com