SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

 SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ?

Salâ Bize Ne Zaman Geldi?
Salâ denildiğinde çoğu insan bunun Nebi Muhammed döneminden beri aynı şekilde okunan, doğrudan vahye dayalı bir dinî uygulama olduğunu düşünür. Oysa burada birbirinden ayrılması gereken iki farklı şey vardır. Birincisi, Nebi Muhammed’e salât dilemek; ikincisi ise bugün camilerin minarelerinden belirli zamanlarda okunan, belli metinleri ve makamları bulunan salâ geleneğidir. Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda, tarih içinde oluşmuş bir uygulamayı doğrudan vahyin emriymiş gibi algılama riski ortaya çıkar.

Kur’an’da Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebi’ye salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle  verin.”
(Ahzâb, 33/56)
Burada Nebi Muhammed’e salât edilmesinden söz edilmesiyle, bugün “salâ” adı altında minarelerden okunan belirli metnin aynı şey olduğu sonucu çıkarılamaz. Ayet, müminlere Nebi Muhammed’e salât etmelerini emretmektedir; fakat hangi metnin, hangi makamda, hangi gün ve hangi vakitte minareden okunacağını belirlememektedir. Bu nedenle ayetteki emir ile tarih içerisinde ortaya çıkan salâ uygulamasını birbirinden ayırmak gerekir.

Tarihî kaynaklara bakıldığında salânın bugünkü şekliyle ilk dönem İslâm toplumunda yerleşmiş sabit bir uygulama olmadığı görülmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Salâ” maddesinde verilen bilgilere göre, cuma ezanından önce salâ verme uygulaması 700 hicrî yılında, yani 1300-1301 yıllarında Memlük Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un iradesiyle başlatılmıştır. Daha sonra 791 hicrî yılında, yani 1389’da, akşam ezanı dışında diğer ezanların ardından da salâ verilmesi uygulaması ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde farklı yerlerde ve farklı vesilelerle okunan salâlar çoğalmış; cuma, bayram, cenaze, sabah ve çeşitli dinî toplantılar için farklı salâ biçimleri meydana gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu tarih, konuyu anlamak açısından önemlidir. Çünkü hicrî 700 yılı, Nebi Muhammed’in vefatından yaklaşık yedi asır sonrasıdır. Dolayısıyla bugün camilerde “salâ” adıyla bildiğimiz belirli uygulamanın Nebi Muhammed döneminden beri hiç değişmeden devam eden bir uygulama olduğunu söylemek tarihî verilerle bağdaşmaz. Burada söz konusu olan, zaman içerisinde İslâm toplumlarında oluşmuş bir dinî kültür ve dinî mûsiki geleneğidir.

Salânın oluşumunda zaman içerisinde yalnızca metinler değil, okuma biçimleri ve makamlar da önem kazanmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi, salâyı Allah’tan Nebi Muhammed’e rahmet dilemek, onu övmek ve dua ifadeleri içeren çeşitli metinlerin belirli bir beste veya serbest okuyuşla seslendirilmesi şeklinde tanımlamaktadır. Özellikle Osmanlı kültüründe çok sayıda salâ metni ortaya çıkmış; bunlar okundukları zamana ve yere göre sabah salâsı, cuma ve bayram salâsı, cenaze salâsı ve başka adlarla anılmıştır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu noktada Osmanlı döneminin de ayrıca önem kazandığını görüyoruz. Salâ, Osmanlı toplumunda yalnızca bir dua metni olarak değil, aynı zamanda cami mûsikisinin önemli formlarından biri olarak gelişmiştir. Müezzinler tarafından minarelerden okunmuş, farklı makamlarla icra edilmiş ve çeşitli dinî merasimlerin bir parçası hâline gelmiştir. Böylece başlangıçta Nebi Muhammed’e salât ve  dileme düşüncesiyle ilişkili olan ifadeler, zaman içerisinde belirli metinleri, makamları ve okuma zamanları bulunan kurumsallaşmış bir dinî geleneğe dönüşmüştür. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Cenaze salâsının tarihî gelişimi de bu açıdan dikkat çekicidir. Kaynaklarda minarelerden salâ vermenin cenazenin kaldırılacağı zamanı duyurma amacıyla kullanıldığı, bu uygulamanın Mısır’da Fâtımîler dönemine kadar götürüldüğü belirtilmektedir. Daha sonraki dönemlerde cuma salâsı ile cenaze salâsı arasında da metin bakımından yakınlık oluşmuştur. Böylece salâ, yalnızca bir övgü veya dua metni olmaktan çıkıp aynı zamanda toplumda bir haber verme ve merasim unsuru hâline gelmiştir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: Bugün “salâ” dediğimiz şey tek bir metinden ve tek bir uygulamadan oluşmamaktadır. Tarih içerisinde farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı amaçlarla çeşitli salâ metinleri ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla “salâ” kelimesinin kendisiyle, bugün belirli zamanlarda minarelerden okunan belirli salâ metinlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Bu ayrım yapıldığında başka bir soru daha önem kazanıyor: Tarih içerisinde ortaya çıkan bu metinlerin sözleri nereden alınmıştır? İçerisindeki her ifade Kur’an’dan mı gelmektedir? Yoksa bazıları zaman içinde Nebi Muhammed’e duyulan sevgi ve saygının etkisiyle oluşturulmuş övgü cümleleri midir?

İşte bu noktada, salânın tarihinden salânın metnine geçmek gerekir. Çünkü bir uygulamanın tarihinin eski olması, içerisindeki bütün sözlerin vahiy kaynaklı olduğunu göstermez. Bir metin yüzyıllar boyunca okunmuş, toplum tarafından benimsenmiş ve dinî hayatın bir parçası hâline gelmiş olabilir. Fakat bu durum, metindeki her cümlenin Allah tarafından bildirilmiş olduğu anlamına gelmez.

Nitekim bugün yaygın olarak bilinen salâ metninde Nebi Muhammed’e “Resûlallah”, “Habîballah”, “Nûre Arşillah”, “Hayra Halkillah” ve “Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” gibi çeşitli unvanlar verilmektedir. Bu unvanların bazıları Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadelerle doğrudan ilişkilendirilebilirken, bazıları Kur’an’da bu şekilde yer almamaktadır. Dolayısıyla tarihî olarak salânın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını bilmek, metnin içeriğini değerlendirirken bizi önemli bir ayrım yapmaya zorlamaktadır: Bir şeyin dinî gelenekte yer alması ile vahiy tarafından din olarak belirlenmiş olması aynı şey midir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için artık salânın tarihinden metnin kendisine geçebilir ve kullanılan unvanların her birini Kur’an’ın ölçüleri içerisinde değerlendirebiliriz.

Geleneksel salâ metninin yaygın biçimi şöyledir:
“Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Resûlallah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Habîballah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Nûre Arşillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Hayra Halkillah!
Es-Salâtü ve’s-ü aleyke yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn!
Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn!”

Bunun Türkçe anlamı şöyledir:
“Salât üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın sevgilisi!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın Arş’ının nuru!
Salât üzerine olsun ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı!
Salât üzerine olsun ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi!
Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”

Metne ilk bakışta bile dikkat çeken bir yapı vardır. Nebi Muhammed’e art arda beş farklı unvan yöneltilmekte, Allah ise metnin sonunda anılmaktadır. Elbette bir metinde bir kişinin övülmesi tek başına şirk anlamına gelmez. Bir insanı sevmek, ona saygı göstermek veya onun güzel özelliklerini dile getirmek başka bir şeydir; ona Allah’ın vermediği kutsal nitelikler ve yetkiler yüklemek başka bir şeydir. Bu nedenle burada yapılması gereken, bütün ifadeleri toptan mahkûm etmek değil, her bir unvanın ne söylediğine ve hangi kaynağa dayandığına bakmaktır.

“Yâ Resûlallah” Ne Anlatıyor?
“Yâ Resûlallah”, yani “Ey Allah’ın Resûlü” ifadesi, salâ metnindeki diğer unvanlardan farklı olarak Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir konuma işaret eder. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir. Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmıştır. Dolayısıyla bu ifadede Allah ile elçisi arasındaki sınır korunmaktadır. Allah gönderen, Nebi Muhammed ise gönderilen elçidir.

Kur’an, Nebi Muhammed’in konumunu anlatırken onun kendisini de insan olarak tanımlamasını ister:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.”
(Kehf, 18/110)
Bu ifade, Nebi Muhammed’in Allah tarafından seçilmiş bir elçi olmasını küçültmez. Tam tersine onun elçiliğinin kaynağını gösterir. Ancak elçi olması, kulluk konumunu ortadan kaldırmaz. O Allah’ın elçisidir; Allah değildir. Bu ayrım, salâ metnindeki diğer unvanları değerlendirirken temel ölçülerden biri olmalıdır.

“Yâ Habîballah” Ne Anlama Geliyor?
“Yâ Habîballah”, “Ey Allah’ın sevgilisi” demektir. Allah’ın bir kulunu sevmesi elbette mümkündür. Kur’an’da Allah’ın sevdiği kullardan söz edilir. Bu nedenle yalnızca “Allah’ın sevgilisi” ifadesinin kullanılması üzerinden doğrudan bir şirk hükmü vermek doğru olmaz.

Ancak burada önemli olan, bu unvanın hangi anlamı taşıdığıdır. Nebi Muhammed’in Allah tarafından sevilen bir kul ve elçi olduğu düşünülüyorsa, bu başka bir şeydir. Fakat “Allah’ın sevgilisi” ifadesi, onu diğer kullardan tamamen farklı, özel ve insanüstü bir kutsallık makamına taşıyan bir anlayışın parçası hâline geliyorsa, o zaman mesele değişir.

Kur’an’ın Nebi Muhammed için çizdiği sınır unutulmamalıdır. O, insan olmakla birlikte Allah’ın elçisidir. Dolayısıyla ona duyulan sevginin de bu sınır içerisinde kalması gerekir. Sevgi, elçiliğe duyulan saygıyı ifade edebilir; fakat sevginin kendisi vahyin vermediği bir makam üretmenin gerekçesi olamaz.

Burada Bakara 2/285’te yer alan “Allah’ın elçileri arasında ayrım yapmayız” ilkesi de hatırlanmalıdır:
“...O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız...”
(Bakara, 2/285)
Bu ayet, elçilerin hiçbir açıdan farklı olamayacağını söylemez. Nitekim Kur’an, Allah’ın bazı elçilerini diğerlerinden üstün kıldığını da bildirir. Buradaki temel mesele, elçilerin bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemektir. Fakat bu ilke aynı zamanda, bir elçiyi vahyin belirlediği konumun çok ötesine taşıyan geleneksel kutsallaştırmaların sorgulanmasını da gerektirir.

“Yâ Nûre Arşillah” İfadesi
Salâ metnindeki en dikkat çekici ifadelerden biri “Yâ Nûre Arşillah”, yani “Ey Allah’ın Arş’ının nuru” sözüdür. Burada Nebi Muhammed, Allah’ın Arş’ına nispet edilen özel bir nur olarak tanımlanmaktadır.

Oysa Kur’an’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” denilmektedir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
(Nûr, 24/35)
Yine Allah, “yüce Arş’ın Rabb’i” olarak tanımlanmaktadır:

“O, yüce Arş’ın Rabbidir.”
(Mü’minûn, 23/86)
Kur’an’ın bu ifadeleri karşısında dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an’da Nebi Muhammed için “Allah’ın Arş’ının nuru” şeklinde bir unvan bulunmamaktadır. Bu ifade vahyin doğrudan verdiği bir sıfat değildir. Elbette bu söz mecazî olarak Nebi Muhammed’in insanlara Allah’ın mesajını ulaştırması, onları aydınlatması veya hidayete vesile olması şeklinde yorumlanabilir. Fakat bu, metnin kendisinde açıkça bulunan bir anlam değil, sonradan yapılan bir yorumdur.

Eğer “nur” burada hidayet ve rehberlik anlamında mecaz olarak kullanılıyorsa, ifade başka türlü anlaşılır. Fakat Nebi Muhammed’in Allah’ın Arş’ına bağlı özel, ilahî veya ontolojik bir nur olduğu düşünülüyorsa, bu anlayış tevhid açısından çok daha ciddi bir sorun doğurur. Çünkü Allah’a ait olan niteliklerin yaratılmış bir varlığa taşınması, sıradan bir övgü sınırını aşabilir.

Bu nedenle “Arş’ın nuru” ifadesini yalnızca “sevgi ve saygı sözü” diyerek geçiştirmek de doğru değildir. İfadenin ne anlama geldiği ve kişide nasıl bir inanç oluşturduğu önemlidir.

“Yâ Hayra Halkillah” İfadesi
“Yâ Hayra Halkillah”, “Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” anlamına gelir. Burada Nebi Muhammed’e bütün yaratılmışlar arasında özel bir üstünlük atfedilmektedir.

Nebi Muhammed’in Allah’ın elçisi olması ve bu görev bakımından büyük bir değere sahip olması zaten Kur’an’ın ortaya koyduğu bir gerçektir. Fakat “yaratılmışların en hayırlısı” ifadesi bunun ötesinde, bütün yaratılmışlar arasında bir üstünlük iddiası taşımaktadır. Bu unvanın Kur’an’da Nebi Muhammed’e verildiği açık bir ifade yoktur.

Dolayısıyla burada da aynı ayrımı yapmak gerekir: Nebi Muhammed’in elçiliğine, güzel ahlakına ve vahyi tebliğ etmesine saygı göstermek başka; Kur’an’ın vermediği bir üstünlük makamını dinî bir gerçek olarak kabul etmek başka bir şeydir.

Bir unvan toplumda yüzyıllardır kullanılıyor olabilir. Çok güzel ve etkileyici de bulunabilir. Fakat bir sözün uzun zamandır kullanılması, onu kendiliğinden vahiy hâline getirmez. Din adına kullanılan her sözün kaynağı ayrıca sorgulanmalıdır.

“Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn” İfadesi
Salâ metninin son ve en kapsamlı unvanı “Yâ Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn”dir. “Ey öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” şeklinde çevrilebilir.

Burada “seyyid” kelimesinin kendisini doğrudan ilahî bir sıfat olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kelime insan için de efendi, önder, ileri gelen veya saygın kişi anlamında kullanılabilir. Fakat bu ifadede kapsam oldukça geniştir. “Evvelîn ve âhirîn”, yani öncekiler ve sonrakiler denilerek bütün zamanlara yayılan bir üstünlük ve efendilik anlamı ortaya çıkmaktadır.

Burada asıl mesele kelimenin sözlük anlamından çok, ona yüklenen anlamdır. “Seyyid” bir insan için önder veya saygın kişi anlamında kullanılıyorsa başka; bütün insanlar ve bütün zamanlar üzerinde mutlak bir efendilik ve otorite anlamına getiriliyorsa başka bir durum ortaya çıkar. Çünkü Kur’an’ın temel vurgusu, mutlak Rabb’liğin ve kulluğun Allah’a ait olduğudur:
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”
(Fâtiha, 1/2)
Bu nedenle Nebi Muhammed’e verilen “efendi” anlamındaki unvanların hangi sınır içerisinde kullanıldığı önemlidir. Allah’ın elçisine saygı göstermekle, Allah’a ait mutlak otoriteyi bir insana taşımak aynı şey değildir.

Unvanların Birlikte Oluşturduğu Tablo
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu ifadelerin tek tek anlamlarından daha fazlasıdır. “Allah’ın Resûlü”, “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Arş’ının nuru”, “Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” ifadeleri arka arkaya geldiğinde, Nebi Muhammed hakkında oldukça geniş ve olağanüstü bir tasvir ortaya çıkmaktadır. Tek tek bazı ifadeler farklı biçimlerde yorumlanabilir; fakat hepsinin birlikte oluşturduğu tabloyu da görmezden gelemeyiz.

Üstelik metin boyunca bütün bu unvanlar Nebi Muhammed’e yöneltilirken Allah’ın adı ancak son cümlede, “Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn” ifadesiyle geçmektedir. Bu son cümle elbette Kur’an’ın diliyle uyumludur: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” Fakat mesele yalnızca bu cümlenin doğru olup olmadığı değildir. Bir metni değerlendirirken, tek tek cümlelerin doğruluğu kadar, bütün olarak nasıl bir anlam ve zihinsel tablo oluşturduğuna da bakmak gerekir. Burada da şu soru karşımıza çıkmaktadır: Art arda sıralanan bu övgüler metnin ağırlık merkezini nereye taşımaktadır? Allah, bütün bu ifadelerin merkezinde mi durmaktadır; yoksa Nebi Muhammed’e yöneltilen yoğun övgülerin ardından Allah, metnin sonunda anılan isim olarak mı kalmaktadır? Asıl değerlendirilmesi gereken nokta budur.

Bu soruyu sormak, Nebi Muhammed’i sevmemek veya ona saygısızlık etmek değildir. Tam tersine, onu gerçekten Allah’ın elçisi olarak kabul ediyorsak, ona dair tasvirimizin Allah’ın vahyettiği çerçeveyi aşmaması gerekir. Çünkü Nebi Muhammed’in büyüklüğü Allah’tan bağımsız bir kutsallığa sahip olmasından değil, Allah tarafından seçilmiş ve vahyi tebliğ etmiş olmasından kaynaklanır.

Kur’an, Allah ile kul arasına kutsal aracılar yerleştirilmesi konusunda da ciddi bir uyarıda bulunur:
“Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler.”
(Zümer, 39/3)
Bu ayet, her sevgi ve saygı ifadesini otomatik olarak şirk ilan etmek için kullanılmamalıdır. Ancak Allah’a yakınlaşma düşüncesiyle başka varlıklara özel ve kutsal konumlar verilmesinin ne kadar dikkat edilmesi gereken bir alan olduğunu gösterir. Aynı şekilde Kur’an, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu bildirir:
“De ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”
(Zümer, 39/44)
Dolayısıyla burada temel mesele Nebi Muhammed’i sevip sevmemek değildir. Mesele, ona verilen sevgi ve saygının hangi noktada vahyin çizdiği sınırı aştığıdır. “Yâ Resûlallah” ifadesinde Allah’ın elçiliği açıkça korunurken, diğer unvanların önemli bir bölümü Kur’an’ın Nebi Muhammed için kullandığı ifadeler değildir. Özellikle “Arş’ın nuru”, “yaratılmışların en hayırlısı” ve “öncekilerin ve sonrakilerin efendisi” gibi unvanlar, vahyin açıkça ortaya koymadığı geniş bir kutsallık ve üstünlük alanı oluşturabilir.

Bu nedenle salâ metnini değerlendirirken ne her övgü sözünü peşinen şirk saymak ne de gelenekte yerleşmiş olduğu için her unvanı sorgulamadan kabul etmek doğru olur. Ölçü, Kur’an’ın tevhid anlayışıdır. Nebi Muhammed Allah’ın elçisidir, fakat Allah değildir; Allah’ın sevdiği bir kul olabilir, fakat bu sevgi onu kulluk makamının dışına çıkarmaz; insanlara rehberlik eden bir elçidir, fakat Allah’a ait mutlak otoritenin sahibi değildir. Bir insanı yüceltmenin sınırı, Allah’ın ona verdiği konumdur.

Öyleyse asıl soru şudur: Nebi Muhammed’i Allah’ın elçisi olduğu için mi yüceltiyoruz, yoksa ona vahyin vermediği unvanlarla Allah’ın kulları arasından farklı ve özel bir kutsallık mı oluşturuyoruz? Bu sorunun cevabını geleneğin yaygınlığı, toplumdaki kabulü veya yüzyıllardır tekrar edilmesi değil, Kur’an’ın tevhid ölçüsü belirlemelidir.

Ünvanları Hatırlayalım:

  1. Resûlallah — Allah’ın Resûlü / Allah’ın Elçisi
  2. Habîballah — Allah’ın sevgilisi
  3. Nûre Arşillah — Allah’ın Arş’ının nuru
  4. Hayra Halkillah — Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı
  5. Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn — Öncekilerin ve sonrakilerin efendisi

Bu ifadelerin her birini kendi bağlamında farklı biçimlerde anlamak belki mümkün olabilir. Ancak beş unvanı birlikte düşündüğümüzde karşımıza daha önemli bir soru çıkıyor: Burada yalnızca Allah’ın elçisine duyulan sevgi ve saygı mı dile getiriliyor, yoksa zaman içinde ona vahyin vermediği bir konum ve kutsallık mı yükleniyor? Bu sorunun cevabını peşinen “şirktir” diyerek vermek de, hiçbir sorgulama yapmadan “dinde sakınca yoktur” demek de kolaycılık olur. Asıl olan, bu ifadeleri Kur’an’ın tevhid ölçüsü karşısında düşünmektir. Öyleyse okuyucu, bu salânın ifadelerini Kur’an’ın ölçüleriyle karşılaştırarak, onu olduğu şekliyle sürdürmenin mi, bazı ifadelerini yeniden değerlendirmenin mi, yoksa tamamen kaldırmanın mı daha doğru olacağına kendisi karar vermelidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  SALÂ: VAHYİN EMRİ Mİ, GELENEĞİN DİNİ Mİ? Salâ Bize Ne Zaman Geldi? Salâ denildiğinde çoğu insan bunun Nebi Muhammed döneminden beri ayn...