Amin Kelimesi Üzerine Bir Muhasebe

Âmin Kelimesi Üzerine Bir Muhasebe

Bir Müslüman dua ettiğinde, dudaklarından çoğu zaman bir kelime dökülür: âmin. Bu kelime neredeyse refleks hâline gelmiştir. Eller açılır, dua edilir, ardından “âmin” denir ve eller yüze sürülür. Çocukluğumuzdan beri böyle gördük. Camide, evde, bir cenazede… Dua varsa sonunda “âmin” vardır.

Peki hiç durup düşündük mü: Bu kelime Kur’an’da var mı? Bu uygulama vahyin bir parçası mı? Yoksa zaman içinde oluşmuş bir gelenek mi?

Bu soruları sormak, bir geleneğe saldırmak değildir. Aksine, iman ettiğimizi söylediğimiz kitabın merkezde kalıp kalmadığını kontrol etmektir. Çünkü Rabb’imiz açıkça bildiriyor:

“De ki: Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Ahkaf, 9)

Eğer bir elçi yalnızca vahye uyuyorsa, biz de dini yaşarken ölçüyü vahiyden almak zorundayız. Aksi hâlde, farkında olmadan din diye başka bir şeyi yaşamaya başlarız.

TDV Ansiklopedisindeki Tespit

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde “Âmin” maddesinde şu ifade yer alır:

“Âmîn kelimesi Kur’an’da geçmemektedir.”

Bu cümle üzerinde uzun uzun durmak gerekir. Çünkü mesele burada düğümleniyor. Kur’an’da geçmeyen bir kelime, nasıl oldu da ibadetin ayrılmaz parçası gibi algılandı?

Ansiklopedide ayrıca kelimenin Sâmî gelenekten geldiği, Tevrat’ta bulunduğu ve daha sonra İslâmî uygulamada yer aldığı belirtilir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur: Kur’an’ın kendisi bu kelimeyi dua sonu ifadesi olarak öğretmez.

Şimdi soruyu kendimize soralım: Eğer bir uygulama vahyin içinde yoksa, onu ibadetin asli unsuru gibi görmek doğru mudur?

Rabbimiz buyurur:

“Allah’ın öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 23)

Allah’ın yasası değişmiyorsa, Nebi Âdem’den Nebi Muhammed’e kadar gelen ilahi çizgi aynıysa, o zaman dinin temel ilkeleri de vahiy merkezlidir. Bir kelimenin kutsallaşması için Kur’an’da bir karşılığı olması gerekir.

 

Kur’an’da “Âmin” Var mı?

Burada bir kavram karışıklığı oluşuyor. Kur’an’da “اٰمِنْ / âmin” şeklinde geçen kelime vardır; ancak bu, bizim dua sonunda söylediğimiz anlamda değildir.

Kur’an’daki “âmin” fiili, iman et, inan, güven anlamındadır. Örneğin:

“Yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vaadi gerçektir.”
(Ahkaf, 17)

Buradaki “âmin”, bir emirdir: İnan!

Bir başka ayette:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler.”
(Bakara, 8)

Buradaki kelime “âmenna”dır; yani “inandık”.

Ayrıca:

“Onlara ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde…”
(Bakara, 13)

Burada da aynı kökten gelen kelime kullanılır.

Demek ki Kur’an’daki “âmin” kökü, iman ve güven ile ilgilidir. Dua sonunda “kabul et” anlamında kullanılan bir “âmin” ifadesi Kur’an’da yoktur.

Şimdi düşünelim: Biz dua ettikten sonra “âmin” dediğimizde ne demiş oluyoruz? Eğer kelime Kur’an’daki anlamıyla ele alınırsa, “iman et” demiş oluruz. Peki kime? Allah’a mı? Böyle bir anlam elbette düşünülemez.

O hâlde dua sonunda söylenen “âmin” kelimesi, Kur’an’daki kullanımla örtüşmemektedir.

 

Duaların Kur’an’daki Bitiriş Şekli

Kur’an’da birçok dua örneği vardır. Nebi İbrahim’in duası:

“Rabb’im! Beni ve soyumdan gelenleri salatı ikame edenlerden kıl. Rabbimiz! Duamı kabul buyur.”
(İbrahim, 40)

Burada dua açıkça yapılır ve bitirilir. Sonunda “âmin” yoktur.

Bir başka dua:

“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve inkârcı topluma karşı bize yardım et.”
(Al-i İmran, 147)

Yine bitişte “âmin” yoktur.

Cennet ehlinin duası şöyle anlatılır:

“Oradaki duaları: ‘Seni tüm eksikliklerden tenzih ederiz Allah’ım!’; selamlaşmaları ‘Selam’dır; dualarının sonu da: ‘Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.’”
(Yunus, 10)

Dikkat edelim: Duanın sonu hamd ile bitiyor.

Kur’an’ın öğrettiği dua dilinde “hamd”, “tesbih”, “bağışlanma talebi” vardır; fakat “âmin” yoktur.

 

Gelenek ve Vahiy Arasındaki Çizgi

Gelenek güçlüdür. İnsan alıştığını bırakmak istemez. Ancak Rabb’imiz şöyle uyarır:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler.”
(Bakara, 170)

Bu ayet bizi sarsmalı. Çünkü mesele sadece bir kelime değildir. Mesele şudur: Ölçümüz vahiy mi, yoksa alışkanlık mı?

Bir baba düşünün. Oğluna der ki: “Evladım, bu yolu takip et.” Ama çocuk mahallede gördüğü başka bir yolu tercih eder. Sonra da “Ama herkes böyle yapıyor.” der. Hakikat çoğunlukla ölçülmez.

Kur’an, rehber olarak indirilmiştir:

“Biz sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve müjde olarak indirdik.”
(Nahl, 89)

Eğer kitap açıklayıcıysa, ibadetin temel unsurlarını da öğretir. Öğretmediği bir şeyi dinin ayrılmaz parçası hâline getirmek, ciddi bir meseledir.

 

Dua Ettikten Sonra Ne Yapmalı?

Şimdi samimi bir soru: Dua ettikten sonra mutlaka bir şey söylemek zorunda mıyız?

Bir çocuk düşünün. Babasına bir istekte bulunuyor. Söyledi, içini döktü. Sonra sustu. Baba zaten duydu. Çocuk ayrıca “bitti” demek zorunda mı?

Allah işitendir, bilendir:

“Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”
(Bakara, 127)

O hâlde dua ettikten sonra susmak en doğal olandır. Çünkü Allah duanın bittiğini bilmektedir.

Kur’an’da duaların çoğu doğrudan talep cümlesiyle biter. Ek bir kelime yoktur. Bu, bize bir sadelik öğretir. Din sade olandır.

Eğer bir ifade kullanmak istersek, Kur’an’ın öğrettiği ifadeleri kullanabiliriz:

“Elhamdülillahi Rabbil âlemin.”
(Hamd âlemlerin Rabb’i Allah’adır.)

Ya da:

“Rabbena tekabbel minna.”
“Rabb’imiz! Bizden kabul buyur.”
(Bakara, 127)

Veya
“Rabbena takabbel dua”
“Rabb’imiz duamızı kabul buyur.”

Bunlar Kur’anî ifadelerdir. Kaynağı bellidir.

 

İmtihan Bilinci ve Sorumluluk

Hayat bir imtihandır. Rabb’imiz:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.”
(Mülk, 2)

İmtihanın olduğu yerde sorgulama vardır. Sorgulama isyan değildir; bilinçtir. Eğer bize ulaşan her bilgiyi sorgusuz kabul edersek, sorumluluğumuzu yerine getirmiş olmayız.

Kur’an sürekli akletmeye çağırır:

“Hiç akletmez misiniz?”
(Bakara, 44)

Bir kelimeyi kullanmaya devam edebiliriz. Ancak onu vahyin parçası gibi görmek başka bir şeydir. Gelenek olarak söylenebilir; fakat dinî zorunluluk gibi sunulamaz.

 

Son Bir Düşünce

Belki bazıları şöyle diyecek: “Biz ‘âmin’ derken kötü niyetle demiyoruz.” Doğrudur. Niyet önemlidir. Ancak niyet doğru olsa bile bilgi eksikse, eksik olanı tamamlamak gerekir.

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”
(İsra, 36)

Bilgi geldiğinde insanın sorumluluğu artar. Artık mesele cehalet değildir; bilinçtir.

Bu yazı bir hüküm dayatması değildir. Bir davettir. Kur’an’a dönme daveti. Çünkü Nebi Muhammed şöyle demekle emrolunmuştur:

“Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım.”
(Ahkaf, 9)

Eğer elçi vahye uyuyorsa, biz de vahye uymalıyız.

Dua edelim. İçten, samimi, gösterişsiz… Sonra susalım. Çünkü Rabbimiz işitmektedir.

Ve unutmayalım:

“Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.”
(Yunus, 10)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  KUR’AN’DA HAK VE SIDK NE ANLAMA GELİYOR? Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu kavramlardan ikisi hak ve sıdk kavramlarıdır. Bu iki kelime...