İNSANLAR ELİYLE GELEN CEZALAR VE EVRENİN DEĞİŞMEZ YASALARI
Biraz önce şuraya kadar gelmiştik:
Kur’an’a göre dünya, anında ceza verilen bir mahkeme değil; süresi olan bir
imtihan alanı. Eğer her yanlışın bedeli hemen ödetilseydi, yeryüzünde kimse
kalmazdı. Bu, Kur’an’ın açık ifadesi.
Şimdi buradan devam edelim.
Allah Neden Hemen Müdahale Etmez?
Bu soru, belki de en çok sorulan sorulardan biri. Zulüm var,
adaletsizlik var, masumlar acı çekiyor… Peki Allah neden hemen devreye
girmiyor?
Kur’an bu soruya duygusal değil, sistemli bir cevap verir.
Rabbimiz, dünya hayatını insanın özgür iradesiyle
anlam kazanacağı bir alan olarak kurmuştur. Eğer Allah her zulüm anında
müdahale etseydi, insanın sorumluluğu diye bir şey kalmazdı. İyilik de
anlamsızlaşırdı, kötülük de.
Bu yüzden Kur’an, yeryüzündeki adaletin insanlar eliyle sağlandığını söyler.
Daha önce okuduğumuz ayet bunu çok net ifade ediyordu:
“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…”
(22/40)
Burada geçen “engelleme”, ilahi bir elin gökten inmesi
değil; insanların, zalime karşı durmasıdır. Yani Allah, adaleti doğrudan değil;
sorumluluk vererek sağlar.
Bu bakış açısı değişmeden Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.
Dünya Hayatında Hükmün Ertelenmesi
Kur’an, defalarca şunu söyler:
Eğer hüküm hemen verilseydi, herkes kaybederdi.
- surede
bu konu tekrar gündeme gelir:
“Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar verilmiş bir
söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi.” (42/14)
Buradaki “söz”, imtihan süresidir. Allah bu süreyi baştan
belirlemiştir. O süre dolmadan nihai hüküm verilmez.
Bu yüzden Kur’an’da sıkça geçen bir vurgu vardır:
Asıl hesap ahirettedir.
Dünya hayatı, sonuçların tam olarak toplandığı yer değil;
sürecin yaşandığı yerdir.
“Helak” Nedir, Ne Değildir?
Burada artık “helak” kavramını netleştirmeden ilerleyemeyiz.
Çünkü helak yanlış anlaşıldığında, Allah algısı da yanlış kuruluyor.
Helak, Kur’an’da anlatıldığı gibi, ani ve sebepsiz bir yok
ediliş değildir. Helak, uzun süreli bir bozulmanın doğal çöküşüdür.
Nuh toplumunu düşün.
Lut toplumunu düşün.
Semud’u, Medyen’i düşün.
Bu toplumlar bir sabah uyanıp yok olmadılar. Öncesinde uzun
bir süreç vardı:
Uyarılar vardı.
Israr vardı.
İnkâr vardı.
Zulmü savunma vardı.
Sonunda ne oldu?
Kendi kurdukları düzen, kendi kendini imha etti.
Kur’an bunu şöyle anlatır:
“Başlarına gelenler, Allah’ın onlara zulmetmesi değildi;
fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (3/117 anlam bütünlüğü)
Bu cümle çok kritiktir.
Allah zulmetmez.
İnsan kendine zulmeder.
Helak, bu zulmün bir noktadan sonra taşınamaz hâle
gelmesidir.
Evrenin Değişmez Yasaları: Sünnetullah
Şimdi ikinci büyük başlığa geliyoruz.
Kur’an, Allah’ın evreni keyfî bir şekilde yönetmediğini
söyler. Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzene Kur’an’da Sünnetullah
denir.
Sünnetullah, Allah’ın evrene koyduğu değişmez yasalar
demektir. Fizik, biyoloji, toplum, ekonomi… Hepsi bu yasaların içindedir.
Ve bu yasalar, kim olduğuna bakmaz.
İmanlı mısın, değil misin…
Bu yasalar için fark etmez.
Deprem örneğini tekrar düşünelim ama bu kez biraz daha derin
bakalım.
Bir bölgede fay hattı var. Bu biliniyor. Buna rağmen
dayanıksız binalar yapılıyor. Sonra deprem oluyor ve insanlar ölüyor.
Şimdi soralım:
Bu Allah’ın özel bir cezalandırması mı?
Hayır.
Bu, ihmalin sonucudur.
Bu, bilginin ciddiye alınmamasının sonucudur.
Deprem, mümin seçmez. Fizik yasalarıyla çalışır.
Kur’an bunu çok sade bir dille ifade eder:
“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(33/62)
Yani Allah’ın koyduğu düzen değişmez. Kim bu düzene uyarsa
sonuç alır, kim uymazsa bedelini öder.
Günlük Hayattan Bir Örnek
Bir düşün:
Bir çocuk var. Sobaya elini sürüyor. Yanıyor.
Bu yanma, Allah’ın çocuğa kızması mı?
Hayır. Isının yasası bu.
Anne çocuğa kızmaz, sobayı suçlamaz. Çocuğa şunu öğretir:
“Dokunma.”
Kur’an da insanlığa bunu öğretir.
“Dokunma.”
“Bu düzen böyle çalışıyor.”
Rızık, Emek ve Sonuç
Dünya hayatında rızık meselesi de bu yasalarla
bağlantılıdır. Kur’an, rızkın gökten rastgele düşmediğini söyler. Emekle,
çabayla, sistemle bağlantılıdır.
42/20 bu yüzden çok çarpıcıdır:
“Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz…”
Burada iman şartı yok.
İstemek, çalışmak, emek vermek var.
Bir çiftçi düşün. Toprağı tanıyor, zamanında ekiyor,
suluyor. İnancı ne olursa olsun, ürün alır. Çünkü toprağın bir yasası vardır.
Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça söyler:
Dünya hayatında karşılık, dünya yasalarına göre verilir.
Resul, Nebi ve İtaat Meselesi
Burada çok hassas bir noktaya geliyoruz.
Kur’an, resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlar. Ama bu,
resulün kişiliğine değil; taşıdığı vahye itaattir.
“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)
Bu ayet, resulü merkeze almaz; mesajı merkeze alır.
Çünkü resul, mesajın taşıyıcısıdır.
Bu yüzden Kur’an, nebiye körü körüne bağlılık öğretmez.
Aksine, nebinin getirdiği vahye bilinçli teslimiyet ister.
Nebi Muhammed, Nebi İsa, Nebi Musa… Hepsi aynı zincirin
halkalarıdır. Hepsi Allah’ın yasalarını hatırlatmıştır. Hiçbiri bu yasaların
dışına çıkmamıştır.
İnsan Eliyle Gelen Cezalar
Kur’an’a göre bazı sonuçlar, doğrudan insan eliyle gelir.
Zulmeden toplumlar, başka insanlar tarafından durdurulur. Bu da ilahi düzenin
bir parçasıdır.
9/52 bunu açıkça söyler:
“Biz Allah’ın ya kendi katından ya da bizim elimizle size
bir azap dokunduracağını bekliyoruz.”
Burada “bizim elimizle” ifadesi çok önemlidir. Çünkü Kur’an,
adalet mücadelesini pasif bir bekleyiş olarak görmez. İnsanları sorumluluk
almaya çağırır.
Zalimlerin durdurulması, gökten beklenen bir mucize
değildir. İnsanların vicdanıyla, cesaretiyle ve mücadelesiyle olur.
Son Bir Düşünceyle Bitirelim
Kur’an’ın anlattığı Allah tasavvuru şudur:
Keyfine göre cezalandıran bir ilah değil;
Yasa koyan, süre tanıyan, sorumluluk yükleyen bir Rabb.
Bu gerçeği anlamadan, Kur’an’daki kıssaları, darb-ı
meselleri ve sembolleri sağlıklı okumak mümkün değildir.
Nebi Musa’nın denizi geçmesi meselesi de tam burada anlam
kazanır. O olay, doğa yasalarının askıya alındığı bir masal değil; Allah’ın
koyduğu düzen içinde, hakikatin batılı yenmesinin güçlü bir anlatımıdır.
Ama oraya gelmeden önce şunu içselleştirmemiz gerekir:
Allah dünyayı yasalarla yönetir.
Ve bu yasalar, adaletlidir.
SONUÇ: CEZAYI DEĞİL SORUMLULUĞU OKUMAK
Buraya kadar anlattıklarımızın hepsi, aslında tek bir
noktada birleşiyor:
Kur’an, insanı korkutarak değil; sorumlu kılarak eğitir.
Eğer Kur’an’da anlatılan Allah, dünyada her yanlışı anında
cezalandıran bir ilah olsaydı, insanın iradesinden söz edemezdik. Oysa Kur’an,
ısrarla şunu söyler: Dünya, sonuçların hemen dağıtıldığı bir yer değildir.
Hüküm ertelenmiştir. Çünkü bu hayat, bir imtihan sürecidir.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları hemen
yakalayıverecek olsaydı…” (35/45)
Bu ayet, meseleyi kapatır. Allah acele etmez. Süre tanır. Bu
süre, insanın kendini fark etmesi içindir.
Bu yüzden Kur’an’da yaşanan felaketleri, toplumsal
çöküşleri, bireysel kayıpları okurken ilk refleksimiz “ceza” kelimesi
olmamalıdır. Önce şuna bakmalıyız:
İnsan ne yaptı?
Hangi yasa ihlal edildi?
Hangi sorumluluk görmezden gelindi?
Çünkü Kur’an’a göre yeryüzündeki zulmün büyük kısmı,
Allah’ın doğrudan müdahalesiyle değil; insanların ihmaliyle büyür. Zalimlerin
önünde duran bir duvar yoksa, o duvarı insanların örmesi gerekir. Allah,
adaleti çoğu zaman insan eliyle sağlar:
“Eğer Allah, insanların kimini kimiyle engellemeseydi…”
(22/40)
Bu ayet, pasif bir bekleyişi değil; aktif bir sorumluluğu
anlatır. Kur’an, insanı seyirci yapmaz. Taraf yapar.
Aynı şekilde evrende işleyen düzen de böyledir. Allah,
dünyayı mucizelerle değil; yasalarla ayakta tutar. Bu yasalar değişmez.
Kim bu düzeni ciddiye alırsa karşılığını alır, kim hafife alırsa bedelini öder.
“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”
(33/62)
Deprem örneği, rızık örneği, emek örneği… Hepsi bize şunu
söyler: Dünya hayatında sonuçlar, iman etiketine göre değil; davranışa
göre ortaya çıkar. Kur’an bunu saklamaz. Aksine açıkça ilan eder.
Bu noktada resul meselesi de yerli yerine oturur. Kur’an’ın
resule itaati Allah’a itaat olarak tanımlaması, bir kişiye bağlılık üretmek
için değil; vahyin merkeze alınması içindir:
“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80)
Nebi Muhammed’in, Nebi İsa’nın, Nebi Musa’nın yaptığı şey;
bu yasaları askıya almak değil, insanlara hatırlatmaktır. Hiçbiri
evrenin düzenine karşı bir din anlatmadı. Aksine, Allah’ın kurduğu düzenle
uyumlu bir hayat çağrısı yaptı.
Bu yüzden Kur’an’da anlatılan “helak” kıssaları, gökten inen
ani bir öfkenin hikâyesi değildir. Onlar, uzun süre görmezden gelinen
uyarıların, ihlal edilen yasaların ve taşınamaz hâle gelen zulmün sonuçlarıdır.
Helak, bir anda gelen bir ceza değil; ertelenmiş bir çöküştür.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde şunu net bir şekilde
söyleyebiliriz:
Kur’an, insanı korkuyla değil; bilinçle dönüştürmek ister.
“Başına ne gelir?” sorusundan önce,
“Ne yapıyorsun?” sorusunu sordurur.
Ve belki de en önemlisi şudur:
Kur’an, Allah’ı sorumsuzluklarımızın arkasına saklanabileceğimiz bir mazeret
hâline getirmez. Tam tersine, Allah inancı, insanın omzuna daha fazla
sorumluluk yükler.
Çünkü bu dünyada bozulan şeylerin büyük kısmı, gökten
inmedi.
İnsan eliyle yapıldı.
Ve yine insan eliyle onarılmak zorunda.
İşte bu bakış açısını kazanmadan, ne geçmiş kavimleri doğru
anlayabiliriz ne de bugün yaşadıklarımızı. Ve bu bakış olmadan, Kur’an’ın
anlattığı mucizeleri de masaldan öteye taşıyamayız.
Bir sonraki adımda, Nebi Musa ve deniz anlatısını bu
çerçevede ele aldığımızda, aslında Kur’an’ın neyi mucize olarak sunduğunu da
çok daha berrak göreceğiz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com