Çağlar Üstü Rehber: Kur’an’ın Tarih ve Evrensellik
Dengesi
Bir kitabı gerçekten anlamak için önce şu soruyu sormak
gerekir: Bu kitap kime konuşuyor? Sadece ilk muhataplarına mı, yoksa her
okuyana mı? Kur’an söz konusu olduğunda bu soru daha da önem kazanır. Çünkü
Kur’an bir tarih kitabı değildir; ama tarihin içinden konuşur. Bir hukuk metni
değildir; ama hayatın bütün alanlarına temas eder. Bir felsefe eseri değildir;
ama insanın varoluş sorularına cevap verir.
Kur’an hem indiği dönemin insanlarına doğrudan hitap etmiş
hem de çağlar boyunca geçerliliğini koruyan bir hakikat taşımıştır. İşte bu iki
yönü birlikte görmek gerekir: Tarihin içinde olmak ve zamanın üstünde kalmak.
Kur’an’ın kendisini tanıtırken kullandığı ifadeler bu
dengeyi açıkça gösterir. Mesela Kur'an, Hicr 9’da “Şüphesiz zikri biz indirdik,
onun koruyucusu da biziz” buyurur. Bu ifade, metnin sadece indirildiği döneme
ait olmadığını, ilahi koruma altında olduğunu ve kıyamete kadar muhafaza
edileceğini bildirir. Eğer bir söz korunuyorsa, bu onun sadece belirli bir
zaman dilimi için değil, tüm zamanlar için rehber olacağının işaretidir.
Ama burada önemli bir incelik var: Kur’an gökten boşluğa
bırakılmış soyut bir metin değildir. İnsanların yaşadığı gerçek sorunlara,
ticarete, aileye, savaşa, barışa, adalete, ahlaka temas eder. Yani hayatın
içindedir. Bu yüzden bazı ayetler doğrudan Arap yarımadasındaki sosyal şartlara
hitap eder. Fakat bu, mesajın sadece o toplumla sınırlı olduğu anlamına gelmez.
Çünkü ayetin indiği olay yerel olabilir; fakat verdiği ilke evrenseldir.
Bunu günlük hayattan bir örnekle düşünelim. Bir baba,
çocuğuna “Yalan söyleme” dediğinde, bu söz belki o gün yaşanan bir olay üzerine
söylenmiştir. Ama o öğüt sadece o ana ait değildir. İlke kalıcıdır. İşte Kur’an
da böyledir. Olay tarihsel olabilir; fakat hakikat zaman üstüdür.
Kur’an’ı Tarihe Hapsetme Eğilimi
Tarih boyunca bazı insanlar Kur’an’ı sadece indiği dönemin
şartlarına sıkıştırmak istemiştir. “O ayetler o zamana aitti, bugün artık
geçerli değil” diyen yaklaşımlar aslında yeni değildir. Fakat burada gizli bir
kabul vardır: Kur’an beşerî bir metindir ve zamanla eskir.
Oysa Kur’an kendisini “hak ile indirilmiş” bir kitap olarak
tanımlar. Eğer Allah’ın kelamıysa, zamanın eskitemeyeceği bir kaynaktır. Çünkü
zamanı yaratan Allah’tır. Zamanın sahibi olanın sözü zamana mahkûm olmaz.
Şunu açıkça konuşalım: Eğer Kur’an sadece 7. yüzyıla ait bir
metinse, o zaman bugün bize ne söyleyebilir? Modern hayatın karmaşasında,
dijital çağın ahlaki problemlerinde, ekonomik sistemlerin adaletsizliğinde
nasıl yol gösterebilir?
Fakat tam tersine şunu görüyoruz: İnsan değişmiyor.
Teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor, araçlar değişiyor; ama insanın kibri,
hırsı, kıskançlığı, merhameti, adalet arayışı değişmiyor. İşte Kur’an tam da bu
değişmeyen insan fıtratına hitap ediyor.
İnsanın İç Çatışması: İlk Kıssa, İlk Uyarı
Kur’an’ın anlattığı ilk dramatik olaylardan biri, Maide
27–31’de geçen iki kardeş kıssasıdır. Bu kıssa, insanlık tarihinin özeti
gibidir. Biri takvayı seçer, diğeri nefsine yenilir. Sonuç: Kıskançlık,
cinayet, pişmanlık.
Burada anlatılan sadece geçmişte yaşanmış bir aile dramı
değildir. Her insanın içinde iki eğilim vardır: Allah’a yönelen taraf ve
nefsine boyun eğen taraf. Bugün iş yerinde bir haksızlık yaparken, bir çıkar
uğruna gerçeği gizlerken ya da bir başkasının başarısını kıskanırken o kıssa
yeniden yaşanır.
Demek ki Kur’an tarih anlatmıyor; insanı anlatıyor. O kıssa
bitmedi. Her gün yeniden yazılıyor.
İman ve Salih Amel: Ayrılmaz Bir Bütün
Kur’an’ın evrensel ilkelerinden biri iman ile salih amelin
birlikte anılmasıdır. Kur’an’da bu iki kavram sık sık yan yana gelir. Bu
tesadüf değildir.
İman, kalbin yönelişidir. Salih amel ise bu yönelişin hayata
yansımasıdır. Eğer iman bir ağacın köküyse, amel onun meyvesidir. Kök olmadan
meyve olmaz. Meyve olmadan da kökün sağlıklı olduğu söylenemez.
Bakara 264’te şöyle uyarılır: “Ey iman edenler! Allah’a ve
ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi
sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın.” Burada
çok net bir ilke var: Gösteriş için yapılan iyilik, iyilik değildir.
Düşün; birine yardım ediyorsun ama sonra her fırsatta bunu
hatırlatıyorsun. O yardım, yardım olmaktan çıkar; bir üstünlük aracına dönüşür.
İşte Kur’an, amelin değerini niyete bağlar. Bu ilke dün de geçerliydi, bugün de
geçerli, yarın da geçerli olacak.
Hüküm Kime Ait?
Modern dünyada en çok tartışılan konulardan biri şudur: “Din
zamana göre değişmeli mi?”
Kur’an bu soruya net bir sınır çizer. Şura 10’da “Herhangi
bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde hüküm Allah’a aittir” buyrulur. Bu ayet,
hüküm koyma yetkisinin insana ait olmadığını gösterir.
Elbette yeni meseleler çıkacaktır. Teknoloji, ekonomi, tıp,
siyaset… Bunların hepsi gelişir. Fakat gelişen alanlar, değişmeyen ilkelerle
değerlendirilir. Adalet, dürüstlük, infak, salat, merhamet gibi ilkeler zamanla
eskimez.
Bir mimarı düşün. Yeni bir bina tasarlıyor. Malzemeler
değişebilir, teknoloji gelişebilir. Ama yerçekimi değişmez. Eğer yerçekimini
yok sayarak bina yaparsa, o bina çöker. İşte Kur’an’ın ilkeleri de böyledir.
Onları yok sayarak kurulan sistemler sonunda çöker.
Sekülerleşme ve Dünyevileşme Meselesi
Modern anlatı, dini hayatın dışına iterek insanı
özgürleştirdiğini iddia eder. Fakat Kur’an perspektifinden bakınca insanın
Rabbani rehberden uzaklaşması özgürlük değil, savrulmadır.
İnsan kendi hevasını ölçü haline getirdiğinde adalet
kaybolur. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzen ortaya çıkar. Kur’an’ın tarih
boyunca uyardığı şey tam da budur: Hevayı ilah edinmek.
Furkan 43’te “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” diye
sorulur. Bu soru sadece geçmiş toplumlara değil, bize de yöneliktir.
Bugün insan “Ben böyle istiyorum” diyerek sınırları kendisi
çizmek ister. Ama herkes kendi sınırını koyarsa ortak bir adalet nasıl sağlanır?
İşte Kur’an’ın evrenselliği burada ortaya çıkar. O, insanı kendi keyfinden
kurtarıp ilahi ölçüye bağlar.
Nebilerin Görevi ve Son Rehber
Tarih boyunca Allah insanlara nebiler göndermiştir. Her biri
kendi kavmine hakikati hatırlatmıştır. Nebi Nuh sabrı, Nebi Musa direnişi, Nebi
İsa merhameti, Nebi Muhammed ise vahyin tamamlanışını temsil eder.
Ahzab 40 ayeti, Nebi Muhammed’in nebilerin sonuncusu
olduğunu bildirir. Bu, insanlığın artık yeni bir vahiy beklememesi gerektiğini
gösterir. Rehber tamamlanmıştır.
Bu noktada önemli bir denge var: Resule itaat Allah’a
itaattir; fakat resulün görevi vahyi iletmektir. Yani bağlanılan şey şahıs
değil, vahiydir. Şahıs, vahyin taşıyıcısıdır.
Bu dengeyi kaybettiğimizde iki uç ortaya çıkar:
- Resulü
devre dışı bırakmak.
- Nebiyi
vahyin önüne geçirmek.
Kur’an bu iki aşırılığı da reddeder.
İçtihat: Sınırlar İçinde Düşünmek
Hayat değişiyor. Yeni sorular çıkıyor. Peki ne yapacağız?
İşte burada içtihat devreye girer. Ama içtihat, Kur’an’ın
temel ilkelerine bağlı kalarak yapılır. Bir ayeti iptal etmek, “artık geçerli
değil” demek içtihat değildir. Bu, sınırı aşmaktır.
Kur’an’ın ruhu korunarak yapılan yorum, canlılığı gösterir.
Çünkü Kur’an donmuş bir metin değil; yaşayan bir rehberdir.
Bir bahçıvan düşün. Ağacı budar ama köküne zarar vermez.
Eğer kökü keserse ağaç ölür. İşte içtihat budama gibidir; kökü kesmek değil.
Kur’an’ın Canlılığı
Kur’an okuyan herkes şunu fark eder: Aynı ayeti yıllar sonra
tekrar okuduğunda farklı bir derinlik hisseder. Çünkü insan değişir, tecrübe
artar, kalp olgunlaşır.
Kur’an yaşayan bir kitaptır. O, her çağda yeniden anlaşılır;
fakat yeniden yazılmaz. Mesaj sabittir, anlayış derinleşir.
Bir insan gençken adalet ayetlerini okur, belki fazla
etkilenmez. Ama bir gün haksızlığa uğradığında o ayetler kalbine başka türlü
iner. Demek ki Kur’an sadece bilgi vermez; insanın hayatına dokunur.
Son Söz: Mesajı Bugüne Taşımak
Kur’an’ı tarihe hapsetmek onu susturmaktır. Onu sadece
geçmişte bırakmak, bugünü karanlıkta bırakmaktır.
Kur’an hem tarihin içindedir hem zamanın üstündedir. İndiği
dönemin şartlarına cevap vermiştir; ama insanın değişmeyen fıtratına hitap
ettiği için bugün de aynı canlılıktadır.
Çağ değişir, araçlar değişir, kelimeler değişir. Ama hakikat
değişmez. Adalet değişmez. Tevhid değişmez. Sorumluluk değişmez.
Kur’an’ın evrenselliği tam da burada yatar: O, insanı zamana
değil; zamanı insana göre değerlendirmeyi öğretir. İnsan Rabb’ine bağlı
kaldıkça çağın karmaşasında kaybolmaz.
Ve unutma: Rehber arayan için Kur’an hâlâ konuşuyor. Onu
susturan zaman değil; kulaklarını kapatan insandır.