Camilerimizin Dışını mı, İçini mi İmar Ediyoruz?

 Camilerimizin Dışını mı, İçini mi İmar Ediyoruz?

Bir şehir düşünün… Minareleri göğe doğru yükselmiş, kubbeleri ihtişamla ışıldayan camilerle dolu. Mermerler parlıyor, avlular geniş, hat yazıları göz kamaştırıyor. Fakat kapısına yaklaştığınızda çoğu zaman kilitli bir kapı ile karşılaşıyorsunuz. İçeri girseniz bile üç-beş saf insan, on beş dakika içinde salatı eda edip dağılıyor. Geriye kalan saatler? Sessizlik… Hatta yalnızlık.

Oysa Kur’an, mescitlerin ruhunu anlatırken taşından, mermerinden değil; içinde yaşanan bilinçten söz eder:

“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, salatı ikame eden, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.”
(Tevbe, 18)

Buradaki “imar” kelimesi yalnızca bina yapmak değildir. İmar; diriltmek, ayağa kaldırmak, işlev kazandırmak demektir. Bir yeri canlı kılmak… Eğer bir mescit günde iki saat kullanılıp yirmi iki saat atıl kalıyorsa, biz gerçekten imar mı ediyoruz; yoksa sadece inşa mı ediyoruz?

Bir binaya kilit vurduğumuzda hırsızdan koruduğumuzu sanıyoruz. Oysa belki de zamanı çalıyoruz. O mekânın insanlara şifa olabilecek saatlerini, çocukların kahkahasını, ilim halkalarını, dayanışma sofralarını kilitliyoruz. Hırsız içeri girse ne çalacak? Halıyı mı? Kürsüyü mü? Ama biz kapıyı kilitleyerek caminin yirmi saatini çalmıyor muyuz?

İşte asıl muhasebe burada başlıyor.

 

Mescidin Kur’an’daki Anlamı: Secde Edilen Yer mi, Hayatın Merkezi mi?

“Mescit” kelimesi secde edilen yer demektir. Secde ise yalnızca alnı yere koymak değildir; insanın kibirden arınıp hakikate boyun eğmesidir. Bu yüzden mescit, sadece bir ritüel mekânı değil; insanın arındığı, bilinç kazandığı, sorumluluk yüklendiği yerdir.

Kur’an, mescitlerin Allah’a ait olduğunu bildirir:

“Mescitler Allah’ındır; o halde Allah ile birlikte başka hiçbir şeye çağırmayın.”
(Cin, 18)

Bu ayet bize şunu söyler: Mescitler hiçbir ideolojinin, hiçbir grubun, hiçbir sınıfın tekelinde değildir. Erkeklerin, belli bir yaş grubunun, belli bir ekonomik seviyenin mekânı değildir. Allah’a ait olan bir yer, Allah’ın kullarına kapatılamaz.

Bugün camilere baktığımızda ise zihinlerde görünmez tabelalar var gibi: “Çocuk giremez.” “Kadın için uygun değil.” “Engelli zorlanır.” “Yoksul burada duramaz.” Böyle bir mescit anlayışı Kur’an’ın ruhuna sığar mı?

Kur’an’ın salat emri, toplumsal bir bilinç inşa eder. Salat yalnızca bireysel bir ibadet değil; insanı diri tutan, toplumu ayakta tutan bir organizasyondur. Eğer mescitler sadece namaz kılınan ve dağılılan yerlerse, salatın toplumsal boyutunu nereye koyacağız?

 

Salat Nedir? Sadece Namaz mı?

Kur’an’da geçen “salat” kelimesini her gördüğümüzde otomatik olarak “namaz” diye çevirdiğimizde anlam daralıyor. Oysa salat; destek olmak, ayağa kaldırmak, bağ kurmak, bilinçli duruş sergilemek demektir. Elbette bunun içinde namaz vardır; fakat salat bundan ibaret değildir.

Kur’an’da zekâtla birlikte anılır:

“Salatı ikame edin, zekâtı verin…”
(Bakara, 43)

Salat ile zekâtın yan yana anılması tesadüf değildir. Biri bilinç ve yöneliş; diğeri paylaşım ve dayanışmadır. Salat, toplumu ayakta tutan sistemdir. Eğer cami sadece namazın kılındığı bir mekân, ama paylaşımın olmadığı bir alan ise; orada salat eksik kalmış olmaz mı?

Düşünün… Aynı mahallede bir evde çocuk aç yatıyor, iki sokak ötede cami kilitli. Bu nasıl bir salat anlayışıdır?

Kur’an, ihtiyaç fazlasının paylaşılmasını ister:

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaçtan artakalanı.”
(Bakara, 219)

İhtiyaçtan artanı paylaşmak… Bu ayet sadece bireysel sadaka çağrısı değildir; toplumsal bir düzen teklifidir. Eğer mescitler bu paylaşımın merkezi olsa, mahalledeki ihtiyaç sahipleri oraya gelse, verenle alan orada buluşsa… İşte o zaman salat ete kemiğe bürünmez mi?

 

Nebi Muhammed’in Mescidi: Duvarları Olan Bir Hayat

Kur’an bize elçiyi örnek gösterir:

“Allah’ın elçisinde sizin için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzab, 21)

Örnek olan nedir? Sadece bireysel ahlakı mı? Yoksa inşa ettiği toplumsal düzen mi?

Nebi Muhammed’in mescidi yalnızca namaz kılınan bir yer değildi. Orası misafirhane idi. Yolcu orada kalırdı. İlim halkaları kurulurdu. Şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. İnsanlar meselelerini orada konuşurdu. Yaralılar orada tedavi edilirdi. Nikâh merasimleri orada gerçekleşirdi.

Bu tabloyu düşündüğümüzde, mescit bir hayat merkeziydi. İnsanların buluştuğu, dertleştiği, öğrendiği, paylaştığı bir yer…

Bugün bir genç iş bulmak için şehre geliyor. Cebinde parası yok. Bir ay barınacak yer arıyor. Aynı mahallede devasa bir cami var ama gece kapalı. O genç parkta yatıyor. Soğukta titriyor. Sabah olduğunda caminin kapısı açılıyor; insanlar içeri girip namaz kılıyor ve dağılıyor. Genç yine dışarıda.

Şimdi soralım kendimize: Örnek aldığımız sistem bu muydu?

Eğer Nebi Muhammed’in mescidini örnek alacaksak, o ruhu taşımamız gerekmez mi?

 

Kadınlar, Çocuklar ve Engelliler: Mescidin Unutulan Misafirleri

Kur’an’ın hitabı çoğu zaman “Ey iman edenler!” şeklindedir. Cuma çağrısı da böyledir:

“Ey iman edenler! Cuma günü salata çağrıldığınız zaman Allah’ı anmaya koşun…”
(Cuma, 9)

Burada “Ey iman eden erkekler!” denmez. Hitap geneldir. O halde camilerin fiziki düzeni neden kadınları ikinci plana iter? Neden çoğu camide kadınlara ayrılan yer dar, ulaşılması zor, hatta bazen yok hükmündedir?

Engelli kardeşlerimiz için durum daha da ağır. Milyonlarca insan merdivenlerden çıkamıyor, abdest yerlerine ulaşamıyor. Eğer mescit Allah’ın ise, bir kul oraya giremiyorsa burada bir eksiklik yok mu?

Bir çocuğun cami avlusunda koştuğunu düşünün. Kahkahası yankılanıyor. Bazıları rahatsız oluyor. “Burası oyun yeri değil!” deniliyor. Oysa çocuk hayatın kendisidir. Çocuğun olmadığı bir mescit, geleceğin olmadığı bir mescit değil midir?

Kur’an, insanı fıtratıyla kabul eder. Fıtrat; doğal olan, yaratılışa uygun olandır. Çocuk hareketlidir. Engelli erişim ister. Kadın güvenli ve saygın bir alan ister. Bunları sağlamak lütuf değil; sorumluluktur.

 

Açık Mescit: Güven mi, Korku mu?

“Camiler 24 saat açık olsun.” denildiğinde ilk tepki genellikle korkudur: “Ya hırsızlık olursa?” Oysa büyük camilerde görevliler var. Kamera sistemleri var. Güvenlik sağlanabilir.

Asıl soru şu: Biz hırsızdan mı korkuyoruz, yoksa sorumluluktan mı?

Mescit açık olduğunda içeri kimler girer? Belki bir evsiz… Belki bir genç… Belki bunalımda bir insan… Belki sadece sessizce oturmak isteyen biri…

Kur’an, insanı dışlamaz. Kapıları kapatmayı değil; kalpleri açmayı öğretir.

“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın…”
(Maide, 2)

Yardımlaşma kapalı kapıların arkasında olmaz. Açık kapılar, açık yürekler ister.

 

Mescit ve Paylaşım: İnfakın Somut Hâli

Bir caminin bir köşesinde kapalı bir alan düşünün. İnsanlar ihtiyaç fazlası eşyalarını getiriyor. Temiz, kullanılabilir kıyafetler, ayakkabılar, battaniyeler… İhtiyacı olan alıyor. Kimse kimseye minnet etmiyor. Veren de alan da huzurlu.

Bu, Bakara 219’un pratiğe dökülmüş hâli değil midir?

Aynı alanın bir bölümünde küçük bir aşevi… Gün içinde kaynayan çorba… Mahalledeki yalnız yaşlıya, işsiz gence, sokakta kalmış insana ulaştırılıyor.

Kur’an malın biriktirilmesini değil, dolaşımını ister:

“Onların mallarında muhtaç ve yoksul için bir hak vardır.”
(Zariyat, 19)

Dikkat edelim: “Yardım vardır” demiyor; “hak vardır” diyor. Yani yoksulun payı zaten o malın içindedir. Mescit bu hakkın teslim edildiği yer olabilir.

Bir toplumda kimse aç yatmıyorsa, orada salat gerçekten ikame edilmiş demektir.

 

Barınma ve Temizlik: İmanın Sosyal Boyutu

Soğuk bir gece düşünün. Beton zeminde yatan bir insan… Üzerinde ince bir mont… Aç, uykusuz, umutsuz… Sabahı zor ediyor.

Şimdi iki sokak ötede ısıtmalı, halıları serili, geniş bir cami düşünün. Gece kilitli.

İçimiz sızlamıyorsa, bir yerde bir problem yok mu?

Kur’an, insan onurunu korumayı esas alır. Temizlik de bunun parçasıdır. İmkânsızlık yüzünden temizlenemeyen, yıkanamayan insanlar var. Camilerin bir bölümünde duş imkânı, çamaşır makinesi olsa… Bu bir lüks değil, insanlık görevi değil midir?

Biz “Temizlik imandandır.” deriz ama imkânı olmayanı görmezden geliriz. Oysa Kur’an, toplumsal sorumluluğu sürekli hatırlatır.

“Ayetlerimi az bir karşılığa satmayın.”
(Maide, 44)

Bu ayeti sadece maddi satış olarak değil; hakikati konfor uğruna feda etmek olarak da düşünmeliyiz. Eğer mescitler hakikatin mekânıysa, o hakikat insanın onurunu korumayı da kapsar.

 

Yeni Cami Yapmak mı, Mevcudu Diriltmek mi?

İki sokak ötede bir cami daha yapmak yerine, mevcut camiyi hayatın merkezi hâline getirmek daha doğru değil mi? Yeni bina yapmak kolaydır; ruh inşa etmek zordur.

Her cami kendi mahallesini tanısa… Kim işsiz, kim hasta, kim yalnız… Bir liste yapılsa… Cemaat organize olsa… O mahallede ihtiyaç sahibi kalır mı?

Salat bilinçtir. Bilinç, sorumluluk doğurur. Sorumluluk ise hareket.

Camilerimizi sadece namaz kılınan yerler olmaktan çıkarıp; eğitim, dayanışma, paylaşım ve merhamet merkezleri hâline getirebiliriz. Bu bir hayal değil; irade meselesidir.

Kur’an sürekli düşünmeye çağırır:

“…Umulur ki düşünürsünüz.”
(Bakara, 219)

Belki de asıl mesele budur: Düşünmek. Alışkanlıklarımızı sorgulamak. “Hep böyleydi” dememek.

 

Son Muhasebe: Salatı Ayağa Kaldırmak

Salatı ayağa kaldırmak, sadece safta durmak değildir. Salat; adaleti, merhameti, paylaşımı, eğitimi ayağa kaldırmaktır. Mescit bunun merkezidir.

Bir gün Allah bize şunu sormayacak mı: “Size geniş mekânlar verdim; o mekânlarda kimi ayağa kaldırdınız?”

Belki de camilerimizin ihtişamı kubbelerinde değil; içinde ısınan bir yetimde, karnı doyan bir işçide, umut bulan bir gençte, kendini değerli hisseden bir kadında, rahatça girip çıkabilen bir engellide saklıdır.

Taşları yükseltmek kolaydır. İnsanı yükseltmek ise salatın gerçek anlamıdır.

Camilerimizi yeniden düşünelim. Kilitleri değil, imkânları konuşalım. Mermeri değil, merhameti büyütelim.

Çünkü mescit Allah’ındır.
Ve Allah’ın olan yer, Allah’ın kullarına dar gelemez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

 

Sadaka: Sistem mi, Vicdan mı? Kur’an’da “sadaka” kelimesi geçtiğinde çoğu insanın zihninde küçük bir bağış canlanır. Oysa metne yaklaştığımı...