Zekât: Kırkta Bir mi, Hayatın Arınması mı?

 Zekât: Kırkta Bir mi, Hayatın Arınması mı?

Bugün “zekât” denildiğinde çoğumuzun zihninde hemen belli bir tablo belirir: Üzerinden bir yıl geçmiş mal, belirli bir nisap miktarı, kırkta bir oranı… Hesap yapılır, yüzde iki buçuk bulunur, verilir ve görev tamamlanır. İç rahatlar. Borç ödenmiş gibi bir huzur oluşur.

Bu uygulama yaygın ve bilinen şeklidir. İnsanlar çoğu zaman zekâtı bir mali yükümlülük olarak görür. Tıpkı bir vergi gibi… Yıl dolar, hesap yapılır, ödeme gerçekleştirilir.

Fakat burada durup kendimize sormamız gereken bir soru var: Kur’an’da geçen zekât gerçekten sadece kırkta bir oranı mıdır? Yoksa biz büyük bir kavramı dar bir hesap formülüne mi indirgedik?

Kur’an, zekâtı sadece teknik bir ödeme sistemi olarak sunmaz. Aksine onu, insanın hem malını hem kalbini arındıran bir ilke olarak ortaya koyar. Nitekim şöyle buyrulur:

“Onların mallarından sadaka al ki onunla onları temizleyesin ve arındırasın.” (Tevbe, 103)

Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Zekât arındırır. Sadece fakiri değil, vereni de. Malı değil, kalbi de.

Kelime kökü itibariyle “zekât”, artmak, çoğalmak ve temizlenmek anlamlarına gelir. Yani zekât, eksiltmek değil; aksine bereketlendirmektir. İnsan mal verdiğinde azaldığını sanır ama aslında içindeki bağımlılık azalır. Mal gider, bağı çözülür.

Şimdi düşünelim: Eğer zekât yalnızca kırkta bir teknik oran olsaydı, Kur’an neden onu namazla birlikte anar?

“Namazı kılın, zekâtı verin…” (Bakara, 43)

Namaz insanın Rabb’ine yönelişidir. Zekât ise insanın insana yönelişidir. Namaz, kul ile Allah arasındaki bağı diri tutar. Zekât, kul ile toplum arasındaki bağı temizler.

Demek ki zekât sadece mali bir işlem değil; toplumsal adaletin ve kalp arınmasının temelidir.

 

İhtiyaç Fazlası: Asıl Kırılma Noktası

Kur’an’da zekâtın çerçevesini anlamak için şu ayet üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir:

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.” (Bakara, 219)

Ayet son derece açık. Soruyorlar: Ne verelim? Cevap: İhtiyaç fazlasını.

Burada belirli bir oran yok. Kırkta bir yok. Nisap hesabı yok. Altın gramı yok.

İhtiyaç fazlası nedir?

Bu soruyu başkasına sormadan önce insanın kendine sorması gerekir. Gerçekten ihtiyacım olan nedir? Kaç ev? Kaç araba? Kaç saat? Kaç takım elbise? Kaç hesap bakiyesi?

İşte “dananın kuyruğu” burada kopuyor.

Çünkü Kur’an’ın ölçüsüyle yaşanan hayat arasında gerçekten dağlar var.

Bir iş insanını düşünelim. Büyük bir şirketi var. Nakit para bir yıl kasada beklemez. Hemen yatırım olur. Altın varsa satar, yerine mülk alır. Mülk varsa satar, yerine araç alır. Araç varsa satar, yerine başka yatırım yapar. Teknik olarak üzerinden bir yıl geçmiş “atıl” mal bulmak zorlaşır.

Sonra da denir ki: “Üzerinden bir yıl geçmedi, zekât düşmedi.”

Peki gerçekten düşmedi mi?

Kur’an “ihtiyaç fazlasını verin” derken, insanın malı bekletmesini mi şart koşuyor? Yoksa elde bulunan fazlalığın topluma akmasını mı istiyor?

İhtiyaç fazlası kavramı, insanı rahatsız eden bir kavramdır. Çünkü oran sabit değildir. Hesap makinesiyle bitmez. Vicdan devreye girer.

Ve vicdanın olduğu yerde kaçamak zordur.

Zekât: Sistemi Değil, İnsanı Dönüştürür

Kur’an’da zekât, yalnızca bireysel ibadet değil; toplumsal düzenin parçasıdır.

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.” (Zariyat, 19)

Burada çok çarpıcı bir ifade var: Hak.

Fakir için bir lütuf değil. Bir sadaka değil. Bir iyilik değil. Hak.

Demek ki zenginin malının içinde, yoksulun payı var. Bu, merhamet değil adalet meselesidir.

Şimdi şu soruyu soralım: Eğer bir malın içinde başkasının hakkı varsa ve o hak verilmezse, o mal gerçekten temiz midir?

İşte arınma meselesi burada başlar.

Zekât vermek fakiri zengin yapmayabilir ama vermemek zengini kirletir. Çünkü içinde başkasının payı bulunan bir mal, insanın ruhuna yük olur.

Kur’an, servetin belli ellerde dönüp duran bir güç haline gelmesini istemez:

“Ta ki o mal, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr, 7)

Bu ayet ekonomik bir ilke koyar. Servet dolaşmalı. Toplumun içinde akmalı.

Bugün ise ne görüyoruz? Servet büyüyor ama paylaşım küçülüyor. Lüks artıyor ama yoksulluk da artıyor. Gösteriş artıyor ama merhamet azalıyor.

Zekât, işte bu tıkanmayı açan ilahi bir mekanizmadır.

Ama oranı daraltıldığında, ruhu da daralır.

 

Nebi Muhammed’e Gelen Mesajın Toplumsal Yönü

Kur’an’da Nebi Muhammed’e verilen görevlerden biri, insanları arındırmak ve onlara kitabı öğretmektir:

“İçlerinden bir elçi gönderdi; onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor…” (Bakara, 129)

Arınma sadece inanç arınması değildir. Mal arınması da vardır. Toplum arınması da vardır.

Zekâtın sürekli namazla birlikte anılması, bu iki boyutun ayrılmaz olduğunu gösterir. Namaz bireysel kulluğun zirvesidir. Zekât ise sosyal sorumluluğun zirvesidir.

Eğer biri namaz kılıyor ama malıyla topluma karşı sorumluluk hissetmiyorsa, burada bir kopukluk var demektir.

Kur’an, ibadet ile adaleti birbirinden ayırmaz.

 

Gerçek Soru: Biz Zekâtı mı Daralttık, Kendimizi mi?

Şimdi dürüst bir iç muhasebe yapalım.

Zekâtı gerçekten yerine getiriyor muyuz? Yoksa onu minimize mi ediyoruz?

Bir insan düşünün: Lüks bir evde yaşıyor. İkinci evi yatırım için. Üçüncü evi yazlık. Lüks araçları var. Tatilleri var. Ama yıl sonunda hesap yapıyor ve “zekât düşmedi” diyor.

Peki Bakara 219 ne olacak?

“İhtiyaç fazlasını…” (Bakara, 219)

İhtiyaç kavramı kişiye göre genişletildikçe, ihtiyaç fazlası daralıyor.

Kur’an’ın zekât anlayışı, insanı sadeleşmeye çağırır.

Çünkü zekât sadece fakirin ihtiyacını değil, zenginin sınırını da belirler.

Eğer sınır yoksa, ihtiyaç tanımı sürekli genişler.

O zaman zekât kırkta bire sıkışır. Ruh kaybolur. Sistem kalır.

 

Kur’an’ın Zekâtı: Hayatı Dengeleme Çağrısı

Kur’an’da infak, zekât, sadaka kavramları birbirini tamamlar. Hepsinin merkezinde paylaşım vardır.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmran, 92)

Dikkat edin: Sevmediğiniz değil, sevdiğiniz şeylerden.

Gerçek paylaşım, artanı değil; değer verileni vermektir.

Zekât bu bilinçle verildiğinde, toplumda kin azalır. Fakir zengine düşman olmaz. Zengin fakiri yük görmez. Çünkü bilir ki o malda başkasının hakkı vardır.

Kur’an’ın koyduğu ölçü şudur:

“Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik; ikisi arasında dengeli olurlar.” (Furkan, 67)

Demek ki zekât sadece vermek değil; denge kurmaktır.

Ne savurganlık ne biriktirme hastalığı.

Bugün yaşadığımız sorun, belki de zekâtın oranını konuşup ruhunu unutmuş olmamızdır.

Zekât, kalbi malın esaretinden kurtarmaktır.

Zekât, malı dolaşıma sokmaktır.

Zekât, toplumu nefessiz bırakmamaktır.

Zekât, “benim” dediğin şeyin aslında sana emanet olduğunu kabul etmektir.

Çünkü Kur’an şunu hatırlatır:

“Size verdiğinden infak edin.” (Hadid, 7)

Verdiğinden…

Yani sahip olduğun şey aslında senin değil. Sana verilmiş.

Emanet bilinci olmadan zekât, sadece muhasebe kalemidir.

Emanet bilinciyle ise zekât, bir hayat dönüşümüdür.

 

Sonuç Yerine Bir Soru

Şimdi kendimize şu soruyu sormadan bu konuyu kapatamayız:

Eğer Kur’an’ın dediği gibi ihtiyaç fazlası verilecek olsaydı, bugün yoksulluk bu seviyede olur muydu?

Eğer malların içinde gerçekten yoksulun hakkı bilinci yerleşseydi, servet birkaç elde yığılır mıydı?

Eğer zekât kırkta bir oranına indirgenmeseydi, toplum bu kadar parçalanır mıydı?

Zekât, bir hesap formülü değil; bir vicdan ölçüsüdür.

Ve belki de asıl mesele şudur:

Biz zekâtı mı kolaylaştırdık, yoksa kendimizi mi?

Kur’an’ın emri duruyor.

Soru hâlâ aynı:

“İhtiyaç fazlasını…” (Bakara, 219)

Gerçekten ihtiyaç olan nedir?

 

Kur’an’da Zekât: Arınma mı, Ödeme mi?

Zekât kelimesini ne zaman duysak zihnimiz otomatik olarak hesap yapmaya başlıyor. Oysa Kur’an, zihni hesaba değil önce kalbe çağırır. Çünkü Kur’an’da geçen hiçbir kavram yalnızca teknik değildir. Her kavramın bir ruhu vardır.

Zekât da bunlardan biridir.

Kelime kökü “zekâ”dır. Arınmak, temizlenmek, artmak, bereketlenmek anlamlarına gelir. Bu şu demektir: Zekât eksilmek değil, temizlenerek çoğalmaktır.

Bu çoğalma sadece maddi değildir. Malın bereketi artar, evet. Ama asıl artan şey insanın iç dengesi, vicdanı ve toplumun huzurudur.

Kur’an’da zekâtın en dikkat çekici yönü, onun namazla birlikte anılmasıdır:

“Namazı kılın, zekâtı verin…” (Bakara, 43)

Bu birliktelik rastgele değildir. Namaz, insanın Allah ile bağını diri tutar. Zekât ise insanın mal ile bağını arındırır. Namaz ruhu secdeye indirir; zekât malı yere indirir.

İkisi birlikte insanı dengeler.

Eğer namaz var ama mal paylaşımı yoksa, ibadet eksik kalır. Eğer paylaşım var ama bilinç yoksa, yön kaybolur. Kur’an bu dengeyi kurar.

 

Zekât: Malı Temizlemekten Önce Kalbi Temizler

Kur’an’da zekâtın arındırıcı yönü açıkça ifade edilir:

“Onların mallarından sadaka al ki onunla onları temizleyesin ve arındırasın.” (Tevbe, 103)

Burada iki önemli nokta var.

Birincisi: Zekât arındırır.
İkincisi: Arınan sadece mal değildir, “onlar”dır. Yani insanlar.

Demek ki zekâtın asıl hedefi para değil, insandır.

Bir insan düşünelim. Çok kazanıyor. Çok biriktiriyor. Sürekli yatırım yapıyor. Ama bir türlü iç huzuru yok. Sürekli kaybetme korkusu var. Sürekli artma hırsı var. İşte bu noktada mal, nimetten çıkıp yük haline gelir.

Zekât, bu yükü hafifletir.

Çünkü insan verdiği zaman şunu öğrenir: “Bu malın tamamı bana ait değil.”

Bu bilinç, kalbi temizler. Cimriliğin kökünü sarsar. Sahiplik iddiasını kırar.

Kur’an mal sevgisinin insanı körleştirebileceğini hatırlatır:

“Mal sevgisi pek şiddetlidir.” (Adiyat, 8)

Şiddetli olan bir bağ, insanı esir alabilir. Zekât bu esareti kırar.

Bu yüzden zekât sadece ekonomik değil, psikolojik ve ahlaki bir arınmadır.

 

Zekât ve “Hak” Kavramı

Kur’an’da zekâtın en çarpıcı yönlerinden biri “hak” ifadesidir:

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.” (Zariyat, 19)

Burada geçen “hak” kelimesi üzerinde durmak gerekir.

Hak, lütuf değildir. İyilik değildir. Bağış değildir.

Hak, verilmesi zorunlu olan paydır.

Bu şu anlama gelir: Zengin bir şey verdiğinde aslında iyilik yapmıyor; bir hakkı teslim ediyor.

Bu bakış açısı kökten bir değişimdir. Çünkü toplumda yaygın anlayış şudur: “Ben kazandım, benim malım.”

Kur’an ise diyor ki: “Malın içinde başkasının hakkı var.”

Bu anlayış yerleştiğinde, zekât bir merhamet gösterisi olmaktan çıkar; adalet uygulaması olur.

Düşünün… Bir apartmanda yaşıyorsunuz. Aidat toplanıyor. Eğer biri ödemezse diğerlerinin hakkı yenmiş olur. Kimse “ne kadar cömert” demez; çünkü bu bir zorunluluktur.

Kur’an da malı böyle konumlandırır.

Toplum bir bütündür. Birinin fazlası, diğerinin ihtiyacıyla bağlantılıdır.

 

Zekât, Sadaka ve İnfak: Aynı Irmağın Üç Kolu

Kur’an’da kavramlar rastgele kullanılmaz. Her kelime yerli yerindedir. Bu yüzden zekâtı konuşurken sadaka ve infakı görmezden gelirsek tablo eksik kalır.

Peki bu üç kavram aynı şey midir?

Hayır.
Ama birbirinden kopuk da değildir.

Bunu anlamak için önce kelimeleri sadeleştirelim.

Zekât, arınma ve artma ilkesidir. Malın ve kalbin temizlenmesidir.
Sadaka, doğruluğun göstergesi olan somut vermedir. “Sıdk” kökünden gelir; yani samimiyetin eyleme dönüşmesidir.
İnfak, harcamaktır; sahip olunanı ihtiyaç doğrultusunda akıtmaktır.

Şimdi şu soruyu soralım:

Bir insan malını arındırmak istiyorsa ne yapar?
Verir.

Verme eylemi nedir?
İnfaktır.

Bu verme samimi bir teslimiyetle olursa nedir?
Sadakadır.

Ve bu düzenli, toplumsal dengeyi sağlayan bir sistem haline gelirse nedir?
Zekât olur.

Yani bunlar üç ayrı dünya değil; aynı hakikatinin farklı yönleridir.

Kur’an bu bütünlüğü farklı ayetlerde gösterir.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmran, 92)

Bu ayet infakı merkeze alır. Ama burada anlatılan ruh, zekâtın da ruhudur: Sevilen şeyden vermek.

“Sadakalar ancak fakirler, miskinler…” (Tevbe, 60)

Burada sadaka kelimesi geçer. Ama dağıtım alanları belirlenmiştir. Bu artık bireysel bir jest değil; toplumsal bir sistemdir. Yani zekât düzeniyle örtüşür.

“Namazı kılın, zekâtı verin…” (Bakara, 43)

Burada ise kavram doğrudan zekât olarak geçer. Bu, sistemli arınmanın adıdır.

Demek ki Kur’an’da bu üç kavram bir paylaşım ahlakının farklı yüzleridir.

Bunu günlük hayattan bir örnekle düşünelim.

Bir evde anne yemek yapıyor. Bu bir üretimdir.
Yemek sofraya konuyor. Bu bir sunumdur.
Ailece paylaşılıyor. Bu bir bölüşümdür.

Üçü farklı eylemler gibi görünür ama hepsi aynı sürecin parçalarıdır.

Zekât, sadaka ve infak da böyledir.

Zekât, arınma ilkesidir.
İnfak, harcama pratiğidir.
Sadaka, bu pratiğin doğruluk ve samimiyet boyutudur.

Eğer biz bu kavramları birbirinden koparırsak, zekâtı sadece teknik bir ödeme sistemine indirgeriz.

Oysa Kur’an’ın kurduğu yapı daha geniştir:

Mal akacak.
Hak teslim edilecek.
Kalp arınacak.
Toplum dengelenecek.

Bu yüzden zekâtı konuşurken infakı dışarıda bırakamayız.
Sadakayı görmezden gelemeyiz.

Hepsi aynı ırmağın üç koludur.

Irmak kurursa toplum kurur.
Akarsa hayat olur.

 

İnfak, Zekât ve Sadaka: Kavramların Bütünlüğü

Kur’an’da zekât tek başına geçmez. İnfak ve sadaka kavramlarıyla birlikte düşünülür.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmran, 92)

İnfak, harcamak demektir. Ama sıradan harcama değil; Allah yolunda, yani hak ve adalet yolunda harcamaktır.

Bu ayette dikkat çekici olan şudur: Sevdiğiniz şeylerden.

İnsan genellikle kullanmadığını verir. Eskimiş olanı verir. Artanı verir. Ama sevdiğini vermek zor gelir.

İşte zekâtın ruhu burada gizlidir.

Zekât, fazlalığı azaltmak değil; kalpteki bağlılığı çözmektir.

Bir baba düşünün. Çocuğunun ihtiyacı var. Ama kendi konforundan kısmak istemiyor. Teknik olarak yardım yapıyor olabilir ama fedakârlık yoksa arınma da eksik kalır.

Kur’an, insanı fedakârlığa çağırır. Çünkü gerçek temizlik orada başlar.

 

“İhtiyaç Fazlası”: Zekâtın Vicdani Ölçüsü

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.” (Bakara, 219)

Bu ayet, zekâtın matematikten önce vicdan olduğunu gösterir.

İhtiyaç nedir?

Barınma mı? Evet.
Yiyecek mi? Evet.
Giyim mi? Evet.

Peki üçüncü ev?
Peki lüks araç?
Peki gösteriş için yapılan harcamalar?

Kur’an burada oran vermez. Çünkü oran verilseydi insanlar sınırı oraya çekerdi.

Ama “ihtiyaç fazlası” ifadesi, kişiyi kendi iç muhasebesiyle baş başa bırakır.

Bu yüzden bu ayet rahatsız edicidir. Çünkü kaçış alanı daralır.

Bir iş insanı düşünelim. Her yıl kazancı artıyor. Ama yaşam standardı da aynı oranda artıyor. İhtiyaç tanımı genişledikçe, ihtiyaç fazlası küçülüyor. Sonunda neredeyse hiç fazlalık kalmıyor.

Oysa toplumda açlık sürüyor.

İşte Kur’an’ın zekât anlayışı tam burada devreye girer:

İhtiyaç tanımını büyütmek değil, sadeleştirmek gerekir.

 

Servetin Dolaşımı: Ekonomik Denge

Kur’an, servetin belli ellerde birikmesini istemez:

“Ta ki o mal, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr, 7)

Bu ayet ekonomik bir prensip ortaya koyar.

Servet dolaşmalı. Akmalı. Paylaşılmalı.

Eğer mal sürekli yukarı doğru yığılırsa, toplumun alt kesimleri nefessiz kalır. Bu da sosyal çatışma üretir.

Zekât, bu yığılmayı engelleyen bir akıştır.

Bir nehir düşünün. Su akarsa temiz kalır. Ama bir yerde birikirse kokmaya başlar.

Mal da böyledir.

Dolaşırsa bereket olur.
Biriktirilirse yük olur.

Kur’an, zekâtı bu dolaşımın ahlaki motoru olarak konumlandırır.

Emanet Bilinci: Sahiplik Yanılgısı

“Size verdiğinden infak edin.” (Hadid, 7)

Ayette “verdiğinden” denir.

Yani sahip olduğun şey aslında sana verilmiştir.

Bu ifade, sahiplik anlayışını sarsar.

İnsan kendini malın mutlak sahibi zanneder. Oysa Kur’an’a göre insan emanetçidir.

Emanet bilinci oluştuğunda zekât zor gelmez. Çünkü insan başkasının hakkını sahibine ulaştırdığını bilir.

Ama emanet bilinci yoksa, zekât kayıp gibi görünür.

İşte Kur’an’ın zekât anlayışı burada derinleşir:

Zekât, malın Allah’a ait olduğunu kabul etmenin pratiğidir.

 

Nebi Muhammed’e Gelen Mesaj ve Toplumsal Arınma

Nebi Muhammed’e indirilen mesajda arınma vurgusu güçlüdür:

“İçlerinden bir elçi gönderdi; onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor…” (Bakara, 129)

Bu arınma sadece şirkten arınma değildir. Haksız kazançtan, cimrilikten, adaletsizlikten arınmadır.

Zekât, bu arınmanın ekonomik boyutudur.

Bir toplum düşünün: Kimse aç değil. Kimse borç yükü altında ezilmiyor. Kimse temel ihtiyaçtan mahrum değil. Böyle bir toplumda huzur artmaz mı?

Kur’an’ın hedeflediği toplumsal yapı budur.

Zekât, bireysel bir ibadet gibi görünse de toplumsal bir devrimdir.

 

Sonuç: Zekât Bir Oran Değil, Bir Ahlaktır

Kur’an’a göre zekât:

  • Arınmadır.
  • Hak teslimidir.
  • Servetin dolaşımıdır.
  • Emanet bilincidir.
  • Vicdani sorumluluktur.

Kırkta bir oran olabilir; ama zekât bundan ibaret değildir.

Eğer zekât sadece matematik olsaydı, Bakara 219’da “ihtiyaç fazlası” denmezdi.

Eğer zekât sadece ödeme olsaydı, Zariyat 19’da “hak” ifadesi kullanılmazdı.

Eğer zekât sadece yardım olsaydı, Tevbe 103’te “arınma” vurgusu yapılmazdı.

Kur’an’ın zekât anlayışı şunu söyler:

Mal seni kirletmesin.
Servet toplumu boğmasın.
Hak yerini bulsun.

Ve belki de en önemlisi:

Zekât, fakirin cebine giren para kadar; zenginin kalbinden çıkan dünya sevgisidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

Formun Üstü

 

Formun Altı

 

  Fidye: Tutulamayan Oruçların Telafisi Ramazan ayı bir yandan takva bilincini artırır, bir yandan da insanın sınırlarını gösterir. Kur’an...