Cariye Hukuku ve Kur’an Perspektifi

 Cariye Hukuku ve Kur’an Perspektifi

Kur’an, insan hayatını düzenlerken soyut ilkeler koyup kenara çekilmez. Hayatın içine iner. Savaşın olduğu yere de iner, evliliğin kurulduğu ocağa da iner, esir alınmış bir insanın kalbine de iner. Çünkü Kur’an’ın muhatabı sadece huzurlu zamanların insanı değildir; savaşın, yoksulluğun, dağılmış ailelerin, kırılmış hayatların insanıdır.

Cariyelik meselesi de tam burada karşımıza çıkar. Bu konu bugün çoğu zaman ya romantize edilir ya da bütünüyle inkâr edilir. Oysa Kur’an, var olan bir sosyal gerçekliği yok saymamış; onu sınırlandırmış, disipline etmiş ve insan onurunu merkeze alarak dönüştürmüştür. Yani cariyelik Kur’an’ın icat ettiği bir kurum değil; Kur’an’ın müdahale ettiği bir kurumdur.

Bu bölümde meseleyi üç temel eksende ele alacağız:

  1. Hükmün bağlamı ve sınırları
  2. Nikâh ile cariyelik arasındaki fark
  3. İnsan değeri ve ahlaki çerçeve

Ve bütün bunları Kur’an’ın kendi bütünlüğü içinde, delillerle konuşacağız.

Burada özellikle bir noktayı netleştirelim: Kur’an’da “resule itaat” vurgusu, Allah’a itaatin bir parçasıdır. Bu ilke, hükmün kaynağının vahiy olduğunu gösterir. Nitekim:

“Kim resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisa, 80)

Bu ayet, otoritenin şahıs değil vahiy olduğunu ortaya koyar. Resul, hüküm koyan bağımsız bir güç değildir; vahyi tebliğ eden elçidir. Bu yüzden cariye hukukunu anlamak için de ölçü, vahyin kendisidir.

 

1. Cariyeler ve Müslümanların Sorumluluğu

Kur’an’da “sağ elin malik olduğu” ifadesi, savaş esiri statüsündeki kadınları tanımlar. Bu bir ekonomik meta ifadesi değil, hukuki bir statü ifadesidir. Savaş sonrası toplumda ortaya çıkan yeni durumun adıdır.

Özellikle şu ayet çerçeveyi çizer:

“Ey Nebi! Biz sana ücretlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri)nden sağ elinin malik olduğu kadınları… –mü’minler için olmaksızın yalnızca sana has olmak üzere– sana helal kıldık…”
(Ahzab, 50)

Burada iki önemli nokta var.

Birincisi: Hüküm, Nebi Muhammed’e özgü bazı özel düzenlemeler içerir. Ayetin içinde açıkça “yalnızca sana has olmak üzere” ifadesi yer alır. Bu, genel bir serbestlik değil; sınırlandırılmış bir ruhsattır.

İkincisi: Bu düzenlemenin amacı “senin için güçlük olmasın” ifadesiyle açıklanır. Yani bu bir arzu tatmini değil, toplumsal ve siyasi sorumlulukların doğurduğu zorunlu bir düzenlemedir.

Devam eden ayet daha da dikkat çekicidir:

“Bundan sonra başka kadınlar sana helal olmaz… ancak sağ elinin malik olduğu hariç.”
(Ahzab, 52)

Bu ayet bir genişletme değil, bir daraltmadır. Bir sınır çizimidir. Eğer Kur’an cariyelik üzerinden sınırsız bir alan açmak isteseydi, böyle bir kısıtlama getirmezdi. Demek ki mesele arzuların serbest bırakılması değil; disipline edilmesidir.

Burada günlük hayattan bir örnek düşünelim. Büyük bir kriz anında bir yöneticiye bazı olağanüstü yetkiler verilebilir. Ama bu yetkiler kalıcı değildir ve herkese açık değildir. Nebi Muhammed’e verilen bazı özel hükümler de böyledir. Bu, genel Müslüman erkeklere sınırsız bir alan açmaz.

Zaten Kur’an’ın genel ahlakı bunu desteklemez. Çünkü Kur’an’ın temel ilkesi şudur:

“Allah adaleti ve ihsanı emreder…”
(Nahl, 90)

Adalet ilkesinin olduğu yerde keyfîlik olmaz.

2. Nikâh ile Cariyelik Arasındaki Fark

 

Kur’an evlilik kurumunu açık, şahitli ve sorumluluk içeren bir akit olarak tanımlar. Nikâh, iki taraflı bir sözleşmedir. Mehir vardır, ilan vardır, sorumluluk vardır.

Cariyelik ise savaş sonrası oluşmuş bir hukuki statüdür. Bu iki alanı birbirine karıştırmak, hükmü bulandırır.

Şu ayet meseleyi netleştirir:

“İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin…”
(Nur, 32)

Burada cariyelerin evlendirilmesi teşvik ediliyor. Eğer cariyelik sınırsız bir kullanım alanı olsaydı, onları evlendirmeye yönelik bir teşvik anlamını yitirirdi. Demek ki Kur’an’ın yönü, bağımlı statüyü kalıcılaştırmak değil; aile kurumuna taşımaktır.

Bir başka önemli ayet:

“Sağ elinizin malik olduğu cariyelerden mükatebe isteyenlerle –eğer onlarda hayır görürseniz– mükatebe yapın… Onları fuhşa zorlamayın…”
(Nur, 33)

Bu ayet çok güçlüdür. Çünkü iki şeyi aynı anda yapar:

  1. Özgürleşme yolunu açar (mükatebe).
  2. Zorlamayı yasaklar.

“Onları fuhşa zorlamayın” ifadesi, rızasızlığı doğrudan reddeder. Eğer zorla cinsel kullanım meşru olsaydı, böyle bir yasak anlamsız olurdu.

Düşünün: Bir işveren, çalışanına “seni kötü bir işe zorlamıyorum” diyorsa, bu zaten o işin yasak olduğunun göstergesidir. Kur’an da burada sınırı çizer.

Bu noktada şu ilke devreye girer:

“Zulmetmeyin ve zulme uğramayın.”
(Bakara, 279)

Zorla cinsel ilişki zulümdür. Kur’an’ın genel adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

Ayrıca iman ölçüsünü ortaya koyan ayet de önemlidir:

“Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikâhlamayın… İman eden bir cariye, hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır.”
(Bakara, 221)

Burada sosyal statü değil, iman değeri belirleyicidir. Cariyelik statüsü bir aşağılık göstergesi değildir. İman, statünün üstündedir.

3. İnsan Değeri: Statünün Üstünde Bir Ölçü

Kur’an insanı yaratılış temelinde eşit kabul eder:

“Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…”
(Hucurat, 13)

Bu ayetin devamı ölçüyü koyar:

“Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurat, 13)

Takva nedir? Takva, Allah bilinciyle hareket etmek demektir. Yani gücü elinde tutarken bile sınırı aşmamaktır.

Bir savaş sonrası elinizde esir varsa, güç sizdedir. Takva ise gücü sınırlamaktır. İşte Kur’an’ın yaptığı budur.

Ayrıca esirlerle ilgili şu ayet de yönü gösterir:

“Esirleri ya karşılıksız bırakın ya da fidye ile…”
(Muhammed, 4)

Bu ayet, savaş esirlerinin kalıcı kölelik statüsüne mahkûm edilmesini zorunlu kılmaz. Serbest bırakma bir seçenektir. Yani Kur’an’ın yönü, bağımlılığı ebedîleştirmek değil; çözmektir.

Günlük hayattan küçük bir hikâye düşünelim: Bir kriz anında bir aile başka bir aileye sığınır. Ev sahibi güç sahibidir. Ama o güç, misafiri ezmek için değil, ayağa kaldırmak içindir. Kur’an’ın çizdiği çerçeve de böyledir.

İnsan, statüden önce insandır.

4. Resule İtaat ve Hükmün Kaynağı

Burada önemli bir ilkeye geliyoruz.

Kur’an, resule itaati emreder:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, resule itaat edin…”
(Nisa, 59)

Ama bu itaat, vahyin dışına çıkan bir itaat değildir. Çünkü aynı Kur’an şunu söyler:

“O, hevasından konuşmaz. Söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.”
(Necm, 3-4)

Yani resulün bağlayıcı otoritesi, vahye dayanır. Bu yüzden herhangi bir rivayet, eğer Kur’an’ın açık hükmüyle çelişiyorsa, ölçü Kur’an’dır. Çünkü resulün görevi vahyi tebliğ etmektir:

“Resule düşen ancak apaçık tebliğdir.”
(Nur, 54)

Bu ilke cariyelik meselesinde de geçerlidir. Eğer bir rivayet, rızasızlığı meşru gösteriyorsa; ama Kur’an zorlamayı yasaklıyorsa, burada ölçü bellidir.

Resule itaat, Allah’a itaattir (Nisa, 80). Çünkü hükmün kaynağı Allah’tır.

5. Sonuç: Sınırlandırma, Dönüştürme ve Ahlak

Toparlarsak:

– Cariyelik Kur’an’ın icadı değil, müdahale ettiği bir sosyal gerçektir.
– Nebi Muhammed’e özgü bazı hükümler genelleştirilemez (Ahzab, 50-52).
– Cariyeler zorlanamaz (Nur, 33).
– Evlendirme ve özgürleşme teşvik edilir (Nur, 32-33).
– İnsan değeri takva ile ölçülür (Hucurat, 13).
– Hükmün kaynağı vahiydir; resule itaat Allah’a itaattir (Nisa, 80).

Kur’an’ın yönü açıktır: Gücü serbest bırakmak değil, sınırlandırmak. Statüyü kutsallaştırmak değil, insanı korumak. Arzuyu meşrulaştırmak değil, adaleti inşa etmek.

Bugün cariyelik kurumu fiilen yoktur. Ama Kur’an’ın koyduğu ilkeler hâlâ canlıdır: Güç elindeyken adil olmak. Zayıfı korumak. Rızayı esas almak. İnsanı meta yapmamak.

İşte Kur’an perspektifi budur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

  EVLİLİKTE HAKLAR, SORUMLULUKLAR VE BOŞANMA SÜRECİ Evlilik, Kur’an’da sadece bir sözleşme değil, aynı zamanda bir sorumluluk, bir rehberl...