YÖNÜ OLAN BİR HAYAT: NAMAZ, KURBAN VE ALLAH UĞRUNA ADANMIŞ BİR YAŞAM

 YÖNÜ OLAN BİR HAYAT: NAMAZ, KURBAN VE ALLAH UĞRUNA ADANMIŞ BİR YAŞAM

 

1. İnsan Nereye Dönerse Oraya Aittir

İnsan kendini ne kadar özgür zannederse zannetsin, bir yere dönmeden yaşayamaz. Bu dönüş bazen bir fikir olur, bazen bir kişi, bazen bir düzen, bazen bir korku, bazen de bir arzu. Ama mutlaka bir merkez vardır. İnsan, merkezsiz kalamaz. Çünkü merkezsizlik, savrulmadır; savrulma ise insanın fıtratına aykırıdır.

Kur’an tam da buradan konuşur.
İnsanı soyut ideallerle değil, yön kavramıyla yakalar.

“Yön” dediğimiz şey sadece coğrafi bir istikamet değildir. Yön, insanın hayatını hangi merkeze göre düzenlediğini gösterir. Kimin rızasını öncelediğini, neyi feda edebileceğini, nerede durup nerede yürüdüğünü ifşa eder. Bu yüzden Kur’an, imanı sadece kalpte kalan bir iddia olarak bırakmaz; onu mutlaka bir yöne dönme ile görünür kılar.

Çünkü iddia gizlenebilir, ama yön gizlenemez.

İnsan her gün defalarca yön değiştirir: işe giderken, para kazanırken, birine itaat ederken, bir korkuya boyun eğerken… Bunların her biri birer küçük secdedir aslında. İnsan secde etmiyorum zanneder ama hayatının içinde defalarca eğilir. Kur’an’ın farkı şuradadır:
Bu eğilmelerin bilinçli ve tek bir merkeze yönelmesini ister.

İşte kıble kavramı burada anlam kazanır.

Kıble, Allah’ın mekâna sığması değildir. Allah için bir yön tayin etmek hiç değildir. Kıble, insan içindir. Dağınık olan insanı toparlamak, dağılmış sadakatleri tek bir eksende birleştirmek içindir. İnsan, her şeye dönebilen bir varlıktır; kıble ise ona şunu hatırlatır:
“Her yöne değil, bir yöne dön.”

Kur’an’ın “herkesin yöneldiği bir yön vardır” demesi (2/148) bu yüzden tesadüf değildir. İman edenlerle etmeyenleri ayıran şey, yönsüzlük değildir; farklı yönlere yönelmiş olmalarıdır. İnkâr eden de bir yöne döner. Ama o yön, Allah değildir.

Bugün ideolojiler, liderler, sistemler, hatta “özgürlük” kavramının kendisi bile birer kıble hâline gelebilmektedir. İnsanlar hayatlarını bu merkezlere göre düzenler, onlar uğruna bedel öder, hatta ölürler. Sonra da buna “tapmıyorum” derler. Oysa tapınmak sadece secdeyle olmaz; uğruna vazgeçtiklerinle olur.

Kur’an, insanın bu kaçışını kabul etmez. İnsanı yüzleştirir.

Der ki:
“Nereye dönüyorsan, oraya aitsin.”

Bu yüzden namaz sembolik değildir. Çünkü semboller insanı bu kadar rahatsız etmez. Namaz, insanı her gün tekrar tekrar aynı soruyla karşı karşıya bırakır:
“Bugün yönün hâlâ aynı mı?”

Namaz, insanın hayatının ortasına konmuş bir mihenk taşıdır. Kimin için yaşadığını unutmaması içindir. Eğer yön kayarsa, namaz anlamsızlaşır. Ama yön netleşirse, namaz hayata anlam verir.

Kur’an’ın İbrahim’i örnek göstermesi de buradan gelir. İbrahim, yönünü kaybetmeyen bir insandır. Ne toplumuna, ne geleneğine, ne korkularına dönmüştür. Yalnız kalmayı göze almış ama yönünü değiştirmemiştir. İşte bu yüzden “imam” kılınmıştır. Çünkü imamlık, sadece öne geçmek değil; yön göstermektir.

Sonuçta insan şunu fark eder:
Hayat bir yolculuk değil sadece, aynı zamanda bir yönelmedir. Yol uzun olabilir, zor olabilir; ama yön belliyse insan kaybolmaz. Yön kaybolduğunda ise en düzgün yollar bile insanı yanlış yere götürür.

Kur’an, insana yeni bir yol icat etmez.
Sadece soruyu netleştirir:

“Nereye dönüyorsun?”

2. Kurban: Kesilen Bir Hayvan Değil, Adanan Bir Hayattır

Kurban kelimesi, Kur’an’da daraltılmış bir ritüel olarak değil, geniş bir adanmışlık bilinci olarak kullanılır. Bugün çoğu zaman kurban denildiğinde akla sadece belli günlerde kesilen bir hayvan gelir. Oysa Kur’an’ın inşa ettiği anlam dünyasında kurban, insanın neyi gözden çıkarabildiğini gösteren bir ölçüdür.

Kur’an bu gerçeği açık ve tartışmasız bir şekilde ortaya koyar:

“Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. O’na ulaşan yalnızca sizden olan takvadır.”
(Hac, 22/37)

Bu ayet, kurban ibadetini şekil merkezli anlayan bütün yaklaşımları temelden sarsar. Çünkü Allah, yapılan fiilin dış görünüşüyle değil, o fiilin arkasındaki niyet, bilinç ve yönelimle ilgilenmektedir. Eğer mesele et ve kan olsaydı, bu ibadet yalnızca fiziksel bir eylem olurdu. Oysa Kur’an, kurbanı insanın iç dünyasına bağlar.

Bu nedenle Kur’an’da kurban, çoğu zaman infak, cihad, sabır, fedakârlık ve teslimiyet kavramlarıyla birlikte anılır.

Nitekim Allah şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.”
(Tevbe, 9/111)

Bu ayet, kurbanın en çıplak tanımını yapar. Kurban, insanın Allah’la yaptığı bu alışveriştir. Can ve mal… Yani insanın dünyadaki en temel iki dayanağı. Kur’an’a göre iman, bu iki alan dokunulmaz kaldığı sürece tamamlanmış sayılmaz. Çünkü insan, en çok sevdiğini feda edemediği sürece hâlâ kendine aittir.

Bu yüzden ilk kurban kıssası da bir hayvanla değil, iki insanla başlar:

“Âdem’in iki oğlunun haberini onlara gerçek olarak oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı; birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti.”
(Maide, 5/27)

Burada Kur’an özellikle neyin kurban edildiğini söylemez. Çünkü mesele nesne değil, tutumdur. Kabul edilen kurban ile reddedilen kurban arasındaki fark, sunulan şeyin türü değil; sunanın takvasıdır. Aynı eylem, iki farklı kalpte iki farklı sonuç doğurmuştur.

Kur’an bu noktada çok net bir ilke koyar:

“Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.”
(Maide, 5/27 – devamı)

Demek ki kurban, Allah katında bir değer kazanıyorsa, bu değer kesilenle değil; kesmeye hazır olunanla ilgilidir. Kimi malını feda eder, kimi makamını, kimi alışkanlıklarını, kimi korkularını, kimi de gerektiğinde canını.

Bu bağlamda Nebi İbrahim kıssası, bir “çocuk kesme” anlatısı değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde Allah’ın bir insanın öldürülmesini emrettiği söylenmez. Aksine Kur’an, haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle eş tutar:

“Kim bir canı, bir cana karşılık olmaksızın ya da yeryüzünde fesat çıkarmadığı halde öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.”
(Maide, 32)

İbrahim kıssasında sınanan şey, İsmail’in bedeni değil; Nebi İbrahim’in bağlılık merkezidir. Yani “Allah mı, yoksa en sevdiğin mi?” sorusudur. Kur’an bu imtihanı şöyle özetler:

“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.”
(Saffat,106)

Ve imtihanın sonucu nettir:

“Biz ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 107)

Yani Allah, insandan kan istemez; teslimiyet ister. Teslimiyet gerçekleştiğinde, bıçağın inmesine gerek kalmaz. Çünkü asıl kesilen şey, insanın içindeki puttur.

Bu yüzden Kur’an’da kurban, yılda bir kez yapılan bir gelenek değil; hayatın tamamına yayılan bir duruştur. Namaz, hac, infak ve cihad gibi ibadetlerin hepsi bu bilinci diri tutmak içindir. İnsan her seferinde şunu sormak zorunda kalır:

“Bugün neyi Allah için feda ediyorum?”

Eğer bu sorunun hayatta bir karşılığı yoksa, kesilen hayvan sadece bir hayvandır.
Ama bu soru hayatın merkezindeyse, işte o zaman kurban, insanı dönüştüren bir ibadete dönüşür.

3. Nebi İbrahim ve İsmail Kıssası: Kan Değil, Teslimiyet İmtihanı

Kur’an’da anlatılan Nebi İbrahim ve  İsmail kıssası, tarihsel bir dram anlatmak için değil; insanın en derin bağlılıklarını sorgulamak için yer alır. Bu kıssa, ne bir trajedi metnidir ne de duygusal bir baba–oğul hikâyesi. Kur’an, bu olayı bilinçli bir şekilde kısa, sade ve sembolik anlatır. Çünkü odak, olayın ayrıntılarında değil; vermek istediği mesajdadır.

Kıssa şu dua ile başlar:

“Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et.”
(Saffat, 100)

Bu dua, sıradan bir evlat talebi değildir. “Salih” vurgusu, Nebi İbrahim’in arzusunun biyolojik değil, misyoner bir arzu olduğunu gösterir. O, soyunu değil; tevhid çizgisini devam ettirecek bir nesli istemektedir.

Dua kabul edilir:

“Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik.”
(Saffat, 101)

Kur’an çocuğun “halim” oluşunu özellikle vurgular. Çünkü bu imtihan, zorbalıkla değil; bilinçli bir teslimiyetle gerçekleşecektir.

İmtihan anı geldiğinde Nebi İbrahim, oğluna emredildiğini söylemez; onu sürece ortak eder:

“Oğlum! Gerçekten ben seni rüyamda boğazladığımı gördüm; bir bak, sen ne düşünüyorsun?”
(Saffat, 102)

Bu ayet, rivayetlerde anlatıldığı gibi ani, gizli, zorlayıcı bir eylemin söz konusu olmadığını açıkça gösterir. İbrahim, oğlunu kandırmaz, zorlamaz, aldatmaz. Aksine onu iradesiyle karar verecek bir muhatap olarak görür.

İsmail’in cevabı da dikkat çekicidir:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
(Saffat, 102)

Burada İsmail “beni öldür” demez. “Emrolunduğun şeyi yap” der. Yani o da meselenin bir ilahi sınama olduğunun farkındadır. Teslimiyet, bilinçli bir tercihtir.

Kur’an, olayın zirve noktasını tek cümleyle verir:

“İkisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırdığında…”
(Saffat, 103)

Teslim olan iki kişi vardır: baba ve oğul. Teslimiyet tek taraflı değildir. İşte imtihan burada tamamlanır.

Ve Allah müdahale eder:

“Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.”
(Saffat, 104–105)

Burada çok önemli bir nokta vardır:
Allah, Nebi İbrahim’in bıçağı indirmesini beklemez. Niyet ve yönelim yeterlidir. Çünkü Allah’ın istediği şey kan değil, sadakattir.

Kur’an bu gerçeği netleştirir:

“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.”
(Saffat, 106)

Ve sonuç:

“Ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 107)

Yani Allah, insanı insana kurban ettirmez. İnsan hayatı dokunulmazdır. Kurban edilen şey, Nebi İbrahim’in kalbindeki en güçlü bağdır. Bu bağ kopmadan tevhid tamamlanmaz.

Bu kıssa, Kur’an’ın başka bir yerinde geçen adanmışlık örneğiyle de örtüşür:

“Rabb’im! Karnımdakini Sana adadım…”
(Âl-i İmrân, 35)

İmran’ın karısının Meryem’i Allah’a adaması da bir hayat kurbanıdır. Kimse Meryem’i kesmemiştir; o, Allah yoluna vakfedilmiştir.

Dolayısıyla İsmail’in “kurban edilmesi”, onun Allah yolunda özgür iradesiyle adanmasıdır. Kur’an’ın anlatmak istediği budur. Rivayetlerin dramatize ettiği kanlı sahneler, Kur’an’ın dilinde yoktur.

Sonuçta bu kıssa şunu öğretir:

Allah, insanlardan çocuklarını, mallarını ya da canlarını keyfi olarak feda etmelerini istemez. Ama gerektiğinde en sevdiklerinden vazgeçebilecek bir iman ister. Bu iman gerçekleştiğinde, Allah zaten fidyeyi verir.

Çünkü Kur’an’ın temel ilkesi şudur:

“Allah, kullarına zulmedici değildir.”
(Fussilet, 46)

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, zulmün değil; bilinçli teslimiyetin kıssasıdır.

4. Teslimiyetin Pratik İfadesi: Namaz, Kurban ve Hayat Boyu Adanmışlık

Kur’an’da İbrahim ve İsmail kıssasındaki teslimiyet, sadece bir olay değil; insan hayatının tüm alanlarına yayılan bir modeldir. Bu modelin somut ifadeleri, ibadetler ve adanmışlık pratiklerinde görülür.

1. Namaz: Teslimiyetin Sürekli Hatırlatıcısı

Kur’an, ibadetin ruhunu şöyle özetler:

“Namazı dosdoğru kılın. Zekâtı verin. İşte bu, Allah’a karşı bir sorumluluktur.”
(Bakara, 2/43)

Namaz, sadece belirli vakitlerde yapılan ritüel bir hareket değildir. Nebi İbrahim’in rüyasında gösterdiği bilinçli teslimiyet, namazda her gün tekrar edilir. Her rekât, insanın Allah’a yönelmiş iradesini ve adanmışlığını tazeler.

“Gerçekten namaz, mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.”
(Nisa, 103)

Burada “vakti belli” olması, hayatın düzenli bir şekilde teslimiyet bilinciyle yaşanması anlamına gelir. Tıpkı Nebi İbrahim’in imtihanında olduğu gibi, niyet ve süreklilik esas alınır.

 

2. Kurban: Teslimiyetin Somut İfadesi

Kur’an, kurban ibadetini şöyle bağlar:

“Biz, İbrahim’e kurbanı kabul ettik. İşte müminler için apaçık bir ibret vardır.”
(Saffat, 107)

Kurban, hayatın maddi değerlerinden vazgeçme bilincini simgeler. Kanlı dramatizasyonlardan uzak, niyetin ve teslimiyetin sembolüdür. Bu, tıpkı İsmail’in rızası gibi özgür ve bilinçli bir adanmışlıktır.

 

3. Hayat Boyu Adanmışlık: Küçük Kurbanlar, Büyük Teslimiyetler

Kur’an, teslimiyetin sadece büyük olaylarla değil, günlük hayatla ölçüldüğünü vurgular:

“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; iyilikte sabredenler, ödüllerini kaybedecek değildir.”
(Hud, 112)

Bu, hayat boyu küçük kurbanlar anlamına gelir: sabır, doğruluk, hakkaniyet, adalet ve fedakârlık. Tıpkı İbrahim’in ve İsmail’in niyetindeki teslimiyet gibi, günlük yaşamın pratik bir tezahürüdür.

 

4. Teslimiyetin Kapsayıcılığı: Aile, Toplum ve Birey

İbrahim ve İsmail’in kıssasından çıkarılacak ders, teslimiyetin sadece bireysel değil toplumsal boyutu olduğudur. Kur’an şöyle der:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve işleri kendi aranızda danışarak yapın.”
(Şura, 42/38)

Toplumsal kararlar ve sorumluluklar da bilinçli teslimiyetle yapılmalıdır. Bu, İbrahim’in oğlunu sürece dahil etmesiyle paralel bir yaklaşımdır: adanmışlık, paylaşım ve bilinçli katılımı içerir.

 

Özet

  1. Namaz, teslimiyetin sürekli hatırlatıcısıdır.
  2. Kurban, maddi ve manevi adanmışlığın sembolüdür.
  3. Hayat boyu teslimiyet, sabır ve iyiliklerle ölçülür.
  4. Toplumsal sorumluluk, bilinçli katılım ve paylaşımı gerektirir.

Kur’an, büyük kıssalardan küçük hayat pratiklerine kadar teslimiyet temasını bir bütün olarak sunar. Nebi İbrahim ve İsmail’in imtihanı, bugün bizim namazımızda, kurbanımızda ve günlük kararlarımızda yaşam bulur.

5. Teslimiyetin İçsel Boyutu: Kalp ve Niyet Arasındaki Bağ

Nebi İbrahim ve İsmail kıssasında görülen teslimiyet sadece dışsal bir davranış değil, kalpten gelen bilinçli bir niyeti yansıtır. Kur’an, ibadet ve adanmışlığın kabul edilmesi için niyetin ve kalbin safiyetinin şart olduğunu vurgular.

 

1. Niyetin Önemi: İşlerin Değeri Kalpte Başlar

Kur’an, niyetin önemini şöyle belirtir:

“Kim bir iyilikle gelir veya bir kötülük yaparsa, Allah onu bilir. Onları yaptıklarında hesap sorulacaktır.”
(En’am, 164)

Nebi İbrahim’in oğlu İsmail ile birlikte rızasını sunması, niyetin bilinçli ve gönüllü olduğunu gösterir. Teslimiyetin özü, kalbin samimiyetinde yatar.

 

2. Kalbin Safiyeti: Teslimiyetin Ruhsal Temeli

“Gerçek müminler, Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır; kalpleri Allah korkusuyla titrer.”
(Hac, 32)

Kalp ile niyet arasındaki ilişki, teslimiyetin ruhsal boyutunu oluşturur. Nebi İbrahim’in eylemi, sadece emirleri yerine getirmek değil, aynı zamanda Allah’a gönülden bağlı olmanın ifadesidir.

 

3. Teslimiyetin İçsel Kontrolü: Sabır ve Rızaya Bağlılık

“Sabredenleri müjdele. Onlar sıkıntı ve belada sebat gösterirler ve işlerini yalnızca Allah’a havale ederler.”
(Bakara, 155-157)

İbrahim’in kıssasında görülen sabır ve rıza, içsel teslimiyetin pratik yansımasıdır. Dış eylemler niyetle birleştiğinde gerçek ibadet ortaya çıkar.

 

4. Kalp-Niyet ve Eylem Arasındaki Uyum

Kur’an, teslimiyetin kabulü için kalp, niyet ve eylem uyumuna dikkat çeker:

“İman edenlerin işleri, Allah katında en güzel olanıdır; onlar yalnızca O’na yönelirler.”
(Müminun, 1-2)

Burada teslimiyet üç boyutludur:

  1. Kalp: İtaat ve samimiyetin kaynağı
  2. Niyet: Eylemin bilinçli ve özgür kararı
  3. Eylem: Somut davranış ve ibadet

Nebi İbrahim ve İsmail’in kıssasında bu üç boyut bir bütün olarak görünür.

 

Özet

  • Teslimiyetin özü kalpte başlar, niyetle şekillenir ve eylemle tamamlanır.
  • İçsel teslimiyet, sabır ve rızaya dayalıdır.
  • Kalp, niyet ve eylem uyumu, ibadetin kabulünün şartıdır.
  • Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, bu içsel boyutun en güçlü örneklerinden biridir.

6. Teslimiyetin Modern Hayattaki Yansımaları ve Günlük Hayata Etkisi

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, sadece tarihi bir örnek değil; her dönemde, hatta günümüz modern yaşamında bile bize teslimiyetin nasıl uygulanabileceğini gösterir.

 

1. Günlük Kararlarda Teslimiyet

Modern hayatın karmaşasında teslimiyet, küçük ve büyük kararlarımızda Allah’a yönelmekle başlar.

“Allah’a tevekkül edenler, O’na dayanır; Allah, işini kolaylaştırır.”
(Talâk, 3)

Günlük hayatta:

  • Etik kararlar almak
  • Adaletli ve dürüst davranmak
  • Sabırlı ve ölçülü olmak

Bunlar, küçük teslimiyet eylemleri olarak değerlendirilebilir.

 

2. Stres ve Zorluk Karşısında Rıza

Modern yaşamın zorlukları, eski zamanın kıssaları kadar yoğun olabilir. Teslimiyet, stres ve belayla baş etmede ruhsal bir güç sağlar:

“Sabredenleri müjdele. Onlar sıkıntı ve belada sebat gösterirler ve işlerini yalnızca Allah’a havale ederler.”
(Bakara, 155-157)

Nebi İbrahim’in sınavı gibi, modern insan da zorluklar karşısında sabır ve rızayla hareket edebilir.

 

3. İçsel Barış ve Mutluluk

Kalpten gelen teslimiyet, modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu içsel huzuru ve tatmini sağlar:

“İçinizden Allah’a teslim olanlar ve O’na yönelenler, işte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.”
(Nisa, 125)

Günlük yaşamda, teslimiyet:

  • Kaygıyı azaltır
  • Kararları kolaylaştırır
  • İnsan ilişkilerinde sabır ve affediciliği artırır

 

4. Eylemler ve Toplumsal Etki

Bireysel teslimiyet, topluma da yansır. Nebi İbrahim’in örneğinde görüldüğü gibi:

  • Toplumda adalet ve doğruluk güçlenir
  • Dayanışma ve güven artar
  • İnsanlar, eylemlerini niyetle birleştirerek toplumsal huzuru destekler

 

Sonuç

Nebi İbrahim ve İsmail kıssası, teslimiyetin evrensel ve zamansız mesajını sunar:

  1. Teslimiyet kalpten başlar, niyetle güçlenir, eylemle tamamlanır.
  2. Sabır ve rıza, her dönemde geçerli temel değerlerdir.
  3. Modern yaşamda, küçük günlük kararlar bile teslimiyetle uyumlu hale getirilebilir.
  4. İçsel teslimiyet, hem bireysel huzuru hem de toplumsal dengeyi sağlar.

“Kim Allah’a teslim olursa, Allah onun için yeterlidir.”
(Talâk, 3)

Kısacası, teslimiyet sadece ibadet değil, hayatın tüm alanlarında bir yöneliş ve bilinçli bir yaşam tarzıdır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  EVLİLİKTE HAKLAR, SORUMLULUKLAR VE BOŞANMA SÜRECİ Evlilik, Kur’an’da sadece bir sözleşme değil, aynı zamanda bir sorumluluk, bir rehberl...