Doğa ve Evrendeki Deliller
(Tefekkürle Açılan Bir Yol)
Bir insanın hayatında bazı anlar vardır; durur, susar ve
sadece bakar. Gökyüzüne… Deniz ufkuna… Ya da bir çocuğun yüzüne. O anlarda
içimizde tarif edemediğimiz bir duygu uyanır. İşte Kur’an tam da o duyguya
seslenir. “Bak” der. “Gör” der. “Düşün” der. Çünkü evren sıradan bir dekor
değil, ilahi bir hitaptır.
Bakara 2:164’te şöyle buyurulur:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda
gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın
gökten indirip de onunla yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, yeryüzünde her
türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları yönlendirmesinde ve gökle yer arasında
emre hazır bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.”
Ayet kelimesi burada çok önemlidir. Ayet sadece mushafın
satırlarında olan cümleler değildir. Ayet; işaret, delil, gösterge demektir.
Yani gökyüzü de bir ayettir. Yağmur da bir ayettir. Deniz de, rüzgâr da, hatta
gemi bile bir ayettir. Çünkü hepsi bir hakikate işaret eder: Bu düzen sahipsiz
değildir.
Kur’an bizi romantik bir doğa sevgisine değil, bilinçli bir
farkındalığa çağırır. Evreni seyretmeye değil, anlamaya çağırır.
Unuttuğumuz Gökyüzü
Modern insanın en büyük kaybı nedir biliyor musun? Yukarı
bakmayı unutması.
Şehirlerde yaşıyoruz. Gözümüz telefon ekranında, kulağımız
trafikte, zihnimiz yapılacaklar listesinde. Sabah çıkarken gökyüzünün rengine
dikkat etmiyoruz. Akşam dönerken yıldızları fark etmiyoruz. Oysa Âl-i İmrân
3:190-191 şöyle seslenir:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda
gelişinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ayakta, otururken ve
yanları üzerindeyken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde
düşünürler…”
Burada “akıl sahipleri” ifadesi geçer: ulü’l-elbâb.
Elbâb, öz demektir. Yani sadece düşünen değil, düşüncesinin özüne inen
insanlar. Sadece bilgi toplayan değil, bilgiden hikmet çıkaran insanlar.
Ayette dikkat çeken bir başka şey var: Bu insanlar her hâlde
düşünür. Ayakta, otururken, yanları üzerindeyken… Yani tefekkür belirli bir
mekâna hapsedilmemiştir. Sadece camide değil, sadece dağ başında değil. Hayatın
içinde.
Düşünmek burada kuru bir zihinsel egzersiz değildir.
Düşünmek, varoluşla yüzleşmektir.
Bir gece elektriğin kesildiğini düşün. Şehrin ışıkları
sönsün. Gökyüzü yıldızlarla dolsun. O an insanın içinde bir sarsıntı olur.
Çünkü büyüklüğü fark eder. Kendini ölçer. İşte Kur’an insanı o ölçüye çağırır.
Mizan: Evrendeki
Denge
Rahman 55:7-9’da
şöyle buyurulur:
“Göğü yükseltti ve
mizanı koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik
tartmayın.”
“Mizan” kelimesi
sadece tartı aleti değildir. Mizan; ölçü, denge, hassas ayar demektir. Evren
bir ölçü üzerine kuruludur. Güneşin dünyaya uzaklığı biraz değişseydi hayat
olmazdı. Yerçekimi biraz farklı olsaydı yürüyemezdik. Atmosfer biraz incelseydi
yanardık, biraz kalınlaşsaydı donardık.
Bilim insanları
bugün buna “ince ayar” (fine-tuning) diyor. Fizik sabitlerinin çok dar bir
aralıkta olması gerektiğini söylüyorlar. Bu aralık milimetrik değil, kozmik
ölçekte mucizevi bir hassasiyet.
Kur’an bunu asırlar
önce “mizan” kavramıyla anlatır. Ve hemen ardından uyarır: “Dengeyi bozmayın.”
Yani mesele sadece
fiziksel denge değildir. Ahlaki denge de vardır. Toplumsal denge de vardır.
İnsan doğaya zulmederse aslında mizanın dışına çıkar.
Rum 30:41 bunu
açıkça söyler:
“İnsanların
elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı…”
Fesat; bozulma,
çürüme, düzenin altüst olması demektir. Çevre krizleri, iklim değişikliği, su
kirliliği… Bunlar sadece teknik sorunlar değil, ahlaki sapmalardır. Mizanı
bozmanın sonucudur.
Bir ağacın
kesilmesi sadece bir bitkinin yok olması değildir. Bir denge halkasının
kopmasıdır.
Kur’an yağmuru sık
sık örnek verir. Çünkü yağmur gözle görülür bir mucizedir.
Bakara 2:164’te
geçen bir başka ifade:
“Allah’ın gökten indirip de onunla yeri ölümünden sonra dirilttiği su…”
Toprağın kupkuru
hâlini düşün. Çatlamış, renksiz, cansız. Sonra bir yağmur yağar. Birkaç gün
sonra aynı toprak yemyeşil olur. Bu dönüşüm sıradan mı?
Fatır 35:9 şöyle
der:
“Allah rüzgârları
gönderir, onlar bulutları kaldırır; biz o bulutları ölü bir beldeye sevk ederiz
ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltiriz. İşte diriliş de böyledir.”
Burada doğa olayı,
ahiret inancının delili olarak sunulur. Kur’an mantık yürütür: Ölü toprağı
dirilten kudret, insanı da diriltir.
Bu sadece bir
benzetme değil, bir akıl yürütmedir.
Bilim de bugün
suyun hayat için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Mars’ta su izi arıyoruz. Çünkü
su varsa hayat olabilir diyoruz. Kur’an Enbiya 21:30’da şöyle buyurur:
“Her canlı şeyi
sudan yarattık.”
Bu ayet süs değil,
temel bir gerçeğin ifadesidir. Canlı hücrenin büyük kısmı sudur. Metabolizma
sudur. Dolaşım sudur. Hayatın kimyası sudur.
Bir bardak su
içerken aslında hayatın özünü içiyoruz. Ama fark etmiyoruz.
Gece ve gündüz
sadece astronomik bir olay değildir. Bir ritimdir. Bir nefes alışveriştir.
Yasin 36:37 şöyle
der:
“Gece de onlar için
bir ayettir. Ondan gündüzü sıyırırız da birden karanlıkta kalırlar.”
“Sıyırmak” ifadesi
çok çarpıcıdır. Sanki ışık bir örtü gibi çekiliyor.
Bilim bugün insan
bedeninin “sirkadiyen ritim” ile çalıştığını söylüyor. Hormonlarımız, uyku
düzenimiz, ruh halimiz bile gece-gündüz döngüsüne bağlı. Geceyi gündüze,
gündüzü geceye çeviren modern yaşam tarzı insan psikolojisini bozuyor.
Kur’an geceyi
sükûnet, gündüzü hareket zamanı olarak tanımlar (Nebe 78:9-11). Bu bir ibadet
programı değil sadece; bir varoluş dengesi önerisidir.
Gece dinlenmeyen
bir beden yıpranır. Hiç karanlık görmeyen bir şehir ruhu da yıpranır.
Tesbih Eden
Evren
İsra 17:44’te
göklerin, yerin ve içindekilerin Allah’ı tesbih ettiği söylenir. Bu tesbih,
gelenekte zannedildiği gibi boncukla yapılan sayılı tekrarlar değildir. Çünkü
bir yıldız, bir dağ ya da bir kuş kelime tekrar etmez. Kur’an’daki tesbih, her
varlığın yaratılış amacına uygun hareket etmesidir.
Güneşin ve ayın
“bir hesap ile” hareket etmesi (Rahman 55:5), evrendeki düzenin bilinçli bir
ölçüye dayandığını gösterir. Her şey kendisine verilen yasaya sadık kaldığında
Allah’ı tesbih etmiş olur. Bu, varoluşsal bir uyumdur.
İnsan ise irade
sahibidir. Onun tesbihi otomatik değildir. İnsan adaleti ayakta tuttuğunda,
emaneti koruduğunda, dengeyi bozmadığında evrensel tesbihe katılır. Aksi hâlde,
diliyle tekrar etse bile bu büyük uyumun dışında kalır.
Sonuç olarak
tesbih; sözlü tekrar değil, yaratılış gayesine sadakattir. Evrenin tamamı bu
bilinçsiz sadakat içindeyken, insan bilinçli tercihiyle bu ahenge katılmak ya
da ondan kopmak durumundadır.
İnsanın Konumu:
Seyirci mi, Sorumlu mu?
Kur’an insanı evren
karşısında küçük düşürmez ama merkeze de koymaz. İnsan “halife” olarak
tanımlanır (Bakara 2:30). Halife; emanet taşıyan, sorumluluk yüklenen demektir.
Ahzab 33:72 şöyle
der:
“Biz emaneti
göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler… Onu insan
yüklendi.”
Emanet nedir? Akıl,
irade ve sorumluluk. Yani insan sadece izleyen değil, tercih yapan bir
varlıktır.
Doğaya bakmak
yetmez. Doğayla ilişkini belirlemek gerekir.
Bir çocuk düşün.
Babası ona bir bahçe emanet ediyor. “Bak” demiyor sadece. “Koru” diyor.
“Düzenle” diyor. “Zarar verme” diyor. İşte insanın dünyadaki konumu buna
benzer.
Resule İtaat
Meselesi
Kur’an’da sıkça
geçen bir ilke vardır: Allah’a itaat ve resule itaat.
Nisa 4:80 şöyle
buyurur:
“Kim resule itaat
ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
Burada önemli olan
şudur: Resul (elçi), kendinden bir sistem kurmaz. O, vahyi ileten ve yaşayan
kişidir. Resule itaat, onun getirdiği vahye uymaktır. Çünkü o vahyin dışına
çağırmaz.
Haşr 59:7’de geçen
“Resul size ne verdiyse onu alın, sizi neden sakındırdıysa ondan kaçının”
ifadesi de bu çerçevededir. Bağlam ganimet paylaşımıdır ama ilke şudur: Elçi,
vahyin uygulayıcısıdır.
Bu yüzden itaat
kişiye değil, getirdiği mesaja yöneliktir. Kur’an merkezlidir.
Nebi Muhammed de,
Nebi İsa da aynı çağrıyı yapmıştır: Allah’a kulluk.
Maide 5:72’de Nebi
İsa’nın sözleri aktarılır:
“Ey İsrailoğulları!
Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.”
Demek ki bütün
nebilerin ortak mesajı tevhiddir. Doğaya bakış da bu tevhidin parçasıdır. Çünkü
doğa bağımsız bir güç değildir; yaratılmıştır.
Bilim ve Kur’an: Çatışma mı,
Tamamlayıcılık mı?
Bilim “nasıl”
sorusunu sorar. Kur’an “niçin” sorusunu.
Bilim evrenin
genişlediğini keşfetti. Zariyat 51:47’de şöyle buyrulur:
“Göğü kudretimizle
biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.”
Bilim hücrenin
karmaşıklığını ortaya koydu. Kur’an Müminun 23:12-14’te insanın aşamalarını
anlatır.
Ama Kur’an bir
biyoloji kitabı değildir. Onun amacı laboratuvar bilgisi vermek değil; insanı
hakikate uyandırmaktır.
Bilim evrenin
yasalarını keşfeder. Kur’an o yasaların arkasındaki anlamı gösterir.
Bir saat düşün.
Saatin içindeki çarkları incelemek bilimin işidir. Ama o saatin bir amacı
olduğunu anlamak felsefenin ve vahyin alanıdır.
Son Bir Hikâye
Yaşlı bir adam torununu dağa götürür. Çocuk sorar:
“Dede, Allah’ı neden göremiyoruz?”
Dede yere eğilir, bir avuç toprak alır.
“Bu toprakta hayat var mı?” der.
Çocuk, “Yok” der.
Dede toprağı eker, sular. Günler sonra filiz çıkar.
“Şimdi var mı?”
“Var.”
Dede gülümser:
“Görmediğin şeyi inkâr edersen, filizi de inkâr edersin. Ama sabredersen,
toprak konuşur.”
Kur’an da bize bunu söyler: Sabırla bak. Acele hüküm verme.
Çünkü evren konuşuyor.
Sonuç Yerine Bir Davet
Doğa Kur’an’ın
canlı tefsiridir. Her ayet satırlarda değil; dağlarda, denizlerde, rüzgârlarda
da yazılıdır. Ama o yazıyı okumak için sadece göz yetmez. Gönül gerekir.
Eğer bakmayı
öğrenirsek:
Yağmur dirilişi öğretir.
Gece teslimiyeti öğretir.
Güneş sürekliliği öğretir.
Denge adaleti öğretir.
Ve insan şunu
anlar: Bu evrende tesadüf yoktur. Ölçü vardır. Anlam vardır. Sorumluluk vardır.
Gökyüzüne bir daha
baktığında sadece mavi görme. Bir ayet gör.
Bir daha yağmur yağdığında sadece ıslanma. Bir diriliş gör.
Bir daha gece çöktüğünde sadece karanlık görme. Bir rahmet gör.
Çünkü Kur’an’ın
çağrısı hâlâ geçerli:
Bak.
Düşün.
Ve dengeyi bozma.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com