Şakku’l Kamer: Ay mı Yarılmıştı, Yoksa Zihinler mi?

 Şakku’l Kamer: Ay mı Yarılmıştı, Yoksa Zihinler mi?

Mekke… Boykot yılları… Şibu Ebu Talip’in dar geçitlerinde sıkışmış bir hayat. Risaletin sekizinci yılı olduğu söylenen bir dönem. Açlık, dışlanmışlık, yalnızlık… Haşimoğulları haram aylarda biraz nefes alabiliyor; Mina’ya iniyor, insan içine karışabiliyorlardı. İşte böyle bir zaman diliminde, rivayetlere göre, müşrikler Nebi Muhammed’den bir mucize istediler: Ay ikiye ayrılsın.

Bir işaretle ayın bir parçası bir dağın üzerine, diğer parçası başka bir dağın üzerine… Sonra tekrar birleşme… Daha da ileri giden anlatımlar… Göğsünden giren, kollarından çıkan ay parçaları… Safa ile Merve’ye inen ay görüntüleri…

İnsan ister istemez soruyor: Bu anlatılanlar gerçekten yaşanmış bir tarihsel olay mı, yoksa Kur’an’ın anlattığı daha büyük bir hakikatin yanlış anlaşılmış bir izdüşümü mü?

Bu sorunun cevabını ararken bir tercih yapmamız gerekiyor: Rivayetlerin çokluğuna mı yaslanacağız, yoksa Kur’an’ın bütünlüğüne mi?

 

Rivayetlerin Gölgesinde Bir Olay

Şakku’l Kamer olayıyla ilgili rivayet zincirlerine baktığımızda farklı isimler karşımıza çıkar: Enes b. Malik, Huzeyfe b. Yeman, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr, Cübeyr b. Mut‘im, Abdullah b. Mesud…

Fakat burada ciddi tarihsel problemler vardır. Enes ve Huzeyfe Medine döneminde Müslüman olmuşlardır; Mekke’deki böyle bir olayı gözlemlemeleri mümkün değildir. Abdullah b. Abbas’ın yaşı, Abdullah b. Ömer’in durumu tartışmalıdır. Cübeyr b. Mut‘im’in nakli ise müşrik bir babadan duyuma dayanmaktadır.

Üstelik bu rivayetlerin hiçbiri mütevatir derecesine ulaşmaz. Yani kesinlik ifade eden toplu ve kesintisiz bir aktarım yoktur. Olayın bir kere mi, iki kere mi gerçekleştiği bile ihtilaflıdır.

Daha da dikkat çekici olan şu: Rivayetler kendi içinde çelişkilidir. Kimine göre mucizeyi isteyen müşriklerdir, kimine göre Yahudi âlimler. Oysa Mekke’de o dönemde organize bir Yahudi varlığı bulunmamaktadır.

Burada durup düşünmek gerekir. Kur’an, kendisini apaçık bir kitap olarak tanıtırken (Yusuf, 1), böylesine sarsıcı bir kozmik olayın başka hiçbir surede açıkça anlatılmaması nasıl anlaşılmalıdır?

Kamer Suresinin İlk Ayetleri Ne Diyor?

Konu doğrudan Kamer Suresi ile ilgilidir. İlk ayetler şöyledir:

Saat yaklaştı ve ay yarıldı.
Bir ayet görseler yüz çevirirler ve ‘Süregelen bir büyüdür’ derler.” (Kamer, 1-2)

Burada iki ihtimal vardır:

  1. Ay gerçekten Mekke’de fiziksel olarak yarılmıştır.
  2. Ayetin dili, kıyametin kesinliğini anlatan bir üsluptur.

Kur’an’da gelecek zamanın olmuş gibi anlatılması yaygın bir üsluptur. Bu, olayın kesinliğini vurgular. Mesela kıyamet sahneleri çoğu yerde geçmiş zaman kalıbıyla verilir. Bu, “oldu” demek değil; “mutlaka olacak” demektir.

Ayrıca Kamer suresinin 6. ayetinden itibaren açık bir kıyamet tasviri başlar. Bu da ilk ayetin bağlamının kıyametle ilişkili olabileceğini düşündürür.

Peki neden ay?

Çünkü ay, insanlık için zamanın göstergesidir. Takvimin işaretidir. Gece karanlığında yol gösterendir. Onun yarılması, düzenin bozulması demektir. Bu, evrenin kıyamet anındaki sarsılışına işaret olabilir.

 

Kur’an’ın Mucize Anlayışı

Şimdi asıl meseleye gelelim: Kur’an’a göre elçinin görevi nedir?

İnsanlar Nebi Muhammed’den mucize istemişlerdi:

“Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Mucizeler yalnızca Allah katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
“Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” (Ankebut, 50-51)

Bu ayet çok nettir. Asıl mucize Kitap’tır. Gösteri değil, mesajdır. Gök cisimlerinin parçalanması değil, kalplerin uyanmasıdır.

Bir başka ayette şöyle denir:

“Bizi ayetler göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır.” (İsra, 59)

Bu ifade çok çarpıcıdır. Demek ki geçmiş toplumlara verilen ayetler, iman üretmemiştir. Aksine yalanlanmıştır. O hâlde aynı yöntem tekrar edilmeyecektir.

İnsanların mucize taleplerini hatırlayalım:

“Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayız…
Gökyüzünü üzerimize parça parça düşür…
Allah’ı ve melekleri karşımıza getir…
Göğe çık…
Bize okuyacağımız bir kitap indir…” (İsra, 90-93)

Cevap neydi?

“Rabb’imi tenzih ederim. Ben, elçi olan bir beşerden başka neyim ki?” (İsra, 93)

Burada çok temel bir ilke var: Elçi, gösteri yapan biri değildir. Elçi, mesaj taşıyandır. Kozmik şovlarla değil, vahiy ile konuşur.

Şimdi şu soruyu kendimize sormalıyız: Eğer Mekke’de herkesin gözü önünde ay ikiye ayrılsaydı, bu olay tarihin her sayfasında yer almaz mıydı? Çin kayıtlarında, Pers metinlerinde, Roma kroniklerinde iz bırakmaz mıydı? Böyle bir gök olayı yalnızca Mekke’de görülüp sonra unutulabilir miydi?

 

Ayın Yarılması mı, Kıyametin Haberi mi?

Kur’an’ın dili bütüncül okunmalıdır. Bir ayeti, başka ayetlerle çelişecek şekilde yorumlamak doğru değildir.

Eğer Nebi Muhammed döneminde ay yarılmış ve müşrikler buna rağmen inkâr etmiş olsaydı, bu olay Kur’an’da başka yerlerde de açıkça vurgulanırdı. Oysa Kur’an, mucize taleplerine karşı sürekli olarak şu çizgiyi korur:

  • Elçi beşerdir.
  • Görevi tebliğdir.
  • Asıl mucize vahiydir.
  • İman zorlamayla değil, bilinçle olur.

Kamer suresinin ilk ayetlerini kıyamet bağlamında okuduğumuzda anlam zinciri kopmaz. Saat yaklaşmıştır. Kozmik düzen dağılacaktır. Ay yarılacaktır. İnsan ise yine “büyü” diyecektir.

Bugün de aynı değil mi?

Bir deprem olur, “doğa olayı” der geçeriz.
Bir ölüm haberi gelir, iki gün sonra unuturuz.
Bir felaket yaşanır, kalbimiz kısa süre ürperir, sonra eski hayatımıza döneriz.

Sorun ayın yarılması değil, kalbin katılığıdır.

 

Günlük Hayattan Bir Hikâye

Bir adam düşünün. Doktora gider. Doktor açıkça der ki: “Kalbin alarm veriyor. Hayat tarzını değiştirmezsen ciddi sonuçlar olacak.”

Adam eve döner. Birkaç gün dikkat eder. Sonra yine eski alışkanlıklarına başlar.

Bir gün kalp krizi geçirir.

Şimdi soralım: Doktor mucize mi göstermeliydi? Yoksa söz yeterli miydi?

Kur’an’ın yaklaşımı böyledir. Uyarı yapılır. İşaret gösterilir. Ama zorlayıcı mucize yoktur. Çünkü zorla gelen iman, iman değildir.

 

Elçinin Konumu

Kur’an’da elçilerin ortak cümlesi şudur:

“Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Bu ifade hem Nebi Nuh için, hem Nebi Musa için, hem Nebi İsa için, hem de Nebi Muhammed için geçerlidir. Elçi, mesajı iletir. İkna eder. Düşündürür. Ama doğa yasalarını keyfince eğip büken biri değildir.

Eğer Şakku’l Kamer olayı, anlatıldığı şekliyle fiziksel bir mucize olsaydı, o zaman İsra 59 ayetiyle nasıl bağdaştırılacaktı? “Öncekiler yalanladı diye mucize göndermedik” denirken, Mekke’de böylesine büyük bir mucize nasıl gerçekleşmiş olacaktı?

Kur’an bütünlüğü burada bize bir ölçü verir: Ayet (işaret), çoğu zaman vahiydir; kozmik bir gösteri değil.

Asıl Yarılma Nerede?

Belki de asıl soru şudur: Ay mı yarıldı, yoksa insanın iç dünyası mı ikiye bölündü?

İnsan bir tarafta gerçeği görür, diğer tarafta alışkanlıklarına tutunur. Bir tarafı iman etmek ister, diğer tarafı konforunu bırakmak istemez.

İşte yarılma burada başlar.

Kur’an, kıyameti anlatırken sadece göğün yarılmasından söz etmez; insanın içindeki hesaplaşmadan da söz eder. Ayın yarılması, belki de yaklaşan hesap gününün simgesel bir ifadesidir.

Ve ayet şöyle der:

“Saat yaklaştı…”

Yaklaşan şey yalnızca kozmik bir son değil; her insan için kendi ölümüdür. Ölüm, kişisel kıyamettir.

Ay yarılmış mıydı?

Belki de asıl mesele bu değil.

Asıl mesele şu: Saat yaklaşmışken biz ne yapıyoruz?

Son Söz Yerine

Kur’an bize şunu öğretir: İman, gösteriyle değil, bilinçle olur. Elçi, mucize dağıtan biri değil; vahyi taşıyan bir beşerdir. Asıl mucize, okunmakta olan Kitap’tır.

“Buna rağmen iman etmeyecekler mi?” (Ankebut, 51)

Şakku’l Kamer meselesi tarih içinde tartışılmaya devam edebilir; ancak Kur’an’ın daveti zamana bağlı değildir, her çağın insanına doğrudan hitap eder. Ay yarılmış olsun ya da olmasın…

Kalp yarılmadıkça hakikat içeri girmez.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  Şakku’l Kamer: Ay mı Yarılmıştı, Yoksa Zihinler mi? Mekke… Boykot yılları… Şibu Ebu Talip’in dar geçitlerinde sıkışmış bir hayat. Risale...