BİRDEN FAZLA TANRI OLSAYDI NE OLURDU?

BİRDEN FAZLA TANRI OLSAYDI NE OLURDU?

Şöyle bir soru üzerinde derinlemesine düşünelim: Eğer tanrı birden fazla olsaydı, şu an içinde yaşadığımız dünya, bastığımız toprak ve başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz gökyüzü nasıl bir yer olurdu? Bu soru, insanlık tarihi boyunca filozofların zihnini kurcalayan alelade bir felsefi merak konusu değildir. Aksine bu, Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu, insan aklını bizzat göreve çağırarak çözmesini istediği en temel varoluş meselesidir. Çünkü Rabb’imiz bu konuyu, sadece teorik bir inanç esası olarak önümüze koymuyor; bizzat gözümüzün önündeki kâinatı bir laboratuvar gibi kullanarak, akıl yürütme yöntemiyle hakikati kalbimize yerleştiriyor.

Hiç fark ettin mi, nereye bakarsak bakalım evrende muazzam bir uyum, milimetrik bir ölçü ve tıkır tıkır işleyen kesintisiz bir denge var. Makro alemdeki galaksilerin dönüş hızından, mikro alemdeki atom altı parçacıkların dizilimine kadar her şey tek bir ustanın elinden çıkmış gibi kusursuz. Peki, bu muazzam kozmik senfoninin arkasında birden fazla irade, birden fazla karar mercii olsaydı ne olurdu?

Kozmik Düzen ve Tek Otorite
Yaratılışın her zerresinde tek bir elin imzasını, tek bir gücün mührünü görmek mümkündür. Eğer bu mühür birden fazla güce ait olsaydı, evren şu an tecrübe ettiğimiz o huzurlu sükunet alanı olmak yerine, devasa güçlerin hiç bitmeyen mutlak bir savaş alanına dönüşürdü. Enbiya Suresi bu gerçeği aklımıza bir daha silinmeyecek bir mühür gibi vuruyor:

Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulup gitmişti.
(Enbiyâ, 21/22)

Bu ilahi beyanda sarsılmaz, apaçık bir mantık örgüsü vardır. Birden fazla tanrı olsaydı, tanrı olmanın doğası gereği her biri kendi mutlak iradesini kâinata dayatmaya çalışacak, nihayetinde kaçınılmaz bir ego ve güç çatışması baş gösterecekti. Düşün ki, ilahlardan biri mevsimlerin değişmesini, doğanın canlanmasını ve yağmurun yağmasını isterken; bir diğeri buna engel olmak, kuraklığı egemen kılmak isteyebilirdi. Biri evrendeki canlılığı ve varoluşu desteklerken, diğeri yıkımı ve yok oluşu emredebilirdi. Üstelik bu isteklerin her ikisi de mutlak bir güç tarafından arzulandığı için, ortada uzlaşma sağlayacak daha üst bir mahkeme de olamazdı. Böyle bir senaryoda kâinat, daha ilk saniyesinde kendi içine çöken devasa bir kaos girdabında boğulup giderdi.

Bölünmez Hâkimiyetin Kanıtları
Müminun Suresi meseleyi bir adım daha ileriye taşıyarak çok tanrıcılığın doğuracağı sosyolojik ve ontolojik felaketleri gözler önüne seriyor. Ayet, sahte ilahların varlığı durumunda kâinatın nasıl parselleneceğini ve bir üstünlük mücadelesinin nasıl kaçınılmaz hale geleceğini net bir dille anlatıyor:

Allah, hiçbir child edinmemiştir. Onunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Eğer öyle olsaydı, her tanrı kendi yarattıklarını alıp götürür ve biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden uzaktır.
(Mü'minûn, 23/91)

Burada çok tanrıcılığın doğal sonucu açıkça gösteriliyor: bölünme, sınır savaşları ve üstünlük mücadelesi. İlahların her biri kendi yasalarını koyduğu, kendi yarattığı varlıkları diğerlerinden ayırıp bağımsız bir krallık kurduğu bir düzen tahayyül edin. Böyle bir durumda evrensel fizik yasalarından, doğanın ortak döngüsünden bahsetmek mümkün olur muydu? Yerçekimi bir ilahın bölgesinde geçerliyken, diğerinin bölgesinde tamamen kalkardı. Işık bir yerde var olurken, diğer tarafta bambaşka bir element egemen olurdu.

İnsanlık olarak kendi ürettiğimiz sistemlerde bile iki başlılığın, iki farklı liderin aynı anda hükmetmeye çalışmasının nasıl büyük felaketlere, iç savaşlara ve krizlere yol açtığını defalarca tecrübe etmedik mi? En basit idari mekanizmalarda bile otoritenin paylaşılması sistemi felç ederken, milyarlarca galaksinin, sayısız yıldız sisteminin ve mikroskobik canlıların kusursuz bir uyumla akıp gittiği koskoca evrende birden fazla ilahın yönetimde olması akıl dışıdır. Otorite, doğası gereği ortaklık kabul etmez; tekliği zorunlu kılar. Zuhruf Suresi’nde Allah’ın bu bölünmez, parçalanamaz mutlak hâkimiyeti şöyle vurgulanıyor:

O, gökte de tanrıdır, yerde de tanrıdır. O, hikmet sahibidir, bilendir.
(Zuhruf, 43/84)

Hâkimiyet, coğrafi ya da mekansal olarak parçalara ayrılamayacak bir bütündür. Gökyüzünün kuralları neyse, yeryüzünün kuralları da odur. Atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvet ile devasa gezegenleri yörüngesinde tutan çekim gücü aynı bütünsel aklın ve iradenin ürünüdür. Eğer bu güç paylaşılsaydı, makro alem ile mikro alem birbirine girer, sistem daha kurulduğu an darmadağın olurdu.

Şöyle bir durumla karşılaşsan: Çalıştığın iş yerinde iki tane patron olduğunu hayal et. İkisinin de yetkisi tamamen aynı ve ikisi de mutlak söz sahibi. Biri sabah yanına gelip "Bugün sadece bu projeye odaklanacaksın ve raporu akşam bana teslim edeceksin" diyor. Tam işe koyulmuşken diğer patron geliyor ve "Hayır, o projeyi derhal bırak, tamamen zıt bir işle ilgilen" diye emir veriyor. Ne yaparsın? Çelişkiye düşer, kilitlenir, stres altına girer ve hiçbir iş üretemez hale gelirsin. Küçücük, basit bir işletmede bile iki farklı otoritenin varlığı sistemi saniyeler içinde çökertebilecekken, evrenin milyarlarca yıldır tek bir milisaniye bile aksamadan ayakta kalması, tek bir mutlak iradenin varlığına en büyük şahittir.

Tarihin Sahte İlahları ve Hayal Kırıklığı
Peki, gerçek bu kadar net ve akıl dışı olan çok tanrıcılık bu kadar barizken, insanlık tarihi neden sahte ilahların istilasına uğradı? Tarih boyunca insanların çok tanrıcılığa (şirke) yönelmesi aslında bir güç arayışının, korkuların ve derin bir zihinsel yanılsamanın sonucuydu. İnsan, hayatın getirdiği fırtınalar karşısında aciz kaldığında, doğadaki her büyük güce ayrı bir kutsallık atfetti. Eski Mısır’da hayat veren Nil nehrini, gökyüzünde parıldayan güneşi, bereketi simgeleyen toprağı ayrı ayrı tanrılaştırdılar. Antik Yunan’da Olimpos Dağı'nın tepesine her biri insani zaaflarla malul, kıskanç, bencil ve sürekli birbiriyle savaşan on iki temel tanrı yerleştirdiler; hayatın farklı alanlarını onlara paylaştırdılar. Hindistan coğrafyasında ise bu arayış kontrolden çıktı ve tanrıların sayısı milyonlara ulaştı. Oysa tüm bu figürler, insanların kendi korkularını, arzularını ve cehaletlerini yansıttıkları hayal ürünlerinden başka bir şey değildi.

Kur’an, insanın kendi eliyle ürettiği, zihninde büyüttüğü ve peşinden gittiği bu aciz, kırılgan sahte ilahları ve onlara sığınanların durumunu akıllardan hiç çıkmayacak muazzam bir benzetmeyle tasvir eder:

Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Oysa evlerin en çürüğü, hiç kuşkusuz örümcek evidir. Keşke bilselerdi.
(Ankebût, 29/41)

İnsanlar Allah’ın tekliğini bırakıp hayatlarında başka güç odaklarına, başka sahte otoritelere sığındıkça, aslında kendilerini en küçük bir rüzgarda, en ufak bir sarsıntıda darmadağın olacak çürük bir ağın içine hapsetmiş oluyorlar. Sığınılan o yapay otoriteler, o makamlar, o putlaştırılan şahıslar ya da nesneler ne insanı koruyabilir ne de ona hakiki bir fayda sağlayabilir. İnsan zihni ne zaman tevhidin duru pınarından uzaklaşsa, kendi ördüğü o dayanıksız ağların altında ezilmeye mahkum olur. Nitekim Ahkaf Suresi’nde, hayatını sahte ilahların peşinde tüketenlerin karşı karşıya kalacağı o acı hayal kırıklığı şöyle ifade ediliyor:

Peki, kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye tanrı edindikleri varlıklar onlara yardım etti mi? Hayır! Onlar kaybolup gittiler. Bu, onların yalanlarının ve uydurduklarının sonucuydu.
(Ahkâf, 46/28)

Vahyin bize sunduğu hakikat, güneş gibi çıplak ve ortadadır: Eğer tanrılar birden fazla olsaydı, yeryüzünde ne adalet, ne düzen, ne de yaşam olurdu; geriye sadece mutlak bir kaos ve yok oluş kalırdı. Ancak biz evrenin her bir hücresinde, kalbimizin her bir atışında, gecenin gündüzü kovalamasındaki o şaşmaz sadakatte tek bir Yaratıcının kudretini, merhametini ve eşsiz hikmetini okuyoruz. Tarihin tozlu sayfalarında uydurulan, peşinden kitlelerin sürüklendiği tüm o şatafatlı sahte ilahlar ve beşeri sistemler zamanın karşısında eriyip yok olmuşlardır. Kalıcı, baki ve insanı gerçekten özgür kılan tek hakikat, Allah’ın birliğidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com

BİRDEN FAZLA TANRI OLSAYDI NE OLURDU? Şöyle bir soru üzerinde derinlemesine düşünelim: Eğer tanrı birden fazla olsaydı, şu an içinde yaşadığ...