İNSANIN İÇSEL GÜCÜNÜ FARK ETMESİ: KUR’AN’IN HATIRLATTIĞI UNUTULMUŞ GERÇEK
Hayatın
koşturmacası içinde dönüp arkana baktığında, en çok nerede tökezlediğini
görüyorsun? Muhtemelen birçoğumuzun cevabı aynı olacaktır: Sahip olduğumuz
imkânları göremediğimiz, kendi potansiyelimizi unuttuğumuz anlarda. Allah’ın
bize bahşettiği aklı, farkındalığı ve o muazzam idrak gücünü hayatın
hengamesinde hep arka plana itiyoruz. Sonra ne mi oluyor? Karşılaştığımız en
küçük bir sıkıntıda, adeta tutunacak hiçbir dalımız kalmamış gibi hemen
karamsarlığa sürükleniyoruz. Günlük hayatta bir işin ters gitmesi, en ince
detayına kadar yapılmış bir planın bozulması ya da hesaba katmadığımız küçük
bir aksilik, kendimizi koyuvermemiz için yetip de artıyor. Hemen o tanıdık ve
yıpratıcı soruya sığınıyoruz: "Neden her şey beni buluyor?" Oysa
Kur’an, tam da bu koptuğumuz, savrulduğumuz ve kendimize yabancılaştığımız
anlarda bizi çok derinden bir sesle yeniden kendimize çağırıyor.
Bu çağrı,
dışarıdan dayatılan, insanı ezen veya sınırlandıran bir emirler zinciri değil.
Kitap boyunca dalga dalga yayılan ve sürekli tekrar eden o sarsıcı hitapları
bir düşün. "Akledesiniz diye", "düşünesiniz diye",
"öğüt alasınız diye"... Bu ifadeler, aslında her birimizin kulağına
fısıldanan, bizi uykumuzdan uyandıracak kutsal birer uyanış çağrısıdır.
Yaratan, bizi sürekli kendi iç dünyamıza bakmaya, içsel bir farkındalık
geliştirmeye yönlendiriyor. Bize dışarıdan yapay bir güç pompalamıyor; aksine,
fıtratımıza zaten nakşedilmiş olan, içimizde sessizce keşfedilmeyi bekleyen o
muazzam gücü fark etmemizi istiyor.
Kur’an bu
farkındalığı, insanın yaratılışındaki o ilk ana, o saf ve temiz öze dikkat
çekerek inşa ediyor. Bizi bize, kendi varoluş mucizemiz üzerinden hatırlatıyor.
“O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya da çamurdan
başlayandır. Sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan var etti. Sonra onu
şekillendirip düzene koydu ve ona kendi ruhundan üfledi. Sizin için kulaklar,
gözler ve kalpler var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
(Secde, 32/7-9)
İşte unuttuğumuz, üzerine tonlarca gündelik dert yığarak körelttiğimiz asıl
gerçek tam olarak burada saklı. İlahi esintinin, yani O’nun üflediği ruhun ve
varoluşumuza yerleştirilen işitme, görme, idrak etme yeteneklerinin farkında
mısın? Sana verilen bu donanım, karşılaştığın ilk rüzgarda yıkılman için değil,
hayatın fırtınalarına karşı dimdik ayakta durabilmen içindir.
Şöyle bir
etrafına bak; bazen çok sevdiğin bir dostun seni motive etmek için saatlerce
konuşur, içindeki ateşi yakmaya çalışır, nasihatler eder. Ama sen içten içe o
adımı atmaya karar vermedikçe, içinde o iradeyi bulmadıkça hayatında tek bir
yaprak bile kıpırdamaz. Neden biliyor musun? Çünkü insanın değişim anahtarı her
zaman kendi içindedir ve o anahtarı çevirecek olan da yalnızca kendisidir.
Kur’an, dışarıdan zorlama bir disiplinle insanı hizaya sokmak yerine, ona kendi
fıtratının ne kadar güçlü ve dirençli olduğunu gösterir. Bu yüzden vahyin bize
yüklediği sorumluluk kavramı bir baskı mekanizması değil, tam aksine bilinçle
harmanlanmış en büyük özgürlük alanıdır. Sen bir kez bilince erdiğinde, yolunu
zaten kendi iradenle, kendi özgür seçiminle belirlersin.
Bugün
yaşadığımız modern dünyaya baktığında insanların en büyük çıkmazının ne
olduğunu görüyorsun? Ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğu kendi hayat
yolunu kendisi çizmiyor. Birilerinin bitmek bilmeyen beklentileri, el âlem ne
der korkusuyla şekillenen toplum baskısı, iş hayatının acımasız kuralları ya da
sosyal çevrenin üzerimize yüklediği o görünmez normlar... İnsan, hayatının
merkezî karar mekanizmasını, kendi elleriyle başkalarının avucuna bırakmış
durumda. Bir robot gibi, başkalarının yazdığı senaryoyu oynamaya çalışıyor.
Fakat Kur’an,
tam bu köleleşme anında ezberleri bozarak devreye giriyor ve seni doğrudan
muhatap alıyor. Ne ailenin, ne ait olduğun toplumun, ne de asırlık geleneklerin
arkasına saklanmana izin veriyor; doğrudan senin kalbine, senin zihnine
sesleniyor. "Sen değerlisin, sen tek başına sorumlusun ve sen tüm bu
hayatı anlamlandırabilecek, akledebilecek kapasitedesin" diyerek insanı
unuttuğu o şerefli makamına, kendi asıl statüsüne geri döndürüyor.
“Ey insan!
Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir surette seni parçalardan
oluşturan cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(İnfitar, 82/6-8)
Bu hitaptaki
derin sitemi ve aynı zamanda insana verilen o muazzam değeri hissedebiliyor
musun? Seni doğrudan muhatap alan bu ses, seni asla küçültmez; tam tersine
yeryüzünün en şerefli varlığı olarak yukarıya taşır. Çünkü sorumluluk dediğin
şey taşınması zor bir yük değil, bir uyanış ve farkında olma hâlidir. İnsan,
gerçek anlamda özgür olduğunu ancak kendi sorumluluğunu omuzlarına aldığı an
kavrayabilir.
Kur’an’ın
inşa ettiği bu bakış açısını hayatına aktardığında, bunun tüm yaşam alanlarına
saniyeler içinde yansıdığını görürsün. Kararlarında daha tutarlı, adımlarında
daha kararlı olur ve zihnindeki o sis bulutunun dağıldığını, daha berrak
düşünmeye başladığını fark edersin. Hani bazen insan içsel bir aydınlanma yaşar
da "sanki gözümdeki bağ çözüldü, önüm açıldı" der ya; işte bu
zihinsel açılma, Kur’an’ın insana sunduğu o berrak ve net bakış açısının doğal
bir sonucudur. Çünkü zihnin değiştiğinde, dünyaya baktığın pencere değişir;
zihnin değiştiğinde, hayatın bizzat kendisi değişir.
İşte bu
yüzden Kur’an’ın insana sunduğu en büyük ve en kalıcı katkı, onu sürekli kendi
özüne, kendi yaratılış ayarlarına döndürmesidir. Bu, insanın hem değerini hem
de sınırsız kapasitesini her an tazeleyen bir rehberlik yürüyüşüdür. Bir insan
bu hakikati kalbiyle kavradığı an, artık dış koşullar, ekonomik dalgalanmalar,
insanların dedikoduları ya da hayatın getirdiği ani zorluklar onu eskisi gibi
derinden sarsamaz. Neden mi sarsamaz? Çünkü o insanın içsel sabit noktası, yani
Allah ile olan bağı ve fıtratına olan güveni sarsılmaz bir şekilde
güçlenmiştir. Kur’an’ın insanda inşa etmeye çalıştığı temel denge işte tam
olarak budur: Kendi sorumluluğunun bilincinde olan, içindeki gücü ve
potansiyeli fark eden, kendi hayat yürüyüşünün rotasını bizzat kendisi belirleyen
güçlü bir insan modeli.
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Ve şüphesiz onun çalışması
yakında görülecektir.”
(Necm, 53/39-40)
Nebi’nin insanlığa getirdiği bu mesajı rehber edindiğinde, hayatın o omuzları
çökerten ağırlığının nasıl hafiflediğini bizzat yaşayarak göreceksin. İnsan
kendi iç donanımını, kendisine verilen aklın ve iradenin sınırlarını anlamadığı
sürece hayat ona her zaman taşınması imkansız bir yük gibi gelecektir. Ama
Kur’an’ın sunduğu bu derin farkındalıkla birlikte zihinsel ve ruhsal anlamda
bir genişleme yaşarsın. Bakış açın genişler, adımların yere çok daha sağlam
basmaya başlar.
Seni her
ayette selatla, ısrarla düşünmeye çağıran o ses; aslında hayatı, olayları ve
evreni doğru okumayı öğrenmen için yapılan kutsal bir davettir. Çünkü hayat
kitabını doğru okuyabilen bir insan, onu ancak doğru ve asil bir şekilde
yaşayabilir. Ve işte tam bu farkındalık noktasında, insanın yeryüzündeki o
gerçek ve anlamlı yolculuğu başlar.
Gerçek olan
Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve
esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com