MÜNAFIK VE KÂFİR: TANIMLAR VE ÖZELLİKLER
Hayatın akışı içinde insanı en çok düşündüren, hatta zaman
zaman yolunu kaybettiren şey nedir, hiç düşündün mü? Net olmamak, gri alanlarda
gezinmek ve kalbiyle dili arasına aşılmaz duvarlar örmektir. Kur'an, insanı
sadece etten kemikten bir varlık olarak ele almaz; onun psikolojisini,
niyetlerini ve karakter tahlillerini en ince ayrıntısına kadar önümüze serer.
İşte bu tahlillerin en çarpıcı, en sarsıcı iki öznesi kâfir ve münafıktır.
Bu iki kavramı sadece kelime anlamlarıyla bilip geçmek,
Kur'an'ın insan fıtratına dair yaptığı o derin uyarıları gözden kaçırmak
demektir. Gelin, maskelerin arkasına saklananlarla, hakikatin üzerini açıkça
örtenlerin dünyasını biraz daha derinden inceleyelim.
Maskeli Bir Kimlik Bölünmesi: Münafıklık
Münafık, aslında sürekli bir kimlik krizi ve derin bir korku içinde yaşar.
Dışarıdan bakıldığında bizden biridir; selam verir, toplumsal ibadetlere
katılır, diliyle barıştan ve imandan bahseder. Fakat onun tüm bu çabası,
kalbindeki inançsızlığı ve İslam'a olan gizli öfkesini saklamak içindir. Bir
anlamda münafık, menfaat devşirmek ya da güvende kalmak adına inancı bir
kalkan, bir ticaret metaı gibi kullanır.
Hiç fark ettin mi, Kur'an münafıkları anlatırken en çok
onların dillerine ve retorik yeteneklerine dikkat çeker. Çünkü onların en güçlü
silahı, kalplerinde olmayanı dilleriyle çok güzel süsleyebilmeleridir.
Karşılaştığın zaman konuşmaları seni etkileyebilir, dindarlık iddiaları gözünü
boyayabilir. Ancak Kur'an, bu dış görünüşün arkasındaki çürümeyi şöyle deşifre
eder:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik'
derler; oysa onlar inanmış değillerdir.”
(Bakara, 2/8)
Peki, bu insanlar neden böyle bir zahmete girerler? Neden açıkça
inanmadıklarını söylemek yerine, her an yakalanma korkusuyla iki farklı hayat
yaşarlar? Cevap çok basittir: Çıkar ve zayıflık. Münafık, her iki taraftan da
(hem inananlardan hem de inanmayanlardan) faydalanmak isteyen, rüzgara göre
eğilen bir karakterdir. Ne tam anlamıyla inananların safındadır ne de inkâr
edenlerin yanında yer alacak cesareti vardır. Kur'an onların bu arafta kalmış,
kişiliksizleşmiş halini "bocalamak" olarak nitelendirir.
Açıkça Meydan Okuyan İnkâr: Kâfirlik
Kâfir ise münafığın aksine, iç dünyası ile dış dünyası arasında bir uyum
barındırır. Bu uyum elbette doğru bir uyum değildir; hakikati açıkça reddetme,
fıtrata arkasını dönme uyumudur. Kelime kökeni olan "ke-fe-re" örtmek
anlamına gelir. Kâfir, evrendeki muazzam nizamı, vicdanının sesini ve Resül
vasıtasıyla gelen apaçık vahiyleri görür, bilir ama kendi kibri, çıkarları veya
inadı yüzünden bu gerçeklerin üzerini örter.
Kâfirin duruşunda bir gizlilik yoktur. O, safını net
seçmiştir. "Ben bu mesaja inanmıyorum, bu hayat modelini kabul
etmiyorum" der. Bu yönüyle kâfir, toplumsal ilişkilerde ve stratejik
dengelerde nerede durduğu bilinen bir öznedir. Onun tehlikesi dışarıdandır,
cephedendir.
“Şüphe yok ki, ayetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız;
derileri pişip eridikçe, azabı tatsınlar diye onları başka derilerle
yenileyeceğiz.”
(Nisâ, 4/56)
Kur'an'ın kâfirlere yönelik bu çetin uyarısı, onların bilerek, isteyerek ve
inatla hakikate savaş açmalarının bir sonucudur. Onlar sadece kendileri
inanmamakla kalmaz, çoğu zaman yeryüzünde adaletin, liyakatin ve ilahi nizamın
kurulmasına da engel olmaya çalışırlar.
Kalbin Derinliklerinde Bir Terazi Kurmak
Şimdi konuyu biraz daha derinleştirelim ve can alıcı soruyu soralım: Her
münafık nihayetinde kalben inanmadığı için bir kâfirdir, evet. Ama neden Kur'an
münafığı kâfirden daha tehlikeli ilan eder ve azabın en ağırını ona ayırır?
Şöyle bir durumla karşılaşsan ne yapardın? Evine giren
hırsızın kapıyı zorlayarak gelen yabancı bir düşman mı olmasını isterdin, yoksa
anahtarı teslim ettiğin, sofranı paylaştığın evin içinden biri mi? Yabancı
düşmana karşı kapını kilitler, önlemini alırsın. Ama içerideki haini fark etmek
zordur; o, sen arkana döndüğünde seni vurur.
İşte münafık, İslam toplumunun içindeki o gizli virüstür.
Güven zeminini yok eder, kardeşlik bağlarını zedeler ve sürekli dedikodu, fitne
üreterek inananların moralini bozmaya çalışır. Kâfir ise dürüst bir düşmandır;
rengi bellidir.
Bu sarsıcı analizlerin ışığında, Kur'an'ın bu iki kavramı
bize neden bu kadar sık anlattığını daha iyi kavrıyoruz. Amaç sadece dışarıdaki
"ötekileri" parmakla göstermek değil; asıl amaç, kendi kalbimize bir
ayna tutmaktır. Düşün… Hayatımızın hangi alanlarında inandığımız gibi
yaşayabiliyoruz? Menfaatlerimiz tehlikeye girdiğinde dilimizle kalbimiz
arasındaki o dengeyi koruyabiliyor muyuz? Yoksa farkında olmadan münafıkça
refleksler mi sergiliyoruz?
Rengini belli eden inkârdan da, kalbi çürüten iki
yüzlülükten de uzak durmak, özü sözü bir, dosdoğru bir duruş sergilemekle
mümkündür. Unutma, ilahi terazi dildeki süslü kelimeleri değil, kalpteki
samimiyeti tartar.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati duyanların üzerine olsun.
aydinorhon.com