ALLAH’IN VAADİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU
İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Kimi zaman
dünya nimetlerini elde etmeye, kimi zaman daha fazla kazanmaya, daha güçlü
olmaya, daha çok tanınmaya çalışır. Bütün bunlar hayatın doğal akışı içinde yer
alabilir. Ancak insanın asıl sorumluluğu, geçici olanla kalıcı olanı
birbirinden ayırabilmesidir. Çünkü insanın önünde yalnızca bugün yoktur. Bir
başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Kur’an, insanı bu gerçeğin farkında
olmaya ve hayatını Allah’ın vaadini dikkate alarak düzenlemeye çağırır.
Allah’ın vaadi, insanın kurduğu hayallerden veya insanların
birbirlerine aktardığı sözlerden farklıdır. Allah’ın sözü gerçektir ve mutlaka
gerçekleşecektir. Bu nedenle insanın hayatını belirlemesi gereken şey, dünyanın
geçici görüntüsü değil, Allah’ın bildirdiği gerçekler olmalıdır.
Allah şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın.
O çok aldatıcı da sakın sizi Allah hakkında aldatmasın.”
(Fâtır, 35/5)
Bu ayet son derece açık bir uyarıdır. Burada yalnızca inanmayanlara değil,
bütün insanlara seslenilmektedir. Çünkü insanın dünya hayatının görüntüsüne
kapılması, yalnızca inançsız insanların karşılaşabileceği bir tehlike değildir.
Kendini Allah’a inanıyor kabul eden bir insan da dünya hayatının cazibesine
kapılabilir, Allah’ın bildirdiği ölçüleri ikinci plana atabilir ve sonunda
kendi kuruntularını dinin önüne geçirebilir.
Ayetin dikkat çektiği ilk konu Allah’ın vaadidir. “Allah’ın
vaadi gerçektir” denildikten hemen sonra “Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın”
uyarısının gelmesi boşuna değildir. Çünkü insan çoğu zaman gözünün önünde olanı
daha gerçek kabul eder. Para vardır, makam vardır, güç vardır, evler vardır,
insanlar vardır, dünya nimetleri vardır. Buna karşılık ölümden sonrası insanın
gözünün önünde değildir. İşte insanın sınavı burada başlar. Görüneni mutlak
gerçek kabul edip görünmeyene sırt mı çevirecektir, yoksa Allah’ın bildirdiği
gerçeğe mi güvenecektir?
Dünya hayatının aldatıcı olması, dünyadaki her şeyin kötü
olduğu anlamına gelmez. Kur’an insanın dünya nimetlerinden yararlanmasını
yasaklamaz. Sorun, dünyanın insanın amacı hâline gelmesidir. İnsan dünyaya
sahip olabilir; fakat dünya insanın kalbine sahip olduğunda sorun başlar. Para
bir araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde, makam insanın değer ölçüsüne
dönüştüğünde, insanların övgüsü Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçtiğinde insan
yavaş yavaş aldanmaya başlar.
Kur’an bu gerçeği başka bir ayette şöyle ortaya koyar:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir
övünme ve mal ve çocuklarda bir çoğalma yarışıdır. Bunun örneği, yağmura benzer
ki bitirdiği ürün çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur, onu sararmış görürsün,
sonra çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bağışlanma ve
hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadır.”
(Hadîd, 57/20)
Buradaki mesele dünyadan tamamen uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, insanın
dünya hayatının geçiciliğini unutmamasıdır. Bugün sahip olduğumuz hiçbir şey
bizimle birlikte sonsuza kadar kalmayacaktır. İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve
ölür. Sahip olduğu mallar, makamlar ve insanların kendisine verdiği değer
onunla birlikte mezara girmez. Bu nedenle akıllı insan, geçici olanı kalıcı
olanın önüne koymaz.
Allah’ın vaadine güvenmek ise insanın sorumluluğunu ortadan
kaldırmaz. Tam tersine sorumluluğunu daha da belirgin hâle getirir. Çünkü
Allah’ın vaadi varsa insanın seçiminin de bir anlamı vardır. İnsan yaptığı
tercihlerden sorumludur. İyilik ile kötülük, doğruluk ile yalan, adalet ile
zulüm, hakka riayet ile haksızlık arasında yaptığı seçimlerin bir karşılığı
olacaktır.
Kur’an insanın kendi sorumluluğunu başkasına
devredemeyeceğini açıkça bildirir:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan için kendi
çalışmasından başka bir şey yoktur.”
(Necm, 53/38-39)
Bu ayet, insanın hayatındaki en önemli gerçeklerden birini ortaya koyar: Her
insan kendi tercihinden sorumludur. Babasının, annesinin, ailesinin,
toplumunun, din adına konuşan bir kişinin veya herhangi bir otoritenin arkasına
sığınarak kendi sorumluluğundan kurtulamaz. İnsan başkasının sözünü takip etmiş
olsa bile yaptığı tercihin sorumluluğunu taşıyacaktır.
Bu nedenle Allah’ın vaadine inanmak, sadece “Allah affeder”
demek değildir. Allah’ın merhametine güvenmek elbette insan için büyük bir
umuttur; fakat Allah’ın merhametini, kendi sorumluluğunu terk etmenin gerekçesi
hâline getirmek doğru değildir. İnsan hem Allah’ın rahmetine güvenmeli hem de
kendi davranışlarını sorgulamalıdır.
Kur’an’ın “Allah ile aldatılmak” konusunda yaptığı uyarı da
burada büyük önem taşır. İnsan, Allah’ın adını kullanarak aldatılabilir. Dinin
adına söylenen her söz doğru olmayabilir. Allah’ın adı kullanılarak insanlara
yanlış umutlar verilebilir, korkular yüklenebilir, Allah’ın söylemediği şeyler
Allah’a mal edilebilir. İşte bu yüzden Kur’an insanı sürekli olarak düşünmeye,
akletmeye, sorgulamaya ve delile dayanmaya çağırır.
İnsanın Allah ile aldatılması bazen “Allah zaten affeder”
sözüyle olur. Bazen “Sen ne yaparsan yap Allah seni sever” şeklindeki temelsiz
güvenceyle olur. Bazen de insanın kendi yanlışlarını haklı göstermek için
Allah’ın rahmetini kullanmasıyla gerçekleşir. Oysa Allah’ın rahmetine güvenmek
ile Allah’ın sınırlarını önemsememek aynı şey değildir.
Kur’an, insanın yalnızca başkaları tarafından değil, kendi
kuruntuları tarafından da aldatılabileceğini gösterir. İnsan bazen gerçeği
bilmediği için değil, bildiği gerçekle yüzleşmek istemediği için kendini
kandırır. Yanlışını sürdürmek için bahaneler üretir. Kendi arzusunu doğru kabul
eder. Zamanla bu yanlışlar o kadar normalleşir ki insan artık yanlış yaptığını
bile düşünmez.
İşte Kur’an’ın uyarıları insanı bu noktada sarsar ve
kendisine getirir. İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten
Allah’ın bildirdiğine mi uyuyorum, yoksa Allah adına bana anlatılanlara mı
uyuyorum?” Çünkü bu ikisi aynı şey değildir.
Kur’an, Allah’ın sözü ile insanların din adına ürettikleri
sözlerin birbirinden ayrılması gerektiğini öğretir. Allah’ın kitabı insan için
yeterli bir rehberdir. Allah, insanı başıboş bırakmamış, doğru ile yanlışı
açıklamış ve insanın önüne bir yol koymuştur.
“Bu Kur’an, insanlar için bir açıklamadır; takva sahipleri için bir hidayet
ve öğüttür.”
(Âl-i İmrân, 3/138)
Öyleyse insanın sorumluluğu, Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak ve öğrendiği
gerçekleri hayatına taşımaktır. Sadece okumak yeterli değildir. Sadece
inanıyorum demek de yeterli değildir. İnanç insanın davranışlarına
yansımalıdır. Doğrulukta, adalette, merhamette, emanet konusunda, sözünde
durmada, hakka riayette ve insanlarla ilişkilerinde kendisini göstermelidir.
Lokman Suresi'ndeki uyarı da bu gerçeği güçlü biçimde ortaya
koyar:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı duyarlı olun ve hiçbir babanın evladı, hiçbir
evladın da babası adına bir şey ödeyemeyeceği günden sakının. Allah’ın vaadi
gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı sakın sizi
Allah hakkında aldatmasın.”
(Lokmân, 31/33)
Burada insanın yalnızlığı değil, bireysel sorumluluğu vurgulanmaktadır. Hiçbir
insan bir başkasının yerine hesap veremez. Bir babanın çocuğuna, çocuğun
babasına, bir liderin takipçisine, bir din adamının kendisine güvenen insanlara
veya bir topluluğun üyelerine ait sorumluluğu ortadan kaldırması mümkün
değildir. Her insan kendi tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır.
Kur’an bu gerçeği daha da açık biçimde şöyle bildirir:
“O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından
kaçar. O gün herkesin kendisine yetecek bir işi vardır.”
(Abese, 80/34-37)
Bu ifadeler insanı korkutmak için değil, sorumluluğunu hatırlatmak için vardır.
İnsan bugün başkalarının etkisi altında karar verebilir. Fakat sonuçta kendi
tercihiyle karşılaşacaktır. Bu nedenle “Bana böyle öğretildi”, “Herkes böyle
yapıyor”, “Biz büyüklerimizden böyle gördük” gibi gerekçeler insanın
sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kur’an geçmiş toplumların önemli bir yanlışını da bu şekilde
anlatır. İnsanlar kendilerinden önce yaşayanların peşinden düşünmeden gitmişler
ve sonunda yanlışlarını onların üzerine yüklemeye çalışmışlardır. Fakat
Allah’ın huzurunda herkes kendi tercihiyle karşılaşacaktır.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır: Allah’ın vaadine
güvenen insan, hayatını daha dikkatli yaşar. Çünkü bilir ki hayat anlamsız
değildir. Yaptığı iyilik de kötülük de boşa gitmeyecektir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer
yaparsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu son derece açık biçimde ortaya koyar. İnsan bazen
küçük gördüğü davranışların önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa Allah katında
hiçbir davranış karşılıksız değildir. Bir söz, bir haksızlık, bir iyilik, bir
yardım, bir yalan, bir adalet veya bir zulüm insanın hayatında küçük
görünebilir; fakat Allah’ın bilgisi dışında hiçbir şey kalmaz.
Bu yüzden Allah’ın vaadi insan için hem umut hem de
uyarıdır. Umuttur; çünkü Allah adaleti, rahmeti ve iyiliği karşılıksız
bırakmayacağını bildirmektedir. Uyarıdır; çünkü insanın yaptığı kötülüklerin de
sonuçsuz kalmayacağını haber vermektedir.
Allah’ın vaadini ciddiye alan insan, hayatını başkalarının
beklentilerine göre değil, Allah’ın bildirdiği ölçülere göre düzenler.
İnsanların övgüsü veya yergisi onun temel ölçüsü olmaz. Çünkü bilir ki asıl
değerlendirme insanların yanında değil, Allah’ın huzurundadır.
Dünya hayatı geçicidir. İnsan bugün güçlü olabilir, yarın
güçsüz kalabilir. Bugün zengin olabilir, yarın hiçbir şeyi olmayabilir. Bugün
insanlar tarafından övülebilir, yarın unutulabilir. Fakat Allah’ın vaadi
değişmez. İşte insanın güveneceği gerçek budur.
Kur’an, insanın dünya hayatını terk etmesini değil, dünyayı
doğru yere koymasını ister. Dünya araçtır, amaç değildir. Mal araçtır, amaç
değildir. Makam araçtır, amaç değildir. İnsanların beğenisi araç bile değildir;
çünkü insanın Allah’ın hoşnutluğunun önüne geçireceği bir değer olamaz.
Asıl mesele, insanın hayatını hangi ölçüyle yaşadığıdır.
Eğer ölçü Allah’ın kitabıysa insan doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilir.
Eğer ölçü toplumun alışkanlıkları, gelenekler, kişilerin sözleri ve din adına
oluşturulan kabuller hâline gelirse insan farkında olmadan Allah ile
aldatılabilir.
Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman ciddi sorular
sorması gerekir: Ben neye inanıyorum? İnancımın dayanağı nedir? Allah’ın
söylediğini mi kabul ediyorum, yoksa Allah adına söylenenleri mi? Hayatımı
dünya hayatının geçici beklentileri mi yönlendiriyor, yoksa Allah’ın vaadi mi?
Bir yanlış yaptığımda onu düzeltmeye mi çalışıyorum, yoksa kendime mazeret mi
üretiyorum?
Bu sorular insanı kendi iç dünyasıyla yüzleştirir. Çünkü
Allah’ın vaadi yalnızca gelecekle ilgili bir haber değildir; bugünkü hayatımızı
da şekillendiren bir gerçektir. İnsan gelecekte ne olacağını düşünüyorsa bugün
ne yaptığını da düşünmelidir.
Sonuçta mesele çok açıktır: Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya
hayatı geçicidir. İnsan sorumludur. Hiç kimse kendi sorumluluğunu bir başkasına
devredemez. Hiçbir insan Allah’ın adını kullanarak kendisini sorumluluktan
kurtaramaz. Hiçbir gelenek, hiçbir makam, hiçbir topluluk ve hiçbir kişi
Allah’ın bildirdiği gerçeğin yerine geçirilemez.
İnsana düşen, dünya hayatının aldatıcılığına kapılmadan
Allah’ın kitabına yönelmek, doğruyu yanlıştan ayırmak, yaptığı tercihler
üzerinde düşünmek ve hayatını hakka göre düzenlemektir. Çünkü sonunda insanın
karşısına çıkacak olan, insanların kendisi hakkında ne düşündüğü değil, kendi
hayatında ne yaptığıdır.
Allah’ın vaadi gerçektir. İnsan da bu gerçeğin karşısında
sorumludur. Bu nedenle hayatı ertelememek, doğruyu bildiği hâlde onu terk
etmemek ve Allah’ın adını kullanarak kendisini avutacak hiçbir aldatıcıya
teslim olmamak gerekir. Kur’an’ın uyarısı tam olarak budur: Dünya sizi
aldatmasın, Allah ile de aldatılmayın. Allah’ın vaadi gerçektir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com