KUR'AN'A GÜVENMEYEN İNSAN, KUR'AN'A İMAN ETTİĞİNİ SÖYLESE DE ÇELİŞKİ İÇİNDEDİR

 KUR'AN'A GÜVENMEYEN İNSAN, KUR'AN'A İMAN ETTİĞİNİ SÖYLESE DE ÇELİŞKİ İÇİNDEDİR

Hayatım boyunca din üzerine sayısız insanla konuştum. Farklı yaşlardan, farklı eğitim seviyelerinden, farklı mezhep ve cemaatlerden insanlarla uzun sohbetler yaptım. Yıllar içerisinde dikkatimi çeken ortak bir durum var. Atalarından devraldığı dini sorgulamadan yaşayan insanların büyük çoğunluğuyla Kur'an merkezli bir sohbeti uzun süre devam ettirmek neredeyse mümkün olmuyor.

İlk dakikalarda konuşma oldukça sakin ilerliyor. Ancak konu Kur'an'ın söylediklerine geldiğinde sohbetin yönü değişmeye başlıyor. Deliller ortaya konuldukça ses tonu yükseliyor, sabır azalıyor, öfke artıyor. Hatta bazı insanlar hakaret etmeye, alay etmeye veya karşısındakini küçümsemeye kadar gidebiliyor.

Oysa Kur'an bize bunun tam tersini öğretiyor. Yüce Allah, Firavun gibi yeryüzünün en azgın zalimlerinden birine gönderdiği Musa ve Harun'a şöyle buyuruyor:
"Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar."
(Tâhâ, 20/44)
Dikkat edelim. Karşıdaki kişi Firavun... Kendisini ilah ilan etmiş bir zalim... Buna rağmen Allah'ın emri yumuşak konuşmaktır. Bugün ise Kur'an'dan bir ayet okunduğunda, birçok insan öfkesine hâkim olamıyor. Çünkü tartışmanın merkezinde artık Allah'ın kitabı değil, yıllardır sorgulamadan doğru kabul ettiği bilgiler bulunuyor.

Sohbetlerimde sürekli aynı tabloyla karşılaşıyorum. Arkadaşım konuşuyor... Bir iddia ortaya koyuyor. Ben yalnızca şunu söylüyorum: "Kur'an'da bunun karşılığını göremiyorum." Başka bir delil getiriyor. Yine aynı cevabı veriyorum: "Kur'an bunu söylemiyor." Farklı bir konuya geçiyor. Yine aynı cevap: "Kur'an böyle demiyor." Saatler geçiyor... Konu değişiyor... Örnekler değişiyor... Fakat verilen cevap değişmiyor. Çünkü benim ölçüm bellidir. Allah'ın kitabında olmayanı din adına Allah'a isnat edemem.

İşin en düşündürücü tarafı ise şudur: Karşımdaki insan bir kez olsun durup, "Peki Kur'an bu konuda ne diyor?" diye sormuyor. İşte asıl problem burada başlıyor. Çünkü gerçekten Kur'an'ı ölçü kabul eden biri, ilk önce Allah'ın ne söylediğini öğrenmek ister. Bir konuda anlaşmazlık yaşandığında yapılacak ilk iş, Allah'ın kitabına dönmektir.
Kur'an da zaten bunu emreder.
"Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resulüne götürün..."
(Nisâ, 4/59)
Resul hayattayken mesele ona götürülüyordu. Resul vefat ettikten sonra ise geriye onun tebliğ ettiği vahiy kalmıştır. Çünkü Resul, insanları kendi sözlerine değil, Allah'ın indirdiği kitaba çağırmıştır. Ne var ki birçok insanın zihninde farklı bir sistem oluşmuştur.

Kur'an vardır... Ama onun yanında vazgeçilmez kabul edilen başka kitaplar da vardır. Hatta çoğu zaman bu kitaplar Kur'an'ın önüne geçirilmektedir. İnsanlara açıkça, "Kur'an yeterlidir." dediğinizde rahatsız oluyorlar. Fakat, "Falanca kitap da dinin vazgeçilmez kaynağıdır."

dediğinizde hiçbir problem yaşamıyorlar. Bu durum insanı ister istemez şu soruyla baş başa bırakıyor: Gerçek güven nerede? Kur'an'da mı? Yoksa Kur'an dışındaki kaynaklarda mı?

Hiç kimse çıkıp, "Ben Kur'an'a iman etmiyorum." demez. Çünkü bunu söylemenin ne kadar ağır bir söz olduğunu bilir. Ama fiilî durum bazen sözden çok daha açıktır. Bir insan,
"Kur'an eksik açıklamıştır." diyorsa... "Bu konu Kur'an'da yok ama başka kitap tamamlıyor." diyorsa... "Kur'an'ın söylediğinin aksini rivayet söylüyorsa rivayet tercih edilir." diyorsa... Artık burada ciddi bir problem vardır. Bu sadece bir yorum farklılığı değildir. Bu, güvenin yön değiştirmesidir. Nitekim bazı din adamlarının, "Kur'an bir konuda bir şey söylüyorsa, hadis onun aksini söylüyorsa hadis alınır." şeklindeki ifadeleri bunun en açık örneklerinden biridir.

Bu söz üzerinde sakin bir şekilde düşünelim. Kur'an Allah'ın kelamıdır. Hadis ise insanlara Nebi Muhammedim ölümünden 200-250yıl sonra rivayet yoluyla ulaşmıştır. Eğer rivayet, Allah'ın kitabının önüne geçiriliyorsa bunun anlamı nedir? Bu durumda tercih edilen Allah'ın sözü değil, rivayet olmaktadır.

Böyle bir anlayışın Kur'an'dan onay alması mümkün değildir. Çünkü Allah kendi kitabı hakkında şöyle buyurur:
"Rabb’inin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur."
(En'âm, 6/115)

Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

"Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren, rahmet ve Müslümanlar için müjde olarak indirdik."
(Nahl, 16/89)
Kur'an kendisini "her şeyi açıklayan" olarak tanıtıyorsa, bir müminin ilk güveneceği kaynak da yine Kur'an olmak zorundadır. Allah'ın eksik bıraktığını iddia etmek, farkında olmadan Allah'ın kitabına güvenmemek anlamına gelir. Çoğu insan bunu bilinçli yapmaz. Çünkü çocukluğundan itibaren aynı anlayışın içinde yetişmiştir. Dedesinden, babasından, mahallesinden, cemaatinden, hocasından ne öğrendiyse onu din zannetmiştir.

Kur'an ise çoğu zaman sadece mezarlıklarda okunan, sevap kazanmak için tilavet edilen kutsal bir kitap olarak kalmıştır. Anlamını öğrenmek ikinci plana itilmiştir. İşte bu yüzden insanlar, Allah'ın kitabını değil; kendilerine öğretilmiş dini savunmaktadır. Kur'an konuşulduğunu zannederler; aslında konuşulan, mezhep kültürü, gelenek, rivayet ve alışkanlıklardır.

Kur'an'a gerçekten iman eden insanın tavrı ise farklı olmalıdır.

Bir ayet okuduğunda, daha önce öğrendiği bilgiyle çelişiyorsa hemen savunmaya geçmek yerine kendisine şu soruyu sormalıdır: "Ben bugüne kadar yanlış öğrenmiş olabilir miyim?" İşte hidayetin kapısı tam da burada açılır. Çünkü hakikati arayan insan, önce kendi doğrularını sorgulama cesareti gösterir. Kur'an defalarca, "Düşünmez misiniz?", "Akletmez misiniz?", "Hiç ibret almaz mısınız?" diye sorarken, aslında insanı körü körüne taklitten kurtarmayı hedeflemektedir. Ne yazık ki birçok insanın önündeki en büyük engel inkâr değil, şartlanmışlıktır. Kur'an'a inanmadığını söylemez. Fakat Kur'an'ın hükmü ile atalarından öğrendiği bilgi çatıştığında tercih ettiği şey, çoğu zaman Allah'ın kitabı değil, alışkanlıkları olur. İşte asıl üzerinde düşünülmesi gereken mesele budur. Kur'an'a gerçekten iman etmek, onu sadece öpmek, yüksek bir rafa koymak veya güzel sesle okumak değildir.

Gerçek iman; Allah'ın kitabını dinin tek mutlak ölçüsü kabul etmek, onun hükmünü bütün diğer sözlerin üzerinde tutmak ve gerektiğinde yıllardır doğru bildiği bütün yanlışları Kur'an'ın önünde terk edebilmektir.

İnsan bunu başarabildiği gün, Allah'ın kitabına gerçekten güvenmeye başlamış olacaktır.

 

  KUR'AN'A GÜVENMEYEN İNSAN, KUR'AN'A İMAN ETTİĞİNİ SÖYLESE DE ÇELİŞKİ İÇİNDEDİR Hayatım boyunca din üzerine sayısız insan...