MÜMİN OLMAYAN CENNETE GİREBİLİR Mİ?
Cennete kimler girecek? Daha doğrusu, Allah katında cennete girmeye layık
olan insanın temel özelliği nedir? Bu soruya cevap verirken insanların
kendilerine taktıkları dinî isimlerden mi hareket edeceğiz, yoksa Rabb’imizin
Kur’an’da ortaya koyduğu ölçüye mi bakacağız?
Bence önce şu noktayı netleştirmemiz gerekiyor: Kur’an cenneti herhangi
bir dinî etiketin karşılığı olarak göstermiyor. Yani “Ben Yahudiyim”, “Ben
Hristiyanım”, “Ben Müslümanım” demek, tek başına insanın cennete gireceğini
gösteren bir belge değildir. Çünkü Allah insanların isimlerine ve iddialarına
değil, imanlarına ve amellerine bakmaktadır. Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü çok
daha açık ve anlaşılırdır.
“İman eden ve salih amel işleyenler ise cennet halkıdır. Onlar orada sürekli
kalacaklardır.” (Bakara, 2/82)
Bu ayete dikkat ettiğimizde iki temel unsur görüyoruz: iman ve salih amel.
Demek ki cennetin ölçüsü yalnızca bir kimlik değildir. İnsan kendisini hangi
dinin mensubu olarak tanımlarsa tanımlasın, Allah katındaki değerlendirme iman
ve salih amel üzerinden yapılmaktadır.
Burada hemen şu soru ortaya çıkıyor: Peki mümin olmayan bir insan cennete
girebilir mi? Kur’an’ın verdiği ölçü açısından baktığımızda cevap nettir: Cennet
müminler içindir. Çünkü Kur’an cennet ile iman arasında doğrudan bağ
kurmaktadır. İman eden ve salih amel işleyenlerin cennet halkı olduğunu açıkça
bildirmektedir. Buna karşılık iman etmeyenler için cennet vaadi
bulunmamaktadır.
Fakat burada “mümin” kelimesini doğru anlamamız gerekiyor. Mümin olmak
yalnızca “Allah vardır” demek değildir. Çünkü Kur’an bize Allah’ın varlığını
kabul eden fakat O’na ortak koşan insanların da bulunduğunu bildirir.
“Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan iman etmezler.”
(Yûsuf, 12/106)
Demek ki insanın Allah’ın varlığını kabul etmesi, tek başına Kur’an’ın tarif
ettiği iman değildir. İman, Allah’ı Rabb kabul etmeyi, O’na ortak koşmamayı,
O’nun ayetlerine güvenmeyi ve O’nun gösterdiği yola teslim olmayı gerektirir.
Nitekim Allah şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’a, Elçisi’ne, Elçisi’ne indirdiği Kitab’a ve daha
önce indirdiği kitaba iman edin.”
(Nisâ, 4/136)
Burada Allah’a iman ile Kitap’a iman birlikte zikrediliyor. Bu bize çok önemli
bir şey söylüyor: Allah’a iman ettiğini söyleyen insan, Allah’ın gönderdiği
vahye karşı kayıtsız kalamaz. Çünkü Allah’a iman, O’nun rehberliğine güvenmeyi
de beraberinde getirir.
İşte bu noktada Yahudi ve Hristiyanlar konusu gündeme geliyor. Kur’an bu
konuda bizim alıştığımızdan daha dikkatli bir dil kullanıyor. İnsanları sadece
taşıdıkları dinî isim üzerinden değerlendirmiyor. Bakara Suresi 62. ayette
şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah’a ve
Ahiret Günü’ne iman eden ve salih amel işleyenler için Rabb’leri katında
ödülleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
(Bakara, 2/62)
Bu ayeti okuduğumuzda çok önemli bir ayrıntıyla karşılaşıyoruz. Ayette
Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler ayrı ayrı zikrediliyor. Fakat onların
kurtuluşu sadece bu isimlere bağlanmıyor. Hemen ardından ölçü açıklanıyor:
Allah’a iman, Ahiret Günü’ne iman ve salih amel.
Bu durumda “Bütün Hristiyanlar cennete girer” diyemeyiz. Aynı şekilde
“Bütün Yahudiler cennete giremez” de diyemeyiz. Çünkü Allah böyle bir toplu
hüküm vermiyor. Allah’ın ortaya koyduğu ölçüyü dikkate almak zorundayız.
Burada çok ince bir mesele var. Bir insan kendisini Hristiyan olarak
tanımlıyor olabilir. Fakat onun Allah katındaki gerçek durumunu yalnızca bu
isim belirlemez. Aynı şekilde bir insan kendisine Müslüman diyebilir; fakat bu
isim de onun gerçekten mümin olduğunun otomatik belgesi değildir. Çünkü
Kur’an’da iman ile sadece söz arasında fark vardır.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Bedevîler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz; fakat ‘Teslim
olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmemiştir.”
(Hucurât, 49/14)
Demek ki insanın kendisine verdiği isim ile Allah katındaki gerçek durumu aynı
şey değildir. Bir insan “Müslümanım” diyebilir ama Allah’ın ayetlerine sırt
çevirebilir. Bir başkası “Hristiyanım” diyebilir ama Allah’a gerçekten iman
eden, şirki reddeden ve kendisine ulaşan hakikate teslim olan bir hayat
yaşayabilir. Bu durumda bizim yapmamız gereken insanların etiketlerine bakarak
onların Allah katındaki derecelerini belirlemek değildir.
Çünkü Allah kalpleri bilir.
Burada “O hâlde Hristiyan olan biri mümin olabilir mi?” sorusu ortaya
çıkıyor. Kur’an’ın kavramları açısından baktığımızda, insanın taşıdığı
toplumsal veya tarihî kimlik ile Allah katındaki iman durumunu birbirinden
ayırmamız gerekir. Eğer bir insan Allah’a inanıyor, O’na ortak koşmuyor, Ahiret
Günü’ne inanıyor, Allah’ın kendisine ulaştırdığı vahye teslim oluyor ve salih
amel işliyorsa, sırf doğduğu toplum veya taşıdığı geleneksel isim üzerinden
onun Allah katındaki durumunu bizim belirlememiz doğru değildir.
Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, hanif bir Müslümandı;
Allah’a ortak koşanlardan da değildi.”
(Âl-i İmrân, 3/67)
Bu ayet bize “Müslüman” kavramının yalnızca belirli bir topluluğun ismi
olmadığını gösteriyor. İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olmadığı söylenirken
onun “Müslüman” olduğu bildiriliyor. Buradaki Müslümanlık, Allah’a teslimiyeti
ifade ediyor.
O hâlde asıl mesele isim değil, teslimiyettir.
Bir insanın “Ben Hristiyanım” demesi onun mutlaka Allah’a ortak koştuğu
anlamına gelmediği gibi, “Ben Müslümanım” demesi de onun mutlaka mümin olduğunu
göstermez. İnsanların birbirlerine verdiği isimler başka, Allah’ın insanı
değerlendirdiği ölçü başkadır.
Fakat burada Hristiyanlık inancının içerisinde bulunan bazı anlayışların
Kur’an tarafından açıkça reddedildiğini de görmezden gelemeyiz. Örneğin
Allah’ın üçten biri olduğunu söyleyen anlayış Kur’an tarafından kabul edilmez:
“Şüphesiz ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir
ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Mâide, 5/73)
Dolayısıyla “Her Hristiyan mümindir” diyemeyiz. Çünkü Hristiyanlık adı altında
Allah’ın birliğine aykırı inançlar vardır. Fakat aynı nedenle “Hristiyan
olduğunu söyleyen herkes kesinlikle Allah katında mümin değildir” demek de
doğru olmaz. Çünkü kişinin gerçek imanını, kalbindeki durumunu, kendisine
ulaşan hakikati ve onun karşısındaki tavrını bütün ayrıntılarıyla yalnızca
Allah bilir.
Burada bizim yapabileceğimiz şey, Kur’an’ın ölçüsünü ortaya koymaktır.
Kur’an’ın ölçüsü şudur: Allah’a iman, Ahiret Günü’ne iman, şirkin
reddedilmesi, Allah’ın vahyine teslimiyet ve salih amel.
Bu bizi çok önemli bir sonuca götürüyor: Cennetin anahtarı dinî etiket
değil, imandır.
Fakat iman da yalnızca dilde söylenen bir söz değildir. İman insanın
hayatına yansır. Allah’a gerçekten güvenen insan, O’nun gösterdiği yolda
yürümeye çalışır. Allah’ın ayetlerini kabul eden insan, onları hayatında
karşılıksız bırakmaz. Elbette insan hata yapabilir, günah işleyebilir,
tökezleyebilir. Fakat mümin ile inkârcı arasındaki temel farklardan biri de
burada ortaya çıkar: Mümin, hatasını Allah’ın önünde görür, dönüş yolunu arar
ve Rabb’ine yönelir.
Bu nedenle “Mümin olmayan cennete girebilir mi?” sorusuna Kur’an’ın genel
ölçüsüyle baktığımızda hayır, cennet müminler içindir diyebiliriz. Ancak
bundan sonra “Şu kişi mümindir, şu kişi değildir” şeklinde insanlar hakkında
kesin hükümler vermeye başladığımızda dikkatli olmamız gerekir. Çünkü
insanların nihai durumlarını Allah bilir.
Bu ayrım çok önemlidir. Ölçüyü söylemek başka, kişiye hüküm vermek
başkadır.
Kur’an bize cennete gireceklerin niteliğini bildirir; fakat tek tek
insanların kalplerini açıp onların gerçek iman derecelerini belirleme yetkisi
vermez.
Bir başka önemli konu da şudur: Allah insanlara haksızlık etmez.
“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık etmez. Yapılan iyilik bir güzellik ise
onu kat kat artırır ve kendi katından büyük bir ödül verir.”
(Nisâ, 4/40)
Bu ayet, Allah’ın adaletini anlamamız açısından son derece önemlidir. Bir
insanın hayatı, imkânları, kendisine ulaşan bilgi, karşılaştığı hakikat ve
yaptığı tercihler Rabb’imiz tarafından bizim bilemeyeceğimiz bütün
ayrıntılarıyla bilinmektedir. Bu nedenle biz Kur’an’ın ölçüsünü anlatırız ama
Allah’ın yerine geçip insanların son hükmünü vermeyiz.
Şimdi baştaki soruya tekrar dönelim: “Mümin olmayan cennete giremez”
diyebilir miyiz? Evet, Kur’an’ın cennet ve iman arasındaki ilişkisinden
hareketle bunu söyleyebiliriz. Cennet, iman eden ve salih amel işleyenler
için hazırlanmış bir karşılıktır. Fakat “mümin” kavramını daraltıp sadece
belirli bir topluluğun adı hâline getirmemeliyiz. Aynı şekilde “Hristiyan” veya
“Yahudi” sıfatını taşıyan herkesin Allah katında aynı durumda olduğunu da
düşünmemeliyiz.
Asıl mesele şudur: İnsan Rabb’ine gerçekten iman etmiş midir? O’na ortak
koşuyor mu? Allah’ın vahyine karşı nasıl bir tavır içindedir? Ahiret bilinciyle
yaşıyor mu? Salih ameller üretiyor mu? Kur’an’ın bize gösterdiği ölçü budur. Bu
nedenle belki de cümlemizi şöyle kurmak en doğru şeklidir:
Cennete
girecek olanlar, Allah’ın kabul ettiği anlamda mümin olan ve salih amel
işleyenlerdir. İnsanların dünyada taşıdığı dinî isimler ise tek başına onların
Allah katındaki durumunu belirlemez.
Böyle baktığımız zaman Yahudi, Hristiyan ve Müslüman kavramlarını da daha
doğru bir yere oturtmuş oluruz. Çünkü Rabb’imizin dini insanlara verilmiş bir
soy, millet veya grup üstünlüğü değildir. Allah katında değer, iman ve takva
ile belirlenir.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi
tanımanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında
sizin en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Sonuçta, bizim görevimiz insanların cennete veya cehenneme gireceğini dağıtmak
değildir. Bizim görevimiz Rabb’imizin koyduğu ölçüyü doğru anlamak ve
anlatmaktır. Kur’an’ın bize öğrettiği ölçü açıktır: isim değil iman, iddia
değil teslimiyet, söz değil salih amel. Kimin gerçek anlamda mümin olduğunu
ve kimin hangi şartlar altında ne kadar sorumlu olduğunu ise en iyi bilen
Rabb’imizdir.
Bu nedenle bir insanın “Ben Hristiyanım” veya “Ben Yahudiyim” demesi bizi
yanıltmamalı; aynı şekilde “Ben Müslümanım” demesi de bizi hemen hüküm vermeye
götürmemelidir. Çünkü Allah katındaki gerçek sıfatı belirleyen, insanın kendi
söylediği isimden çok, Rabb’ine karşı iman ve teslimiyetidir.
Ve belki de bütün bu konuşmanın en kısa özeti şudur: Cennetin ölçüsü
bir kimlik kartı değil, iman ve salih ameldir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine
rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com