RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

RESÛLE TÂBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

İnsan, hayatı boyunca mutlaka birilerine tâbi olur. Kimi anne ve babasının izinden gider, kimi toplumun benimsediği anlayışı sorgulamadan kabul eder, kimi de bir lideri, bir hocayı, bir şeyhi veya bir topluluğu kendisine rehber edinir. Hiç kimse tamamen bağımsız bir hayat yaşamaz. Asıl mesele, kime tâbi olduğumuzdur. Çünkü tâbi olunan yol, sonunda varılacak yeri de belirler.

Kur'an, bu sorunun cevabını açık ve net bir şekilde vermektedir. Rabb'imiz, Elçisine şöyle buyurur:
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)
Bu ayet, Resûl'ün hayatındaki en önemli ölçüyü ortaya koymaktadır. O, kendi düşüncelerine göre hareket etmemiş, insanların beklentilerine göre konuşmamış, gelenekleri din edinmemiştir. Onun tek rehberi Allah'ın vahyi olmuştur.
Başka bir ayette ise Rabb'imiz şöyle buyurur:
"Rabb'inden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilâh yoktur." (En'âm, 6/106)
Demek ki Resûl'ün tâbi olduğu kaynak yalnızca vahiydir. Öyleyse bugün Resûl'e tâbi olmak isteyen herkesin de onun tâbi olduğu vahye, yani Kur'an'a tâbi olması gerekir.

Muhammed hayattayken insanlar onu görüyor, Kur'an'ı onun yaşayışında gözlemliyorlardı. O, vahyin yaşayan örneğiydi. İnsanları kendisine çağırmıyor, yalnızca Rabb'inin indirdiği vahye çağırıyordu. Kendisini dinin kaynağı olarak değil, Allah'ın mesajını eksiksiz ulaştıran bir elçi olarak tanıtıyordu. Bu sebeple ona tâbi olmak, aslında onun bağlı olduğu vahye tâbi olmak demekti.

Ne var ki zaman içerisinde Kur'an'ın dışında Nebi Muhammed'e de din koyucu nitelikte vahiyler geldiği anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu anlayışa göre Kur'an'ın yanında ikinci bir vahiy kaynağı daha vardır ve hadisler de bu vahyin bir parçası kabul edilmektedir. Hatta bu düşünceyi daha da ileri götürerek, "Hadis ile ayet çelişirse hadis esas alınır." diyebilenler bile çıkmıştır.

Oysa Kur'an, Resûl'ün görevini ve bağlı olduğu kaynağı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.
"De ki: Ben, size vahyedilenden başkasına uymam." (Ahkâf, 46/9)

"Rabb'inden sana vahyedilene uy." (En'âm, 6/106)
Bu ayetler ortadayken, Resûl'ün Kur'an dışında din adına başka bir vahye tâbi olduğunu söylemek, Kur'an'ın kendi beyanıyla bağdaşmamaktadır. Resûl, kendisine indirilen vahyin dışına çıkmamış, insanları da yalnızca o vahye çağırmıştır. Bu sebeple Kur'an ile çeliştiği iddia edilen bir rivayeti Kur'an'ın önüne geçirmek, Resûl'e tâbi olmak değil; Resûl'ün tâbi olduğu vahyin önüne başka bir otorite koymaktır.

Bugün ise birçok insan Kur'an'a tâbi olmak yerine, çeşitli kişi ve yapılara tâbi olmayı din zannetmektedir. Kimi mezhebinin görüşlerini sorgulanamaz kabul etmekte, kimi şeyhinin sözlerini Allah'ın hükmü gibi görmektedir. Kimileri bir tarikatın, kimileri bir cemaatin, kimileri de din adına konuşan bazı kişilerin söylediklerini Kur'an'ın önüne geçirebilmektedir. Böylece bağlılık Allah'a ve O'nun kitabına değil, insanlara yönelmektedir.

Elbette ilim sahibi kimselerden faydalanılır, onların bilgi ve tecrübelerinden istifade edilir. Ancak hiçbir insan masum değildir ve hiçbir insanın sözü Allah'ın sözüyle aynı değerde değildir. Kur'an, körü körüne bağlılığı değil; akletmeyi, araştırmayı ve delile göre hareket etmeyi emretmektedir.

İslâm dünyasının bugün bu kadar parçalanmış olmasının sebeplerinden biri de budur. Aynı Kur'an'a inandığını söyleyen insanlar, farklı mezhep, tarikat ve cemaat bağlılıklarını dinin merkezine yerleştirmiş; ortak ölçü olan Kur'an ise çoğu zaman ikinci plana itilmiştir. Oysa Rabb'imiz birlik istiyorsa, bu birliğin temeli de tek bir kaynak olmalıdır.

Resûl, insanları kendi etrafında toplamamış, Allah'ın kitabı etrafında toplamıştır. Çünkü insanlar hata yapabilir, değişebilir ve vefat ederler; fakat Allah'ın kelâmı değişmez. Bu sebeple gerçek tâbi oluş, bir insanın peşinden gitmek değil, o insanın tâbi olduğu hakikatin peşinden gitmektir.

Bugün Resûl'e bağlılığın en samimi göstergesi, onun bağlı kaldığı Kur'an'a bağlı kalmaktır. Bir mümin, duyduğu her sözü Kur'an'ın ölçüsüne vurmalıdır. Kur'an'a uygun olanı kabul etmeli, uygun olmayanı ise kim söylemiş olursa olsun kabul etmemelidir.

Sonuç
Tâbi olmak, bir insanı yüceltmek veya onun adına söylenen her sözü sorgusuz kabul etmek değildir. Gerçek tâbi oluş, Allah'ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir. Resûl'ün bütün hayatı bunun en güzel örneğidir. O, insanları kendisine değil, Rabb'ine çağırmış; kendi sözünü değil, Allah'ın vahyini tebliğ etmiştir.

Bugün de Resûl'e gerçekten tâbi olmak isteyen kimsenin yapacağı şey bellidir: Onun izlediği yolu izlemek. O yol ise yalnızca Kur'an'ın yoludur.

Bir mümin; şeyhini, hocasını, mezhebini, tarikatını, cemaatini veya herhangi bir âlimi Allah'ın kitabının önüne geçiremez. Her söz Kur'an'ın ölçüsüne vurulmalı; ona uygun olan alınmalı, uygun olmayan ise kimden gelirse gelsin terk edilmelidir. Çünkü mutlak doğru yalnızca Allah'ın sözüdür.

Resûl'e tâbi olmak, onun adını sıkça anmakla değil; onun ömrü boyunca bağlı kaldığı vahye bağlı kalmakla mümkündür. O, kendisine değil, Rabb'inin kitabına çağırdı. Bugün de ona tâbi olmak isteyenler, aynı çağrıya uymalıdır.
"De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah'a çağırırız..." (Yûsuf, 12/108)
Resûl'ün yolu budur. Ona tâbi olmak isteyenlerin yolu da budur: İnsanlara değil Allah'a, rivayetlere değil vahye, zanlara değil Kur'an'a tâbi olmak.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  NEBİ İSA GERİ DÖNECEK Mİ? Nebi İsa’nın kıyametten önce yeniden dünyaya geleceği düşüncesi, İslam dünyasında uzun zamandır kabul gören in...