YAŞANAN DİNDE GÜNAH ÇIKARMA SEANSLARI
İnsan, hata yapabilen bir varlıktır. Kur'an da bunu kabul
eder. Ancak Kur'an'ın gösterdiği çözüm, günahın üzerini birtakım dinî
ritüellerle örtmek değil; samimi bir dönüş, yanlışın terk edilmesi, hakkın
yerine getirilmesi ve salih amellerle yeni bir hayat kurmaktır. Ne yazık ki
yaşanan din anlayışında bu gerçek çoğu zaman tersine çevrilmiştir.
İnsanlara öyle bir din anlatılmıştır ki, sanki günah işlemek
çok büyük bir problem değildir. Çünkü belirli zamanlarda yapılacak bazı
uygulamalarla bütün hesaplar sıfırlanacaktır.
Böyle düşünülünce ortaya şu tablo çıkıyor:
- Hangi
vaktin salatını (namazını) yerine getiriyorsanız, bir önceki vakitten bu
yana işlediğiniz bütün günahların silineceği söyleniyor.
- Beş
vakit salatı (namazı) yerine getirmiyorsanız ama cuma günleri
gidiyorsanız, bir haftalık günahınızın affedileceği anlatılıyor.
- Bunu
da yapmıyorsanız, Ramazan ayında tuttuğunuz oruçla bir yıllık günahınızın
temizleneceği söyleniyor.
- Oruç
da tutamadınız; Kâbe'ye gidip Arafat'a çıkarsanız anadan doğmuş gibi
tertemiz olacağınız söyleniyor.
- Bunları
da yapamadınız; önemli değil, sizi kurtaracak şefaatçiler olduğu
anlatılıyor.
- Bir
de mübarek kabul edilen gecelerde yapılan ibadetlerle geçmiş günahların
bağışlanacağı söyleniyor.
- Hiçbirini
yapamadınız mı? Ölüm anında birkaç kelime söylemeniz yeterli deniliyor.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Eğer bütün bunlar doğru
olsaydı, insanların kötülükten uzak durmaları için hangi sebep kalırdı?
Hırsızlık yapan da... Rüşvet alan da... hakkı hukuku çiğneyenyen
de... İftira atan da...
Faizle insanları ezen de... Yetimin hakkını gasp eden de... Nasıl olsa belli
zamanlarda günahlarını sildireceğini düşünmez miydi? Hiç fark ettiniz mi? Böyle
bir din anlayışında günah işlememek değil, günahı sildirmek önemli hâle geliyor.
Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu din tam tersidir. Allah,
insanı sorumluluk sahibi olarak yaratmıştır. Hiç kimse yaptığı kötülüğün
hesabından kaçamaz. Hiçbir ibadet, zulmün üzerini örten bir perde değildir.
"Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah dileyeni
(layık gördüğünü) temize çıkarır ve onlar hurma çekirdeğinin üzerindeki ince
iplik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar."
(Nisa, 4/49)
Dikkat edin... Ayette insanlar kendilerini temize çıkarıyorlar. Yani "Ben
zaten affoldum.", "Ben kurtuldum.", "Ben cennetliğim."
diyerek kendilerine güven veriyorlar. Allah ise bunu reddediyor. Temize çıkarma
yetkisi yalnız Allah'a aittir. İnsan kendi hakkında hüküm veremez. Bugün birçok
kişi yaptığı ibadetleri adeta bir af belgesi gibi görüyor. Oysa Kur'an'da
ibadet, insanı kötülükten uzaklaştırdığı sürece anlam kazanır.
"Sana vahyedilen Kitabı oku ve salatı (namazı) yerine getir. Çünkü
salat (namaz) hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar..."
(Ankebut, 29/45)
Burada çok önemli bir ölçü veriliyor. Bir insan yıllarca namazını yerine
getiriyor fakat hâlâ yalan söylüyor, insanları aldatıyor, hak yiyor,
kibirleniyor, adaletsizlik yapıyorsa ortada ciddi bir problem vardır.
Çünkü Kur'an'a göre namazın amacı sadece belirli hareketleri
yapmak değildir. İnsanı değiştirmektir. İnsanın ahlakını güzelleştirmektir. İnsanı
Allah'ın koyduğu ölçülere yaklaştırmaktır. Kur'an hiçbir yerde "İbadet
ettin, artık istediğin gibi yaşayabilirsin." demez. Tam tersine her
ibadetin insanı daha duyarlı, daha adaletli ve daha merhametli hâle getirmesini
ister. Düşünün... Bir doktor size ağır bir hastalık için ilaç verdi. Siz ilacı
her gün düzenli içiyorsunuz ama hastalık giderek ağırlaşıyor. Bu durumda ne
dersiniz? "İlaç görevini yapmıyor." İşte ibadet de böyledir. Hayatı
değiştirmiyorsa, insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa kişi kendisini
sorgulamalıdır. Kur'an'ın anlattığı tevbe de çok farklıdır. Tevbe yalnızca
"Allah'ım beni affet." demek değildir. Yanlışı terk etmektir. Zarar
verdiysen telafi etmektir. Kul hakkı yediysen geri vermektir. Adaletsizlik
yaptıysan düzeltmektir. Hayatı değiştirmektir.
"Ey iman edenler! Allah'a içten ve samimi bir tevbe ile
yönelin..."
(Tahrîm, 66/8)
Samimi tevbe, aynı yanlışta ısrar ederek af beklemek değildir. Kur'an'da
affedilme ümidi vardır ama bu ümit sorumluluktan kaçış kapısı değildir. Allah
hem çok bağışlayandır hem de hesabı en iyi görendir. Kur'an'da dikkat çeken
başka bir gerçek de şudur: Hiç kimse bir başkasının yükünü taşıyamaz. Hiç kimse
bir başkasını kurtaramaz. Hiç kimse başkasının günahını silemez.
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez..."
(En'âm, 6/164)
Bu ilke, din adına ortaya atılan birçok inancı tek başına değerlendirmeye
yeterlidir. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir makam... Hiçbir kişi...
Hiçbir din büyüğü... Hiçbir veli... Hiçbir şeyh... Hiçbir cemaat... Hiçbir
mezhep... İnsanı Allah'ın huzurunda hesap vermekten kurtaramaz.
Kur'an insanı doğrudan Allah ile muhatap yapar. Araya hiçbir
kurtarıcı koymaz. İnsanların çoğu, Allah'ın affediciliğini konuşur; fakat O'nun
adaletini konuşmayı ihmal eder. Oysa Kur'an'da bu iki özellik birlikte
zikredilir. Allah bağışlayandır. Ama aynı zamanda mutlak adalet sahibidir. Hiç
kimsenin hakkını kimseye bırakmaz. Hiçbir zulmü karşılıksız bırakmaz. Hiçbir
iyiliği de zayi etmez.
"Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük
yaparsa onu görür."
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, bütün insanlık için değişmeyen bir ilkedir. Ne ibadetler kötülüğü
görünmez hâle getirir... Ne de günahlar yapılan iyilikleri tamamen yok eder. Herkes
yaptığının karşılığını görecektir. Kur'an'ın oluşturduğu bilinçte insan,
affedilmeyi umarken aynı zamanda hesap gününden de korkar. Bu denge
kaybolduğunda din, sorumluluk olmaktan çıkar; güvence belgesine dönüşür. İşte
bugün yaşanan problemlerden biri de budur. İnsanlar Allah'ın dinini yaşamak
yerine, kendilerini rahatlatan din anlayışlarını yaşamayı tercih edebiliyorlar.
Oysa Allah'ın dini, insanı değiştirmek için vardır; vicdanı
susturmak için değil. Şunu hiçbir zaman unutmayın: Kur'an, günah işlemeyi
kolaylaştıran değil, günahı terk ettiren bir kitaptır. Kur'an, insanı sahte
güven duygusuna değil, bilinçli kulluğa çağırır. Kur'an, "Nasıl olsa
affedilirim." düşüncesini değil; "Rabb’imin huzuruna yüz akıyla
çıkabilir miyim?" endişesini öğretir.
Son olarak kendimize şu soruyu soralım: Ben gerçekten
Allah'ın indirdiği dini mi yaşıyorum, yoksa bana öğretilen din anlayışını mı? Çünkü
insan, inancını hangi kaynaktan alıyorsa hayatını da o kaynak şekillendirir.
Eğer yaşadığınız din, Kur'an'ın yanında başka kitapların
belirlediği hükümler üzerine kurulmuşsa, hayatınızı yönlendiren otorite de o
kitapların sahipleri olur. Allah ise insanı yalnızca kendi vahyine
çağırmaktadır.
"Rabb’inizden size indirilene uyun. O'ndan başka velilerin peşinden
gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz."
(A'râf, 7/3)
Kur'an'ın çağrısı açıktır. Kurtuluş; günah çıkarma seanslarında değil, Allah'a
yönelen bilinçli bir hayat yaşamaktadır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com