ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU?

 ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU?

Zekât denildiğinde bugün çoğu insanın zihninde belirli bir hesap ortaya çıkıyor: Malın veya paranın üzerinden bir yıl geçecek, belirli bir miktara ulaşacak, ardından bunun yüzde 2,5’i hesaplanıp verilecek. Oysa Kur’an’a doğrudan baktığımızda, zekâtın böyle dar ve kalıplaşmış bir sisteme indirgenmediğini görüyoruz. Kur’an’da zekât, insanın Allah’a karşı sorumluluğunun ve toplum içinde adaletin gerçekleşmesinin önemli unsurlarından biri olarak karşımıza çıkar. Ancak zaman içinde Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkelerin üzerine ayrıntılı hesaplar, oranlar, şartlar ve sınıflandırmalar eklenmiş; sonunda zekât, Kur’an’ın bütünlüğünden koparılarak adeta başlı başına teknik bir vergi hesabına dönüştürülmüştür.

Öncelikle zekâtın ne olduğunu Kur’an’ın kendi ifadeleri üzerinden anlamak gerekir. “Zekât” kelimesi Kur’an’da yalnızca ekonomik bir ödeme anlamında kullanılmaz. Arınma, temizlenme ve gelişme anlam alanıyla da ilişkilidir. Bununla birlikte Allah’ın emrettiği zekâtın maddi boyutu da son derece açıktır. Zekât, insanın sahip olduğu imkânları yalnızca kendisi için biriktirmemesi, Allah’ın verdiği nimetlerin toplumdaki ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına katkı sağlamasıdır. Bu nedenle zekâtı yalnızca “malın belli bir oranını vermek” şeklinde tanımlamak, Kur’an’ın oluşturduğu geniş çerçeveyi daraltmak olur.

Kur’an, zekât ile infakı birbirinden tamamen kopuk iki alan olarak da sunmaz. İnfak, Allah’ın verdiği imkânlardan harcamak ve başkalarının yararlanmasını sağlamakla ilgili daha geniş bir kavramdır. Zekât ise Allah’ın emrettiği mali sorumluluklardan biridir. Dolayısıyla Kur’an’ın bütünlüğünde meseleye bakıldığında, insanın sahip olduklarını nasıl elde ettiği kadar, sahip olduklarından nasıl yararlandığı ve ihtiyaç sahiplerine karşı nasıl davrandığı da önem taşır.

Kur’an’da zekâtın belirli bir yılın sonunda verilmesini emreden bir ayet bulunmaz. Aksine tarımsal ürünler konusunda açık bir zamanlama vardır:
“Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, hurmaları, çeşitli ürünleri, zeytinleri ve narları birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O’dur. Her biri meyve verdiğinde meyvesinden yiyin; hasat günü de hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”
(En‘âm, 6/141)
Buradaki “hasat günü hakkını verin” ifadesi önemlidir. Allah, ürünün elde edilmesinden sonra uzun bir süre beklenmesini değil, hasat gerçekleştiğinde o ürün üzerindeki hakkın verilmesini emretmektedir. Bu ayet doğrudan tarımsal ürünlerden söz eder. Dolayısıyla ayeti hiçbir açıklama yapmadan “maaşın alındığı gün zekât verilir” şeklinde doğrudan bir hükme dönüştürmek doğru olmaz. Fakat ayetin ortaya koyduğu temel ilke açıktır: Allah’ın nimetinden elde edilen kazançta başkalarının da hakkı vardır ve bu hakkın verilmesi gerekmektedir. Bu ilke, insanın kazancını uzun süre boyunca yalnızca kendisi için biriktirmesini sorgulayan güçlü bir Kur’an ölçüsüdür.

Burada “zekât yılda bir defa verilir” şeklindeki yaygın anlayışın da Kur’an’dan doğrudan çıkarılmadığını görmek gerekir. Kur’an’da “malın üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde bir şart bulunmaz. Aynı şekilde “zekât yalnızca Ramazan ayında verilir” şeklinde bir emir de yoktur. Böyle bir uygulama geleneksel olarak yerleşmiş olabilir; fakat bir uygulamanın yaygın olması, onun Kur’an’ın emri olduğu anlamına gelmez. Kur’an bir konuda hüküm koyuyorsa, o hükmü Kur’an’ın söylediği ölçüde kabul etmek gerekir.

Zekât konusunda en çok tartışılan konulardan biri de yüzde 2,5 oranıdır. Halk arasında bu oran neredeyse Kur’an’ın açık emriymiş gibi anlatılır. Oysa Kur’an’da “malınızın yüzde 2,5’ini zekât olarak verin” şeklinde bir ayet yoktur. Bu nedenle yüzde 2,5 oranını Kur’an’ın belirlediği kesin ve değişmez bir oran olarak sunmak mümkün değildir.

Kur’an’ın infak konusunda kullandığı önemli ifadelerden biri şudur:
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaç fazlasını.’ Allah, düşünesiniz diye ayetleri size böyle açıklıyor.”
(Bakara, 2/219)
Buradaki “el-afv” kelimesi farklı şekillerde çevrilmiş olsa da ayetin bağlamında insanın elinden çıkarabileceği, bağışlayabileceği ve ihtiyaç fazlası olarak verebileceği şeylere işaret eder. Ayet, insanı kendisini ve ailesini yokluğa sürükleyecek bir anlayışa yöneltmez. Aynı zamanda ihtiyaç sahiplerini görmezden gelerek bütün serveti kendisine ayırmasını da onaylamaz. Kur’an’ın oluşturduğu denge burada ortaya çıkar: İnsan kendi ihtiyacını gözetirken sahip olduklarının başkaları üzerindeki sorumluluğunu da unutmamalıdır.

Bu nedenle Kur’an açısından asıl mesele, “Yüzde kaç vereceğim?” sorusundan önce “Allah’ın bana verdiği imkânlardan ne kadarını paylaşmaya hazırım?” sorusudur. Bir insan yüzde 2,5 verip geri kalanını hiçbir sorumluluk taşımadan biriktiriyorsa, bunu Kur’an’ın bütün mali ahlakının tamamı olarak görmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an, ihtiyaç sahiplerini gözetmeyi yalnızca belli bir orana sıkıştırmaz. İnfak, sadaka, zekât ve malın paylaşılması farklı bağlamlarda sürekli gündeme getirilir.

Bununla birlikte Bakara 2/219’daki “ihtiyaç fazlasını” ifadesini, insanın bütün malını ve birikimini mutlaka dağıtması gerektiği şeklinde anlamak da doğru değildir. Kur’an insanın ekonomik hayatını ortadan kaldırmayı değil, servetin insanı esir almasını engellemeyi amaçlar. İnsan çalışabilir, kazanabilir, mal sahibi olabilir, yatırım yapabilir ve geleceğini düşünebilir. Fakat sahip olduğu şeylerin gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmamalıdır. Servet, insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu ortadan kaldıran bir ayrıcalık değildir.

Kur’an, zekâtı verenleri Allah’ın merhametiyle ilişkilendirir:
“Merhametim her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.”
(A‘râf, 7/156)
Burada zekât yalnızca ekonomik bir işlem olarak gösterilmez. Takva, iman ve Allah’ın merhametiyle aynı bağlamda zikredilir. Çünkü insanın malıyla kurduğu ilişki, imanının da göstergelerinden biridir. İnsan Allah’a inandığını söylediği halde sahip olduğu imkânlar karşısında tamamen duyarsızlaşıyorsa, Kur’an’ın istediği iman anlayışının önemli bir boyutunu gözden kaçırıyor demektir.

Zekâtın kimlere verileceği konusunda ise Kur’an son derece açık bir çerçeve ortaya koyar. Bu konuda yalnızca Bakara 2/215’e bakmak yeterli değildir. Zekâtın dağıtılacağı grupları doğrudan belirleyen ayet Tevbe suresinin 60. ayetidir:
“Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, onun üzerinde çalışanlara, kalpleri ısındırılacak olanlara, özgürlüğünü kaybetmiş olanlara, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara aittir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayet, zekâtın toplum içinde nasıl bir işlev gördüğünü anlamak açısından son derece önemlidir. Zekât, zengin ile yoksul arasındaki mesafeyi azaltan, borç altında ezilen insanı destekleyen, yolda kalmış kişiye yardım ulaştıran ve toplumdaki ekonomik dengesizliklerin giderilmesine katkı sağlayan bir sorumluluktur. Böyle bakıldığında zekâtın yalnızca bireysel bir ibadet değil, toplumsal adaletle doğrudan bağlantılı bir görev olduğu anlaşılır.

Bakara suresindeki şu ayet de infakın yönünü gösterir:
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için yaptığınız her hayır Allah tarafından bilinir.’”
(Bakara, 2/215)
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta vardır. Bakara 2/215, doğrudan zekâtın zorunlu dağıtım listesi olarak değil, infakın kimlere yöneltileceği bağlamında konuşur. Tevbe 9/60 ise zekâtın verileceği grupları açıkça sayar. Bu ayrımı yapmak önemlidir. Kur’an’daki farklı kavramları birbirinin tamamen aynısıymış gibi kullanmak, ayetlerin anlam alanlarını daraltabilir.

Kur’an’ın mali anlayışında yakın çevrenin ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi önemli bir yere sahiptir. İnsan, çevresindeki yoksulluğu görmezden gelip uzaklara yardım göndererek sorumluluğunu tamamlamış sayılmaz. Önünde yardıma muhtaç bir insan varken onu görmezden gelmek, Kur’an’ın paylaşma ve dayanışma anlayışıyla bağdaşmaz. Çünkü Allah’ın istediği şey yalnızca para vermek değil, insanın çevresindeki ihtiyaçları fark eden bir duyarlılığa sahip olmasıdır.

Kur’an aynı zamanda servetin belirli bir kesimin elinde sürekli dolaşan bir güç haline gelmesini de istemez:
“Böylece o mal, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.”
(Haşr, 59/7)
Bu ayet zekât anlayışının arkasındaki toplumsal amacı anlamak açısından çok değerlidir. Servet yalnızca belirli ellerde toplanıyor, yoksullar giderek daha fazla yoksullaşıyor ve zenginlik toplumun küçük bir bölümünde birikiyorsa, burada Kur’an’ın ekonomik adalet anlayışıyla ciddi bir sorun ortaya çıkar. Zekâtın ve infakın temel amaçlarından biri, ekonomik hayatın insanı insanın kurdu haline getirmesini engellemektir.

Bu noktada zekâtı sadece “verilecek para” olarak görmek yerine “paylaşma sorumluluğu” olarak düşünmek gerekir. Çünkü insanın kazancı arttıkça sorumluluğu da artar. Bir insanın elindeki imkân büyüdükçe çevresindeki ihtiyaçları görme yükümlülüğü de büyür. Kur’an’ın istediği zenginlik düşmanlığı değildir; servetin insanı bencilliğe, kibire ve duyarsızlığa sürüklemesine karşı bir bilinç oluşturmaktır.

Kur’an, mal biriktirip onu Allah yolunda harcamayanları da ağır biçimde uyarır:
“Altın ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele.”
(Tevbe, 9/34)
Buradaki mesele, insanın elinde mal bulunması değildir. Asıl mesele malın biriktirilmesi ve Allah’ın belirlediği sorumlulukların yerine getirilmemesidir. Kur’an insanın mal sahibi olmasına karşı değildir; malın insanın hayatındaki yerinin yanlışlaşmasına karşıdır. Servet bir araç olmaktan çıkıp hayatın amacı haline geldiğinde insanın Allah’a karşı sorumluluğu ikinci plana düşebilir.

Zekâtın “malın yüzde 2,5’ini ver, gerisini istediğin gibi kullan” şeklinde anlaşılması bu nedenle Kur’an’ın genel ekonomik ahlakını anlatmaya yetmez. Çünkü Kur’an’ın ölçüsü yalnızca miktar değildir. Kazancın helal olup olmadığı, ihtiyaç sahiplerinin gözetilip gözetilmediği, israf edilip edilmediği, servetin nasıl kullanıldığı ve insanın elindeki imkânlar karşısında ne kadar duyarlı olduğu da önemlidir.

Nitekim Kur’an israfı açıkça yasaklar:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin. Şüphesiz O, israf edenleri sevmez.”
(A‘râf, 7/31)
Bu ölçü zekât meselesinin de anlaşılmasına yardımcı olur. Bir tarafta temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar varken diğer tarafta gösteriş, lüks ve israf için büyük servetler harcanıyorsa, yalnızca belirli bir miktarı zekât olarak vermek insanın bütün sorumluluğunu yerine getirdiği anlamına gelmez. Kur’an’ın istediği hayat tarzı ölçülüdür. İnsan hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de sahip olduklarının başkalarının ihtiyaçlarını görmesini engellemesine izin vermeyecektir.

Zekâtın zamanlaması konusunda da aynı bütünlük korunmalıdır. Tarım ürünleri için hasat günü açıkça belirtilmiştir. Diğer kazançlar için ise Kur’an’da “üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde genel bir şart bulunmamaktadır. Bu nedenle “zekât ancak yılda bir defa verilir” hükmünü Allah’ın Kur’an’da koyduğu bir şart gibi sunmak doğru değildir. İnsan kazandığı anda sorumluluk bilincini hatırlamalıdır. Kazancın elde edilmesiyle birlikte paylaşma iradesinin ortaya çıkması, Kur’an’ın ruhuna daha uygun bir anlayıştır. Fakat bunu “maaşın alındığı gün kesinlikle zekât verilmelidir” şeklinde Kur’an’ın açık hükmü olarak ifade etmek de doğru olmaz. Doğru olan, ayetin söylediği ile bizim ayetten çıkardığımız yorumu birbirinden ayırmaktır.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta da budur. Kur’an’ın söylemediği bir oranı Allah’ın emri gibi göstermek ne kadar yanlışsa, Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma sorumluluğunu yalnızca yüzde 2,5’e indirgemek de o kadar yanlıştır. Allah’ın kitabında bulunmayan bir rakamı dinin değişmez şartı haline getirmek yerine, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu adalet, merhamet, infak, israf etmeme ve ihtiyaç sahibini gözetme ilkelerini merkeze almak gerekir.

Zekâtın bugün ne hale geldiğini sorgularken aslında daha geniş bir soruyu da sormak gerekir: Allah’ın bir toplumsal adalet emri, nasıl olup da yalnızca yıllık bir hesap işlemine dönüşebildi? Nasıl oldu da yoksulun, borçlunun, yetimin, yolda kalmışın ve toplumdaki diğer ihtiyaç sahiplerinin durumu ikinci plana itildi de asıl tartışma “kaçta kaç vereceğim?” sorusuna sıkıştırıldı?

Kur’an’ın amacı insanı matematiksel bir formüle bağlamak değildir. Elbette hesap yapılabilir, oran belirlenebilir ve düzenli bir yardım sistemi oluşturulabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah’ın Kur’an’da belirlemediği bir oranı Allah’ın emri haline getirmemelidir. Bir uygulama kolaylık sağlayabilir; ancak kolaylık sağlayan bir yöntem ile Allah’ın koyduğu hüküm aynı şey değildir.

Bu nedenle zekât konusunda Kur’an merkezli bir anlayış kurulduğunda üç temel gerçek ortaya çıkar. Birincisi, zekât Allah’ın emrettiği bir sorumluluktur ve iman hayatından ayrı düşünülemez. İkincisi, Kur’an’da yüzde 2,5 oranı ve bütün mallar için “üzerinden bir yıl geçmesi” şeklinde genel bir şart açıkça belirtilmemiştir. Üçüncüsü, zekâtın amacı yalnızca belirli bir miktar parayı elden çıkarmak değil, toplumda ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi ve servetin adalet duygusunu yok edecek biçimde belirli ellerde toplanmasının önlenmesidir.

Zekâtın özü aslında oldukça sadedir: Allah’ın verdiği nimetin insanı bencilleştirmesine izin vermemek. Sahip olunan imkânı yalnızca “benim” diyerek kutsallaştırmamak. İhtiyaç sahibini görmezden gelmemek. Serveti amaç değil, sorumluluk alanı olarak görmek. Kazanırken de harcarken de Allah’ın ölçüsünü gözetmek. İsraf etmemek, cimrileşmemek ve paylaşılması gerekeni paylaşmak.

Böyle bakıldığında zekât, yılda bir defa yapılan mekanik bir ödeme olmaktan çıkar; insanın bütün ekonomik hayatına yön veren bir bilinç haline gelir. Kur’an’ın istediği de yalnızca paranın el değiştirmesi değildir. İnsanın kalbindeki cimriliğin, bencilliğin ve doymazlığın değişmesidir. Çünkü gerçek mesele, elden kaçan paranın miktarı değil, insanın Allah’ın verdiği nimet karşısındaki tavrıdır.

Zekâtın neydi, ne oldu sorusunun cevabı da burada ortaya çıkıyor. Kur’an’ın ortaya koyduğu geniş bir adalet ve paylaşma sorumluluğu, zaman içinde belirli oranlara, hesaplara ve kalıplara indirgenmiştir. Oysa Kur’an’a dönüldüğünde zekâtın ruhu yeniden görünür hale gelir: Allah’ın verdiğinden paylaşmak, ihtiyaç sahibini gözetmek, servetin toplumda adaletsiz biçimde birikmesine izin vermemek ve bütün bunları Allah’ın emrine bağlılık bilinciyle yapmak.

Dolayısıyla mesele “%2,5 yeter mi?” sorusundan çok daha büyüktür. Asıl soru şudur: Allah’ın verdiği imkânlardan, Allah’ın belirlediği sorumluluklar doğrultusunda ne kadarını paylaşabiliyoruz? Kur’an’ın üzerinde durduğu asıl hesap budur.

 Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU? Zekât denildiğinde bugün çoğu insanın zihninde belirli bir hesap ortaya çıkıyor: Malın veya paranın üzerinden bir ...