KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

 KUL HAKKI HADİSİNİN TENKİDİ

İslam toplumunda “kul hakkı” ifadesi çok yaygın biçimde kullanılır. İnsanların birbirlerine karşı yaptığı haksızlıkları, başkasının malına veya emeğine el uzatmayı, bir insanı mağdur etmeyi anlatmak için bu ifade günlük din dilinde yerleşmiştir. Ancak Kur’an’a dayalı bir değerlendirme yapıldığında önce kavramların kendisine bakmak gerekir. Kur’an’da insanların birbirlerine karşı haksızlık etmeleri, zulmetmeleri, ölçü ve tartıda eksiltmeleri, başkasının malını haksız yere yemeleri ve hakka riayet etmemeleri açıkça anlatılır. Fakat “kul hakkı” şeklinde kalıplaşmış bir kavram ve bu hakkın kıyamet gününde bir insanın sevaplarının başka insanlara aktarılması yoluyla ödeneceğine dair bir hüküm Kur’an’da bulunmaz.

Bu bölümde ele alınan konu, özellikle şu hadis rivayetidir. Nebi Muhammed’e atfedilen rivayette “müflis” kavramı üzerinden bir insanın kıyamet günündeki durumundan söz edilir. Rivayetin devamında, insanların birbirlerine yaptığı haksızlıklar sebebiyle kişinin sevaplarının hak sahiplerine verileceği, sevapları tükenirse onların günahlarının bu kişiye yükleneceği anlatılır. Rivayet Sahih Müslim’de “Birr ve Sıla” bölümünde 2581 numarayla yer almaktadır; bazı baskılarda farklı numaralandırmalar görülebilir.

Burada yapılmak istenen şey, herhangi bir rivayeti peşinen reddetmek veya kabul etmek değildir. Esas mesele, rivayette anlatılan hükmün Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkelerle uyuşup uyuşmadığını araştırmaktır. Çünkü Kur’an merkezli bir yaklaşımda ölçü bellidir: Bir söz din adına ileri sürülüyorsa, önce Allah’ın kitabına arz edilmelidir. Kur’an’ın açık bir hükmüyle çelişen bir anlatımın, sırf bir hadis kitabında yer alıyor olması sebebiyle Allah’ın kesin hükmü gibi kabul edilmesi mümkün değildir.

Rivayetteki temel iddia iki aşamalıdır: Bir insanın yaptığı haksızlıkların karşılığı olarak onun sevaplarından başkalarına verileceği ve sevapları yetmediğinde mağdur ettiği insanların günahlarının ona yükleneceği. Böylece kıyamet gününde bir tür “amel transferi” mekanizması ortaya çıkmaktadır. Önce sevap transferi, ardından günah transferi gerçekleşmektedir.

Tam da burada Kur’an’ın temel sorumluluk ilkesiyle karşılaşıyoruz.

Kur’an insanın yaptığı davranışların sorumluluğunu başka bir insana devretmez. Bu konuda en açık ayetlerden biri En‘âm suresindedir:
“Hiçbir nefis, başka bir nefsin kazandığından sorumlu tutulmaz.”
(En‘âm, 6/164)
Ayetin devamında bu ilke daha da belirginleşir:
“Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu, Kur’an’ın insan sorumluluğu konusunda ortaya koyduğu temel ilkelerden biridir. İnsan kendi yaptığıyla karşılaşır. Başkasının günahı, sırf başka bir insanın günahı olduğu için onun üzerine yüklenmez. Aynı şekilde insanın yaptığı iyiliklerin de başka bir insana aktarılması şeklinde Kur’an’da genel bir hesap sistemi kurulmaz.

Aynı ilke İsra suresinde de tekrar edilir:
“Kim doğru yolu bulursa ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.”
(İsrâ, 17/15)
Burada dikkat edilmesi gereken kelime “kendi” anlamını taşıyan vurgudur. Doğru yolun faydası kişinin kendisinedir; sapmanın zararı yine kişinin kendisinedir. Ardından “hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” denilerek sorumluluğun kişisel olduğu açıkça ortaya konur.

Bu durumda hadis rivayetinde anlatılan “başkasının günahının kişiye yüklenmesi” ifadesini Kur’an’ın bu açık ilkesi karşısında yeniden değerlendirmek lazımdır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir insanın başkasına zarar vermesi ile o başkasının günahının zarar verene yüklenmesi aynı şey değildir. Bir insan başkasının malını haksız yere alabilir. Bu onun kendi fiilidir ve kendi sorumluluğudur. Bir insan bir başkasına iftira atabilir. Bu da kendi fiilidir ve kendi sorumluluğudur. Bir insan birinin emeğini sömürebilir, hakkını eksik verebilir, ona zulmedebilir. Bunların tamamı onun kendi yaptığı fiiller ve kendi sorumluluğudur.

Fakat “başkasının günahını yüklenmek” başka bir anlam taşır. Burada bir insanın işlemediği bir günahın doğrudan onun hesabına geçirilmesi söz konusudur. Kur’an’ın açık ilkesi ise hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğini söyler.

Bu nedenle mesele “insanlar birbirlerine karşı sorumlu mudur?” sorusu değildir. Elbette sorumludur. Mesele, bu sorumluluğun kıyamet gününde nasıl bir hesap mekanizmasına bağlandığıdır.

Kur’an’ın anlattığı hesap sistemi, insanın kendi yaptıkları üzerinden kurulmuştur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, hesap gününün temel mantığını son derece çarpıcı biçimde ortaya koyar. İnsan yaptığı en küçük iyiliğin de yaptığı en küçük kötülüğün de karşılığını görür. Burada başka birinin amelinin kişinin hesabına aktarılmasını gerektiren bir mekanizma açıklanmaz.

Kur’an’ın başka ayetlerinde de insanın kendi çabasının karşılığına dikkat çekilir:
“İnsan için ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu ayet, konuyu daha da açık hale getirir. İnsan için kendi çalışmasının karşılığı vardır. Kendi yaptığı, kendi kazandığı ve kendi sorumluluğunu taşıdığı fiiller hesaba katılır. Bu nedenle Kur’an’ın hesap anlayışının merkezinde kişisel sorumluluk bulunmaktadır.

Ancak burada şu soru sorulabilir: Bir insan başkasına haksızlık ettiğinde bunun karşılığı ne olacaktır?

Cevap Kur’an’da “başkasının günahının ona yüklenmesi” şeklinde verilmez. Aksine insanın kendi yaptığı zulmün hesabını vereceği bildirilir. Bir insanın başkasının malını alması, onun kendi günahıdır. Bir insanın başkasını öldürmesi, onun kendi suçudur. Bir insanın bir başkasının hakkını eksiltmesi, kendi sorumluluğudur. Dolayısıyla haksızlık yapan kişinin hesabını verebilmesi için mağdurun günahlarının ona yüklenmesine ihtiyaç yoktur.

İşte burada “amel transferi” anlayışı ile “kişisel sorumluluk” anlayışı arasındaki fark ortaya çıkar.

Hadiste anlatılan sistemde bir kişinin sevapları başkalarına aktarılmaktadır. Ardından kendi sevapları tükenirse başkalarının günahları ona yüklenmektedir. Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde ise herkes kendi yaptığıyla karşılaşmaktadır. Bu iki anlatımın hesap mekanizması aynı değildir.

Kur’an adalet konusunda da son derece kesin bir ilke koyar:
“Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız. Hiçbir nefse hiçbir şekilde haksızlık edilmeyecek. Yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa bile onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.”
(Enbiyâ, 21/47)
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta “hiçbir nefse haksızlık edilmeyecek” ifadesidir. Allah’ın hesabı eksiksizdir. İnsan yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalacağını düşünmemelidir. Fakat aynı şekilde işlemediği bir günahın üzerine yüklenmesi şeklinde bir haksızlık da söz konusu değildir.

Kur’an’ın adalet anlayışında herkesin kendi fiili vardır ve Allah hiçbir şeyi gözden kaçırmaz. İnsanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar da Allah’ın bilgisinin dışına çıkmaz. Dolayısıyla Allah’ın adaleti için sevapların bir insandan diğerine aktarılmasını veya bir insanın günahlarının başka bir insana yüklenmesini zorunlu kılan bir sisteme ihtiyaç yoktur.

İnsanların birbirlerine yaptıkları haksızlıkların Kur’an’da çok açık biçimde ele alındığı görülür. Örneğin ölçü ve tartıda hile yapanlar uyarılır:
“Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın; insanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”
(A‘râf, 7/85)
Burada mesele son derece somuttur. Bir insanın hakkını eksiltmek yanlıştır. Doğru olan, hakkı eksiksiz vermektir. Kur’an meseleyi “eksiltilen hakkın karşılığında sevapların transfer edilmesi” şeklinde açıklamaz. Sorumluluk, doğrudan yapılan fiilin kendisine bağlanır.

Başkasının malını haksız yere yemek de aynı çerçevededir:
“Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.”
(Bakara, 2/188)
Buradaki yasak açık ve doğrudandır. Bir insanın malına haksız biçimde el koymak yasaktır. Bunun hesabı da o fiili gerçekleştiren kişiye aittir. Kur’an’ın çözümü, haksızlığı ortadan kaldırmak ve insanların birbirlerinin malına, emeğine ve hakkına riayet etmesini sağlamaktır.

Dolayısıyla Kur’an açısından mesele “kul hakkı” adı altında özel bir metafizik transfer sistemi kurmak değil, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmasını sağlamaktır. Hakka riayet, Kur’an’ın somut emirleriyle bağlantılıdır. Ölçüyü doğru yapmak, emaneti ehline vermek, insanların mallarını haksız yere yememek, yetimin malına yaklaşmamak, zulmetmemek, haksızlık etmemek ve insanların hakkını eksiltmemek bu anlayışın parçalarıdır.

Nitekim Kur’an şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Burada Allah’ın emri açıktır: Emanet ehline verilecek, insanlar arasında adaletle hükmedilecektir. Dolayısıyla insanın başkasına karşı sorumluluğu son derece gerçektir. Ancak bu gerçek sorumluluğu açıklamak için Kur’an’da bulunmayan bir sevap ve günah transfer mekanizmasına ihtiyaç yoktur.

Hadisin “müflis” kavramıyla başlaması da ayrıca değerlendirilmelidir. Kur’an’da insanın ahirette gerçek anlamda kayba uğramasından, yaptıklarının boşa gitmesinden ve büyük zarara düşmesinden söz edilir. Bir insan dünyada zengin olabilir, itibarlı olabilir, hatta kendisini çok başarılı görebilir; fakat Allah’ın ölçülerini ihlal ettiğinde gerçek anlamda kaybeder. Bu açıdan “müflis” kavramının ahlaki bir uyarı olarak kullanılması anlaşılabilir. Fakat kavramın devamında ortaya konan hesap mekanizmasının ayrıca Kur’an’a arz edilmesi gerekir.

Bir anlatımın başlangıçtaki ahlaki mesajının doğru olması, o anlatımın devamındaki bütün ayrıntıların da Kur’an tarafından onaylandığı anlamına gelmez. “İnsanlara haksızlık etmeyin” Kur’an’ın açık emridir. Fakat “haksızlık eden kişinin sevapları mağdurlara dağıtılır, onların günahları da haksızlık edene yüklenir” şeklindeki mekanizma Kur’an’da bulunmamaktadır.

Burada özellikle “sevap transferi” meselesi üzerinde durmak gerekir. Kur’an’da insanların iyilik yapmaları emredilir ve yaptıkları iyiliklerin karşılığını görecekleri bildirilir. Fakat bir insanın kendi kazandığı sevapların başka bir insanın hesabına otomatik biçimde aktarılması şeklinde genel bir ilke bulunmaz.

Kur’an’ın dili bunun yerine “karşılık” dilidir:
“Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onu kendisi için kat kat artırır. Allah daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz.”
(Bakara, 2/245)
İnsan yaptığı iyiliğin karşılığını Allah’tan bekler. Allah dilerse onu kat kat artırır. Burada insanın amelinin değerini belirleyen ve karşılığını veren Allah’tır. Başka bir insanın hesabına sevap aktarılması şeklinde bir hesap sistemi kurulmaz.

Kur’an’ın sorumluluk ilkesi, ölümden sonraki hayat konusunda da devam eder. İnsan öldükten sonra dünyadaki imtihanı sona erer ve yeniden dünyaya dönerek eksiklerini tamamlama imkânına sahip değildir. Bu nedenle insanın kendi hayatında yaptığı seçimlerin sorumluluğu önemlidir. Başkasının yaptığı bir iyilik onun yerine geçirilerek veya başkasının günahı ona yüklenerek kişisel imtihan mantığı ortadan kaldırılmaz.

Kur’an şöyle buyurur:
“Her insanın yaptığını kendi boynuna bağladık. Kıyamet günü onun için, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız. ‘Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak kendi nefsin sana yeter’ denilecek.”
(İsrâ, 17/13-14)
Bu ayet, hesap gününü anlatırken “kendi kitabın” anlayışını öne çıkarır. İnsan kendi yaptıklarıyla karşılaşacaktır. Kendi kitabını okuyacaktır. Kendi hesabıyla yüzleşecektir. Bu anlatım, kişisel sorumluluk ilkesini son derece güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Kur’an’ın insanın başkasının yükünü taşımayacağına dair vurgusu başka ayetlerde de tekrar edilir:
“Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Yükü ağır gelen bir kimse, onu taşımaya çağırsa, onun yükünden hiçbir şey taşınmaz; çağırdığı kimse yakın akrabası bile olsa.”
(Fâtır, 35/18)
Bu ayet özellikle dikkat çekicidir. Çünkü burada yalnızca “günah aktarılmaz” denilmemekte, kişinin kendi yükünün başkasına yüklenemeyeceği açıkça belirtilmektedir. Yakın akrabalık bile bu ilkeyi değiştirmez.

Aynı ilke Zümer suresinde de görülür:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(Zümer, 39/7)
Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortaya tek bir tablo çıkar: Kur’an’ın hesap sistemi bireyseldir. İnsan kendi yaptığıyla karşılaşır. Başkasının yaptığı günah onun üzerine yüklenmez. Başkasının yaptığı iyiliğin onun hesabına otomatik olarak aktarılması da Kur’an’ın genel hesap sistemi olarak ortaya konmaz.

Burada “Allah dilerse bir insanın sevabını başka birine veremez mi?” şeklinde bir soru sorulabilir. Elbette Allah’ın kudreti konusunda herhangi bir sınır düşünülemez. Fakat mesele Allah’ın neyi yapıp yapamayacağı değildir. Mesele, Allah’ın Kur’an’da hesap sistemini nasıl açıkladığıdır. Biz Allah’ın kitabında bildirilen sistemi esas almak zorundayız. Allah’ın açıkça bildirmediği bir mekanizmayı dinin kesin hükmü haline getirmek doğru değildir.

Şirk meselesi de bu değerlendirmede gözden kaçırılmamalıdır. Kur’an’ın en ağır uyarılarından biri Allah’a ortak koşulması konusundadır:
“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse gerçekten büyük bir günah işlemiş olur.”
(Nisâ, 4/48)
Buradan hareketle “insanlar arasındaki haksızlıklar önemsizdir” sonucu kesinlikle çıkarılamaz. Tam tersine, Kur’an zulmü, haksızlığı, insanların mallarını yemeyi ve hakka riayet etmemeyi açıkça yasaklar. Buradaki mesele öncelik ve ölçüdür. Allah’a ortak koşmak Kur’an’da en büyük günah olarak öne çıkarılır; insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar ise ayrıca ciddi biçimde yasaklanır. Dolayısıyla bir günahı diğerinin yerine koymak veya bütün günahları aynı düzleme taşımak Kur’an’ın yöntemine uygun değildir.

Ayrıca Kur’an’ın Allah’ın bağışlaması konusunda da belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Bir insanın yaptığı günahın hesabının nasıl görüleceğini hadislerde kurulmuş bir “sevap-günah takas sistemi” üzerinden açıklamak yerine, Allah’ın hükmüne bırakmak gerekir. Çünkü hüküm Allah’a aittir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu ilke, din adına konuşurken son derece önemlidir. Allah’ın kitabında bulunmayan bir hesap yöntemini Allah’ın kesin hükmü gibi sunmak, insanın din adına hüküm koyma sınırına yaklaşmasına neden olur.

Bütün bunlar, insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıkların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Kur’an’ın mesajı bu konuda son derece ciddidir. Bir insanın malını haksız yere almak, emeğini sömürmek, iftira etmek, zulmetmek, ölçü ve tartıda eksiltmek, yetimin malına el uzatmak, emanete ihanet etmek ve insanların hakkına riayet etmemek ağır sorumluluklardır. Ancak bu sorumlulukların ağırlığını göstermek için Kur’an’da bulunmayan bir “sevap transferi ve günah aktarımı” mekanizmasına ihtiyaç yoktur.

Asıl yapılması gereken, haksızlığı dünyada önlemektir. İnsan başkasının hakkına riayet etmelidir. Emaneti korumalıdır. Aldığı şeyi eksiksiz vermelidir. Başkasının malına el uzatmamalıdır. Zulmetmemelidir. Çünkü Allah’ın kitabında bunların tamamı açıkça yasaklanmıştır.

Kur’an’ın yöntemi, insanı ahirette nasıl bir sevap alışverişinin gerçekleşeceğini merak ettirmekten önce dünyadaki davranışlarını düzeltmeye yöneltir. “Hakka riayet et, adaletli ol, zulmetme, insanların mallarını haksız yere yeme, ölçüyü eksiltme, emanete ihanet etme” der. Böylece insan, başkasına zarar vermeden önce Allah’ın huzurunda sorumlu olduğunu bilir.

Bu nedenle “kul hakkı” konusunda korku oluşturmak için “sevapların tamamen bitecek, sonra başkasının günahlarını taşıyacaksın” şeklinde bir anlatım kullanmak yerine, Kur’an’ın açık uyarılarını esas almak daha doğru ve daha güçlüdür. Çünkü Allah’ın kitabındaki uyarı zaten yeterince ağırdır: İnsan yaptığı hiçbir kötülüğün Allah’ın bilgisinden kaçabileceğini düşünmemelidir.
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet insanın sorumluluğunu küçültmez; tam tersine onu daha da ciddileştirir. İnsan yaptığı en küçük davranışın bile karşılığını görecektir. O halde başkasına haksızlık eden kişinin “nasıl olsa sevaplarımdan verilir, mesele kapanır” diye düşünmesi mümkün değildir. Çünkü mesele bir muhasebe defterindeki basit bir puan aktarımı değildir. İnsan yaptığı fiilden sorumludur.

Sonuç olarak, söz konusu hadiste anlatılan ahlaki uyarının önemli bir tarafı vardır: İnsanlara haksızlık etmek, onların mallarına ve haklarına tecavüz etmek, başkalarını mağdur etmek son derece ciddi bir meseledir. Fakat bu doğru uyarı, rivayette anlatılan sevapların başkalarına aktarılması ve başkalarının günahlarının haksızlık yapan kişiye yüklenmesi şeklindeki hesap mekanizmasını Kur’an’ın hükmü haline getirmez.

Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo çok daha açıktır: Her insan kendi yaptığından sorumludur. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Her insan kendi kitabıyla karşılaşır. Zerre kadar iyilik de kötülük de görülür. Allah’ın adaleti eksiksizdir ve hiç kimseye haksızlık edilmez.

Bu nedenle Kur’an merkezli değerlendirmede temel sonuç şudur: İnsanların birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır; fakat Kur’an’da bu sorumlulukların kıyamet gününde sevap ve günah transferi yoluyla çözüleceğine dair bir sistem yoktur. Haksızlık yapan kişi kendi yaptığı haksızlıktan sorumludur. Mağdur edilen kişi ise kendi yaptığı günahların değil, kendi amellerinin hesabını verir.

Dolayısıyla “kul hakkı” adı altında anlatılan her dini açıklamayı doğrudan Kur’an’ın hükmü kabul etmek yerine, o açıklamanın Kur’an’ın temel ilkeleriyle uyumunu araştırmak gerekir. Çünkü dinin ölçüsü insanların oluşturduğu anlatılar değil, Allah’ın kitabıdır.

Son söz olarak mesele çok açıktır: Kur’an, hakka riayeti emreder; zulmü ve haksızlığı yasaklar. Fakat günahların bir insandan diğerine aktarılmasını, sevapların bir insandan alınıp başka bir insana verilmesini genel bir hesap sistemi olarak bildirmez. Bu nedenle hadis rivayetindeki söz konusu mekanizma, Kur’an’ın “hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” şeklindeki açık ilkesi karşısında yeniden düşünülmelidir.

Din adına söylenen her sözün önünde sonunda dönüp bakacağı yer Allah’ın kitabıdır. Kur’an’ın açıkça söylediği yerde tartışma biter; açıkça söylemediği bir konuda ise insanların oluşturduğu yorumlar Allah’ın hükmü haline getirilemez.

 

  ZEKÂT NEYDİ, NE OLDU? Zekât denildiğinde bugün çoğu insanın zihninde belirli bir hesap ortaya çıkıyor: Malın veya paranın üzerinden bir ...