ADEM VE EŞİ NASIL TEVBE ETTİ?

 ADEM VE EŞİ NASIL TEVBE ETTİ?

Adem ve eşinin yaratılışıyla başlayan ve yasaklanan ağaca yaklaşmalarıyla devam eden kıssa, Kur’an’da yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın anlatımı değildir. Bu kıssa, insanın hata karşısındaki tavrını anlamamız açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü insan hayatında hata etmek kadar, hata ettikten sonra ne yaptığı da önemlidir. İnsan yanılabilir, nefsine yenilebilir, yanlış bir tercihte bulunabilir. Fakat yanlışın ardından hangi yöne döneceği, sorumluluğunu nasıl üstleneceği ve Rabb’ine karşı nasıl bir tavır takınacağı belirleyici olur.

Adem ve eşinin kıssasında dikkat çeken en önemli noktalardan biri, onların yaptıkları yanlışın ardından kendilerini savunmaya çalışmamalarıdır. Hatanın sorumluluğunu başkasına yüklememiş, mazeret üretmemiş ve Rabb’lerine karşı direnmek yerine O’na yönelmişlerdir. Tevbenin özü de burada ortaya çıkar. Tevbe yalnızca “Allah’ım beni bağışla” demekten ibaret değildir. İnsan önce yanlışını görmeli, sorumluluğunu kabul etmeli, Rabb’ine yönelmeli ve hayatını doğruya çevirmelidir.
“Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara göstermek için ikisine de vesvese verdi ve: ‘Rabb’iniz size bu ağacı, ancak melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.’ dedi.”
(A’râf, 7/20)
Kıssanın bu bölümünde şeytanın insanı nasıl yanılttığı görülür. Şeytan doğrudan “Allah’ın emrine karşı gelin” demek yerine, yasağın ardında başka bir amaç bulunduğunu ileri sürerek onları etkilemeye çalışır. Böylece yanlışın başlangıcı çoğu zaman davranıştan önce düşüncede ortaya çıkar. İnsan, bir şeyi önce zihninde meşrulaştırır, sonra ona yönelir. Bu nedenle insanın kendi iç dünyasını koruması, dışarıdaki davranışları kadar önemlidir.

Şeytanın telkiniyle başlayan süreç sonunda Adem ve eşi ağacın meyvesinden yerler. Ardından yaptıkları tercihin sonucuyla yüzleşirler.
“Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacın tadına vardıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rabb’leri onlara: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmedim mi ve şeytanın sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylemedim mi?’ diye seslendi.”
(A’râf, 7/22)
Burada insan açısından çok önemli bir an vardır: Gerçeğin farkına varmak. Yanlışın ardından insanın önünde iki yol belirir. Ya yaptığı yanlışı savunacak, sorumluluğu başkasına yükleyecek ve hatasında ısrar edecektir ya da gerçeği kabul edip Rabb’ine dönecektir. Adem ve eşi ikinci yolu seçmiştir.

Onların söyledikleri, tevbenin mahiyetini anlamamız bakımından son derece açıktır:
“Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
(A’râf, 7/23)
“Biz nefsimize zulmettik” sözü, tevbenin merkezindeki sorumluluk bilincini gösterir. Dikkat edilirse kendilerini temize çıkaracak bir açıklama yapmıyorlar. Şeytanın kendilerini aldattığını öne sürerek kendi sorumluluklarını ortadan kaldırmaya çalışmıyorlar. Hatanın oluşmasında şeytanın telkini bulunmasına rağmen, kendi tercihlerinin sorumluluğunu üstleniyorlar.

İnsanın hataları karşısında en kolay yaptığı şeylerden biri, kendisini haklı çıkaracak sebepler bulmaktır. Bazen şartları, bazen çevresini, bazen başka insanları, bazen de yaşadıklarını gerekçe gösterir. Oysa bir yanlışa götüren sebeplerin bulunması, insanın kendi iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Adem ve eşinin duası bize önce kendimize bakmayı öğretmektedir.

“Biz nefsimize zulmettik” demek, insanın kendisini değersiz görmesi değildir. Tam tersine, gerçeği kabul edecek kadar dürüst olmasıdır. Tevbe insanın kendisini ezmesi değil, yanlışıyla yüzleşmesidir. İnsan kendi hatasını görmeden gerçek anlamda bir dönüş başlatamaz.

Kur’an, Adem’in Rabb’inden birtakım kelimeler aldığını ve ardından tevbesinin kabul edildiğini de bildirir:
“Sonra Adem, Rabb’inden birtakım kelimeler aldı ve Rabb’i onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.”
(Bakara, 2/37)
Ayet, bu “kelimelerin” ne olduğunu ayrıntılı biçimde açıklamaz. Ancak A’râf 23. ayette aktarılan dua, kıssanın hemen bu bölümünde Adem ve eşinin Rabb’lerine nasıl yöneldiklerini göstermektedir. Bu nedenle Kur’an’ın açıkça söylemediği ayrıntıları kesin bilgi gibi çoğaltmak yerine, onun verdiği ifadeler üzerinde durmak daha sağlıklı olacaktır.

Burada dikkat çekici olan, Allah’ın onların tevbesini kabul etmesidir. Çünkü insan hata ettiğinde çoğu zaman kendi gözünde dönüş yolunu kapatabilir. “Ben bunu yaptım, artık Allah beni affetmez” düşüncesine kapılabilir. Oysa Kur’an, insanı Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeye değil, O’na yönelmeye çağırır.
“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.’”
(Zümer, 39/53)
Bu ayetin ortaya koyduğu rahmet anlayışı, günahı önemsiz görmek anlamına gelmez. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek başka, yapılan yanlışı sürdürmek başka şeydir. Samimi tevbe, insanın yanlışını küçültmeden Allah’ın rahmetine güvenmesidir.

Kur’an’da tevbe ile birlikte düzelmenin de zikredilmesi bu açıdan önemlidir:
“Ancak bundan sonra tevbe edip durumlarını düzeltenler başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Âl-i İmrân, 3/89)
Burada tevbenin yalnızca sözden ibaret olmadığı görülür. Tevbe, insanın yönünü değiştirmelidir. Yanlışından vazgeçme iradesi göstermeyen, aynı yanlışı bile bile sürdüren bir insanın yalnızca diliyle bağışlanma dilemesi, tevbenin özünü karşılamaz. Çünkü gerçek dönüş, insanın davranışlarına da yansır.

Adem ve eşinin kıssasında da tevbenin ardından Allah’ın yol göstermesi dikkat çekmektedir:
“Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Tâhâ, 20/122)
Bu ayet, kıssanın yalnızca bir hata ve bağışlanma hikâyesi olmadığını açıkça ortaya koyar. Tevbenin ardından yol gösterme vardır. Demek ki tevbe geçmişteki yanlışa takılıp kalmak değil, yeniden doğru yöne yürümektir.

Kıssanın devamında Allah, Adem ve eşinin yeryüzündeki hayatlarına ilişkin yol gösterici ilkeyi de bildirir:
“Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Artık size benden bir yol gösterici geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa ne sapar ne de sıkıntıya düşer.”
(Tâhâ, 20/123)
Burada kıssanın insan hayatıyla bağlantısı daha belirgin hâle gelir. İnsan dünyada sürekli tercihlerle karşılaşacaktır. Önüne doğru ve yanlış yollar çıkacak, nefsinin istekleriyle Allah’ın gösterdiği yol arasında seçim yapacaktır. Adem’in yaşadığı olay, insanın hayat boyunca karşılaşacağı bu imtihanın temel gerçeğini gösterir.

Dolayısıyla Adem’in kıssasını “İnsan hata eder, sonra Allah affeder” cümlesine indirgemek yeterli değildir. Kıssanın çok daha önemli bir tarafı vardır: İnsan, hatası karşısında kendisini nasıl konumlandırmalıdır?

Adem ve eşi, hatalarını inkâr etmemişlerdir. Kendilerini haklı çıkarmaya çalışmamışlardır. Başkasını suçlayarak sorumluluktan kaçmamışlardır. Rabb’lerine yönelmiş ve açıkça “Biz nefsimize zulmettik” demişlerdir. İşte bu tavır, tevbenin gerçek anlamını ortaya koymaktadır.

Tevbe, insanın geçmişini yok sayması değildir. Geçmişte yaptığı yanlışın farkına varıp ondan doğru bir sonuç çıkarmasıdır. İnsan yaptığı yanlışı değiştiremeyebilir; fakat o yanlış karşısındaki tavrını değiştirebilir. Dün yaptığı yanlış, bugün doğruya yönelmesine engel olmak zorunda değildir.

Bu yüzden tevbe, insanı geçmişin altında ezmek için değil, geçmişten çıkarıp doğruya yöneltmek için vardır. Allah’ın Adem’in tevbesini kabul etmesi, insan için önemli bir ümit kapısıdır. Ancak bu ümit, sorumluluktan kaçmak için değil, sorumluluğu kabul ederek yeniden doğrulmak içindir.

Kur’an şöyle bildirir:
“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.”
(Nisâ, 4/110)
Burada insanın hatası ile Allah’ın rahmeti arasındaki ilişki açıkça görülür. İnsan yanlış yapabilir; fakat yanlış yaptığında Rabb’inden uzaklaşması gerekmez. Tam tersine, yanlışını fark ettiği anda Rabb’ine yönelmesi gerekir.

Adem ve eşinin kıssasından çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de budur. İnsan hata ettiğinde “Artık benden bir şey olmaz” diyerek ümitsizliğe düşmemelidir. Aynı şekilde “Nasıl olsa Allah affeder” diyerek hatayı sürdürmemelidir. Doğru olan, yanlışın sorumluluğunu kabul etmek, Rabb’in rahmetine sığınmak ve yönünü yeniden düzeltmektir.

Çünkü insanı Rabb’inden uzaklaştıran yalnızca günah değildir; günah karşısında takındığı yanlış tavır da onu uzaklaştırabilir. Hatasını inkâr etmek, kibirlenmek, mazeret üretmek ve ısrar etmek insanı yanlışın içinde tutar. Buna karşılık hatayı kabul etmek, bağışlanma dilemek ve doğruya yönelmek insanın önünü yeniden açar.

Adem ve eşinin duası bu bakımdan insanlık için sade ama son derece güçlü bir örnektir. Onlar uzun bir savunma yapmadılar. Kendilerini haklı gösterecek gerekçeler sıralamadılar. Sadece gerçeği söylediler:
“Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik.”
(A’râf, 7/23)
Sonra Allah’ın bağışlamasına ve merhametine sığındılar.

İşte tevbenin özü burada saklıdır. İnsan önce kendisine karşı dürüst olacak, sonra Rabb’ine yönelecek. Kendi yanlışını görmeyen insanın tevbesi yüzeyde kalır; Rabb’inin rahmetinden ümit kesen insan ise dönüş yolunu kendi önünde kapatır. Oysa Kur’an’ın Adem ve eşi üzerinden gösterdiği yol, ikisinin arasında değildir: Yanlışı açıkça görmek, sorumluluğu üstlenmek, Allah’ın rahmetine sığınmak ve doğru yolda yürümeye yeniden başlamaktır.

Adem’in kıssası bize kusursuz insanı değil, hatasından sonra Rabb’ine dönebilen insanı gösterir. İnsan olmak, hiç düşmemek değildir. Asıl mesele, düştüğünde nereye döndüğüdür. Kibir insanı hatasının içinde tutar; tevbe ise insanı hatasından çıkarır.

Bu nedenle Adem ve eşinin kıssası, insanın geçmişiyle ilgili bir olmaktan çok, bugün vereceği bir kararın aynası olarak da okunabilir. Ayette geçen ağacın ne olduğu Kur’an’da açıklanmaz. Bu sebeple ağaca belirli bir isim veya tür yüklemek yerine, kıssadaki işlevine bakmak daha isabetlidir. Allah’ın bir sınır koyması ve insanın bu sınır karşısındaki tercihi, kıssanın temel unsurlarındandır. Bu açıdan ağaç, insanın Rabb’inin koyduğu yasaklarla ve haramlarla karşılaşmasını anlatan sembolik bir unsur olarak değerlendirilebilir. Buradan hareketle, kıssadaki ağacı bütün yasakların ve haramların kendisi olarak kesin biçimde tanımlamak yerine, insanın hayatındaki ilahî sınırları temsil eden bir anlatım olarak görmek mümkündür. Asıl mesele ağacın ne olduğu değil, Rabb’imizin koyduğu bir sınır karşısında insanın nasıl davranacağıdır.
“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
(Bakara, 2/229)
İnsan yanlış yaptığında önünde hâlâ bir yol vardır. O yol, kendisini haklı çıkarmaktan değil, gerçeği kabul etmekten geçer. Başkasını suçlamaktan değil, kendi sorumluluğunu görmekten geçer. Ümitsizliğe kapılmaktan değil, Rabb’inin rahmetine yönelmekten geçer. Adem ve eşi, yaptıkları yanlışın ardından sorumluluğu başkasına yüklemek yerine, “Biz nefsimize zulmettik” diyerek kendi durumlarını kabul etmişlerdir. Tevbenin temelinde de bu samimiyet vardır.

Adem’in kıssasında bize kalan en büyük ders, insanın hiç hata yapmaması değil; hatasını Rabb’ine dönüşün başlangıcına çevirebilmesidir. Tevbe, geçmişi değiştiremez; fakat geçmişin insanın geleceğini belirlemesine izin vermez. İnsan yanlışının içinde kalmak zorunda değildir. Yeter ki gerçeği gördüğü yerde dönsün, Rabb’inin gösterdiği yolu yeniden seçsin. Çünkü bazen insanın yeniden başlaması için gereken şey kusursuz olmak değil; hatasını inkâr etmeden, sorumluluğundan kaçmadan ve samimiyetle “Rabbim, biz nefsimize zulmettik” diyebilmektir. Adem ve eşinin kıssasında ağaç neyi temsil ediyor olursa olsun, Kur’an’ın önümüze koyduğu asıl gerçek açıktır: İnsanın imtihanı yalnızca yasakla karşılaşmak değil, o yasak karşısındaki tercihiyle ve yanlış yaptığında Rabb’ine karşı takındığı tavırla ilgilidir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA Kur’an’a iman etmek, yalnızca “Kur’an Allah’ın kitabıdır” demekle tamamlanan bir inanç değildir. Kur’an’ın All...