KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA

 KUR’AN’A İMAN VE UYGULAMA

Kur’an’a iman etmek, yalnızca “Kur’an Allah’ın kitabıdır” demekle tamamlanan bir inanç değildir. Kur’an’ın Allah tarafından gönderilmiş bir hidayet rehberi olduğuna inanmak, onun insan hayatındaki belirleyici konumunu da kabul etmeyi gerektirir. Çünkü bir kitabın Allah’ın kitabı olduğuna inanıp, onun ortaya koyduğu ölçüleri hayatın dışında tutmak, iman ile uygulama arasında ciddi bir kopukluk meydana getirir. Kur’an, kendisini yalnızca okunacak veya saygı gösterilecek bir kitap olarak değil, insanı doğruya ulaştıran bir rehber olarak tanıtır.
“Şüphesiz bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih ameller yapan müminlere büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”
(İsrâ, 17/9)
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Kur’an’a inanmak başka, Kur’an’ın hayat üzerindeki hükmünü kabul etmek başka bir şey değildir; ikisi birbirinden koparılamaz. Bir insan Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanıyor, fakat kendi hayatındaki ölçüleri Kur’an’ın ölçülerinden bağımsız belirliyorsa, bu durumda imanının hayatındaki karşılığını sorgulaması gerekir. Çünkü iman, yalnızca zihinde kabul edilen bir bilgi değildir. İnsanın tercihlerini, davranışlarını ve hayat anlayışını da etkileyen bir bağlılıktır.

Kur’an, Allah’a ve Resûl’e imanı birlikte zikrederken Resûl’ün görevinin de Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak olduğunu açıkça ortaya koyar. Resûl’e iman, onun Allah’tan getirdiği vahye iman etmektir. Nitekim Kur’an’da Resûl’ün kendisine vahyedilene uyduğu ve kendiliğinden bir din ortaya koymadığı bildirilir.
“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem. Size, ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.”
(En’âm, 6/50)
Bu nedenle Kur’an’a iman ile Resûl’e iman birbirinin alternatifi değildir. Resûl’e iman, onun Allah’tan getirdiği vahye imanla anlam kazanır. Kur’an’ın dışında, din adına ortaya konulan her sözün aynı derecede bağlayıcı kabul edilip edilmemesi ise ayrıca sorgulanması gereken bir konudur. Burada mesele, bir kişiyi “hadis inkârcısı” veya başka bir sıfatla nitelemekten önce,
din adına ileri sürülen bir hükmün dayanağının ne olduğunu sormaktır. Çünkü Kur’an, din konusunda delilsiz konuşmayı onaylayan bir anlayış ortaya koymaz.
“Yoksa Allah’ın izin vermediği bir dini onlar için koyan ortakları mı var?”
(Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koyma meselesinin ne kadar ciddi olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir insanın Kur’an’a bağlı olduğunu söylemesi, aynı zamanda din adına söylenen sözleri ölçüp tartmasını da gerektirir. Ölçü Kur’an olduğunda, kişilerin kimliği veya toplumdaki itibarı değil, ortaya koydukları sözün delili önem kazanır. Bir söz Kur’an’a uygun olduğu için değil de yalnızca falanca kişi söylediği için kabul ediliyorsa, burada iman ile şahıs bağlılığının birbirine karışması söz konusu olabilir.

Kur’an’ın hayatımıza taşınması gerektiği söylendiğinde ise çoğu zaman bir direnç ortaya çıkar. Ayetin açıkça ortaya koyduğu bir ölçü gündeme geldiğinde, “Ama…”, “Fakat…”, “Lakin…” diye başlayan cümlelerle ayetin önüne başka ölçüler konulabilir. Elbette bir ayeti anlamak, bağlamını araştırmak ve ne söylediğini doğru kavramaya çalışmak gerekir. Ancak anlamı açıkça ortaya çıktıktan sonra insanın kendi alışkanlığını, geleneğini veya önceden benimsediği din anlayışını korumak için ayetin karşısına sürekli mazeretler koyması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutumdur.

Çünkü gerçek teslimiyet, hoşumuza giden ayetleri kabul edip zorumuza gidenleri farklı gerekçelerle hayatın dışına çıkarmak değildir. Kur’an’ın istediği teslimiyet, Allah’ın rehberliğini kendi arzularımızın önüne koyabilmektir.
“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için kendi işlerinde tercih hakkı yoktur.”
(Ahzâb, 33/36)
Bu ayetin ortaya koyduğu temel mesele, insanın kendi arzusunu ilahî hükmün önüne koymamasıdır. İman, insanın her konuda kendi istediğini doğru kabul etmesi değil; doğruyu Rabb’imizin gösterdiği yerde aramasıdır. Bu nedenle Kur’an’a iman ettiğini söyleyen insanın asıl sınavı, Kur’an’ın hoşuna giden hükümleri karşısında değil, nefsine ağır gelen hükümleri karşısında ortaya çıkar. İnsan işine geleni kabul etmekte zorlanmaz; asıl mesele, kendi düşüncesiyle çatışan bir hakikat karşısında nasıl davranacağıdır.

Kur’an, iman ile salih ameli birçok yerde birlikte zikreder. Bunun anlamı, yalnızca davranışların imanın yerine geçtiği değildir. Aksine, gerçek imanın insanın hayatında bir karşılık meydana getirmesi beklenir. Kalpte bulunduğu söylenen bir inancın hiçbir davranışa, tercihe ve ahlaki değişime yansımaması, iman iddiasının içeriğini sorgulamayı gerekli kılar.
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlar için, yaptıklarına karşılık sürekli bir nimet yurdu vardır.”
(Secde, 32/19)
Kur’an’ın kullandığı bu ifade biçimi bize önemli bir şey gösterir: İman insanın içinde saklı kalan soyut bir kabul olarak bırakılmaz; davranışlarla kendisini gösterir. İnsan Allah’a inanıyor, fakat Allah’ın ölçülerini hayatının belirleyicisi olarak görmüyorsa, burada iman ile yaşam arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkar. İmanın gerçek değeri, yalnızca dilde söylenen cümlelerde değil, insanın hayatında meydana getirdiği değişimde görülür.

Bu noktada “Kime sorsan Kur’an’a iman ettiğini söyler” denilebilir. Fakat insanların Kur’an’a iman ettiklerini söylemeleri, Kur’an’ın hayatlarında ne ölçüde belirleyici olduğunu tek başına göstermez. Kur’an’a iman ettiğini söylemek başlangıçtır; asıl mesele, bu imanın insanın düşüncesine, ahlakına, ilişkilerine, kazancına, harcamasına, adalet anlayışına ve bütün tercihlerine ne ölçüde yansıdığıdır.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir hoşnutsuzluk sebebidir.”
(Saff, 61/2-3)
Bu ayet, iman iddiası ile davranış arasındaki kopukluğun üzerinde düşünülmesini gerektirir. Kur’an’ın istediği şey, insanın söyledikleriyle yaptıkları arasında mümkün olduğunca bir bütünlük oluşturmasıdır. İman, insanın dilinde başka, hayatında başka bir gerçekliğe dönüşmemelidir.

Burada bir başka önemli nokta da şudur: Kur’an’a iman etmek, Kur’an’ı yalnızca ibadetlerle sınırlı bir kitap olarak görmek değildir. Kur’an insanın Allah’la ilişkisini anlattığı kadar, insanın insanla ilişkisini, adaleti, emaneti, doğruluğu, hakkaniyeti, ölçü ve tartıyı, aile hayatını, yetimi, yoksulu, ihtiyaç sahibini, kazancı ve harcamayı da düzenler. Dolayısıyla Kur’an’ın hayatımıza uygulanması, yalnızca belirli ibadetlerin yerine getirilmesiyle tamamlanmış olmaz. Kur’an’ın ahlakı ve ölçüleri hayatın bütün alanlarına taşınmalıdır.
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.”
(Nahl, 16/90)
Bir insan namaz kıldığı hâlde haksızlık yapıyorsa, Kur’an okuduğu hâlde emanete riayet etmiyorsa, oruç tuttuğu hâlde insanlara zulmediyorsa, Kur’an’ın hayatındaki etkisini yeniden düşünmesi gerekir. Buradaki mesele, ibadetleri değersiz görmek değildir. Tam tersine, ibadetlerin insanı Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ölçülere taşıması beklenir. Din, hayatın bir bölümünde yaşanıp diğer bölümlerinden çıkarılabilecek bir alan değildir.

Kur’an’ın rehberliği kabul edildiğinde, insanın kendi hayatına uyguladığı ölçü ile başkalarına uyguladığı ölçünün de aynı olması gerekir. Kendisi için başka, başkası için başka ölçü kullanan bir anlayış Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
(Nisâ, 4/135)
Bu nedenle Kur’an’a iman, insanın yalnızca “Ben inanıyorum” demesiyle sona eren bir süreç değildir. İman, insanın kendi hayatını Kur’an’ın ölçüleri karşısında sürekli gözden geçirmesini gerektirir. Bazen insanın en zor sınavı, başkasının yanlışını görmek değil, kendi yanlışını Kur’an’ın ışığında görebilmektir. Çünkü insan başkasını eleştirirken kendisini haklı görmeye daha yatkındır. Oysa Kur’an’ın amacı yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek değil, insanın kendisini de düzeltmesidir.

Bu açıdan “hadis inkârcısı”, “mezhepçi”, “mezhepsiz”, “gelenekçi” veya başka herhangi bir niteleme üzerinden birbirini suçlamak, asıl meseleyi gözden kaçırabilir. Önemli olan, insanların birbirlerine hangi etiketi yapıştırdığı değil, din adına söyledikleri sözlerin hangi kaynağa dayandığı ve Kur’an karşısında nasıl bir tutum aldıklarıdır. Bir insan başkasını eleştirmeden önce kendi bağlılığını sorgulamalıdır. “Ben Kur’an’a inanıyorum” demek kolaydır; asıl soru, Kur’an benim hayatımda gerçekten ne kadar belirleyici? sorusudur.

Kur’an, iman edenlerden yalnızca inanmalarını değil, Allah’a teslim olmalarını ve O’nun gösterdiği yolda yürümelerini ister. Bu nedenle Kur’an’a iman, bir kimlik ifadesi olmaktan çıkarılıp bir hayat tercihine dönüştürülmelidir. İnsan neye inanıyorsa onun doğrultusunda yaşamalıdır. Kur’an’a iman ettiğini söyleyen bir insan için de en temel ölçü, Kur’an’ın hayatındaki yeridir.
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
(Bakara, 2/2)
Kur’an’ın rehber olduğunu kabul edip rehberliğine başvurmamak, haritaya sahip olup yola bakmamaya benzer. Allah’ın kitabına iman ettiğini söyleyen insan, hayatının hangi alanında ne yapacağını belirlerken Kur’an’ı göz ardı ediyorsa, burada yalnızca bilgi eksikliği değil, iman ile uygulama arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gereken bir durum vardır.

Sonuçta mesele, Kur’an’a iman ettiğini söylemekle Kur’an’a göre yaşamak arasındaki farkta düğümlenir. İman dilde başlayan fakat hayatın dışında bırakılan bir iddia olarak kalmamalıdır. Kur’an’a gerçek bağlılık, onu yalnızca okumak, övmek veya kutsal kabul etmek değil; onun ortaya koyduğu ölçüler karşısında kendi hayatını sorgulayabilmektir. Ayet nefsimize uygun olduğunda kabul edip ağır geldiğinde başka dayanaklar aramak, insanın kendi tercihlerini ilahî ölçünün önüne geçirmesine yol açabilir.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin.”
(Enfâl, 8/20)
Kur’an’a iman, Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak için değil, hayatın içine taşımak içindir. İman ettiğini söyleyen insanın yapması gereken, her hüküm karşısında kendi alışkanlığını savunmak değil, önce Rabb’imizin ne söylediğini anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur’an’ın amacı yalnızca insanın inancını isimlendirmek değil, insanı değiştirmektir.

Gerçek iman, Kur’an’ı hayatın üzerinde tutmak değil, hayatı Kur’an’ın ölçüleriyle tartabilmektir. İnsan ancak o zaman “Kur’an’a inanıyorum” sözünü bir kimlik cümlesi olmaktan çıkarıp gerçek bir bağlılığa dönüştürmeye başlar. Çünkü Allah’ın kitabına iman, kitabı kabul etmekle başlar; fakat onun gösterdiği hakikatin karşısında kendini değiştirmeye razı olmakla hayat bulur.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  EN GÜZEL SÖZ: ALLAH’A ÇAĞIRMAK VE SALİH AMEL Kur’an, insanın yalnızca neye inanması gerektiğini değil, inancının hayatına nasıl yansımas...