ALLAH’IN EMİRLERİ VE MEZHEPLERİN UYGULAMALARI
Din konusunda üzerinde düşünmemiz gereken en temel
sorulardan biri şudur: Bir şeyin helal veya haram olduğuna kim karar verir?
Cevap açıktır: Helali ve haramı belirleme yetkisi Allah’a aittir. Ancak bu
noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Tarih boyunca Müslümanlar, Allah’ın
kitabını anlamak ve karşılaştıkları yeni meseleleri çözmek amacıyla çeşitli
yorumlar geliştirmişlerdir. Mezhepler de büyük ölçüde bu çabanın sonucunda
ortaya çıkan fıkhî düşünce ekolleridir. Dolayısıyla mezheplerin varlığını, insanların
dini anlama gayretinin tarihsel bir sonucu olarak değerlendirmek mümkündür.
Asıl tartışılması gereken konu, bu insanî yorumların Allah’ın değişmez ve kesin
hükümleriyle aynı seviyeye çıkarılıp çıkarılmadığıdır.
Çünkü bir insanın veya bir âlimin Allah’ın kitabından
hareketle bir mesele hakkında görüş ortaya koyması başka, kendi görüşünü
Allah’ın kesin hükmü olarak sunması başkadır. İnsan yorum yapabilir,
yanılabilir, farklı bir sonuca ulaşabilir. Aynı konuda farklı âlimlerin farklı
görüşlere ulaşması da bunun doğal bir sonucudur. Nitekim mezhepler arasındaki
farklılıklar, birçok meselenin Kur’an’da ayrıntılı biçimde hükme bağlanmadığını
ve insanların bu alanlarda kendi yöntemleriyle değerlendirmeler yaptığını göstermektedir.
Önce Rabb’imizin açıkça bildirdiği hükümlere bakalım. Mâide
Suresi’nde haram kılınan yiyecekler açık biçimde bildirilmektedir:
“Ölü hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş,
vurulmuş, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından
parçalanmış olanlar —henüz canlıyken yetişip kestikleriniz hariç— dikili taşlar
üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.
Bunlar fısktır. Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmişlerdir. Artık
onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim,
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim. Kim
şiddetli bir açlıkta, günaha yönelmeksizin çaresiz kalırsa, şüphesiz Allah
bağışlayandır, merhamet edendir.”
(Mâide, 5/3)
Ayetin dikkat çekici yönlerinden biri, Rabb’imizin haram kıldığı şeyleri açıkça
bildirmesidir. Bunun yanında zaruret durumunda bir ruhsat bulunduğu da aynı
ayette belirtilmektedir. Buradan hareketle, Allah’ın koyduğu hüküm ile
insanların bu hüküm üzerine yaptıkları yorumların birbirinden ayrılması
gerektiğini anlayabiliriz.
Nahl Suresi’nde ise Allah adına helal ve haram belirleme
konusunda çok daha açık bir uyarı vardır:
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle ‘Şu helaldir, şu haramdır’
demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan
uyduranlar ise kurtuluşa eremezler.”
(Nahl, 16/116)
Bu ayet üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Bir insanın “Ben bunu doğru
bulmuyorum” demesiyle “Allah bunu haram kılmıştır” demesi aynı şey değildir.
Bir insanın kendi takvası gereği bir şeyden uzak durması mümkündür. Bir âlimin
bir konuda ihtiyatlı davranmayı önermesi de mümkündür. Fakat kişisel veya fıkhî
bir değerlendirmeyi Allah’ın kesin hükmü olarak sunmak farklı bir iddiadır.
Rabb’imiz insanlara geniş bir helal alan bırakmıştır:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yiyin.
Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.”
(Bakara, 2/168)
Ardından şöyle buyurur:
“O size ancak kötülüğü, çirkinliği ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri
söylemenizi emreder.”
(Bakara, 2/169)
Burada yalnızca yiyeceklerden söz edilmemektedir. Allah hakkında bilmediğimiz
şeyleri söylemememiz de açıkça bir ilke olarak ortaya konmaktadır.
Yûnus Suresi’nde de insanların helal ve haram konusunda
kendi değerlendirmelerini Allah’a nispet etmeleri eleştirilir:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını
helal yaptığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a
karşı yalan mı uyduruyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Bu ayet, helal ve haram konusunda son sözün Allah’a ait olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Fakat burada mezhepler konusunda adil bir değerlendirme
yapmamız gerekir. Mezheplerin ortaya koyduğu her hükmü “Allah’ın haram
kılmadığını haramlaştırmak” şeklinde değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü fıkıh
âlimleri birçok konuda doğrudan “Allah bunu haram kılmıştır” iddiasıyla hareket
etmemiş, Kur’an’daki hükümleri, mevcut bilgileri, dil kurallarını, dönemin
şartlarını ve karşılaştıkları meseleleri değerlendirerek kendi içtihatlarını
ortaya koymuşlardır. Bu nedenle mezhep görüşlerinin tamamını aynı kategoride
değerlendirmek yerine, hangi hükmün açık bir Kur’an hükmü, hangisinin yorum ve
içtihat olduğunu ayırt etmek gerekir.
Nitekim mezhepler arasında bulunan farklılıklar da bunu
göstermektedir. Yiyeceklerden kıyafetlere, abdestten namaza, zekâttan hacca
kadar birçok konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bir mezhepte bir uygulama
farz veya vacip kabul edilirken başka bir mezhepte farklı bir hükümle
değerlendirilmiş; bir meselede bir âlimin tercih ettiği görüş başka bir âlim
tarafından benimsenmemiştir. Bu farklılıklar, insanların aynı kaynakları farklı
yöntemlerle yorumlayabildiklerini göstermektedir.
Örneğin geleneksel fıkıh literatüründe bazı hayvanların
etleri, deniz ürünleri, çeşitli kıyafetler, müzik aletleri ve oyunlar hakkında
farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Abdestin ayrıntıları, abdesti bozan
durumlar, namazın bazı uygulamaları, zekâta tabi mallar ve hac ibadetinin bazı
şartları konusunda da mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Bu
farklılıkların varlığı, mezheplerden birinin mutlaka kötü niyetli olduğunu
göstermez. Tam tersine, bunların önemli bir bölümü fıkhî yorum ve içtihat farklılıklarıdır.
Burada bizim açımızdan önemli olan, bu görüşlerin hangi
statüde olduğudur. Bir fıkıh âliminin “Bu konuda benim kanaatim budur” demesi
ile “Allah’ın kesin hükmü budur” demesi aynı şey değildir. İlkinde insanî bir
yorum vardır; ikincisinde ise Allah adına kesin bir hüküm iddiası söz
konusudur.
Bu ayrım özellikle günlük hayatın ayrıntılarında önem
kazanmaktadır. Bir insan belirli bir kıyafeti giymeyi uygun görmeyebilir. Bir
âlim belirli bir davranışı mekruh kabul edebilir. Başka bir âlim aynı davranış
konusunda farklı düşünebilir. İnsanlar bu görüşlerden birini benimseyebilir.
Fakat bunların Allah tarafından açıkça farz veya haram kılınıp kılınmadığını
ayrıca araştırmak gerekir.
Rabb’imiz şöyle buyuruyor:
“De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram
kıldı?”
(A‘râf, 7/32)
Bu ayet bize önemli bir ölçü verir. Bir şeyin Allah tarafından haram
kılındığını söylemek ciddi bir iddiadır. Dolayısıyla bir insanın kişisel
tercihi, toplumun alışkanlığı veya bir âlimin fıkhî değerlendirmesi doğrudan
Allah’ın hükmü olarak görülmemelidir.
Abdest konusunda da benzer bir ayrım yapılabilir. Rabb’imiz
Mâide Suresi’nde namaza hazırlık sırasında yapılacakları açıkça bildirir:
Ey iman edenler! Salâta (namaza) kalktığınız zaman yüzlerinizi ve
dirseklerinize kadar ellerinizi (kollarınızı) yıkayın; başlarınızı ve aşık
kemiklerine kadar ayaklarınızı mesh edin! Cünüp olduysanız temizlenin
(yıkanın)! Hastaysanız veya yolculuktaysanız veya sizden biriniz tuvaletten
gelmişse ya da kadınlara (cinsel olarak) dokunup da (bu durumlarda) su
bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprak arayın ve yüzlerinizi de ellerinizi de
ondan (onunla) mesh edin! Allah size herhangi bir güçlük (çıkarmak)
istemez fakat sizi tertemiz kılmak ve size (verdiği) nimetini tamamlamak ister
ki şükredesiniz.
(Mâide, 5/6)
Bu ayetin çevresinde tarih boyunca ayrıntılı fıkhî değerlendirmeler
yapılmıştır. Abdestin farzları, sünnetleri, sırası, tekrar sayıları ve abdesti
bozan durumlar hakkında mezhepler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu
görüşleri tarihsel fıkıh çalışmaları olarak incelemek mümkündür. Ancak bunların
Kur’an’da açıkça bildirilen hükümlerle aynı seviyede görülüp görülmeyeceği
ayrıca değerlendirilmelidir.
Namaz konusunda da benzer bir durum vardır. Namazın nasıl
uygulanacağı konusunda Müslüman toplumlarda tarih boyunca çeşitli uygulamalar
gelişmiş ve âlimler bunları farklı biçimlerde sistemleştirmişlerdir. Fâtiha’nın
okunması, sure eklenmesi, rükû ve secdelerdeki uygulamalar, namaz sırasında
meydana gelen bazı durumların namaza etkisi gibi konularda farklı mezhep
görüşleri ortaya çıkmıştır. Bu farklılıkları yalnızca ayrışma olarak görmek
yerine, İslam hukukunun tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan içtihat
farklılıkları olarak değerlendirmek daha adil olacaktır.
Ancak burada başka bir tehlikeye de dikkat etmek gerekir:
Bir mezhebin görüşünün zamanla o mezhebe bağlı insanlar tarafından dinin
değişmez ve tartışılmaz hükmü olarak görülmesi. İşte sorun burada
başlamaktadır. Çünkü insanın yaptığı yorum ile Allah’ın hükmü arasındaki sınır
ortadan kalktığında, mezhep görüşü eleştirilemez hale gelebilmekte ve Kur’an’ın
önüne geçirilebilmektedir.
Oysa bir Müslüman için herhangi bir âlimin görüşü ne kadar
değerli olursa olsun, Allah’ın kitabıyla aynı seviyede değildir. Âlimin
bilgisine saygı göstermek başka, onun görüşünü vahiy seviyesine yükseltmek
başkadır. Mezheplerden yararlanmak başka, mezhebi dinin kendisi olarak görmek
başkadır.
Bu nedenle mesele “Mezhepler doğru mudur, yanlış mıdır?”
şeklinde tek cümlelik bir tartışmaya indirgenmemelidir. Daha sağlıklı soru
şudur: Mezheplerin ortaya koyduğu görüşleri hangi ölçüyle değerlendireceğiz?
Eğer ölçümüz Allah’ın kitabı ise, mezhep görüşleri de bu ölçü içerisinde ele
alınabilir. Kur’an’da açıkça bildirilen bir hüküm varsa onu esas alırız.
Kur’an’ın ayrıntılı hüküm vermediği bir konuda ise ortaya konmuş fıkhî
görüşleri insanî yorumlar olarak değerlendirir, onları Allah’ın kesin hükmüyle
karıştırmayız.
Resulün helal ve haram konusundaki konumunu değerlendirirken
de aynı hassasiyet gerekir. A‘râf Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Onlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırır; temiz şeyleri onlara helal,
pis şeyleri onlara haram kılar; üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri
kaldırır.”
(A‘râf, 7/157)
Bu ayeti, Resul’ün Allah’tan bağımsız bir hüküm koyduğu şeklinde anlamak doğru
değildir. Resul, Allah’ın kendisine bildirdiği vahiy doğrultusunda hareket
eder. Dolayısıyla Resul’ün dinî konulardaki bildirimi Allah’ın vahyiyle
bağlantılıdır. Buradan hareketle Resul ile daha sonraki insanların fıkhî
yorumlarını aynı konumda değerlendirmemek gerekir.
Sonuç olarak mezhepler konusunda dengeli bir yaklaşım, ne
onları bütünüyle yok saymak ne de bütün görüşlerini Allah’ın değişmez hükümleri
olarak kabul etmektir. Mezhepler, Müslümanların tarih boyunca dinî meseleleri
anlamaya ve çözmeye yönelik önemli fıkhî birikimleridir. Bu birikimden
yararlanılabilir, âlimlerin görüşleri incelenebilir, hangi delillerle hangi
sonuçlara ulaştıkları araştırılabilir. Fakat bütün bunlar yapılırken insan
yorumunun insan yorumu olduğu unutulmamalıdır.
Çünkü din Allah’ındır. İnsanların dini anlama çabaları ise
insanlara aittir. Bir mezhebin görüşü, onu benimseyen insanlar için değerli ve
yol gösterici olabilir; fakat bu görüş Allah’ın açık hükmüyle aynı seviyeye
getirilemez. Aynı şekilde bir mezhebi eleştirmek de o mezhebin bütün âlimlerini
veya bütün tarihsel birikimini değersiz görmek anlamına gelmez.
Rabb’imiz dinin tamamlandığını bildiriyor:
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve
sizin için din olarak İslam’ı seçtim.”
(Mâide, 5/3)
Öyleyse bizim görevimiz, Allah’ın tamamladığı dine insan yorumlarını vahiy
seviyesinde eklemek değil; Rabb’imizin kitabını merkeze alarak dinimizi
anlamaya çalışmaktır. Geçmişte oluşmuş ilmî birikimden yararlanabilir,
mezheplerin görüşlerini öğrenebilir ve farklı içtihatları karşılaştırabiliriz.
Ancak nihai ölçüyü insanların isimleri ve mezhep aidiyetleri değil, Allah’ın
kitabı olarak belirlemeliyiz.
Böyle baktığımızda mesele artık “Hanefî ne diyor, Şafiî ne
diyor, Malikî ne diyor, Hanbelî ne diyor?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Önce
“Rabb’imiz ne diyor?” diye sorarız. Ardından insanların bu ilahî mesajı tarih
boyunca nasıl anladıklarını, hangi yorumları yaptıklarını ve hangi sonuçlara
ulaştıklarını inceleriz. Böylece hem Kur’an’ı merkeze almış hem de geçmişteki
ilmî çabaları hakkaniyetle değerlendirmiş oluruz.
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İnsanların din
hakkındaki yorumları değerli olabilir; fakat hiçbir insan yorumu Allah’ın sözü
değildir. Din ile din anlayışı arasındaki bu ayrımı koruduğumuz sürece, hem
Rabb’imizin kitabına bağlı kalabilir hem de Müslümanların tarih boyunca
oluşturduğu fıkhî mirasa daha adil ve sağlıklı bir gözle bakabiliriz.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com