DUA VE KALBİN DÜZELMESİ

 DUA VE KALBİN DÜZELMESİ

Dua, insanın Rabb’ine yönelmesidir. İnsan dua ederken yalnızca bir isteğini dile getirmez; kendi gücünün sınırlı olduğunu, hayatın bütününü kontrol edemediğini ve gerçek anlamda yardımın Allah’tan geldiğini kabul eder. Bu yönüyle dua, insanın Allah karşısındaki konumunu fark etmesini sağlayan önemli bir kulluk biçimidir. Fakat dua, zaman içinde yalnızca bir dileğin gerçekleşmesi veya bir sıkıntının ortadan kalkması için söylenen sözlere indirgenmiştir. Özellikle hastalık, maddi sıkıntı, iş, evlilik veya başka bir beklenti söz konusu olduğunda dua, sanki istenilen sonuca ulaşmanın özel bir yolu gibi görülmeye başlanmıştır. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede dua, insanın hayatından bağımsız bir talep mekanizması değildir.

Fâtiha Suresi’nde her gün tekrar edilen bir ifade, dua ile kulluk arasındaki ilişkiyi oldukça açık biçimde ortaya koyar:
“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.”
(Fâtiha, 1/5)
Bu cümlede dikkat çeken nokta, yardım istemenin kulluktan ayrılmamasıdır. İnsan Allah’tan yardım isterken aynı zamanda Allah’a kulluk etmektedir. Dolayısıyla dua, sorumlulukların yerine getirilmesini gereksiz hâle getiren bir davranış değildir. İnsan elinden geleni yapmadan, yanlışlarını düzeltmeden, gerekli tedbirleri almadan yalnızca dua ederek sonuç beklerse duayı kendi sorumluluğunun yerine koymuş olur. Oysa Kur’an’ın genel anlayışında insanın iradesi, tercihi ve yaptığı işler önemlidir. Allah’tan yardım istemek, insanın kendi üzerine düşeni yapmasına engel değildir; aksine, doğru olanı yapma çabasına eşlik eder.

Allah’ın duaya verdiği önem de açıktır:
“Rabb’iniz şöyle dedi: Bana dua edin, size karşılık vereyim. Şüphesiz bana kulluk etmekten büyüklenenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
(Mü’min, 40/60)
Burada dua ile kulluğun aynı bağlam içinde ele alınması anlamlıdır. Ayetin devamında “bana kulluk etmekten büyüklenenler” ifadesinin yer alması, duanın yalnızca bir istekte bulunmaktan ibaret olmadığını gösterir. Allah’a yönelmek, O’na karşı kulluk bilinci taşımayı da gerektirir. Bu nedenle dua eden insanın yalnızca ne istediğine değil, nasıl yaşadığına da bakması gerekir. Allah’tan doğruluk isteyen insanın kendi davranışlarında doğruluğu gözetmesi, merhamet isteyen insanın merhameti hayatına taşıması, bağışlanma isteyen insanın yanlışlarından dönmeye çalışması gerekir. Dua ile hayat arasında hiçbir bağ kurulmadığında, söz ile davranış arasında bir kopukluk ortaya çıkar.

Duanın bu yönü, onun insanın iç dünyası üzerindeki etkisini de önemli hâle getirir. İnsan bazen dışındaki şartların değişmesini isterken asıl değişmesi gerekenin kendisi olduğunu fark etmeyebilir. Oysa insanın hayatındaki birçok problem yalnızca dış şartlardan kaynaklanmaz; yanlış tercihler, hırs, öfke, bencillik, kibir, çıkarcılık ve gerçeğe karşı direnme de insanın hayatını etkiler. Bu nedenle dua, insanın kendisini Allah’ın huzurunda sorgulamasına da vesile olabilir. “Rabb’im bunu neden vermedi?” sorusunun yanında “Ben neyi yanlış yapıyorum, neyi değiştirmem gerekiyor?” sorusunun da sorulması gerekir.

Kur’an, insanın başına gelenlerle kendi tercihleri arasındaki ilişkiye dikkat çeker:
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”
(Nisâ, 4/79)
Bu ayet, insanın kendi sorumluluğunu başkasına yüklememesi gerektiğini hatırlatır. İnsan yaptığı tercihlerin sonuçlarıyla karşılaşabilir. Bu durum sağlık konusunda da göz ardı edilmemelidir. İnsan kendisine verilen bedeni istediği gibi kullanabileceği sınırsız bir mülk olarak değil, sorumluluğunu taşıdığı bir emanet olarak görmelidir. Sağlığa zarar veren alışkanlıkları sürdürüp ortaya çıkan sonuçları yalnızca “Allah böyle imtihan ediyor” diyerek açıklamak, insanın kendi payını görmezden gelmesine yol açabilir. Sigara, alkol, aşırı ve düzensiz beslenme, hareketsizlik veya bedenin ihtiyaçlarını sürekli ihmal etme gibi davranışların sonuçları vardır. İnsan bu sonuçlardan korunmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.

Burada dua ile tedbir arasında bir çatışma olmadığı özellikle görülmelidir. Hastalanan insan doktora gidebilir, tedavi olabilir, ilaç kullanabilir, beslenmesine dikkat edebilir ve aynı zamanda Rabb’ine dua edebilir. Bunlardan birini yapmak diğerini gereksiz hâle getirmez. Ancak duayı tıbbi tedavinin alternatifi hâline getirmek doğru değildir. Belirli bir hastalık için belirli bir duanın okunmasıyla hastalığın mutlaka ortadan kalkacağı, bazı dua metinlerinin adeta doktor reçetesi gibi kullanılabileceği anlayışının Kur’an’dan doğrudan çıkarılması mümkün değildir. Dua, insanın Allah’a yönelişidir; tıbbi tedavi ise hastalığın gerektirdiği bilgi ve imkânlardan yararlanılmasıdır.

Bu ayrım yapılmadığında insan, kendi sorumluluğunu yerine getirmek yerine bütün beklentisini duaya bağlayabilir. Hastalığın tedavisi için gerekenleri yapmak yerine yalnızca dua etmek, insanın sahip olduğu imkânları kullanmaması anlamına gelir. Oysa Allah’ın insana akıl vermesi, düşünme ve araştırma imkânı tanıması da hayatın bir parçasıdır. İnsan hastalandığında hem Rabb’ine yönelmeli hem de kendisine sunulan imkânlardan yararlanmalıdır.

Duanın karşılığının ne zaman ve nasıl olacağı konusunda da insanın kendi ölçülerini Allah’a dayatmaması gerekir. İnsan çoğu zaman yaptığı duanın sonucunu hemen görmek ister. Bir isteğin gerçekleşmesini duanın kabulü, gerçekleşmemesini ise duanın karşılıksız kalması olarak değerlendirebilir. Fakat insanın bilgisi sınırlıdır. Bir şeyin gerçekleşmesini istemesi, onun kendisi için gerçekten iyi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir sıkıntının hemen ortadan kalkmaması, Allah’ın insanı görmediği veya duasını duymadığı anlamına gelmez.

Kur’an, insanlara tanınan sürenin ve karşılıkların Allah’ın belirlediği ölçü içinde olduğunu bildirir:
“Eğer Allah insanları yaptıkları yüzünden hemen hesaba çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Süreleri dolduğunda ise şüphesiz Allah kullarını görmektedir.”
(Fâtır, 35/45)
Bu ayet doğrudan “duaların karşılığı şu zamanda verilir” dememektedir. Ancak insanın yaptıklarının karşılığının hemen ortaya çıkmamasının, Allah’ın onları görmediği anlamına gelmediğini göstermektedir. Bu nedenle dua konusunda da insanın kendi zaman ölçüsünü kesin bir ölçü hâline getirmemesi gerekir. Bana göre insanın dualarının karşılığını yalnızca dünya hayatında ve hemen ortaya çıkacak sonuçlarla sınırlamak doğru değildir. Allah’ın neyi, ne zaman ve hangi ölçüde karşılıklandıracağını Allah bilir. Benim kanaatim, insanın Rabb’ine yönelişinin ve yaptığı duaların gerçek karşılığının Allah’ın belirlediği ölçü içerisinde ortaya çıkacağı yönündedir. Doğrusunu Rabb’im bilir.

Duanın kalp üzerindeki anlamı ise burada daha belirgin hâle gelir. Kur’an’da kalbin düzelmesi, insanın hakikate karşı tutumuyla ilişkilidir. Kalbin açık olması, Allah’ın ayetlerine karşı duyarlı olmak; kalbin katılaşması ise gerçeğe karşı direnmek ve hakikatten uzaklaşmak anlamında ele alınır.
“Allah’ın göğsünü İslam’a açtığı ve böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi katılaşmış kimse gibi midir? Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedir.”
(Zümer, 39/22)
Bu ayette söz konusu edilen mesele, bedensel bir hastalık değil, insanın hakikate karşı durumudur. Kalbin açılması, insanın Allah’ın gösterdiği hakikati kabul etmeye hazır hâle gelmesiyle; kalbin katılaşması ise gerçeğe karşı duyarsızlaşmasıyla ilgilidir. Bu nedenle dua ile şifa arasındaki ilişkiyi yalnızca beden üzerinden kurmak, duanın insan hayatındaki daha önemli boyutlarından birini gözden kaçırabilir.

İnsan bedenindeki bir hastalığın iyileşmesini isteyebilir. Bunun için dua etmesi de son derece anlaşılırdır. Fakat Kur’an’ın üzerinde durduğu asıl şifa, insanın hakikatten uzaklaşmış iç dünyasının yeniden doğru yöne gelmesiyle de ilgilidir. Vahiy, insana neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterir; insan da bu gösterilen doğrular karşısında kendi konumunu belirler. Kalbin düzelmesi, yalnızca güzel sözler söylemekle değil, insanın düşüncesini, niyetini ve davranışlarını hakikate göre değiştirmesiyle mümkün olur.

Bu nedenle dua, insanın kendisini değiştirme sorumluluğunu Allah’a devretmesi değildir. “Rabb’im beni düzelt” demek kolaydır; fakat insanın kendisine düşen payı yerine getirmesi gerekir. Öfkesini kontrol etmeyen, haksızlık yapmaya devam eden, yalan söyleyen, başkasının hakkına riayet etmeyen veya yanlış olduğunu bildiği hâlde davranışını değiştirmeyen bir insanın yalnızca dilindeki duanın kalbini değiştirmesini beklemesi yeterli değildir. Dua, insanın değişme iradesiyle birleştiğinde anlam kazanır.

Burada duanın önemli bir yönü daha ortaya çıkar: Dua insanın yalnızlığını ve sınırlılığını fark ettirirken aynı zamanda onu umutsuzluktan korur. İnsan her şeyi kendi gücüyle gerçekleştiremeyeceğini kabul eder. Ancak bu kabul, pasifleşmek anlamına gelmez. Aksine insan, yapabileceği şeyleri yapar ve yapamayacağı şeyleri Rabb’ine bırakır. Böylece dua, insanı hem sorumluluğa hem de teslimiyete yönelten bir denge oluşturur. Sorumluluk insana, teslimiyet ise haddini bilmeyi öğretir.

Sonuçta duanın değeri, kaç kez tekrar edildiğiyle veya hangi hastalık için hangi sözlerin söylendiğiyle ölçülemez. Duanın asıl değeri, insanın Rabb’iyle kurduğu ilişkide ve bu yönelişin hayatına yansımasında ortaya çıkar. Dua eden insan, Allah’tan yardım isterken kendi sorumluluğunu da unutmamalıdır. Hastalandığında tedbirini almalı, yanlış yaptığında düzeltmeli, sahip olduğu emaneti korumalı, kendisini sorgulamalı ve vahyin gösterdiği doğrultuda yaşamaya çalışmalıdır.

Kalbin gerçek anlamda düzelmesi de burada başlar. İnsan yalnızca bedeninin iyileşmesini değil, düşüncesinin, niyetinin ve davranışlarının da doğru yönde olmasını istemelidir. Çünkü bedenin geçici rahatsızlıkları kadar, hakikate karşı katılaşmış bir kalp de insan için ciddi bir problemdir. Dua, insanı bu gerçeğin farkına vardırdığı ölçüde anlamlı bir kulluk hâline gelir. Vahyin ışığında kendisini değiştirmeye başlayan insan için dua artık yalnızca bir şey istemek değil, Rabb’ine yönelerek doğru olanı aramak ve bu doğrultuda yaşamaya çalışmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  DUA VE KALBİN DÜZELMESİ Dua, insanın Rabb’ine yönelmesidir. İnsan dua ederken yalnızca bir isteğini dile getirmez; kendi gücünün sınırlı...