EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT NASIL OLUŞTU?
Bugün İslam dünyasında oldukça yaygın biçimde kullanılan Ehl-i sünnet
ve’l-cemaat kavramı, çoğu zaman sanki Nebi Muhammed döneminde ortaya
çıkmış, o günden beri aynı inanç ve uygulamalarla varlığını sürdüren belirli
bir topluluğun adıymış gibi anlatılır. Oysa tarihî sürece bakıldığında böyle
tek bir başlangıç noktasından ve hiç değişmeden devam eden bir yapıdan söz
etmek kolay değildir. “Ehl-i sünnet” anlayışı, İslam’ın ilk dönemlerinde
yaşanan siyasî ve itikadî ayrışmaların ardından zaman içerisinde şekillenmiş,
farklı âlimlerin yorumlarıyla sistemleşmiş ve sonraki yüzyıllarda geniş bir
dinî şemsiye hâline gelmiştir. Bu nedenle önce kavramın ne zaman ve hangi
şartlarda ortaya çıktığına, ardından da bu anlayışın kendisini meşrulaştırmak
için başvurduğu temel delillerin Kur’an açısından ne ifade ettiğine bakmak
gerekir.
Ehl-i
Sünnet Kavramının Tarihî Oluşumu
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar arasında yaşanan ayrışmaların önemli bir
bölümü siyasî olaylarla başlamış, zaman içerisinde itikadî ve hukukî
tartışmalara dönüşmüştür. Hz. Osman’ın öldürülmesi, Hz. Ali ile Muâviye
arasındaki mücadele, Sıffîn Savaşı ve hakem olayı gibi gelişmeler, Müslüman
toplumunda ciddi ayrışmalara yol açmıştır. Bu siyasî ayrışmaların ardından
Haricîlik ve Şîa gibi gruplar belirginleşmiş; daha sonra kader, iman, büyük
günah, Allah’ın sıfatları ve benzeri konularda farklı görüşleri savunan çeşitli
ekoller ortaya çıkmıştır. Bu süreç içerisinde kendisini “sünnet” ve “cemaat”
kavramlarıyla tanımlayan çevreler de giderek belirginleşmiştir.
Dolayısıyla bugünkü anlamıyla Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kimliğini, Nebi
Muhammed döneminde adı konulmuş ve bütün ayrıntıları belirlenmiş bir topluluk
olarak değerlendirmek tarihî süreci fazlasıyla basitleştirir. Kavramın kökleri
erken dönemlere kadar götürülebilse de, geniş kapsamlı bir itikadî kimlik
olarak belirginleşmesi ve sistematik hâle gelmesi sonraki yüzyıllarda
gerçekleşmiştir. Özellikle Abbâsîler dönemindeki Mihne süreci, “sünnet”
anlayışını savunan çevrelerin kendilerini daha belirgin biçimde
tanımlamalarında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonraki dönemlerde
Ehl-i sünnet çatısı altında Selefiyye, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye gibi farklı
itikadî gelenekler; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî gibi farklı fıkıh
mezhepleri yer almıştır. Bu tablo bile Ehl-i sünnetin tek bir dönemde ortaya
çıkmış, bütün ayrıntıları değişmez biçimde belirlenmiş tek bir yapı olmadığını
göstermektedir.
Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta ise tarihî oluşumun
kendisinden daha önemlidir. Bir anlayışın yüzyıllar içerisinde oluşması veya
geniş kitleler tarafından benimsenmesi, onun Allah katındaki doğruluğunun
delili olabilir mi? Bir görüşün çok eski olması, çok sayıda insan tarafından
kabul edilmesi veya büyük âlimler tarafından savunulması, onu kendiliğinden
Allah’ın dini hâline getirir mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüye bakıldığında
bunun mümkün olmadığı görülür.
“Çoğunluk”
Hakikatin Ölçüsü Değildir
Kur’an, insanların çoğunluğunun her zaman doğruyu bulamayacağını açıkça
bildirir: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan
saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar.”
(En‘âm, 6/116)
Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü son derece önemlidir. Bir düşüncenin yaygın
olması ile doğru olması aynı şey değildir. Çoğunluk tarafından benimsenmesi,
bir görüşü vahiy hâline getirmez. Aynı şekilde azınlıkta kalmak da bir görüşün
yanlış olduğunu göstermez. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı değil, Allah’ın
ortaya koyduğu delildir.
Kur’an, insanların atalarından devraldıkları inançları sorgulamadan
sürdürmelerini de eleştirir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve
doğru yolu bulamamış idiyseler?”
(Bakara, 2/170)
Buradaki mesele yalnızca geçmişte yaşamış insanların yanlışları değildir. Din
konusunda gelenek oluşturmanın temel mantığı da burada sorgulanmaktadır. Bir
uygulamanın eski olması, onun Allah tarafından emredildiğini göstermez. Bir
toplumun yüzyıllar boyunca aynı şeyi yapması da onu vahiy hâline getirmez.
Çünkü dinin kaynağı tarihî devamlılık değil, Allah’ın bildirdiğidir.
“Sünnet”
Denildiğinde Ne Anlaşılmalıdır?
Ehl-i sünnet kavramının merkezinde “sünnet” kelimesi bulunduğu için bu
kelimenin Kur’an’daki kullanımına bakmak gerekir. Bugün “sünnet” denildiğinde
çoğunlukla Nebi Muhammed’in sözleri ve davranışlarıyla ilgili hadis rivayetleri
anlaşılmaktadır. Ancak Kur’an’da sünnet kelimesi yalnızca insan davranışlarını
ifade etmek için kullanılmaz. Allah’ın değişmeyen uygulaması ve yasası için de
kullanılır.
“Allah’ın öteden beri uygulanan sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir
değişiklik bulamazsın.”
(Fetih, 48/23)
Başka bir ayette şöyle buyurulur:
“Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkındaki sünneti budur. Allah’ın emri
mutlaka yerine getirilen bir kaderdir.”
(Ahzâb, 33/38)
Bu kullanım, sünnet kelimesinin Kur’an’da yalnızca “Nebi Muhammed’in hadislerde
aktarılan davranışları” anlamında kullanılmadığını göstermektedir. Dolayısıyla
“sünnet” kavramını doğrudan hadis külliyatıyla özdeşleştirmek yerine, önce
Kur’an’ın bu kelimeye yüklediği anlam alanını dikkate almak gerekir.
Eğer Nebi Muhammed’in sünnetinden söz ediliyorsa, onun Allah’ın Elçisi
olarak yerine getirdiği görevin ne olduğuna bakmak gerekir. Kur’an’ın anlattığı
Nebi Muhammed, kendisine vahyedilene uyan bir Elçidir:
“Sana Rabb’inden vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz
çevir.”
(En‘âm, 6/106)
Bir başka ayette kendisine şöyle söylemesi emredilir:
“De ki: Ben ona uyacak değilim. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.”
(Yûnus, 10/15)
Bu ifadeler üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Nebi Muhammed’in örnekliği,
Allah’ın vahyinden bağımsız kişisel bir din üretmesinden değil, Allah’tan gelen
vahye uymasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla onu örnek almak ile onun adına
daha sonra oluşturulan rivayetleri dinin ikinci kaynağı kabul etmek aynı şey
değildir.
Ahzâb 21
ve “Güzel Örnek” Meselesi
Ehl-i sünnet anlayışının Nebi Muhammed’in sünnetine uyma konusundaki en önemli
dayanaklarından biri Ahzâb Suresi’nin 21. ayetidir:
“Allah’ın Elçisi’nde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı
çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Ayetin “güzel örnek” anlamındaki üsve-i hasene ifadesi gerçekten
önemlidir. Ancak burada yapılması gereken, ayeti önceden kabul edilmiş bir
anlayışı doğrulamak için kullanmak değil, ayetin kendisinin ne söylediğine
bakmaktır. Ayet, Nebi Muhammed’in güzel örnek olduğunu bildirir; fakat “hadis
kitaplarında yer alan bütün rivayetler dinin bağlayıcı ikinci kaynağıdır”
şeklinde bir hüküm içermez.
Üstelik Kur’an, aynı “güzel örnek” ifadesini Nebi İbrahim ve onunla
birlikte olanlar için de kullanmaktadır:
“İbrahim’de ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.
Onlar toplumlarına şöyle demişlerdi: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka kulluk
ettiklerinizden uzağız. Sizi reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a
iman edinceye kadar sürecek bir düşmanlık ve öfke ortaya çıkmıştır.’”
(Mümtehine, 60/4)
Ardından tekrar şöyle buyurulur:
“Andolsun, onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman kimseler için
güzel bir örnek vardır.”
(Mümtehine, 60/6)
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer “güzel örnek” olmak, mutlaka o
elçinin söz ve davranışlarının hadisler yoluyla aktarılmış olmasını ve bunların
dinî kaynak kabul edilmesini gerektiriyorsa, Nebi İbrahim’in güzel örnekliğini
hangi hadis külliyatından öğreneceğiz? İbrahim’in binlerce sözünü ve günlük
hayatının ayrıntılarını aktaran bir hadis kitabı bulunmamaktadır. Buna rağmen
Kur’an onu açıkça güzel örnek olarak göstermektedir.
Demek ki Kur’an’ın “güzel örnek” kavramı, bir insanın hayatındaki her
ayrıntıyı sonradan rivayetlerle öğrenmek anlamına gelmemektedir. Asıl örneklik,
Allah’a bağlılıkta, tevhidde, vahye teslimiyette, hak karşısında kararlı
duruşta ve Allah’ın emirlerini hayatına taşımada ortaya çıkmaktadır.
İbrahim’in güzel örnekliği, Allah’tan başkasına kulluk etmeyi
reddetmesinde ve tevhid konusunda taviz vermemesindedir. Nebi Muhammed’in güzel
örnekliği de Allah’ın vahyine uymasında, kendisine verilen tebliğ görevini
yerine getirmesinde, Allah’a güvenmesinde ve vahyin ortaya koyduğu ölçüler
içerisinde yaşamasında görülür. Bu örnekliklerin temel kaynağı ise Kur’an’dır.
Elçilerin
Örnekliği Nereden Öğrenilir?
Kur’an, elçilerin hayatlarından örnekler verirken onların Allah’a
teslimiyetlerini ve vahye bağlılıklarını öne çıkarır. Elçilerin ortak özelliği,
kendi adlarına bir din kurmaları değil, Allah’ın mesajını insanlara
ulaştırmalarıdır. Nebi Muhammed’e de bu çerçevede görev verilmiştir:
“Sana da Kitab’ı, önündekini doğrulayıcı ve onu gözetip koruyucu olarak hak
ile indirdik. O hâlde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen
haktan ayrılarak onların arzularına uyma.”
(Mâide, 5/48)
Burada Elçi’nin görevi açık biçimde Allah’ın indirdiği ile hareket
etmektir. Kur’an’ın başka bir yerinde de şöyle denilir:
“De ki: Ben yalnızca Rabb’ime kulluk ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak
koşmam.”
(Cin, 72/20)
Dolayısıyla Nebi Muhammed’i örnek almak, onu Allah’ın yanında veya Allah’tan
bağımsız bir hüküm koyucu konumuna yükseltmek değildir. Tam tersine, onun
Allah’a kulluğunu ve vahye bağlılığını örnek almaktır.
“Resûle
İtaat” Hadislere İtaat Anlamına mı Gelir?
Bu konuda en çok kullanılan ifadelerden biri de “Resûle itaat”tir. Kur’an şöyle
buyurur:
“Kim Elçi’ye itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”
(Nisâ, 4/80)
Bu ayetten hareketle, hadis kitaplarında bulunan bütün rivayetlerin Allah’ın
Elçisi tarafından konulmuş bağlayıcı hükümler olduğu ileri sürülebilmektedir.
Oysa ayetin kendisi böyle bir bağlantı kurmaz. Elçi’ye itaatin Allah’a itaat
sayılması, onun Allah’ın Elçisi olmasından kaynaklanır. Elçi, Allah adına
konuştuğu ve Allah’ın mesajını tebliğ ettiği için ona itaat, Allah’ın mesajına
itaattir.
Nitekim Kur’an, Elçi’nin görevini vahiyden bağımsız bir otorite olarak
değil, kendisine verilen mesajı tebliğ etmek olarak ortaya koyar:
“Ey Elçi! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun
elçiliğini yerine getirmemiş olursun.”
(Mâide, 5/67)
Burada belirleyici olan, Elçi’nin Allah’tan aldığı mesajdır. Bu nedenle “Resûle
itaat” ifadesini kullanarak daha sonraki dönemlerde derlenmiş bütün rivayetleri
otomatik olarak Allah’ın dini konumuna yükseltmek, ayrıca delillendirilmesi
gereken bir iddiadır. Bir rivayetin tarihî olarak Nebi Muhammed’e nispet
edilmesi başka şeydir; o rivayetin Allah tarafından dinî hüküm kaynağı olarak
yetkilendirilmiş olması başka şeydir.
Cemaatin
Çokluğu Hakikati Belirler mi?
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat isminde bulunan “cemaat” kavramı da aynı ölçüyle
değerlendirilmelidir. Bir topluluğun geniş kitlelere ulaşması, uzun süre
varlığını sürdürmesi ve toplumun büyük bölümünü temsil etmesi, onun bütün
görüşlerinin doğru olduğunu göstermez. Kur’an’ın çoğunluk konusunda koyduğu
ölçü zaten açıktır. Hakikati belirleyen insanların sayısı değil, Allah’ın
delilidir.
“Onların çoğu ancak zanna uyar. Şüphesiz zan, hak karşısında hiçbir şey
ifade etmez.”
(Yûnus, 10/36)
Bu nedenle bir Müslüman için “Bunu Ehl-i sünnet kabul ediyor” cümlesi,
araştırmayı bitiren bir delil değil, araştırmayı başlatan bir bilgi olabilir.
Bunun ardından “Peki bunun Kur’an’daki delili nedir?” sorusu gelmelidir. Eğer
bir hüküm Kur’an’a dayanıyorsa delili ortaya konur. Kur’an’da bulunmuyorsa
hangi kaynağa dayandığı açıklanır. O kaynağın dinî hüküm koyma yetkisinin
nereden geldiği ayrıca araştırılır. Böylece isimler ve gelenekler ölçü olmaktan
çıkar, delil ölçü hâline gelir.
Kur’an, din adına ileri sürülen iddialarda delil istemeyi de açıkça
ortaya koyar:
“Eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin.”
(Bakara, 2/111)
Bu ilke yalnızca başka dinlere veya başka topluluklara karşı kullanılabilecek
bir ilke değildir. İslam adına konuşan herkes için geçerlidir. Bir görüşün
sahibi kim olursa olsun, o görüş Allah’ın dini adına ileri sürülüyorsa delile
ihtiyaç vardır.
Din
Allah’ın mı, Geleneğin mi?
Asıl mesele burada ortaya çıkmaktadır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat tarih
içerisinde oluşmuş geniş bir dinî gelenektir. Bu geleneğin içerisinde Kur’an’a
uygun birçok anlayış bulunabilir; fakat bir görüşün Ehl-i sünnet tarafından
benimsenmiş olması, onun Allah tarafından emredildiğini tek başına kanıtlamaz.
Aynı şekilde Ehl-i sünnet içinde bulunmayan bir görüşün de sırf başka bir gruba
ait olduğu için yanlış kabul edilmesi doğru değildir. Ölçü, grupların isimleri
değil, delildir.
Kur’an bu konuda hükmün kaynağını açıkça gösterir:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”
(Yûsuf, 12/40)
Bu nedenle din adına ortaya konulan her görüşün Allah’ın kitabıyla
karşılaştırılması gerekir. “Bu bizim mezhebimizin görüşüdür”, “Ehl-i sünnet
böyle kabul eder”, “Büyük âlimler böyle söylemiştir” veya “Yüzyıllardır böyle
uygulanmaktadır” ifadeleri tarihî veya mezhebî bilgi olabilir; fakat bunların
hiçbiri kendiliğinden Allah’ın hükmü değildir.
Kur’an’ın istediği şey, insanın geçmişten devraldığı her bilgiyi
sorgulamadan kabul etmesi değil, söyleneni dinleyip en güzeline uymasıdır:
“Onlar sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola
ilettiği kimseler bunlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”
(Zümer, 39/18)
Bu ayet, din konusunda aklı ve düşünmeyi devre dışı bırakmayan bir yaklaşım
ortaya koymaktadır. İnsan önüne konulan bilgileri incelemeli, delillerini
değerlendirmeli ve hakikate ulaştığı kanaatine vardığı şeye uymalıdır.
Kur’an’ın
Örnekliği
Kur’an’ın elçileri anlatmasının amacı, onların hayatlarını birer tarih bilgisi
olarak aktarmak değildir. Onların Allah karşısındaki duruşlarından ders
çıkarılması istenir. İbrahim’in örnekliği, tevhid konusunda gösterdiği
kararlılıktır. Nebi Muhammed’in örnekliği, Allah’ın vahyine teslimiyetidir.
Diğer elçilerin örnekliği de Allah’ın mesajına bağlılıklarında ortaya çıkar.
Kur’an, bütün bu örnekliğin temelinde vahyi gösterir:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Öyleyse Nebi Muhammed’i gerçekten örnek almak, onun adına oluşturulmuş bütün
rivayetleri sorgusuz sualsiz din hâline getirmek değil; onun Allah’ın vahyine
gösterdiği teslimiyeti anlamaktır. İbrahim’i örnek almak da onun adına
oluşturulmuş bir gelenek aramak değil, Kur’an’ın onun hayatından ortaya koyduğu
tevhid mücadelesini anlamaktır.
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar: Elçinin örnekliği ile elçiye
sonradan nispet edilenler aynı şey değildir. Elçinin Allah’tan aldığı mesaj
Kur’an’dır. Elçinin bu mesaj karşısındaki tutumu ve Kur’an’da anlatılan hayatı
da örnekliğinin temelini oluşturur. Daha sonraki dönemlerde insanlar tarafından
nakledilen, derlenen, sınıflandırılan ve yorumlanan bilgiler ise ayrıca
incelenmesi gereken tarihî malzemelerdir. Bunların doğruluğu veya değeri
hakkında farklı kanaatler bulunabilir; fakat bunları doğrudan Allah’ın dini
hâline getirmek için Kur’an’dan ayrıca bir delil gerekir.
Sonuç
Olarak
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramının tarihî oluşumunu doğru anlamak, Nebi
Muhammed’i veya sahabeyi değersiz görmek anlamına gelmez. Tam tersine, Nebi
Muhammed’e nispet edilenlerle onun gerçekten getirdiği vahyi birbirinden
ayırabilmek için tarih ile vahyi birbirine karıştırmamak gerekir. Ehl-i sünnet,
tarih içerisinde şekillenmiş önemli bir İslamî gelenektir; ancak hiçbir tarihî
gelenek, sırf uzun bir geçmişe sahip olduğu için Allah’ın diniyle
özdeşleştirilemez.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü çok daha sağlamdır. Hakikat bir topluluğun
adına, çoğunluğuna, geçmişine veya otoritesine göre belirlenmez. Bir hükmün
doğru olup olmadığı, Allah’ın kitabındaki deliliyle değerlendirilir. Nebi
Muhammed’in güzel örnekliği de onun Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu
olmasında değil, Allah’ın vahyine bağlı bir Elçi olmasındadır. Nitekim Kur’an,
onu da diğer elçiler gibi Allah’a teslim olmuş bir kul ve Elçi olarak tanıtır.
Bu nedenle mesele, “Ehl-i
sünnet haklı mı, haksız mı?” sorusuna
indirgenmemelidir. Daha temel soru şudur: Ehl-i sünnet adına ortaya
konulan hangi görüş gerçekten Kur’an’a dayanıyor, hangisi tarih içerisinde
oluşmuş yorum ve geleneklerden geliyor?
Bu ayrım yapılmadan, tarih boyunca oluşmuş her şeyi Allah’ın dini kabul etmek
de, tarihî geleneğin tamamını bir kalemde reddetmek de sağlıklı bir yöntem
değildir.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı temel ölçüye gelinir: Din Allah’ındır ve din adına hüküm koyma yetkisi de Allah’a aittir. İnsanların oluşturduğu isimler, mezhepler ve gelenekler ancak Allah’ın kitabının ölçüsüne vurulduğu zaman anlam kazanır. Çünkü Müslümanın bağlılığı önce bir cemaate, mezhebe veya tarihî kimliğe değil, Rabb’inin indirdiği vahyedir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com