İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

 İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ

İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan nasıl yaratıldı? Hayat hangi aşamalardan geçerek meydana geldi? Bu sorular, tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiş, her toplum kendi bilgi ve inanç dünyasına göre cevaplar üretmiştir. Kimi yaratılışı sadece efsaneler üzerinden anlamaya çalışmış, kimi yalnızca bilimsel verilerle açıklamaya yönelmiş, kimi de geleneksel anlatıları sorgulamadan kabul etmiştir. Kur’an ise insanı, yaratılış konusunda hem düşünmeye hem de Rabb’inin kudreti karşısında kendi bilgisinin sınırlarını fark etmeye çağırır.

Nebi İsa ve Âdem konusu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü bu iki isim üzerinden yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, Kur’an'ın ne söylediğinden çok insanların ayetlere önceden yükledikleri anlamlar etrafında şekillenmektedir. Bir tarafta Âdem'in yaratılışı, diğer tarafta Meryem oğlu Nebi İsa'nın dünyaya gelişi vardır. Kur’an, bu iki yaratılış hadisesini aynı ayette yan yana getirerek insanın dikkatini önemli bir noktaya çeker:
“Şüphesiz Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.”
(Âl-i İmrân, 3/59)
Bu ayeti okuduğumuzda hemen şu soruyu sormamız gerekir: Kur’an burada neyi anlatmaktadır? İsa'nın yaratılış biçiminin Âdem ile biyolojik olarak birebir aynı olduğunu mu, yoksa Allah'ın yaratma kudretinin insanların alıştıkları sebeplerle sınırlanamayacağını mı?

Ayetin bağlamı bize ikinci noktayı düşünmemiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü Âdem ile Nebi İsa'nın dünyaya geliş şartlarının aynı olduğu zaten söylenemez. Âdem'in bir anne ve babadan doğduğuna dair Kur’an'da bilgi yoktur. İsa ise Meryem'in oğludur. Dolayısıyla “İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir” ifadesini, iki insanın yaratılış süreçlerinin bütün ayrıntılarıyla aynı olduğu şeklinde anlamak doğru olmaz. Buradaki benzetmenin dikkat çektiği temel nokta, yaratmanın Rabb’imize ait olmasıdır.

İnsan, çoğu zaman alıştığı düzeni fark eder ama bu düzenin Rabb’imizin koyduğu değişmez sünnetullah olduğunu yeterince düşünmez. Oysa evrende rastgelelik yoktur. Güneşin doğuşundan mevsimlerin dönüşüne, bir tohumun filizlenmesinden insanın yaratılışına kadar her şey Allah'ın koyduğu ölçü ve yasalar içinde gerçekleşmektedir. İnsan da bu düzenin dışında değildir. Sebepler vardır ve sonuçlar bu sebepler çerçevesinde meydana gelir. Allah'ın sünnetinde değişiklik bulunmaz. İnsan, sebepleri inkâr ederek değil, sebeplerin de Rabb’imizin koyduğu değişmez düzenin bir parçası olduğunu anlayarak yaratılışa bakmalıdır. Asıl mesele, gördüğümüz bu düzenin kendi kendine var olduğunu sanmak değil; değişmeyen sünnetullahın arkasındaki kudreti ve hikmeti görebilmektir.

Kur’an, insanın yaratılışını anlatırken onun geçirdiği aşamalara dikkat çeker:
“Ey insanlar! Eğer dirilişten kuşku içindeyseniz, bilin ki Biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık. Size açıklamak için...”
(Hac, 22/5)

Başka bir ayette de insanın ana rahmindeki gelişim sürecine dikkat çekilir:
“Sonra onu sağlam bir karar yerinde bir damla su yaptık. Sonra o damlayı alak haline getirdik; ardından alak'ı bir çiğnem et parçası yaptık; sonra o çiğnem et parçasını kemiklere dönüştürdük ve kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla meydana getirdik.”
(Mü’minûn, 23/13-14)
Bu ayetler bize yaratılışta bir düzen olduğunu göstermektedir. İnsan hayatı başıboş değildir. Evrende rastgelelik değil, ölçü vardır. Gece ve gündüz ölçüyledir. Gök cisimleri ölçüyledir. Yağmurun yağması, bitkinin topraktan çıkması, insanın ana rahmindeki gelişimi bir düzen içindedir.

Kur’an bu düzeni Allah'ın ayetleri olarak insanın önüne koyar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Allah'ın evrende koyduğu düzeni görmek başka şeydir, o düzeni Allah'ın kudretine sınır çizmek için kullanmak başka şeydir.

Biz, “Allah'ın sünnetinde değişiklik bulamazsın” ayetini okurken de aynı hassasiyeti göstermeliyiz:
“Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.”
(Fâtır, 35/43)
Allah'ın sünneti vardır. Evrende ölçü vardır. Sebep ve sonuç ilişkisi vardır. Fakat insanın gözlemlediği her olaydan hareketle, “Allah ancak benim gördüğüm şekilde yaratır” sonucuna ulaşması doğru değildir. Çünkü sünnetullahı koyan Allah'tır. İnsan ise o sünnetullahın tamamını kuşatabilecek bir bilgiye sahip değildir.

İsa'nın yaratılışı konusundaki tartışmalarda da asıl dikkat edilmesi gereken nokta budur. Kur’an bize Meryem'in bir çocuk dünyaya getirdiğini açıkça bildirir. İsa'nın annesi Meryem'dir. Ancak Kur’an, insanların merak ettiği her biyolojik ayrıntıyı tek tek açıklama amacı taşımaz. Bu nedenle Kur’an'ın söylemediği bir ayrıntıyı kesin bilgi haline getirmek ne kadar doğru değilse, geleneksel yorumları Kur’an'ın açık hükmü gibi kabul etmek de o kadar doğru değildir.

İnsan burada dürüst olmalıdır. Kur’an'ın söylediğini Kur’an'ın söylediği kadar söylemeli, söylemediği yerde ise kendi yorumunu Allah'ın sözü haline getirmemelidir.

İsa'nın doğumu anlatılırken Kur’an'da dikkatimizi çeken önemli kavramlardan biri “ruh” kavramıdır. Meryem Suresinde şöyle buyrulur:
“Kitap'ta Meryem'i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla kendi arasına bir perde koymuştu. Biz de ona ruhumuzu gönderdik. O, ona düzgün bir beşer şeklinde göründü.”
(Meryem, 19/16-17)
Burada Kur’an'ın açıkça söylediği şey, Meryem'e “ruhun” gönderildiği ve onun Meryem'e düzgün bir insan görünümünde göründüğüdür. Fakat “ruh” kelimesinin Kur’an'daki bütün kullanımlarını birlikte düşünmeden, bu kavrama tek bir anlam yüklemek doğru değildir.

Kur’an'da “ruh”, vahiy ile bağlantılı olarak da kullanılmaktadır:
“İşte böylece sana da emrimizden bir rûh (Kur'an'ı) vahyettik. Sen o Kitabı ve (esasları belirlenmiş) o imanı bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi (layık olanı) kendisiyle doğru yola ulaştırdığımız bir nûr (ışık) kıldık. 
(Şûrâ, 42/52)
Bu ayet, “ruh” kavramının Kur’an'da sadece insanların zihninde oluşmuş tek boyutlu bir anlama indirgenemeyeceğini göstermektedir. Ruh, Allah'ın emriyle, vahiy ve hidayetle ilişkili bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Meryem'e gönderilen “ruh” hakkında konuşurken de ayetlerin açık sınırlarını aşmamak gerekir.

Kur’an, Meryem'e gelen varlığın sözlerini şöyle aktarır:
“Ben sadece Rabb’inin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için geldim.”
(Meryem, 19/19)

Meryem'in şaşkınlığı ise son derece dikkat çekicidir:
“Meryem dedi ki: Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben kötü yola düşmüş biri değilken benim nasıl çocuğum olabilir?”
(Meryem, 19/20)

Bu soru, Meryem'in yaşadığı şaşkınlığı açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü onun zihnindeki alışılmış insan yaratılış biçimine göre çocuk sahibi olmanın bilinen bir sebebi vardır. Fakat aldığı cevap, insanı yaratılış konusunda kendi sınırlı bilgisine mahkûm olmamaya çağırmaktadır:
“Dedi ki: İşte böyle. Rabb’in buyurdu ki: Bu Benim için kolaydır. Onu insanlar için bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız. Bu hükme bağlanmış bir iştir.”
(Meryem, 19/21)
Burada özellikle “Bu Benim için kolaydır” ifadesi üzerinde düşünmek gerekir. Allah için zor ve kolay kavramları insanın anladığı anlamda değildir. İnsan için imkânsız görünen bir şey, Allah için imkânsız değildir. İnsan, yaratılışın nasıl gerçekleştiğini anlamakta zorlanabilir; fakat anlamakta zorlanması, o şeyin Allah'ın kudreti dışında olduğu anlamına gelmez.

Zaten Âl-i İmrân Suresindeki Âdem ile Nebi İsa benzetmesinin temel mesajı da burada ortaya çıkmaktadır. İnsan, “Bu nasıl olabilir?” diye sorarken kendi tecrübesini ölçü almaktadır. Kur’an ise insana, “Yaratmayı gerçekleştiren sen değilsin” gerçeğini hatırlatmaktadır.

Âdem konusunda da aynı durum vardır. İnsanlığın başlangıcındaki yaratılışı bugün laboratuvarda tekrar edemiyoruz diye, Âdem'in yaratılışı hakkında Allah'ın bildirdiğinin dışına çıkamayız. Aynı şekilde Nebi İsa'nın doğumuyla ilgili olarak da kendi çağımızın bilgilerini ayetlere zorla yerleştiremeyiz. Kur’an ne söylüyorsa onu esas almalı, söylemediği ayrıntılarda ise kesin hüküm vermekten kaçınmalıyız.

Bu noktada Meryem'in şahsiyeti de son derece önemlidir. Kur’an onu sıradan bir insan olarak anlatmaz. Onun seçildiğini, arındırıldığını ve Rabb’ine bağlı bir kadın olduğunu bildirir:
“Hani melekler demişti ki: Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.”
(Âl-i İmrân, 3/42)

Meryem'in hayatında dikkat çeken şey, olağanüstü bir olay yaşaması değil sadece; böyle büyük bir imtihan karşısında Rabb’ine teslimiyetini kaybetmemesidir. Çünkü Nebi İsa'nın doğumu, Meryem açısından sadece bir doğum hadisesi değildir. Aynı zamanda toplumun karşısına çıkacağı büyük bir imtihandır.

Nitekim çocuğunu kucağına alarak toplumuna döndüğünde karşılaştığı tepki bunu gösterir:
“Çocuğu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: Ey Meryem! Gerçekten şaşılacak bir şey yaptın.”
(Meryem, 19/27)
İnsanların ilk tepkisi, olayı anlamaya çalışmak değil, kendi alışkanlıklarına göre hüküm vermek olmuştur. Çünkü onlar gördükleri olayın kendi zihinlerindeki kalıba uymadığını düşünmüşlerdir.

Aslında burada sadece Meryem'in yaşadığı bir olay anlatılmıyor. İnsanlığın değişmeyen bir zaafı da gözler önüne seriliyor. İnsan, bilmediği bir şeyle karşılaştığında önce onu anlamaya çalışmak yerine çoğu zaman bildiği kalıplarla yargılıyor. Meryem'e yapılan itham da bunun bir sonucudur.

Kur’an'ın birçok kıssasında aynı durumla karşılaşırız. Elçiler toplumlarına Allah'ın mesajını getirdiklerinde insanlar çoğu zaman mesajın doğruluğunu araştırmak yerine, “Biz atalarımızı böyle bulduk” demişlerdir. Çünkü alışkanlık, insan için bazen hakikatten daha güçlü hale gelir.

Nebi İsa'nın doğumu konusundaki tartışmalar da aslında aynı tehlikeyi taşımaktadır. Bir grup, geleneksel anlatının dışına çıkmayı imansızlık gibi görür. Başka bir grup ise modern bilgiyle açıklayamadığı bir şeyi kabul etmek istemez. Oysa Kur’an'ın öğrencisi, ne geleneğin ne de çağdaş bilginin önünde teslimiyet gösterir. Onun ölçüsü Allah'ın kitabıdır.

Bilim, insanın evrende işleyen düzeni keşfetme çabasıdır. Bu çaba değerlidir. İnsan ana rahmindeki gelişimi inceler, hücreleri araştırır, genleri çözer ve yaratılıştaki muazzam düzeni görür. Fakat bilim insanın gözlemlediği mekanizmaları açıklar; Allah'ın kudretini sınırlandıran bir kitap değildir. Aynı şekilde din adına söylenmiş geleneksel yorumlar da Allah'ın kitabına ilave edilmiş kesin hükümler haline getirilemez.

Kur’an'ın üzerinde durduğu asıl mesele, insanın yaratılışın her ayrıntısını teknik olarak çözmesi değildir. Asıl mesele, insanın yaratılmış olduğunu fark etmesidir.

İnsan nasıl başladı? Bir damla sudan hangi kudretle işiten, gören, düşünen, seven, üzülen ve sorgulayan bir varlık meydana geldi? Ana rahminde küçücük bir başlangıçtan insan nasıl oluştu? Topraktan beslenen bitkiler nasıl insan bedeninin bir parçası haline geldi? Ölü gibi görünen bir toprak, yağmurla nasıl canlandı?

Kur’an sürekli insanın dikkatini bu sorulara çeker. Çünkü yaratılışı düşünmek, sadece geçmişi merak etmek değildir. Yaratılışı düşünmek, insanın kendisini tanımasıdır.
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı.”
(Târık, 86/5-6)

İnsan kendisine baktığında, aslında her gün gerçekleşen bir mucizenin içinde yaşadığını görür. Bir insanın doğumu o kadar alışılmış bir olaydır ki çoğu zaman onun ne kadar büyük bir ayet olduğunu fark etmeyiz. Her gün çocuklar dünyaya geliyor diye yaratılış sıradanlaşmaz. Alışmak, mucizeyi ortadan kaldırmaz.

Belki de Nebi İsa ve Âdem kıssalarının bize verdiği en önemli derslerden biri budur. İnsan, alıştığı yaratılış biçimlerini normal, alışmadıklarını ise imkânsız kabul etmektedir. Oysa normal dediğimiz şey de Allah'ın ayetidir. Ana rahminde gerçekleşen süreç de ayettir, ilk insanın yaratılışı da ayettir, Meryem'in Nebi İsa'yı dünyaya getirmesi de ayettir.

Kur’an'da Nebi İsa'nın kendisi de bir ayet olarak tanımlanır:
“Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız.”
(Meryem, 19/21)

Burada “ayet” kelimesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Ayet sadece Kur’an'ın içindeki cümleler değildir. Ayet; işaret, delil, belge ve insanı hakikate götüren göstergedir. Göklerin yaratılışı ayettir. Gece ve gündüz ayettir. Yağmur ayettir. İnsan ayettir. Nebi İsa'nın doğumu da insanlara gösterilen bir ayettir.

O halde Nebi İsa'nın doğumunu konuşurken asıl sorumuz, sadece “Bu biyolojik olarak nasıl gerçekleşti?” olmamalıdır. Asıl soru, “Allah bu olayla insanlara neyi göstermektedir?” sorusu olmalıdır.

Kur’an'ın verdiği cevap açıktır: İnsan, Allah'ın kudretini kendi bilgisiyle sınırlandıramaz.

Nebi İsa'nın daha sonra üstlendiği görev de onun dünyaya gelişinden bağımsız değildir. O da kendisinden önceki vahyi doğrulamak ve insanlara Rabb’inin mesajını ulaştırmak üzere gönderilmiş bir elçidir. Kendisine verilen görev, insanları kendisine bağlamak değil, Allah'a yöneltmektir.

Nebi İsa şöyle der:
“Şüphesiz Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. Öyleyse O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.”
(Meryem, 19/36)
İsa'nın mesajının merkezinde kendisi yoktur. Merkezde Allah vardır. Bu, bütün elçilerin ortak çağrısıdır. İnsanlar tarih boyunca elçileri yüceltmiş, zaman zaman onları Allah ile insan arasında farklı bir konuma yerleştirmişlerdir. Oysa elçilerin temel görevi, insanları kendilerine değil Rabb’lerine çağırmaktır.

İsa'nın doğumunu anlamaya çalışırken onun getirdiği mesajı unutmak büyük bir çelişki olur. İnsanlar yüzyıllardır “Nasıl doğdu?” sorusunu tartışırken, İsa'nın açıkça söylediği “Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz Allah'tır” mesajını ikinci plana itebilmektedir.

Kur’an ise bizi tartışmanın merkezini değiştirmeye çağırmaktadır. Yaratılışın teknik ayrıntılarında kesin bilgi sahibi olmadığımız konularda birbirimizle mücadele etmek yerine, yaratılışın bize gösterdiği hakikati anlamalıyız.

Âdem de yaratılmıştır, Nebi İsa da yaratılmıştır, biz de yaratıldık. Aramızdaki zaman farkı, yaratılmış olma gerçeğini değiştirmez. İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi bilgiye ulaşırsa ulaşsın, kendi kendisini yaratmış değildir.

Belki insanın en büyük yanılgısı da budur. Bilgisi arttıkça Rabb’ine daha fazla hayran olması gerekirken, bazen bilgisi arttıkça kendisini yaratılışın sahibi gibi görmeye başlamaktadır. Oysa insan ne kadar araştırırsa araştırsın, ulaştığı her yeni bilgi onu yeni bir bilinmeyenin kapısına götürmektedir.

Nebi İsa ve Âdem kıssası, işte bu noktada insanın karşısında duran büyük bir yaratılış dersidir. Âdem'in nasıl yaratıldığı, İsa'nın dünyaya gelişinin hangi ayrıntılarla gerçekleştiği üzerine düşünmek elbette mümkündür. Fakat Kur’an'ın açıkça bildirmediği ayrıntıları iman konusu haline getirmek doğru değildir.

Bizim görevimiz, Rabb’imizin bildirdiği kadarını kesin bilgi kabul etmek, bunun dışındaki yorumları ise yorum olarak bırakmaktır.

Çünkü Kur’an'a iman etmek, sadece ayetleri okumak değildir. Aynı zamanda ayetin söylemediğini de Allah'a isnat etmemeyi gerektirir.

Nebi İsa'nın yaratılışı Âdem'in yaratılışıyla yan yana getirildiğinde karşımıza çıkan büyük hakikat şudur: Yaratılışın sahibi Allah'tır. İnsan, kendi alışkanlıklarını ölçü kabul ederek Allah'ın kudretine sınır çizemez. Sebepleri yaratan O'dur, sonuçları yaratan O'dur. İnsan bilgisi arttıkça yaratılışın sırlarını daha çok görebilir; fakat hiçbir zaman Rabb’inin ilmini kuşatamaz.

İşte burada her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz Kur’an'ı okurken gerçekten ayetin bize söylediğini mi anlamaya çalışıyoruz, yoksa daha önceden kabul ettiğimiz düşünceleri ayetlere mi söyletiyoruz?

Nebi İsa'nın doğumu konusunda da Âdem'in yaratılışı konusunda da asıl imtihan belki budur. Bilmediğimiz yerde “bilmiyoruz” diyebilmek, yorum yaptığımız yerde bunu kesin hüküm haline getirmemek ve Rabb’imizin açıkça bildirdiği hakikate teslim olmak... Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır. Rabb’imizin bilgisi ise sınırsızdır. Yaratılışın bütün sırlarını çözmek zorunda değiliz. Fakat yaratılmış olduğumuzu unutmamak zorundayız.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan n...