İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ

Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayarak öldürme, yani recm cezası canlanıyor. Özellikle geleneksel din anlayışında recm, evli bir kadın veya erkeğin zina etmesi hâlinde uygulanması gereken dinî bir hüküm gibi anlatılıyor. Oysa burada çok daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Bir hükmün dinî hüküm olabilmesi için kaynağı nedir? Toplumların yüzyıllar boyunca oluşturduğu uygulamalar mı, sonraki dönemlerde kaleme alınmış rivayet kitapları mı, mezheplerin yorumları mı, yoksa Allah’ın indirdiği vahiy mi?

Benim için bu sorunun cevabı açıktır: Din adına bir hüküm ortaya konulacaksa onun ölçüsü Kur’an olmalıdır. Çünkü hüküm koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu Kur’an açıkça bildirir. İnsanların zaman içerisinde oluşturduğu gelenekler, uygulamalar ve yorumlar ise vahyin yerine geçirilemez. Bir uygulamanın geçmişte yapılmış olması, onun Allah tarafından emredildiği anlamına gelmez.

Kur’an’a baktığımızda zina konusunda karşımıza çıkan temel hüküm son derece açıktır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına tanık olsun.”
(Nûr, 24/2)
Bu ayette ilk dikkat çeken nokta, zina eden kadın ile zina eden erkek arasında herhangi bir ceza farklılığı yapılmamasıdır. Ayet her ikisini de aynı hüküm içerisinde ele almaktadır. İkinci ve daha önemli nokta ise cezanın açıkça belirtilmiş olmasıdır: yüz değnek.

Burada recm yoktur. Taşlayarak öldürme yoktur. Ayette zina eden evli kişi için ayrı, bekâr kişi için ayrı bir ceza da belirtilmemiştir. Kur’an’ın bu açık hükmünü esas aldığımızda, elimizde bulunan ölçü yüz değnektir.

Cezanın müminlerden bir topluluğun huzurunda uygulanmasının istenmesi de ayrıca önemlidir. Bu, cezanın kişilerin kendi başlarına uygulayacağı bir intikam yöntemi olmadığını gösterir. Burada hukuk, delil, yetki ve toplumsal sorumluluk söz konusudur. Hiç kimse kendi kanaatine dayanarak bir başkasını cezalandırma hakkına sahip değildir.

Fakat Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca cezanın miktarından ibaret değildir. Kur’an bir taraftan zina fiiline karşı yaptırım belirlerken diğer taraftan insanların birbirlerini kolayca zina ile suçlamalarının da önünü kapatmaktadır. Çünkü bir insanı zina ile suçlamak son derece ağır bir ithamdır. Böyle bir suçlamanın delilsiz ve keyfî biçimde yapılması, toplumda zina fiilinden daha büyük yaralar açabilecek iftiralara yol açabilir.

Bu nedenle Kur’an, özellikle iffetli insanlara yönelik zina isnadında dört şahit getirilmesini şart koşmaktadır:

“İffetli kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.”
(Nûr, 24/4)

Burada çok önemli bir denge kurulmaktadır. Bir tarafta zina fiiline karşı açık bir yaptırım vardır; diğer tarafta ise insanların birbirlerini delilsiz biçimde zina ile suçlamalarının önü kesilmektedir. Yani Kur’an yalnızca “Suçun cezası nedir?” sorusuna cevap vermemekte, aynı zamanda “Bir insan nasıl suçlanabilir?” sorusuna da cevap vermektedir.

Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo açıktır: Zina cezası şüphe, dedikodu, kanaat veya kişisel düşmanlık üzerinden uygulanabilecek bir ceza değildir. Ortada ağır bir suçlama vardır ve bu suçlamanın hukuki bir zemine dayanması gerekir. Kur’an’ın dört şahit şartı, insanların namus ve itibarlarının gelişigüzel suçlamalarla yok edilmesini önleyen güçlü bir güvence niteliğindedir.

Nisâ Suresi’nde yer alan iki ayet de zina konusu değerlendirilirken ayrıca dikkate alınmalıdır:
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onların canlarını alıncaya veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun.”
(Nisâ, 4/15)

“İçinizden bu işi yapanların her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve kendilerini düzeltirlerse artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/16)

Bu ayetlerde geçen “fuhuş” ifadesinin kapsamı ve ayetlerin tarihsel bağlamı ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple Nisâ 4/15-16’yı doğrudan Nûr 24/2’deki yüz değnek hükmünün aynısı olarak göstermek doğru olmaz. Ancak ayetlerde dikkat çekici bir başka husus vardır: Dört şahit, yanlışın düzeltilmesi, tövbe ve ıslah.

Bu da bize Kur’an’ın insanı yalnızca cezalandırılacak bir varlık olarak görmediğini göstermektedir. Yanlış yapan insanın kendisini düzeltmesi, Rabb’ine yönelmesi ve tövbe etmesi için kapı açık bırakılmıştır. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Tövbe hakkının bulunması ile dünyadaki hukuki cezanın uygulanıp uygulanmaması aynı konu değildir. Tövbe, insanın Rabb’i ile ilişkisi bakımından ayrı; toplum düzeni içerisinde uygulanacak hukuki yaptırım ise ayrı bir meseledir.

Üstelik tövbe hakkı belirli kişilere mahsus değildir. Kur’an bütün insanlara tövbe kapısının açık olduğunu bildirir:
“Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Furkan, 25/70)

Yine Rabb’imiz şöyle buyurur:
“De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)
Dolayısıyla zina etmiş bir insan için de tövbe ve ıslah kapısı açıktır. Günah işlemiş olmak, insanın Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesini gerektirmez. Ancak bu durum, dünyadaki hukuki düzen ile ahiretteki bağışlanma meselesinin birbirine karıştırılmasını da gerektirmez.

Buradan recm meselesine geçebiliriz. Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık Nûr Suresi’nin ikinci ayetinde zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurulması açıkça belirtilmektedir. Öyleyse Kur’an’da bulunmayan recm cezasını Kur’an’ın hükmü olarak nasıl kabul edebiliriz?

Bu sorunun cevabı, dinî hüküm konusunda hangi kaynağı esas aldığımızla doğrudan ilgilidir. Eğer Allah’ın kitabını temel ölçü kabul ediyorsak, Kur’an’da bulunmayan bir cezayı Allah’ın emriymiş gibi sunamayız. Tarihte bir uygulamanın yapılmış olması, o uygulamanın mutlaka vahiy kaynaklı olduğunu kanıtlamaz.

Burada özellikle “evli-bekâr ayrımı” üzerinde de durmak gerekir. Geleneksel hukuk anlayışında zina eden evli kişi ile bekâr kişi arasında farklı cezalar bulunduğu kabul edilir ve evli kişi için recm savunulur. Fakat Nûr 24/2’de böyle bir ayrım yapılmamıştır. Ayet zina eden kadın ve zina eden erkek için ortak bir hüküm ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Kur’an’ın açık hükmünü esas aldığımızda, evlilik statüsünün Nûr 24/2’de ayrıca bir ceza sebebi olarak gösterildiğini söylemek mümkün değildir. Ayetin söylediği açıktır: Zina eden kadın ve zina eden erkek için yüz değnek.

Cariyeler konusunda ise Kur’an’ın ayrıca bir düzenleme yaptığını görüyoruz:
“Sizden kim, hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremezse, ellerinizin altında bulunan mümin genç kızlarınızdan alsın... Evlendikleri zaman bir fuhuş yaparlarsa, hür kadınlara verilen cezanın yarısı onların üzerinedir.”
(Nisâ, 4/25)
Bu ayet, dönemin toplumsal yapısı içerisindeki farklı statülere ilişkin özel bir düzenleme ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetin “hür kadınlara verilen cezanın yarısı” ifadesini kullanmasıdır. Nûr 24/2’de zina için yüz değnek bulunduğuna göre, Nisâ 4/25’teki yarım ceza üzerinden elli değnek sonucuna ulaşılabilir.

Bu nokta recm iddiası açısından da dikkat çekicidir. Eğer hür kadın için zina cezasının taşlanarak öldürülme olduğu ileri sürülürse, bunun yarısının nasıl uygulanacağı açıklanmak zorunda kalır. Buna karşılık Nûr 24/2’deki yüz değnek esas alındığında, yarısı elli değnektir ve Nisâ 4/25’teki “yarısı” ifadesiyle doğrudan anlamlı bir bağlantı kurulabilir.

Kur’an’da ayrıca Nebi Muhammed’in hanımları hakkında özel bir hüküm bulunmaktadır:
“Ey Nebi’nin hanımları! Sizden kim açık bir fuhuş yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”
(Ahzâb, 33/30)
Bu ayet de zina cezası tartışmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Nûr 24/2’de zina eden kadın ve erkek için genel ceza yüz değnek olarak açıklandığına göre, Ahzâb 33/30’da Nebi’nin hanımları için belirtilen “azabın iki katına çıkarılması” hükmü, bu genel ceza üzerinden değerlendirildiğinde iki yüz değnek sonucunu ortaya koymaktadır.

Yani genel hüküm yüz değnektir; Nebi’nin hanımları için ise özel hüküm iki katıdır. Bu durumda iki katı yüz değnek, iki yüz değnektir. Ayet rakam olarak “iki yüz değnek” dememekte, “azabı iki katına çıkarılır” demektedir. İki yüz sonucuna, genel hüküm olan yüz değneğin iki katı alınarak ulaşılmaktadır.

Aynı ayet grubunun devamında Rabb’imiz Nebi’nin hanımlarının iyi davranışları için de farklı bir karşılık bulunduğunu bildirir:
“Sizden kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder ve salih amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Onun için güzel bir rızık hazırlamışızdır.”
(Ahzâb, 33/31)
Burada da dikkat çekici bir denge vardır. Olumsuz davranış için iki kat ceza, iyi davranış için iki kat mükâfat söz konusudur. Bu, Nebi’nin hanımlarına yüklenen sorumluluğun diğer insanlardan farklı olduğunu göstermektedir.

Ancak burada da tövbe meselesini gözden kaçırmamak gerekir. Nebi’nin hanımları için özel sorumluluk bulunması, diğer insanların tövbe hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. Kur’an’ın tövbe çağrısı bütün insanları kapsar. Bir insanın günah işlemesiyle Rabb’ine dönme imkânı ortadan kalkmaz. Tövbe, iman ve ıslah bütün insanlar için açıktır.

Zina konusunda bir başka önemli nokta da şahitlik meselesidir. Nûr 24/4, zina isnadında bulunup dört şahit getiremeyenler hakkında açık bir yaptırım belirlemektedir. Bu hüküm, Kur’an’ın insan onurunu ve toplumdaki adaleti korumaya verdiği önemi gösterir.

Bir toplum düşünelim: İnsanlar birbirleri hakkında hiçbir delile dayanmadan “zina yaptı” demeye başlasın. Böyle bir toplumda yalnızca zina problemi ortaya çıkmaz; iftira, düşmanlık, ailelerin dağılması, insanların itibarlarının yok edilmesi ve toplumsal güvensizlik de yayılır. İşte Kur’an, dört şahit şartıyla bu kapıyı son derece daraltmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın zina konusundaki sistemi yalnızca “yüz değnek” cümlesinden ibaret değildir. Suç vardır, fakat suç isnadının da şartları vardır. Şahitlik vardır, fakat şahitliğin de sorumluluğu vardır. Ceza vardır, fakat iftiranın da cezası vardır. Yanlış yapan insan vardır, fakat tövbe ve ıslah imkânı da vardır.

Günümüz açısından burada başka bir mesele daha ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle kamera görüntüleri, dijital kayıtlar, yazışmalar ve çeşitli belgeler delil olarak kullanılabilmektedir. Ancak bunların Kur’an’daki dört şahit şartının doğrudan yerine geçtiğini söylemek ayrı bir hukuk tartışmasıdır. Kur’an’ın açık biçimde ortaya koyduğu şey, zina isnadının gelişigüzel yapılmaması ve insanların delilsiz suçlanmamasıdır. Bu nedenle modern hukuk sistemleriyle Kur’an hükümlerini birbirinin aynısı kabul etmek yerine, her iki sistemdeki delil, adalet ve suç isnadı ilkelerini kendi bağlamları içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Bir başka yanlış da “Nebi döneminde recm vardı, daha sonra Kur’an bunu kaldırdı” şeklindeki anlatımdır. Bu yaklaşım Kur’an’dan değil, daha sonraki rivayet ve tarih anlatılarından hareket eder. Kur’an merkezli düşündüğümüzde ise temel soru çok daha açıktır: Allah’ın kitabında zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesi emrediliyor mu?

Cevap açıktır: Hayır. Kur’an’da recm cezasını emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık zina konusunda açık bir hüküm bulunmaktadır:
“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun.”
(Nûr, 24/2)

Dolayısıyla “Önceden vardı, sonra kaldırıldı” şeklindeki bir açıklamayla Kur’an’da bulunmayan bir hükmü Allah’ın kitabına mal etmek mümkün değildir. Böyle bir iddia ortaya atılıyorsa, bunun Kur’an’dan açık bir delille ortaya konulması gerekir. Kur’an ise zina konusunda yüz değnek hükmünü bildirmiş, recm konusunda herhangi bir hüküm bildirmemiştir.

Tarih boyunca bazı toplumlarda taşlama uygulanmış olabilir. Bazı yöneticiler böyle bir ceza vermiş olabilir. Bazı hukukçular bunu kendi hukuk anlayışları içerisinde savunmuş olabilir. Ancak tarihî bir uygulamanın varlığı, onun vahiy kaynaklı olduğunu göstermez.

Nitekim Kur’an, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini ister:
“Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyup gözetici olarak Kitabı hak ile indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet...”
(Mâide, 5/48)
Buradaki ölçü son derece açıktır: Allah’ın indirdiği ile hükmetmek. Öyleyse geçmiş toplumların uygulamalarını, sonraki dönemlerin hukuk anlayışlarını veya din adına oluşturulmuş gelenekleri doğrudan Kur’an’ın hükmü sayamayız. Bir uygulamanın yüzlerce yıl devam etmiş olması, onu Allah’ın hükmü hâline getirmez.

Bugün bazı toplumlarda zina ettiği ileri sürülen insanların taşlanarak öldürülmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir insanın hayatını sona erdiren böylesine ağır bir cezanın Allah’ın hükmü olarak sunulabilmesi için Allah’ın kitabında açık bir dayanağının bulunması gerekir. Oysa Kur’an’da zina için recm hükmü bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde insanların birbirlerini keyfî biçimde suçlamalarına izin verilmemektedir. Dört şahit şartı, zina isnadını son derece ağır bir delil sorumluluğuna bağlamaktadır. Bu nedenle bir grubun, cemaatin, aşiretin veya herhangi bir kişinin kendi anlayışına göre zina cezası uygulaması Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an’ın getirdiği hüküm, insanların adalet yetkisini kendi ellerine alması değildir. Bir ceza hükmünden söz ediyorsak bunun hukuk düzeni içerisinde, yetkili merciler tarafından ve delil esasına göre değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey adalet değil, kişisel veya toplumsal şiddet olur.

Kur’an’ın zina konusundaki temel tablosunu artık açık biçimde görebiliriz. Zina yasaklanmış ve ciddi bir ahlaki sorun olarak ele alınmıştır. Zina için açıkça yüz değnek hükmü getirilmiştir. Nûr 24/2’de kadın ve erkek arasında ceza farklılığı yapılmamıştır. Zina suçlamasının delilsiz yapılmasına izin verilmemiş, dört şahit şartı getirilmiştir. İftira edenler için ayrıca yaptırım öngörülmüştür. Tövbe ve ıslah kapısı açık tutulmuştur. Cariyeler için özel bir düzenleme yapılmış ve hür kadınlara verilen cezanın yarısından söz edilmiştir. Nebi’nin hanımları için ise özel sorumluluk ve iki kat ceza hükmü getirilmiştir. Buna karşılık Kur’an’da recm cezasına yer verilmemiştir.

Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Kur’an’ın zina konusundaki yaklaşımı yalnızca “ceza” üzerinden okunamaz. Burada aynı zamanda adalet, delil, şahitlik, iftiranın önlenmesi, toplumsal düzen, sorumluluk, tövbe ve ıslah gibi ilkeler birlikte bulunmaktadır.

Bu nedenle Kur’an’ın açık hükmünü bırakıp tarih boyunca bazı toplumlarda uygulanmış cezaları dinin değişmez hükmü hâline getirmek doğru değildir.

Bir Müslüman için asıl soru “Geçmişte kim ne yaptı?” değil, “Allah bu konuda ne buyurdu?” sorusudur.

Geçmişte bir hükümdar recm uygulamış olabilir. Bir toplum taşlamayı gelenek hâline getirmiş olabilir. Bir hukukçu bunu kendi hukuk anlayışının hükmü olarak kabul etmiş olabilir. Bir kitapta bu uygulamaya ilişkin rivayetler bulunabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran temel ölçü Kur’an’dır.

Kur’an’da zina için yüz değnek hükmü vardır.

Kur’an’da zina eden evli kişilerin taşlanarak öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Kur’an’da insanların delilsiz biçimde zina ile suçlanmasına izin yoktur. Kur’an’da iftiraya karşı açık yaptırım vardır. Kur’an’da tövbe ve ıslah kapısı vardır. Kur’an’da ayrıca farklı toplumsal statüler ve özel sorumluluklar için farklı düzenlemeler de bulunmaktadır.

Öyleyse mesele aslında düşündüğümüzden daha açıktır. Sorun çoğu zaman Kur’an’ın ne söylediğini anlamakta değil, Kur’an’ın söylediğiyle tarih boyunca oluşturulmuş dinî anlayışları birbirinden ayırabilmektedir.

Allah’ın hükmü ile insanların hükmünü birbirine karıştırdığımız zaman, insanların tarih boyunca yaptığı uygulamaları Allah’ın dini zannetmeye başlarız. Recm meselesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Din adına bir hüküm ortaya koyacaksak, önce kaynağına bakmalıyız: Bu hüküm Kur’an’da var mı? Allah böyle bir hüküm bildirmiş mi? Yoksa bu hüküm daha sonra insanlar tarafından mı oluşturulmuş?

Benim için ölçü bellidir: Allah’ın kitabında açıkça bulunan hüküm alınır; bulunmayan bir hüküm Allah’a isnat edilmez.

Zina konusunda Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü de budur. Ceza vardır; fakat cezanın yanında delil vardır. Şahitlik vardır. İftiraya karşı koruma vardır. Tövbe ve ıslah vardır. Kadın ve erkek için açık bir ortak hüküm vardır. Özel durumlar için ayrıca düzenlemeler vardır. Fakat recm yoktur.

Sonuç olarak Kur’an’a göre zina konusunda yapılması gereken, geçmiş toplumların uygulamalarını sorgulamadan tekrar etmek değil, Allah’ın indirdiği ölçüyü esas almaktır. Taşlayarak öldürme gibi ağır bir cezayı Kur’an’da bulunmadığı hâlde Allah’ın hükmü olarak sunmak, vahyin açık ölçüsünü başka kaynakların önüne geçirmek anlamına gelir.

Din söz konusu olduğunda en önemli soruyu en başta sormak zorundayız: “Bu hüküm nereden geliyor?” Eğer cevap Allah’ın kitabıysa üzerinde düşünür, anlamaya çalışır ve ona göre hareket ederiz. Eğer cevap insanların tarih boyunca oluşturduğu uygulamalar, yorumlar ve rivayetlerse, onları Allah’ın hükmüyle aynı seviyeye koyamayız.

Çünkü dinin sahibi insanoğlu değil, Allah’tır. Hüküm koyma yetkisi de O’na aittir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

  İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan n...