İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

İMANI SARSILANLAR: KUR’AN OKUMANIN GERÇEK ANLAMI

Kur’an’ı Türkçe okuyan insanın imanının sarsılacağı, hatta meal okumanın insanı yanlış yollara götüreceği şeklinde bazı sözler söyleniyor. “Meal okumayın”, “Kur’an’ı herkes anlayamaz”, “Meal okuyan kafir olur” gibi ifadelerle insanların Kur’an’ın anlamından uzak tutulduğu görülüyor. Peki gerçekten Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını sarsar mı? Bu sorunun cevabını insanların sözlerinde değil, Allah’ın kitabında aramak gerekir.

Allah, ayetlerinin mümin üzerindeki etkisini açıkça bildiriyor:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O’nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanlarını artırır ve yalnızca Rabb’lerine güvenirler.”
(Enfâl, 8/2)

Bu ayet, Kur’an’ın okunmasının iman üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın ayetleri müminin imanını azaltan veya sarsan bir unsur olarak değil, imanını artıran bir unsur olarak tanımlanıyor. Öyleyse Kur’an’ı anlayarak okuyan bir insanın imanının sarsılacağını söylemek, Kur’an’ın kendi ifadesiyle çelişmektedir.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır. Kur’an’ı okuyan insanın imanı değil, bazı inançları sarsılabilir. İnsan yıllarca doğru zannettiği bazı bilgilerin Kur’an’da bulunmadığını gördüğünde şaşırabilir. Din adına öğrendiği bazı uygulamaların Allah’ın kitabındaki karşılığını bulamayabilir. Daha önce kutsal kabul ettiği bazı sözlerin Kur’an’ın ölçüleriyle uyuşmadığını fark edebilir. İşte böyle bir durumda sarsılan şey iman değil, yanlış veya temelsiz kabullerdir.

Kur’an insanı böyle bir sorgulamadan uzaklaştırmaz; tam tersine düşünmeye çağırır:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)

Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamadan yalnızca seslendirmek, Kur’an’ın mesajını kavramanın yerine geçmez. Kur’an’ın insan hayatına rehber olabilmesi için insanın onun ne söylediğini anlaması gerekir.

Allah, Kur’an’ı anlayabilmemiz için indirdiğini de açıkça bildiriyor:

“Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Zuhruf, 43/3)

Burada Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması ile herkesin Arapça bilmek zorunda olması birbirine karıştırılmamalıdır. Kur’an Arapça indirilmiştir; fakat bütün insanlığa gönderilmiştir. Arapça bilen insan onu Arapça okuyup anlayabilir. Arapça bilmeyen insan ise kendi dilindeki çevirilerden yararlanarak Allah’ın mesajını anlamaya çalışır.

Allah’ın elçileri de gönderildikleri toplumların anlayabileceği dille gönderilmiştir:

“Biz her elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin diliyle gönderdik.”
(İbrâhîm, 14/4)

Buradaki temel amaç mesajın anlaşılmasıdır. İnsanların anlayamadıkları bir dille karşı karşıya bırakılması değil, Allah’ın mesajının açıkça kavranmasıdır. Bu nedenle Türkçe konuşan bir insanın Kur’an’ın Türkçe mealini okuması, Kur’an’dan uzaklaşmak değil, onun mesajına ulaşma çabasıdır.

Ancak meal ile Kur’an’ın kendisini birbirinden ayırmak gerekir. Meal, Kur’an’ın başka bir dile aktarılmasıdır ve hiçbir meal Allah’ın kelamının kendisi değildir. Çeviri yapan insan, kelimelere kendi anlayışı doğrultusunda karşılık verebilir. Bu nedenle tek bir meali mutlak doğru kabul etmek yerine farklı mealleri karşılaştırmak, kelimelerin Kur’an’daki diğer kullanımlarını araştırmak ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmek gerekir.

Allah Kur’an’ı öğüt alınabilen bir kitap olarak tanıtır:

“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)

Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak yasaklanacak bir davranış değil, teşvik edilmesi gereken bir çabadır. Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışan insanın bazı düşüncelerinin değişmesi de bir eksiklik değildir. Eğer o düşünceler Kur’an’ın ölçüsüne uymuyorsa değişmesi zaten gerekir.

Asıl tehlike Kur’an’ı okumak değildir. Asıl tehlike, Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmak ve insanların din adına söylediklerini Allah’ın kitabının önüne geçirmektir. Çünkü insan Kur’an’ı okumadığında, kendisine anlatılan dini sorgulama imkânını da kaybedebilir. Oysa Allah, insanların kendisine ulaşmasını başkalarının dinî otoritesine mahkûm etmemiştir.

Kur’an, ataların ve geçmişten devralınan anlayışların sorgulanmadan kabul edilmesini eleştirir:

“Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları hiçbir şeyi akletmemiş ve doğru yolu bulamamış idiyseler?
(Bakara, 2/170)

Bu nedenle insan, “Bana böyle öğretildi” demekle yetinmemeli; “Allah’ın kitabı bu konuda ne söylüyor?” diye sormalıdır.

Kur’an’ı anlayarak okumak insanın imanını yıkmaz. Aksine insanın imanını Allah’ın kitabıyla sınamasına imkân verir. Eğer okuduğumuzda bazı düşüncelerimiz sarsılıyorsa, bundan korkmak yerine neden sarsıldığını araştırmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmanın yolu, sahip olduğumuz bütün kabulleri Kur’an’ın önüne koymak değil, bütün kabullerimizi Kur’an’ın ölçüsünde değerlendirmektir.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine, “Kur’an’ı oku, anlamaya çalış, düşün, araştır ve öğrendiklerini Kur’an’ın bütünü içinde değerlendir” demek gerekir.

İmanı sarsan Kur’an değildir. Kur’an, imanı sağlamlaştırırken Kur’an’a dayanmayan inançları sarsabilir.

MEAL OKUMAK NEDEN TEHLİKELİ GÖSTERİLİYOR?

“Meal okumayın” anlayışının arkasında yalnızca dil tartışması yoktur. Asıl mesele, insanın Kur’an ile doğrudan ilişki kurmasıdır. Çünkü Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamaya başlayan insan, din adına kendisine anlatılanları Kur’an’ın ölçüsüne vurma imkânı elde eder. O zaman da yıllardır doğru kabul ettiği birçok sözün, uygulamanın ve inancın Kur’an’da karşılığının bulunmadığını görebilir. İşte asıl rahatsızlık burada başlar.

Kur’an, insanları herhangi bir dinî otoritenin sözlerine körü körüne bağlanmaya değil, Allah’ın indirdiğine uymaya çağırır:
“Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?”
(Bakara, 2/170)
Bu ayet yalnızca geçmişte yaşamış insanların bir tutumunu anlatmıyor; insanın hakikati araştırmadan geleneğe teslim olma eğilimine dikkat çekiyor. “Biz böyle gördük, böyle öğrendik, büyüklerimiz böyle söyledi” anlayışı, Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü değildir. Bir sözün doğru olup olmadığını belirleyen, onu söyleyen kişinin makamı veya toplumdaki itibarı değil, Allah’ın kitabıyla uyumudur.

Kur’an, insanların din adına söylediklerini sorgulamadan kabul etmeyi de eleştirir:
“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler...”
(Tevbe, 9/31)
Buradaki mesele, insanların din bilginlerine danışması değildir. Asıl mesele, Allah’ın hüküm koyma yetkisini insanlara devretmesidir. Bir insanın “Allah böyle buyurdu” diyerek kendi yorumunu Allah’ın hükmü hâline getirmesi, ardından insanların da bunu sorgulamadan din kabul etmesi ciddi bir problemdir. Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştıran anlayışlar, böyle bir otorite düzenini güçlendirebilir.

Bu nedenle “Sen Kur’an’ı anlayamazsın, meal okuma, yalnızca bize sor” anlayışı üzerinde düşünmek gerekir. Elbette Kur’an’ı anlamak kolay bir iş değildir. Arapçanın incelikleri, kelimelerin farklı kullanımları, ayetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Fakat bunların hiçbiri insanı Kur’an’dan uzaklaştırmanın gerekçesi olamaz. Tam tersine, insan Kur’an’a daha çok yaklaşmalı, farklı mealleri karşılaştırmalı, kelimeleri araştırmalı ve ayetleri Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirmelidir.

Allah, Kur’an’ı yalnızca belirli bir sınıfın anlayabileceği gizli bir kitap olarak göndermemiştir. Onu insanlara öğüt ve rehber olarak sunmuştur:
“Andolsun, biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”
(Kamer, 54/17)
Öyleyse Kur’an’ı anlamaya çalışmak bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Arapça bilmeyen bir insanın Türkçe meal okuması bu sorumluluğun doğal bir sonucudur. Üstelik Kur’an, kendisini düşündürmek ve üzerinde akıl yürütmek için gönderilmiş bir kitap olarak tanıtır:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed, 47/24)
Düşünmek için anlamak gerekir. Anlamak için de insanın okuduğu metnin ne söylediğini bilmesi gerekir. Sadece Arapça seslendirmek, anlamanın yerine geçmez. Kur’an’ın sesini duymak başka, mesajını kavramak başkadır.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Meal okumak ile mealde yazılan her şeyi doğru kabul etmek aynı şey değildir. Meal okunmalıdır; fakat meal de sorgulanmalıdır. Çünkü meal, Allah’ın kelamının kendisi değil, bir insanın o kelamı başka bir dile aktarma çabasıdır. Bir kelimenin karşılığı konusunda farklı tercihler yapılabilir. Bu nedenle tek bir meale bağlı kalmak yerine farklı çeviriler karşılaştırılmalı, gerektiğinde kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakılmalı ve ayetin anlamı Kur’an’ın bütünü içinde değerlendirilmelidir.

Asıl yanlış, meal okumak değil; okuduğunu araştırmadan kabul etmektir. Aynı şekilde Arapça bilmek de tek başına doğru anlamanın garantisi değildir. Arapça bilen bir insan da Kur’an’ı kendi ön kabullerine göre yorumlayabilir. Arapça bilmeyen bir insan da farklı mealleri karşılaştırarak, ayetlerin bağlamını inceleyerek ve Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate alarak önemli bir anlama çabası ortaya koyabilir.

Kur’an’ın anlaşılmasını istemeyen veya insanları Kur’an’dan uzak tutan her yaklaşım şu soruyla karşı karşıya bırakılmalıdır: Allah insanlara anlayamayacakları bir kitap mı gönderdi? Eğer cevap hayır ise, insanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoymanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Üstelik Kur’an, kendisine başka sözlerin ölçü olarak konulmasını da sorgulatır:
“Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?”
(Câsiye, 45/6)
Bu ayet, din konusunda ölçünün ne olması gerektiği üzerinde düşünmemizi sağlar. İnsanların sözleri elbette dinlenebilir, araştırılabilir ve değerlendirilebilir. Fakat hiçbir insan sözü Allah’ın sözüyle aynı seviyeye çıkarılamaz.

Sonuçta mesele Arapça bilip bilmemek değildir. Mesele, Allah’ın mesajına ulaşma iradesidir. Arapça bilen Kur’an’ı Arapça okuyabilir; bilmeyen kendi dilindeki meallerden yararlanabilir. Her iki durumda da amaç aynıdır: Allah’ın ne söylediğini anlamak ve hayatı buna göre düzenlemek.

Bu yüzden “Meal okuma, imanını kaybedersin” demek yerine insanlara “Kur’an’ı oku, anla, düşün, araştır, farklı mealleri karşılaştır ve hiçbir insanın sözünü Allah’ın kitabının önüne geçirme” denilmelidir.

Çünkü Kur’an’dan uzaklaştırılan insan, başkalarının anlattığı dine mahkûm olur. Kur’an’la buluşan insan ise anlatılan dini Kur’an’ın ölçüsünde sorgulamaya başlar. İşte gerçek tehlike Kur’an okumak değil; Kur’an’ı okumadan din hakkında konuşmaktır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

 

  İSA VE ÂDEM: YARATILIŞIN HİKMETİ İnsanlık tarihinin en çok merak edilen konularından biri yaratılıştır. İnsan nereden geldi? İlk insan n...