ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

 ZEKÂT FARZ, SADAKA SÜNNET Mİ?

İslam toplumunda dinî hükümler anlatılırken sıkça kullanılan bir sınıflandırma vardır: Farz, vacip, sünnet, müstehap... Zaman içerisinde bu kavramlar o kadar yerleşmiştir ki, birçok insan bunların doğrudan Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma olduğunu düşünmektedir. Bir davranışın “farz”, diğerinin “sünnet” olduğu söylenir; ardından da insanların dinî sorumlulukları bu sınıflandırmaya göre belirlenir. Fakat Kur’an’a döndüğümüzde, Allah’ın dini bu terminolojiyle sınıflandırmadığını görürüz. Kur’an’ın temel ölçüsü daha açıktır: Allah’ın emrettikleri, yasakladıkları, sakındırdıkları, öğütledikleri ve insanın tercihine bıraktıkları vardır.

Bu nedenle zekât ve sadaka konusunu anlamak için önce geleneksel tanımları değil, Kur’an’ın kullandığı kavramları esas almak gerekir. Çünkü mesele, bir davranışa sonradan verilmiş bir isim değil, Allah’ın o davranış hakkında ne söylediğidir.

Kur’an’da zekât, açıkça yerine getirilmesi istenen bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Namazla birlikte birçok ayette zikredilmesi, onun müminin hayatındaki yerini ve önemini göstermektedir.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...”
(Bakara, 2/43)
Bu ayet son derece açıktır. Allah, zekâtın verilmesini istemektedir. Dolayısıyla Kur’an açısından tartışılması gereken ilk mesele, zekâtın gerekli olup olmadığı değildir. Allah’ın emri olan bir konuda müminin görevi, o emri yerine getirmektir. Geleneksel fıkıh diliyle buna “farz” denebilir. Ancak Kur’an merkezli bir anlayışta daha doğru ifade, “Zekât Allah’ın emridir” demektir. Çünkü Allah’ın açık emrini yerine getirmek için ayrıca insanların oluşturduğu derecelendirmelere ihtiyaç yoktur.

Ancak burada hemen önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Zekât nedir? Zekât sadece belirli bir servete sahip olan insanların, yılda bir defa mallarının yüzde iki buçuğunu vermesi midir? Yoksa Kur’an’ın zekât anlayışı daha geniş bir toplumsal sorumluluğu mu ifade etmektedir?

Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilkeye baktığımızda, insanın sahip olduğu mal üzerinde mutlak ve sınırsız bir sahiplik anlayışının kabul edilmediğini görürüz. İnsan kendisine verilen nimetlerin gerçek sahibi değildir. Sahip olduğu imkânlar Rabb’inin kendisine verdiği bir emanettir. Bu emanet içerisinde ihtiyaç sahiplerinin de hakkı bulunmaktadır.
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır.”
(Meâric, 70/24-25)
Bu ayet, paylaşmayı sadece kişinin gönlünden kopan bir iyilik olarak görmez. İhtiyaç sahibinin, imkân sahibi insanın malında bir hakkının bulunduğunu bildirir. Bu anlayış son derece önemlidir. Çünkü insan verdiğini kendi malından bir lütuf olarak görmeye başladığında, yardım ettiği kişiye karşı üstünlük duygusuna kapılabilir. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta ihtiyaç sahibine verilen şey, bir ihsan gösterisi değil, maldaki hakkın gözetilmesidir.

İşte bu noktada günümüzde sıkça kullanılan “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bu cümle, Kur’an’ın yaptığı bir sınıflandırma değildir. Kur’an, insanlara dinî görevlerini “farz, vacip, sünnet ve müstehap” şeklinde sıralayan bir sistem sunmaz. Bu kavramlar daha sonraki dönemlerde oluşturulan fıkıh terminolojisinin ürünüdür.

Kur’an’da “sünnet” kelimesi de bugünkü yaygın dinî anlamıyla kullanılmaz. Kur’an’ın sözünü ettiği “Allah’ın sünneti”, Allah’ın yaratılışta ve toplumların gidişatında koyduğu değişmez yasaları ifade eder. Bu nedenle bir davranış hakkında “Bu sünnettir, yapılırsa sevap olur, yapılmazsa bir şey olmaz” şeklindeki sınıflandırmayı doğrudan Kur’an’a dayandırmak mümkün değildir.

Peki sadaka nedir?
Günümüzde sadaka denildiğinde çoğu insanın zihninde, kişinin cebinden çıkarıp gönüllü olarak bir ihtiyaç sahibine verdiği küçük bir yardım canlanmaktadır. Oysa Kur’an’daki sadaka kavramını sadece bu dar çerçeve içerisinde anlamak doğru değildir. Kur’an’da sadaka, toplumsal paylaşma ve ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesiyle ilgili önemli bir kavram olarak kullanılmaktadır.
“Sadakalar; yoksullar, düşkünler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşturulacak olanlar, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Bu, Allah tarafından belirlenmiş bir yükümlülüktür. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Tevbe, 9/60)
Bu ayette dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Ayette kullanılan kelime “sadakalar”dır. Geleneksel anlayış bu ayeti zekâtın verileceği yerler olarak açıklamıştır. Fakat ayetin kendi ifadesi “sadakalar” şeklindedir. Bu durum, Kur’an’daki zekât ve sadaka kavramlarının günümüzde çizildiği gibi kesin ve birbirinden tamamen kopuk iki ayrı alan olarak görülmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Kur’an, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımı övmekte ve bu yardımın insan onurunu koruyacak şekilde yapılmasını istemektedir.
“Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları gizler ve yoksullara verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır...”
(Bakara, 2/271)
Burada dikkat çekilen şey sadece vermek değildir; nasıl verildiği de önemlidir. İnsan yaptığı yardımı gösteriş aracına dönüştürmemelidir. Çünkü ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermek yerine kendi itibarını yükseltmeye çalışan kişi, yaptığı paylaşmanın ruhunu kaybetmektedir.

Kur’an, yardımdan sonra insanları incitmeyi ve yapılan yardımı başa kakmayı da doğru bulmaz.
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan ve Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Demek ki Kur’an’a göre paylaşmak yalnızca maddi bir hesap meselesi değildir. Paylaşmanın ahlakı da vardır. Veren kişi, verdiği kimsenin onurunu korumalıdır. Yardım, karşı tarafı ezmenin veya kendisini üstün göstermenin bir aracı hâline getirilmemelidir.

Kur’an’ın mali paylaşma anlayışında bir başka önemli kavram ise infaktır. İnfak, Allah’ın insana verdiği imkânlardan başkaları için harcamaktır. Bu kavram, zekât ve sadaka anlayışını daha geniş bir çerçeveye oturtmaktadır. Çünkü insanın paylaşma sorumluluğu, yılda bir defa yapılan belirli bir işlemle sona eren bir görev değildir.
“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanı...”
(Bakara, 2/219)
Bu ayet, mal konusunda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır. İnsan önce hayatını sürdürebilmek için gerekli ihtiyaçlarını karşılar. Ancak sahip olduğu imkânları yalnızca biriktirmek, yığmak ve kendi çıkarları için kullanmak üzere görmez. Toplum içerisinde yoksulluk, mahrumiyet ve çaresizlik varken, imkân sahibi insanın hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi davranması Kur’an’ın ortaya koyduğu paylaşma anlayışıyla bağdaşmaz.

Kur’an, mal biriktirmenin insanı nasıl değiştirebileceğine de dikkat çeker. İnsan, sahip olduklarının gerçek sahibi olduğunu düşünmeye başladığında, malına bağlanır ve paylaşmaktan uzaklaşır. Oysa mümin, kendisine verilen nimetin bir imtihan olduğunu bilir.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
Bu ayet, paylaşmanın yalnızca ihtiyaç duyulmayan, değersiz veya fazlalık görülen şeylerden yapılmasını yeterli görmez. İnsan, gerçekten değer verdiği imkânlardan da paylaşabilmelidir. Çünkü paylaşmanın gerçek anlamı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan şeylerden kurtulmak değil, sahip olduğu nimetin başkalarıyla paylaşılmasıdır.

Burada zekâtın oranı meselesi de önem kazanmaktadır. Günümüzde zekât denildiğinde hemen yüzde iki buçuk oranı hatırlanmaktadır. Ancak Kur’an’da zekât için yüzde iki buçuk şeklinde açık bir oran belirlenmiş değildir. Aynı şekilde belirli miktardaki altın, gümüş, para veya ticaret malı için zorunlu nisap sınırları da Kur’an’da yer almaz. Bunlar sonraki dönemlerde oluşturulmuş mali hesaplama yöntemleridir.

Bu tespitin anlamı zekâtın gereksiz veya önemsiz olduğu değildir. Tam tersine, zekâtın Allah’ın emri olduğunu kabul ederken, Allah’ın belirlemediği ayrıntıları da Allah belirlemiş gibi göstermemek gerekir. Kur’an’ın vermediği bir oranı dinin değişmez hükmü hâline getirmek, Kur’an’ın suskun kaldığı bir konuda kesin konuşmak anlamına gelir.

Kur’an’ın üzerinde durduğu temel mesele şudur: İmkân sahibi insan, sahip oldukları içerisinde ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmelidir.

“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu anlayış, zekâtı yalnızca yıllık bir hesaplama işleminden çıkarıp hayatın tamamına yayılan bir sorumluluk hâline getirir. Çünkü yoksulluk yalnızca yılın belirli bir gününde ortaya çıkmaz. Aç insanın ihtiyacı, zekât hesaplama zamanı gelince başlamaz. Borçlunun sıkıntısı, bir yılın dolmasını beklemez. Yolda kalmış insanın ihtiyacı da belirli bir tarihe bağlı değildir.

Öyleyse Kur’an’ın paylaşma anlayışını sadece belirli bir yüzdeye indirgemek, büyük resmi görmemize engel olabilir. Bir insan, malının belirli bir oranını verdikten sonra geri kalan servetiyle istediği gibi davranabileceğini düşünürse, Kur’an’ın ortaya koyduğu sorumluluk bilincinden uzaklaşmış olur.

Bu noktada “Zekât farzdır, sadaka sünnettir” sözü yeniden değerlendirilmelidir. Kur’an açısından bu ifade yeterli değildir. Çünkü Kur’an, “sadaka”yı yalnızca isteğe bağlı küçük yardımlar anlamında kullanmaz. Ayrıca “sünnet” kavramıyla da sadakayı ikinci derecede bir dinî davranış olarak sınıflandırmaz.

Kur’an’ın ortaya koyduğu anlayışta esas olan, insanın Rabb’ine karşı sorumluluğunu ve toplum içerisindeki hakkaniyeti gözetmesidir. İmkân sahibi insan, ihtiyaç sahibini görmezden gelemez. Malını yalnızca kendisi için yığamaz. Sahip olduklarını paylaşırken de bunu bir gösterişe dönüştüremez.

Zekât, Allah’ın emridir. Sadaka, Kur’an’da paylaşmayı ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan maddi desteği ifade eden önemli bir kavramdır. İnfak ise Allah’ın verdiği imkânlardan Allah’ın gösterdiği doğrultuda harcamaktır. Bu kavramların her biri, Kur’an’ın insanı bencillikten kurtarmak ve toplumda hakkaniyeti sağlamak için ortaya koyduğu mali sorumluluk anlayışının parçalarıdır.

Bu nedenle mesele, yapılan yardıma hangi fıkhî etiketi vereceğimizden önce, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaktır. Allah, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendi çıkarı için kullanan bir insan istememektedir. Rabb’inin verdiği imkânın bir emanet olduğunu bilen, ihtiyaç sahibinin hakkını gözeten, paylaşırken incitmeyen ve yaptığı yardımı gösterişe dönüştürmeyen bir insan istemektedir.
“Allah’ın kendilerine verdiği lütuftan cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu onlar için kötüdür...”
(Âl-i İmrân, 3/180)

Sonuç olarak Kur’an’a göre zekâtı, sadakayı ve infakı birbirinden kopuk dinî törenler gibi görmek doğru değildir. Bunların ortak noktası, insanın sahip olduklarıyla imtihan edilmesidir. İnsan malının mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Bu nedenle ihtiyaç sahibini gözetmek, paylaşmak ve maldaki hakkı sahibine ulaştırmak imanî ve ahlakî bir sorumluluktur.

 

Kur’an’ın diliyle söylersek; zekât Allah’ın emridir. Sadaka, paylaşmanın ve ihtiyaç sahibini gözetmenin önemli bir ifadesidir. İnfak ise insanın Rabb’inin verdiği nimetlerden başkaları için harcamasıdır. Kur’an, bunları “farz, vacip, sünnet” şeklinde bir derecelendirmeye tabi tutmaktan çok, insanı mal karşısındaki sorumluluğuyla yüzleştirir.

Asıl soru şudur: Sahip olduğumuz mallarda, ihtiyaç sahiplerinin hakkını gerçekten gözetiyor muyuz?

Çünkü Kur’an’ın istediği, yalnızca belirli bir hesabı yapıp vicdanını rahatlatan insan değil; malın kendisini Rabb’inden uzaklaştırmasına izin vermeyen, sahip olduklarını paylaşan ve hakkaniyeti hayatına taşıyan insandır.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayar...