HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

 HIRSIZIN ELİNİ KESMEK NE DEMEKTİR?

Kur’an’da en çok tartışılan ceza hükümlerinden biri Mâide suresinin 38. ayetinde yer alan “hırsızın elini kesmek” ifadesidir. Ayet, ilk bakışta açık görünür. Fakat Kur’an’ı yalnızca kelimelerin ilk akla gelen anlamlarıyla değil, Kur’an’ın tamamını dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda karşımıza önemli bir soru çıkar:

“Ellerini kesin” ifadesi gerçekten insanın fiziksel elinin kesilmesi anlamına mı gelir, yoksa hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldırmayı ifade eden mecazî bir anlatım mıdır?

Ayet şöyledir:
“Hırsız erkek ve hırsız kadının, yaptıklarına karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Mâide, 5/38)
Burada öncelikle ayetin bir yaptırım öngördüğünü kabul etmek gerekir. Tartışma, “hırsız cezalandırılmalı mıdır?” tartışması değildir. Ayet açıkça yapılan hırsızlığa karşılık caydırıcı bir cezadan söz etmektedir. Asıl tartışılması gereken, bu cezanın “ellerini kesin” ifadesiyle nasıl tanımlandığıdır.

Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, bir kelimeyi gördüğümüzde onun yalnızca sözlükteki ilk anlamına sarılmak değildir. Kur’an’da birçok kelime, kullanıldığı bağlama göre gerçek anlamının yanında mecazî anlam da kazanır. “El” kelimesi de bunlardan biridir.

Örneğin Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”
(Fetih, 48/10)
Burada “el” kelimesini insanın fiziksel organı gibi anlamak mümkün değildir. Ayetin konusu biat ve Allah’ın hükümranlığıdır. Demek ki “el”, Kur’an’da her zaman anatomik organ anlamında kullanılmamaktadır.

Yine şöyle buyurulur:
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Elleri bağlandı ve söyledikleri sebebiyle lanetlendiler. Hayır, O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi infak eder.”
;(Mâide, 5/64)

Burada da “elin sıkı olması” cimriliği, “elin açık olması” ise cömertliği ve geniş tasarrufu ifade etmektedir. Fiziksel bir elden söz edilmediği açıktır.

Başka ayetlerde de “elleriyle yaptıkları” veya “ellerinin kazandıkları” ifadeleri, insanın eylemlerini ve yaptıklarının sonuçlarını anlatmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın dilinde “el”, insanın gücünü, eylemini, tasarrufunu ve yaptığı işi temsil eden bir anlam taşıyabilmektedir.

Öyleyse Mâide 38’de “ellerini kesin” ifadesinin mecazî olabileceğini baştan reddetmek doğru değildir.

Fakat burada önemli bir sorun vardır. “El” kelimesinin Kur’an’da mecazî kullanılması, Mâide 38’deki kullanımın mutlaka mecazî olduğunu da kanıtlamaz. Bir kelimenin başka ayetlerde mecazî kullanılması, her yerde mecazî kullanılacağı anlamına gelmez. Bu nedenle “el” kelimesinin bütün kullanımlarından hareketle değil, özellikle “elleri kesmek” ifadesinin Kur’an’daki kullanımlarından hareket etmek gerekir.

Bu noktada Yûsuf suresindeki olay özellikle önemlidir:
“Kadınlar onu görünce onu çok büyüttüler ve ellerini kestiler. ‘Allah’ı tenzih ederiz! Bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir’ dediler.”
(Yûsuf, 12/31)
Bu ayet çoğu zaman Mâide 38 için fiziksel el kesmenin delili olarak gösterilmektedir. Ancak bu yaklaşım kesin değildir.

Kadınlar Yûsuf’u gördüklerinde büyük bir şaşkınlık ve hayranlık yaşamışlardır. Ellerinde bıçak bulunmaktadır ve meyve kesmektedirler. Bu sırada şaşkınlıkla ellerini kesmiş veya yaralamış olmaları mümkündür. Dolayısıyla ayetin “ellerini bilekten kopardılar” şeklinde anlaşılması zorunlu değildir.

Hatta ayetin amacı kadınlara uygulanmış bir cezayı anlatmak değil, onların Yûsuf’un güzelliği karşısında yaşadıkları olağanüstü şaşkınlığı ortaya koymaktır. Bu nedenle Yûsuf 31’i, Mâide 38’deki ifadenin fiziksel el kesme anlamında olduğunun kesin delili olarak kullanamayız.

Fakat diğer taraftan, Yûsuf 31’i sırf mecaz kabul etmek de zorunlu değildir. Kadınların gerçekten ellerini kesici aletle yaralamış olmaları da mümkündür. Buradan çıkarılabilecek sonuç şudur:

Yûsuf 31, Mâide 38’in anlamını tek başına belirlemez.

O halde Mâide 38’deki ifadenin Kur’an’daki diğer kullanımlarına bakmak gerekir.

Kur’an’da “elleri ve ayakları kesmek” şeklindeki ifadeler de bulunmaktadır. Firavun’un büyücülere yönelik tehdidinde şöyle denilir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sonra hepinizi asacağım.”
(A‘râf, 7/124)

Benzer ifade Tâhâ ve Şuarâ surelerinde de geçmektedir:
“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım.” (Tâhâ, 20/71)

“Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım.”
(Şuarâ, 26/49)

Bu ayetlerde bağlam çok farklıdır. Firavun açıkça fiziksel bir işkence ve bedensel cezadan söz etmektedir. Eller ve ayakların çaprazlama kesilmesi, ardından asılma eylemiyle birlikte zikredilmektedir. Bu nedenle burada fiziksel kesmenin kastedildiği anlaşılmaktadır.

Bu durum önemli bir uyarıdır:

Kur’an’da “elleri kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı örnekler vardır.

Dolayısıyla yalnızca “el kelimesi mecazî kullanılmıştır” diyerek Mâide 38’in kesin olarak mecaz olduğunu söylemek yeterli değildir.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar: Firavun’un tehdidindeki fiziksel kullanım, Mâide 38’de de aynı anlamın zorunlu olarak bulunduğunu gösterir mi? Hayır. Çünkü Kur’an’da aynı kelime veya fiil farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir. Önemli olan, ilgili ayetin kendi bağlamıdır.

Mâide 38’de hırsızlık yapan erkek ve kadından söz edilmekte, yaptıklarına karşılık ve “Allah’tan caydırıcı bir ceza” olarak “ellerinin kesilmesi” ifade edilmektedir.

Buradaki “el”, kişinin hırsızlık yapmasını sağlayan güç, imkân ve tasarruf alanını temsil ediyor olabilir. “Elini kesmek” de hırsızlığın elini kesmek, yani kişinin hırsızlık yapma imkânını ortadan kaldırmak veya onu ağır ve caydırıcı bir yaptırımla bu davranıştan uzaklaştırmak anlamında anlaşılabilir.

Bu yorum, ayette geçen “caydırıcı ceza” ifadesini de anlamlı bir biçimde açıklamaktadır. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. “Mecazdır” dediğimiz anda ayetin öngördüğü yaptırımı belirsizleştiremeyiz. Çünkü ayet açıkça bir karşılık ve caydırıcı ceza öngörmektedir. Dolayısıyla mecazî yorum, “hırsıza hiçbir ceza verilmez” anlamına gelemez. Kur’an’ın amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Kur’an adaleti, ıslahı ve toplumun korunmasını birlikte ele alır.

Mâide suresinin devamında şöyle buyurulur:
“Kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Mâide, 5/39)
Bu ayet, hırsızlık olayının ardından tevbe ve ıslahın da önem taşıdığını göstermektedir. Fakat ayetten, tevbe eden herkesin dünyadaki yaptırımdan mutlaka kurtulacağı sonucunu çıkarmak da doğru değildir. Ayetin açıkça söylediği, Allah’ın tevbe eden ve kendisini düzelten kişinin tevbesini kabul edeceğidir.

Mâide suresindeki başka bir ilke de hüküm verirken adaletten ayrılmamaktır:
“Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)

Yine:
“Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.”
(Mâide, 5/42)
Bütün bunlar bize şunu gösterir: Mâide 38’i tek başına okuyup yalnızca bedensel cezaya odaklanmak, ayetin içinde bulunduğu daha geniş Kur’an’î çerçeveyi gözden kaçırabilir.

Burada bir başka önemli ayrım daha yapılmalıdır.

Eğer “ellerini kesin” ifadesini fiziksel anlamda kabul edersek bile, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları Kur’an’ın hükmüymüş gibi sunamayız. Ayet, elin tam olarak nereden kesileceğini, hangi araçla kesileceğini, uygulamanın bütün şartlarını ve teknik ayrıntılarını açıklamamaktadır. Bu nedenle “fiziksel el kesme” sonucuna ulaşan bir kimse bile, bunun üzerine geleneksel hukuk sistemlerinin bütün ayrıntılarını doğrudan Allah’ın hükmü olarak sunmamalıdır.

Aynı şekilde “mecazîdir” diyen kişi de ayetin açıkça bir yaptırım öngördüğünü yok saymamalıdır.

Öyleyse mesele iki aşamada ele alınmalıdır. Birinci aşama, “ellerini kesin” ifadesinin anlamıdır. İkinci aşama ise bu anlamdan hangi uygulama hükümlerinin çıkarılabileceğidir.

Bu ikisini birbirine karıştırdığımız zaman Kur’an’ın söylediğinden daha fazlasını söylemeye başlarız. Bütün bu değerlendirmelerden sonra benim Kur’an merkezli kanaatim şudur:

Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini kesin ve tartışmasız biçimde fiziksel elin bilekten kesilmesi şeklinde anlamak zorunda değiliz. Kur’an’da “el” kelimesinin mecazî kullanımları vardır. “Kesmek” fiilinin de mecazî kullanımları bulunmaktadır. Yûsuf 31 ise fiziksel el kesmenin kesin delili değildir.

Buna karşılık, Kur’an’ın başka ayetlerinde “elleri ve ayakları kesmek” ifadesinin fiziksel anlamda kullanıldığı da açıktır. Bu nedenle fiziksel anlamı tamamen imkânsız veya Kur’an’a aykırı ilan etmek de doğru değildir.

Fakat Mâide 38’in bağlamında ayetin asıl vurgusu hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım konulmasıdır. “El kesmek” ifadesinin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması Kur’an’ın diline aykırı değildir.

Bu sebeple mecazî yorumu daha güçlü bir ihtimal olarak görüyorum. Ancak bunu “Kur’an kesin olarak mecazı emretmiştir” şeklinde değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde ulaşılan bir anlamlandırma olarak ifade etmek gerekir.

Burada önemli olan, geleneksel anlayışı korumak veya ona karşı çıkmak değildir. Önemli olan Allah’ın kitabını kendi bütünlüğü içinde anlamaktır.

Çünkü Kur’an’ın söylediği ile insanların Kur’an’dan çıkardığı hükümleri birbirinden ayırmak zorundayız.

Kur’an bize hırsızlığı meşrulaştırmaz. Hırsızlığa karşı caydırıcı bir yaptırım öngörür. Fakat bu yaptırımın niteliğini belirlerken ayetin dilini, Kur’an’ın genel kullanımını, adalet ilkesini ve ayetin bağlamını birlikte değerlendirmemiz gerekir.

Sonuç olarak:
Mâide 38’deki “ellerini kesin” ifadesini mutlaka fiziksel elin kesilmesi şeklinde anlamak zorunlu değildir. Kur’an’ın dilinde “el” ve “kesmek” mecazî anlamlarda kullanılmaktadır. Yûsuf 31 de fiziksel el kesmenin kesin delili değildir. Bu nedenle ayetin, hırsızlığın gücünü ve imkânını ortadan kaldıran ağır ve caydırıcı bir yaptırım anlamında mecazî olarak anlaşılması mümkündür ve bana göre Kur’an bütünlüğünde daha isabetli bir yorumdur.

Fakat bu yorumu savunurken ayetin açıkça ortaya koyduğu “karşılık” ve “caydırıcı ceza” anlamını da ortadan kaldırmamak gerekir.

Ve en önemlisi:
Kur’an’ın söylediğini Allah’ın sözü olarak kabul etmeli, Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları ise Allah’a söyletmemeliyiz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

İSLAM TOPLUMLARINDA ZİNA CEZASI: TARİH, ŞERİAT VE KUR’AN İLKELERİ Zina cezası denildiğinde bugün birçok insanın zihninde ilk olarak taşlayar...