KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

 KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ?

İslam toplumunda çok sık kullanılan “Kelime-i Şehadet” ifadesi, çoğumuz için dinin en temel kavramlarından biridir. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” denildiğinde, bunun Müslüman olmanın ilk ve vazgeçilmez şartı olduğu öğretilmiştir. Hatta ölüm döşeğinde bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceğini bildiren rivayetler de yaygın biçimde aktarılmıştır.

Fakat konu Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele alındığında, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntı ortaya çıkar: Kur’an, Müslüman olmanın şartı olarak belirlenmiş bir “Kelime-i Şehadet” formülü ortaya koymaz. Bu ifade, Kur’an’ın belirlediği bir ibadet veya iman töreni olarak yer almaz. Buna karşılık Kur’an, tevhidi açık ve kesin bir biçimde ortaya koyar.
“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Âl-i İmrân, 3/18)
Bu ayette şahitliğin konusu açıktır: Allah’tan başka ilah yoktur. Yani dinin temelinde insanın herhangi bir kişiye bağlanması değil, Allah’ın tek ilah olduğunun kabul edilmesi vardır. Bu nedenle Kur’an’ın ortaya koyduğu temel esas açısından “Kelime-i Tevhid” ifadesi, “Kelime-i Şehadet” anlayışından daha açıklayıcı bir yere oturmaktadır. “Lâ ilâhe illallah” sözü, Kur’an’ın başından sonuna kadar işlediği tevhid anlayışının özlü bir ifadesidir.

Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak, Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu bir gerçektir. Kur’an, “Muhammed Allah’ın elçisidir” der. Ancak Muhammed’in elçiliğine iman etmek ile bunu, Allah’ın diğer elçilerine iman gerçeğinden ayrı ve yalnızca Muhammed’in adının yer aldığı özel bir iman formülü hâline getirmek aynı şey değildir. Kur’an, bütün elçilere iman etmeyi ve onları birbirinden ayırmamayı emreder.Kur’an bu konuda da oldukça açıktır:
“De ki: Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rabb’leri tarafından verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
(Bakara, 2/136)
Burada iman yalnızca Muhammed’e indirgenen bir anlayış olarak ortaya konmaz. Allah’ın gönderdiği bütün elçilere ve onlara verilen vahye inanmak, Kur’an’ın iman anlayışının bir parçasıdır. Elçilerden birini kabul edip diğerlerini reddetmek doğru değildir.

Aynı anlam başka bir ayette daha açık biçimde ifade edilir:
“Allah’a ve elçilerine iman eden, onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlara Allah ödüllerini verecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Nisâ, 4/152)
Öyleyse “Kelime-i Şehadet” adı altında yalnızca “Allah” ve “Muhammed” şeklinde iki unsuru bir araya getirerek bunu Kur’an’ın belirlediği iman formülü olarak sunmak, Kur’an’ın daha geniş çerçevesini daraltmaktadır. Muhammed’in elçiliğine iman etmek elbette gereklidir; fakat Allah’ın diğer elçilerini iman alanının dışında bırakan bir anlayış Kur’an’ın bütünlüğüyle bağdaşmaz.

Bir başka önemli mesele de bu sözün ölüm anında söylenmesine yüklenen anlamdır. Rivayetlerde, ölmek üzere olan kimseye “Lâ ilâhe illallah Muhammed’en resulullah” sözünün telkin edilmesi ve bu sözü söyleyen kişinin cennete gireceği yönünde ifadeler bulunmaktadır. Bu anlayış zamanla, insanın hayatındaki bütün yanlışları ölüm anında söyleyeceği bir cümleyle telafi edebileceği düşüncesine kadar genişletilmiştir.

Oysa Kur’an’da Firavun’un yaşadığı son anlar bu konu üzerinde ciddi biçimde düşünmemizi gerektirir.

Firavun, denizde boğulmak üzere olduğunu anlayınca iman ettiğini söyler:
“İsrailoğullarının inandığı ilah dışında ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım.”
(Yûnus, 10/90)
Dikkat edelim: Firavun yalnızca bir söz söylemiyor. Allah’ın ilah olduğunu kabul ediyor ve kendisinin Müslümanlardan olduğunu söylüyor. Fakat Rabb’imizin ona verdiği cevap son derece dikkat çekicidir:
“Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”
(Yûnus, 10/91)
Buradaki “Şimdi mi?” ifadesi, ölümün eşiğine gelindiğinde söylenen sözün, kişinin bütün hayatını ve yaptıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmadığını gösteren önemli bir uyarıdır. Kur’an, Firavun’un son anda söylediği sözü bir kurtuluş formülü olarak sunmaz.

Bu olay, “Ölüm anında Kelime-i Şehadet getiren mutlaka cennete girer” şeklindeki anlayışın Kur’an açısından yeniden düşünülmesini gerektirir. Çünkü Firavun da ölümün kaçınılmaz olduğunu gördüğünde iman ettiğini ve teslim olduğunu söylemiştir. Buna rağmen Rabb’imiz onun geçmişteki inkârını ve isyanını hatırlatmıştır.

Buradan şu sonucu çıkarmak daha doğru olur: Kur’an’da kurtuluş, ölüm anında söylenecek belirli bir cümlenin taşıdığı sihirli bir güce bağlanmamıştır. İman, insanın hayatından kopuk bir söz değildir. Allah’a teslimiyet, kişinin düşüncesine, davranışlarına ve hayatına yansıyan bir bütünlük içinde ele alınır.

Bu nedenle “Kelime-i Şehadet” ile “Kelime-i Tevhid” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. “Kelime-i Şehadet” adıyla sonradan belirli bir kalıp oluşturulmuş olabilir. Bu kalıbın içinde yer alan “Allah’tan başka ilah yoktur” ve “Muhammed Allah’ın elçisidir” ifadelerinin anlamları Kur’an’a aykırı değildir. Ancak bu kalıbı Kur’an’ın belirlediği bir iman şartı, Müslümanlığa giriş töreni veya ölüm anında cenneti garanti eden bir söz olarak görmek için Kur’an’dan delil gerekir.

Kur’an’ın merkezine baktığımızda ise karşımıza çok daha kapsamlı bir gerçek çıkar: Tevhid. “Lâ ilâhe illallah” yalnızca söylenecek bir cümle değildir. Allah’tan başka ilah kabul etmemek; O’na ortak koşmamak, din adına O’nun söylemediğini O’na söylettirmemek ve hüküm koyma yetkisini Allah’tan başkasına vermemek demektir.

İşte tevhid burada bir söz olmaktan çıkar, hayatın merkezine yerleşir.

Kur’an’ın bütün elçileri aynı temel çağrıyı getirmiştir: Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamak. Elçilerin dönemleri, toplumları ve kendilerine verilen görevlerin ayrıntıları farklı olabilir; fakat getirdikleri dinin özü birdir.

Bu nedenle mesele “Muhammed’i mi, diğer elçileri mi?” şeklinde kurulamaz. Kur’an böyle bir tercih yaptırmaz. Bütün elçiler Allah’ın elçileridir. Mümin, Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez ve aralarında iman bakımından ayrım yapmaz.

Asıl mesele, elçilerin tamamının getirdiği ortak çağrıyı kavrayabilmektir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu cümle söylendiğinde değil, gerçekten benimsendiğinde tevhid anlam kazanır. Çünkü Allah’tan başka ilah olmadığına inanıp sonra din adına Allah’ın söylemediği hükümleri O’nun adına koymak, tevhidin anlamını yalnızca dile indirgemek olur.

Belki de üzerinde yeniden düşünmemiz gereken asıl soru şudur: Biz gerçekten “Lâ ilâhe illallah” diyerek neyi kabul ediyoruz?

Eğer yalnızca dilimiz söylüyor, hayatımız başka ölçülerle şekilleniyorsa, ortada söylenmiş bir söz vardır; fakat tevhidin hayatımıza yansıması yoktur. Kur’an’ın istediği ise yalnızca bir cümleyi ezberlemek değil, Allah’ı tek ilah kabul eden bir bilinçle yaşamaktır.

Bu yüzden mesele “Kelime-i Şehadet söyledim, Müslüman oldum” kadar basit değildir. Kur’an’ın ortaya koyduğu iman, bir cümleye sığdırılamayacak kadar kapsamlıdır. Kelime-i Tevhid ise bu kapsamlı anlayışın merkezini gösterir: Allah’tan başka ilah yoktur.

Bütün bunlar, “Kelime-i Şehadet” olarak bilinen sözün içindeki ifadelerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Allah’ın tek ilah olduğuna ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçeklerdir. Ancak bu doğru ifadelerin sonradan belirlenmiş belirli bir kalıp içinde, Kur’an’ın Müslüman olmak için koyduğu zorunlu bir şart veya ölüm anında kurtuluş sağlayan özel bir formül olarak sunulması ayrıca değerlendirilmelidir.

Kur’an’ın açıkça vurguladığı temel ise tevhiddir: Allah’tan başka ilah yoktur. Bu inanç, bütün elçilerin ortak çağrısının merkezindedir. Mümin de Allah’ın gönderdiği elçilerin hiçbirini inkâr etmez; onları birbirinden ayırmadan iman eder.

Öyleyse mesele bir kelimeyi söyleyip söylememekten çok, o sözün ifade ettiği gerçeği nasıl anladığımız ve hayatımıza nasıl taşıdığımızdır. “Lâ ilâhe illallah” demek, Allah’ın tek ilah olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, yalnızca dilde kalan bir söz değil, insanın Allah karşısındaki konumunu ve din anlayışını belirleyen temel bir inançtır.

Sonuç olarak, Kelime-i Şehadet ifadesini bütünüyle yanlış saymak da, ona Kur’an’da bulunmayan dinî sonuçlar yüklemek de doğru bir yaklaşım değildir. Yapılması gereken, kullanılan kavramları Kur’an’ın ölçüleriyle yeniden değerlendirmek ve hangi sözün gerçekten Kur’an tarafından dinin vazgeçilmez bir şartı olarak ortaya konduğunu ayırt etmektir. Bu açıdan Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu tevhid gerçeği, tartışmanın en sağlam başlangıç noktasıdır.

 

  KELİME-İ ŞEHADET Mİ, KELİME-İ TEVHİD Mİ? İslam toplumunda çok sık kullanılan “Kelime-i Şehadet” ifadesi, çoğumuz için dinin en temel kav...