ÖLMÜŞLERİMİZE SEVAP GÖNDEREBİLİR MİYİZ?
Bir yakınımızı kaybettiğimizde onun için bir şeyler yapmak
isteriz. Ölüm, elimizden çok şeyi alır ama geride “Acaba onun için ne
yapabilirim?” duygusunu bırakır. İşte burada toplumda yerleşmiş birçok uygulama
devreye girer. Ölünün yedisi yapılır, kırkı yapılır, mevlit okutulur, Kur’an
hatmedilir, kurban kesilir, sadaka verilir. Hatta ölen kişinin yerine hac
yapılabileceği söylenir. Bütün bunların altında da çoğu zaman aynı düşünce
vardır: Yaptığımız ibadetlerin veya hayırların sevabını ölen yakınımıza
gönderebilir miyiz?
Bu düşüncenin insani tarafını anlamak zor değil. Sevdiğimiz
insan artık yanımızda değildir ama onun için hâlâ bir şeyler yapabileceğimizi
bilmek isteriz. “Onun için Kur’an okudum, kurban kestim, hayır yaptım; sevabını
da ona gönderdim” demek, ölüm karşısında insana bir teselli verebilir. Fakat
burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir şeyin bizi rahatlatması başka,
Allah’ın onu din olarak belirlemiş olması başka.
Öyleyse alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp Kur’an’ın
ölçüsüne bakalım. Kur’an, insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu çok
açık biçimde ortaya koyuyor:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak
çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra
çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”
(Necm, 53/38-41)
Burada dikkat çekilen şey insanın kendi çalışmasıdır. Aynı anlayışı başka bir
ayette de görüyoruz:
“Her insanın kazandığı yalnız kendi lehinedir; her insanın kazandığı da
yalnız kendi aleyhinedir.”
(Bakara, 2/286)
Kur’an’ın bu genel çerçevesi bize önemli bir soru sorduruyor: Eğer insan kendi
kazancından sorumluysa, başka bir insanın yaptığı ibadetin sevabının onun
hesabına aktarılacağını nereden biliyoruz?
İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü Kur’an, ölenler için
dua etmeyi bize zaten öğretiyor. Haşr sûresinde, kendilerinden önce iman etmiş
olanlar için dua eden insanların sözleri şöyle aktarılıyor:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla.
Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen
çok şefkatli, çok merhametlisin.”
(Haşr, 59/10)
Demek ki ölmüş veya bizden önce yaşamış iman sahiplerini unutmak söz konusu
değil. Onlar için Allah’tan bağışlanma dilemek Kur’an’ın bize gösterdiği bir
davranış.
Ama dikkat edelim: Ayet dua etmekten söz ediyor. “Onların
adına ibadet edin”, “okuduğunuz Kur’an’ın sevabını onlara gönderin” veya
“yaptığınız hayırları onların amel hanesine aktarın” demiyor.
Dolayısıyla ölü için dua etmek ile sevap transferi aynı şey
değildir.
Bu ayrım önemli. “Rabbim, ölmüş annemi babamı bağışla, ona
rahmet et” dediğimizde Allah’a dua ediyoruz. Fakat “Ben şu ibadeti yaptım,
sevabını da onun ruhuna gönderdim” dediğimizde, yaptığımız ibadetin
karşılığının başka bir insana aktarılabileceğini ileri sürmüş oluyoruz. Bu
ikinci iddia için Kur’an’dan açık bir dayanak aramamız gerekir.
Üstelik Kur’an ölümün insan açısından ne anlama geldiğini de
oldukça çarpıcı biçimde anlatıyor. Ölüm geldiğinde insan dünyaya dönüp yeniden
iyilik yapmak isteyecek ama buna izin verilmeyecek:
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim! Beni geri gönder; belki
terk ettiğim dünyada salih bir amel işlerim’ der. Hayır! Bu onun söylediği boş
bir sözdür. Onların arkasında, tekrar diriltilecekleri güne kadar bir berzah
vardır.”
(Mü’minûn, 23/99-100)
Dikkat edersek insanın isteği çok anlamlı: “Beni geri gönder, salih amel
işleyeyim.” Yani insan, ölümden sonra yeni bir amel yapma fırsatı arıyor. Fakat
dünya hayatına dönüş yok.
Bu da bize şunu düşündürüyor: Amel etme fırsatı yaşayan
insana verilmiştir. Öyleyse asıl fırsatı ölümden sonraki merasimlerde değil,
insanın kendi hayatında aramak gerekir.
Burada ölünün yedisi, kırkı gibi uygulamalar da gündeme
geliyor. Kur’an’da bir insanın ölümünün yedinci veya kırkıncı gününde yapılması
gereken özel bir ibadet bulunmuyor. Ailelerin belli günlerde toplanması, yemek
vermesi, fakire yardım etmesi veya ölen kişiyi anması elbette sosyal bir tercih
olabilir. Fakat bunu Allah’ın belirlediği bir ibadet şekli olarak kabul etmek
ayrı bir meseledir.
Çünkü din adına bir hüküm koyuyorsak bunun kaynağını
göstermek zorundayız. Kur’an’ın bu konudaki uyarısı oldukça nettir:
“De ki: Allah’ın size indirdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını
helal saydığınızı gördünüz mü? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a
iftira mı ediyorsunuz?”
(Yûnus, 10/59)
Bu ayet bize önemli bir ölçü veriyor: Allah’ın helal veya haram kılmadığı bir
şeyi O’nun adına dinî hüküm haline getirmek kolay bir iş değildir.
Aynı şeyi Kur’an okumak konusunda da düşünmemiz gerekiyor.
Bugün bir insan öldüğünde onun adına hatimler indirilmesi
oldukça yaygın. Fakat Kur’an’ın kendisine baktığımızda, kitabın temel amacının
yalnızca okunmak olmadığını görüyoruz:
“Bu, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
(Sâd, 38/29)
Başka bir ayette de:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi
var?”
(Muhammed, 47/24)
Burada insanın durup düşünmesi gerekiyor. Kur’an, yaşayan insanı değiştirmek
için indirilmişken biz onu anlamadan okuyup sevabını ölmüş bir yakınımıza
göndermeye yoğunlaşıyorsak, kitabın asıl maksadını biraz tersine çevirmiş
olmuyor muyuz?
Mesele Kur’an okumayı küçümsemek değil. Tam tersine,
Kur’an’ı hayattayken anlamaya çalışmanın değerini hatırlamak. Çünkü Kur’an’ın
muhatabı yaşayan insandır. Onun uyarıları, emirleri, yasakları ve öğütleri
bizim hayatımıza yön versin diyedir.
Kurban ve sadaka konusunda da benzer bir durum var. Bir
insan kurban kesebilir, fakire yardım edebilir, ihtiyaç sahibine el uzatabilir.
Bunların kendisi hayırdır. Fakat “Ben bunu ölen kişinin adına yaptım, sevabı
kesin olarak ona ulaştı” dediğimizde artık başka bir iddiada bulunuyoruz.
Kur’an hayır yapmayı teşvik ederken şöyle buyuruyor:
“Hayır olarak ne harcarsanız kendi iyiliğiniz içindir. Siz ancak Allah’ın
rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak ne harcarsanız, karşılığı size
eksiksiz ödenir ve haksızlığa uğratılmazsınız.”
(Bakara, 2/272)
Burada da insanın yaptığı iyilik ile onun karşılığı arasındaki ilişki
kuruluyor.
Hac konusunda da aynı soruyu sormak gerekir. Başkasının
yerine hac yapılması konusunda fıkıh geleneğinde farklı görüşler ve ayrıntılı
hükümler vardır. Bu konu ayrıca ele alınabilir. Fakat Kur’an merkezli
baktığımızda temel soru yine değişmiyor: Ölen bir insanın yapamadığı
ibadetlerin yaşayan biri tarafından tamamlanıp sevabının ona aktarılması
Kur’an’da genel bir ilke olarak ortaya konmuş mudur?
Bu sorunun cevabını gelenekten değil, delilden aramak
gerekir.
Belki burada daha önemli bir noktaya geliyoruz. Ölen insan
için yapılan bütün bu uygulamalar gerçekten ölen kişiye mi yöneliktir, yoksa
biraz da yaşayanların yasına mı?
Bunu küçümsememek gerekir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde bir
şey yapmak ister. Elinden hiçbir şey gelmediğini düşünmek ağırdır. Bir hatim
okutmak, yemek vermek, kurban kesmek veya bir merasim düzenlemek insana “Onun
için bir şey yaptım” duygusu verebilir. Böylece acısını biraz daha taşınabilir
hale getirir.
Fakat insanın kendisini rahatlatması ile Allah’ın bir
ibadeti emretmesi aynı şey değildir. Hatta belki bazen en önemli şeyi
kaçırıyoruz: İnsan öldükten sonra onun adına ne yaptığımızı düşünürken, o insan
hayattayken ona karşı ne yaptığımızı unutuyoruz.
Kur’an anne babaya karşı sorumluluğu anlatırken şöyle
buyuruyor:
“Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyilik etmenizi
emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’
bile deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
(İsrâ, 17/23)
Dikkat edelim: Emir, anne babamız hayattayken karşımıza çıkıyor.
Annemiz hayattayken onun gönlünü alabildik mi? Babamız
hayattayken yanında olabildik mi? İhtiyacı olduğunda yardım ettik mi? Hakkını
gözetebildik mi?
Sonra insan öldüğünde büyük bir merasim düzenleyip “Onun
için gerekeni yaptık” demek, hayattayken yerine getirmediğimiz sorumlulukların
yerini tutar mı?
Sanırım asıl mesele burada.
Kur’an insanı sürekli kendi hayatına döndürüyor. “Sen ne
yaptın?” diye soruyor. “Sen nasıl yaşadın?” diye soruyor. “Sen ne kazandın?”
diye soruyor.
Nitekim:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca
kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu ayet, insanın yaptığı hiçbir şeyin önemsiz olmadığını hatırlatıyor.
Dolayısıyla ölümden sonra başkasının yapacağı ibadetlere güvenmekten önce,
yaşayan insanın kendi hayatına bakması gerekiyor.
Öyleyse ölmüşlerimizi unutmayalım. Onlar için dua edelim.
Rabb’imizden bağışlanmalarını ve rahmetine kavuşmalarını dileyelim. Onların
güzel taraflarını yaşatalım, bıraktıkları iyilikleri sürdürelim. Bir hayır
yapmak istiyorsak hayır yapalım.
Ama bütün bunları yaparken geleneği din, teselliyi hüküm,
arzuyu da Allah’ın emri haline getirmeyelim.
Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu çerçevede insanın kendi
çalışması önemlidir. Bizden önce iman etmiş olanlar için dua etmek vardır.
Fakat yaptığımız her ibadetin sevabını istediğimiz kişiye gönderebileceğimizi
söylemek için Kur’an’dan açık bir delile ihtiyaç vardır.
Belki de ölümün ardından kendimize sormamız gereken en doğru
soru şu:
“Ölmüşlerimize ne gönderebiliriz?” den önce, “Allah bize
hayattayken ne yapmamızı söyledi ve biz ne kadarını yaptık?”
Çünkü insan için asıl fırsat, ölümden sonra başkasının onun
adına yapacağı şeyler değil; hayattayken kendi adına yaptığı seçimlerdir.
“Eski Köye Yeni Âdet mi Getiriyorsun?”
“Eski köye yeni âdet mi getiriyorsun? Atalarımızdan beri bu
uygulamalar yapılıyor. Sen şimdi kalkmış, insanların inandığı şeyleri
sorguluyorsun. Herkes mi yanlış biliyor?”
Böyle bir itirazla karşılaşmak mümkün. Fakat bir uygulamanın
eskiden beri yapılıyor olması, onun mutlaka Allah’ın emri olduğunu göstermez.
Din söz konusu olduğunda ölçümüz, insanların geçmişten bugüne ne yaptıkları
değil, Allah’ın kitabının ne söylediği olmalıdır.
Kur’an, atalarının yolunu sorgulamadan takip edenleri
eleştirir. Çünkü hakikat, çok kişi tarafından kabul edildiği veya uzun
yıllardır uygulandığı için hakikat olmaz. Bir düşüncenin doğruluğu, onun
deliline bağlıdır.
Biz yeni bir din icat etmeye çalışmıyoruz. Tam tersine, din
adına zamanla eklenen anlayışları Kur’an’ın ölçüsüne sunmaya çalışıyoruz. Eğer
bir uygulama Allah’ın kitabında açık bir temele sahipse onu kabul ederiz. Fakat
yalnızca “Eskiden beri böyle yapılıyor.” denilerek savunuluyorsa, onu
sorgulamaktan da çekinmeyiz.
Belki de mesele, eski köye yeni âdet getirmek değil; eski
köyde din adına yerleşmiş bazı âdetlerin gerçekten Allah’ın dinine ait olup
olmadığını anlamaktır. Çünkü hakikat, eski olduğu için değil, delile dayandığı
için değerlidir.