ALLAH’LA ALDATMAK

 ALLAH’LA ALDATMAK

Allah’ın Adını Kullanarak İnsanları Aldatmak
İnsan, hayatı boyunca pek çok şeye inanır, güvenir ve bağlanır. Fakat bunların içinde Allah’a duyduğu güvenin yeri başkadır. Çünkü Allah’a inanmak, yalnızca bir varlığın mevcudiyetini kabul etmek değildir; O’na sığınmak, O’nun adaletine güvenmek, rahmetini ummak ve hayatını O’nun bildirdiği hakikatler doğrultusunda şekillendirmek demektir. İşte bu güven, insanın en değerli manevi dayanaklarından biridir. Ne var ki tarih boyunca bu güvenin istismar edildiği, Allah’ın adının ve dinin kutsallığının insanlar üzerinde güç kurmak, onları yönlendirmek, korkutmak ve kendi çıkarlarına bağlamak için kullanıldığı da görülmüştür.

Allah’a duyulan güvenin böylesine güçlü olması, bu güveni istismar etmek isteyenlere de büyük bir imkân sunar. Çünkü bir insanın kendi adına söylediği söze şüpheyle yaklaşılabilir; fakat aynı söz Allah adına söylendiğinde, dinî bir hüküm gibi sunulduğunda veya Allah’ın rızasıyla ilişkilendirildiğinde insanlar üzerinde çok daha etkili olabilir. Böylece kişinin kendi düşüncesi Allah’ın emri, kendi yorumu dinin değişmez hükmü, kendi çıkarı da kutsal bir amaç gibi gösterilebilir.

İşte bu kitapta ele alınan “Allah’la aldatmak” ifadesi, Allah’ın bizzat aldatması anlamına gelmez. Burada anlatılan, Allah’ın adını, dinin kutsallığını, O’nun rahmetine duyulan güveni ve insanın inanç dünyasını bir aldatma aracı hâline getirmektir. İnsanların Allah’a olan bağlılığını kullanarak onları yanlış yönlendirmek, Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat etmek ve kendi düşüncelerini Allah’ın hükmüymüş gibi kabul ettirmek, bu aldatmanın temel biçimlerindendir.

Kur’an bu tehlikeyi çok açık bir şekilde haber verir:
Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın. (Fâtır, 35/5)
Bu ayette iki ayrı aldatma tehlikesine dikkat çekilir: Dünya hayatının insanı aldatması ve aldatma ustasının Allah hakkında insanı kandırması. İnsanın dünya hayatına kapılarak hakikatten uzaklaşması bir tehlikedir; Allah’ın rahmetini, vaadini ve dinin anlamını yanlış göstererek insanı yanıltmak ise başka bir tehlikedir. Özellikle ayetin sonundaki uyarı üzerinde durmak gerekir. İnsan, Allah’ın bağışlayıcılığına güvenerek yanlışlarını önemsiz görebilir, Allah’ın adına söylenen her sözü sorgulamadan kabul edebilir veya kendi davranışlarının sorumluluğunu başkalarına yükleyebilir. Böylece Allah’a duyduğu güven, onu hakikate yaklaştırmak yerine aldatılmasına zemin hazırlayabilir.

Buradaki asıl mesele, insanın Allah’a güvenmesi değil; bu güvenin yanlış bilgilerle, asılsız vaatlerle ve Allah’a ait olmayan hükümlerle istismar edilmesidir.

Allah’ın Adına Konuşmak ve Allah’a Yalan İsnat Etmek
Bir insanın kendi düşüncesini açıklaması başka, o düşünceyi Allah’ın emri olarak sunması başkadır. İlkinde kişi kendi sözünün sorumluluğunu taşır. İkincisinde ise kendi sözünü Allah’a mal ederek ona sorgulanamaz bir otorite kazandırmaya çalışır. Bu, yalnızca yanlış bir yorum yapmak değildir; Allah’ın söylemediği bir sözü O’na isnat etmektir.

Kur’an, bu davranışın geçmişte de sergilendiğini haber verir. Âl-i İmrân suresinde, kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözleri ve tutumları şöyle anlatılır:
Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı hâlde, “Bu Allah katındandır.” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar. (Âl-i İmrân, 3/78)
Bu ayetin anlattığı davranış son derece önemlidir. Bir sözün Allah katından olmadığı bilindiği hâlde, onu Allah’a aitmiş gibi göstermek bilinçli bir çarpıtmadır. Burada sorun yalnızca yanlış bilgi vermek değil, yanlış bilgiyi ilahî kaynaklı göstererek insanları yanıltmaktır. Ayet, geçmişteki bir topluluğun davranışını anlatır; ancak ortaya koyduğu ölçü her dönem için geçerlidir. Allah’a ait olmayan bir sözü O’na mal etmek, hangi dönemde ve kim tarafından yapılırsa yapılsın aynı temel sorumluluğu doğurur.

Kur’an bu konuda başka bir yerde de insanın Allah adına hüküm uydurmasına karşı uyarır:
Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle “Şu helâldir, şu haramdır.” demeyin. Çünkü Allah hakkında yalan uydurmuş olursunuz. (Nahl, 16/116)
Helal ve haram belirlemek, insanın kendi arzusuna veya alışkanlıklarına göre kullanabileceği bir yetki değildir. Bir davranışın dinen yasak veya zorunlu olduğunu söylemek, Allah adına hüküm bildirmek anlamına gelir. Bu nedenle bir insanın kendi kanaatini, aileden öğrendiği bir uygulamayı, toplumda yerleşmiş bir alışkanlığı veya herhangi bir dinî çevrenin kabulünü Allah’ın hükmü gibi sunması son derece ciddi bir meseledir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açıktır: Allah’ın helal ve haram kılmadığı bir şeyi O’nun adına helal veya haram ilan etmek, Allah hakkında yalan uydurmaktır. Bir uygulamanın uzun zamandır yapılıyor olması, çok sayıda insan tarafından benimsenmesi veya dinî bir gelenek hâline gelmesi, ona Allah katında hüküm olma niteliği kazandırmaz.

Bu nedenle din adına ileri sürülen her iddianın kaynağı sorgulanmalıdır. Bir sözün kimin tarafından söylendiğinden önce, gerçekten Allah’ın kitabında bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Çünkü Allah’ın adına konuşma iddiasında bulunan hiç kimse, kendi sözünü Allah’ın sözü hâline getiremez.

Din Adına Korku Oluşturmak ve İnsanları Bağımlı Hâle Getirmek
Allah’a inanan insanın en temel duygularından biri, O’na karşı sorumluluk bilincidir. İnsan yaptığı davranışların hesabını vereceğini bilir; bu bilinç onu adalete, dürüstlüğe ve doğru davranmaya yöneltir. Ancak bu sorumluluk duygusu, insanları korku altında tutmanın veya başkalarına bağımlı hâle getirmenin aracı olarak kullanıldığında dinin amacı tersine çevrilmiş olur.

İnsanlara sürekli olarak kendilerinin yetersiz olduğu, Allah’a doğrudan yönelemeyecekleri, mutlaka bir dinî otoritenin rehberliğine ihtiyaç duydukları veya kurtuluşun belirli kişilerin kabulüne bağlı bulunduğu anlatılırsa, zamanla kendi sorumluluklarını başkalarına devretmeye başlayabilirler. Böyle bir ortamda kişi, Allah’ın kitabını anlamaya ve kendi davranışlarının hesabını vermeye çalışmak yerine, kendisine yol gösterdiğini iddia eden insanların sözlerine bağımlı hâle gelir.

Oysa Kur’an insanın sorumluluğunu başkasına devretmesine izin vermez:
Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. (En’âm, 6/164)
Bu ilke, insanın kendi inancından ve davranışlarından sorumlu olduğunu ortaya koyar. Bir başkasının dinî otorite sahibi olduğunu düşünmek, kişinin kendi aklını ve sorumluluğunu terk etmesini haklı çıkarmaz. Hiç kimse bir başkasının yerine Allah’a hesap veremez; hiç kimse de başka bir insanın Allah katındaki sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.

İnsanları korkutarak yönetmenin bir başka yolu da Allah’ın rahmetini ve azabını kendi denetimindeymiş gibi göstermektir. Kimi zaman belirli kişilerin onayı olmadan Allah’ın rızasına ulaşılamayacağı, kimi zaman da belirli uygulamalar yapılmadığında insanın mutlaka cezalandırılacağı ileri sürülür. Böylece Allah’ın hükmü yerine insanların koyduğu ölçüler geçirilir.

Kur’an ise insanın neyin peşinden gittiğini bilmesini ister:
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur. (İsrâ, 17/36)
Bu uyarı, din adına söylenen sözler için de geçerlidir. Bir iddia sırf dinî bir dille anlatıldığı için doğru kabul edilemez. İnsan, kendisine sunulan bilginin kaynağını araştırmak ve neye inandığını bilmekle sorumludur. Korku, araştırmanın ve düşünmenin önüne geçirilmemelidir.

Allah’ın Merhametini Kullanarak Aldatmak
Allah’ın rahmeti, insanın ümidini diri tutan en büyük dayanaklardan biridir. İnsan hata yapabilir, yanlış bir yola girebilir, bilerek veya bilmeyerek günah işleyebilir. Fakat hatasını fark ettiğinde Allah’a yönelmesi ve bağışlanma dilemesi için her zaman bir kapı vardır. Kur’an bu konuda insanı ümitsizliğe düşürmez:
De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
(Zümer, 39/53)
Bu ayet, Allah’ın rahmetinin genişliğini bildirirken insanı sorumluluktan uzaklaştırmaz. Çünkü hemen ardından gelen ayette insanlara Rabb’lerine yönelmeleri ve O’na teslim olmaları emredilir. Devamındaki ayette de Rabb’lerinden kendilerine indirilenin en güzeline uymaları istenir. Yani bağışlanma ümidi, insanın yanlışlarında ısrar etmesi için bir güvence değil; hatasından dönmesi ve doğruya yönelmesi için bir çağrıdır.

Allah’ın merhametini istismar etmek ise bu anlamı tersine çevirmektir. İnsanlara nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ın mutlaka bağışlayacağı söylenerek sorumluluk duygusu ortadan kaldırılabilir. Böyle bir yaklaşım, Allah’ın rahmetini insanın kendi arzularına göre kullanabileceği bir güvenceye dönüştürür.

Allah’ın bağışlayıcı olması, insanın bilerek yanlışta ısrar etmesini meşru kılmaz. Rahmet, sorumluluğun karşıtı değildir. Tam tersine insanın hatasını görüp düzeltmesi, haksızlıktan vazgeçmesi ve Rabb’ine yönelmesi için bir imkândır.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek başka, Allah’ın rahmetini yanlış davranışlara mazeret yapmak başkadır. Birincisi Kur’an’ın çağrısıdır; ikincisi ise insanın kendi kendisini aldatmasıdır.

Allah’ın Dinine İnsan Eliyle Eklemeler Yapmak
Din, Allah’ın insanlara bildirdiği bir yol ve hayat ölçüsüdür. İnsanların bu ölçüyü anlamaya çalışması, üzerinde düşünmesi ve hayatlarına uygulaması gerekir. Fakat insanların kendi düşüncelerini, alışkanlıklarını ve kabullerini Allah’ın dinine eklemeleri başka bir meseledir. Bir uygulamanın zamanla yaygınlaşması, gelenek hâline gelmesi veya toplum tarafından benimsenmesi, onun Allah tarafından din olarak belirlendiği anlamına gelmez.

Kur’an, Allah’ın izin vermediği şeylerin din hâline getirilmesini açıkça sorgular:
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine meşru kılan ortakları mı var? (Şûrâ, 42/21)
Bu ayet, din adına hüküm koyma meselesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Allah’ın izin vermediği bir şeyi dinin hükmü hâline getirmek, Allah’ın hüküm koyma yetkisine müdahale etmektir. İnsanların kendi aralarında kabul ettikleri kurallar, Allah’ın bildirdiği dinin yerine geçirilemez.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, insanların hayatlarını düzenlemek için kendi aralarında kararlar almasıyla Allah adına dinî hüküm koymaları arasındaki farktır. İnsanlar günlük hayatın ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapabilirler. Ancak bu düzenlemeleri Allah’ın değişmez emriymiş gibi sunamazlar. Bir insanın kendi tercihine uymayan herkesi Allah’a karşı gelmekle suçlaması, kendi kanaatini ilahî hüküm seviyesine çıkarması anlamına gelir.

Din adına eklemeler yapıldığında zamanla asıl ölçü görünmez hâle gelir. İnsanlar Allah’ın kitabında ne bildirildiğini araştırmak yerine, kendilerine aktarılan kabulleri dinin kendisi zannetmeye başlayabilirler. Böylece dinin kaynağı ile insanlar tarafından oluşturulan dinî alışkanlıklar birbirine karışır. En tehlikeli sonuç da budur: İnsan, Allah’ın dinine bağlı olduğunu düşünürken aslında insanların oluşturduğu bir anlayışa bağlanmış olabilir.

Allah’ın Adıyla Kurulan Dinî Otoriteler
İnsanların birbirinden öğrenmesi, bilgi sahibi olanlara danışması ve tecrübelerinden yararlanması hayatın doğal bir parçasıdır. Burada sorgulanması gereken, bilgi alışverişi veya bir insana duyulan saygı değildir. Asıl mesele, herhangi bir insanın sözünün Allah’ın hükmü gibi kabul edilmesi ve o kişinin din adına sorgulanamaz bir yetki kazanmasıdır.

Kur’an, dinî otoritelerin Allah’ın hükmünün önüne geçirilmesi konusunda da uyarıda bulunur:
Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler. (Tevbe, 9/31)
Bu ayetin anlattığı durum, dinî önderlere saygı gösterilmesinden ibaret değildir. Sorun, insanların Allah’ın hükmü yerine dinî önderlerin hükümlerine bağlanmaları ve onların koyduğu ölçüleri dinin belirleyicisi hâline getirmeleridir. Bir insanın bilgili olması, ona Allah adına hüküm koyma yetkisi vermez. Bir topluluğun önderi olması da onun sözlerini sorgulanamaz kılmaz.

Dinî otorite iddiası taşıyan kişiler, Allah’ın kitabında bulunmayan hükümleri dinin gereği olarak sunmaya başladıklarında, insanların Allah ile olan bağının arasına kendi otoritelerini yerleştirmiş olurlar. İnsanlar da zamanla Allah’ın ne söylediğini araştırmak yerine, kendilerine kimin ne söylediğine bakar hâle gelirler.

Bu durumun tehlikesi, insanın kendi sorumluluğunu bir başkasına devretmesidir. Kişi, inandığı şeyin doğruluğunu araştırmak yerine bağlı olduğu kişinin doğruluğuna güvenebilir. Böylece Allah’ın kitabı ölçü olmaktan çıkar; kişinin bağlı bulunduğu çevrenin kabulleri ölçü hâline gelir.

Oysa Allah’ın dini, herhangi bir kişinin veya topluluğun mülkiyetinde değildir. Hiç kimse Allah ile insan arasına girerek kendisine vazgeçilmez bir makam oluşturamaz. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak başka, onları Allah’ın hükmünün yerine koymak başkadır.

Dinin Görüntüsüyle Hakikati Gizlemek
Aldatmanın her zaman açıkça yalan söylemek biçiminde gerçekleşmesi gerekmez. Bazen insanın görünüşü, kullandığı dil, yaptığı konuşmalar ve sergilediği dinî davranışlar, gerçek niyetini gizleyen bir perdeye dönüşebilir. Dinî ifadeler kullanmak, Allah’tan söz etmek, doğru ve güzel konuşmak tek başına kişinin hakikate bağlı olduğunu göstermez. Söylenen sözlerin davranışlarla örtüşmesi ve insanın adalet, dürüstlük ve sorumluluk ölçülerine bağlı kalması gerekir.

Kur’an, dış görünüşün ve etkileyici sözlerin insanı yanıltabileceğine dikkat çeker. Münâfikûn suresinde, münafıkların konuşmalarının dinleyenlerin ilgisini çekebildiği, fakat onların iç dünyalarıyla sözleri arasında bir uyumsuzluk bulunduğu anlatılır. Bu anlatım, insanın yalnızca sözlere ve görüntüye bakarak hüküm vermemesi gerektiğini gösterir. Bununla birlikte ayette anlatılan özellikleri, herhangi bir kişiye veya topluluğa delilsiz biçimde yüklemek de doğru değildir.

Bir insanın dinî görünmesi, söylediği her sözün doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî bir kimliği bulunmayan bir insanın söylediği doğru bir söz de sırf kimliği nedeniyle reddedilemez. Hakikatin ölçüsü, kişinin görüntüsü veya toplumdaki konumu değil, ortaya koyduğu sözün ve davranışın doğruluğudur.

Din adına konuşan bir kişinin insanlara adaleti öğütlerken kendisi haksızlık yapması, doğruluktan söz ederken gerçeği gizlemesi veya Allah’ın adını kullanarak başkalarının emeğini ve malını istismar etmesi, dinin görüntüsünün hakikatin önüne geçirilmesidir. Böyle bir durumda din, insanı doğruya yönelten bir rehber olmaktan çıkarılıp kişisel çıkarların örtüsü hâline getirilmiş olur.

Aldatılan İnsan Neden Gerçeği Göremiyor?
Allah’ın adı kullanılarak yapılan aldatmanın etkili olmasının önemli nedenlerinden biri, insanın inandığı şeyleri sorgulamaktan çekinmesidir. İnsan bazen çocukluğundan beri öğrendiği kabulleri değiştirmeyi zor bulur. Ailesinden, çevresinden ve toplumundan devraldığı düşünceleri sorguladığında, yalnızca bir fikrini değil, yıllardır içinde yaşadığı dünyayı da sorgulamak zorunda kalacağını hisseder.

Bir başka neden de çoğunluğun kabul ettiği şeylerin doğru olduğuna inanılmasıdır. Oysa bir düşüncenin çok sayıda insan tarafından benimsenmesi, onun hakikat olduğunu göstermez. Kur’an bu konuda da insanı uyarır:
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. (En’âm, 6/116)
Bu ayet, çoğunluğun her zaman yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak çoğunluk tarafından benimsenmiş olmanın bir düşünceyi kendiliğinden doğru hâle getirmediğini ortaya koyar. Hakikat, insanların sayısıyla belirlenmez. Bir inancın doğruluğu, onu kaç kişinin kabul ettiğine göre değil, dayandığı delile göre değerlendirilmelidir.

İnsan bazen de inandığı kişiyi kaybetmekten, bağlı olduğu çevreden dışlanmaktan veya yıllardır savunduğu düşüncelerin yanlış olduğunu kabul etmekten korkar. Bu korkular, gerçeği araştırmanın önüne geçebilir. Böylece kişi, yanlış olduğunu düşündüğü bir uygulamayı bile sırf alıştığı için savunmaya devam edebilir.

Kur’an ise insanın düşünmesini, bilmediği şeyin peşinden gitmemesini ve sorumluluğunun bilincinde olmasını ister. İnanç, başkalarının düşüncelerini sorgusuzca devralmak değil, Allah’ın bildirdiği hakikati anlayarak benimsemektir. İnsan, kendisine aktarılan her dinî iddiayı Allah’ın kitabının ölçüsüne göre değerlendirmelidir.

İnsan Kendi Kendini de Aldatabilir
Allah’la aldatılma meselesi yalnızca başkalarının insanları kandırmasıyla sınırlı değildir. İnsan, bazen kendi arzularını haklı göstermek için Allah’ın adını ve dinî kavramları kendisi de kullanabilir. Yanlış bir davranışını çeşitli gerekçelerle savunabilir, kendi çıkarına uygun bir yorumu benimseyebilir ve zamanla bu yorumun gerçekten Allah’ın hükmü olduğuna inanabilir.

İnsanın kendisini aldatması, çoğu zaman gerçeği hiç bilmemesinden değil, bildiği gerçeğin gereğini yerine getirmek istememesinden kaynaklanabilir. Kişi, kendi davranışlarıyla yüzleşmek yerine kendisini rahatlatacak açıklamalar arar. Haksızlığını zorunluluk, çıkarını hizmet, yanlışını da dinî bir gerekçe gibi gösterebilir.

Kur’an, insanın kendisini temize çıkarmasına karşı da uyarır:
Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin sakındığını en iyi O bilir. (Necm, 53/32)
Bu uyarı, insanın kendi inancını ve davranışlarını değerlendirirken dürüst olması gerektiğini gösterir. Kendisini iyi, doğru veya Allah katında ayrıcalıklı görmek, kişinin gerçekten öyle olduğunu kanıtlamaz. İnsan, kendi niyetleri konusunda bile yanılabilir. Bu nedenle inanç ve davranışlarını Allah’ın bildirdiği ölçülerle karşılaştırmalı, kendisini haklı çıkarmak için değil, gerçeği bulmak için düşünmelidir.

Allah’ın adını kullanarak başkalarını aldatmak kadar, kendi yanlışlarını Allah’ın adıyla örtmeye çalışmak da ciddi bir sorumluluktur. Çünkü insan, kendi arzusunu Allah’ın rızası gibi göstermeye başladığında, hakikati aramayı bırakmış demektir.

Allah’ın Rahmetine Güvenmek Başka, Allah’ı Güvence Olarak Kullanmak Başkadır
İnsan Allah’ın rahmetine güvenmelidir. Fakat bu güven, insanın kendisini her türlü sorumluluktan muaf görmesine dönüşmemelidir. Allah’ın bağışlayıcı olması, haksızlık yapanın haksızlığını önemsiz hâle getirmez. Allah’ın merhameti, insanın doğruyu arama ve yanlıştan dönme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Allah’ın rahmetine güvenen insan, bu güvenin kendisini daha dürüst, daha adaletli ve daha sorumlu bir hayata yöneltmesi gerektiğini bilir. Yanlış yaptığında bunu savunmak yerine kabul eder; başkasına zarar verdiğinde bunu dinî sözlerle örtmeye çalışmaz; Allah’ın bağışlayıcılığını kendi çıkarları için kullanmaz.

Allah’ın rahmetini istismar eden anlayış ise insana farklı bir mesaj verir: Nasıl olsa Allah bağışlar, nasıl olsa belirli bir uygulama yapılınca bütün sorumluluklar ortadan kalkar, nasıl olsa bir başkasının aracılığıyla kurtuluş mümkündür. Böylece insanın Allah’a yönelmesi gereken yerde, Allah adına konuşan insanların oluşturduğu güvence arayışı öne çıkar.

Kur’an’ın çağrısı ise insanın doğrudan Rabb’ine yönelmesi, O’na teslim olması ve kendisine indirilen vahye uymasıdır. Zümer suresindeki rahmet müjdesinin hemen ardından gelen emirler de bunu gösterir: Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemeli, fakat aynı zamanda O’na yönelinmeli ve indirilen vahyin en güzeline uyulmalıdır. Rahmet, insanı hakikatten uzaklaştıran bir mazeret değil, hakikate dönmesini sağlayan bir imkândır.

Allah’la Aldatılmaya Karşı Kur’an’ın Ölçüsü
Allah’ın adı kullanılarak aldatılmanın önüne geçmenin yolu, insanları başka bir otoriteye bağlamak değil, onları Allah’ın kitabındaki ölçülerle buluşturmaktır. Çünkü bir insanın Allah adına söylediği sözün doğru olup olmadığını belirleyecek olan, yine Allah’ın bildirdiği hakikattir.

Bu nedenle din adına ileri sürülen bir iddia karşısında önce şu sorular sorulmalıdır: Bu hüküm Allah’ın kitabında var mı? Allah gerçekten böyle bir emir vermiş mi? Söylenen söz ayetin bağlamıyla örtüşüyor mu? Yoksa bir insanın düşüncesi, zamanla Allah’ın emri gibi mi sunulmuş? Bir uygulama dinin değişmez bir şartı olarak anlatılıyorsa bunun Kur’an’da dayanağı nedir?

Bu soruların sorulması, insanlara karşı çıkmak veya her söyleneni peşinen reddetmek değildir. Aksine, inancın kaynağını doğru belirleme sorumluluğudur. Bir insanın sözü doğru olabilir; fakat doğru olması, o sözü Allah’ın vahyi hâline getirmez. Bir düşünce yararlı görülebilir; fakat yararlı olması, onu dinî hüküm yapmaz. Din adına konuşmak ile Allah’ın bildirdiği dini aktarmak aynı şey değildir.

Kur’an, insanın bilgi sahibi olmadığı şeyin peşinden gitmemesini ister. Bu nedenle dinî iddialar karşısında sorgulamak, araştırmak ve delil istemek inanca aykırı değil, sorumluluk bilincinin gereğidir. Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak için insanın düşüncesini devre dışı bırakması değil, aklını ve vicdanını kullanması gerekir.

Allah’ın adına konuştuğunu söyleyen hiç kimse, kendi sözünü sorgulanamaz hâle getiremez. Hiç kimse Allah’ın rahmetini kendi denetimindeymiş gibi sunamaz. Hiç kimse insanları Allah’a ulaştıran vazgeçilmez bir aracı olduğunu ileri sürerek kendisine ilahî bir makam oluşturamaz. Allah’ın dini, insanların otorite kuracağı bir alan değildir.

Sonuç: Allah’ın Adını Kullanmak, Allah’ın Adına Konuşma Yetkisi Vermez
Allah’la aldatmak, insanın Allah’a duyduğu güveni kendi çıkarına dönüştürmektir. Bazen Allah’ın söylemediği sözleri O’na isnat ederek, bazen insanların korkularını kullanarak, bazen de Allah’ın rahmetini yanlış yorumlayarak yapılır. Kimi zaman dinî geleneklerin arkasına saklanır, kimi zaman dinî otorite iddiasıyla ortaya çıkar, kimi zaman da insanın kendi yanlışlarını haklı gösterme çabasında kendisini belli eder. Görünüşleri farklı olsa da bütün bu davranışların ortak noktası aynıdır: İnsanların Allah’ın bildirdiği hakikatle bağını zayıflatmak ve Allah adına oluşturulan insan kaynaklı kabulleri dinin yerine geçirmek.

Bir sözün Allah’a ait olduğunu söylemek, o sözü gerçekten Allah’ın sözü yapmaz. Bir uygulamaya dinî bir ad vermek, onu Allah’ın emri hâline getirmez. Bir insanın kendisini din adına yetkili görmesi de ona Allah adına hüküm koyma hakkı kazandırmaz. Allah’ın adı, hiçbir insanın kendi düşüncesine güç kazandırmak için kullanabileceği bir makam veya otorite aracı değildir.

Bu nedenle insanın en büyük sorumluluklarından biri, Allah adına söylenen her sözü Allah’ın kitabının ölçüsüne göre değerlendirmektir. İnanç, başkalarının oluşturduğu korkularla, vaatlerle ve kabullerle değil; Allah’ın bildirdiği hakikati anlayarak şekillenmelidir. İnsan, Allah’a olan güvenini başka insanların ellerine bırakmamalı; kendi sorumluluğunu başkasına devretmemelidir.

Allah’ın rahmeti gerçektir, vaadi gerçektir ve bildirdiği din gerçektir. Bu gerçeklerin hiçbiri, insanların kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu sözleri ve uygulamaları Allah’a mal etmelerine izin vermez. Tam tersine, Allah’a duyulan güvenin korunması için O’nun adına uydurulan her sözün sorgulanması gerekir.

Çünkü Allah’a inanmak, Allah adına konuşan herkese inanmak değildir. Allah’a teslim olmak, insanların Allah adına oluşturduğu hükümlere teslim olmak da değildir. Asıl bağlılık, Allah’ın bildirdiğine yönelmek ve O’nun adına söylenenleri yine O’nun kitabının ölçüsünde değerlendirmektir.

Allah’ın adını kullanmak, Allah’ın adına konuşma yetkisi vermez. Allah’ın dinini temsil ettiğini söylemek de hiç kimseyi sorgulanamaz kılmaz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

DİNİN DEĞİŞİMİ VE NEBİ MUHAMMED’İN BIRAKTIĞI MİRAS

 DİNİN DEĞİŞİMİ VE NEBİ MUHAMMED’İN BIRAKTIĞI MİRAS

Allah’ın indirdiği din ile insanların oluşturduğu din
Bugün din adına yaşananlara baktığımızda birbirinden farklı inançlar, uygulamalar ve dinî kabullerle karşılaşıyoruz. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler, şeyhlik makamları, kandil geceleri, türbeler, menkıbeler ve çeşitli dinî merasimler… Bunların hangisinin Allah'ın indirdiği dinde karşılığı var? Hangileri zaman içinde insanların inançlarına, geleneklerine ve yorumlarına dayanarak ortaya çıkmış? Bu sorular, yalnızca bazı uygulamaları sorgulamak için değil, dinin gerçek kaynağını yeniden anlamak için de önemlidir.

Çünkü dinin sahibi Allah'tır. Dini belirleme, hüküm koyma, helali ve haramı bildirme yetkisi yalnızca O'na aittir. İnsanların görevi ise Allah'ın bildirdiği dini anlamak ve yaşamaktır. Ancak tarih boyunca bu temel gerçek giderek göz ardı edilmiş, Allah'ın gönderdiği vahyin çevresinde insanlar tarafından oluşturulan inançlar ve uygulamalar birikmiştir. Bir süre sonra da Allah'ın bildirdiği hükümlerle insanların oluşturduğu kabuller birbirine karışmış, gelenekler dinin ayrılmaz parçaları gibi görülmeye başlanmıştır.

Oysa Allah, indirdiği kitabın niteliğini açıkça bildirmektedir:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2)
Kur'an, insanlara yol göstermek için indirilmiş ilahi rehberdir. Allah, insanın doğruyu bulabilmesi için gerekli ölçüleri bildirmiştir. Bu nedenle bir inancın veya uygulamanın dinin parçası olup olmadığını belirlerken insanların alışkanlıklarına, geçmişten gelen kabullerine ya da çoğunluğun ne yaptığına bakamayız. Ölçümüz Allah'ın kitabı olmalıdır.

Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Allah size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?” (En'âm, 6/114)
Bu soru, dinin kaynağı konusunda son derece belirleyicidir. Allah kitabını açıklanmış olarak indirdiğini bildirirken insanların din konusunda başka hüküm koyucular araması nasıl açıklanabilir? Elbette insanlar araştırabilir, düşünebilir, ayetler üzerinde çalışabilir ve birbirlerinden bilgi edinebilir. Ancak hiçbir insanın yorumu Allah'ın hükmü yerine geçirilemez.

Allah, dinin tamamlandığını da açıkça bildirmiştir:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 5/3)
Dinin tamamlanmış olması, insanların sonradan yeni hükümler ve ibadetler oluşturarak Allah'ın dinine ekleme yapamayacağını da ortaya koymaktadır. Bir insanın güzel niyetle ortaya koyduğu bir davranış, toplumda yaygınlaşması veya yüzyıllardır sürdürülmesi onu Allah'ın emri hâline getirmez. Kültürel bir alışkanlıkla dinî bir hüküm arasındaki ayrım mutlaka korunmalıdır.

Nebi Muhammed’in elçilik görevi ve vahye bağlılığı
Nebi Muhammed'in insanlara taşıdığı mesajın merkezinde Allah'ın vahyi bulunuyordu. Onun görevi yeni bir din oluşturmak, Allah'ın bildirdiği hükümlere kendi düşüncelerinden eklemeler yapmak veya insanlara Allah'tan bağımsız bir dinî düzen kurmak değildi. O, Allah'ın elçisi olarak kendisine vahyedilene uymak ve onu insanlara ulaştırmakla sorumluydu.

Kur'an'da bu sorumluluk açıkça ifade edilir:
“De ki: Ben elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf, 46/9)

Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
“De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.” (En'âm, 6/50)
Bu ayetlerde Resulün kendi konumunu nasıl tanımladığı görülmektedir. O, kendisine vahyedilenin dışına çıkarak bağımsız bir dinî hüküm koyucu olduğunu söylememektedir. Kendi düşüncesini Allah'ın dini olarak sunmamakta, insanları da kendisine Allah'tan bağımsız bir bağlılığa çağırmamaktadır.

Burada Resulün konumunu doğru anlamak gerekir. Allah'ın elçisi olması, ona vahiyden bağımsız olarak dinin kaynağı olma yetkisi vermez. Resulün görevi, Allah'tan aldığı mesajı tebliğ etmek ve bu mesaja uygun yaşamaktır. Dolayısıyla Resule itaat, onun Allah'tan getirdiği mesaja itaattir. Resule itaati, Allah'ın vahyinden bağımsız söz ve hükümleri dinin kaynağı hâline getirmek şeklinde yorumlamak, elçilik görevinin özünü değiştirmektir.

Allah, Resulüne verilen görevi şöyle bildirir:
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Mâide, 5/67)
Bu ayet, elçilik görevinin temelini açıkça ortaya koymaktadır. Resul, kendisine indirileni tebliğ etmekle yükümlüdür. Dolayısıyla Nebi Muhammed'in insanlığa bıraktığı mirası anlamak için onun adına sonradan oluşturulan kabullere değil, taşıdığı vahye bakmak gerekir.

Vahyin korunması ve insanların oluşturduğu dinî kaynaklar
Allah, Kur'an'ın korunacağını açıkça bildirmiştir:
“Şüphesiz o zikri biz indirdik! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9)
Bu güvence, Allah'ın indirdiği kitabın insanlık için değişmez bir ölçü olduğunu ortaya koymaktadır. Kur'an'ın korunması, dinin temel kaynağının da korunması demektir. İnsanların Allah'ın kitabını anlamak ve yaşamak yerine, dinî hükümler konusunda başka anlatımları belirleyici hâle getirmeleri bu nedenle ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Tarih boyunca Nebi Muhammed'e ait olduğu ileri sürülen çok sayıda söz, davranış ve anlatım dinî kaynak olarak kabul edilmiştir. Bunların bir kısmı yalnızca tarihî bilgi niteliğinde görülmemiş, doğrudan inanç ve ibadet belirleyen hükümler hâline getirilmiştir. Böylece Kur'an'ın yanında, hatta zaman zaman önünde, insan aktarımları yer almıştır.

Oysa bir sözün Nebi Muhammed'e atfedilmesi, onun Allah'ın vahyi olduğu anlamına gelmez. Bir anlatımın yüzyıllardır aktarılması da ona din adına hüküm koyma yetkisi kazandırmaz. Üstelik rivayetlerin kendi aralarında ve Kur'an'ın bildirdiği ilkelerle çelişmesi, bunların dinin değişmez ölçüsü olarak kabul edilemeyeceğini gösterir.

Burada yapılması gereken, çelişkili aktarımlar arasından tercih yapmak veya Kur'an'a aykırı olanları farklı yorumlarla kabul edilebilir hâle getirmek değildir. Dinin ölçüsü Allah'ın kitabıdır. Hiçbir insanın sözü, ne kadar değerli kabul edilirse edilsin, Allah'ın bildirdiği vahyin yerine geçirilemez.

Furkan suresinde Resulün şu şikâyeti yer alır:
“Resul, ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.’ dedi.” (Furkân, 25/30)
Kur'an'ı terk etmek yalnızca onu okumamak değildir. Onu hayatın dışında bırakmak, hükümlerini dikkate almamak, anlaşılmasını gereksiz görmek ve din konusunda başka kaynakları onun önüne geçirmek de bu terk edişin farklı biçimleridir. İnsanlar Kur'an'ı okuyabilir, ezberleyebilir ve güzel seslerle dinleyebilir. Ancak dinin ölçüsünü başka kaynaklarda arıyorlarsa, kitabın rehberliğini hayatlarının merkezine yerleştirmemiş olurlar.

Geleneklerin zamanla dinin parçası hâline gelmesi
Dinî değişim çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Önce bir düşünce veya uygulama ortaya çıkar. Ardından ona dinî anlamlar yüklenir. Zamanla toplum tarafından benimsenir, sonraki kuşaklara aktarılır ve başlangıçta insanların tercihi olan bir davranış, dinin değişmez bir gereği gibi algılanmaya başlanır.

Bu süreçte aileden öğrenilen alışkanlıklar, toplumun kültürü, geçmişten aktarılan kabuller ve dinî otorite kabul edilen kişilerin görüşleri etkili olur. İnsanlar çoğu zaman bir uygulamanın kaynağını araştırmak yerine, kendilerine öğretilen şekliyle yaşamayı tercih eder. Çünkü çocukluğundan beri gördüğü, ailesinden öğrendiği ve çevresindeki herkesin yaptığı bir davranışın sorgulanması kolay değildir.

Kandil geceleri bu açıdan değerlendirilmesi gereken örneklerden biridir. İnsanların belirli gecelerde bir araya gelmesi, dua etmesi, Kur'an okuması veya Allah'ı anması kendi başına kötü bir davranış değildir. Ancak belirli gecelerin Allah tarafından özel olarak kutsandığı, o gecelere özgü ibadetler belirlendiği veya bu uygulamaların dinî bir zorunluluk olduğu ileri sürüldüğünde bunun vahye dayandırılması gerekir.

Kur'an'da bugün kandil geceleri adıyla kutlanan günleri kapsayan, bu gecelere özgü bir ibadet takvimi bulunmamaktadır. Allah'ın bildirmediği bir uygulamayı O'nun emri olarak sunmak doğru değildir. İnsan istediği zaman dua edebilir, Allah'ı anabilir ve Kur'an okuyabilir. Bunun için Allah'ın belirlemediği özel zamanlar oluşturup bunları dinin gereği olarak kabul etmeye ihtiyaç yoktur.

Türbeler çevresinde gelişen uygulamalar da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Bir insanın mezarını ziyaret etmek, ölümü hatırlamak ve geçmişten ibret almak başka; mezarda yatan kişiden medet ummak, dileklerini ona yöneltmek veya onun Allah katında özel bir aracılık gücü bulunduğuna inanmak başkadır.

Allah şöyle buyurur:
“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte kimseye kulluk etmeyin.” (Cin, 72/18)


Bir başka ayette de insanın doğrudan Allah'a yönelmesi gerektiği şöyle anlatılır:
“Darda kalan kendisine yalvardığı zaman ona karşılık veren, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan kimdir? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var! Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” (Neml, 27/62)
Bu ayetlerin ortaya koyduğu ilke açıktır: Dua ve kulluk Allah'a yöneltilmelidir. Hiçbir insan, ne kadar değerli kabul edilirse edilsin, Allah'ın yerine geçirilemez. İnsanlardan hayattayken imkânları ölçüsünde yardım istemekle, ölmüş bir insandan görünmeyen âlemde yardım beklemek aynı şey değildir. Allah'a ait olan yetki ve özellikleri başka varlıklara yüklemek, kulluğun yönünü değiştiren ciddi bir sorundur.

Mezhepler ve tarikatlar: Dinî aidiyetin ayrılığa dönüşmesi
İnsanların din adına oluşturduğu yapıların en önemli sonuçlarından biri, Müslümanların farklı dinî kimlikler etrafında bölünmesidir. Zaman içinde farklı yorumlar kurumsallaşmış, kendi kurallarını ve bağlılık biçimlerini oluşturmuştur. Bir süre sonra insanlar kendilerini yalnızca Müslüman olarak tanımlamak yerine, belirli bir mezhebin veya tarikatın mensubu olarak tanımlamaya başlamıştır.

Elbette insanlar farklı düşünebilir ve Kur'an ayetleri üzerinde farklı değerlendirmeler yapabilir. Bir konudaki yorum farklılığı tek başına düşmanlık sebebi değildir. Ancak bir yorumun Allah'ın değişmez hükmü gibi sunulması, o yoruma bağlılığın dinin şartı hâline getirilmesi ve insanların bu aidiyetler üzerinden birbirlerini değerlendirmesi ciddi bir sorundur.

Allah, dinin parçalanması konusunda şöyle uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En'âm, 6/159)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın insanlardan istediği birlikteliğin kaynağına dikkat etmek gerekir. İnsanları bir arada tutacak olan şey bir mezhebe, tarikata, cemaate veya dinî lidere bağlılık değildir. Allah'ın ipine, yani O'nun gönderdiği vahye sarılmaktır. Çünkü insanların oluşturduğu aidiyetler zamanla üstünlük iddialarına ve ayrılıklara dönüşebilir. Oysa Kur'an bütün Müslümanların ortak rehberidir.

Bir insanın kendisini belirli bir mezhebe ait görmesi, o mezhebin bütün görüşlerini sorgulanamaz kabul etmesini gerektirmez. Hiçbir mezhep Allah'ın kitabının üzerinde bir konuma yerleştirilemez. Aynı şekilde hiçbir şeyh, âlim veya dinî önder Allah'ın dinini belirleyen makamda değildir.

Tarikatlarda görülen şeyhe mutlak bağlılık, sorgulamadan itaat ve kurtuluşu bir insanın rehberliğine bağlama anlayışı da bu açıdan değerlendirilmelidir. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak başka, bir insanın dinî otoritesine teslim olmak başkadır. Allah, insana akıl ve irade vermiş, onu kendi sorumluluğunu taşıyan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sorumluluğu başka bir insana devretmek, kulluğun özünü zedeler.

Hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır
Dinin değişime uğramasının temelinde, insanların Allah'ın belirlediği sınırlarla yetinmeyip kendi kabullerini de dinî hüküm hâline getirmeleri vardır. Oysa Kur'an, hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğunu açıkça bildirir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yûsuf, 12/40)
İnsanlar kendi düşüncelerini açıklayabilir, farklı konularda değerlendirmelerde bulunabilir. Ancak bunları Allah'ın hükmü olarak sunamaz. Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal ilan edemez. Bir uygulamayı dinin zorunlu şartı hâline getiremez.

Allah'ın indirdiğiyle hükmetme konusundaki uyarı da açıktır:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/44)
Bu ayetin bağlamını ve ağırlığını göz ardı etmemek gerekir. Ayet, Allah'ın indirdiği hükümleri terk ederek başka hükümleri esas almanın ne kadar ciddi bir sorumluluk olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte ayeti, her farklı yorum yapan veya herhangi bir konuda hata eden insan hakkında gelişigüzel hüküm vermek için kullanmak doğru değildir. Burada asıl dikkat çekilen mesele, Allah'ın hükmünü devre dışı bırakarak başka hükümleri belirleyici kabul etmektir.

Bu nedenle din adına ortaya konulan her hükmün kaynağı sorgulanmalıdır. Bir insanın görüşü ne kadar yaygın kabul görürse görsün, Allah'ın hükmüne dönüşmez. İnsanların görevi Allah'ın bildirdiği sınırları korumak, kendi düşüncelerini ise bu sınırların üzerinde görmemektir.

Salat ve kulluk bilincinin hayatın bütününe yansıması
Allah'ın indirdiği dini yaşamak, yalnızca yanlış inançları ve sonradan oluşturulmuş uygulamaları terk etmekle tamamlanmaz. Kur'an'ın insana kazandırmak istediği kulluk bilincini hayatın merkezine yerleştirmek de gerekir. Bu noktada salatın önemi ortaya çıkar.

Salat, insanın Allah ile bağını canlı tutan, onu kulluk bilincine yönelten temel ibadetlerdendir. Allah'ı anmak, O'na yönelmek ve O'nun bildirdiği sorumlulukları hayatın içinde korumak bu bilincin önemli unsurlarıdır. Salatı yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen şekilsel bir uygulamaya indirgemek, onun insanın hayatındaki etkisini gözden kaçırmamıza neden olur.

Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)
Bu ayet, salatın anlamlarında birisi olan namazın insanın davranışlarıyla olan bağını ortaya koymaktadır. Allah'ı anmak ve O'na yönelmek, insanın hayatında ahlaki bir karşılık bulmalıdır. İbadetlerini yerine getirdiğini söyleyen bir insanın başkalarına haksızlık etmesi, yalan söylemesi, emanete ihanet etmesi veya başkalarının haklarını gözetmemesi, kulluk bilincinin hayatına yeterince yansımadığını gösterir.

Kur'an'ın istediği kulluk, yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen ibadetlerden ibaret değildir. Adaletli olmak, doğru sözlü davranmak, emaneti korumak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, ihtiyaç sahibinin hakkını gözetmek ve zulümden uzak durmak da bu kulluğun ayrılmaz parçalarıdır.

Dolayısıyla bozulmamış dini yaşamak, yalnızca bazı gelenekleri terk etmek değil, Allah'ın bildirdiği bütün sorumlulukları hayatın her alanında yerine getirmektir.

Nebi Muhammed’den sonra da dinin sahibi Allah’tır
Nebi Muhammed'in vefatından sonra Allah'ın dini değişmedi. Çünkü dinin sahibi Nebi Muhammed değil, Allah'tır. Onun elçilik göreviyle taşıdığı vahiy, insanların sonraki dönemlerde oluşturduğu yorumlara veya dinî kurumlara bağlı değildir. Hiç kimse onun ardından Allah adına yeni hükümler koyma veya mevcut dini kendi anlayışına göre yeniden şekillendirme yetkisi kazanmış değildir.

Ancak tarihsel süreçte farklı dönemlerin siyasi, sosyal ve kültürel şartları dinî anlayışları etkilemiştir. İnsanlar kendi dönemlerinin sorunlarına çözüm ararken çeşitli yorumlar geliştirmiş, bu yorumların bazıları zamanla kurumsallaşmış ve dinin değişmez hükümleri gibi kabul edilmiştir. Böylece Allah'ın bildirdiği dinin çevresinde insanların oluşturduğu geniş bir inanç ve uygulama alanı meydana gelmiştir.

Burada geçmişte yaşamış insanları bütünüyle değersiz görmek veya onların bilgi ve emeklerini yok saymak söz konusu değildir. Ancak geçmişte yaşamış bir âlimin, yöneticinin veya dinî önderin görüşü de insan görüşüdür. Hiçbirinin sözü Allah'ın kitabının yerine geçirilemez.

Bir düşüncenin eski olması onun doğru olduğunu kanıtlamadığı gibi, yeni olması da yanlış olduğunu göstermez. Ölçü, düşüncenin hangi dönemde ortaya çıktığı değil, Allah'ın kitabıyla ne ölçüde örtüştüğüdür. Geçmişten gelen bütün kabuller bu ölçüyle değerlendirilebilmelidir.

Sonuç: Nebi Muhammed’in mirasına sahip çıkmak
Bugün din adına yaşanan karmaşanın temelinde, Allah'ın indirdiği din ile insanların zaman içinde oluşturduğu dinî kabullerin birbirine karıştırılması yatmaktadır. Allah'ın kitabı rehber olarak elimizde dururken geleneklerin, mezheplerin, tarikatların ve insan sözlerinin belirleyici konuma yükseltilmesi, bizi vahyin gösterdiği yoldan uzaklaştırmıştır.

Oysa dinin sahibi Allah'tır. Hüküm koyma yetkisi O'na aittir. Nebi Muhammed'in elçilik göreviyle insanlığa taşıdığı mesaj da Allah'ın vahyidir. Onun mirasına sahip çıkmak, adına sonradan oluşturulmuş anlatımlara bağlanmak veya onun üzerinden kurulan dinî otoriteleri benimsemek değildir. Onun mirası, Allah'ın vahyini insanlığa ulaştırmış olmasıdır.

Bu nedenle din adına ortaya konulan her düşünce, her ibadet anlayışı, her yasak ve her zorunluluk Kur'an'ın ölçüsüne tabi tutulmalıdır. Hiçbir gelenek Allah'ın emrinin önüne geçmemeli, hiçbir insanın sözü Allah'ın hükmüyle eşit görülmemeli, hiçbir dinî topluluk kendisini hakikatin tek temsilcisi olarak sunmamalıdır.

Allah'ın gönderdiği din, insanların eklemeleriyle tamamlanacak veya eksiltmeleriyle yeniden kurulacak bir din değildir. Allah dinini bildirmiş, kitabını indirmiş ve onu koruyacağını açıklamıştır. İnsanların görevi bu dine yeni hükümler eklemek değil, Allah'ın bildirdiği hükümleri anlamak ve yaşamaktır.

Nebi Muhammed'in insanlığa bıraktığı en büyük miras, Allah'ın vahyidir. Bu mirası korumanın yolu, onun adına oluşturulan kabulleri sorgulamadan benimsemek değil, Allah'ın indirdiği kitaba bağlı kalmaktır. Çünkü dinin kaynağı da sahibi de Allah'tır. İnsanların görevi ise bu dine ortaklar oluşturmak değil, yalnızca Allah'a kulluk etmektir.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

  ALLAH’LA ALDATMAK Allah’ın Adını Kullanarak İnsanları Aldatmak İnsan, hayatı boyunca pek çok şeye inanır, güvenir ve bağlanır. Fakat bu...