DİNİN DEĞİŞİMİ VE NEBİ MUHAMMED’İN BIRAKTIĞI MİRAS
Allah’ın indirdiği din ile insanların oluşturduğu din
Bugün din adına yaşananlara baktığımızda birbirinden farklı inançlar,
uygulamalar ve dinî kabullerle karşılaşıyoruz. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler,
şeyhlik makamları, kandil geceleri, türbeler, menkıbeler ve çeşitli dinî
merasimler… Bunların hangisinin Allah'ın indirdiği dinde karşılığı var?
Hangileri zaman içinde insanların inançlarına, geleneklerine ve yorumlarına
dayanarak ortaya çıkmış? Bu sorular, yalnızca bazı uygulamaları sorgulamak için
değil, dinin gerçek kaynağını yeniden anlamak için de önemlidir.
Çünkü dinin sahibi Allah'tır. Dini belirleme, hüküm koyma,
helali ve haramı bildirme yetkisi yalnızca O'na aittir. İnsanların görevi ise
Allah'ın bildirdiği dini anlamak ve yaşamaktır. Ancak tarih boyunca bu temel
gerçek giderek göz ardı edilmiş, Allah'ın gönderdiği vahyin çevresinde insanlar
tarafından oluşturulan inançlar ve uygulamalar birikmiştir. Bir süre sonra da
Allah'ın bildirdiği hükümlerle insanların oluşturduğu kabuller birbirine
karışmış, gelenekler dinin ayrılmaz parçaları gibi görülmeye başlanmıştır.
Oysa Allah, indirdiği kitabın niteliğini açıkça
bildirmektedir:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar
için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2)
Kur'an, insanlara yol göstermek için indirilmiş ilahi rehberdir. Allah, insanın
doğruyu bulabilmesi için gerekli ölçüleri bildirmiştir. Bu nedenle bir inancın
veya uygulamanın dinin parçası olup olmadığını belirlerken insanların
alışkanlıklarına, geçmişten gelen kabullerine ya da çoğunluğun ne yaptığına
bakamayız. Ölçümüz Allah'ın kitabı olmalıdır.
Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Allah size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmişken Allah’tan başka bir hakem
mi arayayım?” (En'âm, 6/114)
Bu soru, dinin kaynağı konusunda son derece belirleyicidir. Allah kitabını
açıklanmış olarak indirdiğini bildirirken insanların din konusunda başka hüküm
koyucular araması nasıl açıklanabilir? Elbette insanlar araştırabilir,
düşünebilir, ayetler üzerinde çalışabilir ve birbirlerinden bilgi edinebilir.
Ancak hiçbir insanın yorumu Allah'ın hükmü yerine geçirilemez.
Allah, dinin tamamlandığını da açıkça bildirmiştir:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve
sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 5/3)
Dinin tamamlanmış olması, insanların sonradan yeni hükümler ve ibadetler
oluşturarak Allah'ın dinine ekleme yapamayacağını da ortaya koymaktadır. Bir
insanın güzel niyetle ortaya koyduğu bir davranış, toplumda yaygınlaşması veya
yüzyıllardır sürdürülmesi onu Allah'ın emri hâline getirmez. Kültürel bir
alışkanlıkla dinî bir hüküm arasındaki ayrım mutlaka korunmalıdır.
Nebi Muhammed’in elçilik görevi ve vahye bağlılığı
Nebi Muhammed'in insanlara taşıdığı mesajın merkezinde Allah'ın vahyi
bulunuyordu. Onun görevi yeni bir din oluşturmak, Allah'ın bildirdiği hükümlere
kendi düşüncelerinden eklemeler yapmak veya insanlara Allah'tan bağımsız bir
dinî düzen kurmak değildi. O, Allah'ın elçisi olarak kendisine vahyedilene
uymak ve onu insanlara ulaştırmakla sorumluydu.
Kur'an'da bu sorumluluk açıkça ifade edilir:
“De ki: Ben elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.
Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf,
46/9)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
“De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı
da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyedilene
uyuyorum.” (En'âm, 6/50)
Bu ayetlerde Resulün kendi konumunu nasıl tanımladığı görülmektedir. O,
kendisine vahyedilenin dışına çıkarak bağımsız bir dinî hüküm koyucu olduğunu
söylememektedir. Kendi düşüncesini Allah'ın dini olarak sunmamakta, insanları
da kendisine Allah'tan bağımsız bir bağlılığa çağırmamaktadır.
Burada Resulün konumunu doğru anlamak gerekir. Allah'ın
elçisi olması, ona vahiyden bağımsız olarak dinin kaynağı olma yetkisi vermez.
Resulün görevi, Allah'tan aldığı mesajı tebliğ etmek ve bu mesaja uygun
yaşamaktır. Dolayısıyla Resule itaat, onun Allah'tan getirdiği mesaja itaattir.
Resule itaati, Allah'ın vahyinden bağımsız söz ve hükümleri dinin kaynağı
hâline getirmek şeklinde yorumlamak, elçilik görevinin özünü değiştirmektir.
Allah, Resulüne verilen görevi şöyle bildirir:
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun
elçiliğini yapmamış olursun.” (Mâide, 5/67)
Bu ayet, elçilik görevinin temelini açıkça ortaya koymaktadır. Resul, kendisine
indirileni tebliğ etmekle yükümlüdür. Dolayısıyla Nebi Muhammed'in insanlığa
bıraktığı mirası anlamak için onun adına sonradan oluşturulan kabullere değil,
taşıdığı vahye bakmak gerekir.
Vahyin korunması ve insanların oluşturduğu dinî kaynaklar
Allah, Kur'an'ın korunacağını açıkça bildirmiştir:
“Şüphesiz o zikri biz indirdik! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9)
Bu güvence, Allah'ın indirdiği kitabın insanlık için değişmez bir ölçü
olduğunu ortaya koymaktadır. Kur'an'ın korunması, dinin temel kaynağının da
korunması demektir. İnsanların Allah'ın kitabını anlamak ve yaşamak yerine,
dinî hükümler konusunda başka anlatımları belirleyici hâle getirmeleri bu
nedenle ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Tarih boyunca Nebi Muhammed'e ait olduğu ileri sürülen çok
sayıda söz, davranış ve anlatım dinî kaynak olarak kabul edilmiştir. Bunların
bir kısmı yalnızca tarihî bilgi niteliğinde görülmemiş, doğrudan inanç ve
ibadet belirleyen hükümler hâline getirilmiştir. Böylece Kur'an'ın yanında,
hatta zaman zaman önünde, insan aktarımları yer almıştır.
Oysa bir sözün Nebi Muhammed'e atfedilmesi, onun Allah'ın
vahyi olduğu anlamına gelmez. Bir anlatımın yüzyıllardır aktarılması da ona din
adına hüküm koyma yetkisi kazandırmaz. Üstelik rivayetlerin kendi aralarında ve
Kur'an'ın bildirdiği ilkelerle çelişmesi, bunların dinin değişmez ölçüsü olarak
kabul edilemeyeceğini gösterir.
Burada yapılması gereken, çelişkili aktarımlar arasından
tercih yapmak veya Kur'an'a aykırı olanları farklı yorumlarla kabul edilebilir
hâle getirmek değildir. Dinin ölçüsü Allah'ın kitabıdır. Hiçbir insanın sözü,
ne kadar değerli kabul edilirse edilsin, Allah'ın bildirdiği vahyin yerine
geçirilemez.
Furkan suresinde Resulün şu şikâyeti yer alır:
“Resul, ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.’
dedi.” (Furkân, 25/30)
Kur'an'ı terk etmek yalnızca onu okumamak değildir. Onu hayatın dışında
bırakmak, hükümlerini dikkate almamak, anlaşılmasını gereksiz görmek ve din
konusunda başka kaynakları onun önüne geçirmek de bu terk edişin farklı
biçimleridir. İnsanlar Kur'an'ı okuyabilir, ezberleyebilir ve güzel seslerle
dinleyebilir. Ancak dinin ölçüsünü başka kaynaklarda arıyorlarsa, kitabın
rehberliğini hayatlarının merkezine yerleştirmemiş olurlar.
Geleneklerin zamanla dinin parçası hâline gelmesi
Dinî değişim çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Önce bir düşünce veya
uygulama ortaya çıkar. Ardından ona dinî anlamlar yüklenir. Zamanla toplum
tarafından benimsenir, sonraki kuşaklara aktarılır ve başlangıçta insanların
tercihi olan bir davranış, dinin değişmez bir gereği gibi algılanmaya başlanır.
Bu süreçte aileden öğrenilen alışkanlıklar, toplumun
kültürü, geçmişten aktarılan kabuller ve dinî otorite kabul edilen kişilerin
görüşleri etkili olur. İnsanlar çoğu zaman bir uygulamanın kaynağını araştırmak
yerine, kendilerine öğretilen şekliyle yaşamayı tercih eder. Çünkü
çocukluğundan beri gördüğü, ailesinden öğrendiği ve çevresindeki herkesin
yaptığı bir davranışın sorgulanması kolay değildir.
Kandil geceleri bu açıdan değerlendirilmesi gereken
örneklerden biridir. İnsanların belirli gecelerde bir araya gelmesi, dua
etmesi, Kur'an okuması veya Allah'ı anması kendi başına kötü bir davranış
değildir. Ancak belirli gecelerin Allah tarafından özel olarak kutsandığı, o
gecelere özgü ibadetler belirlendiği veya bu uygulamaların dinî bir zorunluluk
olduğu ileri sürüldüğünde bunun vahye dayandırılması gerekir.
Kur'an'da bugün kandil geceleri adıyla kutlanan günleri
kapsayan, bu gecelere özgü bir ibadet takvimi bulunmamaktadır. Allah'ın
bildirmediği bir uygulamayı O'nun emri olarak sunmak doğru değildir. İnsan
istediği zaman dua edebilir, Allah'ı anabilir ve Kur'an okuyabilir. Bunun için
Allah'ın belirlemediği özel zamanlar oluşturup bunları dinin gereği olarak
kabul etmeye ihtiyaç yoktur.
Türbeler çevresinde gelişen uygulamalar da aynı ölçüyle
değerlendirilmelidir. Bir insanın mezarını ziyaret etmek, ölümü hatırlamak ve
geçmişten ibret almak başka; mezarda yatan kişiden medet ummak, dileklerini ona
yöneltmek veya onun Allah katında özel bir aracılık gücü bulunduğuna inanmak
başkadır.
Allah şöyle buyurur:
“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte kimseye kulluk
etmeyin.” (Cin, 72/18)
Bir başka ayette de insanın doğrudan Allah'a yönelmesi gerektiği şöyle
anlatılır:
“Darda kalan kendisine yalvardığı zaman ona karşılık veren, sıkıntıyı
gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan kimdir? Allah ile birlikte başka
bir ilah mı var! Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” (Neml, 27/62)
Bu ayetlerin ortaya koyduğu ilke açıktır: Dua ve kulluk Allah'a
yöneltilmelidir. Hiçbir insan, ne kadar değerli kabul edilirse edilsin,
Allah'ın yerine geçirilemez. İnsanlardan hayattayken imkânları ölçüsünde yardım
istemekle, ölmüş bir insandan görünmeyen âlemde yardım beklemek aynı şey
değildir. Allah'a ait olan yetki ve özellikleri başka varlıklara yüklemek,
kulluğun yönünü değiştiren ciddi bir sorundur.
Mezhepler ve tarikatlar: Dinî aidiyetin ayrılığa
dönüşmesi
İnsanların din adına oluşturduğu yapıların en önemli sonuçlarından biri,
Müslümanların farklı dinî kimlikler etrafında bölünmesidir. Zaman içinde farklı
yorumlar kurumsallaşmış, kendi kurallarını ve bağlılık biçimlerini
oluşturmuştur. Bir süre sonra insanlar kendilerini yalnızca Müslüman olarak
tanımlamak yerine, belirli bir mezhebin veya tarikatın mensubu olarak
tanımlamaya başlamıştır.
Elbette insanlar farklı düşünebilir ve Kur'an ayetleri
üzerinde farklı değerlendirmeler yapabilir. Bir konudaki yorum farklılığı tek
başına düşmanlık sebebi değildir. Ancak bir yorumun Allah'ın değişmez hükmü
gibi sunulması, o yoruma bağlılığın dinin şartı hâline getirilmesi ve
insanların bu aidiyetler üzerinden birbirlerini değerlendirmesi ciddi bir
sorundur.
Allah, dinin parçalanması konusunda şöyle uyarır:
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir
ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara
yaptıklarını bildirecektir.” (En'âm, 6/159)
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın.
Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de
O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler
olmuştunuz.” (Âl-i İmrân, 3/103)
Allah'ın insanlardan istediği birlikteliğin kaynağına dikkat etmek gerekir.
İnsanları bir arada tutacak olan şey bir mezhebe, tarikata, cemaate veya dinî
lidere bağlılık değildir. Allah'ın ipine, yani O'nun gönderdiği vahye
sarılmaktır. Çünkü insanların oluşturduğu aidiyetler zamanla üstünlük
iddialarına ve ayrılıklara dönüşebilir. Oysa Kur'an bütün Müslümanların ortak
rehberidir.
Bir insanın kendisini belirli bir mezhebe ait görmesi, o
mezhebin bütün görüşlerini sorgulanamaz kabul etmesini gerektirmez. Hiçbir
mezhep Allah'ın kitabının üzerinde bir konuma yerleştirilemez. Aynı şekilde
hiçbir şeyh, âlim veya dinî önder Allah'ın dinini belirleyen makamda değildir.
Tarikatlarda görülen şeyhe mutlak bağlılık, sorgulamadan
itaat ve kurtuluşu bir insanın rehberliğine bağlama anlayışı da bu açıdan
değerlendirilmelidir. İnsanların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak başka,
bir insanın dinî otoritesine teslim olmak başkadır. Allah, insana akıl ve irade
vermiş, onu kendi sorumluluğunu taşıyan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu
sorumluluğu başka bir insana devretmek, kulluğun özünü zedeler.
Hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır
Dinin değişime uğramasının temelinde, insanların Allah'ın belirlediği
sınırlarla yetinmeyip kendi kabullerini de dinî hüküm hâline getirmeleri
vardır. Oysa Kur'an, hüküm koyma yetkisinin kime ait olduğunu açıkça bildirir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi
emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.” (Yûsuf,
12/40)
İnsanlar kendi düşüncelerini açıklayabilir, farklı konularda
değerlendirmelerde bulunabilir. Ancak bunları Allah'ın hükmü olarak sunamaz.
Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal ilan edemez. Bir
uygulamayı dinin zorunlu şartı hâline getiremez.
Allah'ın indirdiğiyle hükmetme konusundaki uyarı da açıktır:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta
kendileridir.” (Mâide, 5/44)
Bu ayetin bağlamını ve ağırlığını göz ardı etmemek gerekir. Ayet, Allah'ın
indirdiği hükümleri terk ederek başka hükümleri esas almanın ne kadar ciddi bir
sorumluluk olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte ayeti, her farklı yorum
yapan veya herhangi bir konuda hata eden insan hakkında gelişigüzel hüküm
vermek için kullanmak doğru değildir. Burada asıl dikkat çekilen mesele,
Allah'ın hükmünü devre dışı bırakarak başka hükümleri belirleyici kabul
etmektir.
Bu nedenle din adına ortaya konulan her hükmün kaynağı
sorgulanmalıdır. Bir insanın görüşü ne kadar yaygın kabul görürse görsün,
Allah'ın hükmüne dönüşmez. İnsanların görevi Allah'ın bildirdiği sınırları
korumak, kendi düşüncelerini ise bu sınırların üzerinde görmemektir.
Salat ve kulluk bilincinin hayatın bütününe yansıması
Allah'ın indirdiği dini yaşamak, yalnızca yanlış inançları ve sonradan
oluşturulmuş uygulamaları terk etmekle tamamlanmaz. Kur'an'ın insana
kazandırmak istediği kulluk bilincini hayatın merkezine yerleştirmek de
gerekir. Bu noktada salatın önemi ortaya çıkar.
Salat, insanın Allah ile bağını canlı tutan, onu kulluk
bilincine yönelten temel ibadetlerdendir. Allah'ı anmak, O'na yönelmek ve O'nun
bildirdiği sorumlulukları hayatın içinde korumak bu bilincin önemli
unsurlarıdır. Salatı yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen şekilsel bir
uygulamaya indirgemek, onun insanın hayatındaki etkisini gözden kaçırmamıza
neden olur.
Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette
(ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)
Bu ayet, salatın anlamlarında birisi olan namazın insanın davranışlarıyla olan
bağını ortaya koymaktadır. Allah'ı anmak ve O'na yönelmek, insanın hayatında
ahlaki bir karşılık bulmalıdır. İbadetlerini yerine getirdiğini söyleyen bir
insanın başkalarına haksızlık etmesi, yalan söylemesi, emanete ihanet etmesi
veya başkalarının haklarını gözetmemesi, kulluk bilincinin hayatına yeterince
yansımadığını gösterir.
Kur'an'ın istediği kulluk, yalnızca belirli zamanlarda
yerine getirilen ibadetlerden ibaret değildir. Adaletli olmak, doğru sözlü
davranmak, emaneti korumak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, ihtiyaç sahibinin
hakkını gözetmek ve zulümden uzak durmak da bu kulluğun ayrılmaz parçalarıdır.
Dolayısıyla bozulmamış dini yaşamak, yalnızca bazı
gelenekleri terk etmek değil, Allah'ın bildirdiği bütün sorumlulukları hayatın
her alanında yerine getirmektir.
Nebi Muhammed’den sonra da dinin sahibi Allah’tır
Nebi Muhammed'in vefatından sonra Allah'ın dini değişmedi. Çünkü dinin
sahibi Nebi Muhammed değil, Allah'tır. Onun elçilik göreviyle taşıdığı vahiy,
insanların sonraki dönemlerde oluşturduğu yorumlara veya dinî kurumlara bağlı
değildir. Hiç kimse onun ardından Allah adına yeni hükümler koyma veya mevcut
dini kendi anlayışına göre yeniden şekillendirme yetkisi kazanmış değildir.
Ancak tarihsel süreçte farklı dönemlerin siyasi, sosyal ve
kültürel şartları dinî anlayışları etkilemiştir. İnsanlar kendi dönemlerinin
sorunlarına çözüm ararken çeşitli yorumlar geliştirmiş, bu yorumların bazıları
zamanla kurumsallaşmış ve dinin değişmez hükümleri gibi kabul edilmiştir.
Böylece Allah'ın bildirdiği dinin çevresinde insanların oluşturduğu geniş bir
inanç ve uygulama alanı meydana gelmiştir.
Burada geçmişte yaşamış insanları bütünüyle değersiz görmek
veya onların bilgi ve emeklerini yok saymak söz konusu değildir. Ancak geçmişte
yaşamış bir âlimin, yöneticinin veya dinî önderin görüşü de insan görüşüdür.
Hiçbirinin sözü Allah'ın kitabının yerine geçirilemez.
Bir düşüncenin eski olması onun doğru olduğunu kanıtlamadığı
gibi, yeni olması da yanlış olduğunu göstermez. Ölçü, düşüncenin hangi dönemde
ortaya çıktığı değil, Allah'ın kitabıyla ne ölçüde örtüştüğüdür. Geçmişten
gelen bütün kabuller bu ölçüyle değerlendirilebilmelidir.
Sonuç: Nebi Muhammed’in mirasına sahip çıkmak
Bugün din adına yaşanan karmaşanın temelinde, Allah'ın indirdiği din ile
insanların zaman içinde oluşturduğu dinî kabullerin birbirine karıştırılması
yatmaktadır. Allah'ın kitabı rehber olarak elimizde dururken geleneklerin,
mezheplerin, tarikatların ve insan sözlerinin belirleyici konuma yükseltilmesi,
bizi vahyin gösterdiği yoldan uzaklaştırmıştır.
Oysa dinin sahibi Allah'tır. Hüküm koyma yetkisi O'na
aittir. Nebi Muhammed'in elçilik göreviyle insanlığa taşıdığı mesaj da Allah'ın
vahyidir. Onun mirasına sahip çıkmak, adına sonradan oluşturulmuş anlatımlara
bağlanmak veya onun üzerinden kurulan dinî otoriteleri benimsemek değildir.
Onun mirası, Allah'ın vahyini insanlığa ulaştırmış olmasıdır.
Bu nedenle din adına ortaya konulan her düşünce, her ibadet
anlayışı, her yasak ve her zorunluluk Kur'an'ın ölçüsüne tabi tutulmalıdır.
Hiçbir gelenek Allah'ın emrinin önüne geçmemeli, hiçbir insanın sözü Allah'ın
hükmüyle eşit görülmemeli, hiçbir dinî topluluk kendisini hakikatin tek
temsilcisi olarak sunmamalıdır.
Allah'ın gönderdiği din, insanların eklemeleriyle
tamamlanacak veya eksiltmeleriyle yeniden kurulacak bir din değildir. Allah
dinini bildirmiş, kitabını indirmiş ve onu koruyacağını açıklamıştır.
İnsanların görevi bu dine yeni hükümler eklemek değil, Allah'ın bildirdiği
hükümleri anlamak ve yaşamaktır.
Nebi Muhammed'in insanlığa bıraktığı en büyük miras,
Allah'ın vahyidir. Bu mirası korumanın yolu, onun adına oluşturulan kabulleri
sorgulamadan benimsemek değil, Allah'ın indirdiği kitaba bağlı kalmaktır. Çünkü
dinin kaynağı da sahibi de Allah'tır. İnsanların görevi ise bu dine ortaklar
oluşturmak değil, yalnızca Allah'a kulluk etmektir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com