KİTAP VE HİKMET: KUR’AN’DA HİKMET HADİS VE SÜNNET MİDİR?
Din konusunda üzerinde en çok durulması gereken meselelerden biri, Allah’ın
bildirdiği hükümlerle insanların bu hükümler hakkında geliştirdikleri yorumları
birbirinden ayırabilmektir. Çünkü bir yorum zamanla yaygınlaşabilir, kuşaktan
kuşağa aktarılabilir ve toplumun din anlayışının bir parçası hâline gelebilir.
Ancak bütün bunlar, o yorumun mutlaka Allah tarafından vahyedildiğini
göstermez. Bir düşüncenin doğruluğu, ne kadar eski olduğuna veya kaç kişi
tarafından benimsendiğine göre değil, dayandığı delillerin sağlamlığına göre
değerlendirilmelidir.
Hikmet kavramı da bu açıdan incelenmeye değer. Kur’an’da
birçok kez karşımıza çıkan bu kavram, geleneksel din anlayışında çoğunlukla
hadis ve sünnetle ilişkilendirilir. Özellikle “Kitap ve hikmet” ifadeleri,
Kur’an ile birlikte Nebi Muhammed’in sözlerini ve uygulamalarını da kapsayan
ikinci bir dinî kaynak bulunduğunun delili olarak gösterilir.
Peki, bu sonuç ayetlerin açık ifadesinden mi çıkıyor, yoksa
ayetlere getirilen bir yorum mu? Hikmetin hadis ve sünnet olduğu kabul
edilmeden önce bu iddianın dayanaklarını incelemek gerekmez mi?
Bu soruları sormak, herhangi bir düşünceyi peşinen reddetmek
anlamına gelmez. Aksine, din adına ileri sürülen bir iddiayı doğru anlayabilmek
için yapılması gereken araştırmanın başlangıcıdır.
Burada amacımız, geleneksel yorumu yalnızca farklı bir görüş
olduğu için reddetmek değil; Kur’an’ın hikmet kavramını nasıl kullandığını
incelemek ve hadis-sünnet yorumunun ayetlerle ne ölçüde temellendirilebildiğini
araştırmaktır.
1. “Kitap ve Hikmet” İfadesi Gerçekten İki Ayrı Dinî
Kaynak mı Gösteriyor?
Tartışmanın merkezindeki ifadeyle başlayalım.
Bakara suresinin 129. ayetinde İbrahim’in duası aktarılır.
İbrahim, Rabb'inden soyundan gelecek topluluk içinde bir elçi göndermesini
ister. Bu elçinin insanlara Allah’ın ayetlerini okumasını, onlara kitabı ve
hikmeti öğretmesini ve onları arındırmasını diler.
Bakara suresinin 151. ayetinde ise bu duayla bağlantılı
olarak insanlara gönderilen elçinin görevleri açıklanır. Elçi Allah’ın
ayetlerini okur, insanları arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir; ayrıca
daha önce bilmedikleri şeyleri de öğretir.
Burada geleneksel yorumun dayandığı önemli bir nokta vardır:
Kitap ve hikmet birlikte anılmıştır. Öyleyse bunların anlamları arasında nasıl
bir ilişki bulunmaktadır?
Geleneksel açıklamaya göre kitap Kur’an’dır; hikmet ise Nebi
Muhammed’in Kur’an dışında bildirdiği dinî öğretiyi, başka bir ifadeyle sünneti
ifade eder. Bu yorumun klasik tefsir geleneğinde önemli bir yeri vardır.
Örneğin İbn Kesîr, Bakara suresinin 129. ayetini açıklarken hikmeti sünnet
olarak yorumlayan görüşü aktarır; dinî anlayış ve kavrayış anlamını veren
açıklamaya da yer verir. Dolayısıyla geleneksel yorumun ne söylediğini doğru
aktarmak gerekir: Hikmetin sünnet olarak açıklanması, tefsir geleneğinde
bulunan bir yorumdur.
Ancak burada asıl soru şudur: Bir ayette iki kavramın
birlikte anılması, ikinci kavramın mutlaka Kur’an dışında ayrı bir dinî kaynak
olduğunu kanıtlar mı?
Hayır. Böyle bir sonuç, yalnızca iki kelimenin birlikte
kullanılmasından zorunlu olarak çıkmaz.
Türkçeden basit bir örnek düşünelim: Bir öğretmenin
öğrencilerine bilgiyi ve anlayışı öğrettiğini söylediğimizde, bilgi ile
anlayışın birbirinden tamamen bağımsız iki kaynak olduğunu mu söylemiş oluruz?
Hayır. Bilgi, öğrenilenleri; anlayış ise bunları kavrama ve değerlendirme
yeteneğini ifade eder. İkisi birbiriyle ilişkili olduğu hâlde aynı anlamı
taşımak zorunda değildir.
Elbette bu örnek, Kur’an’daki hikmet kelimesinin kesin
olarak bu anlama geldiğini tek başına kanıtlamaz. Yalnızca iki kavramın
birlikte kullanılmasının, aralarında zorunlu olarak kaynak ayrılığı bulunduğunu
göstermediğini ortaya koyar.
Kur’an’daki ifadeyi anlamak için de aynı dikkat gereklidir.
Kitap ve hikmetin birlikte anılması, bunların ilişkili iki yönü ifade
edebileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz. Hikmetin doğru hüküm verme, vahyi
kavrama ve onun rehberliğini yerinde değerlendirme anlamlarını taşıması
mümkündür.
Bu nedenle “Kitap ve hikmet” ifadesinden doğrudan “Kur’an ve
hadis” sonucuna ulaşmak, ayetin açıkça söylediği şeyle yorum yoluyla çıkarılan
sonucu birbirinden ayırmamaktır.
Bir yorumun mümkün olması, onun ayetin tek ve kesin anlamı
olduğunu göstermez.
2. Hikmet Allah Tarafından İndiriliyorsa Bunun Anlamı
Nedir?
Nisâ suresinin 113. ayetinde Allah’ın elçisine kitabı ve hikmeti indirdiği,
ona bilmediği şeyleri öğrettiği bildirilir.
Bu ayet, tartışmada özellikle önemlidir. Çünkü hikmetin
Allah’ın elçisine verilmesi, geleneksel anlayışta onun Kur’an dışındaki dinî
öğretiyle ilişkilendirilmesinin dayanaklarından biridir.
Burada iki hususu birbirinden ayırmalıyız.
Birincisi, ayetin açıkça bildirdiği husustur: Allah,
elçisine kitabı ve hikmeti indirmiş, ona bilmediği şeyleri öğretmiştir.
İkincisi ise bu ifadenin nasıl açıklanacağıdır. Hikmetin
indirilmiş olması, onun mutlaka bugün hadis külliyatlarında bulunan bütün
sözleri ve uygulamaları kapsadığı anlamına gelir mi? Ayette bu sözlerin hangi
kapsamda olduğu, sonraki rivayetlerin hangilerinin bu hikmetin parçası
sayılacağı veya bir rivayetin nasıl doğrulanacağı açıklanıyor mu?
Hayır. Ayet bu ayrıntıları doğrudan belirtmez.
Dolayısıyla burada yapılması gereken, ayetin açık ifadesini
kabul etmekle yetinmeyip hikmet kavramının Kur’an’daki diğer kullanımlarını da
incelemektir.
Kur’an, hikmeti Allah’ın verdiği bir nimet olarak anlatır.
Bakara suresinin 269. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır
verilmiştir.” (Bakara, 2/269)
Bu ayette hikmetin Allah tarafından verilmesi, onun değerli bir nimet olduğunu
gösterir. Fakat hikmetin yalnızca belirli bir kitapta veya belirli bir rivayet
türünde bulunduğu söylenmez.
Lokman suresinin 12. ayetinde de Lokman’a hikmet verildiği
bildirilir. Bu örnek, hikmet kavramının kullanım alanının Nebi Muhammed’e
indirilen kitapla sınırlı olmadığını gösterir.
Bunlardan çıkarılabilecek sonuç, hikmetin Allah’ın insanlara
verdiği değerli bir nimet olduğu ve farklı bağlamlarda kullanılabildiğidir.
Ancak bu ayetlerden hareketle hikmetin hiçbir durumda sünnet anlamına
gelemeyeceğini kesin olarak söylemek de doğru olmaz. Bunun için kavramın
geçtiği her bağlamı ayrıca değerlendirmek gerekir.
Burada savunulması gereken temel düşünce şudur: Hikmetin
Allah tarafından indirilmiş olması, onun hadis ve sünnet olarak yorumlanmasını
kendiliğinden kanıtlamaz. Bu yorumun ayrıca delillendirilmesi gerekir.
3. İsrâ Suresinin 39. Ayeti Hikmet Hakkında Ne Söylüyor?
Hikmet kavramını anlamak için en önemli ayetlerden biri İsrâ suresinin
22-39. ayetleri arasındaki bölümdür.
Bu ayetlerde Allah’a ortak koşmamak, anne babaya iyi
davranmak, yakınların ve ihtiyaç sahiplerinin haklarını gözetmek, israftan
kaçınmak, çocukları öldürmemek, zinaya yaklaşmamak, haksız yere cana kıymamak,
yetimin malını korumak, ölçü ve tartıda adaleti gözetmek ve bilmediği şeyin
peşine düşmemek gibi ilkeler sıralanır.
Ardından şöyle buyrulur:
“Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” (İsrâ, 17/39)
Bu ayet, hikmet kavramının içeriğini anlamamız açısından güçlü bir örnektir.
Çünkü burada hikmet, soyut bir kavram olarak bırakılmıyor; insanın inancını,
ahlakını ve davranışlarını düzenleyen ilkelerle ilişkilendiriliyor.
Bu bölümdeki ilkeler, insanın hayatını doğru biçimde
düzenlemesine yöneliktir. Allah’a ortak koşmamak inançla, anne babaya iyi
davranmak aile ilişkileriyle, ölçü ve tartıda adaletli olmak ticaretle,
bilmediği şeyin peşine düşmemek ise bilgi ve sorumlulukla ilgilidir.
Bunların tamamı, Allah’ın elçisine vahyettiği hikmetler
arasında sayılır.
4. Nebiye Hikmet Öğretilmesi, Her Rivayetin Vahiy
Olduğunu Gösterir mi?
Bu mesele, tartışmanın en önemli noktalarından biridir.
Birçok kişi şu akıl yürütmeyi yapar: Allah, elçisine hikmet
öğretmiştir. Öyleyse elçinin din hakkındaki bütün sözleri ve uygulamaları
hikmet kapsamındadır. Hikmet Allah tarafından öğretildiğine göre bunların
tamamı da ilahî bir kaynağa dayanır.
Ancak bu sonuca ulaşabilmek için aradaki basamakların da
kanıtlanması gerekir.
Öncelikle bir insana hikmet verilmesi, o insanın söylediği
her sözün hikmet olduğu anlamına gelmez. Kur’an, hikmetin Allah tarafından
verildiğini bildirirken onu alan kişinin her sözüne otomatik olarak doğruluk
garantisi veren genel bir ifade kullanmaz.
İkinci olarak, bir elçinin hikmetle öğretilmesi ile
yüzyıllar sonra o elçiye nispet edilen her rivayetin aynı derecede güvenilir
olması farklı meselelerdir.
Birincisi, Allah’ın elçisine verdiği öğretimle ilgilidir.
İkincisi ise tarihsel bir aktarımın gerçekten o elçiye ait olup olmadığının
belirlenmesiyle ilgilidir.
Bu iki meseleyi birbirine karıştırmamalıyız.
Bir sözün Nebi Muhammed’e ait olduğu güvenilir biçimde
ortaya konulabiliyorsa, bu tarihsel bir tespittir. Fakat o sözün mutlaka Allah
tarafından vahyedildiğini ve bütün Müslümanlar için bağlayıcı bir dinî hüküm
oluşturduğunu söylemek, ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir iddiadır.
Aynı şekilde bir sözün hadis kitaplarında bulunması, onun
kendiliğinden Kur’an ayetiyle aynı statüde olduğunu göstermez.
Burada özellikle şu soruyu sormalıyız: Kur’an, hikmetin ne
olduğunu açıklarken bütün sonraki rivayetleri kapsayan bir tanım veriyor mu?
İncelediğimiz ayetlerde böyle bir tanım bulunmuyor.
Dolayısıyla “Hikmet Allah tarafından verilmiştir”
ifadesinden “Bütün hadisler Allah tarafından vahyedilmiştir” sonucuna ulaşmak,
ayetin açık ifadesinin ötesine geçmektedir.
Bu sonuç, başka bir delil ileri sürülmeden yalnızca hikmet
kelimesine dayanılarak kesinleştirilemez.
5. Hikmetin Kur’an Dışında Bir Kaynak Olduğunu İleri
Sürenler Hangi Delile Dayanıyor?
Bu soruyu adil biçimde ele almak gerekir.
Geleneksel görüşün savunucuları, yalnızca “Kitap ve hikmet”
ifadesine dayanmazlar. Elçiye itaat edilmesini emreden ayetleri, elçinin
insanlara açıklama görevini, elçinin örnekliğini ve onun öğrettiği hükümlere
uyulmasını bildiren ifadeleri de delil olarak gösterirler.
Bu nedenle konuyu yalnızca “Kur’an’da hadis kelimesi
geçmiyor” diyerek kapatmak yeterli olmaz. Asıl tartışma, Allah’ın elçisine
verdiği görevin kapsamının ne olduğu ve bu görevin sonraki kuşaklara hangi
yollarla aktarılabileceğidir.
Burada iki ayrı soruyu birbirinden ayırmak gerekir.
Birinci soru: Nebi Muhammed’in görevi yalnızca
Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştırmak mıydı, yoksa insanlara bunları
öğretmek ve açıklamak da görevleri arasında mıydı?
Bakara 2/151 ve Cuma 62/2 gibi ayetler, elçinin ayetleri
okumasının yanında kitabı ve hikmeti öğretme görevinden de söz eder.
Dolayısıyla elçinin öğretim görevinin bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz.
İkinci soru: Elçinin öğretim görevinin bulunması,
onun bütün söz ve uygulamalarının Kur’an dışında ikinci bir dinî kaynak
oluşturduğunu ve sonraki dönemlerde aktarılan bütün rivayetlerin bu kaynağın
güvenilir temsilcileri olduğunu kanıtlar mı?
İşte tartışılması gereken asıl mesele budur.
Elçinin insanlara bir şeyi öğretmesiyle, onun adına
aktarılan her sözün kesin biçimde doğrulanması aynı şey değildir. Öğretimin
gerçekleşmiş olması, tarihsel aktarımın doğruluğuna ilişkin bütün soruları
ortadan kaldırmaz.
Ayrıca bir elçinin örnek alınması ile onun adına aktarılan
her davranışın dinî bakımdan bağlayıcı sayılması da aynı iddia değildir. Bu
bağlayıcılığın kapsamı ve dayanakları ayrıca incelenmelidir.
Kur’an merkezli yaklaşımın üzerinde durduğu nokta tam olarak
budur: Bir iddianın dinî hüküm hâline gelebilmesi için gerekçesi açıkça ortaya
konulmalıdır. Bir kavramın belirli bir anlama geldiği varsayılarak bütün
tartışma sonuçlandırılmamalıdır.
Bu nedenle hikmetin hadis ve sünnet anlamına geldiğini
savunan görüş, Kur’an’daki ilgili ayetlerle birlikte ele alınmalı; ancak bu
görüşün gelenekte yaygın olması, onun tek mümkün açıklama olduğu sonucuna dönüştürülmemelidir.
Sonuç: Bir Kavramı Kaynağına Dayanmadan Tanımlayamayız
“Kitap ve hikmet” ifadesi, Kur’an’daki önemli kavramlardan biridir. Bu
ifadeyi hadis ve sünnet olarak yorumlayan geleneksel görüşün tarihsel ve
tefsirsel dayanakları vardır. Ancak bir yorumun gelenekte bulunması, onun
ayetin tek ve tartışmasız anlamı olduğunu göstermez.
Kur’an’da hikmetin Allah tarafından verildiği, elçilere
öğretildiği, insanlara verilen bir nimet olduğu ve vahyedilmiş ilkelerle
ilişkilendirildiği görülür. Özellikle İsrâ suresinin 22-39. ayetleri arasındaki
bölüm, hikmetin insanın inancını ve davranışlarını düzenleyen ilkelerle
bağlantısını açıkça ortaya koyar.
Bununla birlikte bu ayetler, hikmetin bütün kullanımlarını
tek bir tanıma indirgememize izin vermez. Aynı şekilde “Kitap ve hikmet”
ifadesinden hareketle bütün hadislerin Allah tarafından vahyedildiği sonucuna
ulaşmak da ayrıca delillendirilmesi gereken bir iddiadır.
Burada dikkat edilmesi gereken temel ayrım şudur: Allah’ın
elçisine hikmet öğretmesi başka, elçiye nispet edilen her sözün Allah
tarafından vahyedildiğini ve bağlayıcı bir dinî hüküm oluşturduğunu kabul etmek
başkadır.
Birincisi Kur’an’da bildirilen bir husustur. İkincisi ise
kendi gerekçeleri ve delilleriyle incelenmesi gereken ayrı bir iddiadır.
Din konusunda doğru bir sonuca ulaşmak istiyorsak bu iki
meseleyi birbirine karıştırmamalıyız. Hikmet kavramını araştırırken de
geleneksel yorumu sorgulanamaz bir hüküm olarak kabul etmemeli, kendi
yorumumuzu da delillerin önüne geçirmemeliyiz.
Kur’an’ın rehberliğini esas alan bir araştırma, insanın ön
kabullerini korumak için ayetleri kullanması değil, ayetleri anlamaya
çalışırken ön kabullerini de gözden geçirmesidir.
Çünkü hakikati arayan insanın amacı kendi düşüncesini
doğrulatmak değil, doğru olanı bulmaktır.
Sonuç olarak, hikmet kavramını doğru anlamak için bir
kelimeye gelenek içinde yüklenen anlamı peşinen kabul etmek yerine, Kur’an’ın o
kavramı hangi bağlamlarda ve ne amaçla kullandığını araştırmalıyız. Kur’an,
Allah’ın elçisine kitap ve hikmet öğretildiğini bildirir; ancak bu bildirimden,
yüzyıllar boyunca farklı insanlar tarafından aktarılan bütün rivayetlerin Allah
tarafından vahyedildiği ve dinî bakımdan bağlayıcı olduğu sonucu kendiliğinden
çıkmaz. Allah’ın elçisine hikmet öğretmesi başka, elçiye ait olduğu ileri
sürülen her sözün gerçekten ona ait olduğunu ve Allah’ın dininin bir parçası
sayılması gerektiğini kabul etmek başkadır. Bu iki meseleyi birbirine
karıştırmak, bir ayetin bildirdiği hakikatin sınırlarını insan yorumlarıyla
genişletmek olur. İsrâ suresinde hikmet olarak tanımlanan ilkeler, hikmetin
insanın inancını, ahlakını, adalet anlayışını ve davranışlarını doğru bir
temele oturtmasıyla yakından ilişkili olduğunu gösterir. Öyleyse hikmet
arayışı, yalnızca bir kavramın anlamını tartışmak değil, Allah’ın bildirdiğiyle
insanların yorumladığını birbirinden ayırma sorumluluğudur. Geleneksel yorumun
varlığı, onu tartışılmaz bir gerçek hâline getirmediği gibi bizim yorumumuz da
araştırmanın ve delillerin üzerinde tutulamaz. Din adına ileri sürülen her
iddia, dayandığı delillerle değerlendirilmelidir. Çünkü hikmet, bir düşünceyi
sorgulamadan benimsemek değil, hakikati aramak; insanların sözlerini Allah’ın
vahyi yerine koymak değil, Allah’ın bildirdiğini doğru anlamaya çalışmak ve
ulaştığımız sonucu kendi kabullerimize göre değil, sağlam delillere göre
belirlemektir. Hakikati arayan insanın asıl amacı, önceden benimsediği görüşü
savunmak değil, Allah’ın ne bildirdiğini anlamak ve düşüncesini bu doğrultuda
gözden geçirebilmektir.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com