KUR’AN’A GÖRE HİKMET NEDİR?

 KUR’AN’A GÖRE HİKMET NEDİR?

Hikmet, dinî konuşmalarda sıkça kullanılan, fakat anlamı üzerinde yeterince düşünülmeyen kavramlardan biridir. Bir insanın söylediği söze, yaptığı yoruma veya verdiği karara hikmet denildiğinde genellikle onun derin bir bilgiye sahip olduğu düşünülür. Dinî alanda ise hikmet kavramı çoğu zaman hadis ve sünnetle ilişkilendirilir. Hatta bazı anlayışlarda hikmetin doğrudan hadis ve sünnet anlamına geldiği kabul edilir. Peki, Kur’an bu konuda ne söylüyor? Hikmet gerçekten hadis ve sünnet midir, yoksa Allah’ın insana kazandırdığı başka bir anlamı mı vardır?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için önce geleneksel anlayışın ne söylediğini değil, Kur’an’ın hikmet kavramını nasıl kullandığını incelememiz gerekir. Çünkü bir kelimeye dinî anlam yüklemek başka, o anlamın Allah’ın kitabında gerçekten bulunup bulunmadığını araştırmak başkadır. Bir kavramın asıl anlamını belirlerken onu tek bir ayete veya önceden benimsenmiş bir kabule göre değil, Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirmeliyiz.

Burada üzerinde durmamız gereken temel mesele şudur: Hikmet kavramının Kur’an’da geçmesi, gelenekte bu kavrama yüklenen bütün anlamların da Allah tarafından bildirildiği sonucunu doğurmaz. Önce ayetlerin ne söylediğini anlamalı, ardından bu ayetlerden hangi sonuçların çıkarılabileceğini değerlendirmeliyiz.

Hikmet Kelimesinin Anlamı
Hikmet, Arapçadaki h-k-m köküyle ilişkilidir. Bu kök; hüküm vermek, bir işi sağlam biçimde yapmak, engellemek ve bir konuda doğru hükme ulaşmak gibi anlam alanlarına sahiptir. Hikmet kelimesi de kullanıldığı yere göre bilgelik, doğru hüküm verme, isabetli değerlendirme ve yerinde davranma anlamları taşır.

Ancak bir kelimenin sözlük anlamını bilmek, Kur’an’daki bütün kullanımlarını açıklamak için yeterli değildir. Önemli olan, kelimenin hangi bağlamda ve hangi amaçla kullanıldığıdır. Kur’an’da hikmet bazen Allah’ın bir insana verdiği bir nimet, bazen elçilerin öğretimiyle ilgili bir kavram, bazen de kitabın niteliğini anlatan bir ifade olarak karşımıza çıkar.

Bu farklı kullanımların ortak noktasını araştırdığımızda hikmetin sıradan bilgi birikiminden ibaret olmadığını görürüz. İnsan çok şey öğrenebilir, pek çok bilgiye sahip olabilir; fakat bildiklerini doğru değerlendiremeyebilir. Bilgisi olduğu hâlde yanlış kararlar verebilir, doğruyu bildiği hâlde çıkarları uğruna ondan uzaklaşabilir. Dolayısıyla bilgi sahibi olmakla hikmet sahibi olmak aynı şey değildir.

Bilgi, bir konuda neyin bulunduğunu veya neyin söylendiğini bilmektir. Hikmet ise bilgiyi doğru değerlendirmeyi, olaylar arasındaki ilişkiyi kavramayı ve yerinde bir sonuca ulaşmayı da içerir. Bu nedenle hikmet, insanın düşüncesiyle davranışı arasında sağlam bir bağ kurulmasını gerektirir.

Bununla birlikte, hikmeti yalnızca insan aklının ürünü olarak görmek de doğru olmaz. Kur’an, hikmeti Allah’ın verdiği bir nimet olarak anlatır. Öyleyse burada hem Allah’ın bildirdiği hakikatler hem de insanın bu hakikatleri kavrayıp doğru değerlendirmesi üzerinde durmalıyız.

Allah Hikmeti Kime Verir?
Kur’an, hikmetin değerini açıkça ortaya koyar. Bakara suresinin 269. ayetinde şöyle buyrulur:
“Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269)
Bu ayet, hikmetin sıradan bir bilgi olmadığını, insana verilmiş büyük bir hayır olduğunu bildirir. Ancak ayeti doğru anlamak için hikmetin kime, nasıl ve hangi şartlarda verildiği konusunda ayette bulunmayan ayrıntıları kendiliğimizden eklememeliyiz.

Ayetin açıkça ortaya koyduğu husus, hikmetin Allah tarafından verilen değerli bir nimet olduğudur. Hikmet sahibi insanın düşüncesi, değerlendirmesi ve kararları bu nimetin değerini yansıtmalıdır. Çünkü insanın çok bilgi edinmesi, o bilgiyi mutlaka doğru kullanacağı anlamına gelmez.

Bir insan dinî metinleri ezberleyebilir, çok sayıda kitap okuyabilir, farklı görüşleri öğrenebilir. Fakat öğrendiklerini değerlendirirken adaletten uzaklaşıyorsa, başkalarına haksızlık ediyorsa veya kendi çıkarını hakikatin önüne geçiriyorsa sahip olduğu bilgiler tek başına hikmetli davranmasını sağlamamıştır.

Hikmetin değerini ortaya çıkaran, insanın ne kadar çok şey bildiğinden önce, bildiklerini nasıl değerlendirdiğidir.

Burada önemli bir ayrıntı daha var: Ayette hikmetin Allah tarafından verildiği bildiriliyor. Bu nedenle hikmeti, herhangi bir insanın söylediği her sözü sorgulamadan kabul etmekle özdeşleştiremeyiz. Bir sözün hikmetli olup olmadığını anlamak için onun içeriğine, dayandığı gerekçelere ve doğruluğuna bakmalıyız. Bir insanın bilgili, saygın veya dinî bakımdan otorite kabul edilmesi, onun her sözünü kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Hikmet, Kur’an’da Bildirilen Bir Değer midir?
İsrâ suresinin 22-39. ayetleri, insanın inanç ve davranışlarıyla ilgili önemli ilkeleri bir araya getirir. Allah’a ortak koşmamak, anne babaya iyi davranmak, yakınların ve ihtiyaç sahiplerinin haklarını gözetmek, israftan kaçınmak, çocukları öldürmemek, zinaya yaklaşmamak, haksız yere cana kıymamak, yetimin malını korumak, ölçü ve tartıda adaleti gözetmek ve bilmediği şeyin peşine düşmemek bu ilkeler arasındadır.

Bu bölümün sonunda şöyle buyrulur:
“Bunlar, Rabb’inin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” (İsrâ, 17/39)
Bu ayet, hikmet kavramını anlamamız açısından son derece önemlidir. Çünkü burada hikmet, soyut bir düşünce veya yalnızca belirli kişilere ait gizli bir bilgi olarak sunulmuyor. İnsanların inançlarını, ahlaklarını, ilişkilerini ve toplumsal davranışlarını düzenleyen ilkelerle ilişkilendiriliyor.

Öyleyse hikmetin Kur’an’daki karşılığını ararken yalnızca sözlerin derinliğine veya bir insanın düşüncelerinin etkileyiciliğine bakamayız. Hikmet, hayatı doğru biçimde düzenleyen ilkelerle de ilgilidir.

Allah’a ortak koşmamak, insanlara haksızlık etmemek, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmak, bilmediği bir konuda kesin hüküm vermemek birbirinden kopuk öğütler değildir. Bunların hepsi insanın düşüncesini ve davranışını doğru bir temele oturtmayı amaçlar.

Özellikle İsrâ suresinin 36. ayetinde yer alan bilmediği şeyin peşine düşmeme ilkesi üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü bu ilke, insanın yalnızca günlük hayatında değil, din hakkında konuşurken de sorumluluk taşıdığını gösterir. Bir sözün Allah’a ait olduğunu söylemek, bir hükmü dinin emri olarak sunmak veya bir inancı insanlara benimsetmeye çalışmak ciddi bir sorumluluktur.

Bir bilginin doğru olup olmadığını araştırmadan onu din adına aktarmak, insanı hikmete yaklaştırmaz. Tam tersine, bilmediği bir konuda kesin konuşmak, Kur’an’ın dikkat çektiği sorumlulukla çelişebilir.

Bu nedenle İsrâ suresindeki hikmet ilkeleri bize önemli bir ölçü verir: İnançta doğruluk, davranışta adalet ve bilgi karşısında sorumluluk. Hikmet, insanın yalnızca başkalarına öğüt vermesinde değil, kendisini de aynı ölçülere göre değerlendirmesinde ortaya çıkar.

Hikmet Yalnızca Elçilere mi Verilir?
Kur’an’da hikmetin yalnızca Nebi Muhammed’e verildiği düşüncesini destekleyen bir anlatım yoktur. Aksine, farklı kişilere ve topluluklara hikmet verildiğini bildiren ayetler vardır.

Lokman suresinin 12. ayetinde şöyle buyrulur:
“Andolsun, Lokman’a Allah’a şükret diye hikmet verdik.” (Lokmân, 31/12)
Bu ayette hikmet, Lokman’a verilen bir nimet olarak anlatılır. Üstelik hikmetin ardından şükür sorumluluğuna dikkat çekilir. Bu bağlantı, hikmetin yalnızca bilgi edinmekten ibaret olmadığını, insanın kendisine verilen nimetleri doğru değerlendirmesiyle de ilgili olduğunu gösterir.

Lokman suresinin devamında Lokman’ın oğluna verdiği öğütler yer alır. Allah’a ortak koşmamak, anne babaya karşı sorumluluk, yapılan işlerin hesabının verileceği bilinci, namazı gözetmek, iyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmak ve sabretmek bu öğütler arasındadır.

Burada dikkat çekici olan, hikmetin insanın hayatına nasıl yansıdığıdır. Hikmet verilen Lokman’ın öğütleri, insanın inancını, ahlakını ve davranışlarını doğru bir temele oturtmaya yöneliktir.

Bu ayet, hikmetin yalnızca nebilere özgü bir kavram olmadığını açıkça gösterir. Lokman’a Nebi olup olmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüş olsa da ayetin ortaya koyduğu temel gerçek değişmez: Kur’an, hikmetin Lokman’a verildiğini bildirir.

Yûsuf suresinin 22. ayetinde de Yûsuf’un olgunluk çağına eriştiğinde kendisine hüküm ve ilim verildiği bildirilir. Meryem suresinin 12. ayetinde ise Yahya’ya kitabı kuvvetle tutması emredilir ve ona henüz çocukken hüküm verildiği anlatılır.

Bu ayetlerde kullanılan ifadelerin her birini otomatik olarak aynı anlamda kabul etmemeliyiz. Hüküm, ilim ve hikmet birbiriyle ilişkili kavramlar olsa da her bağlamda birbirlerinin yerine kullanıldıkları söylenemez. Bununla birlikte, bu ayetler Allah’ın insanlara doğru değerlendirme ve hüküm verme konusunda farklı nimetler verdiğini anlamamıza yardımcı olur.

Câsiye suresinin 16. ayetinde de İsrailoğullarına kitap, hüküm ve elçilik görevi verildiği, onlara temiz nimetlerin sunulduğu ve diğer topluluklara göre üstün kılındıkları bildirilir. Burada doğrudan “hikmet” kelimesi değil, “hüküm” ifadesi geçer. Bu nedenle ayeti, İsrailoğullarına hikmet verildiğinin doğrudan kanıtı olarak sunmak doğru olmaz. Ancak hüküm kavramının Kur’an’daki kullanımlarını araştırırken dikkate alınabilir.

Bütün bu örnekler bize önemli bir noktayı hatırlatır: Allah’ın doğruyu kavrama, değerlendirme ve hüküm verme konusundaki nimetlerini tek bir kişiye veya tek bir döneme indirgememeliyiz. Bununla birlikte, her insanın kendi düşüncesini hikmet olarak görmesi de doğru değildir. İnsan, düşüncesini doğruluk, adalet ve vahyin rehberliği karşısında sınamalıdır.

Hikmetli Kur’an, Hikmetli Ayetler
Kur’an’da hikmetin yalnızca insanlara verilen bir değer olarak değil, kitabın niteliğiyle bağlantılı biçimde de kullanıldığını görüyoruz.

Yûnus suresinin 1. ayetinde şöyle buyrulur:
“Elif Lâm Râ. Bunlar, hikmetli kitabın ayetleridir.” (Yûnus, 10/1)
Lokman suresinin 2. ayetinde de benzer biçimde Kur’an ayetlerinin hikmetli kitaba ait olduğu bildirilir. Yâsîn suresinin 2. ayetinde ise hikmetli Kur’an üzerine yemin edilir.

Bu ifadeler, hikmet kavramının Kur’an’ın niteliğini anlatmak için de kullanıldığını açıkça gösterir. Dolayısıyla hikmetin anlamını araştırırken onu hadis ve sünnetle ilişkilendirmek, Kur’an’daki kullanım çeşitliliğini gözden kaçırmak olur.

Peki, Kur’an’ın hikmetli bir kitap olması ne anlama gelir?

Her şeyden önce Kur’an, insanın neye inanması, nasıl düşünmesi, nasıl davranması ve başkalarıyla ilişkilerini hangi ilkeler üzerine kurması gerektiği konusunda rehberlik eder. İnanç ile ahlakı, hak ile sorumluluğu, bireysel davranış ile toplumsal adaleti birbirinden koparmadan ele alır.

Bir insan Kur’an’ı okuduğunda yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar hakkında bilgi edinmez. Aynı zamanda kendi davranışlarını değerlendirebileceği ölçülerle de karşılaşır. Haksızlık karşısında nasıl davranması gerektiğini, bilmediği konularda neden dikkatli olması gerektiğini, başkalarının haklarını neden gözetmesi gerektiğini öğrenir.

Bu yönüyle Kur’an’ın hikmetli oluşu, onun insan hayatına rehberlik eden ilke ve hükümleriyle yakından ilişkilidir.

Hûd suresinin 1. ayetinde de Kur’an’ın ayetlerinin sağlamlaştırıldığı, ardından hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayrıntılı biçimde açıklandığı bildirilir. Bu ayet, Kur’an’ın kendi içindeki sağlamlık ve açıklama niteliğini anlamak açısından önemlidir.

Buradan hareketle, Kur’an’ın hikmetini araştıran insanın öncelikle Kur’an’ın kendisine yönelmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Ancak bu, Kur’an’ı okuyan herkesin bütün ayetleri kendiliğinden ve hatasız biçimde anlayacağı anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, bağlamı gözden kaçırabilir veya önceden benimsediği düşünceler nedeniyle metni yanlış yorumlayabilir.

Bu yüzden Kur’an’ı anlamak, yalnızca ayetleri okumakla sınırlı değildir. Ayetleri birbirleriyle ilişkilendirmek, kelimelerin kullanımlarını karşılaştırmak, metnin bütünlüğünü gözetmek ve vardığımız sonuçları yeniden gözden geçirmek gerekir.

Kur’an’ı anlamak için gösterilen bu çaba, hikmet arayışının önemli bir parçasıdır.

Hikmet ile Bilgi Arasındaki Fark
Hikmetin ne olduğunu daha iyi kavrayabilmek için bilgiyle arasındaki ilişkiyi biraz daha açalım.

Bir insan adaletin önemli olduğunu bilebilir. Fakat kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaletten uzaklaşabilir. Başkasının hakkını korumak gerektiğini savunabilir, fakat kendi hakkını büyütürken başkasının hakkını küçültebilir. Doğru sözün değerini anlatabilir, ancak işine gelmediğinde gerçeği gizleyebilir.

Bu örneklerde bilgi vardır; fakat bilgiyle davranış arasında tutarlılık bulunmamaktadır.

Hikmet ise insanın bildiği hakikatleri hayatından bağımsız düşünmemesini gerektirir. Elbette bir insanın her durumda doğru davranması kolay değildir. İnsan hata yapabilir, yanılabilir ve zaman zaman bildiği doğrulara aykırı davranabilir. Ancak hikmet arayışı, insanın kendi hatalarını da görmesini, yanlışını düzeltmesini ve doğruya yönelmesini gerektirir.

Kur’an’ın hikmetle ilgili anlatımında ahlakın ve davranışların önemli bir yer tutması tesadüf değildir. İsrâ suresinde hikmet olarak anılan ilkeler yalnızca zihinsel birikimi artırmayı değil, insanın hayatını doğru biçimde düzenlemeyi amaçlar.

Bu nedenle hikmeti, yalnızca çok derin sözler söylemekle veya başkalarının kolayca anlayamadığı düşünceler üretmekle ölçemeyiz. Bir söz etkileyici olabilir ama yanlış olabilir. Bir yorum karmaşık görünebilir ama sağlam bir delile dayanmayabilir. Bir insan kendisini hikmet sahibi olarak tanıtabilir ama bu iddiası onun gerçekten hikmet sahibi olduğunu kanıtlamaz.

Hikmetin ölçüsü, sözün etkileyiciliğinden önce doğruluğu ve insanı yönelttiği davranışların niteliğidir.

Din konusunda da aynı ölçüyü kullanmalıyız. Bir görüşün çok eski olması, geniş kitleler tarafından kabul edilmesi veya saygın bir kişi tarafından savunulması, onun Allah’ın bildirdiği bir hüküm olduğunu tek başına kanıtlamaz. İddianın dayanağını araştırmak gerekir.

Bu yaklaşım, insanı her söze karşı çıkmaya değil, duyduğu her sözü düşünerek değerlendirmeye yöneltir. Hikmet arayışı, peşin kabullerle hareket etmek yerine sağlam gerekçeler aramayı gerektirir.

Hikmet ile Vahiy Arasındaki İlişki
Burada üzerinde durmamız gereken bir başka konu da hikmetin vahiy ile ilişkisidir.

Kur’an, hikmeti Allah’ın verdiği bir nimet olarak anlatır. Elçilere kitap ve hikmet öğretilmesinden söz eder. Bazı ayetlerde ise Kur’an’ın kendisi hikmetli bir kitap olarak nitelendirilir.

Bu kullanımlar birlikte değerlendirildiğinde, hikmetin Allah’ın rehberliğinden bağımsız bir kavram olarak ele alınamayacağı görülür. Bununla birlikte, hikmetin her zaman ve her bağlamda yalnızca vahyin başka bir adı olduğunu söylemek de ayetlerdeki bütün kullanımları açıklamaya yetmez.

İnsanın doğru düşünmesi, olayları değerlendirmesi ve karar vermesi sırasında aklını kullanması gerekir. Ancak akıl kullanmak, kişinin her düşündüğünün doğru olduğu anlamına gelmez. İnsan, eksik bilgiyle hareket edebilir, çıkarlarından etkilenebilir veya yanlış varsayımlara dayanarak sonuçlara ulaşabilir.

Bu nedenle din hakkında konuşurken iki ayrı soruyu birbirine karıştırmamalıyız.

Birincisi, Allah’ın vahiy yoluyla ne bildirdiğidir. İkincisi ise insanın bu bildirilenleri nasıl anlayacağı, değerlendireceği ve hayatına nasıl uygulayacağıdır.

Bir ayetin ne söylediğini belirlemek ile o ayetten hareketle yeni bir yorum geliştirmek aynı şey değildir. Yorum yapmak kaçınılmaz olabilir; fakat yorumun kendisini doğrudan Allah’ın sözü gibi sunmak doğru olmaz.

Örneğin bir ayetin belirli bir davranışı yasakladığını düşünüyorsak önce ayetin gerçekten ne söylediğini ortaya koymalıyız. Ardından bu hükmün hangi gerekçelerle ilgili olduğunu, başka ayetlerle nasıl bir ilişki kurduğunu ve somut olaylara nasıl uygulanabileceğini değerlendirebiliriz. Fakat bu değerlendirme sırasında kendi yorumumuzu ayetin açık ifadesiyle karıştırmamalıyız.

İşte hikmet arayışında bu ayrım büyük önem taşır. İnsan, Allah’ın bildirdiği hakikati anlamaya çalışırken kendi düşüncesinin sınırlarını da bilmelidir.

Kur’an’ın rehberliğine başvurmak, aklı devre dışı bırakmak değildir. Aksine, insanın aklını ön yargılardan arındırarak doğruyu araştırması, delilleri değerlendirmesi ve ulaştığı sonuçları denetlemesi gerekir.

Ancak burada aklı vahyin üzerinde, vahyi de insanın düşünmesini gereksiz kılan bir konumda görmemeliyiz. Kur’an’ı anlamaya çalışan insan, hem metnin ne söylediğine dikkat etmeli hem de kendi yorumunun doğruluğunu sorgulamalıdır.

Hikmet, bu sorumlulukların birbirinden koparılmamasını gerektirir.

Geleneksel Kabuller Hikmetin Yerine Geçebilir mi?
İnsanlar yüzyıllar boyunca inançlarını anlamak, açıklamak ve sonraki kuşaklara aktarmak için çeşitli yorumlar geliştirmişlerdir. Bu yorumların bir kısmı dinî düşüncenin gelişmesinde etkili olmuş, bir kısmı da zamanla geniş kitleler tarafından benimsenmiştir.

Ancak bir görüşün gelenekte yer edinmesiyle Allah tarafından bildirilmiş bir hüküm olması aynı şey değildir.

Kur’an’a göre din adına konuşurken bu ayrımı korumalıyız. Çünkü bir düşünceyi insanlara tavsiye etmek başka, onu Allah’ın kesin emri olarak sunmak başkadır. Bir yorumu yararlı bulmak başka, o yorumun vahiy olduğunu ileri sürmek başkadır.

Hikmet kavramını hadis ve sünnetle özdeşleştirmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu din anlayışıyla bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Rivayetler yalnızca Kur’an’a aykırı hükümler içermekle kalmamış, kendi aralarında da çelişkilere düşmüştür. Üstelik Nebi Muhammed’in ağzından aktarılmış gibi sunulan, onun söylemediği hâlde ona mal edilen ve Kur’an’ın bildirdikleriyle açıkça çelişen çok sayıda söz bulunmaktadır. Bir sözün yüzyıllar boyunca aktarılmış olması, ona dinî doğruluk kazandırmaz; bir rivayetin belirli kişiler tarafından güvenilir kabul edilmesi de onu Allah’ın dininin bir parçası hâline getirmez. Allah’ın dininde ölçü, insanların birbirlerine aktardıkları sözler değil, Allah’ın vahyidir. Bu nedenle rivayetleri dinin kaynağı olarak kabul etmeyi doğru bulmuyoruz. Kur’an’da geçen hikmet kavramını, Kur’an dışından aktarılan sözlerle açıklamaya çalışmak da kavramı vahyin belirlediği çerçevenin dışına taşıma tehlikesi barındırır.

Burada söz konusu olan, geçmişte yaşamış insanları veya tarih boyunca oluşmuş bütün birikimi gelişigüzel yargılamak değil, din adına ortaya konulan iddiaların hangi temele dayandığını belirlemektir. İnsanlar yanılabilir, birbirlerinden farklı sözler aktarabilir ve zaman içinde bir insana söylemediği sözleri yakıştırabilirler. Nitekim Nebi Muhammed’e atfedilen rivayetlerin kendi aralarındaki çelişkileri ve Kur’an’la uyuşmayan içerikleri, insan aktarımını dinin değişmez ölçüsü hâline getirmenin sakıncalarını göstermektedir. Hiçbir insanın sözü, Allah’ın vahyinin yanında bağımsız bir dinî hüküm kaynağı olamaz. Bu sebeple hikmeti hadis ve sünnetle özdeşleştiren yaklaşımı kabul etmiyor; dinin anlaşılmasında ve yaşanmasında belirleyici ölçünün Kur’an olması gerektiğini savunuyoruz.

Kur’an’ın ölçü olarak alınması, insanın başkalarının düşüncelerini incelemesine engel değildir. Tam tersine, farklı görüşleri karşılaştırırken hangi iddianın hangi delile dayandığını araştırmasını gerektirir.

Bu nedenle hadis ve sünnet hakkında ileri sürülen görüşler de kendi dayanakları üzerinden değerlendirilmelidir. Bir görüşün Kur’an’da bulunmadığını söylemek ile o görüşün tarihsel olarak hiç var olmadığını söylemek aynı şey değildir. Aynı şekilde bir uygulamanın tarih boyunca aktarılmış olması da onun Allah tarafından vahyedilmiş bir dinî hüküm olduğunu tek başına kanıtlamaz.

Asıl mesele, din adına bağlayıcı bir hüküm ileri sürüldüğünde bunun hangi temele dayandırıldığıdır.

Kur’an, Dinî Otorite ve İnsanların Sorumluluğu
Kur’an’ın hikmet anlayışı üzerinde düşünürken insanların dinî otoriteyle ilişkisini de değerlendirmeliyiz.

Tevbe suresinin 31. ayetinde, Yahudilerin din bilginlerini ve Hristiyanların din adamlarını Allah’ın yanı sıra rabler edindiklerinden söz edilir. Ayetin devamında Meryem oğlu Mesih’in de bu çerçevede anıldığı görülür. Bu ayet, insanların dinî otoritelere yaklaşımlarını sorgulayan önemli bir uyarıdır.

Burada mesele, herhangi bir insandan bilgi almak veya onun görüşünü dinlemek değildir. İnsanlar birbirlerinden öğrenebilir, uzmanların bilgisine başvurabilir ve bir konuda kendilerinden daha bilgili kişilerin açıklamalarından yararlanabilirler. Sorun, bir insanın sözünü sorgulanamaz bir dinî otorite hâline getirmek ve Allah’a ait hüküm koyma yetkisini ona vermektir.

Bir insanın din hakkında bilgi sahibi olması, onun her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez. Bilgili kişiler de hata yapabilir, yanlış yorumlarda bulunabilir veya kendi dönemlerinin düşüncelerinden etkilenebilir. Bu nedenle hiçbir insanın sözü, yalnızca o kişiye duyulan saygı nedeniyle Allah’ın sözüyle aynı konuma getirilmemelidir.

Zuhruf suresinin 44. ayetinde ise Kur’an’ın insanlar için bir öğüt ve şeref olduğu, ondan hesaba çekilecekleri bildirilir. Bu ayet, Kur’an karşısındaki sorumluluğumuzu hatırlatır. Ancak ayet, geçmiş toplulukların hikmeti terk ederek dine kendi sözlerini kattığını doğrudan söylemez. Bu tür bir sonuç çıkarırken ayetin açık ifadesiyle yorumumuzu birbirinden ayırmalıyız.

Burada asıl üzerinde durulması gereken şudur: İnsan, din konusunda başkalarının sözlerini dinleyebilir; fakat din adına ileri sürülen iddiaların dayanaklarını araştırma sorumluluğunu bütünüyle başkalarına bırakamaz.

Bir görüşü sırf bir din büyüğü söylediği için doğru kabul etmek, o görüşün gerçekten Allah’ın bildirdiği bir hüküm olup olmadığını araştırmanın yerini tutmaz. Aynı şekilde bir düşünceyi yalnızca geleneksel olduğu için reddetmek de doğru bir araştırma yöntemi değildir. Hem kabul ederken hem reddederken gerekçe ve delil aranmalıdır.

Hikmetli davranmak, insanları küçümsemek veya geçmişi bütünüyle değersiz görmek değildir. Hikmet, insanların sözleriyle hakikati birbirinden ayırabilmektir.

Hikmet Arayan İnsan Nasıl Bir Yol İzlemeli?
Hikmetin ne olduğunu öğrendikten sonra asıl mesele, bu kavramın hayatımızda nasıl karşılık bulacağıdır.

Öncelikle insan, bir konuda yeterli bilgiye sahip olmadığında bunu kabul edebilmelidir. Bilmediği bir konuda kesin konuşmamak, araştırmadan hüküm vermemek ve yanlış bilgi aktardığında hatasını düzeltmek hikmet arayışının önemli parçalarıdır.

İkinci olarak insan, kendi düşüncelerini de sorgulayabilmelidir. Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır; fakat insanın kendi kabullerini incelemesi daha zordur. Bir düşünceyi uzun zamandır savunuyor olmak, onun mutlaka doğru olduğunu göstermez. İnsan, yeni bir delille karşılaştığında görüşünü yeniden değerlendirebilmelidir.

Üçüncü olarak hikmet, adalet ve sorumlulukla birlikte düşünülmelidir. Bir insanın bilgisi arttıkça başkalarına karşı sorumluluğu da artabilir. Bildiklerini insanları yanıltmak, kendisini üstün göstermek veya başkalarının haklarını ihmal etmek için kullanıyorsa bilgisi onu doğru davranmaya yöneltmemiş demektir.

Dördüncü olarak dinî iddiaları değerlendirirken vahyin ne söylediğiyle insanların bu vahiy hakkında ne düşündüğünü birbirinden ayırmak gerekir. Bir ayetin açık ifadesi, bir insanın yorumu ve tarih boyunca oluşmuş bir kabul aynı düzeyde ele alınmamalıdır.

Son olarak insan, bir düşüncenin kendisine hoş gelmesiyle doğru olması arasındaki farkı gözetmelidir. Bazen doğru olan, alıştığımız düşünceleri yeniden incelememizi gerektirir. Bazen de uzun süredir karşı çıktığımız bir görüşün dayanaklarını yeniden değerlendirmemiz gerekir. Hakikati arayan insan için önemli olan, kendi görüşünü ne pahasına olursa olsun savunmak değil, doğruya ulaşmaya çalışmaktır.

Bu yaklaşım, Kur’an’ın bildirdiği ilkeleri yalnızca başkalarına karşı kullanmaktan da korur. Hikmet arayan insan, başkalarını eleştirirken kendisini aynı ölçülerin dışında tutamaz.

Peki, bu ayet hikmetin yalnızca Kur’an anlamına geldiğini kesin olarak kanıtlar mı?

Hayır. Ayetin doğrudan ortaya koyduğu şey, sıralanan ilkelerin Allah tarafından vahyedilen hikmetler olduğudur. Buradan hareketle hikmetin vahyedilmiş ahlaki ve dinî ilkeleri kapsadığını söyleyebiliriz. Ancak ayet, hikmet kavramının bütün kullanımlarının yalnızca bu anlamla sınırlı olduğunu söylemez.

Bununla birlikte ayet, hikmeti sünnetle özdeşleştiren anlayışın açıklaması gereken önemli bir soruyu ortaya çıkarır: Burada hikmet olarak anılan ilkeler, neden doğrudan Allah’ın elçisine vahyedilen öğütler ve hükümler biçiminde sunulmaktadır?

Bu sorunun cevabını araştırırken, hikmetin yalnızca hadis ve sünnet anlamına geldiğini peşinen kabul etmek yerine ayetin kendi içeriğini esas almalıyız.

Ayetin ortaya koyduğu açık gerçek şudur: Hikmet, Allah’ın elçisine vahyettiği ve insan hayatına yön veren ilkelerle doğrudan ilişkilidir.

Sonuç olarak hikmet, yalnızca bilgi sahibi olmak, derin sözler söylemek veya başkalarının düşüncelerini etkileyebilmek değildir. Hikmet; Allah’ın vahyettiği hakikatleri doğru anlamak, bu hakikatleri birbirleriyle ilişkilendirerek değerlendirmek, doğruyla yanlışı birbirinden ayırmak ve ulaşılan bilgiyi adalet, doğruluk ve sorumluluk bilinciyle hayata yansıtmaktır. Kur’an’ın hikmet anlayışında bilgi, düşünce ve davranış birbirinden koparılamaz. İnsan çok şey bilebilir ama bildiklerini yanlış kullanabilir; din adına konuşabilir ama söylediğinin Allah tarafından bildirilip bildirilmediğini araştırmayabilir. Bu nedenle hikmetin ölçüsü, bir sözün ne kadar eski, etkileyici veya yaygın kabul gördüğü değil, neye dayandığı ve insanı hangi hakikate yönelttiğidir. Kur’an’ın hikmetli bir kitap olması ve İsrâ suresinde Allah’ın elçisine vahyedilen ilkelerin hikmet olarak tanımlanması, hikmeti hadis ve sünnetle özdeşleştiren anlayışın yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Hikmeti Kur’an dışından aktarılan sözlere bağlamak yerine, önce Allah’ın vahyinde ne bildirdiğini anlamalı; insanların yorumlarını, iddialarını ve aktarımlarını bu ölçüden bağımsız bir dinî otorite hâline getirmemeliyiz. Gerçek hikmet, insanın kendi düşüncesini hakikatin yerine koyması değil, düşüncesini hakikatin ışığında sınaması; bildiğini iddia etmek değil, neyi hangi delille bildiğini araştırması ve doğruyu yalnızca başkalarına anlatmakla yetinmeyip kendi hayatında da yaşamasıdır. Böylece hikmet, yalnızca zihinde taşınan bir bilgi olmaktan çıkar; inancı, ahlakı ve davranışları doğru bir temelde buluşturan, insanı hem Allah’a karşı hem de insanlara karşı sorumluluğunun bilincinde olmaya yönelten bir değere dönüşür.

Aynı başlıktaki daha kapsamlı bilgiler için aşağıdaki web adresinde yer alan makaleyi inceleyebilirsiniz.

Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.

Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com

 

KİTAP VE HİKMET: KUR’AN’DA HİKMET HADİS VE SÜNNET MİDİR? Din konusunda üzerinde en çok durulması gereken meselelerden biri, Allah’ın bildir...