TARİKATLARIN GÜCÜ, MEDYANIN SESSİZLİĞİ VE SİYASETİN HESABI
Dinî Bağlılıktan Ekonomik ve Siyasi Güce
Türkiye’de bazı tarikatlar, zaman içinde yalnızca dinî ve manevi
faaliyetler yürüten topluluklar olmaktan çıkarak geniş insan kitlelerini etkileyebilen,
ekonomik kaynaklara ulaşabilen ve siyasi çevrelerle ilişki kurabilen yapılara
dönüşmüştür. Bu gelişme, üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir soruyu
beraberinde getiriyor: Din adına oluşan bir güç, hangi noktada insanların
inançlarına hizmet etmekten çıkarak kendi varlığını ve çıkarlarını koruyan bir
otoriteye dönüşür?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: İnsanların dinî konuları
öğrenmek, dayanışma göstermek veya ortak faaliyetlerde bulunmak amacıyla bir
araya gelmesi başlı başına bir sorun değildir. Sorun, bir grubun din adına
ayrıcalıklı bir konum edinmesi, mensuplarından sorgulamadan itaat beklemesi ve
bu bağlılığı ekonomik ya da siyasi nüfuz elde etmek için kullanmasıdır.
Bir yapının kalabalık olması, zenginleşmesi veya
yöneticilerinin toplumda itibar görmesi, onun dinî bakımdan doğru bir yerde
durduğunu kanıtlamaz. Fakat toplumda bazen bu özellikler, o yapının
haklılığının göstergesi gibi algılanabiliyor. İnsanlar, çevrelerinin
büyüklüğünden ve liderlerinin itibarından etkilenerek sorgulamaları gereken
düşünceleri bile doğru kabul edebiliyor.
Kur’an ise insanı, geçmişten devraldığı kabulleri
sorgulamaya çağırır. (Bakara, 2/170) Bu çağrı, dinî bir topluluğun
içinde yetişen insan için de geçerlidir. Bir düşüncenin yaygın olması, eskiye
dayanması veya saygı duyulan bir kişi tarafından savunulması, onun doğruluğunu
tek başına göstermez.
İşte meselenin başlangıç noktası burasıdır: İnsanların dinî
bağlılığı, zamanla bir liderin tartışılmaz otoritesine dönüşürse bu bağlılık
ekonomik ve siyasi gücün de kaynağı hâline gelebilir. Böyle bir durumda
yalnızca tarikat mensuplarının değil, bu gücün toplumun geri kalanını nasıl
etkilediğinin de araştırılması gerekir.
Ekonomik Güç ve Hesap Verme Sorumluluğu
Geniş bir insan topluluğuna ulaşan dinî yapıların bağışlar,
vakıf ve dernek faaliyetleri, ticari girişimler ve taşınmazlar üzerinden
ekonomik kaynaklara sahip olması mümkündür. Burada belirleyici olan, bir
yapının varlıklı olup olmaması değil, kaynaklarını nasıl elde ettiği, nasıl
kullandığı ve bunların hesabını kime verdiğidir.
İnsanlar Allah rızası için yardım yaptıklarını düşünerek
bağışta bulunuyorsa bu kaynakların nerelere harcandığını bilmek istemeleri son
derece doğaldır. Toplanan paralar hangi amaçlarla kullanılıyor? Kuruluşların
gelir ve giderleri denetleniyor mu? Dinî faaliyetlerle ticari faaliyetler
birbirinden ayrılıyor mu? Yöneticilerin ekonomik çıkarlarıyla topluluğun
kaynakları arasında bir ilişki bulunuyor mu?
Bunlar suçlama değil, cevaplanması gereken meşru sorulardır.
Bir dinî önderin lüks bir otomobile binmesi veya varlıklı
bir hayat sürmesi tek başına hukuka aykırılık kanıtı sayılamaz. Ancak toplumdan
bağış toplanırken bu kaynakların kullanımı konusunda açıklık sağlanmıyorsa,
insanların güveniyle yöneticilerin yaşam biçimleri arasında bir çelişki bulunup
bulunmadığı araştırılmalıdır.
Kur’an, malların haksız yollarla yenmesini yasaklar. (Bakara,
2/188) Bu ölçü, dinî kuruluşlar için de geçerlidir. Hiçbir kurum, dinî
kimliğini ekonomik denetimden kaçınmanın gerekçesi olarak kullanamaz.
Çünkü dinî itibar ile ekonomik gücün birleştiği yerde önemli
bir tehlike ortaya çıkabilir: İnsanlar, inançları nedeniyle sorgulamaktan
çekindikleri bir yapının maddi faaliyetlerini de denetleyemez hâle
gelebilirler. Böylece manevi bağlılık, ekonomik hesap verebilirliğin önünde bir
engele dönüşür.
Medya Neden Bazı Güçlü Yapıları Yeterince Sorgulayamıyor?
Medyanın görevi, toplum üzerinde etkili olan kişi ve
kuruluşları araştırmak, kamu yararını ilgilendiren iddiaları incelemek ve elde
ettiği bilgileri kamuoyuyla paylaşmaktır. Bu görev siyasi partiler ve büyük
şirketler için ne kadar geçerliyse, geniş kitleleri etkileyen dinî yapılar için
de o kadar geçerlidir.
Buna rağmen bazı güçlü dinî oluşumların ekonomik
faaliyetleri, örgütlenme biçimleri ve siyasi ilişkileri yeterince araştırılıyor
mu? Kamuoyunun bu konularda ihtiyaç duyduğu bilgilere ulaşması kolay mı? Yoksa
bazı yapılar, büyüklükleri ve etkileri nedeniyle diğer kuruluşlara kıyasla daha
az mı sorgulanıyor?
Özellikle üzerinde durulması gereken ihtimal şudur: Bir
yapı, geniş bir insan topluluğunu arkasına almış, önemli ekonomik kaynaklara
ulaşmış ve etkili çevrelerle ilişkiler kurmuşsa, onu eleştirmek medya
kuruluşları açısından daha riskli görülebilir. Bu riskin hukuki, ticari veya
siyasi boyutları olabilir. Böyle bir çekingenlik her zaman açık bir baskı
biçiminde ortaya çıkmayabilir; bazen araştırma yapılmaması, haberin gündeme
taşınmaması veya konunun yüzeysel biçimde ele alınması şeklinde de görülebilir.
Elbette her haber eksikliğini baskıyla açıklamak veya bütün
medya kuruluşlarını aynı tutumla suçlamak doğru değildir. Bunun için somut
örneklere ve belgelere ihtiyaç vardır. Ancak bu ihtimalin araştırılması da
gazeteciliğin sorumluluk alanındadır.
Burada önemli olan, medyanın bir dinî önderin özel hayatına
ilişkin görüntülerle ilgilenip ilgilenmemesinden çok, toplum açısından daha
kapsamlı sonuçlar doğurabilecek konuları ne ölçüde araştırdığıdır. Bir kişinin
nerede tatil yaptığı veya nasıl yaşadığı gündeme gelebilir. Fakat bu
görüntüler, temsil ettiği yapının ekonomik kaynaklarının, karar
mekanizmalarının ve toplumsal etkilerinin araştırılmasının yerini almamalıdır.
Bir haberin asıl değeri, yalnızca ilgi çekmesinde değil,
kamuoyunun bilmesi gereken bir gerçeği aydınlatmasındadır. Medya, güçlü
yapıların yalnızca dikkat çekici görüntülerini yayımlamakla yetinirken onların
faaliyetleri hakkında cevaplanması gereken soruları ihmal ediyorsa, tartışma
derinliğini kaybeder.
Siyasetin Oy Hesabı ve Denetimsiz Güç
Konunun en hassas yönlerinden biri, tarikatlarla siyaset
arasındaki ilişkidir. Geniş bir topluluğu etkileyebilen yapılar, siyasi
partiler açısından önemli bir toplumsal çevre olarak görülebilir. Seçim
dönemlerinde bu çevrelerin desteğini kazanmak isteyen siyasi aktörlerin
bulunması şaşırtıcı değildir. Ancak asıl mesele, bu ilişkinin hangi noktada
kamu yararıyla çatışmaya başladığıdır.
Bir siyasi parti, geniş bir seçmen kitlesine ulaşmak
amacıyla belirli bir toplulukla ilişki kurabilir. Fakat o topluluğun desteğini
kaybetmemek için faaliyetlerini sorgulamaktan kaçınıyorsa, burada demokratik
denetim açısından ciddi bir sorun doğabilir.
Örneğin bir yapının ekonomik faaliyetleri, kamu kurumlarıyla
ilişkileri, eğitim alanındaki uygulamaları veya kamu kaynaklarından yararlanma
biçimi hakkında cevaplanması gereken sorular bulunduğunu düşünelim. Bu sorular,
siyasi açıdan rahatsızlık yaratacağı veya belirli seçmen çevrelerinin tepkisini
çekeceği düşüncesiyle gündeme getirilmiyorsa, toplumsal güç hesap
verebilirliğin önüne geçmiş demektir.
Bu durumun her siyasi parti veya her tarikat için geçerli
olduğunu söylemek doğru olmaz. İlişkiler, kararlar ve iddialar kendi somut
kanıtlarıyla değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, oy potansiyelinin siyasi
tutumları etkileyebileceği ihtimali göz ardı edilemez.
Demokratik düzende seçmen desteği elbette önemlidir. Ancak
hiçbir topluluk, büyüklüğü nedeniyle ayrıcalıklı bir denetim dışı alan elde
etmemelidir. Bir siyasi parti, seçmenlerin desteğini kazanmayı amaçlayabilir;
fakat bu amaç kamu kaynaklarının dağıtımında, kamu görevlerine atamalarda veya
hukukun uygulanmasında eşitlik ilkesini zedelememelidir.
Asıl soru, bir siyasi partinin herhangi bir tarikatla
görüşüp görüşmemesi değildir. Asıl soru, bu ilişkilerin kamu yararını nasıl
etkilediğidir. Liyakat yerine yakınlığın, şeffaflık yerine kapalı ilişkilerin
veya eşitlik yerine ayrıcalığın öne çıktığı somut durumlar varsa, bunlar hangi
siyasi çevreyle bağlantılı olursa olsun araştırılmalıdır.
Çünkü siyasi güç ile dinî otorite birbirini denetlemek
yerine birbirini koruyan bir ilişkiye girerse, ortaya çıkan sonuç yalnızca o
yapının mensuplarını ilgilendirmez. Kamu kurumlarına duyulan güveni ve bütün
vatandaşların eşitlik beklentisini de etkiler.
Dinî Otoritenin Sorgulanamaz Hâle Gelmesi
Ekonomik ve siyasi gücün temelinde bazen daha derin bir
mesele bulunur: İnsanların dinî bir lidere duydukları güvenin, onun sözlerini
sorgulamadan kabul etmeye dönüşmesi.
Bir insandan bilgi almak, onun tecrübelerinden yararlanmak
ve görüşlerini dinlemek doğaldır. Fakat bir insanın her söylediğini doğru kabul
etmek, eleştiriyi dine karşı çıkmak gibi görmek ve kendi aklını onun
kararlarına teslim etmek farklı bir durumdur.
Kur’an, insanı düşünmeye ve sorumluluğunun bilincinde olmaya
çağırır. (İsrâ, 17/36) Bu yaklaşım, insanın dinî konularda da duyduğu
her sözü araştırmasını gerektirir. Din adına ileri sürülen bir hükmün dayanağı
sorulabilmeli, o hüküm Allah’ın kitabı karşısında değerlendirilebilmelidir.
(Sâd, 38/29) ayeti, vahyin üzerinde düşünülmesini ve
öğüt alınmasını gündeme getirir. Bu çağrıyı ciddiye alan bir insan, dinî
sorumluluğunu bütünüyle başka bir kişinin otoritesine devredemez.
Burada bilgi sahibi insanlardan yararlanmakla onları
yanılmaz kabul etmek arasındaki farkı korumak gerekir. Hiç kimsenin her konuda
bilgi sahibi olması beklenemez. Ancak bilmediğimiz bir konuda birine
danışmamız, onun sözlerini delilsiz biçimde mutlaklaştırmamızı gerektirmez.
Bir tarikat liderinin veya başka bir dinî otoritenin
söyledikleri de bu ölçüyle değerlendirilmelidir. Bir kişinin dinî itibarı,
ekonomik gücü veya geniş bir topluluğu etkileme yeteneği, iddialarının
doğruluğunu kanıtlamaz. Tam tersine, geniş kitleler üzerinde etkili olan
kişilerin söz ve davranışlarının sonuçları daha dikkatli incelenmelidir.
Adalet, Herkes İçin Aynı Ölçüyü Gerektirir
Tarikatlar hakkındaki tartışmalarda bir başka önemli nokta
da adalettir. Bir yapının yöneticileri hakkında ortaya atılan iddialar, o
yapıyla ilişkili bütün insanların aynı sorumluluğu taşıdığı anlamına gelmez.
İnsanları topluca suçlamak veya kanıtlanmamış iddiaları gerçekmiş gibi sunmak,
eleştirinin güvenilirliğini zedeler.
Kur’an, bir topluluğa duyulan öfkenin adaletsizliğe yol
açmaması gerektiğini bildirir. (Mâide, 5/8) Bu ilke, eleştirdiğimiz
insanlar ve kuruluşlar için de geçerlidir. İddialar delille ortaya konulmalı,
kişilerle ilgili hükümler somut davranışlara dayanmalı ve aynı ölçüler herkese
uygulanmalıdır.
Bu nedenle tarikatların ekonomik ve siyasi etkilerini
incelemek, yalnızca isimleri gündeme getirmekten veya tartışmalı kişilerin
açıklamalarını eleştirmekten ibaret değildir. Asıl ihtiyaç, kaynakların nasıl
kullanıldığını, kararların nasıl alındığını, mensupların ne ölçüde özgürce
düşünce açıklayabildiğini ve kamu kurumlarıyla ilişkilerin hangi esaslara
dayandığını ortaya koymaktır.
Medyanın da siyasetin de görevi, güçlü bir yapıyı peşinen
suçlu ilan etmek değil, onu diğer bütün güçlü aktörler gibi denetim ve hesap
verebilirlik ilkeleri çerçevesinde değerlendirmektir.
Sonuç: Güç Büyüdükçe Denetim de Güçlenmeli
Türkiye’de tarikatlar meselesinin özünde yalnızca dinî
inançlar değil, dinî bağlılığın ekonomik ve siyasi güce dönüşmesi ihtimali
bulunmaktadır. Bazı yapıların geniş kitlelere ulaşması, önemli kaynaklara sahip
olması ve siyasi çevrelerle ilişki kurabilmesi, onların toplumsal etkilerinin
daha dikkatli incelenmesini gerekli kılar.
Burada asıl tehlike, bir yapının güçlü olması değildir.
Tehlike, bu gücün onu sorgulanamaz hâle getirmesidir. Medya, ekonomik veya
siyasi sonuçlarından çekindiği için bazı soruları soramıyorsa; siyasi aktörler,
oy kaybetme endişesiyle kamu yararını ilgilendiren konularda sessiz kalıyorsa;
mensuplar da dinî bağlılık nedeniyle eleştirel düşünceden uzaklaşıyorsa,
birbirini besleyen bir denetimsizlik ortamı oluşabilir. Bunun belirli
örneklerde yaşanıp yaşanmadığı, iddialar ve belgeler üzerinden araştırılmalıdır.
Bir toplumda adaletin korunması, yalnızca güçsüzlerin
haklarının savunulmasına bağlı değildir. Güçlü olanların da aynı kurallara
uyması, hesap vermesi ve gerektiğinde eleştirilmesi gerekir. Bir yapının kaç
mensubu olduğu, ne kadar maddi kaynağa sahip bulunduğu veya hangi siyasi
çevrelerle ilişki kurduğu, ona ayrıcalık kazandırmamalıdır.
Kur’an'ın adalet anlayışı da insanları güçlerine,
itibarlarına veya toplumsal konumlarına göre farklı ölçülerle değerlendirmeyi
değil, hakkı gözetmeyi gerektirir. Bu nedenle hiçbir tarikat, hiçbir dinî
önder, hiçbir siyasi parti ve hiçbir medya kuruluşu kamu yararını ilgilendiren
sorulardan muaf tutulamaz.
Hakikat, kalabalıkların desteğiyle değişmez; bir iddia, onu
söyleyen kişinin itibarıyla doğru hâle gelmez. Dinî bağlılık ekonomik çıkara,
toplumsal güç siyasi ayrıcalığa, medya sessizliği de denetimsizliğe
dönüşmemelidir. Bir toplumun güvenliği ve adaleti, güçlü olanların ne kadar
etkili olduğuyla değil, güçlerini ne ölçüde hesap verebilir biçimde
kullandıklarıyla korunur.
Tarikatların Dinî Açıdan Temel Sorunu: Allah'ın Dinine
İnsan Eliyle Otorite Eklemek
Tarikatlar konusunu yalnızca bazı şeyhlerin davranışları,
lüks yaşamları, insanlardan topladıkları paralar veya siyasetle kurdukları
ilişkiler üzerinden değerlendirmek, meselenin en önemli yönünü gözden
kaçırmamıza neden olabilir. Bunlar araştırılması ve gerektiğinde eleştirilmesi
gereken konulardır. Ancak daha temel bir soru vardır: Bir insan veya insan
topluluğu, Allah'ın dinini öğrenmek ve yaşamak isteyen başka insanlar üzerinde
din adına nasıl bir otorite kurabilir?
Bu soruyu sormadan tarikatların dinî konumunu yeterince
anlayamayız. Çünkü bir yapının ekonomik gücü, siyasi ilişkileri ve toplumsal
etkisi zaman içinde değişebilir. Fakat o yapının din anlayışında insanlara
Allah'ın dinini açıklama, dinî hükümler koyma veya Allah'a yakınlaşmanın özel
yollarını belirleme yetkisi tanınıyorsa, tartışmanın temeli çok daha
derindedir.
Öncelikle şunu ayıralım: İnsanların bir araya gelerek
Kur'an'ı okuması, dinî konularda bilgi alışverişinde bulunması, birbirlerine
yardımcı olması ve ortak iyilik faaliyetleri yürütmesi elbette mümkündür. Bir
insanın başka bir insandan bilgi öğrenmesi de doğaldır. Hiç kimse her şeyi
kendi başına öğrenmek zorunda değildir.
Ancak bilgi almakla dinî otoriteye teslim olmak aynı şey
değildir. Bir insanın açıklamasından yararlanmak başka, o insanın sözlerini
sorgulanamaz kabul etmek başkadır. Birlikte çalışmak başka, bir topluluğun
kendi kurallarını Allah'ın dininin ayrılmaz bir parçası hâline getirmesi
başkadır.
Temel sorun, insanlar arasındaki dayanışma veya eğitim
ilişkisi değil; Allah'ın belirlediği dinin sınırlarına insan eliyle yeni dinî
otoriteler ve bağlayıcı hükümler eklenmesidir.
Din Kimin Yetkisindedir?
Kur'an'ın ortaya koyduğu temel ilke açıktır: Din Allah'a
aittir. İnsanlar dinin sahibi değil, Allah'a karşı sorumlu kullarıdır. Hiçbir
insan, yalnızca sahip olduğu bilgi, manevi itibarı veya çevresindeki insanların
bağlılığı nedeniyle Allah'ın dininde bağımsız bir hüküm koyma yetkisi kazanmaz.
“Hüküm yalnızca Allah'ındır.” (Yûsuf, 12/40)
Bu ayetin ortaya koyduğu ilke, dinî otorite meselesini
değerlendirirken önemlidir. İnsanlar ayetleri açıklayabilir, farklı yorumlar
geliştirebilir ve birbirlerinin görüşlerini tartışabilir. Ancak bir insanın
yorumuyla Allah'ın hükmü aynı şey değildir. Bir yorum, ne kadar eski olursa
olsun veya ne kadar saygı duyulan biri tarafından yapılırsa yapılsın, Allah'ın
sözüyle özdeşleştirilemez.
Tarikatların dinî anlayışında sorun ortaya çıkaran
noktalardan biri de burada belirir. Bir şeyhin sözleri, tavsiyeleri veya
uygulamaları zamanla mensuplar için dinî bir zorunluluk gibi algılanıyorsa şu
sorular sorulmalıdır: Bu zorunluluğun Kur'an'daki dayanağı nedir? Allah'ın emri
olarak mı sunulmaktadır, yoksa bir insanın kişisel tercihi midir? Bir insan bu
uygulamayı kabul etmediğinde Allah'ın emrine mi karşı çıkmış olur, yoksa
yalnızca bir topluluğun geleneğine mi uymamış olur?
Bu ayrım yapılmadığında, insan sözüyle vahiy arasındaki
sınır belirsizleşir. Böylece bir insanın düşüncesi, fark ettirilmeden dinin bir
parçası hâline getirilebilir.
Allah'a Yakınlaşmanın Özel Bir Aracısı Var mıdır?
Tarikat anlayışının dinî bakımdan sorgulanması gereken
önemli yönlerinden biri, Allah'a yakınlaşmak için belirli bir şeyhe bağlanmanın
veya özel bir manevi silsileye dâhil olmanın gerekli olduğu düşüncesidir.
İnsan, Allah'a yönelmek için başka bir insanın manevi iznine
muhtaç mıdır? Allah'a dua edebilmek, bağışlanma dilemek, doğru yolu aramak veya
ibadet etmek için bir tarikatın mensubu olmak gerekir mi?
Kur'an, Allah'ın kullarına yakınlığını bildirir:
“Kullarım sana beni sorduklarında, şüphesiz ben yakınım.”
(Bakara, 2/186)
Ayetin devamında Allah, kendisine dua edenin duasına
karşılık verdiğini bildirir. Burada insanın Allah'a yönelmesi için bir tarikat
şeyhine bağlanması, ondan izin alması veya onun aracılığıyla Allah'a ulaşması
gerektiği söylenmez.
Bu, insanların birbirlerine yardımcı olamayacağı anlamına
gelmez. Bir insan diğerine dua edebilir, öğüt verebilir, bildiklerini
öğretebilir ve zor zamanında destek olabilir. Ancak bu yardımla Allah ile kul
arasına zorunlu bir manevi aracı koymak arasında önemli bir fark vardır.
Bir şeyhin insanlara rehberlik etmesiyle Allah'a ulaşmanın
vazgeçilmez kapısı olarak görülmesi aynı değildir. İlki, sınırları içinde
değerlendirilebilecek bir insan ilişkisidir. İkincisi ise dinî bir zorunluluk
iddiasına dönüşüyorsa Kur'an'dan delil gerektirir.
İnsanlara Allah'a yakınlaşmak için mutlaka bir şeyhe
bağlanmaları gerektiği söyleniyorsa şu soru cevapsız bırakılamaz: Allah'ın
kullarına yakın olduğunu bildiren bir kitapta, kulların Allah'a ulaşabilmek
için belirli bir insanın manevi otoritesine bağlanmasını zorunlu kılan hangi
hüküm bulunmaktadır?
Bu soruya yalnızca gelenekle, şeyhin büyüklüğüyle veya
geçmişte yaşamış manevi kişilerin anlatılarıyla cevap vermek yeterli değildir.
Dinî bir zorunluluk iddiası, dinin kendi kaynağından delil gerektirir.
İtaat Meselesi: Bir İnsanın Sözü Ne Zaman Dinî Hükme
Dönüşür?
Tarikatlarda şeyhe itaat konusu, dinî otoritenin nasıl
kurulduğunu anlamak açısından önemlidir. Bir toplulukta düzenin sağlanması için
belirli kurallar bulunabilir. İnsanlar, ortak faaliyetleri yürütmek için
sorumluluk paylaşabilir ve yöneticiler seçebilir. Bunlar tek başına dinî bir
sorun oluşturmaz.
Ancak bir insanın emirlerine uymanın manevi kurtuluşun şartı
sayılması, onun sözlerine karşı çıkmanın dinî bir kusur olarak gösterilmesi
veya şeyhin her kararının sorgulanmadan kabul edilmesinin istenmesi farklıdır.
Kur'an, Allah'a ve Resul'e itaati gündeme getirir. (Nisâ,
4/59) Bu ayetteki itaat ifadelerini, herhangi bir tarikat liderine sınırsız
itaat yetkisi verilmiş gibi yorumlamak doğru değildir. Bir insanın kendisini bu
konuma yerleştirmesi, ona böyle bir yetki kazandırmaz.
Bir şeyhin verdiği öğüt doğruysa, doğruluğu onun şeyh
olmasından değil, dayandığı gerekçelerden anlaşılmalıdır. Yanlış bir söz
söylediğinde ise manevi konumu, o sözü doğru hâle getirmez.
Aksi durumda ortaya şu çelişki çıkar: İnsan, Allah'ın
kendisine verdiği aklı kullanarak doğruyu araştırmak yerine, başka bir insanın
ne düşündüğünü öğrenmeye ve ona göre hareket etmeye alışır. Zamanla kendi dinî
sorumluluğunu bile başkasına devrettiğini sanabilir.
Oysa hiç kimse başka bir insanın yerine Allah'a karşı
sorumlu olamaz. Bir insanın bilgisine danışabiliriz, ancak kendi
sorumluluğumuzu ona devredemeyiz. Bir insanın tavsiyesini değerlendirebiliriz,
fakat onu sorgulanamaz bir dinî hükme dönüştüremeyiz.
Kur'an'ın Yerini Gelenek Aldığında
Tarikatların dinî açıdan değerlendirilmesinde temel
ölçülerden biri de Kur'an'ın konumudur. Bir topluluğun din anlayışını
belirleyen asıl kaynak nedir? Kur'an mı, yoksa şeyhin sözleri, tarikatın
gelenekleri, manevi silsile anlatıları ve geçmişten aktarılan kabuller mi?
Bir tarikat, kendi uygulamalarını Kur'an'ın öğütleriyle
uyumlu gördüğünü söyleyebilir. Bu iddia elbette incelenebilir. Ancak bir
uygulamanın Kur'an'a aykırı olmadığını ileri sürmekle, o uygulamayı Allah'ın
emri ve dinî bir zorunluluk olarak sunmak aynı şey değildir.
Örneğin bir insanın belirli zamanlarda dua etmesi, toplu
hâlde ibadet dışı bir etkinlik düzenlemesi veya kendisine bir çalışma disiplini
belirlemesi kişisel bir tercih olabilir. Fakat bu uygulamaların Allah
tarafından özel olarak emredildiği, belirli sayıda yapılmasının zorunlu olduğu
ya da yapılmamasının manevi bir cezaya yol açacağı söyleniyorsa artık dinî bir
iddia ortaya atılmış demektir. Bu iddianın delili sorulmalıdır.
Kur'an, kendisini üzerinde düşünülmesi ve ayetlerinin
kavranması gereken bir kitap olarak tanıtır. (Sâd, 38/29) Bu yaklaşım,
insanın din adına duyduğu her sözü araştırmasını ve kaynağını öğrenmesini
gerektirir.
Bir topluluğun gelenekleri, Allah'ın kitabını anlamaya
yardımcı bir kültürel birikim olarak incelenebilir. Ancak gelenek, Kur'an'ın
önüne geçirilip onunla aynı düzeyde bağımsız bir dinî otoriteye
dönüştürüldüğünde temel sorun başlar.
Burada mesele geçmişte yaşamış bütün insanları veya bütün
gelenekleri reddetmek değildir. Mesele, bir düşüncenin geçmişten gelmesini onun
doğruluğuna yeterli kanıt saymamaktır. İnsanlar yanılabilir; bu nedenle
geçmişin birikimi de eleştirel değerlendirmeye açık olmalıdır.
Manevi Dereceler ve Ayrıcalıklı İnsanlar Anlayışı
Bazı dinî anlatılarda şeyhlere veya belirli kişilere sıradan
insanlardan farklı, özel manevi güçler ve ayrıcalıklar atfedilebilir. Bu
kişilerin insanların içinden geçenleri bildikleri, uzaktaki olaylardan haberdar
oldukları, görünmeyen âlem üzerinde etkili oldukları veya kendilerine
bağlananları özel biçimde korudukları ileri sürülebilir.
Bu tür iddiaların her biri kendi içeriğine göre
değerlendirilmelidir. Bir kişinin manevi bakımdan üstün olduğunu ileri sürmek,
ona Allah'ın bildirdiği sınırların dışında bilgi veya güç atfetmekle aynı şey
değildir. Ancak insanlara gaybı bildiği, geleceği kesin olarak gördüğü veya
Allah'ın kulları üzerindeki hükmünü değiştirebildiği söyleniyorsa, bu
iddiaların çok ciddi delillere ihtiyacı vardır.
Kur'an, gayb bilgisinin Allah'a ait olduğunu bildirir. (Neml,
27/65) Ayrıca Allah'ın dilediği bir elçiye gaybından bildirimde bulunması
ayrı bir konudur. (Cin, 72/26-27) Bu ayetler, herhangi bir insanın sırf
manevi önder olduğu için gayb bilgisine sahip sayılmasına dayanak oluşturmaz.
Burada önemli olan, bir insanın iyi, bilgili veya tecrübeli
olmasını inkâr etmek değildir. Önemli olan, insanın sahip olmadığı bir yetkinin
ona dinî anlatılarla verilmesidir.
Bir kişiye olağanüstü güçler atfedildiğinde, onun sözleri de
sıradan insanların sözlerinden farklı değerlendirilir. İnsanlar, onun yanlış
yapabileceğini düşünmekten uzaklaşabilir. Böylece manevi üstünlük iddiası,
sorgulanamaz otoritenin temel dayanaklarından birine dönüşebilir.
Bu nedenle
bir şeyhin veya manevi önderin itibarı ne olursa olsun, onun
hakkında ileri sürülen olağanüstü iddialar dinî delil açısından incelenmelidir.
İnsanların hayranlığı, bir iddianın doğruluğunun kanıtı değildir.
Tarikat Bağlılığı İnsanları Sorumluluktan Kurtarır mı?
Dinî otoritenin başka bir insana devredilmesinin önemli
sonuçlarından biri, kişinin kendi sorumluluğunu ikinci plana atmasıdır. Bir
insan, bağlı olduğu şeyhin kendisini doğru yola götüreceğini, onun manevi
desteğinin hatalarını telafi edeceğini veya onun sayesinde Allah katında
ayrıcalıklı bir konuma ulaşacağını düşünebilir.
Fakat Kur'an'ın ortaya koyduğu sorumluluk anlayışı, insanın
kendi tercihlerini başkasına devretmesine izin vermez.
“Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günahını
yüklenmez.” (En'âm, 6/164)
Bu ilke, insanın dinî sorumluluğunun başkasına
aktarılamayacağını gösterir. Bir şeyhe bağlanmak, insanı kendi davranışlarının
sonuçlarından kurtarmaz. Bir tarikatın mensubu olmak, kişiye Allah katında
otomatik bir üstünlük sağlamaz. Bir liderin kendisini doğru yola götüreceğine
inanmak da kişinin kendi aklını, vicdanını ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir insan, kendisine söylenenleri sorgulamadan
uyguladığında, sırf emir aldığı için her davranışının doğru olacağını
düşünemez. Bu nedenle dinî bağlılığın insanı daha sorumlu, daha adil ve daha
bilinçli hâle getirip getirmediği de değerlendirilmelidir.
Din, insanın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir bağlılık
ilişkisine dönüştürülmemelidir. Aksine insan, neye inandığını, neden inandığını
ve davranışlarının hangi ilkelere dayandığını bilmeye çalışmalıdır.
Dinî Otorite Ekonomik ve Siyasi Güce Nasıl Dönüşür?
Dinî açıdan ortaya çıkan bu sorunların toplumsal sonuçları
da vardır. Bir liderin sözleri tartışılmaz kabul edildiğinde, onun çevresinde
oluşan yapı yalnızca manevi bağlılıkla sınırlı kalmayabilir. İnsanların güveni,
emekleri, bağışları ve toplumsal ilişkileri zamanla bu yapının kaynaklarına
dönüşebilir.
Eğer mensuplar, liderin kararlarını dinî bir zorunluluk
olarak kabul ediyorsa, ekonomik talepleri sorgulamaları da zorlaşabilir. Benzer
biçimde, liderin veya yapının desteklediği siyasi tercihlerin dinî açıdan
zorunlu olduğu düşüncesi oluşursa, mensupların siyasi kararlarını bağımsız
biçimde değerlendirmeleri güçleşebilir.
Bu sonuçların her tarikatta ve her mensupta aynı biçimde
ortaya çıktığını söylemek doğru olmaz. Ancak dinî otoritenin sorgulanamaz hâle
gelmesi, ekonomik ve siyasi nüfuzun kolaylaşmasına zemin hazırlayabilir.
İşte bu nedenle tarikatların dinî anlayışını sorgulamak,
yalnızca inançlarla ilgili teorik bir tartışma değildir. Aynı zamanda
insanların ekonomik kararlarını, toplumsal ilişkilerini ve siyasi tercihlerini
nasıl oluşturduklarıyla da ilgilidir.
Bir insanın dinî bağlılığı üzerinden ekonomik veya siyasi
yönlendirme yapılıyorsa şu soru sorulmalıdır: Bu yönlendirme, insanın özgür
iradesine ve sorumluluğuna saygı gösteriyor mu, yoksa dinî otoriteyi kullanarak
onun kararlarını kontrol etmeye mi çalışıyor?
Bu sorunun cevabı, tarikatların toplumsal etkisini anlamak
açısından önemlidir.
Sonuç: Dinî Bağlılık, İnsan İradesini Ortadan
Kaldırmamalıdır
Tarikatların dinî açıdan temel sorunu, insanların bir araya
gelmesi veya birbirlerinden bilgi öğrenmesi değildir. Asıl sorun, bir insanın
ya da topluluğun din adına sorgulanamaz bir otorite kurması; kendi yorumlarını
Allah'ın hükümleriyle özdeşleştirmesi ve insanlardan bu yorumlara dinî bir
zorunluluk gibi bağlanmalarını beklemesidir.
Allah'ın dinini öğrenmek isteyen insan, elbette başkalarının
bilgisinden yararlanabilir. Ancak hiçbir insanın sözünü vahyin yerine koymak
zorunda değildir. Hiçbir şeyhin manevi itibarı, ona Allah'ın dininde bağımsız
hüküm koyma yetkisi kazandırmaz. Hiçbir topluluğun büyüklüğü de onun bütün
kabullerini doğru hâle getirmez.
Bu meselede sorulması gereken temel soru şudur: İnsan,
Allah'a kulluk ederken Allah'ın kitabını mı ölçü alıyor, yoksa Allah'ın dinini
kendisine açıklama yetkisini bütünüyle başka bir insana mı bırakıyor?
Bu ayrım yapılmadığında, insanın dinî bağlılığı zamanla
kişilere bağlılığa dönüşebilir. Kişilere bağlılık sorgulanamaz hâle geldiğinde
ise ekonomik çıkarların ve siyasi hesapların bu bağlılıktan yararlanması
kolaylaşabilir.
Allah'ın dinini öğrenmek için bir insandan bilgi alınabilir;
fakat Allah'ın dinini o insanın otoritesine teslim etmek başka bir meseledir.
İnsanların görevi, bir liderin büyüklüğüne inanarak sorumluluklarından
vazgeçmek değil, neye inandıklarını bilmek, delilleri değerlendirmek ve Allah'a
karşı kendi sorumluluklarının bilincinde olmaktır.
Gerçek olan Allah’ın lütfu, hata ise benim aczimdendir.
Selam ve esenlik, hakikati arayan ve yalnızca Allah'ın
kitabını kendisine rehber edinenlerin üzerine olsun.
aydinorhon.com